
🌼 Çiçek okuyucularım, ben geldim 🌼
Öncelikle kusura bakmayın…
Bir önceki bölümü, normalin oldukça üzerine çıktığı için kesmek zorunda kaldım.
Veto sayılarımız her zamanki gibi:
✨ 100 yorum
✨ 250 beğeni
O güzel parmaklarınızı benim için biraz yorabilir misiniz? Hadi veto sayılarımızı birlikte dolduralım, olur mu? 🤍
Sizleri bu bölümde güzel ve keyifli bir hikâye bekliyor. Yeri gelecek ağlayacağız,
yeri gelecek güleceğiz, Ama en çok da duygulanacağız.
Ben her satırında bir duyguyu emek emek sizlere sunmaya çalışıyorum.
Sizlerden tek ricam, hikâyenin hak ettiği değeri vermeniz…
Bölümler arasının uzaması sizi korkutmasın. Bu, yazıp geçmektense; okuduğunuzda içinize sinecek, sizi yakalayacak kaliteli bir hikâye sunmak istememden kaynaklı.
Yoksa yazıp yazıp atmak kolay… ama ben bunu istemiyorum.
Yine çok konuştum 😄
O yüzden şimdi sıra sizde:
⭐ Yıldızları parlatmayı
💬 Yorum yapmayı
unutmayalım.
Sosyal medya hesaplarım📱
TikTok – Instagram – Wattpad – Kitappad – Dream
👉 (55Cerkezkizi05)
Takip etmeyi unutmayalım lütfen 🤍
Ayrıca Instagram’da bir kitap sohbet grubumuz var.
Katılmak isteyen herkesi sevgiyle beklerim 🌸__________________________________________
" Bir sevda ki basimda eser durur
Beni alir da sevdana savurur
Yollarim yokuş dizlerim durur
Dermanim sensin, adın huzur.
Bir sevda ki, geceleri uyku tutmaz
Ruyalarımda sen varsin sabah olmaz
Kavuşmak mı? Sevdiğim bize nasip olmaz
Gel demeye dilim varmaz, gelsen olmaz...."
=55Cerkezkizi05=
Bölüm Şarkisi: Mahsun Kırmızıgül Hosgeldin
Hayat, en ummadığımız anda umut dolu kapılar açar bizlere. Olmaz deriz; oldurur Rahman. Kadere tevekkül eder, razı geliriz. Bir mucize olur; tükendiğimiz yerden, tıpkı bir anka kuşu gibi yeniden doğarız.
Berdan Marazoğlu için Hasret, kabul olmayan tek duasıydı. Ellerinden kayıp gitmişti sevdiği. Yıllarca sadece onu sevdi, onu istedi kalbinde. Ama imkânsızdı; olmayacak duaya âmin demek gibiydi. Unutmak için çok çaba sarf etti. Dağıldı, Yavuz toparladı. Düştü, Yezda Hanım kaldırdı. En büyük kötülüğü ise içkide teselli aramakta sandı. Oysa ki içki, kötülüğün anasıydı.
Berdan, binlerce kolda unutmak istedi Hasret'i. Kaç kadının teninde soldurdu nefesini... Ama kalbi kendisine ihanet etti. Hiç kimseyi bir daha sevmedi ya da sevemedi...
Bir gün öyle bir mucize oldu ki, o gün hayatının dönüm noktasıydı. O gelmişti; karşısında duruyordu. Kıvırcık saçları yine aynıydı, bakışlarında ise derin bir hüzün vardı.
Yıkıldı Berdan! Toparlandığı yerden kırıldı tüm umutları. Yokluğunda alışması kolaydı ama şimdi burada, karşısında dururken arkasını dönüp gitmek ölümden daha ağırdı. Üstelik o kadın artık kendisine haramdı.
Olmaz denileni olduran o kudret, Rahman-ı Rahîm, onları bir araya getirdi. Şimdi mutlu olmak onların elindeydi.
Zorlu bir yolculuk olacaktı. Berdan'ın tüm dünya ile savaşacak gücü vardı ve her zorluğa göğüs gerecek kadar güçlüydü. Sevdiği yanındaydı ya, gerisi vız gelir tırıs giderdi...
Gelin odasında, birbirine aşkla sarılmış iki genç vardı. Bu günü çok beklemişlerdi. Binlerce acıdan, sınavdan geçmişlerdi. Ödedikleri bedel ikisine de yeterdi. Şimdi mutlu olup yepyeni bir hayatın kapısını açmanın peşindeydiler...
Leyla, uzun yoldan gelen misafirini sevgiyle karşıladı. Güzel kadındı vesselam; hele oğlu, babasının kopyasıydı. Yavuz'un ona nasıl içi giderek baktığını gördüğünde elini istemsizce karnına götürdü. Çok yakın bir zamanda onların arasında da bir minik yavru olacaktı.
Amara, kendisine bir adım gelen kadına bin adımla karşılık vermişti.
"Hoş geldin Şırnak güzeli," dedi Leyla, muhabbetle gelen kadına sarılarak.
"Hoş buldum Yavuz Ağa'nın Efulisi," dedi Amara da aynı samimiyetle.
Berzah ve Yavuz ise eşlerine aşkla bakan iki adamdı. İkisi de sevdiklerine geç kavuşmuş, yaralı adamlardı. Zeyd Ali, Yavuz'un kucağında huysuzlanmaya başlamıştı. Annesine âşık bir çocuktu; babasıyla bile paylaşmayı sevmezdi.
Amara, huysuzlanan oğluna tebessüm etti. Berzah ise huysuzlanan oğlunu hemen kucağına aldı.
"Babasının baş tacı ne oldu, hemen huysuzlandın? Amca oğlun hani, sana hep anlatıyorum ya... Yavuz amcan," diyerek dostunu parmağıyla gösterdi.
Oğlunun annesine gelmek istediğini anlayan Amara, kocasından Zeyd'i aldı. Biraz sakinleştirdi.
"Leyla teyzesi, bu benim yakışıklım Zeyd Ali. Zeyd bak, bu da Leyla teyzen."
Zeyd, kehribar gözlü kadına gözleri ışıldayarak baktı. Hafifçe tebessüm edip annesinin boynuna başını gömdü; utanmıştı. Leyla, ufak çocuğun tavırlarına âşık olmuştu. Acaba kendi evladı da böyle mi olacaktı?
"Zeyd Ali yakışıklım, azıcık seveyim mi seni?" diye sordu içi giderek. Kucağına alıp yanaklarını öpmek istiyordu.
Zeyd Ali başını evet anlamında salladı.
Leyla, küçük çocuğu kollarının arasına alıp yanaklarına öpücük kondurdu. Zeyd Ali halinden memnun kıkırdadı. Amara, oğluna hayretle bakıyordu; ilk defa birine kendi rızasıyla gitmiş, üstelik gülüyordu.
Zeyd, minik elleriyle Leyla'nın saçlarına dokundu, sonra yüzüne... Kehribar gözleri okyanus misali parlak ve derindi. Zeyd, o gözlere mest olmuştu.
Annesine bakıp, "Anni güzey," dedi. Annesinden onay almak onun en büyük eğlencesiydi.
"Evet oğlum, teyze çok güzel," dedi Amara kahkaha atarak.
"Menim olsun," dedi; sanki kendine oyuncak araba seçer gibi Leyla'yı istiyordu.
Yavuz'un kaşları çatıldı. Çocuk da olsa kimse karısını alamazdı.
Berzah, dostunun Leyla zaafını bildiği için oğluna acıyan gözlerle baktı.
"Lan! Babası kılıklı, karımdan uzak dur. Leyla benim. Sen git kendine göre birini bul," dedi Yavuz.
Zeyd, Yavuz'un kara gözlerinden korkmuştu ama en çok "Leyla benim" demesine içerlemişti. Gözleri doldu, dudaklarını büzüp Leyla'ya sıkıca sarıldı.
"Yuh Yavuz, çocuk o! Bir ayarın olsun artık, ondan da kıskanma," diye çıkıştı Leyla kocasına. Sessiz sessiz ağlayan çocuğa dayanamadı.
"Oyy paşam, kıyamam sana. Ben seninim tabii. Sen bu yaşlı amcaya bakma," diyerek Yavuz'un damarına bastı.
"Bana bak kadın, seni şimdi burada öyle bir öperim ki, sen kiminsin anlarsın," dedi Yavuz.
Berzah, dostuna 'yok artık' der gibi baktı ama bu psikopat, konu Leyla olunca her şeyi yapardı.
"Hatun, Zeyd'i al yoksa aile faciasına sebep olacak, arada biz kaynayacağız," dedi Berzah hemen araya girerek.
Amara, oğlunu kucağına aldı ve izin isteyerek içeri geçti. Ardında, birbirine öfkeyle bakan iki manyak bırakarak
Salon tıklım tıklım dolmuştu. Antep ve civar illerden bir sürü aşiret ağası ve aileleri gelmişti. Kapıda bu defa Babadağ ailesi gözüktü. Yavuz ve Leyla misafirlerini karşıladılar. Miroğlu ailesi ve Babadağ ailesi ilk defa tanışacaklardı. Azade Hanım ve Leyal Hanım, Behram Bey ile birlikte misafirlerini ayakta karşıladılar.
Yavuz, aile üyelerini tek tek tanıttı. Aynı şekilde Zeynep de amcasını, yengesini ve babasını tanıttı. Kızları zaten tanıyorlardı. Geriye bir tek Kenan kalmıştı. Babadağ ailesi önce Yade Zergül'ün elini öptüler. Ardından diğerleriyle selamlaşıp yerlerine oturdular. İki aile de birbirine ilk dakikada ısınmıştı. Bu, yıllar sürecek bir dostluğun ilk başlangıcıydı.
Kadir, kapıdan girer girmez gözüne Yaren takıldı. Kalbi, dört nala koşan bir at gibi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Bu gece çok zor geçecekti, belliydi. Sevdiği kadın su gibi olmuş, nefesini kesmişti. Aynı duyguları bu akşam Yağız ve Tahir de hissetmişti.
Hele Yağız... Zeynep'i gördüğü an alıp nikâh dairesine götürmeye bile kalkmıştı da Zeynep zar zor ikna etmişti. Deli bir adamla baş etmek kadar zor bir durum yoktu.
Tahir ise Senem'in elini tutmuş, "bu kız benim namusum" der gibi herkesin gözüne gözüne sokmuştu. Miroğlu kızları ayrı deli, onları seven adamlar ise zır deliydi.
Orkestranın anonsuyla Hasret ve Berdan el ele, alkışlar eşliğinde salona girdiler. Arkalarında hemen Yavuz ve Leyla vardı. Pistin ortasına gelen çift, birbirlerine bakacak şekilde durdular. Berdan, Hasret'in al duvağını açıp alnına bir buse kondurdu ve müzik başladı.
Unuttuğun kalbinin
Taşlardandı kapısı
Acıtmıyordu hiçbir şey,
Değişti alnımın yazısı.
Can yarasına siper
Ettin duvarlar,
Geçmişi silsen de
İnce sızı yaralar.
Neredeydin bunca zaman,
Boşa geçen yıllarım var,
Bilemedim ki geleceğini,
Sana soracaklarım var.
Hoş geldin canımın yarısı,
Elim eline kelepçe.
Hoş geldin gün ışığım, can yoldaşım, Sevgin bana gerekçe.
Ah, gelişin cennet, Gülüşün, öpüşün çiçek sanki, Her bahar açar.
Şarkının her bir sözü Berdan'ın duygularını ifade ediyordu sanki; özellikle bu şarkıyı seçmişti. Hasret, onun hayatına hem "hoş" gelmişti hem de "iyi ki" gelmişti.
İkinci dans şarkısında tüm çiftleri dansa davet eden orkestra ile Yavuz Leyla'yı, Berzah Amara'yı, Cihan Ela'yı, Yağız Zeynep'i, Tahir Senem'i ve Kenan Dilek'i dansa kaldırmıştı.
Yaren, içi gide gide Kadir'e baktı; tıpkı Kadir'in de ona baktığı gibi. Yade Zergül, boy gösteren torunlarına sevgiyle bakıyordu. Sultan Yade ile ikisi bu gece koyu bir sohbete dalmışlardı; ta ki Yaren'in boynu bükük, dans edenleri izlediğini görene kadar. Bir diğer gözüne çarpan ise Asmin ve Adem'di.
"Adem," diye seslendi. Müziğin sesiyle iki âşığın birbirine kenetlenmiş gözleri hiçbir şeyi görmüyor, duymuyordu.
Yade Zergül, oğlu Behram'a söyledi derken nihayet Adem kalkıp Yade Zergül'ün yanına geldi.
"Yadem, beni istemişsin," dedi, elleri önünde bağlı.
"Oğlum, sen yaşlı mısın? Kalk sevdiğin kızı dansa kaldırsana," dedi. Adem içinden minnet edip dua etti; bu kadının uzun yıllar yaşaması için. Çünkü herkese melek gibi dokunuyordu kalbi.
"Tamam Yadem," dedi ve gidip Asmin'i dansa kaldırdı. Tüm gözler bu gece Miroğulları'nın üzerindeydi.
Yade bu defa bakışlarını, ağırlığı ve efendiliğiyle dikkat çeken Kadir'e çevirdi. Allah'tan kendisine yakın yerde oturuyordu da sesini duyurması Adem kadar zor olmayacaktı.
"Kadir oğlum," diye seslendi.
Kadir kafasını çevirip yılların yükünü omuzlamış kadına baktı.
"Efendim, Zergül Hanım."
Yade Zergül'ün kaşları çatıldı. Hanım da neydi? O, herkesin Yade'siydi.
"Hanım da ne uşağım? Yade diyeceksin bana. Sen genç değil misin? Kalksana sen de dansa."
Kadir, kendisine çatık kaşlarla bakan kadından o an çok çekinmişti.
"Yadem haklısın ama ben pek o havada değilim," dedi. Yaren olmayacaksa kimseyle çıkıp da boy gösterecek değildi.
Yade Zergül, genç adama bir şey demek istemedi; vardır bir sebebi diyerek ısrar etmedi.
Kadir ve Yaren göz göze geldi. Yaren iç çekerek baktı sevdiğine, Kadir ise içi gide gide... Ah, şimdi o eli tutup "bu kadın benim" demesini bilirdi ama işte, elini kolunu bağlayan şeyler vardı.
Şarkı bitmiş salonu alkıs sesleri inletmişti. Ciftler yerlerine otururken Gelinde damat da yerlerine geçtiler.
Hasret ve Berdan masalarına geçer geçmez nikâh memuru da gelmişti. Yavuz ve Leyla, dostlarının her an yanındaydı.
Nikâh şahidi olarak Hasret, Leyla'yı istemişti. Berdan ise baya düşünmüştü. Önce Ya Yavuz'a, bakıp:
"Sen karını beş yıl bırakıp gittin, senin yapmanı istemem; sen sadıçlık yap," demişti.
Ardından Berzah'a dönerek,
"Sen karını üzmekten başka bir şey yapmadın, senden de olmaz " dedi.
Cihan'a ise,
"Senin yapacağın şahitlikten bize hayır gelmez, ocağima incir ağacı dikersin. Evlenmeden dul kalırım, mafya babası," demiş ve son noktayı Yağız'ı seçerek koymuştu.
"Sen hem asker adamsın hem de sözünün eri bir adamsın. Bunlar vukuatlı... " demişti. Yağız da seve seve kabul etmişti.
Nikâh memuru konuşmaya başladı:
"Sevgili genç çiftimiz ve değerli konuklar... Bu gece burada Akdağ ve Marazoğlu çiftinin en özel anlarına şahit olmak için toplanmış bulunuyoruz. Gençler belediyemize gelerek başvurularını yapmışlardır. Bizler de incelediğimizde evlilik akdine dair herhangi bir sorun bulunmamıştır. Şimdi siz değerli konuklar ve şahitlerin huzurunda bir kez daha genç çiftimize sormak istiyorum."
Hasret ve Berdan'ın heyecandan kalpleri duracak gibiydi.
"Hasret Akdağ; hiçbir baskı ve tesir altında kalmadan, özgür iradenizle; hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde kötü günde yanınızda bulunan Berdan Marazoğlu'nu eş olarak kabul ediyor musunuz?"
Hasret, Berdan'a aşk dolu gözleriyle bir bakış attı. Yıllardır bu adama kavuşmayı hayal etmişti.
"Evettt!" diyerek gür bir sesle, sanki sevdasını haykırdı.
Nikâh memuru aynı soruyu bir defa da Berdan'a sormuştu. Berdan tam "evet" diyeceği anda salonu bir şarkı inletmişti:
"Son pişmanlık neye yarar,
Her şeyin bedeli var..."
Cihan, Berzah ve Yavuz yan yana durmuş, şarkıya eşlik ediyorlardı.
Berdan, kendisine tuzak kuran dostlarına inat, gür bir sesle, sanki sesini dağa taşa haykırırcasına:
"Evettt!" dedi.
Alkışlar, zılgıtlar, ıslıklar derken nikâh da kıyılmış, gelen memur evlilik cüzdanını Hasret'e vermişti. Hasret, Cüzdanı alırken Berdan'ın da ayağına basmayı ihmal etmemişdi. Nikâh merasimi, yerini oyun havasına ve halaylara bırakmıştı.
Yavuz, en başta; yanında Berdan, Cihan, Berzah, Sıraç, Yağız, Tahir, Adem, Berzan, Cihat, Boran ve diğer aşiret bireyleriyle halayı coşturuyordu. Yavuz Miroğlu, sadıçlık görevini layıkıyla yerine getiriyordu.
Kadınlar ise ayrı bir halka oluşturmuştu. Leyla yine başı almıştı. Elindeki mendili ustalıkla sallıyor, omuzlarını şarkının ritmine göre hareket ettiriyordu.
Leyla'nın, yanında Şırnak'ın hanım ağası Amara yer alırken; Zeynep, Ela, Yaren, Senem, Dilek, Melek, Asmin, Sevda, Zehra, Jiyan ve kız kardeşi Sima derken halay uzayıp gidiyordu. Zeyd Ali'ye bakma işi ise Azade Hanım ve Leyal Hanım'a kalmıştı. İki kadının da duası torunlarını kucaklarına almaktı.
Kadir ise oturduğu yerden sevdiği kadını izliyordu. Müziğin ritmine ayak uydurması, omuzlarını sallaması... Hepsi bir ahenk içindeydi ve Kadir şu an onu oradan çekip almak istiyordu.
Melike, ise sadece izlemekle meşgüldü. Annesi sende oyna desede kalkmamiştı.
Ama gözü istemsizce halayda ki, birine takılmıştı. İstemsizce gözü sürekli o genç adama takılıyordu. Farkli bir duruşu ve aurası vardı.
Yavuz ve Leyla bir süre sonra ortada boy gösterdiler. Daha sonra Leyla tekrar başa gecerken Yavuz halay başını Berdan'a bırakıp çıktı. Aslında sabaha kadar durmaz oynardı ama Azerbaycan'da yaptığı kazadan sonra eskisi kadar hareketli oyunlarda uzun süre kalamıyordu. Belli bir süre sonra nefesi daralıyor, bedeni ağırlaşıyordu.
Karısının şevkle halay çekmeye devam ettiğini görünce cebinden bir deste para çıkardı. Karısının başından bir deste parayı attı. Bu, sevdiği kadına aşkını göstermenin bir başka yoluydu; "sen varsan benim için paranın değeri yok" demekti.
Bir süre sonra pasta kesildi, takı töreni yapıldı. Hasret ayakta duramaz olmuştu artık, altınların ağırlığından. Bir saat sonra takı merasimi bitmiş, çoğu kişi hediyesini sandığa bırakmıştı.
Yağız, yanında oturan sevdiği kadının kulağına eğilip:
"Eli maşalı, bizim düğünümüz daha gösterişli olacak. Kendini şimdiden hazırla; kilondan fazla altının olacak," dedi.
Biliyordu Zeynep, başta Miroğlu ailesi kendini kuyumcu dükkânına çevirirdi. Gelenleri düşününce gözü ufaktan korkmadı da değildi. Aklına gelen hinzırlıkla sinsice sırıttı.
"Altınların hepsi benim olacak mı?" diye sordu.
"Hepsi senin olacak," dedi Yağız.
"O zaman bana kuyumcu dükkânı açarsın artık. Ek gelir olur, fena da olmaz hani."
"Kuyumcu dükkânı nedir? Ben sana zincirlerini kurarım," dedi. Deliydi; kesin yapardı. Zeynep sessizce kıkırdadı. Bu deliyle nasıl baş edeceğini hiç bilmiyordu.
Tahir ise o dakikalarda Senem'in elini tutmuştu.
"Zeytin gözlüm, bizim düğüne de az kaldı. Biz de bir gün onlar gibi olacağız," dedi, eline ufak bir öpücük kondururken.
"Sen hep, her koşulda benim yanımda ol. Ben başka bir şey istemem gamzelim," dedi Senem, nişanlısına takılarak.
"Kızım deme şöyle; vallahi seni alıp götürürüm, düğünü beklemeden gerdeğe gireriz," dedi çapkınca bakarak.
"Seni tutan mı var paşam, al götür işte, meydan," dedi Senem, damarına basarak. Yapamayacağını o da biliyordu; mahsus inadına gidiyordu.
"Bak sen mimar hanıma! Bana bak, yapamam zannetme. Tutarım elini çıkarım o kapıdan; dönüşümüz kucağında ikiz bebeklerle olur."
Senem "yuhh" der gibi baktı. Kafayı yemişti bu adam. Azmışla kudurmuşa çare bulunmazdı; Tahir de şu an öyleydi. Mart kedileri gibi bakıyordu.
"Sen iyice kuduruk oldun Tahir Efendi. Utanman, arlanman kalmamış terbiyesiz," dedi, elini nişanlısının ellerinden çekip alarak.
"Kızım, nişanlıma yürüyorum; nerem terbiyesiz?" dedi, gamzelerini göstere göstere gülerken.
Senem çok kıskanıyordu Tahir'i. O iki çukuru kimse görmesin, sadece kendine özel kalsın istiyordu. Ama bunların genetiğinde vardı; Leyla da, Asmin de, Berzah da gamzeliydi. Yavuz, abisini şimdi daha iyi anlıyordu.
Bu sırada Leyla'nın telefonu çaldı. Arayan teyze oğlu Hami'ydi.
"Diii teyze kizu, nerdesinuz daaa? Ha buraya gelmişuz, kapı duvar konak."
Leyla, kuzeninin sesini duyunca yüzünde güller açtı.
"Uyy ne deyisun. Niye haber etmedun geleceğinizi? Biz düğündeyiz daa. Ha buraya gelin, konakta kimse yoktur," dedi ve telefonundan konum attı. Teyze oğlu şive ile konuşunca Leyla'da şive yapmak zorunda kalıyordu.
Bu gece işi vardı, Yavuz'un Hami'yı zerre kadar sevmediğini biliyordu. Kavga gürültü olmadan gitmeleri hayrına olurdu. Sagolsun teyze oğkuda çenesinu hiç tutmayı bilmiyordu.
Defalarca soylemişti Leyla: "Yapma Hami bak Yavuz ters biri, eğer kendisini tutuyorsa annemin hatrina" diye ama Hami hiç oralı bile değildi.
Leyla'nın bir gözü kapıda bir gözü Hasret'deydi. Yarım saat sonra kuzenleri kapıda boy gösterdi.
Hami, Derya, Yeliz ve Beren'le düğünün yapıldığı otele gelmişler kapıdan içeriye giriş yapmıslardı. Leyal Hanım, karşısında yeğenlerini görünce elindeki çatalı masaya düşürdü. O kadar çok özlemişti ki... Ailesinden birilerini görmek gözlerini yaşartmaya yetmişti. Hemen ayağa kalktı ama Leyla ondan önce davranıp gidip kuzenlerini karşıladı.
Yavuz, gelenleri görünce yüzü düştü. Daha çok Hami'yi görünce sinir oluyordu; diğerlerini Allah için severdi. Leyla önce kız kuzenlerine sarıldı. Sıra Hami'ye gelince, gözleriyle salona baktı; Yavuz'un öfkeli bakışlarını görünce elini uzattı. Hami ise uzatılan eli es geçip Leyla'yı kendine çekip sıkıca sarıldı. Yavuz'un kendilerine baktığını görmüş, şu an ona nispet yapıyordu.
Yavuz sinirden kudurdukça Hami keyifleniyordu. Beş yıl boyunca bırakıp giden o değil miydi? Şimdi Hami çok güzel intikam alıyordu. Sarılması yetmezmiş gibi Leyla'nın saçlarına hafif bir öpücük kondurdu.
"Etma da teyzem oğlu, ha bu düğünü kana mı bulatacaksın?" dedi Leyla; kocasının deli dumrul tarafını biliyordu.
"Ettuklerine saysun. Ha oni vurmadığıma dua etsun o papucumun ağası," dedi Hami, Yavuz'dan korkmadığını belli ederek.
"Uyyy ne deyisun uşağum. Manyaktur o daa. Gözü dönünce kimseyi görmez, beni bile," dedi ve Yavuz'un çatılmış kaşlarına bakıp kahkaha attılar.
"Ha bu kırmızı görmüş boğa gibi bakayi. Bana saldırmasun; üzerimde kırmızı da yok ama."
Leyla, kuzenine bakıp hafifçe gözlerini kıstı.
"Sen kaşınaysun teyzem oğli, hadi gidelum; anamın gözleri yolda kaldı," dedi ve beraber Leyal Hanım'ın yanına gittiler.
Leyal Hanım, tek tek yeğenlerini özlemle kucakladı. Gençler sırayla Yade Zergül'ün, Berzah Ağa'nın ve Azade Hanım'ın elini öptüler. Diğer misafirlerle de tanışıp tokalaştılar.
Leyla, Yavuz'un yanına geldi; gözleriyle sakin olmasını istiyordu ama kocası pek sakin kalabilecek gibi değildi. Hami'ye o günden sonra fena kafayı takmıştı. Leyla düşündükçe, hâlâ o çocuk aklıyla nasıl öyle bir hata yaptığını anlayamıyordu.
Yavuz için karısının uyarısı pek etkili olmadı. Kızlara "hoş geldiniz" deyip sarılırken, Hami'ye gelince kaşları tek bir çizgi hâlinde çatılmıştı. Elini bilerek sertçe kavramış, tüm gücüyle sıkmıştı.
"Ayağını denk al Laz oğlu, ecelin olmamı istemezsin," diyerek Leyla'dan uzak durmasını ima yoluyla da olsa uyarmıştı.
Hami, elinin acısını belli etmeden gülümsedi karşısındaki adama. İçinden "çok güçlü pezevenk" diye geçirdi.
Yavuz bu adamı sevmiyordu. Zamanında Leyla'ya göz koyduğu için ayrıca kini vardı.
Berzah, Cihan ve Sıraç, soğuk rüzgârı anında sezmişlerdi. Azıcık uğraşsalar fena olmazdı hani. Yavuz Miroğlu kolay kolay ellerine böyle bir koz vermezdi sonuçta.
"Hayırdır tertip, adamı öldürecek gibi bakıyorsun?" dedi Berzah dostuna.
"Şerefsiz, zamanında Leyla'ya göz koymuştu," dedi Yavuz.
Cihan durur mu, bunu duyar duymaz yapıştırdı cevabı:
"Vuu! Adam yakışıklıymış dostum maşallah, boylu poslu da. Senin yerinde olsam ben de kudururdum. Leyla yenge bunu nasıl seçmemiş, hayret?" dedi inadına.
"Cihan, ölüme bu kadar hızlı yürüme. Ben de hâlâ Ela'nın senin gibi öküzde ne bulduğunu anlamış değilim."
Cihan'ın suratı değişti. Nesi vardı? Yakışıklıydı, boyu poslu, parası pulu vardı. Gücü kuvveti de yerindeydi. Niye beğenmeyecekti ki Ela?
"Valla Yavuz'um çok haklısın; benim salak bacım bunda ne buldu hâlâ ben de anlamış değilim. Ama gönül bu, aka da konuyor boka da," deyince Sıraç, Yavuz ve Berzah kahkaha attılar. Cihan ise Sıraç'a ters ters bakmakla yetindi.
"Siz bana güleceğinize yanınızdakinin hâline üzülün. Adam taş; Yavuz onun yanında sönük patlıcan gibi kalıyor."dedi Cihan, Yavuz'u nerden vuracağını iyi biliyordu.
"Lan senin ağzının ayarını si..." dedi, toparladı hemen; millet kendilerine bakıyordu. O ise Hami'ye kilitlenmiş, edebileceği küfürleri ardı ardına sıralıyordu içinden.
Geçmişden
Leyla, 6 yaşlarindaydı. Büyudukce güzelleşiyor, gorenleri kendisine hayran bırakıyordu.
Hami o zamanlar 8 yaşında, ilk okula gidiyordu. Leyal hanım ve Leyla bir haftalığına Ordu ya gelmişlerdi. Hami küzenini her gördüğünde onu sinirlendirmek için ben seni büyüyünce alacağım diyordu. Leyla ise o zaman ki, çocuk aklı ile " akıllim ben senle evlenmem ben Yavuz'la evlencem." Diyordu.
Hami ise onun o öfkeli hallerine içi gidiyordu. Çocukluk aklı ile Leyla'yı sevdiğini zannediyordu. Oysa ki büyüdukce fikirleri degisecekti, Hatta öyle biri girecekti ki hayatına canına okuyacak kök söktürecekti.
Leyla, birgün Yavuz ile konağın arka bahcesinde oynarken ona Hami ile konuştuklarını heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. Kehribar gözleri alev almış kaşları çatılmiştı.
" Yavuzz." Dedi sondaki harfi uzatarak.
" Söyle." Dedi her zaman ki ciddi tavrı ile.
" Biliyor musun? Ordu'ya gittik ya biz," dedi sanki dünya meselesinden bahseder gibi ciddileşti be kaşlarını çattı.
" Evet ." Dedi Yavuz devamında ne gelecek kendisini delirtecek çok merak ediyordu.
" Teyzemin oğlu Hami bana büyüyünce seni alcam dıye söyledi." Dedi dudaklarını büzerek. Hem sinirlenmiş hemde üzülmüştü.
Yavuz'un kara gözleri daha bir siyaha boyandı. Elleri yumruk oldu, kimse onun kardeşi gibi sevdiği kıza bakamazdı. O gözleri oyar adamın eline verirdi.
"Sen ne dedin?" Diye öfke ile sordu.
" Bende ona dedim ki," derken kehribarları yıldizları kıskandıracak sekikde parlıyordu.
"Ben senle evlenmem Yavuz'la evlencem dedim ." Yavuz'un kaşları çatıldı. İcten ice söylediği hoşuna gitmişdi. Ama yinede onlar çocukdu ve kardeş gibiydiler. Üstelik Yağız ve Leyla süt kardeşti...
" Sen kimseyle evlenmeyeceksin Leyla. Önce buyuyecek sonra da okuyup iyi bir meslek sahibi olacaksın. Salak şaçma şeylere kafa yorma. Önceliğin kendin olsun." Dedi Yavuz büyümüşde küçülmüş gibiydi. Oysa ki Yavuz çocuk yaşda büyümüşdü.
" Niye kızdın şimdi sen benle evlenmek istemiyor musun?" Diyerek kehribar gözlerinden boncuk gibi yaşlar süzüldü Leyla'nın. Yavuz'un tek kıyamadığı, gardını düşüren ve güçsüz kılan şey, o kehribar gözlerdi.
Sinir okuyordu bu kızın ağlamasina. Yavuz Miroğlu'nun bu hayttaki tek zaafı da buydu işte. Bu kızdı...
" Kız tamam ağlama da. Evlencem söz ulan sadece seninle evlencem." Dedi sırf bu küçük kızın gönlünü yapmak için. Oysa bilseydi ki o zamanlar gönlü bu kıza düşecek ve evlenecek arkasına bakmadan topuklar kaçardı.
Çocuk aklı ile düşündükleri, birgün büyüyünce kaderleri olacaktı. Kim kaderinden kaçmıştı ki Yavuz da kacşın dı.....
Şimdiki Zaman
"Anılarıma yazdim seni satır satır,
Her cümle biraz sen, her harf biraz ben..."
Leyla, Amara ve Ela lavaboya gideceklerini söyleyerek masadan kalktılar. Stres ve hamilelik yüzünden Leyla sık sık lavaboya gidiyordu. Üçü birlikte lavaboların bulunduğu tarafa doğru ilerlerken Yavuz ise arkadaşlarıyla hararetli ve çetin bir tartışmanın tam ortasındaydı.
Berdan, gelin masasında otururken garson çocuklardan birini yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra onu gönderdi. Genç delikanlı, iki dakika sonra elinde mikrofonla geri döndü. Berdan mikrofonu eline aldı.
"Değerli misafirlerimiz ve saygıdeğer aile dostlarımız," dedi tok ve kendinden emin bir sesle.
"Bu gece buraya gelerek bizleri şereflendirdiniz. Hepinize canıgönülden teşekkür ederim; başım gözüm üstündesiniz. Müsaadenizle bu özel gecemizde, dostum ve kardeşim Yavuz Miroğlu, hatırıma bir Zeybek oynayacak." Sözlerini bitirip Yavuz'a baktı.
Yavuz, Berdan'a yapma der gibi sert bir bakış attı. Ama köpek yavrusu gibi masum masum bakan dostunu görünce itiraz edemedi. İsteksizce ayağa kalktı, ceketini çıkarıp Yaren'e verdi.
Berdan eliyle orkestraya işaret etti ve müzik başladı.
Yavuz'un her adımında, her sert dönüşünde salondaki Antep kızlarının ve civar illerden gelen genç kadınların bakışları adama kilitleniyordu. Yapılı bedeni, ağır duruşu ve karizması içlerini titretiyordu.
Jiyan, sevdiği adamı hayran hayran izlerken karşıdan gelen Leyla'yı fark edince yapmaması gereken bir şey yaptı. Ayağa kalktı; önce Yavuz'un başından bir deste para savurdu. Ardından elindeki beyaz mendili, bilerek önüne düşürüyormuş gibi yaparak bıraktı.
Leyla bu sahneyi uzaktan görmüştü.
İki eli yumruk olmuş, tırnakları avuç içlerine batmıştı.
Bu kız...
Bu kız asla vazgeçmiyordu kocasından.
Jiyan yaptıkları yetmezmiş gibi bir de Yavuz'un karşısına geçti ve ona eşlik etmeye başladı. Yavuz bu hareketten rahatsız olmuştu. Çünkü aşiret ağalarının önünde, evli bir adamla oynamakla kalmıyor; üstüne bir de önüne beyaz mendil bırakıyordu.
Kaşları çatıldı. Öfke siyah gözlerine çökmüş, bakışlarının içi kızıla boyanmıştı.
Jiyan'a öyle bir bakış attı ki;
"Defol git, seni öldürmeden," der gibiydi.
Yavuz, tek dizini yere sertçe vurup ayağa kalktığında Berdan'a doğru döndü. Son selamını verdi.
Salon bir anda alkış ve zılgıt sesleriyle inledi; müziğin sesi bile bastırılmıştı.
Yezda Hanım ve Bekir Ağa, kızları yüzünden adeta yerin dibine girmişlerdi.
Sultan Yade ise artık torununun yaptıklarını görmezden gelemez hâle gelmişti. Düğün biter bitmez cezasını kesecekti.
" Sultan bu işi bu gece hallet, yoksa iki aile arasında bir düşmanlık baslayacak. Miroğlu aikesi boyle bir hadsizliği kabuk etmez." Dedi Yade Zergül. Korkusu yılların dostluğunun bir hic yüzünden bitmesiydi.
Yade Sultan çoktan torunu için hükmünü vermişti. Hele bir düğün bitsindi, kendi elleri ile cezasını kesecekti.
Leyla...
Güzeller güzeli Leyla...
Kıskançlık bedenini öyle bir esir almış, vücudunu öyle yakmıştı ki bu ateşte yanan sadece Jiyan olmayacaktı.
Yavuz da yanacaktı...
Jiyan, kendisine öldürecekmiş gibi bakan Yavuz'a gözleri dolu dolu baktı. Düşen mendil hâlâ yerde duruyordu. Yavuz, ayağıyla mendilin üzerine basarak ona doğru yürüdü.
Bu hareketin anlamı açıktı:
"Bu mendil gibi ezilmeden çekil karşımdan."
Sima durumu anında anlayıp ablasını kolundan tutarak hızla dışarı çıkardı. Yavuz ise bu kez, kehribar gözlerinden ateş saçan Leyla ile karşı karşıya kaldı.
"Efulim..." diyecek oldu Yavuz.
Leyla eliyle susmasını işaret etti.
Amara ve Ela olan biteni çoktan anlamışlardı. Kadınlar hissederdi... Amara, o kızın içindeki kötülüğü ilk andan sezmişti.
"Yavuz Ağa, şimdi değil," dedi Leyla dişlerinin arasından.
"Bu gece bittiğinde o kız Antep sınırlarından bir daha içeri girmeyecek."
En başında yapılması gerekeni şimdi yapacaktı.
Yavuz başıyla karısını onayladı. Sessizce masaya geçtiler. Ama Leyla'nın içindeki öfke dinmiyordu. Kehribar gözleri bir kez coşmuştu artık. Hami'ye göz kırptı. Madem kocası herkesin önünde bekar bir kızla Zeybek oynamıştı, o da bunun intikamını fena alacaktı.
Hami, Leyla'nın gözlerindeki ateşi görünce ne demek istediğini anladı ve ayağa kalktı. Orkestranın yanına gidip bir şeyler söyledi. Leyla kızlara bakıp başıyla "haydi" işareti verdi.
Salonda kemençe sesi yankılandı.
Leyla, elinde mendille başa geçti. Yanında Hami yer aldı. Kızlar sırayla dizildiler:
Derya, Yaren, Zeynep, Senem, Yeliz, Beren, Melike, Dilek, Melek, Asmin ve Berzan...
Müziğin ritmine dayanamayan Kadir ve Kenan da kalktı. Kadir, Yaren ile Zeynep'in arasına girerken; Kenan, Dilek'in yanında yerini aldı. Geniş bir çember oluştu.
Kemençenin ritmine uygun şekilde omuzlar sallanıyor, ayaklar aynı anda yere vuruluyordu. Arada Hami'nin "Ha uşaklar!" diye bağırması gençleri daha da coşturuyordu.
Bu gece biri vardı ki gözlerini Melike'den alamıyordu. Duruşu, boyu posu, horondaki asaleti... Yıllar sonra kalbi ilk defa teklemişti. Kimdi bu ahu dilber? Öyle bir anda çıkmıştı ki adamın buz tutan yüreğinde mevsimleri değiştirmişti.
Dalgalı saçları, iri siyah gözleri; lakin o gözlerdeki derin hüzün... Yanağında güldüğünde oluşan gamzesi... Sıraç Kurdoğlu'nun karanlık kalbine aydınlığı getirmişti.
Adam bir gülüşe vuruldu, kadın bir gülüşte soldu...
Kızlar coşkuyla horon teperken aşiret ağaları şaşkındı. Antep'te görülmemiş, duyulmamış bir olaydı. Azade Hanım ve Leyla Hanım, korkulu gözlerle Yavuz'a bakıyordu. Elinden bir kaza çıkmaması için içten içe dua ediyorlardı.
Yade Zergül ise oynayan torununa gururla bakıyordu. Yavuz Miroğlu'na böyle deli bir kadın yakışırdı. Onun hakkından ancak Leyla gibi bir kadın gelirdi. Eseriyle gurur duyuyordu.
Yavuz ise sabırla karısını izliyordu. Hem hayran kalmıştı hem de kıskançlıktan kuduruyordu. Leyla bu gece onun sabrıyla oynamaya yemin etmişti belli ki.
Arka masalardan gelen sözler kulağına çalındığında öfkeden deliye döndü.
"En baştaki kırmızı elbiseli kadın kimse bayağı iyi ya... Maşallah taş gibi hatun."
Bilmiyorlardı ki o kadın Yavuz Miroğlu'nun kırmızı çizgisiydi.
"Yanındaki de kocası galiba. Baksana, ne kadar uyumlular. Birbirlerine nasıl bakıyorlar," dedi bir diğeri.
Cihan, Berzah ve Sıraç'a bakıp sırıttı.
"Buyurun, cenaze namazına..."
"Yazık, çok gençlerdi," diye ekledi Berzah. Amara ve Ela hiçbir şey anlamamıştı.
"Berzah, neden öyle dedin?" diye sordu Amara, mavi gözlerini kocasına dikip.
"Şimdi anlarsın güzelim," dedi Berzah.
İçinden şükretti; karısı Leyla kadar deli ve gözü kara değildi. Yoksa her gün karakolda biterdi. Gerçi Amara'nın tersi de ayrı fenaydı.
Yavuz öyle bir ayağa kalktı ki sandalye sertçe yere düştü. Gençler aynı anda sesin geldiği yere baktı.
Yavuz masalarına gidip iki genci ense köklerinden sıkıca tutup kulaklarına doğru eğildi.
"Sizi doğurtan ebenin elini sikeyim," dedi dişlerinin arasından.
"Sizi olmamış deyip geri tıkmadığı için... Dilinizi kökünden sökmeden, karıma bakan gözlerinizi oymadan çekin bakışlarınızı karımın üzerinden. Ağzınızdan çıkan laflara da dikkat edin."
Yeri sarsan adımlarla piste döndü, Leyla'nın kolundan tuttuğu gibi horondan çekip aldı.
Sikerler böyle düğünü de işi de...
Berzah, Cihan ve Sıraç kahkaha atmamak için kendilerini zor tutuyordu. Amara ve Ela ise şaşkın şaşkın izliyordu.
"Yavuz! Ne yapıyorsun?" dese de Yavuz onu duymuyordu.
Asansöre kadar tek kelime etmedi. Kabine girer girmez Leyla'yı kendine çekti, tuşa bastı. Kapılar kapanır kapanmaz öfkeyle dudaklarına yapıştı.
Leyla itmeye çalıştı ama Yavuz öyle bir sarılmıştı ki kurtulması imkânsızdı.
Bir süre sonra öfke yerini tutkuya bıraktı. Öpüşmeleri daha derin, daha şehvetli hâle geldi. Leyla, kocasından gelen misk-i amber kokusuyla yumuşadı. İten eller, Yavuz'un ensesinde birleşti.
Bu adamın kokusu, dokunuşu, tutkusu...
Leyla'nın en zayıf noktasıydı.
Asansör kapıları açılana kadar nefesleri birbirine karıştı.
Dertleri de kendileriydi, şifaları da...
Asansör kapıları açıldığında Yavuz, Leyla'yı bir kez daha kendine çekti. Şişmiş dudaklarına kısa ama sahiplenici bir öpücük kondurdu.
Bu kadın...
Yıllar geçse de ona doyamayacaktı.
Zemin kata indiklerinde düğün salonuna geri döndüler. İçeride kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Müzik hafiflemiş, sohbetler fısıltıya dönmüştü.
Kadir, sigara içmek bahanesiyle dışarı çıktığında cebinden telefonunu çıkarıp Yaren'e mesaj attı.
"Gel, kapının oradayım." Özlemişti... Hem de delicesine. Ama düğünün kalabalığında hasret gidermek mümkün olmamıştı.
Yaren ise kuzenleri yüzünden hemen çıkamamıştı. Bir süre sonra lavaboya gitmeyi bahane ederek ayağa kalktı. Yeliz ve Beren de onunla gelmek isteyince birlikte çıktılar.
Lavaboya girip çıktıklarında Yeliz ve Beren önden yürürken Yaren birkaç adım arkalarında kalmıştı. Tam o sırada bir el ağzını kapattı, diğeri belinden kavrayıp onu karanlık bir köşeye çekti.
Yaren'in gözleri korkuyla irileşti. Tanıdık bir koku tüm bedenini sardı.
Kadir, sevdiği kadının kulağına eğildi:
"Korkma... benim."
Yaren, duyduğu sesle derin bir nefes aldı. Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu. O kadar korkmuştu ki Kadir'i o an boğazlasa içi soğurdu.
Kadir, kolundan tuttuğu Yaren'i gözünü kestirdiği boş bir odaya çekti. Kapıyı kapatır kapatmaz sıkıca sarıldı ona. Özlediği kokuyu ciğerlerine çekti.
"Çok özledim be kızım... Kusura bakma," dedi saçlarına öpücükler kondurarak.
Yaren korkusunu ve kızgınlığını bir kenara bırakıp kollarını boynuna doladı.
"Ben de seni çok özledim... Ama çok korkuttun," dedi; sesi hâlâ titriyordu.
Kadir biraz geri çekildi, Yaren'in yüzünü iki avucu arasına aldı. Alnına dudaklarını bastırdı. Mavi gözlere kendi kara gözlerini dikti. O mavilerde kaybolmamak için kendisiyle mücadele ediyordu. Dayanamadı.
Dudaklarına derin, anlamlı bir öpücük bıraktı.
"Başka türlü göremeyecektim seni... Ne yapayım, çok özlemiştim," dedi nefes nefese.
"Ben de..." diyebildi Yaren. Göğsü hızla inip kalkıyordu.
Bir süre o odada hasret giderdiler. Sonra el ele kapıyı açıp salona doğru yürüdüler. Kapıya yaklaştıklarında ayrılma vaktiydi. Önce Yaren içeri girdi, ardından Kadir.
Düğünün bitimine doğru kapıda Hasret'in anne ve babası göründü. Kızlarının düğününe adeta yedi kat el gibi gelmişlerdi.
Hasret onları görünce donup kaldı. Gelmelerini beklemiyordu. Yezda Hanım ve Bekir Ağa, dünürlerini kapıda karşıladı.
Hasret masadan yavaşça ayağa kalktı. Gözleri dolmuştu. Geleceklerine dair zerre umudu yoktu. Günlerdir kendini bu geceye hazırlamıştı ama ailesi ilk kez onu şaşırtmayı başarmıştı.
Küçük kızları büyümüş, ikinci kez gelin olmuştu...
İlki yaraydı, bu kez kaderdi.
Anne ve babası Hasret'e doğru adım adım ilerlediler. Berdan temkinliydi; bir şey yapacak, bir şey diyecek olurlarsa bu defa kendini tutamayabilirdi.
"Kızım," dedi annesi. Gözlerinden yaşlar sicim sicim yanaklarına akıyordu. Kırışmış ellerini kaldırıp kızının ellerini tuttu, öptü.
Hasret ise sadece donuk bir şekilde, bir robot gibi duruyordu karşılarında. Böyle olmamalıydı... Onlar bu şekilde gelmemeliydi.
Anne baba olarak dağ gibi arkasında durmaları gerekirken, Miroğlu ve Marazoğlu aileleri onun arkasında dağ gibi durmuştu. Kırgındı Hasret; iliklerine, kemiklerine kadar.
"Melek gibi olmuşsun kuzum," dedi annesi Helin Hanım titreyen bir sesle.
"Rabbim mutluluğunuzu daim eylesin, yuvanıza huzur getirsin..."
Sözler boğazında düğümleniyordu. Evine sığdıramadığı kuzusu ellerinden kayıp gitmişti. Sözde anneydi işte...
Kadının değersizleştirildiği bir toplumda anne olmak o kadar zordu ki...
Hasret'in içi cehennemdi.
Dışıysa buzdan bir dağ.
Söylenen her kelime kulaklarında yankılanıyor ama kalbine ulaşmıyordu. Ne temenniler içini ısıtabiliyor ne de annesinin gözyaşları kimsesiz bırakılmanın eksikliğini silebiliyordu.
İçinde yanan ateş, dudaklarına suskunluk olarak vurmuştu.
Gülümseyemedi. Başını bile eğemedi.
Sadece durdu... Yanarken donmuş bir hâlde. Berdan yanına gelip Hasret'in elini sıkıca tuttu.
O tutuş, "Ben buradayım. Yanındayım. Kimse seni incitemez,"
der gibiydi.
"Artık arkandayım. Kimsesiz değilsin. Annen de benim, baban da..."
diye fısıldayan bir gücü vardı.
Hasret yanındaki adama baktı. Ellerini daha sıkı kenetledi. Başını kaldırdı, omuzlarını dikleştirdi. Sesinde ne merhamet vardı ne de bir damla keder.
"Teşekkür ederim Helin Hanım," dedi soğukkanlı bir sesle.
"Buraya kadar zahmet etmeseydiniz de olurdu. Kusura bakmayın, düğün bitti. Size bir şey ikram edemeyeceğiz."
Karşısındakiler onun için artık yedi kat elden farksızdı. Hasret'i bu hâle getiren de onlardı.
"Cebrail Bey, siz de sağ olun," diye devam etti.
"Ama inanın bu sahte merasime hiç gerek yoktu. Ne sizin artık bir kızınız kaldı ne de benim bir annemle babam."
Berdan'a bir kez daha baktı. O bakış çok şey anlatıyordu.
"Gidelim mi?"
Berdan eşine tebessüm etti. Biliyordu; bu kapıdan çıkınca Hasret yıkılacaktı. Ama yine de onun oyununa ayak uydurdu.
"Kızım affet bizi," dedi Helin Hanım.
Ama Cebrail yine yapacağını yapmıştı.
"Yeter kadın!" diye çıkıştı.
"Görmüyor musun? Burnu Kaf Dağı'nda, bizi görmez olmuş. Anaya, ataya saygısı kalmamış. Haydi gidelim!"
Karısının kolundan sertçe çekti.
"Zaten senin yüzünden geldim buraya," diye homurdanarak uzaklaştı.
Hasret şaşırmış mıydı?
Hayır.
Zaten buraya gelmelerini bile beklemiyordu. Ama keşke, en azından bu en mutlu anına gelip varlıklarıyla onu yaralamasalardı.
Zordu bir kadın için ailesi tarafından yaşarken yok sayılmak.
Ailen varken ailesiz, kimsesiz kalmak...
Diyorum ya; herkes anne baba olmamalıydı.
Salon tamamen boşalmıştı. Marazoğlu'nun dostları da arabalara binmişti. Sıra Berdan ve Hasret'i konvoy hâlinde götürmeye gelmişti.
Marazoğlu Konağı'nın sokağına girdiklerinde kornalar mahalleyi inletmişti. Komşular camlara çıkmış, yeni çiftin gelişini izliyordu.
Yavuz arabayı park etti. Diğer araçlar da durdu. Yezda Hanım gelinini konak kapısında karşıladı. Bekir Ağa arabaya yaklaşıp Hasret'i indirmek için ne istediğini sordu.
"Güzel kızım," dedi yumuşak bir sesle,
"Benden ne istersin?"
Hasret'in yanakları kızardı. Utanarak cevap verdi:
"Baba... Allah'a çok şükür her şeyimiz var. Ben senden, bana da Jiyan ve Şilan'a olduğun gibi, sadece bana da baba olmanı istiyorum."
Ne para ne pul...
İnsan en çok, eksikliğini en derinden hissettiği şeyi isterdi.
Hasret'in eksikliği sevgiydi.
Bekir Bey'in gözleri doldu. Bu nasıl bir yoksunluktu böyle... Yüreğinden bir şeyler kopmuş, boğazına düğümlenmişti. Sesi titredi:
"Allah bana ömür verdiği sürece; sağ omzum ağrırsa solumda, sol omzum ağrırsa sağımda olacaksın. Rabbim bana bir evlat daha nasip etti yavrum."
Hasret gözyaşları içinde arabadan indi. Bekir Bey'in elini öptü, sonra ona sarıldı. Ardından Yezda Hanım'ın elini öptü.
Yezda Hanım da kolunun altına Kur'an-ı Kerim verdi.
Bu : "Bolluk ve bereket, hayatınız Kur'an'ın ışığıyla şekillensin. Allah'ın kelâmı ne evinizden ne dilinizden eksik olmasın," demekti.
Yezda Hanım, koluna girdiği gelinini Leyla ile birlikte yukarıya çıkardı.
Eh... sıra artık Berdan'a gelmişti.
Yavuz, gün boyu yaptığı eziyetlerin hesabını şimdi tek tek soracaktı.
Berzah, Cihan, Siraç, Yağız, Tahir, Botan, Berzan ve Berdan'ın erkek kardeşi bir halka oluşturdular; Berdan'ı tam ortalarına aldılar.
"Eh, hayırlı uğurlu olsun kardeşim," diyerek sinsice yaklaşan Yavuz, Berdan'ın sırtına ilk yumruğu indiren oldu.Onun hamlesiyle birlikte hepsi birden saldırdı.
"Köpek seni! Damat mı oldun sen!" diye bağırarak giriştiler Berdan'a.
Allah'tan konağın kapısı açıktı da taze damat canını zor kurtardı. Yoksa bu gözü dönmüşler nefesini keserlerdi. Hepsinde maşallah, Naim Süleymanoğlu kuvveti vardı.
"Lan!" diye bağırıyordu Berdan nefes nefese.
"Karıma kavuşmadan beni mi öldüreceksiniz? Oğlum, kapıları kapatın! Şeytan bunların yanında melek kalır!"
Merdivenleri ikişer üçer çıkıyordu.
Arkasından Azrail gibi geliyorlardı.
Kendini gelin odasına nasıl attıysa, kapıyı kilitlemesi bir oldu.
Ama....
Odada annesi ve Leyla vardı.
"Oğlum!" diye çıkıştı Yezda Hanım.
"Ayıptır! Biz buradayken kapı mı
kilitlenir? Kudurdun mu sen?"
Hasret utancından kıpkırmızı kesilmişti. Leyla ise kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu.
Berdan ise karşılarında, kendine şaşkın şaşkın bakan bir ördek gibiydi.
Bu odada annesiyle Leyla'nın olmaması gerekiyordu... Kesinlikle olmaması gerekiyordu.
"Anne, sizin burada ne işiniz var?" dedi Berdan nefes nefese. "Arkamda bir ordu var. Köpek sürüsü gibi... Hepsi Sivas kangalından beter. Başlarını da senin o mendebur kocan çekiyor!"
Berdan'ın bu hâliyle söyledikleri üzerine Yezda Hanım ile Leyla birbirlerine baktılar ve kahkahaya boğuldular.
Hasret ne yapacağını bilemedi. Utansa mı, ağlasa mı, yoksa gülse mi...
Şaşırmıştı. Ama kocasının şu anki hâli, istemeden de olsa ona çok sevimli gelmişti.
"Gel kızım, gel," dedi Yezda Hanım. "Biz çıkalım. Yoksa bu deli utanmadan bizim yanımızda girer gerdeğe."
Leyla, Hasret'e eliyle bir öpücük gönderip kapıya yöneldi. Çıkmadan önce Berdan'a dönüp kaşlarını çattı.
"Bak bremin ," dedi tehditkâr bir sesle. "Benim arkadaşımı üzersen, aşağıdaki o Sivas kangallarını mumla ararsın. Ben onlardan beterim; yapıştım mı bırakmam."
Leyla'nın aşağıya inmesiyle birlikte herkes arabalarına yöneldi.
Berdan, konağın önünü gören pencereyi açtı.
"Her şey için teşekkürler ağalar!" diye seslendi.
"Yalnız Yavuz... Dua et, karını yolladım. Yoksa seni kapımda kedi gibi miyavlatırdım."
Yavuz, hiddetle elini kaldırdı. İşaret parmağını Berdan'a sallayarak kükredi:
"Ulan! Şerefsiz sen kim köpeksinde beni miyavlatacaksın " diye böğürdü adeta.
"Bir daha yukarı gelirsem, ne Hasret ne de mezardaki deden seni elimden alabilir! Defol git, karının yanına!"
Leyla kocasına yandan cilveli cilveli baktı. Dudaklarını dili ile yaladı ve dibine kadar gitti.
" Ben istesem miyavlamaz mısın ağam?" Dedi sesi insanı dinden imandan çıkartacak cinstendi.
Hele bir konağagitsinler kim havlayacak kim miyavlayacak gösterecekdi Yavuz. Bu gece kendini yeterince zor tutmusdu zaten.
Berdan, zorda kalan dostunu görünce:
" Çekil git penceremin önünden. Burayı mundar etme burda seyran olacak bir samanlık yok. Burası elit bir konak." Dedi ve Yavuz'un yerden bulduğu taşı alıp atması bir oldu.
" Ulan piç." Dedi
Sesi konağın duvarlarında yankılanırken, Berdan pencereyi kapattı.
Kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyordu ama yüzünde muzip bir gülümseme vardı.
Cam kapandığında odadaki bütün sesler sustu. Konağın duvarları ardında zaman durmuş gibiydi.
Hasret yatağın ucunda ayakta duruyordu. Gelinliği hâlâ üzerindeydi ve ağırdı. Ama asıl ağırlık kumaşta değil; omuzlarına çöken yıllardaydı.
Bekleyişler... Yarım kalmış dualar...
İçine gömdüğü bütün cümleler...
Berdan camın önünde bir süre durdu. Hasret'e doğru yürümüyor, bakmıyordu bile. Çünkü bazı kavuşmalar aceleye gelmezdi. Bazı kadınlara adım değil, niyetle yaklaşılırdı.
Sonra sessizce döndü. Gözleri Hasret'in yüzünü buldu. Kırmızı duvağın altından bile belli oluyordu bakışları.
Hasret'in nutku tutulmuştu. Ne aklından bir cümle geçiyor ne de dudakları itaat ediyordu. İlk kez suskunluğu bir zayıflık değil, bir kabullenişti.
Berdan bir adım attı.
Sonra bir adım daha...
Sevdasının tam karşısında durdu. Gözlerini kapatıp bu kadını kendine nasip edene şükretti. Gözlerini açtığında eli cebine gitti, siyah bir kutu çıkardı.
Hasret için özel yaptırdığı, ikisinin adının yazdığı altın kolyeyi çıkarıp karısının narin boynuna taktı. Ardından kırmızı duvağı açtı ve alnına sıcak dudaklarını bastırdı.
"Yuvana hoş geldin, nefesim."
Hasret aşkla baktı kocasına. Kaçmadı, utanmadı. Cesurca, çekinmeden; sanki içine işlercesine bir bakıştı.
Önce Hasret için biraz zorda olsa iki rekat nazmazlarını kıldılar yuvaları için hayır dua ettiler.
Hasret, yatağın uç kısmında kocasını bekledi. Berdan seccadeleri katlayıo kenara koymuştu. Karısının yanina geldi.
Berdan başını azıcık eğdi. Sesi alçaktı ama odanın her yerine yayıldı:
"Korkuyorsan, istemiyorsan söyle. Ben seni bunca yıl bekledim; hazır olana kadar da beklerim."
Hasret cevap vermedi.
Ama uzanıp Berdan'ın dudağına naif bir öpücük kondurdu.
Berdan bu defa konuşmadı.
Ama Hasret'in üzerinde elleri hüküm sürdü. Gelinlik yavaşça yere düştü. Berdan acele etmedi; anın tadını çıkarıyordu. Özlemini çektiği dudaklara mührünü vuruyordu.
Yavaş yavaş üzerlerindeki parçalardan kurtuldular. Berdan karısını kucağına aldığı gibi yatağa götürdü ve birlikte uzandılar.
Hasret'in kokusu, varlığı, nefesi...
Huzur getirmişti. Boynunda soluklandı önce sonra dudaklarinda ardından iki göğsünün çukurunda.
"Kadın..." dedi kısık bir sesle.
"Kokun cennet gibi."
Boynuna dudaklarını bastırdı.
"Tenin baharların esintisi..."
Bu gece hem kalbine hem ruhuna hitap edecekti.
"Çok güzelsin... beni deli edecek kadar, ruhumdaki açlığı doyuracak kadar güzelsin. Bir tek bana aitsin." Derken elleride hiç rahat durmuyor sürekli bir yerleri keşfe çıkıyordu.
Bu sözler Hasret'in tenine değil, içine değdi. Bir adım geri atmadı ama dizleri titredi. Berdan hüküm sürüyordu. Sesi yoktu; ağırlığı vardı. Dokunuşu yoktu; etkisi vardı. Hasret bir elin değmesini değil, bir iradenin kendisine sahip çıkışını hissetti.
Yıllardır kimsenin cesaret edemediği yere, sessiz ama kararlı bir şekilde yerleşti Berdan.
Hasret'in nefesi değişti. Kalbi korkudan değil, teslimiyetten hızlandı. Tırnakları Berdan'ın omzunda iz bıraktı.
O an bedenler değil, yaralar kavuştu.
Nefesler anlaşma yaptı.
Bir süre bekledi Berdan, acısının hafiflemesini. Karısının mabedi çok dardı ve baya zorlanmıştı.
Hasret'in içindeki kadın kocasına korkmadan başını eğdi. Çünkü karşısında hükmeden bir adam değil, sahip çıkan bir kader vardı.
Berdan'ın her dokunuşu, her öpücüğü ruhundaki yaraları kapattı. Geriye odada yankılanan inleme sesleri ve iki tenin birbirine değdiğinde çıkardığı o ses kaldı.
Ve Hasret uzun bir aradan sonra ilk kez şunu hissetti:
Yalnız değildi.
Eksik değildi.
Geç kalmış hiç değildi.
Sadece yuvasına dönmüştü.
Hasret'in darlığı biraz zorlamış olsa da Berdan'ı, vuslata ermenin verdiği mutluluk vardı. Hareketleri yavaş yavaş hızlandı. Elleri birbirine kenetlendi.
"Siktir çok darsın yavrum." Dedi ve devam etti haketlerine. Kısa bir süre sonra karı koca aynı anda rahatlamışlardı. Berdan Hasret'in alnına dudaklarını bastırdı. Yan tarafa uzanıp karısını göğsüne çekti, kolları arasına aldı.
"İyi misin?" diye sordu.
Hasret cevap vermedi. Başını hafifçe kaldırdı. Yüzünde çektiği ağrının izleri vardı. Berdan'ın içi sıkıştı.
"Çok mu canın yanıyor? İlaç getireyim," dedi panikle.
Üzerine yere attıklari kiyafetlerden bir şeyler geçirip odadan çıktı. Hızla bir ağrı kesici alıp geri döndü. Hasret sancıdan kıvranıyordu.
İlacı içirdi, ardından sıcak bir duş aldırdı. Sonra bornozlarını giyip odaya döndüler. Berdan bir bebek gibi karısını giydirdi, saçlarını kuruttu, yatağı değiştirdi.
"Bitti güzelim, gel seni yatırayım," dedi.
Miroğlu ailesi düğünden sonra hemen eve dönmüşlerdi. Herkes yorgun olduğu için odalarına çekilmişti. Berzah ve Amara çifti de konakta kalacaktı. Cihan'ı ise Sıraç bırakmamış, evlerine götürmüştü.
Düğünün yorgunluğu herkesi olduğu kadar onları da yormuştu. En çok da Yavuz yorulmuştu oradan oraya koşturmaktan. Eve gelir gelmez duş alıp yatmışlardı.
Telefonun odaya dolan tiz sesi, genç çiftin uykularından korkarak uyanmalarına sebep oldu.
"Hayırdır inşallah," diyen korkmuş karısının alnına dudaklarını bastırdı.
"Korkma güzelim," dedi ve Yavuz başucundaki ışığı açıp telefonunu eline aldı.
"Yok artık," dedi öfkeyle. Gerdek gecesinde de aramazdı dostu.
"Lan saat şerefsiz," dedi Yavuz sinirle. Berdan yanında olsa bir kaşık suda boğardı.
"Lan küfür etme gerizekâlı. Önemli olmasa aramam. Yaren'i al ve konağa gel, acil. Çabuk ol," diyen zaten sinirleri bozulmuş taze damattı.
"Lan ne oldu, doğru dürüst anlatsana mal herif," diyerek çıkıştı Yavuz. Hiç altta kalır mıydı?
"Lan gel işte! Hasret iyi değil, oldu mu? Leyla da gelsin. Hadi konuşmada kıçımı yataktan kaldır ve gel," dedi.
Yavuz, dostunun sesinden konunun ciddi olduğunu anlamıştı.
"Tamam, hemen geliyoruz. Sakin ol," diyerek dostunu bir nebze de olsa yatıştırdı ve telefonu kapattı.
"Yine ne oldu Yavuz?" diye sordu Leyla Artık bezmişti; sürekli kötü bir şey olmasından.
"Kalk güzelim, kalk. Hasret hastalanmış galiba, gidip bakalım. Ben üzerimi değiştirip arabayı çalıştırayım, sen de Yaren'i kaldır gel," dedi ve hızlıca giyinme odasına gitti.
Leyla da peşinden gitti. Karı koca ellerine ne geçirdilerse hızlıca giyindiler. Yavuz arabaya giderken Leyla da Yaren'i kaldırmaya gitti.
Beş dakika sonra yola çıktılar. Marazoğlu Konağı'na geldiklerinde Berdan kapıda bekliyordu onları.
"Ne oldu, nesi var Hasret'in?" diye sordu Leyla.
"Yenge sorma. Yukarı çıkalım, Yaren bacım bir baksın, konuşuruz. O size anlatır," dedi.
Hep birlikte yukarı çıktılar.
Yaren ve Leyla odaya girerken, Berdan ve Yavuz katta bulunan mini mutfağa geçtiler. Hasret yatakta artık iki büklüm olmuş, ağrıdan hem kıvranıyor hem de ağlıyordu. Yaren ve Leyla'yı görünce, sanki annesine nazlanan bir çocuk gibi hıçkırıklarını serbest bıraktı.
Leyla koşarak gidip dostuna sarıldı. Canının yandığı kırk metre uzaktan bile belli oluyordu.
"Ne oldu bitanem? Neden ağlıyorsun?" diyerek, sanki yavrusunu nazlar gibi sordu Leyla. Saçlarını okşuyor, acısını dindirmeye çalışıyordu.
"Bilmiyorum, çok ağrım var. Kendimi çok kastım. Berdan'a da bir şey diyemedim. Bu geceyi bozmak istemedim ama bu ağrıya dayanamıyorum," diyerek derdini bir çırpıda anlattı.
Ağrı katlanılmazdı ama gözyaşlarının asıl sebebi ailesinin düğüne gelmesi ve babasının tavrıydı.
Ağrı sadece bahane olmuştu.
Yaren müsaade isteyerek muayene etti. Biraz kasılma ve zorlamaya bağlı bir ağrıydı. Hasret'e bir iğne yaptı ve bir tane merhem verdi. Yaptığı iğne hem ağrıyı alacak hem de rahatlatacaktı.
Hasret, iğnenin etkisi ve yorgunlukla hemen uykuya daldı. Leyla ve Yaren ise odadan çıkıp Yavuz'ların yanına gittiler.
"Berdan abi, birkaç gün kendini toparlasın. Bu süreçte temas yasak, Hasret ablanın iyiliği için. Ama korkulacak bir şey değil, sadece kendini sıktığı için kaslar gerilmiş," diyerek açıklama yaptı Yaren.
"Sağ ol bacım vallahi, ailemizin doktoru oldun. Sizi de yorduk gece gece buraya kadar, hakkınızı helal edin," dedi Berdan mahcup bir şekilde. Bilseydi Hasret'i hiç zorlar mıydı?
"Ne hakkı bremin, siz bizim kardeşimizsiniz. Emin ol biz bu gece buraya yine gelirdik. Kendini suçlama sakın. Onun aklı ailesinin yaptıklarına takılı kaldı. Belli etmedi ama zoruna gitti yaptıkları. Sen karına sahip çık, yeter," dedi Leyla.
"Geçmiş olsun," diyerek konaktan ayrıldılar.
Berdan dostlarını geçirip karısının yanına çıktı. Bir geceyi daha olaylı bitirmişlerdi. Bir çift yeni geleceklerine kapılarını kapatırken, bir çift ise güzel ama zorlu günlere...
**********************
" Hangi hayrımın sevabi oldun da geldin kabimin ortasına kondun ."
Hoş sohbetler, kahkahalar ve özenle hazırlanmış bir kahvaltının ardından Amara ile Berzah gitmek istemişti; fakat Leyla ve Yavuz buna müsaade etmemişti.
Hami, Berzah, Asmin ve kızlarlar Antep turuna çıkmıştı. Leyla misafirleri olduğu için onlara bu defalık eşlik edememişti ama Adem'i yanlarında göndermişti.
Bu gece kız kıza sohbet edilecekti. Leyla hazırlıkların yapılması için kızlardan ricada bulundu.
Sıraç ise , Kurdoğlu Konağı'nda akşam için büyük bir ziyafet hazırlatıyordu dostlarına. Leyla, elinde kahvesiyle Amara'yı küçük oturma odasına götürdü. Oda loştu; kalın perdelerin arasından süzülen ışık, kahvenin buğusuna karışıyor, havaya ağır ama huzurlu bir sessizlik bırakıyordu.
Leyla, kahvesinden bir yudum alıp Amara'ya baktı. Dudaklarının kenarında her zamanki müzip tebessümü vardı ama gözleri derindi.
"Eeee..." dedi uzatarak.
"Anlat bakalım Şırnak gülü... Berzah Ağa ile yolunuz nasıl kesişti?"
Amara, fincanını iki eliyle kavradı. Parmakları titremiyordu ama yüreği...
Bakışları bir an boşluğa takıldı. Sanki odada değil, yıllar öncesindeydi.
"Ne anlatayım be Hanımağam," dedi kısık bir sesle.
"Bizimki kaderin acı bir oyunu oldu. İkimizi de ezip geçti. Bu günlere gelmek... inan hiç kolay olmadı."
Dostunun adı zihnine düştükçe gözleri doldu. Mavi denizler taşmıştı yine; yanaklarına doğru sessizce süzüldü gözyaşları.
Leyla'nın sesi yumuşadı.
"Hangimiz kolay geldik ki?" dedi.
"Hepimizin ardında derin yaralar var. Bak bana... Nerelerden bugünlere geldim."
İki kadının da kalbinde kapanmamış yaralar vardı; sadece biri susmayı, diğeri gülümsemeyi seçmişti.
Bir süre sonra kızlarda gekdi yanlarına
"Berzah biraz anlattı," dedi Amara.
"Sen çok güçlü bir kadınsın Leyla. Onca zamana nasıl dayandın?"
Beş yıl...
Bir kadının ömründen sessizce alınmış beş yıl.
"Aman beni boş ver," dedi Leyla elini sallayarak.
"Hadi sen anlat. Berzah Ağa'yı nasıl mecnun eyledin?"
Odanın havası bir anlığına değişti. İki kadın da kısa bir kahkaha attı ama o kahkaha yarım kaldı.
"Zöhre'yle çocukluktan arkadaştık," diye başladı Amara.
"Her anımız birlikte geçti. Zöhre, Şırnak'ın ileri gelen ailelerinden birinin oğlu olan Zeyd'e sevdalıydı. Ben de Berzah'a..." Sesi yavaşladı.
"Kendi kendimize hayaller kurardık. Zöhre'nin aşkı karşılık buldu ama Berzah Ağa ne beni ne de sevdamı gördü."
Kahvesinden bir yudum aldı. Gözleri pencereye kaydı; sanki o günleri yeniden yaşıyordu.
Zeyd Ali ise odada oyuncakları le oynuyor arada bir Leyla'ya göz kırpıyordu.
"Bir gün yine tarladan gelmiştik. Annem, 'Zöhre'ye görücü gelmiş," dedi. Çok şaşırdım. Bana hiçbir şey söylememişti. Meğer onun da haberi yokmuş."
Derin bir nefes aldı.
"Gelenler Ulubey aşiretiydi. En yakın dostumu, sevdiğim adama istemişlerdi. Zöhre'nin babası da vermişti."
Bir yanda sevda...
Bir yanda dostluk...
"Kahrolduk," dedi fısıltıyla.
"Çok dayak yedi bu yüzden Zöhre."
Leyla dehşet içinde dinliyordu. Kalbinin bir yeri sızladı. İnsan sevdiği adama, en yakın arkadaşını nasıl gelin ederdi? Yavuz başkasıyla evlense buna asla dayanamazdı.
"Evlendiler," dedi Amara.
"Kendi ellerimle gelin ettim. O gece sabah oldu mu deme... Kalbimde kaç ateşi yakıp söndürdüm bilmiyorum. Sabah oldu ama benden geriye hiçbir şey kalmadı."
Bir kadının yaşayabileceği en büyük yıkımlardan biriydi bu.
Kaç sevda kül oldu kim bilir yüreklerde...
Kaçı başka baharlara, kaçı mahşere kaldı...
"O günden sonra ne ben eski Amara oldum ne de Zöhre eskisi gibi kaldı," diye devam etti.
"İki ay sonra aşiret çocuk diye tutturdu. Altı ay geçti, Zöhre gebe kalmadı. Doktor doktor gezdiler... Sonuç hep aynıydı."
Sesi titredi.
"Zöhre kısırdı."
Leyla'nın kehribar gözleri doldu.
Bu nasıl bir kaderdi?
"İnanır mısın," dedi Amara,
"Bir kadın anne olamadığı için sevinir mi? Zöhre her tedaviden sonra bir kurban keserdi. Kimse görmeden fakire fukaraya dağıtırdı."
Bir yıl geçmişti.
"Sonra kuma dediler," dedi Amara.
" Ulubey aşireti bu defa bizim kapımızı çaldı. Kabul etmedim dostumun üstüne kuma gidecek değildim. Babam beni kemeriyle dövdü o gece." Dedi gözünden bir damla yaş düştü.
"Zöhre geldi çok sonra. Bana. 'Amara,' dedi, 'bana bir can borcun vardı, ödeme vakti. Benim de sana bir sevda borcum var." Meğer hastaymış..." Her kelime boğazına düğümleniyordu
"Can borcuma karşılık kuma gittim. Gittim ama ben o evde sığıntı gibiydim kendimi kabullendiremedim Berzah'a "
Leyla, Amara'nın ellerini tuttu.
O kadın sığıntı olacak biri değildi; fazlasıyla güçlüydü.
"Bir ay yüzüme bakmadı," dedi Amara.
"Kuma olmak değil... Sevdiğinin yüzüne bile bakmaması insanın canını yakıyor. 1 ayın sonunda geldi alacağını aldı. Kaba değildi ama sevgide yoktu."
Bir ay sonra Berzah gelmişti. Bir anlaşma gibi...
"Sonra gitti," dedi.
"Bir yıl İstanbul'dan dönmedi. Zöhre eridi... Bayılmalar, kanamalar... Sonunda yatağa bağlandı. Bana çok geç sœylediği hastalağını. Meğerse hepimizden saklamış"
Gözyaşlarını sildi ama yenileri hemen yerini aldı.
" BmDoktor doktor gezdirdi Berzah. Yurt içi olsun yurt dışı olsun ama tedaviye cevap vermiyordu Zöhre." O günleri hatırlamak kalbindeki yarayı kanatmıştı.
"Zöhre beni, yıkılmış bir adamla bırakıp gitti." Sessizlik çöktü.
"Bir hafta sonra da Zeyd'i de kaybettik," dedi.
"Berzah mezarlığa kapandı. Benden kaçtı. Günler sonra bir gece eve gelmişti.
Babası ile kavga ettiler, tokat attı," dedi Amara.
"Yanına gittim, kovdu beni. Kapıdan çıkmadan içimde ne varsa boşalttım. Tek kelime etmedi. İnce bir elbise, ayağımda terlik... Baba ocağına döndüm."
Bir an durdu, sonra acı bir tebessümle ekledi:
"Ertesi sabah kapıma geldi. O günden sonra hayatı ona da zindan ettim. Sonra Zeyd Ali geldi. Bir umut gibi... Berzah adına arkadaşının ismini verdi.
Kız olsaydı adını Zöhre koyacaktık," dedi.
Odanın içinde derin bir iç çekiş dolaştı. Kızlar gözyaşlarını sildi.
"Eee," dedi Amara.
"Antep gülü... Şimdi sıra sende. Yavuz Ağa ile ne yaptınız da beş yıl ayrı kaldınız?"
Leyla anlatmaya başladı.
O gün, iki kadın da aynı fasılda ağladı.
Zaman sessizce akıp gitti. Öğlen olmuş, misafirlerin gelmesine az kalmıştı.
Sevda bir kez düştü mü kalbe, enkaz olmadan bırakmıyordu.
Önce imtihan ediyor, sonra ya küle çeviriyor, ya da ödüllendiriyordu.
Aşk yakar derlerdi ya...
Meğer yakmakla kalmaz, insanın içinden geriye kendisini bile alıp götürürmüş...
********************
Vakit öğle saatlerini gösteriyordu. Güneş tam tepedeydi. Konağın taş duvarları, güneşin ışıklarıyla daha bir parlıyor; o eski taşlar binlerce hikâyeye sessizce şahitlik ediyordu. Dilleri olsa kim bilir neler anlatırlardı... Sevinçleri, gözyaşlarını, edilen yeminleri, yarım kalan sevdaları...
Yavuz ile Berzah çalışma odasında yan yana oturmuştu. Şırnak'ta bulunan büyük bir arsaya yeni bir otel inşa edeceklerdi. Berzah'la girecekleri bu iş, getirisi yüksek, gelecek vadeden büyük bir projeydi. İki dost da bu işten umutluydu; çünkü yalnızca para değil, itibar da kazandıracaktı.
Güzel işlere imza atıyorlardı ama dikkatleri üzerlerine çekmekten de geri durmuyorlardı. Büyük işler, büyük gözler demekti.
Zaman onlar için artık mutluluğu işaret ediyordu. İki adam da büyük acılar çekmiş, zorlu kayıplar vermişti. Şimdi ise bir başka mutluluğa şahit olacaklardı; belki de geçmişin yaralarını biraz olsun saracak bir başlangıca...
Babadağ ailesi nihayet gelmişti. Haberi alan Yavuz, Berzah'la birlikte misafirlerini karşılamak için avluya indi.
Bütün aile ip gibi dizilmişti.
Berzah'ın dikkatini çeken ise karısının mavileriydi... Buğulanmıştı, üstelik kızarmıştı. O maviler her buğulandığında Berzah'ın yüreğine bir hançer saplanıyordu. Bu kadına çok haksızlık ettiğini kendisi de biliyordu. Zamanla bütün gönül yaralarını saracaktı, buna inanmak istiyordu.
Amara ise kocası kendine her baktığında kalbinin hızla çarptığını hissediyordu. Sanki göğsünden çıkıp dudaklarından dökülecek gibiydi. O bakışlara bir ömür feda etmez miydi zaten?
Konağın kapısı açılınca genç çift bakışlarını birbirinden çekti; yoksa aralarındaki elektrik ortamı alevlendirmeye yeterdi.
Rıdvan Bey eşiyle birlikte önden içeri girmişti. Ardından Macit, ikizler ve Melike; hemen sonra Kadir ve Kenan giriş yapmıştı.
Behram Ağa, Azade Hanım ve Leyal Hanım misafirlerine ilk "hoş geldiniz" diyen taraf oldu. Bu hep böyleydi, değişmezdi.
Yavuzlar da hoş geldin dedikten sonra üst kata çıktılar. Babadağ ailesinin ardından Eroğlu ailesi de konağa teşrif etmişti. Onları da aynı titizlikle karşıladılar.
Erkekler küçük salona geçerken, kadınlar kalabalık olduğu için büyük salona yöneldi.
Yade Zergül başköşede misafirlerine ev sahipliği yapıyor; sözleri, bakışları ve duruşuyla otoritesini sessizce ortaya koyuyordu.
Sofralar kuruldu, yemekler yendi, sohbetler edildi. Nihayet çay faslına geçilmişti.
Behram Ağa söze girmek için boğazını temizledi.
"Rıdvan Bey," dedi, "hanemize gelişiniz bizi çok memnun etti. Müsaadeniz olursa, uygun bir zamanınızda biz de hayırlı bir iş için kapınızı çalmak isteriz."
İlk defa oğluna kız isteyecekti ve heyecanlıydı. Yavuz'un böyle bir imkânı olmamıştı; bu yüzden içi bir başka doluydu.
"Bizler de burada olmaktan onur duyduk, Behram Ağa," dedi Rıdvan Bey.
"Zaman eskisi gibi değil. Artık gençler karar veriyor, bize düşen saygı duymak. Tabii kardeşim için de uygun olursa, en yakın zamanda sizi Sinop'ta ağırlamak isteriz."
Macit de başını sallayarak abisini onayladı.
Zeynep'e karşı mahcuptu. Ona bir hayat borçluydu. Macit açısından Yağız'la yapılacak izdivaçta bir sıkıntı yoktu ama dikkatini çeken başka bir şey vardı. Geldiği andan itibaren Mehmet Bey'e bakıyor, gözlerini sık sık ondan alamıyordu. Tanıyacak gibi oluyor ama bir türlü çıkaramıyordu.
Bu durum Yağız'ın da dikkatini çekti. Sevse de sevemese de, istemese de yanındaki adam bir nevi kayınpederi olacaktı.
"Hayırdır Macit Bey," dedi Yağız, merakına yenik düşerek.
"Yine aklından ne hinlikler geçiyor?"
Macit yanındaki genç adama baktı.
Ne diyebilirdi ki? "Karşındaki adam tanıdık geliyor ama hatırlayamıyorum," mu diyecekti? Elbette demedi.
"Gözüm dalmış evlat," dedi.
"Bir şey düşündüğüm yok. Tek derdim kızlarıma kendimi affettirebilmek."
Sesi o kadar kısıktı ki, zor duyuluyordu.
"Senin yaptıklarının affı yok da," dedi Yağız sertçe,
"bu dünyada mı ödersin , ahirette mi bilmem."
Söz havada asılı kaldı.
"Behram," dedi Mehmet Bey,
"Bizim çocukların düğün işini nasıl yapacağız?"
Behram Ağa'dan önce Yavuz girdi söze.
"Enişte," dedi,
"Leyla'yla ben bir haftalığına Azerbaycan'a gideceğiz. Döndüğümüzde önce Sinop'a gider, kızımızı hayırlısıyla isteriz. Oradan dönüşte de Senem'le Tahir'in düğününü yaparız. Olmaz mı?"
Bu hem Mehmet Bey'e cevaptı hem de büyüklerden fikir almaktı.
Rıdvan Bey de Behram Ağa da olumlu karşıladı. Mehmet Bey için zaten bir sıkıntı yoktu.
Ama Sinop'a yıllar sonra gidecek olmak, geçmişin anılarını ve derin yaralarını da kanatacaktı. Mehmet Bey derinden bir iç çekti.
Bir kızı sevmişti; babası başkasına vermişti. Karısı, oğlunun doğumundan sonra ölmüştü. Sonrasında ikinci eşiyle hayata yeniden tutunmuştu.
Mutlu olmuş muydu?
Belki...
Mutluluk neydi, onu da bilmiyordu. Bildiği tek şey; sevdiği kadının yeşil gözlerinde gördüğü o kısa parıltıydı.
Herkesin yarası kendine ağırdı.
Ve bazı acılar vardı ki, ne paylaşılınca hafiflerdi ne de susunca geçerdi;
sadece insanın içine yerleşir, ömür boyu onunla birlikte yürürdü.
Karar verilmişti. Yavuz ve Leyla Azerbaycan'dan döndüklerinde hem isteme hem de düğün aynı gün yapılacaktı.
Büyükler Yağız'la vedalaştıktan sonra hep birlikte çiftlik evine geçtiler. Sultan Hanım ve Ali Kahya da onlarla gitmişti. Bekir Bey, Yezda Hanım ve Yade Sultan da katılacaktı.
Kızlar ise konakta kalacak, kız kıza eğleneceklerdi. Yavuzlar erkek erkeğe Kurdoğlu Konağı'nda oturacaktı.
Berzah, gitmeden önce Sıraç dostunu konakta ağırlamak istemişti. Tahir, Kadir ve Kenan'ı da davet etmişti.
Akşam olunca kızlar kendilerine pasta, börek, çörek, abur cubur ne varsa hazırlayıp oturma odasına taşıdılar. Hem eğlenecek hem de yeni dostluklarını pekiştireceklerdi. Bir nevi Senem için bekârlığa veda gecesi gibiydi.
Zeyd Ali ise halinden gayet memnundu. Gün boyu Leyla'nın peşinde pervane olmuş, genç kadını kahkahalara boğmuştu. Yavuz ise uzaktan izliyor, içten içe kıskançlıktan kuduruyordu. Dişlerini sıkıyor, "Bu çocuk var ya..." diye söylenip duruyordu.
Erkekler Kurdoğlu Konağı'nda önce kendilerine güzel bir ziyafet çekti. Sıraç kuzu tandır yaptırmıştı. Sofra donanmış, muhabbet koyulaşmıştı.
Yemekten sonra Hami ve Adem, Yağız'ı havaalanına bırakacaktı. Yavuz, Hami'den pek haz etmediği için oda Adem'le takılmayı tercih etmişti.
Yağız, herkesle tek tek vedalaştı. Vedalaşırken yüzünde o tanıdık sinsi gülümseme vardı. Cihan' da genç ağaları ayaklandırmış, kendilerine özel bir gece ayarlamıştı.
Antep'in en lüks gece kulübünde masa ayırtmıştı. "Biraz kafa dağıtalım," bahanesiyle hepsini ikna etmişti.
Yavuz ve Berzah gitmek istemese de el mahkûm kabul etmişlerdi.
Ama Yağız... Yağız durur muydu?
Sessiz sakin gitmek Miroğlu'na yakışır mıydı? Hele sevdiğinden zorla ayrılmışken...
Çimen gözlüsünün yanında olması gerekirken Allah'ın dağlarına gidiyordu. Abileri ise gece kulüplerinde eğlenecekti öyle mi?
Yok, bu iş burada kapanmazdı.
Havaalanına geldiklerinde arabadan indi, sırt çantasını aldı. Adem ve Hami'yle vedalaştı.
"Abimi az kudurt kardeşim," dedi Hami'ye göz kırparak.
"Sen merak etme," dedi Hami sırıtarak.
"O iş bende."
Adem ve Hami konağa geri dönerken Yağız da havaalanına girdi.
Aynı saatlerde Yavuz ve arkadaşları gece kulübüne girmişti. Berzah ise Botan'la birlikte kendi âlemlerine takılmıştı.
Yağız terminalde bir köşeye oturdu, telefonunu çıkardı. Gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. Tahir'e mesaj attı:
"Ortam nasıl halamın çocuğu?
Bir resim at da gül cemalinizi görelim."
Derdi resim falan değildi. Derdinin adı: fitne.
Tahir, farklı açılardan çekilmiş üç dört fotoğraf attı. Masalar, ışıklar, kadınlar... Her şey netti.
"Ortam alev alev dayımın oğlu," diye yazdı.
"Sana da taşlı kayalarla mutluluklar."
Yağız telefonuna baktı, dudaklarını büzdü.
"Ulan..." dedi. Bunu onların yanına bırakırmıydı hiç.
WhatsApp'tan Leyla'ya önce fotoğrafları gönderdi . Ardından mesaj kısmına yazdı:
"Yazık benim süt gardaşıma... Ve bacılarıma... Herifleriniz gece kulübünde karılarla takılsın, siz evde saf saf eğlenip onları bekleyin."
Sonuna da masum ama sinsice bir üzgün surat koyup gönderdi.
Kızlar o sırada müziği açmış, kahkahalar eşliğinde eğleniyordu. Leyla sehpanın üzerindeki telefonun titrediğini görünce aldı. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Kehribar gözleri ışıl ışıl parlıyordu..
Yağız'dan gelen mesajı görünce "Bu yine ne karıştırıyor?" der gibi gülümsedi ve mesajı açtı.
Ama...
Fotoğrafları gördüğü an yüzündeki gülümseme dondu. Kehribarları bir anda karardı, ardından öfkeyle kabardı.
Sanki vücudundaki bütün kan çekilmişti.
Gece kulübü. Masa. Işıklar. Ve adamlarının arkasında sarışınlı esmerli yarı çıplak kadınlar...
Leyla'nın beti benzi attı. Eli titredi, telefon yere düştü. O an odadaki hava bir anda değişti.
Amara eğilip telefonu yerden aldı. Ekrana baktı. Gözleri büyüdü, ağzı bir karış açık kaldı. Bir saniye bile konuşamadı.
Diğer kızlar da ekrana baktığında odada derin bir sessizlik çöktü. Kimisinin eli yumruk oldu, kimisinin çenesi kilitlendi.
Kurdoğlu Konağı'na eğlenmeye gitmemişler miydi?
Öfke, kıskançlık ve hayal kırıklığı hepsini esir almıştı. Zeynep sakinleştirmeye çalışsa da kızların gözlerinde tek bir duygu vardı:
Sevdikleri adamları yakalasalar...
öldürecek gibiydiler.
Yaren duruma el koydu. O an yüzündeki ifade, ne kadar ciddi olduğunu açıkça belli ediyordu. Madem onlar gizli gizli iş çeviriyordu, kızlar da bunun hesabını çok pis sorardı. Hem de usulüne uygun, ince ince...
"Alooo, bana bakın hanımlar." dedi elleeini birbirine vurarak. Hekezi bir güzel kendine getird ve sinsice gülümsedi.
"Kimse kendini salmasın. Elbet bu gidişin bir de dönüşü olacak." O gülümseme...
Bir doktorun, ameliyata girmeden önce eldiven takarken attığı bakış gibiydi.
"Topuklarına sıkalım." dedi Leyla dişlerini sıkarak.
Kocasına başkalarının öyle rahat, öyle pervasızca bakmasını hazmedemiyordu.
Amara'nın öfkesi ise daha sessiz ama daha keskindi. Gözleri karardı, sesi titremedi bile.
"Yok yok..." dedi soğuk bir tonla.
"Topuklarına sıkmak olmaz sadece gözlerini de oyalım."
Burada taş gibi karısı dururken, kocasının elin kadınlarının yanında ne işi vardı?
Zeynep tam araya girecekti ki Yaren elini kaldırdı.
"Hanımlar... sakin." dedi kararlı bir sesle.
"Şimdi telefonları çıkarıyorsunuz. Hepiniz aynı anda, benim söylediklerimi yazıp gönderiyorsunuz."
O an odada tuhaf bir sessizlik oldu.
Kızlar tek tek telefonlarını ellerine aldı. Parmaklar klavyenin üzerinde bekliyordu.
Yaren konuştu... Onlar yazdı.
Mesajı aynı anda gönderdiler.
Leyla telefonu masaya bıraktı, derin bir nefes aldı. Amara kollarını göğsünde kavuşturdu, bakışlarını kapıya dikti. Senem ise ilk defa sessizdi. Bir yerde, gece kulübünün ışıkları altında eğlenen adamlar henüz hiçbir şeyin farkında değildi. Ama artık çok geçti. Çünkü kadınlar karar vermişti.
Yavuz, dostlarıyla gece kulübünde otururken içi hiç rahat değildi. Karısından habersiz iş yapmayı sevmezdi. Hele şimdi bir duysa...
Off, offf... Anasından emdiği sütü burnundan getirirdi.
Berzah'la diken üstünde oturuyorlardı adeta. Sıraç, Cihan ve Berdan ise dünya yansa umurlarında değildi şu an. Bu rahatlık nereden geliyordu, iki adam da bir türlü anlayamıyordu. Hadi Sıraç bekârdı, Cihan nişanlıydı; ya Berdan? Daha dün bir, bugün iki... İlk günden karısını Miroğlu Konağı'nda bırakıp gelmişti.
Müziğin o gürültülü ritmi, havaya sinmiş ağır içki ve sigara kokusu genç ağaları rahatsız etse de dostlarını kıramamışlardı.
Eğlenceye öyle bir dalmışlardı ki, aynı anda gelen mesaj sesiyle hepsi birden irkildi. Elleri aynı anda telefonlarına gitti.
Gelen mesajlar eşlerinden, sevdalarındandı.
"Eğer şimdi o kulüpten çıkıp konağa gelmezsen; önce oraya gelir, oradaki orospuların ellerini götlerine sokar, sonra seni hadım ederim. Sabah da önündeki uzvundan ederim. Sonra da her gece barlarda gezerim, ağam."
Mesajları okuduklarında hepsinin yüzünün rengi atmış, gözleri kısılmıştı. Bu nasıl bir hayal dünyasıydı?
Bir tek Sıraç rahattı. Ne onu arayan vardı ne soran... Derken onun da telefonu titredi.
"Abi, eğer o şerefsiz damadını alıp gelmezsen, senin başına dedikoducu Cevriye'yi musallat ederim."
Sıraç tövbe bismillah çekti. Dünyada bir Cevriye bir de kendisi kalsa yine de o kızı almazdı.
Kulübe bir girişleri olmuştu, bir de çıkışları. Cihan'ın VIP arabasıyla geldikleri için, hepsi yine aynı arabayla Miroğlu Konağı'nın yolunu tutmuştu.
"Lan oğlum, bunların nereden haberi oldu?" diye birbirleriyle istişare ederken, Cihan, Medyayı bir şarkı açtı. Lüks aracın içinde bir anda Azer Bülbül'ün sesi yankılandı....
Aradan geçen yarım saatin ardından genç ağalar, içkinin etkisiyle konağın sokağına son ses müzikle giriş yaptılar. Arabanın camları açıktı, müzik gecenin sessizliğini yırtarcasına yayılıyordu.
Yandık sevda ocağında
Hep gül olsun kucağında
Bu şehrin her sokağında
Aşkımızın izi kaldı...
Araba konağın önünde sertçe durdu.
Kızlar üst avluda bekliyordu. Kollar göğüslerinde bağlıydı. Hepsinin gözlerinden ateş fışkırıyordu. O bakışlarda ne sabır vardı ne merhamet. Sadece öfke... ve kırılmışlık.
Leyla ise hepsinden farklıydı. Elinde, dini nikâhta Yavuz'dan mehir olarak aldığı tabanca vardı. Parmakları tetiğe yakın, yüzü bembeyazdı. Adem'e verdiği emir hâlâ geçerliydi.
"Bu kapı bu gece açılmayacak. Açarsan... abini vururum."
Hami, biraz geride, elinde çekirdek; keyifli bir film izler gibi olan biteni seyrediyordu. Kız kardeşini ve kuzenlerini de yanına almıştı.
"Ay Yavuz enişte, sabaha kadar burda bekler mim" Beren ürkek bir sesle sordu:
"Beklemeyecekler gibi mi acaba?"
Derya bile korkmuştu Leyla'dan.
"Beklemeyip de ne yapacaklar. Elinde ki silahı görmüyor musun?" dedi Yeliz.
Genç ağalar arabadan indiklerinde kızları üst avluda görünce afalladılar. Bu karşılamayı beklemiyorlardı.
"Ooo ağam, hoş geldiniz," dedi Leyla yukarıdan, sesi buz gibiydi.
"Nasıl geçti eğlence? Güzel miydi?"
"Efulim..." dedi Yavuz ama Leyla elini kaldırıp susturdu.
Amara bir adım öne çıktı, sesi keskinleşti:
"Berzah Ağa, keyfiniz pek yerinde görünüyor. Hayırdır... kuma mı bakmaya gittiniz bana?"
"Amara..." diye tısladı Berzah dişlerinin arasından.
Bu laf canını yakmıştı. Gözü ondan başkasını görmezken bu suçlama ağırdı.
Ela, öfkeyle bağırdı:
"Cihan! Düğünü unut. Abi dediğim adama bakın , bacısının yanında duracağına gitmis onun tarafını tutmuş."
Sonra dişlerini sıktı:
"Bak, o Cevriye'yi başına bela etmezsem bana da Ela Kurdoğlu demesinler abi. "
Cihan hâlâ rahattı. İstifini hiç bozmadı. VIP araca yaslanmış nişanlısına baktı.
"Ela," dedi, "o düğün olacak. Sen de benim karım olacaksın."
Bilmiyordu... Ela Koç burcuydu; inadı da öfkesi de keskin olurdu.
"Ula sakın ha!" diye atıldı Sıraç.
"O deliyi bana bulaştırma. Hepsi senin bu mal nişanlın yüzünden. Benim ne suçum var?"
Senem gözlerini kıstı:
"Tahir, gözüme görünme. Yoksa Antep'i sana dar ederim."
Tahir başını eğdi. Küçük Emrah gibi boynu büküldü. Zavallı... en sessiz olan hep en çok yanan olurdu.
Yaren, Kadir'e mesaj üstüne mesaj atıyordu. Öfkesi parmaklarından taşıyordu.
"Senin olmayan beynini siksinler."
"O kadınlara bakan gözünü de siksinler."
Hasret yukarıdan Berdan'a baktı.
Gözleri doluydu, sesi titredi:
"Yazıklar olsun sana. Daha dün evlendik. Seni adam sandım... değilmişsin."
"Hasret güzelim vallahi kimseye bakmadım," diye yalvardı Berdan.
"Bir iki kadeh içtik o kadar."
Ama Hasret bu sözlere kanacak halde değildi.
"Adem!" dedi Leyla sertçe.
"O kapı bu gece açılmayacak. Antep'te bu gece ağalara kapılar kapalı."
Yavuz Adem'e baktı, gözleriyle çekilmesini istedi.
Ama Adem kımıldamadı.
"Abi kusura bakma," dedi.
"Emir büyük yerden."
Hami, Leyla'nın yanına sokuldü, ateşi körükledi:
"Ula teyzem kızı , görey misun ha... sen burda duraysun, bunlar elin garilaruna bakayi." Sonra güldü:
"Ben zamanında dedum sağa, gel benumlan evlen diye. Dii bak şimdi... bu öküzle evlendun, soni ortada."
"LAN!" diye kükredi Yavuz. Gözleri karardı.
"Adem çekil önümden!" dedi ama Adem bir milim yerinden oynamadı.
Yavuz yumruk yaptığı elini kaldırıp Adem'in suratına indirdi.
" Ulan yengene neler diyir sen karşımda duruyor musun?" Dedi ve Bir tekme de ...
Kapı zangırdadı.
"Bekle lan!" diye bağırdı Yavuz yukarı koşarken.
"Belanı sikeceğim!" Ardından diğer ağalar da koştu.
" Teyzem oğlu ne ettun sende daa." Dedi acıyla karıstı kehribarları.
Tam o anda Leyla'nın yüzü buruştu.
Kasıklarına keskin bir sancı saplandı.
"Ahhh!" diye bir çığlık attı.
Kızlar hemen yanına koştu. Yaren sakinleştirmeye çalışıyordu ama Leyla'nın yüzü bembeyazdı.
Sonra... Bacağından süzülen kan...
Leyla aşağı baktığında gözlerinden yaşlar boşaldı. Titreyerek fısıldadı:
"Bebeğim..."
Kızların gözleride o an inçi bir yol hakinde süzülen kana kaydı.
Yavuz, yukarı çıktığı da gœrdüğü manzara ile nefes nefese durdu.
Öfkesi yerle bir oldu, yerini korku aldı.
Gözleri kana kaydı.
Koşarak Leyla'nın yanına geldi. Yüzünü avuçları arasına aldı.
"Efulim..." diye fısıldadı.
"Yavuz... bebeğim..." dedi Leyla acıyla.
" Korkma güzelim sakinleş. Hastaneye gidiyiruz tamam mı?" Diyerek karısını sakinleştirmeye çalıştı.
"Adem.. arabayı hazırla." Diye bağırdı ve Leyla'yı kucağına aldı.
Yavuz Hami'ye döndü, kükredi:
"Karım ya da çocuğuma bir şey olursa... haritadan kendine yer beğen! Eğer seni bu ülkeden sürmezsem Antep meydanında beni evire çevire siksinler"
Leyla'nın eli karnına gitti.
" Yavuz.. bebeğim.. gidiyor.." dedi ve Yavuz'un kollarında kendinden geçti.
Konakta kızların çığlıkları yankılandı.
Ama geceye damga vuran tek ses vardı:
Yavuz'un, çaresiz, parçalanmış bir adam gibi haykırışı:
"Leylaaam!"
Ve o an herkes anladı ki...
Bazı geceler sadece eğlenceyi değil, insanın bütün geleceğini de alıp götürür.
Bölüm sonu canlarım.
Keyifli okumalar veto sayılarını lütfen ama lütfen dolduralım.
Yavuz ile Leyla süt kardeş değiller.
Yavuz, Leyla'dan 2.5 yaş büyük.
Leyla, Yavuz la degil ama Yağız'dan sonrakiler ile süt kardeş oluyor. Bunu da açıklayayım dedim....
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 33.07k Okunma |
2.95k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |