53. Bölüm

43. BÖLÜM SEVDAYA AKIYOR ZAMAN

Çerkezkizi
55cerkezkizi055

🌺 Selam inci tanelerim 🌺

Ben geldim size son iki bölümde uzun uzun bölümler verdim. Beklediğinize değdiğini düşünüyorum. Yanılıyor isem söyleyin lütfen.

Son bölüm sizlerin destegi bana ilaç gibi geldi. İçimde ki şevki yeniden alevlendirdiniz. Bana ve Hikayeye çok guzel sahip çıkdınız. Hepinize çok teşekkur ederim.

Artık veto sayılarimizı doldurun demeyeceğim gordüm ki siz istediğinizde efsaneler yaratıyorsunuz.

Gozlerim doldu keşke yorumlarinizi okurken beni gorebilme şansınız olsaydı. İnanin çoğu yeri gözlerim dolu dolu okudum. Çoğu yerde ağzim kulaklarimda okudum. Beni hem ağlatıo hem güldürdünüz.

Lafı uzatmayacaği artık kalben de anlasıyoruz...

Veto sayılarımız 300 beğeni ve 200 yorum. Yapabiliriz bence yaa .

Yapamazsanizda canınız sağolsun ne diyeyim.

Sosyal medya hesaplarım📱

Tiktok, İnstagram, Watpadd, Kitappad ve Dream

👉👉( 55Cerkezkizi05 )

Tkip etmeyi unutmayin yildizi parlatalım olur mu?

Keyifli okumalar.... 🦪 İnci tanelerim...

___________&______&_______&______________

" Kapat gözlerini, bizi hayal et.
Hangi mevsimin kokususun sen,
hangi gecenin düşü?
Hangi zamanın gülüşü,
hangi ayın dünü, bugünü ve yarını...

Baharları getirdin bana umutlarla,
kararan yüreğim çiçekler açtı.
Mevsimlerim değişti seninle;
gündüzüm geceye,
gecem gündüze karıştı.

Bir hayaldin içimde,
gerçek olmasını dilediğim...
Gerçek olduğunda ise
korkup kaçtığım.
Seni sevmek ateşte yanmaksa,
ben o ateşte kül olmayı diledim.

Sevmenin bir adı oldu kalbimde,
ismine Efuli dediğim...
Seni sevmek,
cennette hurma yemek kadar eşsizdi.
Ve ben,
senin cennetinde
hep Âdem olmayı diledim..."

=55 Çerkezkizi 05=

Bölüm Şarkısı: Bilal Hancı Ağlama Beni Ana

Bazı geceler vardır; insanın ömrüne bir an gibi düşer ama izi bir ömür silinmez.

O gece de öyleydi. Birkaç saat önce kahkahanın, müziğin yankılandığı o konak; şimdi korkunun, pişmanlığın ve dua seslerinin altında eziliyordu. Kimse konuşamıyor, herkes kalbinin attığı yeri tutuyordu sanki.

Yavuz, kucağında Leyla'yla merdivenleri neredeyse koşar adım indi. Kalbi göğsünü parçalayacak gibiydi. Bir an durup nefes alsa, her şey bitecekmiş gibi geliyordu. Kollarındaki kadına, karnındaki emanete bir şey olmasından deli gibi korkuyordu.

Cihan hazırda bekleyen aracı işaret etti.
Yaren bir yandan arkalarından koşuyor, bir yandan da hastaneyle görüşüyordu. Sesi titremiyor gibiydi ama parmakları telefonda beyazlamıştı; soğukkanlı durmaya çalışsa da içi paramparçaydı.

Konak bir anda yasa büründü.

Leyla'nın bacağından sızan kan beton zeminde iz bırakmıştı; o iz orada durdukça herkesin boğazı düğümleniyordu. Hami gözünü o kana dikmiş, kısık bir sesle durmadan aynı şeyi sayıklıyordu:

"Benim yüzümden... benim yüzümden oldu..."

Derya, abisini kendine getirmeye çalışıyordu ama Hami'nin dizlerinin bağı çözülmüştü. Olduğu yere yığıldı. Gözleri dolmuştu; daha doğmamış bir bebeğe bir şey gelmiş olabileceği düşüncesi, vicdanını ateş gibi yakıyordu.

Laz yüreği ilk defa bu kadar ağır bir yük taşıyordu.

Birkaç saat önce kahkahaların çınladığı konak şimdi ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü. Herkes hastaneye koşmuştu. Derya, Beren ve Yeliz Hami'yi toparladıktan sonra onlar da yola çıktılar.

Yol boyunca Yavuz'un dudaklarından düşmeyen tek cümle vardı:

"Dayan Efülim... ne olur dayan..."

Hastaneye geldiklerinde araba ani bir frenle acilin önünde durdu. Kadın doğum doktoru ve ekibi kapıda hazır bekliyordu. Yavuz, Leyla'yı kucağında indirdi. Kehribar gözleri kapalıydı, yüzü solgundu; sanki bütün kanı çekilmiş gibiydi. Yavuz'un gözünden süzülen bir damla yaş, Leyla'nın alnına düştü.
Karısını hazır bekleyen sedyeye yatırdılar.

Leyla hızla acil müdahale odasına alındı. Yaren doktora yol boyunca yaşananları, kanamanın ne zaman başladığını, ne kadar sürdüğünü tek tek anlatıyordu. Her ayrıntıyı atlamadan, sesi titremeden... çünkü yengesi ve yeğeni o odadaydı.

Kapılar Yavuz'un yüzüne kapandı.
Artık bekleme zamanıydı.

Yavuz'un bu hâli herkesi derinden sarsmıştı. Cihan, Berzah ve Berdan dostlarını çok nadir böyle görmüşlerdi ama bu defaki çöküş çok başkaydı.

Omuzlarında bir ağanın değil, evladını kaybetme korkusuyla titreyen bir babanın yükü vardı.

Hamilelik haberini aldığı günden beri Yavuz'un rüyalarına Leyla'ya benzeyen bir kız çocuğu girip çıkıyordu. Kehribar gözlü, gülüşü annesinin aynısı...

"Baba," diyordu cıvıl cıvıl sesiyle.

O sesle Yavuz'un kalbi gümbür gümbür atıyor, dünyayla savaşacak gücü kendinde buluyordu. Günlerdir kontrol gününü iple çekiyordu; cinsiyetini öğreneceklerdi. Ama kader, insanın en savunmasız yerinden vurmayı severdi. Öğrenemeden kaybedebilirdi.

Kızlar bir köşede sessizce ağlıyordu. Dudaklar dua ederken gözyaşları durmaksızın süzülüyordu.

Yavuz'un ayakları artık kendisini taşımakta zorlanıyordu. Sırtını hastenin soğuk beyaz duvarina yaslayan adam olduğu yere yığıldı. Berzah ise hemen yanı başı daydı.

"Niye be Berzah... Niye hep ben?"

Yavuz'un sesi karanlığın içinde yankılandı. Bir an durdu, nefesini toparlamaya çalıştı ama kelimeler boğazına dizilmişti artık.

"Bir kere lan... Bir kere yüzüm gülsün diye günlerce ağlar oldum. Bu nasıl kader? Neden ben diye sorar oldum artık. Oğlum, ben ne günah işledim? Nasıl bir vebalin altına girdim ki yüzüm bir türlü gülmez oldu?"

Başını iki elinin arasına aldı. Omuzları çökmüştü.

"Daha doğmamış evladımdan mı çıkacak benim günahlarımın kefareti? Niye ben değil de sevdiklerim?"

Yavuz derin bir muhasebenin içindeydi. İsyanı Allah'a değildi; kendineydi. Anlayamıyordu. Olanları bir türlü kafasında oturtamıyordu.

"Bazen diyorum ki," diye devam etti, sesi daha da kısılarak,

"Rabbim, ben ne günah işledim de bedeli bu kadar ağır oldu? Kendimi nasıl bir vebalin altına attım ki yüzüme bahar uğramaz, güneşim doğmaz oldu?"

Acı bir kahkaha dudaklarından döküldü.

"Ulan ben... Yuvası bozulmasın diye karınca görünce yolunu değiştiren adamdım. Niye he, Berzah? Niye hep Leyla üzülüyor? Niye o acı çekiyor? Ulan niye ben değil de o?"

Sesi sona doğru iyice kısılmıştı. Karısının acısını bütün bedeninde hissediyordu; iliklerine kadar. Kendi canı umurunda bile değildi. Ama Leyla'nın gözünden düşecek tek bir damla yaş, saçından kopacak bir tel, yüreğine düşecek en küçük sızı Yavuz'u yerle bir etmeye yetiyordu.

İçine yönelttiği bu öfke boşuna değildi.
Yıllar önce, amcasının ölüm haberini aldığı gün geçirdiği o kaza... Leyla'ya kavuşmak için değil miydi? Onu ayağa kaldırabilmek, acısına merhem olmak, düşmesin diye omuz verebilmek için değil miydi? Leyla'ya yetişme arzusu neredeyse hayatına mal olmamış mıydı?

Şimdi yanındaydı.

Bir nefes mesafesi kadar yakındı.
Ama ona şifa olmak yerine yara oluyordu.

Yavuz olan bitenden kendini sorumlu tutuyordu. Karısı ve evladı içeride canlarıyla cebelleşiyorsa, en büyük suçlu oydu. Dizginleyemediği öfkesi...

"Benim yüzümden karım, evladım can çekişiyor," dedi boğuk bir sesle.

"Ulan ben niye hiçbir şeyi düzeltemiyorum? Ben onlara neden yetemiyorum? Benim gibi eş olur mu? Benim gibi baba olur mu?"

Berzah'ın sabrı tükenmeye başlamıştı.

Dostu acısından ne söylediğini bilmiyordu artık. Yüzüne okkalı bir yumruk atmamak için kendini zor tutuyordu. Elleri çoktan yumruk olmuştu. Bir insan kendine bu kadar yüklenir miydi?

Herkes acı çekmişti. Herkesin derin yaraları, ağır sınavları vardı. Yavuz'un kendini tek suçlu gibi görmesi, Berzah'ın öfkesini alevlendiriyordu.

"Ulan," diye kükredi sonunda,

"Bir tek acı çeken sen misin?"

Yumruk yaptığı ellerini gevşetti, sonra Yavuz'un gözüne sokarcasına uzattı.

"Ben ne yapayım lan? Karımı kendi ellerimle toprağa verdim."

Sesi titredi ama devam etti.

"Dostumu bu ellerle gömdüm. Bak ilerideki kadına... Yokluğumla ona zulmettim. Sevgisizliğimle hayatını zindan ettim. Kafama sıkmadıysam, senin de yıkılmaya, kendini suçlamaya hakkın yok!"

Berzah'ın sözleri Yavuz'u sarstı. Orada bulunan herkes bu konuşmaya şahit oluyordu ama kimse tek kelime etmiyordu. Sessizlik, ağır bir örtü gibi üzerlerine çökmüştü.

Yaren ise abisini ve abisi kadar sevdiği Berzah'ı öfkeyle dinliyordu. Yerinden bir anda doğruldu. Adımları sertti. Hızla abisine doğru yürüdü.

Yaren, abisinin dizlerinin önüne gelip çöktü. Başını iki eliyle kavrayıp yüzünü kendine döndürdü.

"Bana bak Yavuz Miroğlu," dedi kararlı ama titrek bir sesle.

"Sen düşecek, yıkılacak adam değilsin. Toparlan. Karın için, karnındaki evladın için toparlan. Onların sana ihtiyacı var; yıkılmış bir adama değil."
Bir an durdu, gözlerinin içine baktı.

"İkisi de iyi olacak. Korkma. Ben inanıyorum."

O sözler Yavuz'u düştüğü yerden çekip aldı. Kardeşine sarıldı ve ilk defa hüngür hüngür ağladı.

Ağa olan Yavuz'a, baba olan Yabuž'a, sevdalı Yavuz'a ve çocuk olan Yavuz'a ağladı...

Leyla'yı seven bir adam olarak ağladı...

Evladını kaybetme korkusu yaşayan bir baba olarak ağladı...

O dakikalara ne yürek dayanırdı ne gözyaşı.

Yarım saat sonra kapı açıldı. Doktor yüzünde sakin bir tebessümle çıktı. Herkes bir anda etrafını sardı. En önde ise Yavuz Miroğlu vardı.

"Doktor... karım?" dedi Yavuz, sesi kısık.

"Endişelenmeyin," dedi doktor.

"Anne ve bebek şu an iyi durumdalar."
Bir an durdu, sonra devam etti:

"Leyla Hanım strese bağlı bir kanama geçirmiş. Rahim ağzında açılma yok, bu bizim için önemli bir durum. Bebeğin kalp atımları düzenli ve güçlü. Ultrasonda plasentayla ilgili herhangi bir ayrılma ya da ciddi bir riskli bulguya rastlamadık."

Herkes derin bir nefes aldı.

"Ancak gebelik hassas seyrediyor. Yoğun stres ve korku bu tabloyu tetiklemiş. Gerekli müdahaleleri yaptık, kanamayı kontrol altına aldık. Bundan sonraki süreçte mutlak istirahat, stres faktörlerinden uzak durması ve düzenli takip çok önemli." Yavuz yutkundu.

"Girebilir miyim?" diye sordu.

"Tabii," dedi doktor.

"Biraz toparlansın, tekrar muayene edeceğim."

Sonra ekledi:

"Geçmiş olsun."

Ve o an herkes anladı; bazı geceler insanı yıkmak için değil, insanı hayata daha sıkı tutturmak için yaşanır...

Ama o gece, Yavuz'un kalbinde bir baba korkusu ilk kez bu kadar derin bir iz bırakmıştı.

Doktor gittikden sonra herkez derin bir oh çekti. Kızlar birbirlerine sarilarak bu mutluluğu yasarken, Berzah ve Berdan Yavuz'un omzunu sıkmıslardı.

Onlar iyi günlerindede kötü günlerindede hep boyle yan yana olacaklardı.

Leyla'nın iyi haberinin ardindan Yavuz herkezi konağa göndermisti. Cihanve Yaren hariç herkez konağa dönmüştü.

Hami'ye ise öldürecek gibi bakıyordu. Bazı sözlerin bedeli bu şekilde ağır oluyordu iste.

" Bana bak aslanım! Belki damarima basmak için soyledin o kelimeyi, belkide Leyla'nın çektiği acıların intikaminı aldın. Eyvallah... " Dedi burun kemerini sıkarken sakin kalmaya çalısıyordu.

" Ama artık duracağın yeride, söyleyeceğin sözüde tart konuş. Şimdi git ... Seni eğer şu an Antep sınırlarından sürmüyorsam karımın üzülmesini istemediğimden. Mümkünse bir süre gozüme gözükme." Dedi Hami karsısında dut yemiş bülbül misali sadece dinledi.

Yavuz'un haklılık payı olduğunu bildiği için ses etmiyordu yoksa taş altında kalır laf altında kalmazdı. Susuyorsa bu sadece çektiği vicdan azabından kaynaklanıyordu. Derya, Yeliz ve Beren Hami ile birlikte ayrılmışlardı hastaneden.

Yavuz sessizce karısının bulunduğu odaya çevirdi yönünü ayakları tereddüt ediyor elleri titriyordu. kapı kulpunu titreyen eli ile açarken karşılaşacağı manzarayı bilmiyordu ve korkuyordu. Yavaşca kapıdan içeri süzüldü. Leyla sedyenin üzerinde yorgunca yatıyordu.

Yavuz yeni emeklemeye başlayan çocuk misali korka korka attı adımlarını. Kehribar gözlüsünün yüzü solgınlaşmış gül kokusuna hastanenin ilaç kokusu bulaşmıştı.

Leyla'nın dibine kadar geldi önce gözleri ile her bir zerresini sevdi . Ruhu ile her bir zerresinden özür diledi. En çokta minik fasulyesinden özür diledi.

İnsan gözleriyle sever, ruhuyla sarardı. Tıpkı Yavuz Miroğlu gibi. O Leyla'yı gözleriyle uzaktan sevmişti tenine dokunmadan. Ruhuyla sevmişti sahip olmadan. Kosu yetmişti bir ömür şu karşısındaki kadını yüreğinde taşımaya.

''Efulim,'' dedi yavuz, karısının elini tutarken. Parmakları titriyordu; ssnki onun acısı, kendi yüreğinde yankılanıyordu. Bu kadının canı birkez yandığında, Yavuz'un canı binkez yanardı. Gözlerinde çaresiz bir sevgi, avuçlarında korumaya ant içmiş bir adamın sessizliği vardı.

Leyla verilen ilaçların ve yaşadığı korkunun etkisiyle uykuya dalmıştı. ancak yüzünde, kaybetmenin bıraktığı o derin korku tüm açıklığıyla okunuyordu. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları sanki yarım kalmış bir cümleyi fısıldamak ister gibi aralıktı. Uykusu derin olsada ruhu hala yaşadıklarının ağırlığı altında titriyordu.

'' Aç artık kehribarlarını... Onlar olmadan ben nefes alamıyorum. özür dilerim Efulim. Seni ve minik fasülyemizi üzdüğüm için affet beni....'' dedi sesi titriyordu.Gözünden süzülen tek damla yaş, sessizce Leyla'nın eline düştü. O an, kelimelerin söyleyemediklerini o küçük damla anlatıyordu; pişmanlığı, korkuyu ve kaybetme ihtimalinin yakıcı acısını.

Leyla, sanki yüreğinde Yavuz'un varlığını hissetmiş gibi parmaklarını hafifçe kıpırdattı. Gözünden yanağına doğru tek bir damla yaş süzüldü. Kalp, sahibini hissederdi....

Yavuz, elinin altındaki parmakların kıpırdadığını fark edince içinde tarifi mümkün olmayan bir kıpırtı başladı. Leyla'nın yanağına doğru süzülen yaşı parmak uçlarıyla sildi. Nefesi düzensizleşmişti; umutla korku aynı anda boğazına düğümleniyordu.

'' Seni varlığın bana cennet, yokluğun ise cehennem kadın.... Kehribarların şu hayata tutunmama vesilem. Kokun nefesime nefes,'' dedi sesi kısık ve titrek.

'' Leyla'm....'' Dilim adını neden zikretmez, bilir misin?''

Sanki Leyla onu duyuyormuş da birazdan cevap verecekmiş gibi, gözlerini karısının yüzünden ayırmadan baktı.

'' Adını her zikredişimde şu kalbim bana fazla geliyor. o küçücük et parçası göğsümü yarıp çıkmak ister gibi çırpınıyor. kızım sensizlik ne kadar zor, sen bilmezsin. Beş yıl gurbet elde nasıl geçti, sen anlayamazsın. Gözlerinden, kokundan, sesinden, mahrum kaldım ben.... beni yine karanlığa mahkum etme.''

Yavuz'un dili bir şeyler söylüyordu ama içinden binlerce kelime dökülüyordu;hiçbiri dudaklarına sığmıyordu.

Yıllarını tek bir kadına adamıştı. Kalbine Leyla cemre gibi düştükden sonra, bir daha hiçbir kadına dönüp bakmamıştı.

Yavuz, yanındaki sandalyeyi çekip sessizce oturdu. Başını Leyla'nın elinin üzerine koydu, avuç içini usulca öptü.

Leyla belki bilincinde değildi ama kalbi hissetmişti; Yavuz'u duymuştu. Parmakları hafifçe kıpırdadı. Ardından gözleri yavaş yavaş hareket etti.

Açtığında, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Gördüğü ilk şey beyaz bir tavandı. Başını yana çevirdiğinde ise kocasını gördü. O an yaşadıklarını yavaş yavaş hatırladı. Yüreği korkuyla titredi.

"Ya... Yavuz," dedi.

Sesi fısıltıyla karışık, korku doluydu. Kehribarları, yağmaya hazır bulutlar misali dolmuştu.

Yavuz, karısının sesiyle başını kaldırdı. Kalbi yeniden hızla atmaya başladı. İçinden binlerce kez şükretti. Sevdiği kadın nihayet uyanmıştı.

"Efulim..." dedi kısık bir sesle.

"Yavuz, bebeğim," diye sordu Leyla, ağlamaklı bir sesle.

Yavuz, karısının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Alnına dudaklarını bastırdı.

"Çok şükür, Efulim... İkiniz de iyisiniz," dedi tek nefeste.

"Minik fasulyemiz hâlâ senin içinde, seninle büyüyor. Bizi bırakmadı."

Leyla'nın gözlerinden bu kez mutluluktan yaşlar süzüldü.

"Çok şükür," diyebildi sadece.

Yavuz, karısının kehribarlarından akan incileri başparmağıyla tek tek sildi.

"Ağlama Efulim. Artık üzülmek yok, stres yok. Bak, fasulyemiz de üzülür sonra," dedi.

İkisi de aynı anda, mutlulukla gülmeye başladılar.

Kapının açılma sesi, iki âşığın da aynı anda kapıya bakmasına sebep oldu. Biraz önce çıkan doktor tekrar içeri girmişti.

"Ooo, hastamız uyanmış," dedi gülümseyerek.

"Gözünüz aydın Yavuz Bey. Geçmiş olsun Leyla Hanım, nasıl hissediyorsunuz kendinizi?" diye sorarken ellerine steril eldivenlerini geçirdi.

"Biraz yorgunum," dedi Leyla.

Yavuz ise karısının elini bir an olsun bırakmamıştı.

"Normal," dedi doktor. "Ufak bir kanamanız oldu ama şu an durumunuz daha iyi. Şimdi bebeğimizi kontrol edelim. Karnınızı açabilir misiniz lütfen?"

Doktor yatağın yanına geldi, eline jeli aldı. Yavuz örtüyü açarak Leyla'nın karnını açmasına yardımcı oldu.

Soğuk jel Leyla'nın karnına yayıldı. Doktor ultrason probunu dikkatlice hareket ettirirken ekranı incelemeye başladı.

Odada bir anda Yavuz'un ve Leyla'nı kalbini yerinden titreten, minicik bir kalbin sesi yankılanıyordu.

"Şu an kalp atışlarını dinliyoruz," dedi sakin bir sesle.

Yavuz ve Leyla birbirlerine baktılar duydukları ses şükretmelerine vesile olmustu.

"Fetal kalp atımı düzenli, dakikada yaklaşık yüz elli. Gebelik haftasına göre gayet normal."

Doktor ölçümleri tek tek aldı.

"Biparyetal çap uygun, femur uzunluğu haftasıyla uyumlu. Amniyotik sıvı miktarı normal, plasenta yerleşimi de sorunsuz."

Yavuz'un boğazı düğümlendi. O küçücük kalp sesi, onun için hayata tutunan bir mucizeydi.

"Anne iyi, bebek de iyi," dedi doktor gülümseyerek. "Şu an için riskli bir durum görünmüyor."

Doktor probun açısını biraz daha değiştirdi ve ekrana dikkatle baktı.

"Hazır mısınız cinsiyetini öğrenmek ister misiniz?" diye sordu.

Yavuz ve Leyla önce birbirlerine baktılar. O bakışta korku yoktu artık; umut, merak ve tarifsiz bir heyecan vardı. Ardından aynı anda başlarını salladılar.

Doktor gülümsedi.

"O zaman söyleyebilirim," dedi.

"Çok sağlıklı bir kızınız olacak."

Leyla'nın gözlerinden mutlulukla yaşlar süzüldü. Yavuz, karısının elini dudaklarına götürüp titreyerek öptü.

Bir kalp, iki insan ve dünyaya tutunan minicik bir kız...

O odada hepsi aynı anda atıyordu.

Yavuz gözlerini kapatıp Rabbine bir kez daha şükretti; bu iki canı kendisine bağışladığı için. İlk işi yine sadaka dağıtmak olacaktı.

"Leyla Hanım, ilaçlarınızı yazdım. Serumunuz bitince çıkabilirsiniz. İki hafta sonra kontrole bekliyorum. Üzüntüden ve stresten uzak durmanız çok önemli. Geçmiş olsun," dedi doktor.

Ardından Leyla'ya, karnını silmesi için bir peçete uzattı. Kendisi de oturduğu sandalyeden ayağa kalkıp elindeki eldivenleri çıkardı. Ultrasondan aldığı görüntüleri Leyla'ya verdi.

"Doktor Hanım," dedi Yavuz, sanki bir şeyi unutmuş gibi telaşla. Bir yandan da karısının karnını titizlikle siliyordu.

"Efendim, Yavuz Bey?" dedi doktor merakla.

"Uçakla seyahat etmemizde eşim ve kızım açısından bir sakınca olur mu acaba?" diye sordu.

Önlerinde planlanmış bir Azerbaycan seyahati vardı; Yavuz bu yolculuğu çok önceden ayarlamıştı.

"Şu an için bir sıkıntı görünmüyor. Anne de bebek de gayet sağlıklı," dedi doktor.
"Ancak bir süre daha dikkatli olmanızda fayda var. Bu hem anne hem de bebek açısından çok önemli."

Yavuz, bu saatten sonra canını verir ama onlara bir zarar gelmemesi için elinden gelen her şeyi yapardı.

"Merak etmeyin, Doktor Hanım," dedi kendinden emin bir sesle.
"İkisi de artık bana emanet."

O kadar kararlı söylüyordu ki, sanki saatler önce bir öfke krizine girip Leyla'nın bu hâle gelmesine kendisi sebep olmamış gibiydi.

Doktor odadan çıktıktan sonra Yavuz ve Leyla önce ellerindeki ultrason fotoğrafına baktılar, ardından birbirlerine sımsıkı sarıldılar.

Leyla'nın gözlerinden düşen damlalar Yavuz'un göğsünü ıslatıyordu. Yavuz ise karısına daha da sıkı sarılıp kömür karası saçlarına sayısız öpücük konduruyordu.

"Geçti, Efulim... Bitti artık," dedi kısık ama kararlı bir sesle.

"Sana söz veriyorum. Öfkeme de kendime de hâkim olacağım. Seni bir daha asla üzmeyeceğim."

Leyla kocasının gözlerinde ki o kaybetme korkusunu, iliklerine kadar hissetmişti. sesinin tınısından ve yüzünden pişmanlığını görmüştü.

'' Bitti çawreşamın.....Artık çok mutlu olalım birbirimizi üzmeyelim . Sende öfkene hakim ol.'' dedi Leyla sesindeki uyarı karşı tarafa net bir şekilde geçiyordu. '' Haklısın biliyorum ama Hami de inanki senin bu denli öfkeleneceğini bilmiyordu. Sen bilmiyorsun tabi ama Hami nişanlı senin damarına bilerek bastı oda bırakıp gittiğin içindi.'' diye hem olaya açıklık getirdi hemde ortada kıskanılacak bir durum olmadığını anlatmış oldu.

'' Ayrıca sen bana daha hesap vereceksin! Gecelere alemlere akmak nedir? Birde Jiyan var tabi.'' diyen Leyla yalandan kaşlarını çatmıştı.

Yavuz içinden ''pes''diyordu. Bir kadın hem haklı hem suçlu hem de güçlü nasıl olurdu bunu da Leyla da görüyordu.

'' Ulan kadın! Yine beni haksız kendini haklı çıkardın ya helel olsun. Pes vallahi pes. Hami'den girdin, Jiyan'dan geçtin, noktayı bende koydun. Tebrik ediyorum seni bunu herkez yapamaz.''dedi karısındaki zeka ya lafı evirip çevirip kendine getirmesine hayran kalmıştı.

'' Aslanım!!! Sen unuttun her halde beni. Sen ormanın kralıysan bende kraliçesiyim. '' dediği anda Yavuz gür bir kahkaha attı. 28 yıllık hayatında şu kadınla güldüğü kadar kimseye gülmemişti.

Mutluluk bazen bir çift gözde bazen bir sözde bazen bir tebessümde saklıydı. Yavuz kahkaha attıkca Leyla'nın içi mutlulukla dolup taşıyordu. Kocası yıllar sonra içinden geldiği gibi yanağındaki çukuru gözler önüne sere sere gülümsüyordu. Leyla içi gide gide izledi kocasını hiç bitmesin istedi.

20 dakika sonra hastaneden el ele çıkan çift önce nöbetci eczaneden ilaçları aldılar ardından da konağa geçmişlerdi. Günün ve gecenin yorgunluğu derin bir uyku ile tamamlanmıştı. Yarın neler getirirdi kimbilir....

***********************
"Kehribarlarında sakla beni, sen bana yar ol.

Siyahlarıma hapsedeyim seni, çukurlarım çiçekler açsın..."

Sabah olmuş, herkes kahvaltı masasında toplanmıştı. Dün gecenin izleri, bebeğin cinsiyetinin kız olduğu haberiyle silinmişti. Herkesin yüzünde aynı mutluluk, dillerde ise aynı dua vardı.

Kızlar şimdiden hayaller kurmaya başlamış, hatta "en çok hangimizi sevecek" yarışına bile girişmişlerdi. Özellikle Yaren ile Senem... Biri "halasını sevecek" diyor, diğeri ise "en çok teyzesini" diyerek birbirleriyle dikleşiyor, masaya neşe saçıyorlardı.

Amara ve Berzah da bu mutlu aile tablosuna ilk kez şahit oluyorlardı. Akıllarına Zeyd Ali'nin cinsiyetini öğrendikleri zaman gelmişti. Gerçi her şey gibi Amara, o günleri de kocasıyla bir barışık bir küs geçirdiği için mutluluğunu tam anlamıyla yaşayamamıştı.

Berzah ise karısının gözlerindeki, gülerken bile ardında sakladığı hüznü görebiliyordu. Bu kadına bir mutluluk borçlu olduğunu biliyordu ve elinden gelenin fazlasını yapacak, karısının gözlerindeki o gizli hüznü silecekti...

Her şey güzeldi, hoştu ama bu adamlara bir ceza kesilmesinin vakti gelmişti de geçiyordu bile. Gecelere akmak neydi, bunun hesabını vereceklerdi. Amara, gözleriyle Leyla'ya kendi aralarında konuşan kocalarını işaret edip göz kırptı.

Bu, "Zamanında yediğin hurmalar, şimdi seni tırmalar." demekti.

"Eee, Antep gülü, sen de minik kızımız da iyi olduğuna göre... artık dün gecenin hesabını keselim diyorum. Ne dersin?" dedi. Sesindeki ciddiyet, Berzah ve Yavuz'un kendisine bakmasını sağlamıştı.

"Çok haklısın diyorum, Şırnak gülü." dedi Leyla ve kocasına dönüp ekledi:

"Yavuz ağa, madem adaletlisin; namını verdiğin adaletli hükümlerden almışsın... şimdi de bana sizin hükmünüz nedir?"

Bilerek kocasının namından dem vurmuştu ki itiraz edemesin.

Yavuz ve Berzah birbirlerine "yandık biz" bakışı attılar. Bu kadınların gazabından Allah korusun.

"Hatun, şimdi ne desem yalan olur." diyerek kaçamak bir cevap verdi Yavuz.

Leyla ve Amara sırıttı. Onlar bir şans vermişti ama beyler bu şansı kaybetmişti. O zaman başlarına gelecek olan her şeye razı olmak zorundaydılar.

"O zaman ağam, topla o muhteşem playboy arkadaşlarını konağa. Cezanızı biz kestik. Geldiklerinde size bizzat bildireceğim." dedi Leyla.
Çok eğleneceklerdi, çok...

Yavuz ve Berzah ise başlarına ne geleceğini deli gibi merak ediyorlardı. Yavuz, Berdan'ı ararken Berzah ise Cihan'ı aramıştı.

"Ulan ben daha yeni evliyim, karga bokunu yemeden ne arıyorsun?" diyen Berdan, telefonu çemkirerek açmıştı.

Zaten karısına doyamamıştı; bir de şerefsiz arkadaşı keyfini bozmuştu. Ne güzel karısının koynunda mışıl mışıl uyuyordu. Yavuz içinden sabır çekerken Hasret, kocasına ters ters baktı.

"Ulan ibne, dün gece kulüpte eğlenirken iyiydi de şimdi ben arayınca mı sorun oldu? Çabuk kalk, bize gelin! Karılarımız idam sehpasını kurmuş, ipimizi çekecek." dedi Yavuz öfkeyle. Başına ne geliyorsa bu çakallar yüzünden geliyordu.

Berdan, karısına inanamaz gözlerle bakarken bir yandan da kulağı telefondaydı. Uykunun içinde ne ara plan yapmışlardı, ne ara karar vermişlerdi, hayret ediyordu. Kadın milletinden korkmayan taş kesilirdi.

"Tamam, geliyoruz." dedi ve telefonu Yavuz'un suratına şak diye kapattı. Yavuz bir telefona, bir de Berzah'a baktı.

Manyak arkadaşı suratına kapatmıştı ama ee... göt korkusu vardı; birazdan soluğu konakta alırdı.

Kahvaltı faslının ardından kızlar masayı toplamak için ayaklandılar. Leyla'nın emri uzerine sadece masayı toplayıp bırakacaklardı. Verilecek efsane cezalar vardı, yoğundular. Yaren de şu an burada kalıp izlemeyi çok isterdi ama hem TUS sınavı vardı hem de hocasıyla bir ameliyata girecekti.

Hızlıca hazırlanıp evden çıktı; gitmeden önce de kızlardan videoya almalarını istedi.

Yarım saatin içinde Miroğlu Konağı'nın kapısı lüks araçlarla dolmuştu. Cihan, Sıraç, Kadir, Berdan ve Tahir aynı anda konağa gelmişlerdi.

Berdan, karısıyla arabadan inerken Sıraç ve Ela da kendi arabalarından iniyorlardı. Sırf Cihan'a gıcıklık olsun diye Sıraç, Ela'nın Cihan'la gelmesine müsaade etmemişti. Tahir ve Kadir ise tek tabanca gelmişlerdi.

Konaktan içeri girdiklerinde gelenleri Yavuz ve Leyla karşıladı. Leyla, Ela ve Hasret kızların yanına çıkarken erkekler avluda tokalaşıyorlardı. Kurbanlık koyun misali yan yana, ip gibi dizilmişlerdi. Haklarında verilecek hükmü merak ediyorlardı.

"Evet ağalar ve beyler... Dün gecenin elbet bir bedeli olacağını hepiniz biliyorsunuz, öyle değil mi?" diyerek üst avludan aşağıya bir komutan edasıyla baktı Leyla.

Zeynep, Yağız yüzünden adamların çekeceği cezayı düşününce Yağız'a olan öfkesi iki kat artıyordu. Onu sürüm süründürmezse o da Zeynep değildi.

Erkekler sadece başlarını sallamakla yetinmişlerdi. Sıraç ve Kadir ise bu saçmalığa neden katlandıklarını anlamıyorlardı. Gerçi Sıraç'ın işine gelmişti; beğendiği kadın da yukarıdakilerin arasındaydı.

Dilek, Melek ve Melike'ye doğru bakan genç adamı görünce ikizine ve kuzeninin kollarını dürttü.

"Bu adam vallahi ikinizden birine bakıyor ama hâlâ hanginize bakıyor çözemedim." dedi ve kızların ters bakışlarına maruz kaldı.

"Hatun, biraz insaflı ol bari." dedi Yavuz ama karısında o merhameti göremiyordu.

"Ulan Cihan, senin yapacağın işi sikeyim. Şu hâlimize bak, rezillik diz boyu." diye homurdanıyordu Yavuz.

"Ben sana dedim ama Yavuz! Bu sik akıllılarla yola çıkılmaz diye. Şerefsiz, askerde de böyleydi." dedi Berzah.

Yeminle Şırnak'ta duyulsa insan içine çıkıp ağayım diyecek yüzü kalmamıştı.

"Ulan götümün kenarları, zorla mı götürdüm? Gelmeseydiniz." dedi Cihan.

Üçü aşiret ağası, biri mafya, diğerleri iş insanı olan adamlar, şu an görücüye çıkan kızlar misali süzüm süzüm süzülüyorlardı.

"Cezanız beyler," dedi Leyla.

"Konak temizlenecek, yemek yapılacak, bulaşıklar yıkanacak. Bir daha bize haber vermeden bir yere gitmek yok. Bu da size ders olsun."

Kızlar hep bir ağızdan gülmeye başladılar.

"Yuh Efulim, ne yaptın da? Çek vur daha iyi." dedi Yavuz.

"Yenge, gözünü seveyim, biz ne anlarız bu işlerden?" diyen Sıraç'tı. Bugüne kadar eline toz bezi almamıştı; yemek zaten hiç.

"Leyla bacım, başka bir ceza olsa olmaz mıydı?" diyen Berzah'a Amara ters ters baktı. Bu, "İtiraz etme hakkın yok." demekti.

Berdan'ın canına minnetti; karısının dizinin dibinde olsun da o her şeye razıydı. Cihan için de fark etmiyordu; yediyse bir halt temizlerdi. Tahir az çok annesinden bir şeyler biliyordu ama Kadir... ne ev işi yapardı ne yemek. En çok ona zordu.

Erkekler hemen kendi aralarında bir yuvarlak oluşturdular. Bu işten dönüş yoktu ama bunun bedelini de kızlara fena keseceklerdi, orası ayrıydı.

"Şimdi iş bölümü yapıyoruz." dedi Yavuz, sanki büyük bir savaşa gireceklerdi.

"Berzah, senle ben bulaşık ve yemekteyiz. Sıraç; merdivenler ve avlu sende. Cihan, Berdan; süpürge ve camlar sizde. Kadir, Tahir; siz de nevresimleri değiştireceksiniz."

Yüzlerindeki ciddiyetten durumun vehameti belliydi.

"Sevda kuzum, bize şöyle okkalı bir kaçak çay yap. Zehra ablam, sen de atıştırmalıkları getir. Hep birlikte çay eşliğinde hanım kızları izleyelim." dedi Leyla.

Ortamda kahkaha tufanı koptu. Erkekler ise aşağıda sinirden kuduruyordu.
Berzan ve Botan, abilerinin düştüğü duruma gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Gülseler başlarına geleceklerden korkuyorlardı.

Sevda ve Zehra mutfağa geçtiler. Biri çay demlemeye koyulurken diğeri atıştırmalıkları hazırlamak için kolları sıvadı.

Yavuz ve Berzah mutfağın yolunu tutmuştu. Yapamayacaklarını sanıyorlardı ya, kızları buna pişman etmezler miydi? Yavuz acayip hırs yapmıştı; mutfağa gelmeden önce de dostlarına güzel gaz vermişti.

Zehra ve Sevda içeri giren ağaları görünce gülmek isteseler de bunu sonraya sakladılar. Leyla'dan öğrenecekleri çok şey vardı.

"Bir şey mi istemiştiniz, ağam?" diye sordu Sevda.

"Ne yapıyorsunuz siz burada? Hanımağamızı duymadınız mı? Hadi, boşaltın burayı." dedi Yavuz, kaşlarını çatmıştı.

"Ağam, hanımağam çay istedi. Onu hazırlıyorduk, işimiz bitti zaten. Hemen çıkıyoruz, değil mi Zehra?" dedi Sevda.

"Öy... öyle tabii. Yavuz abi, bizden bir isteğiniz var mı?" diye sordu Zehra.

"Yok kızlar. Ama temizlik malzemelerini dışarıdakilere gösterin, alıp işe başlasınlar."

Zehra malzemeleri vermek için çıkarken Sevda, hazır olan çayı alıp yukarı çıktı.
Zehra, malzemeleri Berdan'lara verdi. Allah'tan hava güneşliydi; yoksa soğukta temizlik çekilmezdi. Ufak tüyolar da verdi.

Berdan cam silmeye girişti, Cihan odaları süpürecekti. Sıraç ise avlu ve merdivenleri yıkayacaktı.

Zehra mutfağa döndüğünde Yavuz ve Berzah'ı telaşlı görünce gülümsemeden edemedi. Belli etmemeye çalışarak içeri girdi. Yavuz dolap kapağını açmış, ne yapabileceklerine bakıyordu.

"Berzah oğlum, biz ne yapacağız lan? Askerde olsa yapardık yumurtalı acılı menemen, ohh mis." derken ağzı sulanmıştı.

Berzah ise bir menemenle kurtulamayacaklarını biliyordu.

"Oğlum, yukarıdakiler biz mi ki senin menemenine kansın? Bunlar fena... Bizi ayaküstü ters yatırıp düz sikerler, bir de üstüne çocuk yaparlar."

İki adam kahkahayla güldü.

Zehra, kulak misafiri olduğu bu konuşmayı gözleri irice açılmış, yüzü kızararak dinlemişti. İçinden tövbe çekip durdu. İlk fırsatta duyduklarına iki rekât namaz kılıp tövbe edecekti. Evlenmeden neler duymuştu... Berzan da abisi gibiyse yanmıştı.

Berzan'ı düşününce vücudunu bir an sıcak bastı. Elleriyle yüzüne yelpaze yaptı, utançtan kızarmıştı. Gerçi Berzan'la bir olurları var mıydı, o da meçhuldü.

Hafiften öksürdü; geldiğini anlasınlar istiyordu. Yoksa kulakları hiç hayırlı şeyler duymayacaktı.

İki adam, gelen genç kıza bakıp akıllarına gelen hinlikle birbirlerine baktılar. Zehra hazır olan tepsiyi eline aldı, mutfaktan çıkmaya hazırlanırken karşısında kendisine bakan iki adamı görünce "Hayırdır?" der gibi başını eğdi.

"Yardımın lazım." dedi Yavuz. Zehra onun elinde büyümüştü; Leyla'dan sonra en çok emeği vardı üzerinde. Biraz vicdanına oynayacaktı.

"Hayır abi... yok... vallahi olmaz." dedi ama elindeki tepsiyle gitmeye çalışması nafileydi. İki aşiret ağasına karşı gelmek kolay değildi.

"Olur, güzelim, olur. Sen şimdi elindeki tepsiyi bırak, bir bahane bulup gel. Zaten ufacık bir yardım, gerisi bizde." dedi Yavuz..

Zehra mecbur kabul etti. Başka çaresi yoktu.

Elindeki tepsiyle yukarı çıkarken Boran aşağı iniyordu. Zehra bir an Boran'la çarpışacak gibi oldu ve Berzan o ana şahit oldu. İster istemez kıskançlık tüm hücrelerine yayıldı.

"Kusura bakmayın." dedi Zehra, mahcup bir tebessümle.

"Önemli değil." dedi Boran; genç kıza göz ucuyla bile bakmadan.

Ama Berzan Miroğlu'nun suları durulmuyordu. Bu evin erkekleri, sevdikleri kadına karşı aşırı kıskanç ve tutucuydu.

Merdivenleri hızla inen Berzan, Zehra'ya ters ters baktı.

"Yürürken önüne bak." dedi. Sesindeki uyarıcı tını ve soğukluk Zehra'nın kalbini kırmıştı. Gözleri doldu ama belli etmemeye çalıştı.

"Kusura bakma, beyim." dedi. Bu, aralarındaki sınıf farkını bilerek koymaktı. Yavuz'a, Yağız'a koymadığı mesafeyi Berzan'a koyması genç adamı deli ediyordu.

Berzan dibine kadar gelip kulağına eğildi:

"Senin bana 'beyim' diyen o dilini keserim. Ne zamandan beri sana beylik yaptım? Beni delirtme." Dedi ve Sonra arkadaşının yanına gitti. Mi

Zehra ise gözünden süzülen yaşlarla yukarı çıktı. İçindeki her şeyi paramparça etmeyi başarıyordu her defasında sevdiği adam. Artık bu sevda Zehra'ya ağır geliyordu.

Biliyordu... Bir gelecekleri yoktu. Bu işin zaten oluruda yoktu ya, Zehra kendini kandırıyordu . O, uzaktan ve sessizce sevmeyi seçmişti. Ne Berzan'dan bir şey beklemişti ne de sevdasına karşılık.

Kendince sadece sevmişti. Bütün zararı kendineydi. Zulmü ise Berzan diye atan kalbineydi.

Oturma odasına girmeden gözündeki yaşı sildi Zehra. Kapıyı açıp içeri girdi, tepsideki atıştırmalıkları masaya tek tek yerleştirdi. Leyla, Hasret ve Amara derin bir muhabbetin eşiğindeydi.

Zeynep ise Yağız'ın kendisine mesaj atmasını bekliyordu. Yaptığının hesabını soracaktı; bir yandan da kızların muhabbetine kulak kesiyordu.

Senem ve Ela ise ileride olacak düğünleri hakkında birbirleriyle fikirleşiyorlardı.

Sevda ve Asmin ise çatalları masaya diziyorlardı. Zehra fırsattan istifade sessizce odadan çıkıp hızlıca mutfağa indi. Yavuz ve Berzah dört gözle genç kadını bekliyorlardı.

"Zehra abim, yuvalama çorbasını nasıl yapıyorsunuz? Hemen, hızlıca anlat." dedi Yavuz. Karısının en sevdiği çorbaydı yuvalama.

"Kardeşim, sen bize bir de çiğ köfte için malzemeleri ver. Ha, bir de mangallık et varsa onu da ver, bir zahmet."

Zehra, el hızlılığıyla önce çiğ köfte malzemelerini çıkardı. Ardından da mangal için etleri ve baharatları çıkardı.

Geriye yuvalama çorbanın tarifi kalmıştı.
Zehra anlattı, Yavuz beyninde tek tek not aldı. Zeki adamdı; düşmanlarını da o keskin zekâsı ile alt etmemiş miydi?

Zehra'ya teşekkür edip gönderen genç ağalar hızlıca işe koyuldular. Makineye kirli bulaşıkları yerleştirip hızlıca yemeklere geçtiler.

Yavuz yuvalama çorbasını yapmaya başlarken Berzah etleri bir güzel terbiye etti. Sonra da mangalı yakmaya bahçeye geçti.

Onlar yemekleri yaparken diğer genç ağalar ise temizliğe başlamışlardı.

Berdan elinde bez cam silerken, Cihan ise silah tutan eliyle bir güzel evi süpürüyordu. Yer altında birileri şu hâlini görse, kıçıyla garanti gülerdi; ne namı kalırdı, ne adı ne de unvanı. Zavallı Kadir damdan aşağıya merdivenleri süpürürken, Sıraç ise peşinden su ile bir güzel yıkıyordu.

Tahir ise misafir odalarındaki nevresimleri değistirip kirlileri topluyordu.

Berdan bir ara güneşten bunalınca cebindeki mendili saçlarına bağlamıştı. Şu anki görüntüsü evlere gündeliğe giden kadınlarla tıpa tıp aynıydı. Bir tek ağzında sakızı yoktu; o da olsa tam olmuştu.

Cihan bir ara süpürgeyi bırakıp dostuna baktığında, başı bağlı hâlini görünce konağı inleten şuh bir kahkaha attı.

Kızlar bile ellerindeki kahve fıncaları ile salondan çıkarak sesin geldiği tarafa bakmışlardı. Keşke bakmaz olaydılar; Berdan'ın bohçacı kadın misali görüntüsü kızları da gülme krizine sokmuştu.

Yavuz ve Berzah da gelen kahkaha seslerine etkisiz kalamamıştı. Alt avluya çıktıklarında gördükleri sinirlerini bozmaya yetmişti.

Karısı ve kızlar ellerinde Türk kahveleri, keyifle içip bir de gülüyorlarken kendileri bedel üstüne bedel ödüyorlardı.

"Berdan Marazoğlu, konağına da uğra buradan sonra. Yezda anne de temizlik yaptıracaktı." dedi Hasret. Berdan ise karısının kendisiyle dalga geçmesine içten içe sinir oluyordu.

"Berdan, helal olsun; işini ciddiye alan bir tek sensin. Bak, bizimkiler mutfak önlüğü bile takmamış." diyerek kocasına üst avludan laf sokmayı da ihmal etmemişti Leyla.

"Leylaa... Bu işin sonunu düşün sen. Mutfak önlüğünü değil!" diye bağırmıştı Yavuz.

"Amara, bu işin bir de Şırnak tarafı var yavrum; sen fazla gülme bence." diyen ise Berzah'dı. O da karısına güzel bir ceza düşünüyordu.

"Cihan, süpürge eline silahtan daha çok yakışmış. Bence sen o pis işleri bırak; bu iş sana daha çok uygun." dedi Ela, bir yandan da kıkırdıyordu.

"Bak, onu doğru dedin bacım. Bu adamdan temizlikçi bile olur ama koca olmaz. Sen en iyisi yüzüğü at." dedi Sıraç, kız kardeşine göz kırpmıştı. Her konuyu Cihan'a çevirip damarına basmak hoşuna gidiyordu.

Yavuz ve Berzah ise sesleri duydukça sinir krizleri geçiriyordu. Kendileri sıcağın başında terlesin, karıları kahkaha atsın... Ulan, bunun bedeli olmaz mıydı hiç? Ellerine geçen ilk fırsatta bu kadınlar yanmıştı.

Yavuz çorbayı ocakta pişmeye bırakmıştı ve çiğ köfteyi yoğurmak için hazırlanıyordu. Malzemeleri çiğ köfte leğenine koydu ve başladı yoğurmaya. Aklına gittikleri sıra geceleri geldi; bir tek saz arkadaşları eksikti. Kendi kendine söylenmeye başladı:

"Ulan Yavuz, sen git millete ahkâm kes, gel burada karının tek lafı ile çiğ köfte yoğur. Eh, Yavuz efendi, her hıyarım var diyenin peşinden gidersen böyle de rezil olursun."

Çiğ köfteyi yoğurmuyor, işkence ediyordu. Bütün hırsını elinin altındaki malzemelerden çıkarıyordu.

"Ulan Leyla, ulan Leyla... Ben de seni gece uyutursam bana da Yavuz demesinler." Yavuz'un öfkesi bugün Antep Kalesi'ni aşmıştı.

Berzah ise mangalın başında etler ile cebelleşiyordu. Onun isyanı da okyanus gözlü karısınaydı.

"Ah Amara, ahh... Ulan, oraya giden aklımı si... Tövbe yarabbi." Kafasını gökyüzüne çevirdi, elindeki maşayı bırakmadan ellerini de havaya doğru açtı: "Allah'ım, sen gör şu kulunu. Şırnak'ı titreten ağa ne hâllerde. Sen benim karıma vicdan ihsan eyle, âmin." dedi.

Berdan ve Cihan ise birbirleriyle atışa atışa konağı pırıl pırıl yapmışlardı. En sakinleri Sıraç ve Kadir'di. Zavallılar, yengelerinin gazabına uğramışlardı.

Yavuz çiğ köfteyi de hazır etmişti. Çorba da pişmişti. Sıra, gecenin şaheseri pilavı yapmaya gelmişti. Zehra'ya mesaj atıp mutfağa gelmesini istedi.

Zehra mesajı okuduktan sonra nasıl gideceğini düşünmeye başladı. Ne dese Leyla anlardı; cin gibiydi. Aklına gelen ilk şeyi söyledi:

"Ben bir lavaboya gideyim." diyerek ayağa kalktı. Melike de onunla birlikte ayaklandı.

"Dur, ben de geleyim." dedi ve birlikte odadan çıktılar.

Zehra, Melike'ye lavabonun olduğu yeri gösterdi. Melike içeri girer girmez, Zehra koşarak mutfağa indi.

"Abi, vallahi benim başımı yakacaksın. Leyla abla bir görür veya duyarsa canıma okur." diyerek isyan etti genç kız.

"Korkma kız, ben varım arkanda. Sen şimdi boş ver; pilavı nasıl yapayım, onu tarif et." dedi. Zaten bunalmıştı. Yukarıya çıkıp Leyla'yı kolundan tuttuğu gibi Azerbaycan'a gitmesine ramak kalmıştı.

Zehra hızlıca malzemeleri çıkardı ve yapmaya başladı. Yoksa Yavuz Miroğlu onu rahat bırakmayacaktı.

Melike ise lavabodan çıkması ile sert bir bedene çarpması bir oldu.

"Hıhhh." dedi; korkmuştu. Sıraç ise kendisine çarpan genç kadın ile neye uğradığını şaşırmıştı.

"Şşş... Korkma." dedi Sıraç. Sesinde insanı yatıştıran o tını vardı.

Melike elini kalbinin üzerine koydu ve derin bir nefes aldı. Dibindeki adamın kalın ve erkeksi kokusu ciğerlerine nüfuz ettikçe Melike kendinden geçecek gibi oluyordu.

İster istemez gözleri kapandı. Sıraç ise kadından gelen çiçek kokusu ile mest olmuştu. Bunca yıl sonra kalbi ikinci defa teklemişti. Bu kadını gördüğü andan itibaren kalbindeki bir makam titriyor ve Sıraç'ın tüm dengesini sarsıyordu.

"Kusura bakma, ben elimi yıkayacaktım. Seni korkutmak istemezdim." diyen genç adam, hâlâ burnuna dolan kokunun etkisindeydi.

Melike ise genç adamın konuşmasından sonra kendini hemen toparlayıp bir adım geriledi.

"Önemli değil, boşta bulundum sadece." dedi.

Sıraç fırsattan istifade genç kadın ile tanışmak istedi. Bir daha bu imkânı bulamayabilirdi.

"Ben Sıraç. Yavuz'un arkadaşıyım, Ela'nın abisiyim." diyerek elini uzattı genç kadına.

Melike bir an elini sıkıp sıkmamakta kararsız kaldı. Nedenini bilmiyordu ama yüreğinden bir şey akıp gidiyordu karşısındaki adama. Oysa ki sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yerdi.

Peki, Melike neden bu adama karşı sanki yıllardır tanıyormuş da şimdi çıkıp gelmiş gibi hissediyordu?

Genç kadın, içinden gelen sese kulak verdi ama temkinliydi; elini uzatırken:

"Melike. Abimi tanıyorsun zaten. Kadir'in kız kardeşiyim." dedi, genç adamın elini kibarca sıkarken.

Sıraç'ın şu an keyfine diyecek yoktu. İsmini öğrenmiş, üstelik elini çok kısa da olsa tutabilmişti. Yıllar sonra kalbi ilk kez birine karşı bu denli atmaya başlamıştı. Bir daha asla hissedemem dediği duyguyu şu an en derinden ve çok yoğun olarak hissediyordu.

Kalp, diğer yarısını bulduğunda hisseder ve tamamlanırdı. Tıpkı Melike ve Sıraç gibi. Onlar da birbirlerini bulmuşlardı; lakin tamamlanırlar mıydı, bunu ancak zaman gösterirdi.

"Melike!" diye kükreyen Kadir'in sesi, iki gencin de aynı yöne bakmasına vesile olmuştu.

Melike, abisinden korkmuyordu; lakin saygı duyuyordu. Bu yüzden onu üzecek, küçük düşürecek her şeyden kendini sakınırdı. Çünkü o hatayı bir kez yapmıştı.

"Ne yapıyorsun burada?" diyerek kendisine doğru gelen abisi, kıskançlığın etkisiyle şu an kızgın boğa gibi gözüküyordu gözüne.

"Lavaboya gelmiştim. Sıraç Bey ile çarpıştık." dedi, kısa ama net bir cümle ile durumu açıkladı.

"İyi, tamam. Hadi git içeri." dedi Kadir.

Sesinde itiraz kabul etmez o tını vardı. Melike de daha fazla uzatmak istemedi. Abisi git diyorsa, gitmeliydi.

Aradan geçen bir saatin ardından yemekler hazır, konak pırıl pırıl olmuştu.
Kadınların yapamaz zannettiği işi genç ağalar gayet de güzel yapıp başarmışlardı.

Her şey hazırdı, şimdi sıra hep birlikte güzel bir akşam geçirmekti. Sevda ve Zehra, masayı değil de bu defa yemek için yer sofrası hazırlamışlardı. Melike, Dilek, Melek ve Asmin de onlara yardım etti. Berzan, Botan, Kenan ve Yaren'in gelmesiyle kadro tamamlanmıştı.

Zehra, sabahki olaydan sonra Berzan'la aynı ortamda bulunmak istemedi ve yorgun olduğunu bildirerek, Leyla'dan aldığı izinle odasına çekildi.

Herkes yer sofrasında yerini alırken Zehra'nın yokluğu Yavuz'un hemen dikkatini çekti. Odada bulunan bir kişinin daha dikkatini çekmişti bu durum ve canı sıkılmıştı.

"Sevda, Zehra nerde niye gelmedi hala?" Diye sordu Yavuz.

" Rahatsızmıs biraz ağam, gelmeyecekmiş." Dedi Sevda.

"Asmin, Zehra nesi varmış?" diye sessizce ikizine sordu Berzan.

"Yorgun olduğunu söyledi ve izin isteyerek odasına gitti. Sabah çok iyiydi, sonra ne oldu bilmiyorum; hiç keyfi yoktu. Sordum birkaç defa, geçiştirdi." dedi.

Berzan, kendisine kırıldığını ve bu yüzden gelmediğini anlamıştı. Kimseye bir şey demeden ayağa kalktı.

"Bir şey unuttum, hemen geliyorum." diyerek kapıya ilerledi. Bu gece bu sofrada Zehra da olacaktı. Onsuz yediği her lokma boğazına dizilirdi yoksa.

Hızla merdivenleri indi ve Zehra'nın odasının olduğu tarafa ilerledi. Kapısının önüne geldiğinde derin derin nefes alıp verdi. Elini yavaşça kaldırıp kapıya bir kez tıklattı. İçeriden ses gelmeyince bir kez daha kapıyı vurdu.

"Sevda, hiç halim yok; gelmeyeceğim, sen git." dedi Zehra. Yatağın içine girmiş, kalbinin sızısını dindirmeye çalışıyordu. Gözlerinden düşen yaşlar yastığını ıslatıyordu.

Berzan bu defa kapıyı çalmadan direkt içeri girdi. İlk defa bu odaya giriyordu. Tam da düşündüğü gibiydi: sade ama şık, her yer buram buram Zehra kokuyordu.

Bir adım daha attı. Zehra hâlâ gelenin Sevda olduğunu zannediyordu. Yatakta kıpırdandı; önce gelmek istemiyorum demişti, bu kız niye ısrarcıydı, anlamıyordu. Arkası kapı tarafına dönük olduğu için yavaşça doğruldu yatakta.

"Sevda niye gitmiyor..." derken gördüğü kişiyle cümlesi yarım kalmıştı.

Şaşkınlıktan dudakları o şeklini almıştı. Hemen gözlerini kapattı ve arkasını döndü. Şu an berbat gözüküyordu; hızlıca gözyaşlarını sildi. Ama Berzan çoktan o gözyaşlarını görmüştü.

Söyledikleri bu kadar mı ağır gelmişti genç kadına da ağlıyordu. Berzan kendisine şu an çok kızdı. Değer miydi sevdiğinin kalbini bu denli kırmaya?

"Kapıya vurdum ama cevap gelmeyince girmek zorunda kaldım, kusura bakma. Gelebilir miyim? Yani istemezsen hemen çıkarım." dedi Berzan yumuşacık bir sesle. Buraya kadar gelmişti ve Zehra onu kovacak değildi zaten; konak onlarınındı.

"Gelebilirsiniz, Berzan Bey. Ben sizi Sevda sandım, siz kusura bakmayın. Ayrıca konak sizin, istediğiniz yere girebilirsiniz." Berzan, sevdiği kadının sesinden, cümlelerinden buz gibi olan o soğuk mesafeyi almıştı. Zamanında birlikte oynadığı arkadaşı şimdi kendisine mesafeli davranıyordu ve bu da Berzan'ın canını sıkıyordu.

"Zehra, ben ne zaman sana karşı bey veya ağa oldum? Neden senin bana karşı bu tavrın? Oysa ki Yavuz abime olsun, Yağız abime olsun bu tavırda değilsin. Bana karşı örülmüş duvarların var ve ben o duvarları aşıp çocukluk arkadaşıma ulaşamıyorum." dedi Berzan. Sabrının son demlerindeydi ve bu belirsizlik canına tak etmişti.

"Ben olması gerektiği gibi davranıyorum. Dediğiniz gibi çocuklukta kaldı demek ki her şey. Biz büyüdük. Ne sen çocuk Berzan'sın ne de ben o Zehra'yım. Sen Miroğlu ailesinin gözde bekarısın, ben ise sana ve ailene hizmet etmek zorunda olan bir çalışanım."

Zehra'nın sözleri Berzan'ın kalbine bıçak misali saplanmıştı. Hayal kırıklığı bakışlarına dahi yansımıştı. Nasıl böyle düşünürdü? Üstelik ailesi onları kendilerinden ayırt etmemişken.

"Biz ne zaman sizi çalışan olarak gördük, Zehra? Senin söylediklerini kulakların duyuyor mu? Ben ne zaman kendimi senden üstün de tuttum? Lan benim bütün çocukluğum seninle geçti. Senden başka kimseyle oyun dahi oynamadım. Sana ne oldu da bu kadar değiştin, Zehra?" Berzan da içindekileri boşaltıyordu. Zehra ne diyeceğini bilemiyordu.

Allah var yukarıda, hiçbir zaman çalışan muamelesi yapmamışlardı. Ama içindeki yangın dilinden zehir olarak dökülüyordu Zehra'nın.

"Haklısın, siz hiçbir zaman bize bunu hissettirmediniz. Ama hatırla, daha birkaç gün önce biz bu konaktan kovulduk. Dillerimiz ne derse desin, tek bir yanlışımıza ve hatamıza bakar, yollarımızı ebediyete kadar ayırırlar. Bu yüzdendir ki sen Berzan Bey'sin, ben de sadece Zehra."

İşte şimdi kalbine bıcağı saplayıp üzerine bir de diyice deşiyordu.

Berzan ona bu kadar sevdalıyken, gözü ondan başkasını görmezken nasıl oluyordu da sadece Zehra olabiliyordu?

O, Berzan'ın kalbindeki sarayın kraliçesi değil miydi?

"Sen sadece Zehra olduğunu mu zannediyorsun? Dedi sesinde dizginleyemediği ofke hakimdi.

" Ulan sen benim hayatımın en değerli parçasıyken nasıl sadece Zehra olabilirsin ki?"

Berzan'ın öfkeden gözleri kızarmıştı. Elleriyle saçlarını çekiştiriyordu. Ya kendine zarar verecekti ya da sevdiği kadını diliyle zehirleyecekti. Berzan sakin kalmayı tercih etti. Öfkesini dizginlemeye çalışıyordu.

Zehra ise duydukları karşısında küçük çaplı bir şok geçirdi. Berzan'ın dilinden dökülenler kadının kalbinde fırtınalar estiriyordu. Hayat bize duymak istediklerimizi en olmadık zamanda duyururmuş.

"Na... Nasıl yani?" dedi Zehra.

Aklı durmuştu, anlamakta güçlük çekiyordu. Berzan, karşısındaki kadına öfkeyle baktı. Daha ne kadar açık olabilirdi? Benim için değerlisin, kıymetlisin diyordu ve bu kadın anlamıyordu.

Zehra'nın dibine kadar gitti. Kolundan tutup yataktan kaldırdı ve yüzüne resmen tıslarcasına kükredi. Aralarında bir nefeslik mesafe kalmıştı.

Zehra, Berzan'ın parfümüyle karışık erkeksi kosunda boğulurken, Berzan dağ çiçeğinin kokusunu buram buram soluyordu.

"Lan hâlâ nasıl mı diye soruyorsun? Anlamadın mı, o kadar şey söyledim."

Zehra adamın bakışlarında kendi gölgesini görüyordu ama konduramıyordu. O kadar olduramamıştı ki kendilerini, en son inanmak isteyeceği şey o gözlerde gördükleriydi.

"Neyi?" diye sordu inadına yapar gibi. Berzan'ın kararan bakışları karşısındaki kadının gözleri ve dudakları arasında gidip geliyordu. Öfkesi ise arşa dayanmıştı. Yavuz'un kardeşinden sakinlik beklenemezdi ki; kanları deli akıyordu.

"İşte bunu." diyen genç adam, aralarındaki mesafeyi de kapatıp sevdiği kadının dudaklarına kapandı.

Zehra şok üstüne şok yaşıyor, duygudan duyguya giriyordu. Dudakları istila edilirken o, gözleri irice açılmış, put gibi duruyordu. Aklı ise Allah'a emanetti.

Berzan ise çölde kalmış bedevi misali, sevdiği kadının dudaklarında hükmünü sürdürüyordu. İlk öpücüklerini böyle almak istemezdi ama karşısındaki kadın delirtmişti kendini.

Nefes nefese ayrıldı tadını aldığı dudaklardan. Alnını sevdiği kadının alnına yasladı. Kolundaki elini yüzüne çıkarıp iki avcunun arasına aldı.

"Seni çok seviyorum, dağ çiçeği hala anlamadın mı? Bunu yapmazsam bu odadan pişmanlıkla çıkardım. Çokca kusura bak ama hiç pişman değilim." dedi ve hafiften gülümsedi.

Zehra ise nefes nefese kalmıştı. İçini tarifsiz bir mutluluk kapladı; Antep'i kendisine bağışlasalar bu kadar mutlu olmazdı. Kalbindeki kuşlar özgürlüğüne kavuşmuş, kanat çırpıyorlarken yüzü utançtan kıpkırmızı olmuştu. Bütün vücudu elektriğe kapılmış gibi titriyordu. Dili lâl olmuş, dudaklarından tek kelime çıkmıyordu. Dudaklarını bir birine bastırdı.

Berzan biraz geri çekilip kahverenginin en güzel tonunu taşıyan gözlere baktı. Orası çoktan dolmuştu; yaşlar süzülmek için ardı ardına sıraya girmişlerdi.

"Bir şey demeyecek misin?" diye sordu, baş parmağıyla akan yaşları silerken.
Zehra'nın duyduklarını sindirmesi zaman almıştı. Ani gelen öpücük ise tuzu biberi olmuştu.

"Kız, dilin mi tutuldu? Bir şey de artık, kalbime inecek şimdi lan." diyen Berzan gülmemek için kendini zor tutuyordu. Hele bir cevabını alsın, Antep'e haykıracaktı aşkını.

Zehra'nın gözündeki yaşlar dinmek yerine daha da çok akmaya başladı. Yıllardır hayalini kurduğu adam karşısına geçmiş, aşkını haykırıyordu. Ama kendisi ona ne diyecek ne cevap verecek bilmiyordu.

Bende seni dese ortada aileler vardı. Sussa sevdiği adam karşısında ışıl ışıl gözleri ile kendisine bakıyordu. Zehra onun kadar cesur değildi; gerçekler bir bir tokat gibi yüzüne iniyordu. Ailesi bir kez daha bu konaktan kovulmayı kaldıramazdı. Abisinin arkasında Yavuz vardı ama kendisinin arkasında kimse yoktu. Boş hayallere kapılmaması gerektiğini öğrenmişti.

"Git... ağa oğlu, git..." dedi ve boğazından bir hıçkırık koptu. Kalbine ağır geliyordu şu anki durum. Aklı ile kalbi arasında sıkışıp kalmıştı; ne doğru ne yanlış düşünemeyecek durumdaydı. Bildiği bir şey varsa, ailesinin duyulduğunda uğrayacakları hakaretti.

Berzan her şeyi bekliyordu ama "git" demesini beklemiyordu. Ellerini yüzünden çekti. Bu kelimeyi beklemiyordu. Bu kadın nasıl git derdi, üstelik kalbini ona açmışken?

"Ne dediğinin farkında mısın? Kadın, ben sana kalbimi açtım. Öptüm lan seni. Tokat atmanı, hakaret etmeni bile bekledim ama 'git' ne demek? Nasıl gideyim lan, nereye gideyim? Karşımda ağlarken ben nasıl gideyim?" Bir adım geri gitti. Oda daralıyordu sanki. Duvarlar üstüne üstüne geliyordu.

"Git dedim, neyini anlamıyorsun? Lütfen git, daha fazla canımı yakma, yalvarırım git." Zehra'nın sesi titredi. Gözlerinden yaşlar süzülürken kendinden nefret ediyordu. Sevdiğini itiyordu ama onu kendinden bile çok seviyordu. Hâlâ içli içli ağlıyordu; canı "git" derken yanıyor, dilini ısırıyordu.

"Gideyim ha! Gideyim. Tamam . Eğer ki ben şu kapıdan çıkana kadar tek kelime etmezsen, az önce olanları unut. Bir daha ne adını anarım ne de seni rahatsız ederim. Seni seven şu kalbime ismini de yasak ederim. Ola ki fikrin değişir, sakın karşıma çıkma." dedi Berzan kapıya yüyürürken omuzları çökmüştü.

Madem istenmiyordu, o da gurursuz değildi; giderdi ama dönüşü olmazdı.

Zehra ellerini yüzüne kapattı, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Elleriyle sevdiğini kendinden iteklemişti. Berzan yıkılmış bir şekilde kapıya adım adım yaklaştı.

Elini kapı koluna attı, çıkmadan son kez ağlayan sevdasına baktı. Bir şey desin istedi; "gitme" desin, "ben de seni seviyorum" desin istedi ama tek bir kelime duyamadı. Kapının kolu avucunun içinde soğuk bir demir gibi duruyordu. Bir adım atsa herşey bitecekti. Bir adım daha atsa, Zehra onun hayatından silinecekti.

Zehra, yatakda oturmuş, ellerini dizlerine bastırıyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu. '' Git'' demek kolaydı ama gitmesini izlemek, canının sökülmesi gibiydi. Aklı ''olmaz''diye bağırırken, kalbi ''kal'' diye haykırıyordu. İkisi arassında sıkışmış, paramparça oluyordu.

"Zehra..." dedi. Bu bir veda gibiydi. Söyleyecekleri bir yemindi. Berzan Miroğlu yapmayacağı şeyi dilinden dökmezdi.

Zehra, içinden bir çığlık koptuğunu hissetti. ''Dur'' demek istiyordu. '' Gitme'' demek istiyordu. ''Ben de seni seviyorum!'' diye haykırmak istiyordu. Ama dili boğazına düğümlenmişti. SAnki biri kelimelerini çalmıştı. Kendine kızıyordu; yumruk yaptığı eli dizlerine vurdu. Berzan ismini andıkça kalbine hançerler saplanıyordu.

"Bundan sonra adını anan dilime, seni seven kalbime, sana bakan gözlerime haramsın. Bundan sonra Asmin ne ise..."
Berzan'ı susturan, Zehra'nın içinden kopan o sesli hıçkırıktı.

Niye bu kadar ağlıyordu, anlamıyordu Berzan. Dilinden tek kelime çıkmıyordu; "git" diyordu ama giderken de ağlıyordu.

Bu kadın ne istiyordu? O ağladıkça Berzan'ın kalbinde yangınlar yanıyor, görmüyor muydu?

Ulan neden gidemiyordu, ayakları neden çıkmıyordu şu lanet odadan, hâlâ anlamıyordu Berzan.

Genç adamın gözünden de yaşlar süzüldü. Kelimeler boğazında düğümleniyordu; severken "bacımsın" demek diline ağır geliyordu.

"Bundan sonra Asmin ne ise, sen de..." dedi. Sesindeki o kırgınlık Zehra'nın aklını başına getirdi. Berzan giderse dönüşü olmazdı, biliyordu. Berzan bir kez giderse gelmezdi; ölse dönüp bakmazdı. Öyle gururlu, dediğinin arkasında duran bir adamdı. Böyle gitmesine asla izin vermezdi.

Zehra ayağa kalktı; eğer şimdi "dur" demezse bir ömür bunun pişmanlığında yanıp duracaktı. Aklı ile kalbinin savaşında kalbi galip gelmişti.

"Berzan." dedi sesi kırılarak. Bir adım attı. Sonra bir adım daha.

"Ben de seni çok seviyorum, şapşal.''

Sözler dudaklardan dökülür dkülmez, Berzan, arkasını döndü. Bir an göz göze geldiler. Sonra ikiside aynı anda birbirine yürüdü.

Sarılmaları sertti. Sanki kaybolmak üzere olan iki insan, hayata tutunuyordu. Zehra, kollarını Berzan'ın boynuna doladı. Berzan, yüzünü Zehra'nın saçlarına gömdü. Kalpleri çarpıyordu. Aynı ritimde. Aynı korkuyla. Aynı aşkla.

Söylenmeyen her sevda biraz yara,
söylenen her sevda bir mucizedir.

Ağa oğlu olmak gururdu,
ama bir kadının kalbinde kaybolmak aşktı...

Kavuşmaların en güzelini yaşamışlardı Berzan ve Zehra. Ama bir de gercekler vardı; Zehra korkularını anlattı, Berzan ise her şeyi yoluna koyacağınısöyledi. Sözler verildi, gerisini zamana bıraktılar.

Merdivenleri el ele göz göze çıktılar. İlk defa birbirlerine bu denli yakındılar.

Misafir odasına geldiklerinde önce gözleri ayrıldı birbirinden, sonra ise eller. Ama kalpleri aynı sessizlikte aynı ritimde atıyordu.

Zehra ve Berzan'ın gelmesiyle önce çorbalar içildi; herkes çok beğenmişti. Yavuz'un eli yatkındı ama Zehra'nın dokunuşları lezzetini vermişti.

Çorbadan sonra pilav ve mangalda pişen etlere gelmişti sıra. İsteyen çiğ köfteyi de tabağına alıyordu.

Sıcak bir aile ortamında sohbetler ediliyir dostluklar pekişiyor, bazı kalpler sahibini buluyordu.

Yaren'de gece aileye katılmayı basarmış, hem yemek yiyor hemde Senem'in cektiği videoları izliyordu. Gözü ise bir tek Kadir'e takılmış bir kez daha aşık oluyordu.

"Eline sağlık ağam, yemekler güzel olmuş. Acaba bundan sonra konaktaki yemekleri sen mi yapsan?" dedi Leyla; damarına basıyordu kocasının.

"Leyla Hanım, biz de sizin marifetlerinizi görsek hiç fena olmazdı." diyerek göz kırptı. Odadakiler yemekten bahsettiğini zannetmişlerdi ama Yavuz çok başka bir imada bulunmuştu ve Leyla ise gelen imayı anlamıştı; öksürmeye başladı.

Yavuz, karısına önündeki ayranı uzattı içmesi için. Leyla ise ters ters bakıp aldı.

"Konak da pırıl pırıl oldu, neyse sırayla sizi gündeliğe alalım bari." diyen ise Hasret'ti ve Berdan'ı deli ediyordu.

"Bence de Cihan bu işi mafyacılıktan daha güzel yapıyor." Ela'nın sözleri adamı öfkelendirmeye yetiyordu ama acısını baş başa iken çıkaracaktı.

"Valla Berzah Ağa, senin elinden yemek yemek de varmış. Şırnak'a döndüğümüzde anana diyeyim de seni arada mutfağa soksun." İçlerinde en beceriksizleri Berzah'tı ve karısı bilerek üzerine gidiyordu ama yanan kendisi olacaktı, haberi yoktu.

Keyifleri yerindeydi; Yavuz istemese de Hami ile bile sohbet etmişti, sırf karısı için ama içinden hâlâ ona karşı kinliydi. Hami ise kuzenine karşı mahcuptu; bu yüzden Yavuz'la uğraşmamış, normal sohbet etmeyi uygun bulmuştu.

Zaman mutluluktu, vakit ise onların güzel dostluklarına akıyordu. Aileleri genişliyor, dostluklar bir ileri seviyeye atlıyordu.

Erkekler ise zaten çocukluktan arkadaşlardı. Masada kaçamak bakışlar birbirini kovalıyordu. Sıraç, alttan alttan Melike'ye bakarken kadının her hareketini beynine kazıyordu. Berzan ise sevdiği kadının yanında ağzı kulaklarındaydı. İçlerinde en rahatları Melek'ti. Ne sevgili derdi vardı ne ızdırabı ne de aşkı. Tek derdi dersleri ve ilerideki mesleğine en iyi şekilde ulaşmaktı.

Sevda ise Adem ve Asmin'i yan yana gördükçe içindeki yangını soğutmaya çalışıyordu. Bazen sevmek yetmiyordu işte; bazen vazgeçmek de gerekiyordu.

Gece olunca herkes odasına çekilmişti. Berdan ve Hasret Marazoğlu Konağı'na giderken, Cihan, Ela ve Sıraç ise Kurdoğlu Konağı'na gitmişlerdi. Berzah ve Amara ise Miroğlu ailesinin konuğuydu ve konakta kalmışlardı.

Hami ve kızlarda bu gece konakta kalacaklardı.

Yavuz, tüm gün keyfini çıkaran karısının canını şimdi rahat rahat okuyacaktı. Bütün gece ona uyku yoktu. Elinde kahve, nispet yapar mıydı? Şimdi de Yavuz onun ayarlarıyla oynayacaktı.

Leyla odaya girdiğinde gördükleriyle ufak çaplı bir şok yaşamıştı. Oda mum ışıklarıyla aydınlatılmış, her yere siyah güller serpiştirilmiş, hafif ama romantik bir müzik açılmıştı. Güllerin zarafeti ve tüm karizmasıyla karşısında, ellerini arkada bağlamış, yüzünde o çapkın gülümsemesiyle duran; kalbini yerinden hoplatan kocası Yavuz..
.
Bu adam ne ara hazırlamıştı odayı, Leyla inanamıyordu. Kocası romantizmde çığır açıyordu vesselam. Hiç kocasından beklenmeyen hareketlerdi. Leyla, güllerin arasından süzülerek yüzünde kocaman bir tebessümle kocasının dibine kadar gitti.

"Ooo ağam! Kendinizi aşmışsınız?" dedi cilvelenerek.

"Sana değer, efulim. Daha hiçbir şey yapmadım; sen Azerbaycan tatilini gör bir de." diyen Miroğlu ağası, karısının alnına sıcak dudaklarını bastırdı.

"Korkmalı mıyım peki?"

"Sen kendini sadece bana bırak. Hiç korkma, gözlerine yandığım." Adamın efsunlu sesi karısını mest etmeye yetiyordu.

Leyla bu adamın karşısında eriyip gidiyordu. Maşallah, ağzı fena laf yapıyordu. Arkasında sakladığı elindeki tek beyaz gülü, karısının kulağının üzerine saçlarının arasına taktı ve kucakladığı gibi yatağa götürdü.

Leyla, zarar vermeden de onu sevmenin yolları vardı. Miroğlu bu gece mutfaktaki marifetlerine yatakta devam edecekti.

Amara ise Leyla kadar şanslı değildi.
Kocası oğlunu kardeşine kitlemiş, baş başa kalmanın yolunu bulmuştu ve güzel gözlü karısına diliyle işkence etmeye çoktan başlamıştı. Bu gece onlar için de pek sabah olacak gibi durmuyordu.

Berzah Ulubey, meftunu olduğu kadında hükmünü doya doya sürecekti. Olan zavallı Berdan'a olmuştu; karısına bugün de elini süremeyecekti. Neyse, elbet acısını çıkarırdı Marazoğlu...

Miroğlu çifti sabah dostlarını yolcu etmiş, üzerine Jiyan'a verilen hüküm için Marazoğlu Konağı'na gitmişlerdi. Yade Sultan'ın kesin emriydi: Jiyan Antep'ten gidecek ve kendisine uygun bir aday bulunana kadar gelmeyecekti. Başka türlü Yavuz'u unutmayacaktı yoksa.

Yezda Hanım kızının gitmesine üzülse de elinden bir şey gelmiyordu. Yavuz ve Leyla ne dese haklılardı. Leyla'nın yüreği Yezda Hanım'a kıyamıyordu ama Jiyan gitmezse rahat duracak gibi değildi ve kendisi artık kocasıyla huzur istiyordu.

Berdan, kız kardeşine hem öfkeli hem kırgındı. Düğün gününden itibaren ne konuşmuştu ne de dönüp yüzüne bakmıştı. Bir sözlerine Antep'i yakacak adam, şimdi kız kardeşi için parmağını oynatmıyordu.

Bekir Ağa ise başını eğdiren kızını yok saymış, evlatlıktan reddetmişti.

Babasının başını öne eğen Jiyan diye bir kızı yoktu artık. Bir baba için en zor ve acılı gündü. El bebek gül bebek yetiştirdiği kızı, şımarık züppe kızlar gibi davranmış; babasının hem adını hem namını ayaklar altına almıştı. Sevdaya saygısı sonsuzdu lakin evli olduğunu bile bile, istenmediğini göre göre ısrarcı olmak gurursuzluktu ve Bekir Marazoğlu bunu affedecek biri değildi.

Jiyan pişmandı ama son pişmanlık fayda etmiyordu. İlk defa sevdası ve ailesi arasında sıkışıp kalmıştı. Yavuz'a olan saplantılı aşkı onu ailesinden etmişti; üstelik babası ve abisinin sevgisini ve güvenini kaybetmişti. Jiyan için en büyük yıkım, babasının yüzünü çevirmesi olmuştu. Gözyaşları içinde kaderine razı geldi; gitmekten başka çaresi yoktu. Yezda Hanım'ın sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu:

"Değdi mi kızım! Bir erkek için ananı, babanı, abini kaybetmene değdi mi? Sevgin yetti mi Yavuz'u almaya? Utanmadın mı evli, karısına bağlı, üstelik bebek bekleyen bir adamın karşısında sevdanı herkesin gözüne soka soka haykırmaya? Annen hiç mi gururun kırılmadı? Ben seni incitmezken tırnağına zarar gelecek diye korkarken, senin bizi rezil etmene, başımızı eğmene değdi mi kuzum?"

Değmezdi. Hiçbir sevda, hiçbir aşk bu kadar gurursuz olmaya, aileni kaybetmeye değmezdi.

Jiyan o an babasının veya abisinin onu koruyacağını sanmıştı. Ama bazı hataların ne kurtuluşu olurdu ne de geri dönüşü. Güvendiği dağlar yıkılmış, Jiyan altında öyle bir kalmıştı ki çırpındıkça daha çok canı yanmıştı.

İnsanoğlu kendi elleriyle kendi kaderini böyle belirlerdi.

Her hata bir kayıp, her yanlış ömründen bir ömür eksiltirdi...

Zeynep, günler sonra kendisini arayan Yağız'a olanları anlatmış ve telefonda canına okumuştu. Ne adamlığını koymuştu ne kardeşliğini.

En sonunda da "İsteme işini unut. Ne yoluma çık ne de yoluna çıkarım." demiş ve telefonu kapatıp numarayı engellemişti. Bu ceza ona az bileydi. Bebeğe bir şey olsa, Zeynep ve Yağız diye bir şey kalmazdı.

Yağız Miroğlu, sevdiği kadını yaptığı tek hatayla kaybetmiş gözüküyordu. Allah emrindeki askerlere sabır versindi, yoksa Miroğlu zavallı çocukların canına okurdu.

Zaman artık mutluluğa doğru akıyordu. Marazoğlu Konağı'ndan çıkan çift, günlük rutinlerine geri dönmüştü.
Leyla ve Yavuz, Azerbaycan seyahati için hazırlığa başlamışlardı. Haberi alan Berdan durur mu? O Azerbaycan tatiline hep birlikte gidilecekti. Yavuz'un hangi uçakta, saat kaçta, hangi koltuk numarasını ayırttığına kadar araştırıp bulmuştu; gerçi çok da zor olmamıştı. Sağ olsun Tahir, bilmeden bülbül misali ötmüştü.

Her şeyi hazır ettikten sonra iş yerinden karısını aradı Berdan. Elinde keyif kahvesi vardı; çok eğlenecekti, çok.

"Efendim, Berdan?" dedi Hasret. Konakta misafirler vardı ve kocası ısrarla arıyordu..

"Güzelim, hemen ikimiz için bir haftalık bir valiz hazırla. Balayına gidiyoruz." dedi. Yavuz öğrendiğinde delirecekti.

"Ne balayı, Berdan? Allah aşkına, mahsus mu yapıyorsun? Ev akrabaların ile dolu, üstelik içlerinde senin ceviz kırdıkların da varmış. Bak zaten heyheylerim üstümde, delirtme beni!"

Berdan'ın keyfini hiçbir şey bozamazdı.

"Karım, sen onları boş ver. Git valizimizi hazırla; yarın yola çıkacağız ona göre." Adamın ferahlığı Hasret'in sinirlerini geriyordu. Zaten yukarıdaki şıllıkları vurmamak için zor dururken kocası balayı balayı diye tutturmuştu; kafayı yiyecekti.

"Berdan, seni öldürürüm. Ben burada neyle uğraşıyorum, senin derdin ne? Ayrıca nereye gidiyoruz, neden bana da sormuyorsun? Gideceğimiz yeri kafandan plan yapıyorsun!" Kırılmıştı; Hasret emrivaki yapılmasını sevmiyordu.

"Sevgilim, güzel karım... Sen o aptal insanları neden kafana takıyorsun ki? Hem Azerbaycan'a gidiyoruz Yavuz'larla. Mutlu olmadın mı? İnsanlar her şeyi konuşur, Hasret'im. Biz evlenmeden bunları göze alarak bu yola çıkmadık mı? Hadi dediğimi yap ve kendini üzme. Seni çok seviyorum, evinam." diyen adam karısının gönlünü iki dakikada almıştı.

"Canımsın adam, ben de seni çok seviyorum. Berdan, çok bunaldım imalı bakışlarından ve sana patladım. Ha bu arada Berdan Efendi, Yavuz abimi beraber gidelim dedi mi?" İçine kurt düşmüştü kadının. Bir kere kocası deliydi ve Hasret en çok bu huyundan nefret ediyordu.

"Yavrum, Yavuz'la henüz konuşmadım ama konuşacağım. Sen şimdi benim dediklerimi yap, gerisi bende. Hadi, öptüm seni."

Diyen adam telefonu kapatmıştı ve tabii ki Yavuz'la konuşmayacaktı...

Yavuz, her şeyden habersiz günler sonra şirkete gelmiş, birikmiş işlerini yoluna koymuştu. Gerçi Tahir hiç yokluğunu aratmamıştı. Azerbaycan'daki dostu ve ortağı Behruz'dan gelen mailleri de okumuş, tek tek incelemişti. Şimdi sıra Aybeniz Hanım'ı aramaya gelmişti. Kim bilir ne kadar sevinecekti? Eline telefonu alırken parmakları kısa bir an tereddüt etti. Beş yıl boyunca kendisine annelik yapmış olan o kadını aramayalı uzun zaman olmuştu. Derin bir nefes aldı ve aradı...

Aybeniz hanım mutfakta, her zamanki gibi, içiçeceği çayın fincanını dolduruyordu. Ev sessizdi; bu sessizlik, yıllardır alıştığı ama hiçbir zaman sevemediği bir yalnızlık taşıyordu içinde. Telefonun sesi duyulduğu anda irkildi. Elindekileri aceleyle bırakarak masanın üzerinde duran telefonunu aldı.

Ekranda Yavuz'un isini görünce yaşlı kalbi hızla çarpmaya başladı. Gözleri doldu, yüzünde ne zamandır özlemini çektiği bir tebessüm belirdi. O an, mutfağın soğukluğu kaybolmuş, yerini sıcak bir heyecan almıştı.

Telefon çalıyordu ama açılmıyordu Yavuz, kötü birşey olmasından korkuyordu. Nihayet karşı tarafdan cevap gelmişti.

'' Xeyirsiz... Sənin də yadına düşərmişəm?'' dedi, sitemle karışık bir sevinçle.

'' Ana, affetsen bu hayırsız oğlunu. Çok şeyler oldu. Gelince hepsini anlatacağımsana,''dedi Yavuz. Aybeniz hanımın içi kıpır kıpır olmuştu.

Aybeniz Hanım'ın içi kıpır kıpır olmuştu. Merak, sevinç ve hasret birbirine karışmıştı. Neredeyse bir yıldır görmediği oğlu nihayet geliyordu. Sesini sakin tutmaya çalışsa da kalbindeki fırtınayı bastıramıyordu.

"Nə vaxt gələcəksən?" diye sordu; sesi, saklamaya çalıştığı heyecanı ele veriyordu.

"Eğer kabul edersen, fakirhanene gelmek isterim. Ama bu defa tek değilim. Yanımda Leyla da olacak," dedi Yavuz.

Aybeniz Hanım'ın gözleri daha da parladı. O an, kalbinde eksik kalan bir parça tamamlanmış gibiydi.

"Ay aman! Çox sevindim. Demək səni yola gətirən qızla mən də tanış olacağam," dedi gülerek.

"İnsan evinə gələndə icazə istəyər heç? Gəlin,öz eviniz kimi xoş gəlirsiniz. Ev qoyduğun kimidir. Mən tez təmizlətdirərəm."

"Sağ ol ana. Bir aksilik olmazsa yarın yanındayız. O güzel yemeklerinden isterim ama, tamam mı?"

Aybeniz Hanım'ın Azerbaycan'a has yemeklerini, özellikle de o ev sıcaklığını çok özlemişti.

"Yaxşı, bala," dedi Aybeniz Hanım, sesi titreyerek. "Təki siz sağ salamat gəlin."

Aybeniz hanım telefonu kapatır kapatmazkeyfi yerine gelmişti ondan mutlusu yoktu şuan.

" İlahi, sənə şükür olsun. Balalarım məni görməyə gəlir. Yavuz məni unutmayıb, vəfalı olub." Dedi gözleri dolmuştu. Giden evladının yerini Yavuz doldurmuş Aybeniz hanıma can bağı olmustu. Keza Yavuz da onu annesi gibi sevmiş,saymıs baş tacı etmisti.

Aybeniz hanım, dolabın kapağını açip basına geçti yarın gelecek evlatları için neler yapabilirdi bakıyordu. Malzemelere baktıkca karar verdi. Azerbaycan mutfağının en guzel lezzetlerini yapacak damaklarda unutulmaz bir tad bırakacaktı.

Başlangıç olarak Dovğa çorbası, yanında salata olarak paytaht, mimoza şuba yapacaktı. Ana yemek olarak ise; Bozbaş, Yaprak dolması, şoh plavı ve üç bacı dolması yapacaktı. Tatlı olarak ise; Baklava , şekerbura, badambura yapmaya karar verdi.

Aybeniz Hanım için menü tamamdı ama eksikler için alışverişe çıkacaktı. Çıkmadan önce evine temizliğe gelen bayanı arayıp, yarın için Yavuz'un dairesini temizlemeye gelip gelmeyeceğini soracaktı. Hemen telefonu eline alıp aradı ve olumlu cevap aldı. Şimdi gönül rahatlığıyla alışverişe çıkabilirdi.

Yavuz ise telefonu kapattıktan sonra yeniden işlerine odaklanmıştı ki kapısı çalındı.

"Gel." dedi her zamanki o tok sesiyle.

"Abi müsait misin, gelebilir miyim?" diyen, kapı arasından kafasını uzatan Berzan Miroğlu'ydu.

"Ooo Berzan Bey, siz buranın yolunu bilir miydiniz? Gel, buyur. Sana her zaman müsaitim." dedi ve eliyle karşısındaki koltuğu işaret etti.

Berzan kendisine gösterilen yere gidip dik bir şekilde oturdu. Tüm ciddiyeti üzerindeydi; konuşacakları da zaten ciddi konulardı.

"Hayırdır, sen buraya beni görmeye gelmezsin? Anlat bakalım." dedi Yavuz. Kardeşlerini çok iyi tanıyordu. Aralarına beş yıl girmesine rağmen o hâlâ onların abisiydi ve bakışlarından, duruşlarından, gülüşlerinden ne hissettiklerini anlardı. Berzan ve Asmin eline doğmuş, elinde büyümüşlerdi. Yavuz'un ikizlere ayrı bir düşkünlüğü vardı. Onlara abi olmamış, daha çok baba olmuştu. Behram Ağa'nın yokluğunu kardeşlerine hiç hissettirmemişti.

Berzan derin bir nefes aldı. Biraz sonra söyleyecekleri abisini belki öfkelendirecek, belki kızdıracaktı.

"Abi..." dedi ve karşısında kıvranıyordu.

"Oğlum ne kıvranıyorsun, konuşsana." Eh, Yavuz'un da bir sabrı vardı.

"Abi, birazdan duyacakların seni sinirlendirebilir ama ne olur önce sonuna kadar dinle. Sonrasında ne dersen de. Söyleyeceğin her şeye razıyım, beni ezip geçme." diyen Berzan, Yavuz'u iyice meraklandırmıştı.

"Yine ne haltlar karıştırdın Berzan? Valla beni Behram Ağa'yla karşı karşıya getirme." dedi. Babasıyla karşı karşıya kalmak istemiyordu.

"Abi mesele senin sandığın gibi değil. Mesele gönül işi be abi. Beni bir tek sen anlarsın, sevdalık çekmiş adamsın. Ben kime gideceğimi bilemedim ve sana geldim, halimden anlarsın diye."

Yavuz tebessüm etti. Küçük kardeşi büyümüş, âşık olmuştu ve kendisine geliyordu. Hem gururlandı hem duygulandı.

"Kim o bahtsız kız oğlum, ne ara büyüdün de sevdalandın?" diyerek sordu. İşin ciddiyetine hâlâ varamamıştı Yavuz.

"Abi kurban olayım, dalga geçme. Ben burada can çekişiyorum." dedi; sıkıntıdan yerinde duramıyordu.

"Tamam la tamam, söyle bakalım neler oluyor. Birine sevdalandın diye buraya gelmezsin."

"Abi, yardımına ihtiyacım var. Çünkü bizimkiler duyarsa kıyamet kopacak. O yüzden sen arkamda durursan kimse bir şey diyemez." dedi. Korkusu babasının Asmin ve Adem'e sergilediği tavırdı.

"Berzan, başını belaya sokacak bir halt yemedin değil mi oğlum? Allah'ım, sen aklıma mukayyet ol."

"Abi, ben kendimle çok mücadele ettim. Duygularımdan emin olana kadar bekledim. Emin olduktan sonra ise her yönünü düşündüm; hatta kaçtım ondan, uzak durdum, yeri geldi kötü davrandım ama abi, insan kalbine söz geçiremiyormuş."

Berzan'ın sesi titriyor, gözleri doluyordu. Zehra'ya olan aşkı genç adamı mecnun eylemişti.

"Ben kaçtıkça kalbim daha çok bağlandı. Yüzü, gülüşü o kadar güzeldi ki; duruşu, tavrı, hanımefendiliğiyle gönlüme taht kurdu. Ve ben onsuz nefes alamaz oldum. Abi, ben seni bu aşka düştükten sonra daha iyi anlar oldum." dedi.

Gözünden bir damla yaş süzüldü, hemen eliyle sildi. Abisinin karşısında bu şekilde görünmek istemiyordu.
Yavuz ilk defa kardeşinin ne kadar büyüyüp olgunlaştığının farkına varmıştı. Gözlerine bakınca kalbindeki o sevgiyi görebiliyordu.

"Berzan, seni bu denli yakan kız kim? Tanıdığımız biri mi?" İçinden "İnşallah Zeynep'in kardeşi değildir." diye geçirdi.

"Abi, söyleyeceğim zaten, bunun için buradayım ama ne olur kızma. Beni ve onu dinle, sonrası dediğim gibi; sen ne dersen o."

"Tamam." dedi Yavuz. Önce kızın kim olduğunu öğrenmenin derdindeydi.
"Zehra..."

Bir isim döküldü dudaklarından ama Berzan sanki ismini değil, aşkını haykırmıştı.

"Anlamadım! Hangi Zehra oğlum, bu kızın soyadı yok mu?"

"Sultan teyze ve Ali amcanın kızı Zehra." dediği an Yavuz'da film koptu.

"Ulan!" diye adeta kükredi Yavuz. Herkesi düşünmüştü ama Zehra aklına hiç gelmemişti.

Berzan, abisinden beklediği tepkiyi görüyordu. Şimdi devamında ne karar vereceğini merak ediyordu.

"Lan sen bizim evimizde yaşayan, bizim elimizde büyüyen kıza göz mü diktin?" diye hırsla sordu kardeşine.

"Abi yapma." dedi Berzan. Abisi bile bunu diyorsa diğerleri neler derdi? Bu gidişle işleri çok zordu ve büyük bir mücadele onları bekliyordu.

Bu sırada Adem şirkete gelmiş, Yavuz'un istediği evrakları getirmişti. Tam kapıyı çalacaktı ama içeriden bağırma sesi duyunca eli havada asılı kaldı.

"Lan oğlum, sen kafayı mı yedin? Antep'te başka kız mı kalmadı da sevdalanacak, evimizdeki kızı buldun? Lan ben Ali abiyle Sultan ablanın yüzüne nasıl bakarım? Hadi onu geçtim, Adem var lan Adem! O çocuk benim kardeşim. Misilleme yapar gibi benim kardeşim senin kız kardeşine sevdalanmış, nasıl derim lan?" dediği anda kapı gürültüyle açıldı ve Adem, ateş saçan gözlerle içeri girdi.

Daha Yavuz konuşamadan hızla yürüyüp Berzan'ın yüzüne bir tane yumruk geçirdi. Berzan aldığı darbeyle kafasını yana yatırdı.

Yavuz gidip Adem'i tutmasa daha da ileri gidebilirdi.

"Lan senin kafanı kırarım! Uzak duracaksın kardeşimden, duydun mu lan beni?" diye bağırdı. Şirkette terör estiriyordu adeta. Yavuz haklı olduğunu bildiği için bir şey diyemiyordu.

"Senin kardeşime bakan gözlerini oyarım lan. Sen evindeki kıza yan gözle mi bakıyorsun? Ulan ben elimle onu sana emanet ettim. Sen de benim namusuma, emanetime yan gözle mi baktın, şerefsiz!"

Dediği an Yavuz, Adem'e okkalı bir tokat attı. Her şeye tahammül ederdi ama "şerefsiz" kelimesi onun da tahammül sınırını aşmıştı. Vurduğu için bir an, sadece bir an pişman olmuştu ama adaleti kim olursa olsun şaşmazdı.

"Sen kime şerefsiz diyorsun lan? Ben de sana Asmin'i emanet etmiştim, sen de benim namusuma göz diktin. Sana bir şey yapmadım diye mi bu üslupsuzluğun? Siz iki salak namusu ne zannediyorsunuz? Ulan sevdaya kimin gücü yetmiş, kim kalbine söz geçirebilmiş ki sen hesap soruyorsun? Sen Asmin'i bana rağmen sevmedin mi? Kalbine söz dinletebildin mi ki Berzan'ı yargılıyorsun?"

Adem süt dökmüş kediye dönmüştü. Yavuz ne dese yeri ve hakkıydı. Kendisi de ihanetin en büyüğünü etmemiş miydi?

"Sikerim lan sizin sevdanızın ızdırabını! Siktirin gidin karşımdan, adam olmadan da gözüme gözükmeyin!" dedi ve ikisini de odadan kovdu.

Sanki yeteri kadar derdi yoktu, bir de gönül işleri çıkmıştı.
Şirket çalışanları da öfkesinden nasibini almıştı.

"Ne bakıyorsunuz, film mi çeviriyoruz? Herkes işinin başına!" diyerek öfkesini onlara da kusmuştu. İş yerinde saygısızlığa tahammülü yoktu.

Adem ve Berzan, birbirlerine düşman olarak ayrılmışlardı şirketten. Berzan bundan sonra Adem'e hayatı zindan edecekti. Bugüne kadar saygı duymuştu kız kardeşinin sevgisine ama şu saatten sonra Asmin'in yüzünü rüyasında anca görürdü.

Adem'de de durumlar farklı değildi. O da kız kardeşine bir güzel ayar verecekti. Berzan'ı da ondan uzak tutacaktı.

İki kadın.

İki sevda.

Düşman olan abi kardeş...

***********************

"Sanma ki yenildim! Gözlerinin kahvesine bir ömür adadım..."

Yavuz'un o günü nasıl akşam ettiğini, eve nasıl geldiğini hiç bilmiyordu. Ama öfkesi Antep Kalesi'ni aşmış, şirketteki herkesi gelene kadar haşlamıştı. O öfkeden nasibini almayan bir Leyla kalmıştı.

Zaten huzuru bulduğu kehribarlara bir baksa, Karadeniz'i andıran öfkesi dinecek, yerini huzura bırakacaktı.

Konağa gelir gelmez "Leyla!" diye bir bağırmıştı ki, bütün konak neredeyse yerinden sıçramıştı. Herkes bulunduğu yerden avluya çıktı.

Leyla, korkuyla üst katın avlusundan, kızgın boğa misali alt katın avlusunda dolaşan kocasına baktı. Kuyruğuna basılmış itler gibiydi kocası. Cevap verse korkuyordu, cevap vermezse ne yapacağı belli değildi. Duruşunu dikleştirdi, küçük burnunu havaya kaldırdı. Ellerini hanımağalığını belli edecek şekilde arkasından bağladı.

"Buyur Yavuz Ağa, ne bağırıyorsun kıçına tekme yemiş enikler gibi?" dedi ama içten içe deli gibi de korkuyordu.

"Leyla kızım, sen kafayı yemişsin! Adam kudurmuş köpekler misali ağzından salya akıta akıta sana sesleniyor, sen adama matador misali elinde kırmızı bez parçasıyla gider gibisin. Allah'ım, bu adam bu öfkeyle beni ezip geçmese yarabbi, amin." diye dualar sıralıyordu ardı ardına.

Karısının kendine diklenmesiyle bütün öfkesi giden adam olduğu yerde durdu, sonra konağı inleten şuh bir kahkaha patlattı. Kendini durduramıyordu Yavuz. O güldükçe herkes deli görmüş gibi bakıyordu.

Yavuz'un bu hâllerine alışık olmadıkları için herkes arkasından ne gelecek diye diken üstündeydi.

"Ulan kadın, gel buraya; seni alnından öpeceğim." dedi kahkahası arasında.

Leyla önce annesigilin olduğu tarafa baktı, hepsi "git" demişlerdi. Korka korka merdivenleri inip kocasının karşısında dikeldi. Yavuz ise hâlâ gülüyordu.

Karısının karşısına gelmesiyle sustu ve alnına sıcak bir buse kondurdu.

"Ulan kadın, bir sözünle, bir gülüşünle, bir bakışınla tüm öfkemi yok ediyorsun. Valla helal olsun hanımağam." dedi.

Leyla hâlâ ne olduğunu, neye sinirlendiğini anlamamıştı ama Yavuz'un sözleri ruhuna iyi gelmişti.

Saçını hafiften savurup, "Yaparım öyle şeyler." dedi ve kocasına arkasını dönüp hafiften de kıvırtarak yürüdü.

Yavuz ise arkasından içi gide gide baktı. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp ezdi. Bu kadın libidosuna zarardı; tek hareketiyle adamı kudurtuyordu.

Konağa nasıl gelmişti, şimdi ne olmuştu... Karısının kehribarlarında huzur bulmak isterken, teninin yokluğunda kavruluyordu. Bütün vücudu alev olmuş, adamı yakıyordu. Lakin o da inat etmişti; Azerbaycan'a kadar sabredecekti.

Geceyi sakin geçiren Miroğlu ailesi, yarın misafirlerini yolcu edecekti. Her gelişin bir de gidişi oluyordu.

Sabah herkes Miroğlu Konağı'nda toplanmış, son kahvaltıyı beraber yapmışlardı. Artık veda vakti gelmişti.
Hami ve kızlar memleketlerine dönerken, Babadağ ailesi de Sinop'a gideceklerdi.

Önce Hami ve kızlar herkesle vedalaştılar. Hami, Leyla'dan bir kez daha özür diledi. Sıra Yavuz'a geldiğinde elini uzattı; yüzü ne sertti ne mahcup, kendinden emin bir duruşu vardı.

"Hayırlı yolculuklar, Laz oğlu." dedi Yavuz. Kısa ve net... Kaşları çatılı, yüzünde her zamanki o sert ifade vardı.

"Bağa bak, Yavuz Ağa." derken gözleriyle Leyla'yı işaret etti.

"O kizun gözünden tek damla yaş akarsa ha, bundan sonra emin ol şu anki Hami'den çok başka bir Hami görürsün. Ben susaysam zannetmeyesin ki senden korkayrum. Ben ha bu elime iki yaşında silah almuş adamum. Allah'tan gayru kimseden korkum olmaz, ha bunu iyi belleyesun. Hanende sana saygısızlık edecek değilim. Hadi eyvallah."
Diyerek konaktan çıktı.

Arkasında kendine öfkeyle bakan bir adam bırakarak... Hami deliydi ve Yavuz da ondan beter deliydi. İkisi de yapmayacakları şeyi konuşacak adam değillerdi ve ikisi de gözü karaydı.

Hami'lerin ardından Babadağ ailesi de gidiyordu. Dolu dolu üç gün geçirmişlerdi. İçlerinden birinin aklı da kalbi de burada kalıyordu. Melike, değişiklik olsun diye geldiği topraklarda kaderindeki adamı bularak gidiyordu. Şu an aklı da dili de inkâr etse de kalbi hissediyordu.

Zeynep, ailesini yolcu ederken yine kalbi buruklaşmıştı. Kardeşlerinden uzakta olmak canını acıtıyordu ama Sinop'ta yaşadığı kabus dolu anılar yüzünden gitmeye cesaret edemiyordu.

Zamana bıraktı; illaki bir gün her şey yoluna girecek, o da mutluluğu doya doya yaşayacaktı. Bir yandan da Yağız'ı şimdiden özlemişti. Onsuzluk canını yakıyordu ama engeli kaldırmaya cesaret edemiyordu. Yaren ile defalarca haber göndermişti ama Zeynep inat etmişti, açmayacaktı...

Her gelen mutluluk getirdiği gibi, her giden de hüzün bırakıyordu geride.

Miroğlu ailesi şu üç günde o kalabalığa alışmıştı ve şimdi konak içindekilere bomboş geliyordu. Azade Hanım ve Leyla Hanım çok sevmişlerdi dünürlerini.

Şimdi önlerinde heyecanlı günler vardı. Senem ve Tahir'in düğünü, Zeynep ve Yağız'ın isteme işi içlerini kıpır kıpır ediyordu. Takvimden yapraklar birer birer düşerken, Miroğlu Konağı'ndan da tek tek evlatlar eksiliyordu.

Hayat böyle değil miydi?

Biri doğarken, diğeri ölüyordu...

***********************
"Sevdana akıyor zaman efülim,
Her dakikam sen, her saniyem sen.."

Yavuz ve Leyla nihayet Azerbaycan'a gitmek için hazırdı. Bir haftalık olan tatil genç çifte iyi gelecek, biraz da olsa sıkıntılardan ve stresten uzaklaşacaklardı.

Konak ahalisiyle vedalaşıp yola koyuldular. Adem'e hem öfkeli hem de kırgın olduğu için arabayı kendisi kullanacaktı; lakin arkadan Adem ve birkaç adamı onları takip ediyordu.

Azerbaycan dönüşü ise her şeyi yoluna koyacaktı. Ama şimdi sadece tatilin keyfini çıkaracaktı.

Yavuz'un keyfi yerindeydi. Uzun zamandır ilk kez işi, kavgayı, hesabı kitabı bir kenara bırakmıştı.

Yan koltukta oturan karısına arada kaçamak bakışlar atıyor, kehribarlarına her denk geldiğinde dudak kenarı yukarı kıvrılıyordu.

"Ne bakıyorsun öyle?" dedi Leyla, göz ucuyla yakalayınca.

"Bakamayacak mıyım?" diye karşılık verdi Yavuz, sesi yumuşaktı.

"Bu tatili ikimiz için planladım. Kafa dinleyeceğiz, sen dinleneceksin... ben de seni izleyeceğim."Leyla gülümsedi.

"Bak bunu sevdim işte. Sonunda romantik bir Miroğlu görmeye başladım."

Yavuz kahkaha attı.

"Ulan ben hep romantiktim de sen görmüyordun."

Havaalanına geldiklerinde hâlâ keyfi yerindeydi.

Valizleri teslim ederken Leyla'nın elini bırakmıyor, arada başını eğip kulağına bir şeyler fısıldıyor, karısını güldürüyordu.

Bu yolculuk sadece onlara ait sanıyordu.

Ta ki o sesi duyana kadar...

"Vay be... Kader utansın!"

Bu sesi duyar duymaz Yavuz'un omuzları gerildi.

Tanıyordu.

Çok iyi tanıyordu.

Başını yavaşça çevirdiğinde, elinde kahvesi, yüzünde dünyayı ti'ye alan o sırıtmış hâliyle Berdan duruyordu.
Yanında Hasret...

Valizler, pasaportlar, biletler...
Hazırlıklıydılar.Fazlasıyla.

Yavuz bir an Leyla'ya baktı.

Leyla, Berdan'ı ve Hasret'i görünce önce şaşırdı, sonra dudak kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi.

"Sen..." dedi Yavuz dişlerinin arasından.
"Burada ne arıyorsun lan?"

Berdan, kahvesinden bir yudum alıp keyifle yutkunarak konuştu:

"Ne arayacağız ağam... Tatile gidiyoruz.
Azerbaycan güzel memlekemiş, değil mi Hasret'im?"

Hasret kocasına ters ters baktı. Yavuz'un haberinin oldugunu anladı ama çaktırmadı.

"Tesadüf işte canım, ne olacak. Dünya küçük."

Yavuz'un kaşları çatıldı.

"Tesadüf mü? Uçağın saatini, kapısını, koltuk numarasını bilerek gelmişsin.
Beni mi salak sanıyorsun Berdan?"

Berdan'ın keyfi yerine gelmişti.
İstediği tepkiyi almıştı çünkü.
Yavuz'un siniri, onun eğlencesiydi.

"Sadıçlık anca beraber, kanca beraber ağam. Sen söz vermedin mi? Şimdi hiç karı gibi dır dırlanma" dedi sırıtarak.

"Sen nereye, biz oraya.
Bak hanımlar da alışsın, bundan sonra hep beraberiz."

Yavuz bir adım öne çıktı.

"Ulan ben sana düğün için söz verdim. Hem ben karımla baş başa tatile gidiyorum. Ne bu peşime düşme hâli?"

Berdan omuz silkti.

"Ne yapalım ağam, karım balayına seninle gitmek istiyor.
Ben de hanımımı kıracak değilim."

Hasret dişlerini sıktı.

"Ulan balayınızda bizim işimiz ne? Hasret'i b u işe kariştirma serefsi. Ben bilmiyormuyum hepsi senin başının altından çıkıyor."

" Valla hic kusura bakma sadıç, ister kudur, istersen sinirden delir beraber gidiyoruz iste o kadar." Dedi Yavuz'u jiç tı lamıyordu bile.

"Kes Berdan, rezil etme bizi milletin içinde." dedi Hasret ama kime diyordu.

Leyla, ortamın iyice gerildiğini fark edince Yavuz'un koluna hafifçe dokundu.

"Sinirlenme" dedi alttan bir sesle.
"Hem ben çok mutlu oldum. Yolculuk daha başlamadan canın sıkılmasın."

Yavuz, karısının kehribarlarına bir baktı.
İçi yine yumuşadı ama gururu el vermiyordu.

Derin bir nefes aldı.

"Bak Berdan." dedi tehditkâr ama kontrollü bir sesle.

"Bu yolculukta bir kez daha sabrımı sınarsan, seni uçaktan aşağıya atarım.
Haberin ola."

Berdan güldü.

"Ne diyorsun ağam, daha yeni başlıyoruz eğlenmeye."

Anons yapıldı.

Uçağa binme vakti gelmişti.
Yavuz ve Leyla önden yürürken, arkalarından Berdan ile Hasret geliyordu.

Yavuz her adımda arkasında bir bela taşıdığını hissediyor, Berdan ise keyfinden uçuyordu.

Bu yolculuk, tatil değil,
savaş alanı olacaktı... ama umrundamıydı hayır...

Yavuzlar, Haydar Aliyev havalimanına iner inmez yolları ayrılmıştı. Berdan ve Hasret otele geçerken, Yavuz ve Leyla Aybeniz Hanım'ın yanına gideceklerdi.

Taksiye binen genç çift, hem camdan dışarıyı seyrediyor hem de kendi aralarında sohbet ediyordu. Leyla, gördükleri karşısında adeta büyülenmişti. Geniş caddeler, taş binalar, yeşille iç içe sokaklar... Azerbaycan, düşündüğünden de güzeldi.

Evin önüne geldiklerinde Yavuz taksicinin ücretini ödedi. Birlikte inip valizlerini aldılar. O sırada, camdan onları gören Aybeniz Hanım, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atarak merdivenlerden aşağı indi.

Dış kapıyı açan yaşlı kadının gözleri ışıl ışıldı. Yüzüne yayılan gülümseme, yılların özlemini taşıyordu. İki kolunu birden yana doğru açtı.

"Xoş gəlmisiniz!" dedi, sesi titreyen bir sevinçle.

Yavuz elindeki valizi yere bıraktı ve annesi yerine koyduğu kadına doğru yürüyüp onu sımsıkı sardı. Uzun uzun kucaklaştılar. Aybeniz Hanım oğlunun omzunu okşuyor, sanki yılların açığını kapatmak istercesine onu bırakmak istemiyordu. Ardından Yavuz, elini öptü.
Leyla bu manzarayı tebessümle izliyordu. Aralarındaki bağ o kadar güçlüydü ki, yabancı biri bile bunu hemen hissedebilirdi.

Yavuz, gülerek Leyla'yı işaret etti.
"Ana, bak buda karım, Leyla."

"Karım" derken sesindeki sahiplenen ton, Leyla'nın içini ısıtmıştı.

Aybeniz Hanım bu kez Leyla'ya döndü. Genç kadını baştan aşağı süzdü. Zarif duruşu, yüzündeki yumuşak ifade, gözlerindeki mahcup ışıltı... Güzelliği gösterişli değil, insanın içini rahatlatan cinstendi. Aybeniz Hanım bir an durdu; gerçekten hayran kalmıştı.

"Ay maşallah... Nə qədər zərif, nə qədər gözəl qızsan," dedi içtenlikle.
"Xoş gəlmisən, gözəl qızım."

Kollarını bu kez Leyla için açtı. Leyla hiç tereddüt etmeden o sıcacık kollara giriverdi. Sarılışta bir anne şefkati, bir ev hissi vardı.

"Hoş buldum efendim," dedi Leyla, sesi saygı ve duyguyla doluydu.

Kapı önündeki kısa ama samimi hoşbeşten sonra hep birlikte içeri girdiler. Yavuz, valizleri bırakıp geleceğini söyleyerek kalacakları kata yöneldi. Aybeniz Hanım ise Leyla'yı kolunun altına almış, sanki yıllardır tanıyormuş gibi kendi evine doğru çıkarmıştı.

Evden mis gibi yemek kokuları yayılıyordu. Baharat, tereyağı ve ev yemeğinin o tanıdık sıcaklığı... Hamile olan Leyla, bu kokularla birlikte kurt gibi acıktığını fark etti. Zaman geçtikçe ve karnındaki minik can günbegün büyüdükçe, iştahı da aynı oranda artıyordu.
Aybeniz Hanım, Leyla'nın hâlini fark etmiş gibi gülümsedi.

"Ac qalmısan, elə deyilmi, qızım?" dedi şefkatle.
"Gəl, əvvəl bir az dincəl, sonra süfrəni açaram."

Leyla o an, doğru yere geldiğini bütün kalbiyle hissetti.

Aybeniz Hanım, Leyla'nın hamile olduğundan henüz habersizdi. Yavuz, bunu özellikle söylememişti; yaşadıklarını, başından geçenleri anlatırken sürpriz yapmak istiyordu. O anın, annesi yerine koyduğu bu kadının vereceği tepkinin hayalini kurmuştu.

Birlikte oturma odasına geçtiler. Leyla, karşısındaki kadının sıcaklığından ve içtenliğinden derinden etkilenmişti.

Daha ilk dakikalarda kendini yabancı bir evde değil, yıllardır bildiği bir yuvada gibi hissetmişti. Aybeniz Hanım'ın insanı içine çeken bir yüzü, huzur veren bir bakışı vardı. Ses tonu yumuşak, hareketleri sakindi. Leyla'nın kanı bu kadına çok çabuk kaynamıştı.

İşte tam da o an, Yavuz'un onu neden bu kadar çok sevdiğini ve bu kadar değer verdiğini daha iyi anlamıştı. Uçakta gelirken Yavuz uzun uzun anlatmıştı; Aybeniz Hanım'ın nasıl biri olduğunu, zor zamanlarında ona nasıl annelik yaptığını, yalnız kaldığında nasıl yanında durduğunu... Leyla, şimdi anlatılanların abartı olmadığını bizzat görüyordu.

Yavuz'un da yanlarına gelmesiyle odadaki hava tamamlanmıştı. Sanki eksik bir parça yerine oturmuş gibiydi. Aybeniz Hanım kısa bir süre sonra yerinden kalktı. Sessiz adımlarla mutfağa geçti ve hazırlıklarına göz attı. Her şey yerli yerindeydi. İçinde tarifsiz bir sevinç vardı; evi yeniden dolmuş, sesi uzun zamandır suskun kalan duvarlar canlanmıştı.

Salondan gelen fısıltı halinde konuşmaları duyarken, kalbi şükürle doldu.
"Evim yine ev oldu," diye geçirdi içinden.

Aybeniz Hanım masayı çoktan hazırlamıştı. Elinde buharı tüten çorba tenceresiyle salona geçti. Sofra, hem göze hem mideye hitap edecek kadar özenle donatılmıştı; taze ekmekler, yaprak dolmaları, mis gibi kokan ev yemekleri... Ev, uzun zamandır ilk kez bu kadar canlı görünüyordu.

"Haydı, uşaqlarım, gəlin, süfrəyə keçin," diyerek genç çifti masaya davet etti.

Yavuz ile Leyla yan yana oturdular. Aybeniz Hanım'ın hazırladığı sofra, bir anne şefkatiyle kurulmuş gibiydi; ne eksik vardı ne de fazlalık. Her şey, sevdiklerine doyasıya yedirmek isteyen bir kalbin emeğiydi.

"Ana, niye bu kadar zahmet ettin? Bize bir kase çorba olsa yeterdi," dedi Yavuz; ama ağzına çoktan bir tane yaprak dolması atmıştı bile.

"Nə zəhməti, balam? Sən gəlmisən, gəlinim gəlib, zəhmət olar mı heç?" dedi Aybeniz Hanım. Yüzünde, insanın içini ısıtan o tanıdık anne sıcaklığı vardı.

"Ellerinize sağlık, masa muhteşem görünüyor," dedi Leyla da hayranlıkla.

Aybeniz Hanım çorbaları servis edip yerine oturdu. Genç çift yemeklerini yerken, onun içi tarif edemediği bir mutlulukla doldu. Onların doymasını izlemek bile karnını doyuruyormuş gibi hissettiriyordu. Oysa çorbasından daha bir kaşık bile almamıştı.
Yavuz'un yanında karısını görmek, mutluluklarına şahit olmak orta yaşlı kadını ayrıca sevindirmişti. Yıllar sonra oğlunu böyle huzurlu, böyle tamamlanmış görmek kalbine iyi geliyordu.

"Anaaa," dedi Yavuz, ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra. "Sana bir haberim var... Ama müjde mi isterim," demeyi de ihmal etmedi.

"Xeyirdir?" diye sordu Aybeniz Hanım, merakla ona bakarak.
Yavuz, söyleyeceklerinin ağırlığını hisseder gibi bir an sustu...

Yavuz, onca güzeller güzeli karısına baktı; mahkûmu olduğu o kehribar gözlerden izin ister gibi sustu bir an. Söyleyeceklerinin ağırlığını, kalbinin hızlanan atışında hissediyordu.
Leyla gözlerini kapatıp açarak onay verdi. Yanakları al al olmuştu; utancıyla gülümsemesi birbirine karışmıştı.

"Ana, babaanne olmaya hazır mısın? Bir bala daha geliyor sana... Leyla hamile," dedi; yüzünde tarifi olmayan bir mutluluk vardı. Gözlerinin içinde yıldızlar parlıyor gibiydi. Baba olmak, en çok Yavuz'a yakışıyordu.

"Nə deyim, balam... Çox sevindim, çox. Allahıma şükürlər olsun," dedi Aybeniz Hanım. Masadan kalktı; Leyla'yı kucaklayıp tebrik etti. Ardından diğer koluyla Yavuz'a sarıldı, saçlarına bir öpücük kondurdu.

İşte mutluluk buydu; sıcak bir aile ortamı, kalpten kalbe akan bir sevinç...

Aybeniz Hanım yerine geçip oturduğunda gözlerinden yaşlar ardı ardına süzüldü. Bir an, yıllar öncesine gitti. Beş yıl önce Yavuz'un ilk gelişine; her gece içip serseri misali dolaştığı o karanlık günlere... Hayattan bezmiş, yaşama ışığı sönmüş bir adamdan; gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzünden tebessüm eksik olmayan bir adama dönüşüne şahit oluyordu. Zor günlerden bu günlere nasıl gelmişlerdi...

Yavuz'un o eski hâli, hele yaptığı o kaza... Aybeniz Hanım'ı ikinci kez bir evladını kaybetme korkusuyla yüzleştirmişti. Ne acılar çekmişti Yavuz. Şimdi onu böyle mutlu mesut, karısıyla yan yana görmek Aybeniz Hanım'ı derinden duygulandırıyordu. Üstelik o bir zamanların bedbaht adamı, şimdi baba olacaktı.

Zaman... Hep hızlı akan bir kavram. Bir gün önce acılarla mücadele ederken, bir gün sonra mutluluktan ağlayan insanlara dönüştürüyor bizi.

"Hayat, en karanlık gecenin sabrını gösterene sabahını hediye eder."

****************************

SİNOP

Zaman bir yanda mutluluğa ve güzelliklere akarken, diğer yanda bir aileyi yasa boğuyordu. Lewent Turalı, yoğun bakımda verdiği yaşam mücadelesini maalesef kaybetmişti.

Ölüm haberi, Turalı ailesinin üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü.

Bu durumdan en çok etkilenen ise Atahan Turalı olmuştu. Kardeşinin cansız bedenine sarılmak, onu buz gibi toprağın altına koymak hiç kolay değildi.

İnsan, sevdiğini toprağa verirken aslında kendi içinden de bir parça gömüyordu.
Belki güzel bir hayatları, sıcak bir aile ortamları olmamıştı; ama onlar birbirine sıkı sıkıya bağlı iki kardeşti.

Atahan'ın canı yansa Lewent koşar, Lewent'e bir şey olsa Atahan ortalığı yangın yerine çevirirdi.
Onlar kötülük nedir bilmeyen iki kardeşti.

Ama babalarının karanlık yaşamı, annelerinin sorumsuzluğu ve onları terk edip gidişi, bu iki masum çocuğu hayata karşı sert olmaya mecbur bırakmıştı.
Atahan için kardeşine veda etmek zor olsa da, başını dik tutmuş, acısını içine gömmüştü.

Bu hayatta kaybedeceği tek kişiyi de kaybetmiş, yapayalnız kalmıştı artık.
Şimdi yaralı bir aslandan farksızdı.
Ve yaralı bir aslanın nereye saldıracağı, kimi parçalayacağı asla belli olmazdı.

Zamana bıraktığı bir intikamı vardı. Onu alıp gidecekti geldiği çukura...

Ama şimdi, canına karşılık can alacak; kardeşini bu hâle getirenlerden tek tek intikamını alacaktı.

"Beklemeye gerek yok. Planı uygulamaya geçiyoruz. Tek bir hata, tek bir yanlış istemiyorum. Eğer bu işi bozacak, sekteye uğratacak bir hata yaparsanız...
Kardeşimin yanına mezarınızı kazıp kafanıza sıksın; beni uğraştırmayın."

Sesindeki soğukluk ve acımasızlık, odada bulunan herkesin iliklerine kadar işledi. O an, kimsenin nefes alacak hâli bile kalmamıştı.

"Bazı acılar insanı öldürmez... sadece içindeki merhameti gömerdi."

Bölüm sonu uzun ve keyifli bir bölum oldu. Umarim beğenirsiniz. Benim içime sindi ama düzenlerken belki hatalarım kusurlarım olmustur, çünku çok yorgunum ve söz verdigim için hemen atiyorum.

Sizler keyifle bölümü okurken bende bir yorgunluk çayı iceyim sizleri seviyorum.

Keyifli okumalar.

Sizce Atahan ne yapacak?

 

 

Aybeniz hanımın yemekleri...

Bölüm : 01.02.2026 22:24 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...