
Ben geldim koşun! Siz direkt bölüme geçin ben bölüm sonunda sizi bekliyorum!
Bol bol yorum yapmayı ve bölümü beğenmeyi de unutmayın! Bol bol etkileşimlerinizi bekliyorum:)
İYİ OKUMALAR
LAVİNİA ARAL
17 Ekim Pazar sabah saatlerinden devam.
Her sabır vaktinin esiridir, demişti her şeyi öğrendiğim o gece Demir Sancaktar. Ares’le kavuşmamız için biraz daha vakit gerekiyordu.
Zaman su misali akıp geçiyordu da bendeki sabır da geçen o zamanda suya kapılıp gidiyordu.
Şu lanet herif hala daha bulunamamıştı. Hayır Zero’nun bulunamadığı gibi Ares’te ortalıktan kaybolmuştu ve yoktu. Hala daha beni aradığını biliyordum ama nerede arıyordu?
Korkuyordum.
Günler önce kurtarılmanın getirdiği rahatlama artık yerini tekrardan korkuya bırakıyordu.
“Bir tane daha börek ister misin canım?”
Bakışlarım daldığı noktadan sıyrılarak hızla karşımdaki kadına döndü. Dikkatli bakışları kalın camlı gözlüklerinin arkasından bana bakıyordu.
“Hayır, teşekkürler daha fazla yiyemeyeceğim.”
Son zamanlarda benden sıklıkla duyduğu ve her duyduğunda kaşlarını çattığı sözlerle bir kere daha kaşlarını çattı Aden Sancaktar.
“Yine yemen gerekenden az yedin. Biraz zorla kendini.”
Söylemesi bedava ama uygulaması oldukça pahalı bir cümleydi bu kurduğu cümle. Ben bunu zaten defalarca denemiştim. Ama midemi her zorladığımda aldığım karşılık oranın tamamen boşalmasıydı. Bir lokma daha fazladan yemek için yaptığım her zorlamanın sonu klozet başında onları çıkartmak oluyordu.
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Bakışlarım doğrudan bahçeye açılan mutfak kapısına kaydı. Tamamı camdan oluşan sürgülü kapıdan dışarıya bakarken tıpkı ilk uyandığım gibi rüzgârlı bir hava olduğunu gördüm. Bahçedeki ağaçlar şiddetli olmasa da sallanıyordu.
Sonbaharın ortalarındayken hava Karadeniz’e yakışır bir biçimde ılıktı. Karadeniz’in nemli havası aşırı soğukları genel anlamda kırıyordu.
“Ben biraz hava alsam iyi olacak.” diyerek oturduğum yerden dikkatli hareketlerle ayaklandım.
Üzerimdeki uzun kollu, salaş, ikili triko takımı düzelterek dış kapının yanındaki portmantoya yöneldim. Her şeye rağmen yine de bir şal alsam iyi olacaktı. Gittikçe büyüyen karnımı sarıp sarmalamam gerekiyordu.
“Hava fazla rüzgârlı sanki. Şal yerine orada yün hırka var onu al!”
Gittiğim yönü görerek ne yapacağımı hızlıca tahmin eden kadın arkamdan anaç bir tavırla seslendi. Bu halleri içimi burkarken aynı zamanda da sımsıcak ediyordu.
Ve her şeye rağmen vicdanımın sesini arttırıyordu.
Ona herhangi bir karşılık vermesem de arkamdan seslendiği gibi şal yerine bahsettiği o yün hırkayı aldım. Üzerime geçirdiğim hırkayla birlikte tekrardan mutfağa geri döndüm ardından direkt bahçeye çıktım.
Ardımdan örttüğüm kapıyla birlikte yumuşak ama hızlı esen rüzgârı salık bıraktığım saçlarımda hissettim. Saçlarım gittikçe uzamıştı. Artık baş edemeyeceğim bir uzunluktalardı hatta. Hamileliğin getirdiği yükle birlikte zayıf bedenim koca karnımı zor taşıyordu. Kollarımdaki güç artık saçlarımla baş etmeye yetecek bir seviyede değildi.
Bir süredir saçlarımı kesmeyi düşünüyordum. Baya bir kesmek ama. Omuzlarıma ulaşamayan bir boyutta.
Fakat buna asla cesaret edemiyordum.
O, saçlarımı çok seviyordu.
Uzun soluklu iç çekişlerle adımlarımı bahçedeki kamelyaya yönlendirdim. Bahçedeki ağaçların rüzgârın etkisiyle sallanışları içimi bir nebzede olsa rahatlatmıştı.
Kamelyada her zaman rahat bulduğum o koltuğa oturduğumda üzerimdeki hırkaya daha da sarındım. Biraz üşüyordum ama asıl amacım üşümemi geçirmek değil bebeğimi sarmaktı.
Bugün yine fazlasıyla hareketliydi. Karnımın gittikçe büyümesiyle içeride yaptığı hareketler eğer üzerimde karnımı saran bir kıyafet varsa dıştan da fark edilmeye başlanmıştı.
Kızımın bu hareketli halleri babaannesinin bakışlarını hep üzerine çekiyordu. Aden Sancaktarın kızımı çok merak ettiğini biliyordum. Bana mı yoksa babasına mı benzeyeceği ise akıllardaki tek soruydu.
Babası da kızını merak ediyor muydu?
Hala daha bizi aradığına göre ediyor olmalıydı?
O zaman günlerdir neredeydi bu adam?
Tekrardan içime dolan sıkıntıyla seslice ofladım. Şurada doğurmama dört aydan az kalmıştı ki erken doğum doktorların uyarılarına göre ortada olan bir gerçekti, hala daha lanet herifi bulamamışlardı.
Ki Ares’in dışında söylenene göre Ali dayıyla Demiröz’de Zero’yu arıyorlardı. Ali dayının tahminine göre Moskova’ya gitmişti çünkü doğup büyüdüğü yer orasıydı. Ama orayı aradıklarında da onu bulamamışlardı. Ya çok iyi saklanıyordu ya da beklendiği üzere orada değildi.
Günlerdir yaptığım tek şey düşünmekken kendimi artık delirmenin eşiğinde hissediyordum. Aklımı dağıtacak seçenekler riskli hamileliğimden dolayı neredeyse birkaç taneye düşmüştü. Artık film izlemek, kitap okumakta kesmiyordu. Zihnimi oyalayamıyordum.
Bıkkınlık içinde bir kere daha seslice ofladım. Karnımı saran ellerimden birisi rüzgârın karıştırdığı saçlarımın arasına girerken az önce çıktığım mutfak kapısındaki hareketlilik çekti dikkatimi.
Aden Sancaktar araladığı kapının oradan bahçeye tam çıkmadan etrafa bakarken beni aradığını anladım. Tam ona seslenecekken beni bulan bakışlarıyla bundan vazgeçtim.
“Ali dayı geldi, oturma odasındayız.” diyerek beni bilgilendirmesiyle olabilecek en hızlı hareketlerle oturduğum yerden ayaklandım.
Son birkaç gündür Ali dayı Trabzon’da değildi. Ares’i görmek ve Demiröz’le Zero konusunu konuşmak için İstanbul’a gitmişti. Bugün gelişi beklenmedik bir durumken anında içime dolan korku hissini görmezden gelmeye çalıştım.
Oradayken onunla güvenlik açısından pek bir iletişim kuramıyorduk bu yüzden heyecanla geri gelmesini bekliyorduk. Ama erken gelmişti. Bir şey mi olmuştu?
Biraz nefes nefese kalsam da bir dakikanın sonunda oturma odasına vardığımda herkesi çoktan koltuklara yerleşmiş vaziyette buldum.
“Neden erken döndün? Ares’i görebildin mi?” soruları ben henüz oturma odasına attığım ilk adımda dudaklarımdan döküldü. Bedenimin gerginlik dolu olduğunu hissediyordum. Bebeğimde bunu en az benim kadar hissediyor olmalı ki hareketleri kesilmişti.
“Gel kızım önce bir sakin ol, geç otur şöyle. Bir şey olduğu yok. Pek bir şey öğrenemedim.”
Kaşlarım hızla çatıldı. İstanbul’a gitmişti. Nasıl bir şey öğrenemezdi?
“Ares iyi mi?” diyerek merak ettiği tek soruyu soran Aden Sancaktar’a bende katılırken ikili koltuğa oturdum.
“Demiröz ve diğerleriyle görüştüm ama Ares’i bulamadım. Çocuklarında ondan bir haberi yok. Riva’daki evi hareketlendirmiş, oraya bir şeyler yaptırıyor ama orada değil. Bars, Lavinia yokken Ares’in o evin bahçesinden içeri üç beş adımdan fazla girmediğini söyledi. Biz içeri girmek istediğimizde de adamlar izin vermedi. Aldıkları emir bu yöndeymiş. Onlar aracılığıyla Ares’e ulaşmak istedim ama onların da doğrudan Ares’le iletişimleri yokmuş. Zaten yardımcı olmaya pek de meyilli değillerdi. Bostancı’da senin kaldığın dairedeymiş geri döndüğünden beri ama oraya da kaç kere gittim hep kapı duvar. Artık orada da değil sanırım.”
Yani tüm bunlar Ares iyi değil mi demekti?
Demir Sancaktar düşünceli bir halde Ali dayıya bir şeyler derken benim zihnim kısa süreliğine bulunduğum ortamdan soyutlandı.
Demek ben yokken evimize girmiyordu. Günlerdir Bostancı’daki evde kalarak ardımdan yasımı mı tutuyordu tıpkı benim onun yasını tuttuğum gibi?
Bostancı’daki o daire Ares’i de bir başına ağırlayarak yalnızlıklar içerisindeki en acılı sancıya mı dönüşmüştü artık?
Normal zamanda Bostancı’yı çok severdim. Bana göre İstanbul’un en güzel yerlerinden bir tanesiydi ama artık sanırım oradan nefret ediyordum.
Ve içimden bir ses Ares’in de artık oradan nefret ettiğini söylüyordu.
“Orada hiç hareketlilik yok. Bir gün boyunca hususi rezidansta kaldım bir hareketlilik var mı diye gözüm, kulağım hep kapıdaydı ama yok. Orası Riva’ya ilk taşındıkları zamandan beri aynı ıssızlıkta.”
Dikkatimi çeken konuşma zihnimi tekrardan an’a geri döndürürken birkaç saniye ne konuştuklarını anlamaya çalıştım.
“Sarıyer’deki rezidansın anahtarlarını nereden buldun?” derken düşünüyordum.
Ares benden sonra ev konusunda fazla hassaslaşmıştı. Artık eski yaşantısındaki gibi herkesin sıklıkla evine girmesinden hoşlanmıyordu ve bir keresinde bunun konusunu açarak benimle bu konuyu konuşmuştu. Benim aracılığımla bile olsa herkesin, burada kendi aile üyelerinden bahsediyordu, sürekli evimize gelmesini istemediğini özellikle yatıya kalma işinden hiç hazzetmediğini söylemişti. Benim de bu konuda biraz daha hassas davranmamı özellikle rica etmişti.
Ali dayının rezidansın anahtarlarına sahip olduğunu ya da onları birinden bulacağını hiç sanmıyordum. Her ne kadar uzun bir süredir orayı kullanmasak da sonuçta orası bizim ilk evimiz sayılırdı.
Acaba çilingir mi çağırmıştı?
“Ares’in evinden bahsetmiyorum.”
Aldığım yanıtla kafam iyice karışmıştı.
“Anlamadım?”
Ali dayı kısa bir an Aden ve Demir çiftine baktığında gayriihtiyari benim de bakışlarım onlara kaydı. Birbirlerine kaçamak bakışlar atan karı koca aklıma şüphe tohumları ekerken bir an duraksadım.
Olabilir miydi?
“Karşı daireden mi bahsediyorsun?” derken ses tonumda şaşkınlık ifadesi vardı.
Aklıma düşen anıyla her şey yerli yerine otururken aslında sorduğum sorunun cevabını biliyordum. Bunun onlarda farkındayken Ali dayı başını sadece onaylar anlamda aşağı yukarı salladı.
“Biliyordum!” dedim hiddetle.
Tüm bakışlar biraz sorgu biraz da gerginlikle bana dönerken ben zihnimde dönen bir anıyla bakışıyordum.
Bir iş çıkışıydı. Şirketten eve dönüyorduk ve...
Flashback başlangıç.
"Bugün geçmişte yapılan işleri ufaktan bir inceledim de ne güzel işler yapılmış." diyerek bir sohbet başlattım.
Koca cüsseli bedenini yanındaki duvara yaslarken yönünü bana çevirdi. Şirketten beri üstüne giymeyip elinde tuttuğu kabanını yanında sallandırırken bir an nasıl bu kadar rahat gezindiğini düşündüm. Hasta olmaktan falan çekinmiyor muydu?
"Babaannem zamanında başlayan bu işlerin dönüm noktası annem olmuş. Hayal meyal hatırlıyorum da bu işler adına çok büyük hayalleri vardı. Başarılıydı da. Daha çok şey başarırdı... Eğer yaşasaydı." dedi tüm ılımanlığıyla.
Ses tonuna yansıyan özlemin kıvılcımları ela harelerine ulaşıyordu. Annesini çok özlüyor gibiydi. Şu an karşımda kocaman cüssesine inat küçük bir oğlan çocuğu varmış gibi hissettim. Yaralı olduğunu en derinlerimde hissettiğim ve emin olduğum bir andaydım. Bu eminlik nedensiz canımı acıttı.
Aralanan asansör kapısıyla kendimizi dışarı attık. Bir anda bulunduğum ortam bana dar geliyormuş gibi hissettim. Adımlarımız daire kapısına birkaç adım kala karşı karşıya düşerken tüm samimiyetimle gözlerine diktim renkli harelerimi. Hafif ama içten bir tebessüm sundum.
"Eminim öyle olurdu. Annenin yaptığı işleri müsait bir zamanımda özellikle tüm dikkatimle inceleyeceğim. İnanıyorum ki ondan öğreneceğim çok şey olacaktır."
Süregelen göz temasımızda ela harelerindeki ton farklılığı dikkatimi çekti. Gittikçe ısınan ortam yanaklarımın yanmasına sebebiyet verirken bir adım geri çekilmek istedim ama bunu yapamadım.
"Anneme iyi bir öğrenci olurdun." dedi. Ses tonu inancının büyüklüğünü en derinlerinde barındırıyordu.
Yaşadığımız an gittikçe tuhaflaşırken ardımdan gelen sokak kapısı çarpma sesiyle hafifçe yerimde sıçradım. Hızla arkamı dönerek sesin geldiği yere bakarken kapalı kapıyla karşı karşıya kaldım. Ares'in dairesinin karşısındaki dairenin kapısı açık mıydı ki biz kata çıktığımızda diye düşündüm bir an. Kata çıktığımızda katın bomboş olduğuna ve bizim baş başa olduğumuza emindim. Zaten her katta iki daire bulunuyordu gördüğüm kadarıyla.
"Biri mi girdi daireye?" diyerek bir soru yönelttim Ares'e ve sonrasında yönümü ona çevirdim. Çattığı kaşlarıyla karşısındaki dairenin sokak kapısına bakarken gözleri sorumla anlık bana kaydı.
"Hayır." dedi ciddileşen ses tonuyla.
"Aralıktı herhalde." diyerek bir fikir attım ortaya ve sonrasında konuşmamı sürdürdüm. "Hadi burada daha fazla böyle dikilmeyelim."
Hafif bir baş sallamasıyla beni onaylayan Ares bana ardını dönerek kendi evinin sokak kapısına giderken hemen peşinden onu takip ettim. Araladığı kapıdan içeri ilk o girerken onu hemen ardından takip ediyordum. Aralık alandan bende kendimi içeri atarken bir anda içimde hissettiğim tuhaf bir sezgiyle arkama döndüm ve karşı dairenin kapısına baktım. Gözlerimin önünde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Hafif duraksamamla Ares'in bakışlarını üzerimde hissederken karşı dairenin kapısına son kez bir bakış atarak aralık kapıyı örttüm.
Nereden geldiğini anlamadığım bir sezgi beni karşı daireye itiyordu. Bu nedensiz gelen sezgiler anlık canımı sıkarken onları göz ardı ettim. Gittikçe yıpranan psikolojim ve benliğimin uydurması deyip geçmek şu anda çok işime gelirdi.
Flashback bitiş.
“Nasıl biliyordun?” diyen Aden Sancaktar merakını ilk dillendiren kişi olurken ona buruk bir ifadeyle baktım.
“Bir gün şirketten eve dönerken binada senin yardım departmanında yaptığın işler hakkında konuşuyorduk. Tam o an karşı daireden kapı sesi gibi bir ses gelmişti ama o dairede normalde hiç hareketlilik olmazdı. Orada birileri yaşıyor mu onu bile bilmiyordum. O zaman orada bir tuhaflık olduğunu sezmiştim sonrasında dikkatimi çeken ufak tefek şeyler olmuştu ama pek üzerinde durmamıştım. Gündemim karşı daireyi sorgulayacak kadar boş kalmıyordu maalesef.”
O zamandan sonra bir ton şey olmuştu. Annem babamdan boşanmaya çalışırken öldürülmüştü, ihanete uğradığımı sanmıştım, Kubat’la birlikte bir iş çeviriyor gibi olmuştum, eskiden yaşadığım eve geri dönmüştüm, babamın metresi ve bebeğiyle uğraşmış sonunda onları da toprağa vermiştim.
Şimdi ufak bir duraksamayla geçmişe şöyle bir dönüp bakıyordum da ne çok şey yaşamıştım ben öyle?
Yaşaya yaşaya da bir türlü bitirememiştim tüm kötü şeyleri.
Gözlerime aynı buruklukla bakan kadın titrek bir sesle “Hatırladım.” dedi.
Sanırım aklına Ares’in annesi için söylediği o özlem dolu sözler gelmişti.
“Hep orada mıydınız?”
Aslında bu sorunun cevabını bilmesem daha iyi olurdu ama kendimi tutamamıştım. Ares’e ne kadar yakınlardı bilmek istiyordum.
Ne kadar süre Ares’in gözünün önündelerdi? Ares’i başka nasıl kandırmışlardı?
Ares tüm bunları öğrendiğinde kıyametin şiddeti ne derece artacaktı?
“Hayır hep değil. Arada birkaç günlüğüne ancak gelebiliyorduk.” diyerek bu kez cevap veren Demir Sancaktar olurken sadece başımı anladım dercesine salladım.
Bu konuyu sonra daha detaylıca konuşmak üzere rafa kaldırırken asıl konudan daha fazla uzaklaşmadan Ali dayıya döndüm.
“Peki aramayla ya da mesajla da mı hiç ulaşamadın? Ahmet’i de mi bulamadın?”
Ali dayı sıkkınlıkla bir soluk verdi. Yaşından sebep kırışıklıklara sahip eli alnını aynı sıkıntıyla ovalarken başını olumsuzca salladı.
“Mahzen’e bile gittim.” dedi durumun vahametini belirtmek ister gibi.
Aden ve Demir çifti duydukları isimle yerlerinde iyice dikleşti. “Ne öğrendin?” dedi Demir Sancaktar hızla.
Ali dayının orada bir şeyler öğrendiğinden oldukça emin bir hali vardı ve bu hali hiç de iç açıcı durmuyordu.
“Ares mezar odasına girmiş.”
Tek bir cümle ortamdaki gergin havayı bir anda kutuplara çevirmeye yeterken ben olan bitenden hiçbir şey anlamıyordum.
Mezar odası da neyin nesiydi? Bildiğimiz mezardan bahsetmiyorlardı değil mi?
“Saçmalama dayı! Emin misin?”
Ali dayı sıkıntılı ifadesini sürdürerek yeğenine bakarken oldukça ciddi duruyordu. Bu söylediklerinin doğruluğunu kanıtlıyordu.
“Allah kahretsin!”
İsyan dolu bir bağırışla olduğu yerde öfkelenen adamın tepkisini beklemezken daha da korktuğumu hissettim. Neler oluyordu? Ares neye bulaşmıştı böyle?
“Mezar odası da ne?” derken kendimi pek iyi hissetmiyordum.
“Kim, kim var mezar odasında? Şu anda kim orada?”
Demir Sancaktar aynı öfkeyle konuşmaya devam ederken eşi yanında sus pus bir şekilde oturmasını sürdürüyordu. O da hiç iyi gözükmüyordu.
“Theodore adıyla anılan Yunan asıllı bir adam varmış. Başta Yunanistan ve Amerika olmak üzere sekiz ülkeden deport edilmiş birisi.” dedi Ali dayı.
Benim sorumu yanıtsız bırakarak öfkeli yeğenine cevap vermesini şimdilik görmezden gelerek sorumu yineledim.
“Mezar odası da ne?”
Konuşulan hiçbir şeyi anlayamıyordum ama söylenilenlerin iyi şeyler olmadığının farkındaydım. Bedenimde kol gezen korkunun beni ele geçirmesine izin vermemeye çalışarak uzun soluklar aldım.
“Mezar odası, Mahzen’in içerisinde bir yer ama Mahzen’in bir bölümü değil. Orası Mahzen’in başlangıcı. Tehlikenin doğum için yaratıldığı yer.”
Arap saçına dönen zihnimde artık hiçbir şey yerinde değildi. İyice karman çorman olmuştum.
“Ares’in oraya girmesi kötü mü?” diye sorumun saçma olduğunu bile bile bir soru daha sordum.
Mahzen gerçekte nasıl bir yerdi, mezar odası da neyin nesiydi hiçbir fikrim yoktu. Hayatımda böyle şeyler hiç duymamış ve görmemiştim. Ama hiçbir şey bilmesem de her şeyin kötü olduğunu hatta çok kötü olduğunu hissedebiliyordum.
“Kötü değil.” diye mırıldanarak yanıtladı beni Demir Sancaktar. Oldukça bitkin gözüküyordu. Bu kadar öfkelenmek hasarlı bedenine iyi gelmemiş olmalıydı. “Ölüm.”
Duyduğum tek kelime başımdan aşağı kaynar suların akmasına sebep olurken bir hışım Ali dayıya döndüm.
“Anlamadım?” dedim sanki o kelimeyi söyleyen kişi oymuş gibi.
Aden Sancaktar frenleyemediği birkaç damla yaşını gizlice sildiğini sanarak sessizliğini sürdürürken ellerinin titrediğini fark ettim. Umursamadım. Demir Sancaktar’ın da başı aşağı eğik en az karısı kadar kötü gözükürken onu da umursamadım.
Ali dayı üzerinde yarattığım baskının pek ala farkında olarak birkaç saniye duraksamanın ardından konuştu. “Evet durum kötü gözüküyor. Ares’e hiçbir şekilde ulaşamıyorum. Bir şeylere bulaşmış belli ve ben ne yapabilirim şu anda onu da bilmiyorum ama onu bulacağım.”
Başımı hızla iki yana salladım. Soluklarım sık ve öfkeliydi. Tıpkı sesim gibi.
“Bana şu an doğru zaman değil ortaya çıkamazsın dediniz, sizi dinledim ve şu sonuçlara bak! Neye bulaştı bu adam?”
Kızgındım hem de çok kızgındım. Bu kızgınlığım kendimeydi. Onları dinlememeliydim. Ortaya çıkmalıydım.
“Tam olarak neyin içine girdi bilmiyorum ama onu bulacağım kızım söz. Halledeceğiz her şeyi sadece biraz daha sabır.”
Kabul etmemeliydim. Tekrardan başımı iki yana salladım.
Ne zamandır titrediğini bilmediğim elim havalanırken işaret parmağımı tehditkâr bir hareketle Ali dayıya doğru salladım.
“Ares’i bul. Bul ve kurtar. Yoksa Yıldırımmış, Ares her şeyi öğrendiğinde yaratacağı kıyametmiş umurumda olmaz ortaya çıkarım!”
Bir oyunun üstadı değilken oyunun kurallarına uymazsan oyunu kaybederdin. Ancak üstat sensen oyunun kurallarını belirleyebilirdin. Ve böylelikle kaybedeceğin bir oyun olmazdı.
Bir kere daha kaybedemezdim.
Ben ortaya çıkarsam Ares’te her nerdeyse her şeyi bırakır ve ortaya çıkardı. Çıkardı yani değil mi?
Çıkmalıydı.
Her şeyden önemlisi iyi olmalıydı.
***
15 Kasım Pazartesi.
Güne gözümü açar açmaz son günlerde hep yaptığım gibi doğruca aşağıya inerek başlamıştım. Aden ve Demir çiftini her zamanki gibi çoktan uyanmış bir halde bulmak artık alıştığım şeylerden birisiydi.
Geceleri bir türlü uyuyamadığımdan sabaha karşı zorla sızıyor ve bunun getirisinde gözümü öğle saatlerinde açıyordum.
Artık hamileliğim altıncı aya geçtiğinden hayatım 0,5x moduna geçmiş gibi öylesine ağır öylesine yavaştı. Kanamalar artık tamamıyla son bulmuş, yerini sancılara ve ağrılara bırakmıştı.
Günlerdir Ali dayının Ares’i bulması adına verdiğim sabır mücadelesi takdire şayan olsa da bedenim hiç böyle düşünmüyordu. Stresin uzak olması gereken en yegâne şey benken artık bu son günlerde böyle bir şey ihtimal dahilinde bile değildi.
Gergindim, stres içerisinde korkuyla geçiriyordum günlerimi. Her an Ares’ten kötü bir haber gelecek korkusu bedenimi sancıya boğuyor ve bu da erken doğumu daha da garanti bir ihtimal haline getiriyordu.
“Bugünde mi bir haber yok?” diyerek mutfaktan içeri girdiğimde üzerimdeki salaş pijama takımı umurumda olan son şey bile değildi.
Buradaki ilk günlerimde hatırlıyordum da ayıp olmasın diye üstümü değiştirmeden, tipime çeki düzen vermeden kaldığım odadan çıkmazdım. Şimdiyse son iki haftadır üzerimde olan tek şey pijama takımlarıydı. Güne başlarken sadece yüzümü yıkıyor ve saçlarımı tarıyordum. Tüm bunların dışında sık sık dişlerimi fırçalayıp tenimi nemlendirmekten başka hiçbir şeye elim gitmiyordu. Bu son ikisini de normalde bakım takıntılısı birisi olduğumdan gayriihtiyari yapıyordum.
“Yok canım. Ali dayı bugün için öğleden sonra geleceğini söylemişti. Onu bekliyoruz işte.”
Gözüm duvardaki saate kaydığında çoktan öğleden sonrasında olduğumuzu gördüm. Demir Sancaktar’a konuyla ilgili bir bilgisi var mı diye döndüğümde direkt göz göze geldik. Elindeki çay bardağını dudaklarından uzaklaştırırken ona olan bakışımdan konuşacağımı ve dahası neler diyeceğimi hızlıca anlayarak daha ben bir şey demeden konuştu.
“Benim de ekstra bir bilgim yok. Gelmek üzeredir diye düşünüyorum.”
Bıkkın bir soluk vererek tıkanan tüm yollara içimden saymaya başladım. Hiç kimse bir haltı beceremiyordu! Artık benim bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Sakin adımlarla yanıma gelerek ellerini omuzlarıma sardı Aden Sancaktar. “Lütfen kendini iyi tut. Her şey hallolacak sadece biraz daha sabır. Gel hadi bir şeyler atıştır masa hazır.”
Sabır sabır sabır! Artık taşıyordu sabır!
Bunlardaki de ne sabrıydı böyle yıllar yılıdır! Peygamber sabrıyla yarışıyorlardı.
Ama yoktu, kalmamıştı bende sabır!
Omzumdaki ellerin yönlendirmesiyle masaya ilerleyip her zaman oturduğum yere oturdum. Ağzımın içinden homurdana homurdana doğruca çatala yöneldim.
Çok aç uyanmış hissediyordum ama birkaç lokma sonrası tüm iştahımın kaçacağını da biliyordum. Artık klasikleşmişti. Çok sık yiyordum ama hep az bir miktar oluyordu bunlar.
“Bu böyle olmayacak. Ali dayıda bir şey yapamıyor artık. Bir ay oldu bir ay! Ben İstanbul’a geri döneceğim. Eminim Demiröz bunu anında Ares’e yetiştirir. Zaten istediğinde ulaşabildiğini de gördük!”
Hem konuşup hem ağzıma patates kızartması tıkarken yeme adabı namına hiçbir endişem yoktu. Zaten karşımdakilerin de buna takıldığı yoktu. Günlerdir birlikte aynı evde yaşıyor, yemekler yiyor, çaylar içiyorduk. Ares’in doyamadığı aile hayatını şu anda büyük bir vicdan muhasebesiyle ben yaşıyordum.
Onlar her ne kadar hiçbir şey demeseler de beni sanki gelinleriymişim, onlardan biriymişim gibi gördüklerini hal ve davranışlarından anlayabiliyordum.
Benim samimiyetimde zaten pijamalarla dolaşmamdan, her şeyi doğruca söylememden ve işin aslında kendimi kasmadan kendim gibi olmamdan belliydi.
Yalan yoktu onları sevmiştim. Hem nasıl sevmeyebilirdim ki? Onlar Ares’in ailesiydi.
Tıpkı benim gibi. Yani ben kısmı biraz muallaktı çünkü en son terk edilmiş gibi bir şey olmuştum ama sonuca bakacak olursak yine benim için geri dönmüş ve günlerdir beni arıyordu.
Bence hala daha ailesi sayılırdım. Yani umarım.
Dolu ağzıma aldırmadan derin bir iç çektim. Ben ailesi değilsem bile karnımda büyüyen can onun ailesiydi.
O beni ailesi saymazsa da buna çok üzülmezdim çünkü benim gibi onun da kendinden bir parça canı vardı ve o artık asla yalnız kalmayacaktı.
“Tamam haklısın canım ama biz yine de fevri bir karar vermeyelim. Ali dayı bir gelsin, konuşalım. Duruma göre bir şeyler düşünürüz. Bence de çok uzadı bu durum artık ama yapacak da bir şey yok. İnan bazen elden hiçbir şey gelmeyince gelmiyor.”
Büyükçe bir yudum aldığım vişne suyunu masaya geri bırakırken ağzımdaki son lokmayı aceleyle yuttum. “Siz de böyle diye diye bir aydır oyalıyorsunuz beni! Bir şey olduğu yok. Yok! Bulamıyorlar işte adamı! Ama artık bir şey olmalı. Bulmalılar! Birazcık olsun Ares’i tanıdıysam bir aydır kim bilir ne işlere girmiştir. Öfkelendiğinde kontrol edilemez birisi oluyor, laf dinlemiyor! En önemlisi adam ortadan kayboluyor, kayıp!”
Genişçe açtığım kollarımı sertçe geri indirirken soluk soluğa kalmıştım. Bir insana hamilelik ancak bu kadar zor olabilirdi gerçekten!
Yolun sonunda bebeğime kavuşmak olmasa hamilelik travması geçirecektim. Hamilefobik olarak dünya rekorlar listesine bir ilk olabilir miydim?
“Bizim kız yine barut gibi maşallah!” diyen ses hiç beklemediğim bir anda mutfak kapısından geldiğinde irkilsem de bunu belli etmeden hızla kapıya döndüm. Ali dayı gelmişti.
“Barut artık kesmiyor beni. Top, tüfek oldum ben bekleye bekleye!” dedim hazırcevap bir şekilde.
Ali dayı ilk bakışta pek keyifli gözükmese de yine de gülerek geldi yanımıza ve boş sandalyelerden birine oturdu.
“Anlıyorum seni kızım ama sabretmekten başka bir çaremiz yok. Elimden geleni yaptığımı biliyorsun. Bunu da elbet halledeceğiz.”
İlk uyandığımdaki iştahımın artık tamamıyla çekildiği ana geldiğimden elimdeki çatalı tabağıma bıraktım.
“Zaten iki aydır burada bir sabırdır tutturmuş bekliyorum. Bir çözüme ulaşabildiğimiz yok. Daha fazla beklemek istemiyorum. İstanbul’a döneceğim.” dedim. Ses tonum öylesine kararlı çıkmıştı ki masadaki herkes bir anlık bir duraksama yaşamışlardı.
“Biraz daha sabredemez misin? Bir duyum aldım doğruluğunu araştırıyorum. O bir netliğe kavuşsun söz seni direkt ben götüreceğim İstanbul’a.”
Yeni bir bilgiye ulaşmış olma ihtimalinin heyecanıyla tıpkı ben gibi karşımdaki çiftte yerlerinde kıpırdandı.
“Ne öğrendin dayı?” dedi Demir Sancaktar hızla.
Oğlu için endişelenmekten tüm hayatının zehir içinde geçtiğini biliyordum. Tıpkı karısı gibi. O her ne kadar Aden Sancaktar gibi belli etmese de içindeki yangının büyüklüğünü görmek için gözlerine bakmak yetiyordu.
Geçmişte dört kişilik ailesini koruyamamış olmanın çaresizliğini artık geride bırakmak zorunda kaldığı oğlunun çaresizliği geçmiş gibiydi. Yaşama geri döndüğünden beri geride kalan oğlunu kurtarmaya çalışmış ama yıllar boyu bir karış yol katetememişti.
Bir baba için elinden hiçbir şey gelmemesi çok acı olsa gerekti. Üstelik mevcut hali de ortadaydı. Karısı gibi kalın camlı gözlükler kullanmasa da tıpkı eşi gibi işitme cihazı kullanıyordu. Cildinin çoğu yerinde ikinci ve üçüncü derece yanıklar vardı ve en önemlisi artık yürüyemiyordu. Ömrünün geri kalanında bir tekerlekli sandalyeye mahkumdu. Kısmi de olsa bazı bakımlara mecburdu.
Onlarla geçirdiğim şu günlerde onlara karşı olan öfkem gittikçe azalmıştı. Her ne kadar ölü kimliklerinin ardına sığınıp saklanarak yaşamalarını hala daha onaylamıyor olsam da onları anlayabiliyordum. Başka bir çareleri olmadığını kabulleneli günler oluyordu.
Umarım Ares’te anlayabilirdi.
“Mahzen’de Ares’in çoktan Yıldırım’ı bulup öldürdüğüne dair söylemler var. Aslını araştırıyoruz Demiröz’le. Geçenlerde de Ahmet görülmüş Mahzen’de. Demiröz haberi alır almaz gitmiş Mahzen’e ama kimseyi bulamamış. Deniz’in emniyetten bir arkadaşının dediğine göre de Ares’in Türkiye’den herhangi bir çıkışı gözükmüyormuş ama bir süredir sanki Türkiye’de değilmiş gibi hiçbir hareketi de yokmuş.”
Sıkıntılı bir soluk verdi. Her şey karman çorman olmuştu iyice ve bunun tek bir sebebi vardı: Ares!
Onu gördüğüm yerde mahvedecektim! İçimdeki acı gün geçtikçe kendini öfkeye bırakmıştı ve o öfke hiç de iyi bir boyutta değildi. Onun canına okuyacaktım!
“Ahmet’in hareketleri araştırılacaktı ondan bir şey çıkmadı mı?” diyen Aden Sancaktar endişeli bir merakla Ali dayıya bakıyordu.
Mutfaktaki çalışanın masadaki tüm çayları yenilemesine ek Ali dayıya da bir çay vermesini düşünceli bir ifadeyle izlerken aslında aklım çok başka yerlerdeydi.
Ali dayı kendisine servis edilen çaydan kaynar olmasına aldırış etmeden bir yudum alırken başını olumsuzca salladı.
“O da tıpkı Ares gibi kayıtlara göre Türkiye’de gözüküyor ama ülke içinde bir hareketliliği yok. Kendi araçlarını ve kartlarını kullanmadıkları için takip zorlaşıyor.”
Kaşlarım çatıldı. Ares ve kendi arabasını kullanmamak?
“Araçlar nerede ki? Ayrıca Ares nakit kullansa da genelde hep kartla işlerini hallediyordu. Bu nasıl mümkün olabilir? Bir çuval nakitle gezecek hali yok ya!”
Aden Sancaktar konuşmam üzerine bana sorgulayıcı bir bakış attığında onun da benim dediklerimi düşündüğünü anladım.
“Araçların hepsini Riva’daki eve çekilmiş. Bu para kısmı da nasıl oluyor bilmiyorum ama bir tahminim var.” diyen Ali dayıyı Demir Sancaktar konuşmasıyla tamamladı.
“Maddiyatı kimsenin bilmediği bir kaynaktan hallediyor kesin.”
Ali dayı yeğenine katılır gibi başını salladığında düşündüm. Ares’in tamamıyla dedesine bağlı olmadığını en başından beri biliyordum. Kendi yürüttüğü işleri vardı. Her ne kadar bana da pek ayrıntı vermese de bu işlerden çoğu kişi haberdar değildi. İçimden bir ses bu kaynağın bununla alakalı olduğunu söylüyordu.
“Ben biliyorum.” sözleri dudaklarımdan ansızın döküldüğünde herkes sorguyla bana döndü.
“Nasıl biliyorsun?” diyen Ali dayı böyle bir şeyi bilmemi beklemediğini yüz ifadesiyle açıkça belli ederken onunla eş zamanlı Demir Sancaktar’da konuştu.
“Ne biliyorsun?”
Yanlış ya da eksik bir bilgi vermemek için hafızamı zorlayarak hatırladıklarımı toparlamaya çalıştım. Bu kısa bir duraksama yaşamama sebep oldu.
“Tam olarak ayrıntılı bir biçimde neler yaptığını bilmiyorum tabi ama az buçuk duyup gördüğüm kadarıyla Ares’in aile şirketinden bağımsız yürüttüğü işleri vardı. Bana pek ayrıntı vermese de sorduğumda bir şeyler anlatıyordu. Birkaç ticari faaliyetler dışında genelde borsa ve hisse işleri olduğundan söz etmişti. Getirisi iyi olan işler demişti.”
Hafızamı biraz daha zorlamaya çalışsam da başka bir şey hatırlamadığımdan aslında benim de çok bir şey bilmediğimi anladım.
“Bu işlere Riva’ya geçtikten sonra mı girdi yoksa daha öncesinde de var mıydı bununla ilgili bir şey biliyor musun?” dedi Demir Sancaktar düşünceli bir sesle.
Soru bildiğim yerden geldiğinden hızlıca yanıtladım onu. “Hayır yeni işler değil. Benden de öncesine dayandığını söylemişti yanlış hatırlamıyorsam.”
Ne yaparsak yapalım bir türlü bir sonuca varamadığımızdan bir süre sessizlik oluştu mutfakta. Herkes kendi halinde düşüncelere dalarak bir şeyler düşünürken içimdeki sıkıntının daha da çoğaldığını hissediyordum.
“Bu iş böyle gitmez.” dedim sonunda dayanamayarak. “Ben geri döneceğim.”
Ali dayı anında bu dediklerime itiraz edecekken bunu yapmasına izin vermeden karşımdaki çifte döndüm.
“Siz de var mısınız benimle?”
Her ne kadar şartlar belli olsa da daha ne kadar böyle saklanarak bir yaşam süreceklerdi? Ölüm vardı ve bu çok gerçekti.
Ölüm dışında her şeyi bir şekilde halledebilir ya da kabullenebilirdik ama ona bir çare yoktu. Ben bir kez daha hayata geç kalmak istemiyordum.
“En azından şu haberin gelme-” diyerek söze başlayan Ali dayıyı gözlerine beklentiyle baktığım Demir Sancaktar böldü.
“Sana o gece de söyledim, artık biz de varız ve siz iyi olacaksınız.” sözleriyle bana her şeyi öğrendiğim o kamelya gecesini hatırlattı.
Zihnimde yankılanan o ses yüzümde buruk bir tebessüm oluştururken o tebessümle karşımdaki çifte baktım.
“Artık biz de varız ve siz iyi olacaksınız.”
Aden Sancaktar eşini desteklediğini belli edercesine onun eline tutunurken bendeki tebessümün aynısıyla yüzüme bakıyordu.
Ali dayı da gereken cevabı alarak sessizliğe büründüğünde sıkıntılı bir soluk verdi.
Bebeğimde aldığımız kararı onaylamak ister gibi uykusundan uyanarak içeride dönmeye başladı. Hareketlerinin arasına sıkıştırdığı tekmelerle tepkisini iyice vurgulamak isteyen kızım bir anlık da olsa içimdeki sıkıntıyı söküp atmıştı.
“Yani ne diyebilirim sonumuz hayır olsun inşallah.” diyerek ceketinin cebindeki telefonu ağır hareketlerle çıkarttı Ali dayı.
Aldığımız kararı onaylamadığını dile dökmesine gerek kalmadan yüz ifadesiyle belli etse de yine de her şeye rağmen yanımızda olduğunu da yaptığı hareketlerle gösteriyordu.
Telefonda yaptığı birkaç tuşlamayla bir arama yaptığında o aramayı tekrardan bir tuşa basarak dışarı yansıttı.
Ciddiyetinden asla ödün vermeden sadece telefon ekranına bakan adamın kimi aradığını göremesem de yine de aldığımız karara uygun hareket ettiğini biliyordum.
Her şeye rağmen o da kız kardeşinden geriye kalan ailesine sahip çıkmaya çalışıyor ve bunun için elinden geleni yapıyordu. Tüm bunlar için ona çokça minnettardım.
“Efendim Ali?” diyerek yanıtlanan aramada Demiröz’ün sesini duymayı beklemezken merak içerisinde yapılacak konuşmayı bekledim.
“Tüm aileyi al ve Trabzon’a gel. Dediklerimi sorgulama.” dediğinde Ali dayının ses tonundaki emir sertliği beni karşımdaki çifte bakmaya itti.
Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştığım anlarda yaşadığım sorgulamayı Demir Sancaktar anlamış olacak ki bana güven verici bir ifadeyle gözlerini kapatıp açtı. Sakinlikle beklememi ister gibiydi. Sanırım o Ali dayının ne yaptığını anlamıştı.
Demiröz’de söylenilene bir anlam vermemiş olacak ki birkaç saniye duraksadı. “Ne zamana?” diyerek duruma hızlıca ayak uydursa da yine de ses tonundaki sorgulamayı fark etmemek imkansızdı.
“Hemen. Ve ben Ares’e ulaşması için etrafa bir laf duyuracağım sende yap. Ares duysun, aradıkları burada!”
İrileşen gözlerim tamamıyla tepkisel bir hareket olurken bebeğimin de hareketleri bir bıçak gibi kesilmişti. Heyecanlanmıştım.
Ne demişti Ali dayı az önce?
Ares duysun, aradıkları burada!
Aradıkları burada! Biz! Biz buradaydık!
-BÖLÜM SONU-
Bölümü nasıl buldunuz? Artık daha hareketli ve kaos dolu bölümler bizi bekliyor. Hazırlıklı olun!
Finale gittikçe yaklaşıyoruz. Net bir geri sayım veremem ama az kaldı. Kalbim çok buruk:( Ben nasıl vedalaşacağım:(
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize iyi bakın!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 11.33k Okunma |
912 Oy |
0 Takip |
71 Bölümlü Kitap |