71. Bölüm

BÖLÜM 70 - 2. KİTAP BÖLÜM 13

Serra Bıçakcılar
_ssaree_

Sizlere sahurunuz için sürprizle geldim. Yeni bölümümüze koşun!

Bölüme geçmeden beğenilerinizi bırakmayı ve tüm bölüm boyunca bol bol yorum yapmayı unutmayın!

İYİ OKUMALAR

ARES SANCAKTAR.

21 Eylül Salı akşam saatleri.

Guatemala Cumhuriyeti, Escuintla.

Iztapa’nın nemli ve boğuk sokakları daralmış ruhumla yarışacak seviyedeydi ama yine de benimle yarışmak için yeterli değildi.

İlerlediğim karanlık sokaktaki sokak lambaları yeterli aydınlatmayı sağlamıyordu ama bu yanından geçip gittiğim insanların bana tuhaf bakışlar atmasına engel değildi. Üzerimdeki bakışlara aldırış etmedim. Ben zaten son aylarda üzerime dönen hiçbir bakışa, bana söylenilen hiçbir söze aldırış etmemiştim.

Beni tanıdığını sanan herkes çok değiştiğimi söylüyordu. Aslında değişen ben değildim, onlardı. Ben sadece onlara ayak uydurmaya başlamıştım o kadar. Ama insanlar kendilerinin başkalarına davrandığı gibi kendilerine davranılmasına tahammül edemiyordu.

Bu halim herkesin kuyruğuna basıyordu.

Bir adım gerimde yürüyen Ahmet ve onun iki yanında yer alan adamlarla birlikte hedefteki yere yürürken aklımdaki tek şey bir an önce buradaki işi halledip sıradaki hedef için lokasyon değiştirmekti.

Mahzen’i ilk öğrendiğim zaman ben buraya asla girmem sözümü çiğnemiş ve bir tek bununla da kalmayarak mezar odasına kadar inmiştim. Kendi gücümle erişemediğim bir şeye erişebilecek ne kadar yol varsa hepsine bulaşmıştım.

Bunun tek bir nedeni vardı: Ailemi bulmak.

Lavinia ve bebeğimizi. Kızımızı.

Mezar odasının son yıllarda sahibi olan Theodore’u çokça duymuştum. Sahibi olduğu yer gibi ünü de sağlam birisiydi. Aslen Yunan asıllı olsa da yaşadığı yer Amerika’ydı. Tabi sınır dışı edilmeden önce.

Başta Yunanistan ve Amerika olmak üzere sekiz ülkeden daha sınır dışı edilmiş yasaklı bir kişiydi. Sebebi açık ve netti. Bunu bilmeyen yoktu. Cinayet, uyuşturucu, seks ticareti, kara para aklama.

Tüm her şeyin yanında kötülükte nam salmasına sebep olan birçok şeyi daha vardı ama hiçbiri tam anlamıyla ana sebep sayılmazdı.

Bugün buradaydım çünkü Theodore’dan bir şey istemiştim ve bunun karşılığında ona bir ödeme yapmam gerekiyordu. Bu nakit ödeme gibi kolay bir şey değildi. Onun da istekleri vardı.

Her ne kadar gücüyle nam salmış, sınırı olmayan birisi olsa da sonuçta o da bir insandı ve bana göre onun da erişemediği şeyler vardı. Tıpkı benden istediği şeyler gibi.

Gerçi isteklerinin hepsine erişemediğini düşünmüyordum. Emindim ki kimisi kendi vaktini ve enerjisini harcamak istemediği kimisiyse gururuna yediremediği işlerdi. Mesela birazdan işleyeceğim cinayet gibi.

Fox kod adlı işin özünde bir sıçan gibi kaçan muhbir olan adam, Theodore’un kara para aklamayı yönettiği yerden çıkartmaması gereken bir bilgiyi dışarı çıkartmıştı. Bende birazdan işleyeceğim cinayet için başka bir bilgiye sahip değildim. Bana kalırsa bu kadarı bile fazlaydı.

“Bir sıçan için on sekiz saatlik uçuş yaptığıma inanamıyorum!” diye ağzımın içerisinde homurdandığımda hoşnutsuzluğum hat safhadaydı.

“Biz halledebilirdik abi keşke sen zahmet etmeseydin buraya kadar.” diyen Ahmet bu öneriyi kaçıncı kez dillendirmişti bilmiyordum. Ona ters bir bakış attım.

“Birini öldürmek her ne kadar tek kurşuna baksa da bu o kadar basit bir iş değil. Özellikle Lavinia’ya ulaşmam için bu yoldan geçmem gerekiyorsa kimseye bırakamam bunu.”

Her şeyi hiçbir pürüze yer vermeden olabildiğince temiz halletmeliydim. Aklım burada kalamazdı. Ailemi bulmak adına bir yola çıkmıştım ve bu yolda hataya da şüpheye de yer yoktu.

Iztapa’nın köhne yerindeki mekâna varmaya gittikçe yaklaşırken isli bir sokağı daha ardımda bırakarak sola döndüm. Adımlarım hızlıydı ama aceleci değildi. Kendimle çelişiyordum. Bu işin bir an önce bitmesini ve sıradaki işe geçmeyi isterken sağlam adımlarla acele etmeden ilerliyordum.

Bu ikilem çok can sıkıcıydı.

Fox adlı sıçanı öldürdükten sonra, ki bunu ben değil adamlarım yapacaktı ben sadece işin hallolduğundan emin olmak için onlara eşlik ediyordum, ölmesi gereken iki kişi daha vardı.

Theodore’a gönderdiğim flash bellekte ondan istediğim şey çok basit ve açık bir biçimde belliydi. O bellekte Zero piçinin adı, soyadı ve tek bir fotoğrafı vardı. Bu ‘Bana onu bul!’ demek oluyordu.

Benim aksime onun bana geri gönderdiği bellekse bir o kadar karmaşıktı. Üç farklı ülke ve üç farklı cinayet istiyordu. İlk cinayet ise burada, Escuintla’nın Iztapa bölgesindeydi.

Tüm cinayetler bittikten sonra El Salvador’un başkenti San Salvador'dan bir dosya almamı, dosyayı ilk olarak karayolu bağlantısıyla El Tamarindo’ya geçirdikten sonra oradan da deniz yoluyla Kolombiya’da bir kişiye ulaştırmamı istiyordu.

Kolombiya’ya da Playa Huina’dan turist gibi giriş yapıp oradan karayoluyla Medellin’e gitmem gerekiyordu ki dosyayı istenilen kişiye ulaştırabileyim.

Tüm bu istenilenler o kadar illegal şeylerdi ki Guetemala’ya gelmek dışında uçak kullanamazdım. Zaten buraya da kendi uçağımla değil aracı bir uçakla gelmiştim. Çünkü takip ediliyordum. Demiröz ve Ali dayı tarafından.

Theodore, ben isteklerini halletmek için yola çıkmadan önce bana bir haber yollamıştı. Ali dayıya dikkat etmem gerektiğini söylediği tek cümlelik haber beni nedense hiç şaşırtmazken bunu o an için sorgulamamıştım. Çünkü şu an için önceliğim halletmem gereken işlerdi.

İçten içe bu uyarının altından da bir bomba patlayacağını bildiğimden en azından şimdilik bir aile içi ihanetini öğrenmeyi daha ertelemekte hiçbir sakınca görmemiştim.

Adımlarım dışarıdan terk edilmiş gibi gözüken mekâna vardığında ilk önce duraksadı ardındansa tamamen durdu. Ahmet hemen yanımdaki yerini alırken ona göz ucuyla bir bakış atarak önümdeki berbat gözüken binaya bakmaya geri döndüm.

“İçeride oyalanmak yok. Hedefi bulun, bulduğunuz hedefin doğru olduğundan emin olun, olası görgü tanıklarını uzaklaştırın ve tek kurşun. Ha tabi Theodore'un rica ettiği bilgiyi de adamdan almayı unutmayın.”

“Emredersin abi!”

Kapısında tek bir korumanın bile beklemediği köhnelikteki gece kulübüne girdiğimde hemen arkamdaki adamları tanımıyormuşçasına doğruca bara ilerledim. Etrafta bir gece mekanına kıyasla düşük seviyede yabancı bir müzik çalıyordu. İçeri girdiğim gibi giyimimden kaynaklı tüm bakışlar üzerime dönse de buna pek aldırış ettiğim söylenemezdi. Tıpkı az önce geçtiğim sokaklarda olduğu gibi.

Dışı kadar berbat olmasın içerisinin de bir lağımı andırdığı mekândan tiksinsem de ifadesiz bir suratla bara ulaşarak her şeye arkam dönük oturdum. Aynı ifadesiz tavırla etrafı süzerken içeride on, on beş kişinin ancak olduğunu gördüm. Küçük bir mekandı.

Rutubete boğulmuş mekânın küf kokan eskimiş bar tezgahının ardında oldukça zayıf görünen barmen, kıstığı bakışlarıyla bana yaklaşırken hareketlerinden buram buram tedirginlik akıyordu. Bir kemik torbasından ibaret vücudunun görünürdeki her yerinden saçma sapan dövmeler görünen tahmini yirmisine yeni ulaşmış genç bir çocuktu.

Elindeki artık kirden orijinal rengini tamamıyla yitirmiş bezle sildiği bardağı tezgâha bırakırken bir bana bir de arkamdaki hareketliliğe bakıp duruyordu. Sanırım Ahmetler işe koyulmuştu.

Ufak bir parmak şıklatmasıyla karşımdaki çocuğun dikkatini üzerime çekerken yaptığım basit bir el hareketi bile çocuğu irkilerek bana dönmesini sağlamıştı. Böylesine leş bir yerde çalışan birine göre fazla mı korkaktı?

“Qué le gustaría?” diyerek tüm ilgi ve odağını bana veren çocuk arkamda olan biten her neyse ona bakmamaya çalışıyordu.

Şu anda içerisinde bulunduğum ülkenin ana dili olan İspanyolcayla iletişim kurmaya çalışan herkese yaptığım gibi ona da ifadesiz bir bakış attım. İspanyolcam yoktu ve karşımdaki zibidinin ne dediğine dair hiçbir fikrimde yoktu.

“Do you know English?” İngilizce biliyor musun?

Arkamdaki gürültünün anlık artmasıyla ortamda birkaç çığlık yayıldı. Ters bir bakışla arkama dönerken anında göz göze geldiğim Ahmet’e kısa bir bakış attım. Günlerdir başımın ağrıdığını biliyordu biraz daha sessiz olamazlar mıydı?

Tek bir bakışımla aklımdan neler geçtiğini anlayan Ahmet bana mahcup bir bakış atarken tekrardan önüme döndüm. Sabırsız bakışlarım karşımdaki genç çocukla buluştuğunda genç çocuk silkelenerek kendine geldi.

“Sí... I’m sorry, I know a little English.” Evet... Üzgünüm, biraz İngilizce biliyorum.

Anladığımı belirtircesine başımı salladım.

“Fine. Give me your best whiskey.” Güzel. Bana en iyi viskini ver.

Çocuğun sadece söylediğim viski kelimesinden yola çıkarak bir şeyler hazırlamaya başladığının bilincinde sert bir soluk verdim.

İnceleyici bakışlarımın altında olabilecek en hızlı şekilde daha önce hiç görmediğim bir içki şişesinden içki olduğunu umduğum bir sıvıyı bardağa dökerek önüme koydu. Çocuğun korkak tavırlarına daha fazla aldırış etmeden en sonunda arkamı tamamıyla ona döndüm.

Umursamaz bakışlarım leşten de öte olan mekânda gezerken bir kez daha Escuintla’ya neden ‘Köpeklerin Yeri’ dediklerini anladım. İtten beter leşleri çoktu.

Hemen ilerimde Ahmet ve yanındaki adamlar Fox olduğunu düşündüğüm birini köşeye sıkıştırmış vaziyette üzerinde ufak tefek oynamalar yapıyordu. Sanırım şu anda Theodore’un istediği bilgiyi alma aşamasındalardı. Ellerini biraz daha hızlandırmalarını umarak çoktan boşalmış mekânı biraz daha incelerken aslında baktığım yerleri gördüğüm pek söylenemezdi.

Aklımda, fikrimde çok başka yerdeydi.

Lavinia şu anda neredeydi? İyiler miydi? Onu biraz olsun tanıyorsam bebeğimize çok iyi baktığı kesindi ama ya kendisine?

Şu anda yanımda olmalılardı. Herkes kendi bebeğine bakmalıydı. O bizim bebeğimize bense ona.

Elimdeki vasatın bir tık üstü olan içkiden aldığım küçük yudumlarla dalgın bakışlarımı kilitlediğim yerden dikkatimi karşıdan gelen tiz çığlık çekti. Sesli bir soluk verdim. Baş ağrım artık zonklamaya geçmişti. Zaten mekânda çalınan müzik de çok sik bir şeydi. Bir boka benzemiyordu.

Ahmet, Fox piçinin sağ kolunu neresinden çıkarttığını bilmediğim bir bıçakla boydan boya yarmıştı. Baya baya yarmıştı hem de. Kol bildiğin ortadan ikiye ayrılmış gibiydi. Bu görüntü bende mide bulantısından başka bir şey uyandırmazken arkamda kalan bardan birtakım gürültüler duydum.

Ağır hareketlerle arkamı döndüğümde barın arkasındaki genç barmen bu görüntüleri pek yadırgamaz ama biraz ürkmüş bir halde izliyordu. Barda olabildiğince gerilemiş olmalı ki en son arkasında kalan eski içki dolabına çarpmış ve durmuş bir vaziyette Ahmetlerin olduğu tarafa bakıyordu. Kilitlenmiş gibi gözüküyordu.

Her zamanki umursamaz tavırlarla önüme geri döndüğümde Ahmet’in bana doğru geldiğini gördüm. Ölümle burun buruna olan adam başındaki diğer adamlarla hala daha oldukları yerde dururken Ahmet’in bana gelişini izledim. Adamların başında Zeki olduğundan rahat tavrımı bozmadım.

“Öldü mü?” derken sesim o kadar bıkkın çıkmıştı ki artık bitse de gitsek havasındaydım.

“Ölümden öte köy yok öldü tabi ama ne olur ne olmaz vücudundan tüm kanın boşalmasını bekliyoruz.”

Dudaklarımdan alaycı bir ‘hıh’ sesi çıkarken güldüm. Gülüşümde son derece alaycıydı.

“Kim demiş ölümden öte köy yok diye?” dedim.

Ahmet benden böyle bir soru beklemezken bir an olduğu yerde duraksayarak ciddi ciddi sorduğum soruyu düşündü. En sonunda buna bir yanıt bulamamış olacak ki bana dönerek “Ne bileyim abi hani hep öyle derler ya bende o hesap dedim öyle.”, dedi.

Bardaktaki son yudumu da çalkalanan mideme rağmen zorlukla yutarken damarlarımda dolaşan alkolü hissetmeye çalıştım. Her şeye rağmen yine hiçbir şey hissedemiyordum. İçim öylesine boştu ki!

Öyle büyük bir boşluğun içindeydim ki! İçime değil dünyaları var olan bütün evrenleri soksalar o boşluk yine de dolmazdı. Öylesine büyük, öylesine yeri doldurulamaz.

“Yalan demişler. Ölümden öte özlemek diye bir yer var. Eti yok, kemiği yok; mezarı var bir cesedi yok.”

Dalgın bakışlarımı Ahmet’e çevirdim. Bana öyle dolu bir ifadeyle bakıyordu ki onu gören az önce birisini öldürmüş demezdi. Biliyordum beni anlıyordu çünkü hiçbir suçumun olmadığı siktiğimin bu meselesinde ne kadar çaba verdiğimi bir o yakından görüyordu.

Hala daha elimde olan bitmiş bardağı yaslandığım bar tezgahına bırakırken Ahmet’e doğru bir el işareti yaptım. “Buraları iyi temizleyin sonra elin memleketinde de boş beleş işlerle uğraşmak zorunda kalmayayım.”

*** 

1 Kasım Pazartesi akşam saatleri.

Kolombiya, Monteria.

“Sizin yapacağınız işi sikerim! Sik kafalı herifler! Ya bu ihmalkarlığınız yüzünden abi ölseydi ha? Ben sizi boşuna mı geride bıraktım piçler! Yapacağınız tek bir iş vardı o da arkayı kollamak! Bir boku beceremediniz!”

Ahmet’in cehennem azabıyla eş değer acı veren sesi beynimde yankılanırken terden su içindeydim. Henüz içine gireli birkaç dakika olan motel odasında doğruca eski yatağa uzanmış ve öylece kalmıştım.

Zeki başımda endişeli gözlerle dikilirken saatlerdir olduğu gibi omzuma baskı yapmasını sürdürüyordu.

“Ahmet bırak şimdi onları gidip çevreyi kolaçan etsinler. Şu anda azarın sırası değil!”

Kolombiya’ya Huina’dan giriş yapalı dört saat oluyordu. Normalde planıma göre çoktan Medellin’e ulaşmamız gerekiyordu ama biz şu anda Medellin’e yakın bile değildik. Bunun tek bir sebebi vardı: Dosya bendeydi ve peşimizdeki her kimse o da dosyayı istiyordu.

El Tomarindo’dan beri takip edildiğimizi fark etmeyen sik kırığı adamları Ahmet emirler yağdırarak yaka paça odadan attığında sesli bir soluk verdim. Sonunda!

“Abi iyisin değil mi?” diyerek soluğu yanımda alan Ahmet bu kez de bana sarmaya karar vermişti herhalde.

Bu evhamlı halleri bende göz devirme isteği uyandırırken ona ters bir bakış attım. “Susarsan daha iyi olacağım. Nerede kaldı şu doktor?”

“Çocuklar almış doktoru yoldalar. Birazdan burada olurlar.”

Anladım dercesine başımı salladım ama bu iyice başımın dönmesine sebep oldu. Her ne kadar düzgün tampon yapmaya çalışsak da saatlerdir kanıyordum ve tansiyonumun yerlerde olduğunu tüm iliklerimde hissediyordum. Çok kan kaybetmiş olmalıydım. Bilincim arada gider gibi oluyordu.

“Abi dur şu bezleri değiştireyim.” Odanın görmediğim bir köşesinden yeni bir temiz havluyla geldi Ahmet. Zeki, Ahmet’in gelişiyle kenara çekilirken o da en az benim kadar ter içindeydi tıpkı Ahmet gibi. “Heh... Şunu da şöyle koydum mu tamamdır. Dur abi oraya ben bastırayım... İyice rengin attı abi gözlerini uzun süre kapalı tutma.”

Tepemde durmadan konuşmakta Lavinia’yı geçmesine ramak kalan adama artık ters de bakamazken birazdan bayılacağımın farkındaydım.

Kolombiya’ya Huina’dan girdiğimiz gibi önceden ayarladığımız araçlara geçerek direkt Medellin’e doğru yola çıkmıştık. Yolculuğumuzun henüz ellinci dakikalarında Bete civarında uğradığımız silahlı saldırı beklediğim bir şey değildi. Bunu beklemediğimi de şu anda bedenimde olan iki kurşunla yeterince kanıtladığımı düşünüyordum.

Bana göre her şey son derece planlı ve tedbirliydi. Bu noktaya kadar neredeyse sorunsuz gelmiştim ama körün taşı bulduğu gibi bir aksiliğin beni bulmaması imkansızdı.

Ahmet’in baskı yaptığı sol omzumdaki acı daha da artarken kısık sesli inledim. “Az nazik olsana davar herif!”

Çok da acıyordu amına koyayım!

“Özür dilerim abi ama kan kalmadı vücudunda. Olabildiğince kanın dışarı çıkışını engellemeye çalışıyorum.”

Ahmet’e cevap verecek gücü kendimde bulamazken bedenimdeki son güç kırıntılarıyla karın boşluğumdaki yaraya baskı yapmaya çalıştım ama bunda ne kadar başarılıydım bilinmez. Ahmet bunu hızla fark ederek omzumdaki iki elinden birini karnımdaki ellerimin üstüne getirerek çift taraflı baskı yapmaya başladı.

“Oğlum ara şu ibneleri nerede kaldılar? Pezevenklere sıfırdan doktor yaratın dedik sanki! Alt tarafı illegal işlere bakan bir doktor bulup gelecekler!”

Eğer bedenimde biraz olsun enerji kalmış olsaydı Ahmet’in bu dediğine gülerdim. Sanırsın bahsettiği şey marketten ekmek almak gibi olağan ve kolay bir şeydi.

“Pa-panik yapmayın.” dedim zorlukla. Ağzımın içi çamur gibiydi. Yutkunmaya çalıştım ama başaramadım. Bedenimden bir şeylerin çekildiğini hissediyordum. Tansiyonum dibe çakılmış gibiydi.

“Asıl sen biraz panik yap kendine gel abi! Daha yengeyi bulacağız, küçük hanımla tanışacağız. Sakın salma kendini!”

Ahmet’in sözleri kulağıma birer uğultu gibi gelse de dediklerini net bir şekilde anlamıştım. Annesinin kaderini kızına yaşatma diyordu. Kendi kaderini kızına yaşatma diyordu. Kır şu siktiğimin döngüsünü diyordu. Ya da ben öyle anlamak istiyordum. En çok da o siktiğim döngüsünün içine sıçmak istiyordum.

Sanırım biraz yorulmuştum.

Yorulduğumu hissetmek bir an için kendimi bok gibi hissetmeme sebep olmuştu. Ben daha ailemi bulup onları kollarımın altında güvene almamıştım. Yorulamazdım. Babalar yorulmazdı.

Babalar yorulmazdı? Ben kızımdan haberdar olup onu koruyamadığım için baba olamamıştım da ondan mı yorulmuştum?

Odanın içinde gerginlikle bir sağa bir sola gidip küçük pencerelerden dışarıyı kontrol eden Zeki başımın iyice dönmesine sebep olurken dışarıda her ne gördüyse bir an duraksadı.

“Heh geldiler sonunda!” diyerek henüz çalınmayan kapıya koşan Zeki’nin her şeye rağmen kapıyı temkinli hareketlerle araladığını görmemin üzerine hatırladığım son şey Ahmet’in doktoru getiren adamlara “Allah’tan sizi önden doktor aramaya gönderdik. Neredesiniz lan siz?” diyerek azar kaymasıydı.

Sonrası bende yoktu.

Saatler süren bir karanlığa hapsolduğumda hissettiğim tek şey sızlayan kalbim ve ara ara acıdan titreyen bedenimdi.

*** 

6 Kasım Cumartesi sabaha karşı.

Kolombiya, Medellin. San Javier, Comuna 13.

Kolombiya’nın nam salmış suç mahallesinde henüz güneş yeni yeni ışık huzmelerini etrafa yayarken bitmiş sigaramın izmaritini yere attım. Escuint’lanın leşliğini de aratan berbat ötesi mahallede işimi bitireli yalnızca birkaç dakika oluyordu.

Artık her şey bitmişti. Theodore’un istediği her şeyi halletmiştim. Geçen hafta suikasta uğrayıp vurulmasaydım çoktan bitecek işleri geç de olsa bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkta maalesef ki değildim.

Theodore istediğim flash belleğin hazır olduğu haberini az önce Ahmet aracılığıyla bildirmişti. Artık Türkiye’ye dönme zamanım gelmişti ve beni iyi şeylerin beklemediğini bilmem için o belleğe bakmama gerek yoktu. Hissedebiliyordum.

“Uçağı ne zamana hazırlatalım abi?” diyen Ahmet her zamanki gibi yanımda yer alırken geçen haftaki hadisenin gerginliğini hala daha üzerinde taşıyordu.

“Biraz daha buralardayız. Birkaç konum değiştirerek turistik bir gezi imajı çizelim sonrasında döneriz.” diyerek hazırda bekleyen araca ilerledim.

“Zeki Cartegena’dan bir otel ayarla hemen sanki tatil yapıyormuşuz gibi. Ahmet sende fazlalıkları gönder ülkeye.”

Ardımda bıraktığım Ahmet’in hızlı adımlarla bana yetişmesini göz ucuyla görürken yeni bir sigara daha yaktım. Ahmet’le Zeki kumadan farksız olmuşlardı artık bana.

“Abi ne tatili Allah aşkına? Bellek de hazırmış dönelim bizde.”

Şoför koltuğundaki Zeki’nin yanına oturmadan önce yeni yaktığım sigarayı dudaklarımın arasına kıstırdım. Sol omzumdaki kurşun ben bayıldıktan sonra zorlu bir müdahaleyle içeriden çıkartıldığından sol kolum bir haftadır benimle değildi. Karın kısmıma nazaran pek de iyileşmiş sayılmazdı. Omzumun daha çok iyileşesi yok gibiydi.

“Hem Cartegena nereden baksan buradan beş yüz kilometre uzaklıkta! Oraya kadar arabayla mı gideceksin bu halde?”

Bıkkın bir soluk verdim. Ahmet her zaman Zeki’yi de geçerek baş kumam pozisyonundaydı. Sadakati ve gerçek dostluğu olmasa çoktan ebesini görmüştü ama şanslı pezevengin tekiydi ki seviyordum onu.

“Evet Ahmet arabayla gideceğim. Şöyle koltuğu yatıracağım...” derken aynı zamanda da uygulamalı olarak gerçekten de oturduğum koltuğu en son seviyede yatırmıştım. “...sonra da yol boyunca uyuyacağım. Sende bu süreçte sağlıklı bir uyku geçirmem adına geride kalarak dediklerimi yapacak ve adamları ülkeye yollayacaksın. Sonrasında arkadan gelebilirsin.”

Söylediğim her kelimede Ahmet’in dumura uğramış ifadesi Zeki’yi eğlendirmiş olacak ki alayla konuştu. “Oğlum günlerdir o kadar gerginsin ki sonunda abiden ambargoyu yedin.”

Zeki’nin haklı sözleri bende de bir tebessüm oluştururken Ahmet ters bakışlarla ona döndü. “Sanırsın o kadar mermi benim götümde patladı. Sende geçen hafta tutuşuyordun ne oldu düzeldin hemen?”

Zeki bir kez daha gülerken konuştu. “Oğlum onlar o zamanda kaldı. Hem abi de iyi uyanalı kaç gün oluyor. Sende atlat artık şunu. Asıl sen sanırsın daha önce hiç silahtı mermiydi görmedin.”

Bir süre sessizce olduğum yerde rahat bir pozisyon yakalamaya çalışırken bu iki zevzeğin konuşmasını dinledim ama Ahmet ben müdahale etmezsem susmayacağını belli eder gibi tekrardan konuşacakken hızla araya girdim.

“Tamam oğlum hadi kapat şu kapıyı dediklerimi yap. Zeki oteli seçer seçmez sana konumunu atar. Dikkatli olun dikkat çekmeden dağılın.” dedim ve elimdeki çoktan bitmiş sigarayı aracın dışına doğru fırlattım.

Ahmet daha fazla bir şey diyememenin huysuzluğunda kapıyı kapatırken bildiğin somurtuyordu. “Tamamdır abi.”

Zeki’ye basit bir el işaretiyle ilerlemesini söylerken Ahmet’e sadece tek gözümü kırptım. Gerginliğini anlayabiliyordum. Doktorun gelmesiyle kendimden geçmem bir olurken iki gün boyunca kendime gelememiştim. Karın boşluğum neyse de sol omzumdaki kurşun baya zorlamıştı beni. Tabi kaybettiğim onca kanda işin cabasıydı.

Bete civarında o saldırıya uğradığımızda tek yaralanan ben değildim. Birkaç adam daha yaralanmıştı ama oradan ilk ayrılan biz olduğumuzdan ardımızda kalan o adamlara ne olduğunu bilmiyordum. Hepsi Theodore’un Kolombiya’ya geçtiğimizde dosyanın güvenli teslimi için elçi aracılığıyla sağladığı adamlardı. Ben kendi adamlarımı elbette ki arkamda bırakamazdım ve Theodore’un arkamda bıraktığım adamlarına ne olduğuyla asla ilgilenmiyordum.

Bu olayla ilgili bildiğim tek bir şey vardı ki Theodore dosyayı isteyen o adamları ben yaşamla ufak bir mücadele verirken halletmişti. İşin aslında tek bir sıyrık bile almadan o suikasttan çıkabilirdim ama bu o dosyayı ardımda bırakmam demekti. Bende bana emanet edilen bir şeye bunu yapamayacağımdan olan biraz bana olmuştu.

Bu aldırış ettiğim bir şey değildi. Ben alışkındım olanların bir tek bana olmasına. Ailemi bulmak uğruna yine olanların bir tek bana olması gocunacağım bir şey olmazdı.

Theodore bunun karşılıksız kalmayacağını bizzat bana açtığı bir telefonla söylemişti. Ben her ne kadar buna gerek olmadığını ve sadece emanet aldığım şeye sahip çıktığımız söylesem de o dediklerinde ciddiydi. En az benim kadar.

“Abi sen rahat mısın öyle? Nereden baksan dediğin yere üç dört saat yolumuz var. Bir yerde durup sana yastık yorgan bir şey alayım mı?”

Başımı olumsuzca salladım. Kısık bakışlarla araladığım gözlerimi Zeki’ye doğru çevirdim. Bir yandan harita takibi yaparak arabayı kullanıyor diğer yandan telefonundan otel araştırıyordu. Başımı salladığımı görmediğini düşünerek bir kez de sesli bir biçimde cevapladım.

“Gerek yok ben sadece biraz sessizlik istiyorum.” dedim zihnimin içindeki mahşer yerinin seslerini bastırmaya çalışarak.

Günler geçmişti. Geçen o günler haftalara, o haftalar aylara evrilmişti. Ben hala daha ailemi bulamamıştım. Şimdi ne yapıyorlardı? Belki de kızımız çoktan doğmuştu. İyiler miydi? Kafamda hep aynı sorular çığlık çığlığa yankı yapıyordu.

Çıldırmanın eşiğini geçeli çok oluyordu. Öyle bir haldeydim ki benim bu halimi gören sabırla onlar için uğraştığımı sanırdı ama hayır. Bende artık sabır falan yoktu. O eşiği de çoktan geçmiştim. Nasıl hissediyordum ne düşünüyordum artık bilmiyordum.

Bildiğim tek şey artık onları bulmam gerektiğiydi.

Ben bunca zamandır nasıl nefessiz yaşamıştım? Hala daha nasıl yaşıyordum ve yarın... Yarın nasıl yaşayacaktım?

Ayların uykusuzluğu üzerimdeydi ama doğru dürüst uyuyamıyordum. Aylardır ilk ve son düzgün uyuyuşum geçen hafta bayıldığımda olmuştu ki ona da uyumak denmiyordu.

Günlerdir o kadar çok şey yapmıştım ki... O kadar can almış, o kadar can yakmış, o kadar günahlara bulanmış... Her şeye rağmen yine de bir adım ilerleyememiştim. Elimde sadece bir flash bellek vardı ve onun da beni ne kadar ilerleteceği meçhuldü.

Yemin etmiştim. Lavinia’nın günlük niyetine tuttuğu o defterin okuduğum her satırında hep aynı yemini etmiştim. Onları bulacaktım ama onları bulamadığım her saniyede de taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayacaktım. Buna bu raddeye gelmemize sebep olan herkeste dahildi.

Dalını kıranın dalını kırmak artık beni kesmiyordu. Benim o ağacı kökten sökmem gerekiyordu.

Sessiz bir soluk verdim. Aklıma düşen defterle arka koltuğa ulaşarak oradaki ceketimi elime aldım. Sağ elim günlerdir içinde olduğum yolculukta ezberlediğim hareketi kendiliğinden tekrarlayarak ceketin iç cebine doğru ilerledi.

Bu yolculuğa çıkmadan önce yanıma aldığım tek şey bu iki defterdi. Ben çoktan bu iki defteri okuyup bitirmiş dahası her satırını ezberlemiştim ama yine de tekrar tekrar okumaktan kendimi alıkoyamıyordum. Sanki her okuyuşumda başka bir cümle o satırlar arasında belirecek ve bana bir ipucu verecekti.

Cebin içine giren elim rastgele defterlerden birini çekip çıkarırken bunun yeni olan ve yarım kalan defter olduğunu gördüm. İçim şimdilik buna el vermedi ve bunu bırakarak tamamlanmış defteri aldım. Eski pozisyonumu koltuğu biraz kaldırarak tekrardan sağlarken elimdeki defterin rastgele bir sayfasını açtım.

Zeki’nin hareketlenmem üzerine dikkatinin bana kaydığını görsem de görmemezlikten geldim. Sevgilimin güzel el yazısını okumaya başlamadan önce kendime bir sigara yaktım. Sigarayı her ne kadar zorlansam da sol elime alırken Zeki yanımdaki camı aspiratör etkisi yaratacak seviyede araladı.

23 Ağustos Pazartesi.

Sevgilim, bir gün beni bir fanusun içinde hiç bilmediğim bir okyanusun tam ortasında bırakacağını bilseydim sevmeyi senden öğrenmek istemezdim.

Sevgilim, bu sözlerini her okuyuşumda hiç okumamış gibi yapıyorum çünkü bu sözlerinin ağırlığı benim kaldırabileceğim bir seviyede değil.

Cahildim. İster tecrübesizliğime ver istersen de çocukluğuma. Sen beni keşfetmeye çalıştıkça ben kendimi değerli hissettim ama bu sanırım benim yanılgımdan ibaretti. Affet, büyük yanılmışım.

Seni keşfetmek güzelim, yaşadığım hayatın çekilebilir tek yanı. Yaşama dair tek tesellim, tek umudum.

Ne de olsa Cahit Zarifoğlu’nun da dediği gibi, ‘Başını alıp gitmek sevdaya dahil değil.’.

Haklısın güzelim. Çok haklısın.

-BÖLÜM SONU-

Evet Ares'in neler yaptığını üstün körü gördük çocuk meğerse boşa ortalıktan kaybolmamış. Ballı turtam benim:(

Bölümü nasıl buldunuz? Bir sonraki bölümde ortalık hiç olmadığı kadar karışacak! Ben bile kestiremiyorum neler olacağını eyvah ki ne eyvah!

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize iyi bakın!

Bölüm : 24.02.2026 02:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...