

Eda Coşkuner
Onun gözlerine bakıyor olmak, berrak bir su birikintisinde bulanık yansımamı izlemeye benziyordu. O dingin suyuyla, hayatta tuttuğu canlılarıyla, içine hapsettiği ışığıyla temiz bir su birikintisiydi. Ben ise görüntüsüyle o birikintiyi kirleten, kendini hiçbir yere sığdıramamış, sonucunun kötü olacağını bile bile güzelliğine büyülendiği birikintiden vazgeçemeyen o yansıma.
Dakikalar geçiyordu. Efe sessizliğimi dinliyor, hayatımızı etkileyecek kararın dudaklarımdan çıkmasını bekliyordu. Acele ettirmeden, zihninden geçenlerin pişmanlığla.
Hissettiği pişmanlığı, o pişmanlığın verdiği acıyı görebiliyordum bakışlarında. Yapmadığı, sadece düşüncesinden geçen bir şey için kendini içten içe tüketiyordu. O güzel kahverengi bakışlarının ardındaki pus ele veriyordu onu. Her şey ortadaydı; vicdanının kurduğu o karanlık mahkemede hüküm çoktan verilmişti. Artık aldığı ve bundan sonra alacağı her nefes, pişmanlıkla dolup taşacak; geri alamadığı her saniye, içindeki fırtınayı daha da azdıracaktı.
Onu anlıyordum, hislerini hissedebiliyordum ve bu… bu canımı çok sıkıyordu.
Yıllarca Aden’in arkadaşlarıyla bir araya geleceği o doğru zamanı beklemiştim. Susmuş, hesabımı sormamıştım. İçimdeki yangını yıllarca diri tutmuştum.
Ne için?
Tam sona yaklaşmışken tereddüt etmek için mi?
Bakışlarımı kaçırdım, sadece sokak lambasından süzülen ışıkla aydınlanan odada daha öncesinde fark edemediğim o küçük detaya takıldı gözlerim. Tek bir ayna vardı, Efe’nin odasında. Küçük, gösterişsiz tek bir ayna ve ben vardım orada da. Nasıl aldığını bile bilmediğim, yıllar öncesine ait vesikalılığım kendine her bakmak istediğinde beni görmek istermiş gibi aynasının köşesine yapıştırılmıştı.
Dudaklarımda varla yok arası bir gülümseme oluştu. Şaşkınlıkla, tarifsiz bir mutluluk arasında mekik dokuyordu hislerim. Ne hissetmem gerektiğini kestiremiyordum. O güzel kalbinde nasıl bu kadar yer etmeyi başarmıştım, anlamıyordum.
Tek bildiğim bu sevgiye layık olmadığımdı, tek hissettiğim ona layık olmadığımdı.
Bakışlarım tekrar her zerremi zihnini kazımak için beni soluksuz izleyen Efe’ye kaydığında derin bir nefes aldım. Bana olan bakışları öyle yoğundu ki bazen… sadece bazen bizim için açabileceği o temiz sayfaya inanmak istiyordum.
Fakat hemen ardından ona söylemeye cesaret edemediklerim geliyordu aklıma. Bildikleriyle belki kalbinde beni aklayabilirdi ama bilmedikleri… Bilmedikleri canını yakardı.
Yaşattıklarımı yaşanmamış kılamazdı, Efe. Geçmişimi yok edemez, o açacağı temiz sayfasına beni dahil edemezdi.
Kirliydim çünkü ben, onun öğrenmesini istemeyeceğim kadar kirli, içinde yer alabileceğim her temiz sayfayı berbat edecek kadar kirli.
Şu an, şu dakika vazgeçebilirmişim gibi geliyordu aslında onun için her şeyden. Bizim için kalbinde büyüttüğü sevgi içime işliyordu, karşı koyamayacağım bir yenilgiye teslim oluyordum sanki ona.
Ama…
Üç harften oluşan bir kelime, peşine takıldığı cümleyi nasıl da etkisiz kılıyordu, değil mi?
Teslimiyetin bile bir anlamı kalmıyordu. İsteklerimin, hislerimin ya da arzularımın da. Evet, istiyordum. Onunla olan o temiz sayfayı her şeyden çok istiyordum.
Ama artık bunun mümkün olmayacağını da biliyordum. Ben bir söz vermiştim. Önce Ali’ye, sonra da kendime. Dönemezdim sözümden. İçimde kocaman bir boşluk açacağını bile bile vazgeçemezdim intikamımdan.
Efe farkında değildi belki ama intikamımdan vazgeçmek, kendimden vazgeçmek demekti. Yaptığım onca şeyi bir hiç gibi arkamda bırakmak, kendimi geride bırakmak demekti.
Bunu yapamazdım. Lanet olsun, yapamamalıydım.
Gözlerim Efe’nin kahve harelerine haddinden fazla oyalandığında yutkundum. Gözlerinin ardında perdelemeye çalıştığı pişmanlığın varlığını bilerek ona bakmaya devam etmek sanki içimde filizlenmiş tereddütü, dallandırıp budaklandırıyordu.
Öyle bir noktadaydım ki ne kendimi ezip geçebiliyordum ne de ona kıyabiliyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyor, kendimi büyük bir çıkmazın içinde hissediyordum.
Bilinçsizce ‘Ali burada olsaydı ne derdi?’ diye geçirdim içimden.
Sanki o an ruhuma fısıldadı ruhu, kulaklarımda çınladı cesaretlendirici sesi. Sanki lisenin ilk günündeydim, sanki Ali yine kendi derslerini ikinci plana atmış ve yanıma gelmişti.
“Karşında ordu da dursa üstesinden gelebilirsin. Unutma, gücümüz ellerimizde değil; kalbimizdedir. Ki ayrıca ben buradayım. Okulun son saatine kadar da burada olacak, seni bekleyeceğim.”
Varla yok arası bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Dediğini yapmıştı, o gün okul bitene kadar Muğla’nın kavurucu güneşinin altında beni beklemişti. Ben ise ilk defa korkmamış, kalbimdeki o güce inanmıştım.
Tereddütlü bir nefes döküldü dudaklarımdan. Karşımda ordu da dursa üstesinden gelebilirdim. İnandığım yolda yürümek için kimseyi peşimden sürüklememeliydim.
Yanağımın içini dişlerimin arasına aldım. Ama bunu Efe’ye yapmak haksızlık olmaz mıydı?
O yanımda olmak istiyordu. Yürümek isteyeceğim yol ne olursa olsun o yanımda olmayı seçecekti. Peki ya ben… Ben bunu ona yapabilecek miydim? Gözlerinin içine baka baka, orada her geçen saniye büyüyen pişmanlığı göre göre Efe’yi karanlığımda esir tutabilecek miydim?
Hayır… Bunu ona yapamazdım. Yalnızlık kalmaktan korkup Efe’nin kaderini kaçınılmaz olan o kötü sona sürükleyemezdim. Ben… Ben bunu ona yapamazdım.
Elim pantolonumun arka cebine gitti, yalnız olmak zorunda olduğumu zihnimde tekrarlayarak çıkarttım telefonumu. Ali Asaf Karaca’nın delil yetersizliğinden kapanan dosyasında tek kanıt olabilecek kaza videosunu açtım. Aden’in arkasına bile bakmadan çekip gitmek için aracı çalıştırdığı o video tekrar tekrar başa sararken bakışlarım kısa bir anlığına ne yapmaya çalıştığımı anlamayan Efe’ye kaydı.
Kaşlarını hafifçe çatmış, gözlerini merakla kısmıştı. Adımlarımı okutmaya çalışıyordu, lakin tepkisizliğim işini zorlaştırıyor ve bu bilinmezlik de onu geriyordu. Gerginken nefesini hep kesik kesik verirdi. Aynı şimdi de olduğu gibi, uzun bir süre nefesini tutuyor ve daha sonra telaşla veriyordu.
Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım, dudaklarım haylaz bir tebessümle kıvrıldı. Parmaklarım tereddütsüzce çöp kutusuna giderken gözlerimi bir anlığına olsun çekmedim gözlerinden.
Dudakları şaşkınlıkla aralandı önce Efe’nin. Elimdeki tek kanıt videosundan vazgeçtiğime inanamadı başta. Daha sonra ise kocaman gülümsemesiyle verdi tuttuğu nefesini. Vazgeçtiğim için, onu seçtiğim için…
Heyecandan içi içine sığmayan bir çocuk gibi odayı kısaca turlayıp tekrar karşımda durdu. Parıl parıl bakıyordu bana; gördüğüm yansımamı sevdirebilecek o güzel gözleri. “Bitti mi yani?” Ne yapacağını bilemeyen bu sevimli halleri karşısında gülümsemem büyüdü. Dudaklarım sorusu karşısında mühürlense de kafamı aşağı yukarı salladım.
Benim için değil, ama onun için bitmişti artık her şey.
Onu özgür bırakıyordum. Onu hak ettiği güzel geleceğe emanet ediyordum. Artık yalnızdım, karşımda birbirleri için her şeyi yapabilecek olan orduya rağmen yapayalnız.
Tam şu noktada kendimi daha savunmasız ve güçsüz hissetmem gerekirdi, değil mi? Lakin gariptir ki öyle hissetmiyordum. Aksine daha güçlü hissediyordum, Efe’nin temiz kalbini kirimden uzak tutacağım için aksine daha huzurlu hissediyordum.
Elimdeki tek kanıt videosunu silerek binbir emekle ördüğüm kalemin duvarlarından birini yerle bir etmiştim. Ali’nin kapatılan dosyasını tozlu raflara mahkûm etmiş, katiline ebedi bir özgürlük armağan etmiştim. Evet, farkındaydım. Zihnimde yankılandıkça inanması güçleşiyordu ama yapmıştım işte.
Ben; Efe vazgeçtiğime inansın, kendini affedilmeye layık görsün, ruhunu yıllardır taşıdığı o günahtan arındırsın ve kirlenebileceğini sandığı o güzel kalbi huzura ersin diye; kendi huzurumdan vazgeçmiştim.
“Bundan sonra ne olacak, bilmiyorum.” Dedim dürüstçe. Verdiğim kararın arkasındaydım ama hala inanamıyordum. Zihnim sanki yaptığım şeyi algılamayı reddediyordu. Yıllardır kendimi şartladığım o sona ulaşabilmek için çok şeyden vazgeçmiştim ve şimdi o sondan bir başkası için vazgeçiyordum… Bu tuhaftı. Aklımın almayacağı ama kalbimin göz yumacağı kadar tuhaf.
Boğazımın kuruduğunu hissettim, sertçe yutkundum. Endişem mimiklerime ne kadar yansıyordu, emin değildim. Lakin toparlanmak zorundaydım, Efe kurduğum oyunu fark etmeden ben toparlanmak zorundaydım.
“Ama… Kendini affetmeni istiyorum.” Dedim, sesimi tereddütten uzaklaştırarak. Dudaklarım tam olarak hangi noktada ona yalan söylemek için aralanacaktı, bilmiyordum. Lakin dilime dolanan süslü kelimeler kalbime ait doğrular olduğu sürece gözlerinin içine huzurla bakmaya devam edecektim.
“Benim yüzümden yıllarca ait olmadığı bir savaşın parçası olmak zorunda kaldın, benim için hiç tanımadığı bir kadına abilik yaptın, bilmediği şehirlere sığındın, yanlış olduğuna inandığı doğrularıma rağmen elimi tutmayı bırakmadın. Bunun için…” İç çekercesine döküldü nefesim, tereddütle Efe’nin eline doğru havalandı parmaklarım.
Bastırmaya çalıştığı ama beceremediği gülümsemesi dudaklarında büyüdü Efe’nin, tereddütle uzattığım elimi sıkıca tuttu ve beni kendisine doğru nazikçe çekti.
Ona bu kadar yakınken aklımda kurduğum cümlelerin yarısı uçtu, dudaklarımdan sadece teşekkürler döküldü. “Teşekkür ederim...” o gün beni bulduğun için.
Arsız gülümsemesi daha da büyürken tekrar ettim. “Teşekkür ederim…” yanlışlarıma rağmen beni bırakmadığın için.
Sessizce tamamladığım cümlelerimin sonunu biliyormuş gibi baktı Efe gözlerime. Kahve harelerinin ilk defa bu kadar ışıldadığına tanıklık eden kalbim ise şuursuzca hızlandı. “Teşekkür ederim… her şey için… ama artık dinlenme vakti, Efe.”
Efe garipseyerek biraz geri çekildiğinde lanet ettim dikkatsizliğime. Daha saniyesi dolmamamıştı verdiğim kararın. Nasıl bu kadar çabuk açık verebilirdim?
“Neden böyle konuşuyorsun?” Çehresindeki gülümseme silindi, Efe’nin. “Neden beni oyunun dışına atıyormuşsun gibi konuşuyorsun? Bana bunu yapma, Eda. Devam etmekse isteğin devam edelim. Bitirmek istiyorsan bitirelim ama ne yapıyorsak birlikte yapalım. Yalnız değilsin, Eda. Beni hayatında tutmak istediğin sürece de olmayacaksın.”
“Bitirelim.” Dedim, tek nefeste. “Bitsin istiyorum, Efe. Yoruldum…” Huzuru söndü gözlerimin. Bakmaya devam edemedim, sanki bu şekilde kaçabilecekmişim gibi utançla eğdim kafamı. “Vazgeçiyorum işte artık. Vazgeçiyorum, Efe. Acımdan vazgeçiyorum, öfkemden vazgeçiyorum.” Tekrar kafamı kaldırıp gözlerine baktığımda “Senin için, belki de biraz bizim için…”
Hiçbir his yansımadı, Efe’nin bakışlarına. Sanki kalbiyle inanmıyordu bana. Gerginlikle aldım dişlerimin arasına yanağımın içini, bana inanıp inanmadığını tam anlamıyla anlayamıyordum. Kalbim panikten ağzıma gelmek üzereydi, stresten midem yanmaya başlamıştı.
“Yalancıların mumlarını söndürmek üzere çıktığımız bu yolda, bana yalan söylemezsin değil mi Eda?”
Hızlıca iki yana salladım kafamı. “Söylemem.” Benim olduğuna inanmak istemediğim sesim dudaklarımdan çıktığı anda kalbimden bir şey koptu sanki. “Asla söylemem.”
Yalancıların mumlarını söndürmek için çıktığımız bu yolda dudaklarım ilk defa ona yalan söylemek için aralanmış, onu kaybedeceğim o lanet gün gelene kadar da konuşmamak üzere mühürlenerek kapanmıştı.
Gerçekler kindardı, er ya da geç yerini alan yalanları ortaya çıkartırlardı. O gün ansızın gelecekti, biliyordum. Bugün söylediğim yalan yüzünden o gün geldiğinde Efe’yi kaybedecektim. Farkındaydım ama buna mecburdum. Onun için, onun temiz kalbini koruyabilmek için…
“Sana inanıyorum.” Efe’nin dudakların tekrar sıcak bir gülümseme peydahlandı. “Bitti diyorsan bitmiştir.” Bana olan inancının canımı bu kadar yakabileceğini tahmin bile edemezdim. İçimdeki acı kalbimi esir alıyor, yakıyordu sanki ve ben nasıl savaşılır bilmediğim bu hisle ilk defa bakıyordum güzel kahve gözlerine.
Efe’ye karşı dürüst davranmadığım konular varmıydı, elbetteki vardı. Ben bir yolda çıkmıştım ve bu yola çıkarken elimden kimsenin tutmayacağını bilerek çıkmıştım. Dört bir yanıma çizdiğim yalnızlık çemberi benim korumamdı. Sırlarım benimle birlikte oradaydı, güvendeydi.
Ta ki Efe ben daha ne olduğunu anlamadan alanıma dahil olana kadar. Neyin içinde olduğunu gösterebilmek için -onu alanımda istemesem de- ona her zaman şeffaf olmuştum. Neyi merak ediyorsa açıkça anlatmış, bilerek bu yolda benimle yürümesini istemiştim.
Hiçbir zaman ona yalan söylememiştim. Ben bu yola gölgesine adayacağım yalanlar için mumun ateşini fitillemek üzere çıkmamıştım. Ben sadece merak etmediklerine susmuştum.
İçimdeki tuhaf his önlenemez bir şekilde büyütken acemilikle baktım son kez içtenlikle parıldayan gözlerine. Lakin Efe anlamadı. Bana öyle çok güveniyordu ki ona yalan söylüyor olma ihtimalim aklına bile düşmüyordu, içimde kopan fırtınayı fark edemiyordu.
Dudaklarım onunkinin aksine küçük bir tebessümle kıvrıldı başta, ardından büyüdü sahte bir içtenlikle.
“Demek, belki de biraz bizim için… he?” Efe ukalaca cümlelerimi tekrar ettiğinde utanıyormuş gibi omzuna vurdum. “Belki de dedim, şımarma hemen.”
“Neden?” Diye sordu Efe bileklerimi havada yakalayıp. “Senden böyle şeyler duymaya alışık değiliz. Ne olacak sanki biraz şımarsak?”
Çocuksu tavrına kayıtsız kalmayı beceremedim. Gülümseyerek verdim nefesimi. “Efe…”
“Hıh…” diye mırıldandı burnunu burnuma dokunduracak kadar eğildiğinde. “Emret, güzelim.” Dudaklarıma çarptı nefesi, yakınlığıyla kapandı gözlerim. Kalbim beklentiyle kasılmış, kanım alevlenerek hızlanmıştı.
Fakat aralanmamıştı onun için dudaklarım, ona söylediğim yalan bu kadar tazeyken ilk öpücüğümüzün masumluğunu bu lanet güne ait kılmak gelmemişti içimden. Buruk bir tebessümle geri çekilmek için yeltendim. Lakin ben daha çekilemeden sertçe çarpan demir kapı uzaklaştırmıştı bizi.
Odanın kapalı kapısına doğru döndü ikimizde afallayan bakışları. Gelen, Adendi. İkimizde biliyorduk. Zaten kimin geldiğine olan merakımızdan da uzaklaşmamıştık birbirimizden. Şu an ikimizde aklından tek bir şey geçiyordu. O da Aden ile gerçekleştireceğimiz yüzleşmeden sonra ne olacağıydı. Bize, onlara ve geride bıraktıklarımıza…
Ben saniyeler içinde kapımız açılır da Aden bana hesap sorar diye nefesimi tutmuş beklerken Selin’in sevimli sesini duydum kapının önünde. “Aden… Gelmişsin.” Endişeyle çattı Efe kaşlarını. Kapının koluna doğru uzandı Selin’in küçük adımlarının sesi uzaklaşırken.
“Aden…” Selin’in korku dolu çığlığı ikimizinde nefesini keserken hızla attı Efe koridora kendini. Adeta koşarak gitti kapıya sırtını dayamış, boş bakışlarını karşısındaki duvara sabitlemiş Aden’in yanına.
Ben ise aralanan kapının ardında bakakalmıştım sadece. Efe, korkuyla Aden’in omuzlarından tutarken sanki ben bu anda değilmişim gibi öylece duruyordum, hareket dahi etmiyordum.
Efe boş bakışlarının ardında kaybolmuş kadına ulaşabilecekmiş gibi sarstı kuvvetlice Aden’i. Tepkisizce ileri geri sallandı Aden’in bedeni. Nefes almak dışında hayat belirtisi göstermiyordu. Bakışları boştu, kurumuş dudakları sessizdi. Şu an nerede olduğunu bildiğini bile zannetmiyordum.
Kendinde değildi, hemen yanında diz çökmüş, küçük avuçlarını ellerinin arasına gizlemeye çalışan Selin’i fark edemeyecek kadar kendinde değildi.
“Aden… Elimi neden tutmuyorsun?” Sesi titredi Selin’in. Dolu gözleriyle hala Aden’in avuçlarını kapatmaya çalışıyordu. “Baba… Baba, Aden beni yine duymuyor.”
Selin’in ağlamaya başlamasıyla daha kuvvetli bir şekilde sarstı Efe Aden’i. Fakat işe yaramak bir yana dursun daha da berbat etmişti her şeyi. Aden nerede, kimlerle olduğundan bir haber bir şekilde yummuştu gözlerini ve ilk defa avazı çıktığı kadar bağırarak ağlamaya başlamıştı.
Sertçe yutkundum, onun bu kadar savunmasızca duygularını dışarı vurduğunu ikinci görüşümdü. İlki ise Ali’nin cenazesindeydi.
Direnmek istiyordum. Ona acımak istemiyordum, onun için üzülmek istemiyordum. O Ali’yi kaybetmeme sebep olmuştu. Berbat bir haldeydi, içini yakıp kavuran acısı kulaklarımı çınlatacak kadar fazlaydı. O sonunda yaptıklarıyla yüzleşmiş, ellerindeki kan izlerini görür olmuştu.
Tam da olmasını istediğim o halindeydi işte. Cezasını çekiyordu. Hatırlamaktan kaçtığı her hatıra gecikmiş bir intikam gibi boğazına yapışmıştı, ruhunu paramparça ediyordu.
Görebiliyordum. O göstermekten korktuğu yaşlarını durduramayacak kadar kendisinde değildi.
Duyabiliyordum. Izdırap içindeki ruhu haykırıyordu, göğsünde fazlalık duran kalbi kan ağlıyordu.
O tam da istediğim gibi kahroluyordu.
Peki ya ben neden bu durumdan keyif alamıyordum?
Neden benim içim içimi yiyordu?
Gözlerimi kısa bir anlığa yumdum, kendime zaman tanıdım. Karanlığıma Ali gelir de bana bunu neden yaptığımı hatırlatır diye bekledim, tek arkadaşı elinden alınırken çığlıkları kimse tarafından duyulmayan gençliğim gelir de teşekkür eder diye bekledim. Neden bu kadar kalbimi kararttığımı hatırlamak istedim, o intikam ateşine tekrar sarılmak istedim.
Ama yapamadım.
Gözlerimi tekrar açtığımda biriktiğinden bir haber olduğum göz yaşım usulca süzüldü yanağıma doğru. Sesini duyurmaya çalışan Efe’ye tepki olarak kulaklarına sertçe vuran, yanağına süzülen göz yaşlarını yüzünü kazırcasına silen Aden’i görmek ise kırdı tüm direncimi.
Yapamadım, ben sebep olduğu acımı çekerken umrunda olmadığım o insana kayıtsız kalamadım. Elimin tersiyle yanağımdaki yaşı savuşturdum, tek solukta yanında bittim.
Efe umutsuzca Aden’i kendine getirme çalışırken Aden’in elini sıkı sıkıya tutmuş ufaklığı aldım önce kollarımın arasına. Selin’in küçücük bedeni kollarımda titrerken “Korkma…” diye fısıldadım kulağına. “Biz buradayız. Her şey yoluna girecek, Aden’e bir şey olmayacak.”
Ardından Aden’i durduramayan Efe’ye doğru döndü bakışlarım. Korku oturmuştu gözlerine, incinmemesi için tutamıyordu bile onu. Korkuyordu, görebiliyordum. O da en az Selin kadar korkuyordu.
Hırsla soludum. Korkamazdı, şu an korkamazdı. Aden kendine zarar veriyordu, travma sonrası dissosiyatif bir kriz geçiyordu. O kendine daha fazla zarar vermeden Efe’nin müdahale etmesi gerekiyordu, korkarak bakması değil. “Ellerini tut.” Dedim. Fakat ulaşmadı sesim Efe’ye. Ne yapması gerektiğini öyle bilmiyordu ki resmen kapatmıştı kendini dünyaya.
“Efe!” Diye bağırdım bu sefer daha gür bir sesle. İrkilerek teslim oluyormuş gibi tamamen çekti Adenden ellerini, yanlış bir müdahale yaptığını düşünüp endişeyle bana doğru çevirdi bakışlarını. Lanet olsun… “Bırakma! Engel ol, Efe. Ellerini tut!”
Korku dolu bakışları Aden’e geri döndüğünde kahretsin ki hala müdahale etmiyordu, Efe. “Yapamam… Yapamam, Eda. Babası zanneder beni. Korkar, Eda… Benden korkar…”
Öfkeyle sıktım dişlerimi. Şu anda zihni babasını hatırlamayacak kadar kapalıydı, fakat bu bilgiyi ne Efe ile paylaşacak gücüm vardı ne zamanım. “Kendine zarar veriyor!” Dedim, sanki boğazındaki görünmez baskıyı kaldırmaya çalışıyormuş gibi boynunu tırnaklayan Aden’e bakarak. Yüzü, boynu, göğsü… Her yeri çizik içindeydi, çoğu yarasına da çoktan kan oturmuştu. “Lanet olası ellerini tut artık!”
Efe irkilerek Aden’in bileklerini sertçe yakaladığında “Bırak!” Diye bağırdı Aden gözyaşları içinde. Çırpındı ve o çırpındıkça daha güçlü bir şekilde zaptetti Efe onu. “Annem hiçbir zaman iyileşmeyecek.” Afallayarak döndüm göğsümde kafasını kaldırmış kanlı gözleriyle bana bakan kız çocuğuna.
Annem…
Dudaklarımın titremesini engelleyemeyerek kendime daha da bastırdım Selin’in küçük bedenini. Aden’in kollarında olmayı tercih edeceğini bile bile sıkıca sarıldım ona. Kurdukları o bağın hiçbir zaman bir parçası olamayacağımı, biliyordum.
Şu an hissettiğim bu tuhaf hissin saçmalıktan ibaret olduğununda farkındaydım. Lakin Aden’in duyamayacağı her anda hayatımda büyük bir yere sahip olan bu ufaklığın onun için annem diyerek ağlıyor oluşu kalbimi paramparça ediyordu.
“İyileşecek, ufaklık.” Dedim hala Efeden kurtulmaya çalışan Aden’e kaçamak bir bakış atarak. “Söz veriyorum, iyileşecek.”
“Oğlum…” Ayşe teyze telaşla Selin’in odasından çıktığında uykudan yeni uyanmış gibi, sersem bir haldeydi. Elinde tuttuğu kulak tıkaçları ise bunca sese rağmen neden şimdi uyandığını açıkça gösteriyordu. “Ne oluyor?” Selin’i benim kollarımdan aldı bir çırpıda, endişeyle baktı Aden’e.
“Selin’i götür lütfen, Ayşe Teyze.” Ayşe Teyze tereddütle çıktığı odaya baktı, daha sonra tekrar Aden’e döndü ve vazgeçerek arabanın anahtarlarını alıp evden ayrıldı.
Onların gidişiyle tamamen döndüm Aden’e doğru. “Aden, bana bak! Aç gözlerini, sesimi duy. Aden!” Efe onu güçlü bir şekilde tutuyordu. Fakat Aden hala bizi duymak istemeyerek kaçıyordu sesimizden.
“Evdesin, evdeyiz… Aden…” bu tür vakalar için hastanın güvende hissettirilmesi gerektiğininden bahsederdi profesörlerimiz. Karşılık alıp almayacağımı bilemeyerek aklıma gelen ilk düşünceye umutsuzca sarılmaya devam ettim. “Ben buradayım, Efe de burada… Biz…”
Ellerini kurtaramayan ve tek bir ses dahi duymak istemeyen Aden ikimizinde beklemediği bir anda sertçe kapıya vurdu kafasını. Çarpma sesiyle inledi adeta ev. Şok içinde aralanan dudaklarımı elimle kapattım.
Aden bir kez daha kafasını vurmak için hafifçe öne aldığında engel oldu bu sefer, Efe. Sıkıca tuttuğu kollarından onu kendisine doğru çekti, göğsüne bastırdı.
Korku dolu bakışlarımız birbirini bulduğunda ne ara tuttuğumu bile bilmediğim nefesimi verdim. “Odasında, sakinleştirici iğnesi var... Olması lazım. Kapsül halinde, şırıngası yanında…”
Histerik bir şekilde salladım kafası. Ayakta duramayarak savrula savrula attım adımlarımı odaya kadar. İyi değildi. Hiç iyi değildi. Ben… Ben ne yapmıştım? Ben neye sebep olmuştum?
“Hak etmiyorum…” Telaşla karıştırdığım çekmecelerin ardından duyuyordum Aden’in boğuk sesini. Acı dolu hıçkırıkları arasından güçlükle konuşuyordu. “Bırak… Bırakın! Ben hak etmiyorum!”
Elime gelen her gereksiz şeyi yere savururken buldum sonunda Efe’nin bahsettiği sakinleştiriciyi. Koşarak attım kendimi koridora, hızlıca açtım şırınganın paketini.
“Bitti… Bitti, gitti… Gittiler, Efe... Gittiler.”
Tüpün ucunu kırarken Efe’ye baktım tereddütle. Gitti değil, gittiler demişti. Duraksadım şuursuzca, Efe’nin ellerinde çığlık çığlığa çırpınan Aden’de durdu bakışlarım.
Kurtulmak için çırpınıyordu, Efe’nin kollarında. Savurduğu elleri kimi zaman sertçe Efe’ye kimi zamanda göğsüne isabet ediyordu. Sanki imkânı olsa kalbini göğsünden söküp atacak kadar sert vuruyordu kendine, sanki ona izin versek hiç düşünmeden kıyacak gibiydi canına.
Bir kişi yüzünden değil miydi bu acısı?
Sadece Ali değil miydi, başkası da mı vardı?
“Kimler…” diye sordum karşılık almayı beklemeyerek. “Kimler gitti, Aden?”
Kaç kişinin canına kıydın, Aden? Benden başka kaç kişinin kalbine o acı tohumlarını ektin?
“Bırak!” Çırpınmaya devam etti, Aden. Çabası nafileydi, Efe onu öyle güçlü tutuyordu ki bu sefer kurtulup canını yakamayacaktı. “Bırak! Efe, bırak!” Boğazı yırtılacak kadar bağırdı Aden.
“Eda, bakma! İğneyi hazırla!”
Şoktan çıkmak istercesine salladım kafamı iki yana. Hızlıca tüpteki sıvıyı şırınganın içine çektim ama elim zangır zangır titriyordu, sanki bedenim uyuşuyordu.
“Yaptım…” Şırıngayı histerik bir şekilde kaldırdım havaya. Aden’in hareket alanını kısıtladı, Efe. Sabitlediği koluna vurdum iğneyi. Aden çırpınmayı bırakmadı. İğne etkisini gösterene kadar hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Öyle bir ağlıyordu ki elimizi kolumuzu bağlıyordu. Öyle bir ağlıyordu ki seyirci kalamıyor, haykırdığı acısının içimize işlemesine izin veriyorduk.
“Kardeşim...” Bağırmaktan kısılan sesi kulaklarımda çınladığı an yumdum gözlerimi. “Kardeşimi…” Kapalı gözlerimden süzüldü yaşlar.
Kardeşin ya… dedi içimden hesap sorarken göz yaşlarına boğulan çocukluğum. Kardeşin…
Dudaklarım titredi ama izin vermedim içimdeki acının büyüyüp beni yutmasına. Yenilgiden kaçarcasına tekrar açtım gözlerimi, dikleştirdim omuzlarımı. Kaçırmayacaktım bakışlarımı, ağlamayacaktım, o Ali’yi benden nasıl aldığını itiraf ederken dimdik duracaktım karşısında.
“Kardeşimi öldürmüşler... Eda…” Boğazımda takıldı nefesim, anlayamayarak kırpıştırdım gözlerimi. Derin bir sessizlik oldu zihnimin içinde. Sanki tüm dünya susmuş, nefes dahi almayı bırakır olmuştu.
Algılayamadım başta. Efe’ye doğru kaydı bakışlarım, doğru mu duyuyordum? Yoksa zihnim gerçekleşmesinden korktuğum tek ihtimali mi çınlatıyordu kulaklarımda?
En az benim kadar çıkmazdaydı, Efe de. Doğruydu yani, doğru duymuştum. Aden, kardeşimi öldürmüşler, Eda demişti. Aden benden yardım ister gibi kardeşimi öldürmüşler, Eda demişti. Bana demişti…
Üzerinde olduğum zemin sarsıldı dizlerimin altında. Aden’in göz yaşları histerik hıçkırıklara dönüşürken yıllardır içimde ördüğüm o duvarlar sessiz bir gürültüyle yıkıldı üzerime.
Koca bir enkazın altında kaldı acım, zihnim Aden’in söylediği tek bir cümleyi defalarca döndürdü kafamın içinde. İnkâr etmeme dahi izin vermeden, kaçmama müsaade dahi etmeden…
Titrediğinin farkında olmadığım bedenimde gezindi, Efe’nin bakışları. Bir şey söylemek için araladı dudaklarını. Fakat söyleyemedi. Kelimelerin ağırlığına yenildi ve sustu. İkimizde sadece sustuk.
Aden kardeşini öldürdüklerini haykırırken, gerçekler bir bıçak gibi bütün benliğimi yararak kendine yer açarken biz sadece sustuk.
İçimde bir yerlerde inkâr ediyordu çocukluğum. Doğru değil, diyordu. Yalan söylüyor, diyordu. Fakat ben Aden’e baktıkça onu duymakta güçlük çekiyordum.
Çünkü şu an ne kadar acı veriyor olsa da biliyordum ki bu ihtimal hep vardı. Tek ailesi Ali olan kimsesiz bir kızın kardeşini arkasında bırakmayacağı ihtimali hep vardı. Lakin ben görmekten kaçmıştım.
Acım öyle büyüktü ki ben görmek istememiştim, sadece görünmek istemiştim. Bende ailemi kaybetmiştim ya. Benim de canımdan can kopmuştu, bende en az Aden kadar kimsesiz kalmıştım.
Bas bas bağıramamıştım bile acımı, sessizce çökmüştü içime. Mezarının nerede olduğunu günlerce mezar taşlarındaki isimleri okuyarak bulduğum tek arkadaşımın cenazesine bile katılamamıştım ya ben.
Değdiği yeri yakan yaşlar histerik bir şekilde yanağıma süzülmeye başladığında yarı baygın gözleri bana doğru döndü Aden’in.
Ve kalbimi cayır cayır yakan tek gerçekte bu değildi. Ben… Ben Ali’nin emanetine sahip çıkamamış. Ben… Ben, Ali'den geriye kalan tek şeye, Aden’e sahip çıkamamıştım. Onu koruyamamıştım. Korumak bir yana dursun ben… ben onu mahvetmiştim.
İçimi yakıp kavuran acı, hıçkırıklar eşliğine döküldü dudaklarımdan. Aden’i bir koluyla doğrultup boştaki eliyle beni de kollarının arasına aldı Efe.
Güçlükle hareket ettirdiği eli elimin üzerine kondu Aden’in. “Özür dilerim.” Dedi mırıldar gibi dudakları. “Seni tanıyamadım.”
Şefkatinin altında ezilmek istedim o an. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdığımda “Özür dilerim…” dedim sanki yaptıklarımı hafifletecekmiş gibi. “Bilmiyordum.” Çıkmamıştı sesim, dudaklarım oynamıştı sadece.
Lakin ilacın etkisiyle yavaşça kendinden geçmeye başlamış Aden’in dudakları duymuş gibi küçük bir tebessümle kıvrılmıştı. “Ama onlar biliyordu.” Ardından kontrolünü sağlayamadığı için savurduğu ellini göğsünün üzerine götürdü, sertçe vurdu göğsüne. “O biliyordu.”
“Kim?” Diye sordu Efe öfkeyle. Dünyasının parçası olan iki kadının da hayatını tüketenin kim olduğunu duymak istiyordu. Anlamıştı, katillerin Aden’in arkadaşları olduğunu anlamıştı ama duymaya ihtiyacı vardı. Tüm kontrolünü öfkesine teslim etmeden önce sadece emin olmalıydı.
“Savaş…” dedi Aden kısık bir sesle. “Kardeşinin katil olduğunu biliyor- biliyormuş.”
“Barış…” dedim histerik bir şekilde. Arkadaşımın gerçek katili. Barış…
“Barış…” Aden’in giderek kısıldı sesi. “Katil…” titreyen dudaklarının arasından son defa acıyla döküldü sanki nefesi. “Benim gibi…”
“Ne?” Adeta Efe’yi iterek Aden’in omuzlarından tuttuğumda kontrol edemediği kafası geriye doğru düştü, Aden’in. İlaç etkisini gösteriyordu. Neredeyse hiç vaktimiz kalmamıştı.
“O ne demek, Aden? Benim gibi ne demek?” Şuursuzca sarstım Aden’i.
Yumduğu gözlerinin ardından “Ölürse… ölürüm.” dedi Aden sadece. Ölürse ölürüm… Kollarımda yığıldı daha sonra hareketsiz bedeni.
Korkuyla döndü bakışlarım Efe’ye. Ne yapmıştı, bilmiyordum. Kimden bahsediyordu, anlayamıyordum. Sadece korkuyordum. İhtimaller aklıma düştükçe delirecek kadar çok korkuyordum.
“Efe…” dedim dudaklarımın büzülmesine engel olamayarak. “Bir şey yap…” Sessizce süzülen yaşlar çeneme ulaşıyordu, Efe histerik bir şekilde bir bana bir Aden’e bakıyordu. “Ben…” dedi Efe ne yapması gerektiğini bilmeyerek.
Ardından Aden’i aldı kollarımdan. Aden’in cebinden süzülen telefon yere sertçe çarparken Efe arkasına bile bakmadan ağır adımlarla odasına götürdü Aden’i.
Düşmenin etkisiyle açılan ekrana kaydı boş bakışlarım. Dehşeti üzerimden atarcasına çatıldı kaşlarım. Duraksatılmış ses kaydı vardı ana ekranında. Bir sesi kaydetmiş, lakin ekranı açıpta uygulama üzerinden notlara kaydetmemişti.
Düşünmeden açtım telefonunu. Ekranı kaydırmamla son aramalar sekmesi açılmıştı, garipseyerek baktım kayıtların en üstünde yer alan Bahar ismine.
Ne olmuştu da Aden, Bahar’ı aramıştı?
Aden ne yapmıştı?
İçimdeki korku giderek büyüyordu. Sessizce de değil; kemiklerime çarpa çarpa, ruhumu eze eze ve ben kontrol edemiyordum. Sakinleşebilmek adına aldığım her nefes sanki boğazımda düğümleniyordu. Titreyen parmağımın üzerinde duraksadığı sesli notlarda benimle yüzleşmeyi bekleyen şey her neyse şimdiden ekmeyi başarmıştı içime o korku tohumlarını.
‘Hadi…’ diye mırıldandım kendi kendime. ‘Geç olmadan, hadi.’
Ufacık kalan o cesaretime tutundum, uygulamayı açtım ve Muğla’ya ait bir konum ismiyle güncellenen o son kaydı gördüm. Kayıt Aden’i kardeşinin katili ile yüzleşmesi için zorladığım o şehirde, Muğla da başlıyordu.
Dehşetle aralandı dudaklarım, kabullenmekten kaçarcasına salladım iki yana başımı. Ben ne yapmıştım? Allahım… Ben nelere sebep olmuştum?
“Anlat.” Bastığımın farkında bile olmadığım kayıt Aden’in sesiyle başladı. Ardından “Sana karşı dürüst olacağım, Aden.” Diyen Savaş’ın tükenmiş sesi duyuldu ve ben tam o anda korkuyla ayaklandım.
Aden’in dakikalar önce kurduğu cümle kulaklarımda çınladı. “Ölürse ölürüm.” Ondan bahsediyordu. Çocukluğundan bu yana kalbini adadığı, nefes aldığı her gün gelmesini umut ettiği, dönüşü olmayan bir teslimiyetle bağlandığı o insandan. Savaş Bilgin’den.
“Barış’ın birine çarptığını duyduğum ilk an aklımdan geçen tek şey kardeşimi kollamak olmuştu.” Elimde ağırlaşan telefona geri döndü boş bakışlarım. Kayıt devam ediyordu. “Ama Asaf’ı gördüğümde her şey değişti, Aden. Yemin ederim değişti.”
Aden’in hayal kırıklığıyla verdiği nefesi duyuldu cılızca. Uzaktan gelen bir fısıltı gibi, varla yok arasında. “Onu öylece bırakamazdım. Asaf’a arkamı dönemezdim… Dönmemiştim de. Yemin ederim, dönmedim Aden. Asaf’ı bırakmak seni bırakmak demekti. Ben seni bırakamazdım… Aden… Bir an bile tereddüt etmeden uzandım ambulansı aramak için telefonuma ama… ama yoktu. Lanet olsun ki yoktu, telefonumu düşürmüştüm.”
Yaşlarım gözlerime akın ederken dişlerimin arasına aldım alt dudağımı. Bir ihtimal varmış. Ali’nin yaşaması için bir ihtimal varmış. Savaş’ın, Aden’e olan bağlılığı kurtarabilirmiş onu, Ali… yaşayabilirmiş.
Gerçekleşememiş ihtimallerin acısı içime işlerken kendisinden tiksinir bir tonda konuşmaya devam etti Savaş. “Barış’a baktım o an. Yardım çağırmasını isteyecektim. Fakat şoktaydı, şuuru yerinde değildi. Bu yüzden döndüm arabaya. Senin o arabada olduğunu bilmiyorum bile. Seni almak için gelecektim. Biliyordu, Barış. Müge ile çıktıklarını düşünmüştüm o yüzden ama seni arabada görünce…” duraksadı, Savaş.
Yaşanılan her şeyi, çekilen her acıyı değiştirebilecekmiş gibi umutla dinliyordum Savaş’ın her bir kelimesini. Sanki birazdan Ali’yi kurtardığını söyleyecekti ve Ali tekrar nefes almaya başlayacak, tekrar beni hapsedildiğim o bodrumdan kurtaracaktı.
“Afalladım, Aden. Ne yapacağımı bilemedim. Sen şöför koltuğundaydın, alkollüydün ve araçtan inip Asaf’ı görmen an meselesiydi. Görürsen kendini suçlarsın sandım. Korktum... Mantıklı düşünemedim ve o an aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Senin arabadan çıkmamanı sağladım. Müge’nin yardım çağıracağına inandım.”
Histerik bir nefes döküldü dudaklarımdan. Üzerime tonlarca toprak atıldı, bedenim ağırlaştı.
Ama öyle olmadı. Savaş, Ali’yi kurtardım demedi. Yaşanılanları değiştiremedi, aynı acıyı bu sefer kanata kanata kazıdı göğsümün üzerine.
“Kaçmaya çalışmıyordum, Aden. Yemin ederim çalışmıyordum. Tek istediğim, seni uzaklaştırmaktı. Daha sonra dönecektim. Hatta döndüm de… Seni anneme bıraktıktan hemen sonra geri döndüm, Aden. Fakat… Fakat Asaf yoktu. Barışta yoktu. Yardım geldi sandım, Barış teslim oldu sandım… Ama olan şey bambaşkaymış…”
Dudaklarımı birbirine bastırıp sıkıca yumdum gözlerimi. Hayır, ağlamayacaktım. Daha fazla gözyaşı dökmeyecektim. Bitmişti, buraya kadardı. Onlar arkadaşımı göz göre göre ölüme terk etmişlerdi, en başından beri katilini saklamış, beni bir yalana inandırmışlardı.
Görmemiştim, burnumun önündeki gerçeği görememiştim. Lanet olsun, ben önlerinde yanan bir mum olmadığı sürece doğruları anlatmayacak yalancılara inanmıştım.
“Özür dilerim…” Savaş’ın özürüyle öfkeyle açtım gözlerimi. “Özür dilerim, Aden. Şansım vardı, onu kurtarmak için şansım vardı ama kullanmadım. O an doğru olanı yaptığımı sandım. Fakat doğru olan bu değildi. Doğru olan yeni kaza yapmış kardeşimi, Asaf’la yalnız bırakmak değildi. Her zaman kardeşimi seçeceğini bildiğim kız arkadaşına güvenmek, seni kimsesizliğe mahkûm etmek değildi. Doğru olan kalmaktı, gitmek değildi…”
Susması için telefonu fırlatmanın eşiğine gelmişken Aden’in hiddetli sesi duyuldu kayıtta. “Ama sen hep gitmeyi seçtin, Savaş.”
“Benden nefret ediyorsun, bi…”
“Nefret mi? Senden nefret etmiyorum, Savaş. Senden kurtulmak istiyorum.” Tek bir cümlesi öfkemi silip süpürmüş, gözlerimi yuvalarından çıkacak kadar endişeyle açmama sebep olmuştu.
İçin için inkâr etsem de bu cümlenin ne ile sonuçlandığını az önce korkunç bir şekilde yaşamıştım. “Sadece yaşattığını yaşa istiyorum.” Dudakları öl demeye varmadı, Aden’in ama hissettiklerini en az benim kadar Savaş’a da geçirmiş olmalıydı ki derin bir sessizliğin ardından bir silahın güvenliğinin açılma sesi duyuldu kayıtta.
“Yapamayacağımı mı sanıyorsun?” Korkuyla tuttum nefesimi. Yapmamış ol, Aden! Yalvarırım, o noktaya gelmemiş ol!
“Hayır.” Dedi, Savaş kendinden emin bir şekilde. “Yapacağını biliyorum… Ve yap istiyorum.”
“Düşündüğüm şey mi?” Efe’nin endişeli bakışları gözlerimi bulduğunda tuttuğum nefesim döküldü dudaklarımdan.
“Sen olmadan da yaşayamayacağım zaten.”
“Efe… Sanırım, Aden…”
Kayıttaki Savaş’ın sesi konuşmama izin vermedi. “Sinir sitemim anında devre dışı kalır, Aden. Evet, beni öldürürsün ama acı vermezsin. Kurşun silahtan çıktığı anda bilincim kapanır, hiçbir şey hissetmem.” Dedi sanki belirli bir noktayı işaret ediyormuş gibi ardından devam etti. “Derin, yakıcı bir acı hissederim.”
Bildiği bir acıdan bahsediyormuş gibi sesinin acıyla kavrulduğunu hissettim Savaş’ın. “Acının verdiği o çaresizlik hissiyle ölmek için yalvarırım ama bu sadece birkaç dakika sürer. Eğer şanslıysam ve o dakikalar içinde yardım gelmezse… Ölürüm, Aden. Benden sonsuza kadar kurtulursun. Ama birkaç dakika senin için yeterli değilse…Buradan vurman gerekiyor. Şanslıysan midemi delersin, mide asidim karnımın içine sızar ve bu beraberinde katlanılamaz bir acı getirir. Şansın yaver gitmezse de dert değil. Bu bölgede oldukça sinir ucu var, yani midemi delmesen de çok acı çekerim. En az 20 en fazla 60 dakika sonra bir daha sesimi duymaz, nefesimi hissedemezsin. Tam da istediğin gibi benden sonsuza denk kurtulursun.”
Mideme sert bir yumruk oturdu. Dudaklarım dehşetle aralanırken zihnimden geçen tek şey Savaş’ın savcı olduğuydu. Davası asla kapanmazdı. Katili didik didik aranırdı, onlar Aden’i elleriyle koymuş gibi bulurlardı.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır, seninle dalga geçmiyorum Aden. Sadece bu hikâyenin sonunda mutlu ol istiyorum. Bunun için ne gerekiyorsa yaparım. Ölmem gerekiyorsa ölürüm, senin için yaşamam gerekiyorsa yaşarım.”
Telefon ellerimden kayıp gitmeden önce Efe ellerimden aldı. Dehşetle aralanmış dudaklarıma siper ettiğim parmaklarım histerik bir şekilde üst dudağımı kaşırken bir iki adım geriledim.
“Seni seviyorum, Aden.” Dedi, hadi bitir artık şu işi der gibi Savaş. “Seni hep sevdim.”
“Bende seni sevdim.” Aden’in itiraftan çok vedayı andıran cümlesiyle sırtımı dayadığım duvarda yavaşça aşağı doğru kaydım.
Yapmıştı.
“Beni hiç affetme, olur mu?” Gürültülü kurşun sesiyle yumdum gözlerimi. Savaş’ın acı dolu iniltisi duyuldu önce, daha sonra ise tok bir düşme sesi.
“Seni affediyorum…” Zorlanarak konuştu, Savaş. “Seni affediyorum, Aden.”
“Kahretsin!” Dedi Efe korkuyla. “Şimdi ne yapacağız?”
🕯️
Tekrar hoş geldin balımmm 🍯 💛
Hazır yapay zekaya sarmışken yine sizin için bölüm vibe veren ‘tatlış’ fotoğraflar bıraktım. 👉🏻👈🏻
Valla yalan yok, bu sefer yazarken zorlandım. Bölümün geç gelişinden bunu anladığınızı düşünüyorum. Özellikle Savaş’ın ölümün kıyısındaki kısmını yazmak benim için tam bir işkenceydi. Sürekli kafam karıştı. Ne hissettiğini geçiremekten endişe ettim, yetmedi zaman zaman kendi Savaş’ımı da darladım. Ben seni vursaydım son kez aklından geçer miydim, ya da ölmek üzereyken ne düşünürdün gibisinden.
Bir de tüm bunların yanı sıra milim oynamayan okunmaları görmek şevkimi kırdı açıkçası ve yazmak istemedim. Lakin bölüm okunmalarında gördüğüm on kişi bile tüm düşüncelerimi kırdı, geri döndüm.
I’m back!💁🏻♀️
Bundan sonraki süreçte tek bir kişinin bile okuduğunu gördüğüm an bölüm atmaya devam edeceğim. Eğer stabil takip eden biri olursa hikayeyi önümüzdeki Cumartesi tekrar buluşacağımıza emin olabilirsin balımmmm
Şimdilik hoşçakalın ya da hoşçakal 😘
💋Öpücükler ve öpücükler 💋
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 772 Okunma |
105 Oy |
0 Takip |
32 Bölümlü Kitap |