
İnsan severek yaşlanır. Tıpkı kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi... Kadının yeşermesi isteniyorsa, erkeğin davranışına bakmak gerekir. Kadın bir ota mı dönmüş, yoksa çiçek bahçesine mi? Ya da kaybetmemek için ne bedeller ödenmiş? Mesafeler, aşkı tutsak yapar. İşte öyle bir şeydir Aşkın Esareti.
Bahar, ne kadar şükretse azdı. Dilşad bir an gençliğini, Agir Ağa’nın şebeklik dolu günlerini hatırladı. İçinden, "Keşke her daim öyle kalsaydık," diye geçirdi.
Geçmiş
Agir Ağa, Dilşad’ın arkasından gelip sarıldı. Dilşad utanarak, "Çocuklar bizi görecek. Her şeyin sırası var Agir," dedi.
Agir Ağa: "Bizim sıramız geldi de geçiyor bile. Çocuklar da başka tarafa baksın. Karıma sarılamayacaksam bu dünyada yaşamanın ne alemi var?" diyerek şikayet etti.
Dilşad: "Allah canını almasın emi! Sen yeminle iflah olmazsın. Boyunca çocukların var ama aklında hâlâ kırk tilki gezer," dedi.
Agir Ağa kahkaha atarak cevap verdi: "O tilkiler seni yerler yalnız! Seninle ölmedikten sonra ölmenin dahi anlamı yok kızım."
Dilşad, Agir Ağa’nın kafasına hafifçe vurup: "Seninle birlikte çok mutluyum. Her zaman böyle kalalım. Allah seni başımdan eksik etmesin," dedi.
Günümüz
Dilşad iç çekerek: "Keşke o günlerin kıymetini bilseydik," dedi.
Mirza: "Bir şey mi dedin anne?" diye sordu.
Dilşad: "Sesli düşündüm oğul. Birazdan misafirler gelir, biz burada sohbete daldık. Haydi, kalkın da hazırlanın. Ben de eksik bir şey var mı diye bakayım," diyerek oturduğu yerden kalktı.
Mirza ve Bahar kahkahalar eşliğinde sohbet edip hayaller kurmaya devam ettiler. Dilşad ardına baktığında gözünden bir damla yaş süzüldü. Oysa kibir yaptığı her şey hayatını elinden almıştı. Kaybettiği her şey paha biçilmezdi.
Bahar telefonundan, yapay zeka ile hazırladığı "Sabır Çiçeği" adlı şarkıyı açtı:
[1. Bölüm: Hüzün ve Özlem]
Kaç kış geçti, kalbimdeki o ayaz sönmedi,
Gözüm yollarda kaldı, gidenler geri dönmedi.
Hüzün, duvarlarıma çarpan hırçın bir deniz gibi,
Seni benden alan zaman, vermedi geri.
Avucumda sadece eski bir resmin soluk izi,
Anlatamadım kimseye içimdeki o kördüğüm bizi.
[2. Bölüm: Ayrılık Sınavı]
Araya şehirler girdi, araya dağlar, yollar...
Boş kaldı seni bekleyen o yorgun kollar.
Ayrılık; aşkın en zorlu, en ağır dersiymiş,
Meğer hasret dediğin, vuslatın bedeliymiş.
Sustukça büyüdü sesin içimdeki derin kuyuda,
Yürüdüm sana doğru; uyanıkken de uykuda.
[Nakarat: Dönüm Noktası]
Aşk; önce ağlatır, sonra güldürürmüş meğer,
Çekilen bunca çile, bir bakışına değermiş meğer.
Hüznü uğurladık, ayrılığı bir kenara attık,
Biz bu aşkın küllerinden yeni bir güneş yarattık.
Bak, dindi fırtına; bitti o bitmek bilmeyen gece,
Kavuşmak artık rüya değil, en güzel hece.
[3. Bölüm: Mutlu Son]
Ve sonunda... Kapı çaldı, gelen senin kokundu,
Ellerin ellerime ilk defa gerçekten dokundu.
Tüm o kırık dökük anılar bir anda iyileşti,
Sanki dünya durdu, gökyüzü yerle birleşti.
Ağlıyorsak bu sefer, sevinçten aksın yaşlar,
Çünkü bizim için hayat tam da şimdi başlar.
Mirza gözleri yaşlı bir şekilde dinledi. Bahar, yaşadıklarını şarkıya dökmeye kararlıydı; böylece her şey daha duygusal oluyordu. "Son şarkımı da dinlemek ister misin?" diye sordu.
Mirza: "Olur, dinlemek isterim," dedi. Bahar bu sefer farklı tonda bir şarkı açtı:
KIŞ GÜNEŞİ
[1. Bölüm: Hüzün]
Mutfak masasında tek kişilik bir akşamüstü,
Gökyüzü gri, bulutlar sanki bana küstü.
Hüzün, kapı altından sızan o soğuk rüzgâr,
İçimde dinmek bilmeyen sessiz bir çığlık var.
[2. Bölüm: Ayrılık]
Yollar kapandı, telefonlar sustu, şehirler sustu,
Ayrılık, koca bir denizin içindeki tek bir puspusuydu.
Mesafeler büyüdü, araya girdi kara trenler,
Ama aşkı öldürmezmiş gerçek sevenler.
[Nakarat]
Ve işte oradasın! Köşeyi dönen o tanıdık silüet,
Bitti o uzun sürgün, bitti o devasa kasvet.
Aşk; hem gözyaşıymış hem de en büyük gülüş,
Ayrılığın sonundaki o muhteşem dönüş.
[3. Bölüm: Mutlu Son]
Ellerin avucumda, dünya yeniden dönmeye başladı,
Gözlerin gözlerimde, sanki bahar kışı haşladı.
Hüzün bitti, ayrılık bir masal oldu geride kalan,
Senin yanınmış meğer benim için tek gerçek olan.
Mirza ayağa kalkıp Bahar'ın ellerinden tuttu ve dans etmeye başladılar. "Tıpkı seninle ben gibi," dedi Mirza. Bahar: "Tıpkı yaşadıklarımız gibi..." diye fısıldadı.
Mirza, Bahar'ın saçlarından öptü. "Aşk ikimizin sığınağı. Yaşadıklarımız imtihandı ve biz bu imtihandan geçtik."
Bahar gözleri dolu dolu: "Geçtik değil mi? Bir daha yaşamayalım böyle şeyler. Ben sadece mutlu olmak istiyorum," dedi.
Mirza güven vermek istercesine: "Kış güneşim benim... Her şey geride kaldı. Tıpkı yaşadıklarımızın üzerinden mevsimler geçtiği gibi," dedi. Agir Ağa salona gelince birbirlerinden uzaklaştılar. Bahar müsaade isteyip odasına hazırlanmaya gitti.
Agir Ağa geldiğine pişman olmuş gibiydi. "Oğul, kusura bakma. Bahar kızımla burada olduğunuzu bilmiyordum," dedi.
Mirza: "Burada olmamız senin yanımıza gelmeyeceğin anlamına gelmez baba. Bahar’ın zaten işi vardı, sen geldin diye gitmedi. Üzülme," dedi. Tam çalışma odasına gideceği sırada Agir Ağa onu durdurdu.
"Oğul, ben adil olmadım. Her daim seni kurban ettim. Hâlâ yaptıklarımın vicdan azabını yaşarım," dedi pişmanlıkla.
Mirza tekrar oturup: "Her şey geride kaldı, sen de üzülme artık," dedi. Gerçekten geçmiş miydi, yoksa sadece affetmenin ağırlığını mı yaşıyordu? Agir Ağa: "Hakkını helal et oğul. Ölümlü dünya, bir ayağım toprakta. Ben hata yaptım ve bedelini ağır ödedim," dedi.
Mirza: "Allah için sizi affettim," dedi. Agir Ağa devam edecekken Mirza eliyle onu durdurdu: "Gerçekten pişmansan geçmişi deşip durma. Bak, ailemiz bir arada. Ben böyle kalsın isterim, sen de böyle kalsın diye mücadele et."
Mirza terasa çıkıp hızla merdivenleri tırmandı. Korkuluklara tutunup havayı ciğerlerine doldurdu. İçindeki kırıkları bir tarafa itmeye çalıştı ama hiçbir şey tam iyileşmiyordu; sadece kabuk bağlıyordu. "Bebeğim için ayakta kalacağım. Hiçbiriniz benim yaramı deşemezsiniz, Agir Ağa," diye mırıldandı.
Bahar o sırada odanın camını açtı, perdeyi kenara çektiğinde Mirza’nın kendi kendine kızdığını gördü. Bir sorun olduğunu anlayıp yanına koştu. "Bir sorun mu var?"
Mirza ona dönüp gözlerinin içine baktı: "Beni ve bebeğimizi her daim düşün ve adil ol Bahar. Sakın çocuklarımız arasında kurban seçme. Bana söz ver. Adil bir anne olacağına, hata yaparsam beni durduracağına söz ver."
Bahar bu ani tepkiye anlam veremese de: "Sevdam şahit olsun, aşkım şahit olsun, Rabbim şahit olsun Mirzam... Ben elimden geldiğince adil bir anne ve sadık bir eş olacağım," dedi.
Mirza ona sımsıkı sarıldı: "Söz sevdam! Sana ve çocuklarıma sadık kalıp ailemi bir arada tutacağım."
Bahar gelen misafirleri fark edince Mirza ile sonra konuşmak üzere merdivenlere yöneldi. Mirza onu kolundan tutup odaya götürdü ve kasayı açıp takıları çıkardı. "Hanımağa olarak bunları takmanı istiyorum. Kim ne derse desin sakın aşağıda kalma. Gerekirse konaktan kov, seni üzmelerine fırsat verme."
Bahar kendine güvenerek: "Beni ailemden başka kimse üzemez," dedi. Mirza tebessümle sevdiğini hazırladı; altın kolyeler, bilezikler, kemer... Bahar artık dayanamayıp: "Ay yeter Mirza! Ayaklı kuyumcuya döndüm, bu kadarı yetti," dedi.
Mirza: "Kuyumcu eşi olduğun belli olsun güzel gözlüm," diye takıldı. Bahar gülerek: "Ben altın sevmem, gümüş severim desem gidip gümüş dükkanı mı alacaksın? Bana ne be adam senin altınlarından!" dedi. Mirza neşeyle: "Gerekirse evet!" dedi.
Bahar odadan çıktı ve başını yazmasıyla kapatıp kayınvalidesinin yanına oturdu. Ağıt yakan kadın, evlat acısını ciğerinden dile getiriyordu; Bahar ve Dilşad birlikte ağladılar. Kur'an tilaveti okundu, ikramlar dağıtıldı. İmam terasta Araf’ın ruhu şad olsun, günahlarına kefaret olsun diye mevlit okudu.
Kadınlardan biri dengesizce: "Bahar, kuyumcu dükkanına dönmüşsün kız! Mevlit okunuyor, ne bu saygısızlık?" dedi.
Bahar: "Asıl saygısızlığı kimin yaptığı ortada. Haddini bil de öyle konuş!" diye tersledi.
Kadın tam konuşacaktı ki Dilşad Hanım araya girdi: "Hanımağanız var karşınızda! Bu ne saygısızlıktır?"
Kadın: "Kusura bakma hanımım ama henüz Korkmaz soyadını almamış birine bu takıları yakıştıramadım," dedi. Melek Hanım kızını korumak için hamle yapacakken Dilşad Hanım gürledi:
"Kim demiş Korkmaz değildir diye? Ayağını denk al! Bahar hem Korkmaz aşiretinin hem de Mirhan aşiretinin hanımağasıdır. Varsa aksini iddia eden, kalksın soframdan! Edep adap bilmeyen ortada!" dedi ve ayağa kalkıp kadını kapı dışarı etti.
Melek, dayanamayıp: "Bizim adam ettiğimiz ağaların hanımlarının dili epey uzamış. Sizin karşınızda hanımağanız var! Bizim aile meselemiz ne vakittir sizi ilgilendirir? Bu konaktan cenaze çıkmış, töre ortada diye berdel yapıldı. Sizin ağzınıza pabuç olmak için değil!" dedi.
Bahar’ın gözleri doldu; bu kadar aşağılanmak onurunu kırmıştı.
Kadınlardan diğeri: "Cenazeye saygımız sonsuz, töreyi de biliriz Melek Hanım. Bana adap öğretecek en son kişi sensin. Kız kurusu marabanın kızı, düğünsüz gebe kalır. Kızına ahlak dersi veremeyen, bana haddimi bildiremez," dedi.
Melek, kadının yanına gidip suratına bir tokat attı.
"Madem düğünsüz gelin olmaz, çocuk yapılmaz; o vakit ne demeye oğlun gül gibi karısının üzerine kuma getirdi? Hadi kuma geldi, ne demeye düğün yapmadın kızcağıza? Maraba kızı diye hor gördün, değil mi? Yalnız... Soyunun devamını maraba kızı getirecek, bunu da unutmayasın!" dedi öfke içinde.
Mirza sesler üzerine kadınların yanına gelince ortamda bir sessizlik oldu. Bahar sessizce yanlarından ayrıldı; yaptığı hatanın bedelini ödüyordu. Kadınlar, Melek Hanım'ı haklı bulsa da duracak değillerdi.
"Kumaya karşıyız da elimizden gelen bir şey yok. Bahar Mirhan’a gelince... Bir zamanlar Mirza Ağamız ağa olsun diye yapmadığı oyun kalmamıştı. Genç ağayı ayartan kadın olarak tarihe geçti. Şimdi de çocuk yapmış. Yazıklar olsun, gençliğimiz kimlerin elinde!" dedi dizlerini döverek.
Mirza, olduğu yerde durup buz gibi bakışlarını kadınların üzerinde gezdirdi. Bakışlarının değdiği her kadını yerinde çiviliyor, az önce pervasızca konuşan dilleri lal ediyordu. Bahar’ın dolan gözlerini, Melek’in titreyen ellerini görmüştü. Adımları ağır ama sarsılmazdı; yere her basışında konağın taşları inliyor gibiydi.
Mirza, o en son dizlerini döverek konuşan kadının tam önünde durdu. Boyuyla kadının üzerine bir gölge gibi çöktü. Sesi, bağırmaktan çok daha etkili, derinden gelen gür bir uğultu gibiydi:
"Gençliğiniz kimlerin elinde diye dövünürsün ha?" dedi. Sesi, fırtına öncesi sessizlik kadar tehlikeliydi. "Benim gençliğim, benim namusum, benim karım... Ne zamandan beri sizin o zehirli dillerinize meze oldu?"
Kadın korkuyla geri çekilmeye çalıştı ama Mirza’nın bakışları kaçmasına izin vermiyordu. Mirza sesini biraz daha yükselterek tüm konağa ilan etti:
"Burada bir hanımağanız var, bir de töre dediğiniz o ağır yükün altında canı yananlar! Bahar, bu konağın kadınıdır. Karnındaki çocuk, Korkmaz soyunun devamıdır! Kim ki benim karımın iffetine laf eder, kim ki onu 'ayartan kadın' diye yaftalamaya kalkar; karşısında Mirza Korkmaz'ı değil, Azrail’ini bulur!"
Mirza bir adım daha yaklaşıp kadının gözlerinin içine baktı:
"Şimdi bu konaktan sessizce çıkıp gideceksiniz. Bir daha bu kapıdan içeri girmeye yeltendiğinizde, sadece dilleriniz değil, o kapıya attığınız adımlarınız da hesap verecek. Benim evimde, benim aileme ahlak dersi vermek sizin haddiniz de değil, rütbeniz de!"
Sonra arkasına dönüp Melek’e baktı; ardından hızla uzaklaşan Bahar’ın arkasından bir anlık acıyla gözlerini yumdu. Kadınlara son bir kez, "Yıkılın gidin şimdi! Tek bir kelime daha duyarsam, bu gece Mardin'de o dillerin hesabı kesilir!" diye kükredi.
Kadınlar neye uğradıklarını şaşırarak, başlarını öne eğip adeta kaçarcasına konaktan ayrılırken; Mirza ellerini yumruk yapmış, içindeki yangını söndürmeye çalışıyordu. Mirza'nın öfkesi dinmemişti ama Bahar'ın omuzlarının çökmesi, sessizce gidişi yüreğine oturmuştu. Kadınlar konaktan kaçarcasına dağılırken Mirza, Melek'e kısa bir kafa selamı verip doğrudan Bahar'ın peşinden odaya çıktı.
Bahar, yatağın kenarına oturmuş, elleriyle yüzünü kapatmış sarsılarak ağlıyordu. Mirza kapıyı kapatıp ağır adımlarla yanına yaklaştı. Önünde diz çöktü ve Bahar’ın titreyen ellerini nazikçe yüzünden indirdi.
"Bana bak Bahar," dedi. Sesi bu kez kadifemsi bir sertlikteydi. "O dillerin zehri seni öldürmesin. Ben buradayken kimse seni o çamurda boğamaz."
Bahar hıçkırıklarının arasından, "Duydun Mirza... Herkesin gözünde sadece 'ayartan' o kadınım. Düğünsüz, töreyle gelmiş bir kuma... Karnımdaki can bile onları susturmaya yetmiyor," diyebildi.
Mirza, Bahar'ın çenesinden tutup gözlerini kendi gözlerine kenetledi. Bakışlarında sarsılmaz bir kararlılık vardı.
"Madem düğün derler, madem nikah isterler; o zaman şanımıza yakışanı görecekler," dedi Mirza. Sesi tüm odayı dolduran bir yemin gibiydi. "Sana söz veriyorum Bahar Mirhan... Bu konak öyle bir düğün görecek ki o konuşan diller hayranlıktan tutulacak. Sadece bir töre gereği değil; bu toprakların gördüğü en anlı şanlı nikahla, başın dik, alnın açık benim helalim olduğunu cümle aleme duyuracağım. Hazırlıklara şimdiden başlanacak. Yarın güneş doğduğunda tüm Mardin bizim düğünümüzün hazırlık sesleriyle uyanacak. Kimsenin tek bir laf etmeye cesareti kalmayana dek senin şanını ben yücelteceğim."
Bahar şaşkınlıkla Mirza’ya bakarken Mirza onun elini karnının üzerine koydu.
"Sadece benim karım olarak değil, Korkmaz soyunun anası olarak o telli duvağı takacaksın. Sözüm sözdür," dedi ve alnından öptü.
Bölüm Sonu...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 10.73k Okunma |
728 Oy |
0 Takip |
46 Bölümlü Kitap |