
Bahar, uykunun kollarından kendini güneşin doğuşuna bıraktı. Hayatı boyunca yaşadıklarını düşündü. Bu hikaye hiçbir zaman göründüğü gibi olmadı. Yanında uyuyan sevdiğine baktı. Bugün hem isteme hem de düğün yapılacaktı.
"Biz hiçbir zaman normal insanlar gibi olamadık. Şimdi de düğünümüz bile Mardin'i susturmak için," dedi.
Gözyaşları aktı, yastığı ıslatmaya başladı. Bazı kelimeler dile dökülmezdi; içinden söyledi dile gelmeyeni:
"Geçmiş, bir gölge gibi üzerimize çöktü; ağır, karanlık ve kaçınılmaz. O kadının lekesinden kurtulmak, ismimizi temize çekmek için bu görkemli düğün bir kalkan yapıldı bize. Ve ben... Mirhan aşiretinin hanım ağası, Hanzade Bahar Mirhan.
Beni korkusuz yetiştirdiler ama ben, kendi soyadımın içinde korkak bir Korkmaz oldum. Önce babamın gölgesi sindirdi beni, sonra Mirza’nın gölgesi sakladı dünyadan. Ne tam kendim olabildim bu hayatta, ne de başkasının çizdiği o kusursuz kadın... Hep yabancı ellerde, hep başkasının toprağında verdim mücadelemi. Ama şimdi bu tacın ağırlığı altında, kendi kimliğimi o gölgelerden söküp almanın vaktidir."
Yataktan kalkmaya karar verdi. Mirza'ya son kez baktı.
"Keşke hikayemizi en başına alsaydık. Dunaysır Köprüsü'ndeki ateş çemberiyle gittiğimiz güne... Hikayemizin başladığı ilk anlara. Sana beyaz gömlek giydirdiğim doğum gününe. Şimdi kalbimiz paramparça. Bir yanımız kırık, bir yanımız yarım. Ve sen benim esaretim oldun, ben de senin mahkumun," dedi.
Yatağın üzerinden kalktı. Banyoya gidip duş aldı. Mirza uyanmış, üzerini giyiniyordu.
Bahar samimiyetle: "Günaydın Siyahım," dedi.
Mirza, Bahar'ın saçlarını koklayıp: "Günaydın Beyazım," dedi.
Sonra birbirlerine sıkıca sarıldılar. Sanki ayrılsalar, bir daha birbirlerini göremeyecekmiş gibi...
Bahar fısıltıyla, anın büyüsünü bozmaktan korkarak: "Bugün büyük gün. Kahveni nasıl istersin? Bol tuzlu, az tuzlu? Kahve yerine sadece tuz mu?" dedi.
Mirza yüzünü buruşturdu ve Bahar'dan ayrıldı.
"İlla o lanet olası tuzu yedireceksin bana. Güzel gözlüm etme eyleme; ben seni her halinle başımın tacı yaparım. Yeter ki orta şekerli kahve yap, ağız tadıyla içeyim," dedi.
Bahar kahkaha attı.
"Bu işin sırrı burada. 'Sonra sözü dahi geçmez bu hanımağanın' demezler mi? O yüzden suya da tuz ekleyeceğim. Acı biber, sumak koymadığıma dua et. Hadi iyisin, güzel karın sana kıyamıyor," dedi sinsi sinsi bakarken.
Mirza: "Allah razı olsun! Bir de kıysa cenaze namazım kılınacak demek ki! Bu sebeple dul kalmak istemiyorsan boş fincana da razıyım. Ben içiyormuş gibi taklit yapar, yüzümü buruştururum," dedi.
Bahar bir nefes kadar yanına yaklaştı.
"Bazı taklitler can yakar. Eğer o kahveyi içmezsen sana bu dünyayı dar ederim," dedi.
Mirza sevdasına sarılıp: "Bu dünya senin gölgende dar gelse kaç yazar Bahar Korkmaz," dedi.
Bahar sitem ederek: "Hanzade Bahar Mirhan demek istedin sanırım. Biz aylar önce imam nikahı ile evlendik," dedi.
Mirza: "Bu gece Hanzade Bahar Korkmaz olacaksın. Sen... benim en güzel hikayem olarak kalacaksın. Geçmiş bize gölge olmayacak," dedi.
Bahar uzaklaşıp giyinme odasına gitti. Mirza arkasından bağırdı:
"Sen benim beyazım! Gökyüzü avucumda, yıldızlar şahit bu sevdayaya. Aşk mı yakar bu kalbi, yoksa sensiz kalmak mı?" dedi.
Bahar giyinme odasından çıkıp: "Aşkımız yakar bu kalbi. Ne sensiz kalırım ne de bensiz kalmana izin vermem," dedi.
Mirza aldığı cevaba mutlu olarak: "Seni severim Bahar Korkmaz," dedi.
Bahar: "Bahar Mirhan," diye inatlaştı.
Mirza buz gibi sesi ile: "Bana tüm Mirhan soyunu kurutturma," dedi.
Bahar: "Cesaretin varsa dene," deyip tekrar giyinme odasına gitti.
Mirza odadan çıkıp terasa gitti. Bir süre nefes aldı. Gökyüzünü izledi.
"Ağa olmak için çocukluğu elinden alınan o küçük çocuk bendim. Dizlerindeki yarayı değil, elindeki silahı sevmeyi öğrettiler bana. Mafya oldum, karanlığa bulandım; gücü de hakimiyeti de tırnaklarımla, kanımla kazandım. Kimse bana bir taht vermedi, ben o tahtı ateşe verip yeniden kurdum.
Şimdi ise... Beyazın Siyahı oldum. Bahar’ın aydınlığına çöken o gece benim. Ama ant olsun ki henüz doğmamış çocuklarımın arkasında sarsılmaz bir dağ olacağım. Benim kaybettiğim çocukluğu, onlar bu topraklarda özgürce yaşayacak. Bizim hikayemiz küllerden doğdu ama onlarınki güneşle başlayacak," dedi.
Bahar yanına gelip sarıldı: "Seni seviyorum siyahım. Keşke her şeyi en başına alsaydık."
Mirza, Bahar'a karşılık verdi: "Biraz önce atarlı konuşan sen değil miydin? Yalnız ben de seni severim beyazım."
Bir süre öyle kaldılar. Avludan sesler gelince aşağı indiler. Salona aşiret ağaları geldi. Demir Ağa ve İhsan Ağa baş köşeye oturdu.
Demir Ağa sitem ederek: "Yalnız isteme kız evinde yapılan bir gelenekti. Gerçi bizim neyimiz doğru ki bu yanlış olsun?" dedi.
Mirza: "Ben istemeyi ilk Mirhanlarda yaptım. Baktım olacak gibi değil, kayınbabamı örnek aldım. Melek Hanım'ı hastaneden konağa getirip ertesi gün düğün kuran adamın aşkı gibi, bizim de hikayemiz mutlu devam etsin istedim," dedi.
Demir Ağa: "Kızım mutlu olsun bana yeter. Kızımı sakın üzeyim deme Mirza. Aksi halde karşında beni bulursun," dedi.
Mirza: "Bahar benim dünyam. Benim nefes alma sebebim. Önce Rabbim'e sonra bana emanet," dedi.
Mirza ve Demir Ağa arasındaki o tatlı sert çekişmenin ardından konak büyük bir ciddiyetle düğüne hazırlanıyordu. Bahar, hanımağa vakarıyla mutfağa süzüldü. Demir Ağa ve İhsan Ağa, baş köşede tespih çekerek Mirza ile derin bir sohbete dalmışlardı. Kapı aralandı ve içeri elinde gümüş tepsiyle Bahar girdi. Üzerindeki asalet, her adımında konağın taşlarına mühürleniyordu.
Bahar, önce babası Demir Ağa’nın, sonra İhsan Ağa’nın önüne ince belli bardaklarda demli çayları bıraktı.
Demir Ağa: "Ellerine sağlık güzel kızım. Senin elinden içtiğimiz bu çay, gönlümüzdeki harareti de alır inşallah," diyerek kızına sevgiyle baktı.
Bahar, hafifçe eğilerek: "Afiyet olsun babam, afiyet olsun ağalarım," dedi.
Sonra tepsiyi Mirza'nın yanına götürdü. Sehpanın üzerine çayı koydu.
Mirza kısık sesle: "Benim tuzlu kahvem askıda kaldı sanırım. O güzel ellerinden istemede kahve içmek nasip olmadı," dedi durumdan şikayet ederek.
Bahar: "Ben sevdamı objelere bağlamam. Önce neden çay getirdin diye sor, sonra şikayet et istersen."
Mirza: "Peki, neden kahve yerine çay getirdin?"
Bahar: "Tuzlu kahve Osmanlı geleneğinde 'Ben seni istemem' demenin bir yoluymuş. Kahvenin kırk yıl hatırı olabilir ama benim sevdam çayın verdiği huzurda saklı. Şekeri yanında getirdim çünkü hayatımız da şeker gibi tatlı olsun. Ben seni kırk yıl boyunca sevmeye razıyım, yeter ki evimizde huzurumuz olsun," dedi.
Mirza duydukları karşısında memnun oldu. Bir sevda ancak bu kadar güzel yaşanır ve dile gelirdi. Çaylar içildi. Mirza, Bahar'ın bu sakin ve asil duruşunu izlerken yüzünde gururlu bir gülümseme belirdi. Ancak tam o sırada mutfak çalışanlarından biri elinde közde pişmiş, dumanı tüten kahve tepsisiyle içeri girdi. Çalışan, kahve fincanını Mirza’nın önüne bıraktı.
Mirza, fincanı eline alıp Bahar’ın gözlerine bakarak: "Aşiret töresinde çay biter, asıl söz kahveyle başlar derler... Bakalım bu kahve bize neler söyleyecek," dedi ve fincanı dudaklarına götürdü. Bir yudum aldı, yutkunup gülümsedi.
"Hayatım boyunca içtiğim en... unutulmaz kahveydi. Eline sağlık hanımağam," dedi buz gibi ama sevda dolu sesiyle.
Aşiret ağaları bu uyarıyı bir kenara not etti. Hanzade Bahar Mirhan bu konağın çoktan hanımağası olmuştu. Bahar başını yere eğdi ve salondan çıktı. Hepsi saygı ve biraz da çekinceyle onu izledi. Bahar artık "ağayı ayartan kadın" değil, Mardin'in aşkı ile dillere destan hanımağasıydı.
İsteme yapıldı. Şimdi sıra akşamki düğündeydi. Avluya kazan kazan yemekler konuldu. Mardin Kalesi tüm ihtişamıyla bu kutlu gün için süslendi. Korkmaz Konağı'nda düğün bayram havasında kutlandı. Felç geçirse de Hanzade Hanım baş köşede yerini aldı.
Bu düğünün tek eksik yanı kına gecesiydi. Melek Hanım genç kızları aldı, Bahar'ın odasına götürdü. Bir taraftan oyun havaları oynandı, bir taraftan ağıtlar yakıldı. Melek Hanım kaliteli bir Yemen kınasını kendi elleriyle hazırladı. Kızını dizinin dibine oturttu. Hem söyledi hem ağladı:
"Mardin duysun feryadımı, dağlar ses versin,
Bu feryadım kime diye rüzgarlar sorsun.
Ben garip bir maraba kızıydım, bahtım karaydı,
Kınam bile yakılmadı, ellerim yaraydı...
Yakın kınayı dostlar, kızım ağa kızıdır,
Anasının bağrında sönmeyen bir sızıdır.
Bahar dünyanın en şanslı kızı olsun,
Bahar’ın meyvesi bu sevda, muradını bulsun.
Kim derdi ki maraba kızı, ağa doğurur?
Kader hamurunu sabırla, çileyle yoğurur.
Benim kınam eksik kaldı, kızımınki bol olsun,
Gittiği her kapıda sevgi ona yol olsun.
Kim derdi ağa kızı, baba ocağından değil,
Gidecek de gurbete, koca ocağından gelin olacak...
Gözümün nuru Bahar, gönlümün tek yıldızı,
Mardin’in en güzeli, aslan babasının kızı.
Dua edin yarenler, yolu ışıkla dolsun,
Anasının çekmediği sefalar onun olsun.
Mardin duysun sesimi, bu feryat değil şandır,
Ağa kızının kınası, dosta düşmana nişandır."
Hanzade Hanım ve Dilşad Hanım da yanlarına geldi. Mirza kına merasimini duyunca imam çağırdı. Odaya gidip gözü yaşlı sevdasının ellerinden tuttu.
"Bugün ağlamak yasak. Kına gecesi yaşansın isterdim ama benim sevdama gözyaşı değmesin diye yapılmadı. Ben kızınızı çok sevdim Melek Hanım. Kendi gözümden sakındım. Yıllarca bekledim. Şimdi düğün günümü gözyaşına hapsetmeyin. Bilirim içinde ukte kalsın istemezsin. Bilirim gözünüzden sakınırsınız. İşte bu yüzden o güzel gözler gülsün diye duam," dedi.
Melek duydukları ile memnun oldu.
Mirza, sevdiğinin ellerinden tuttu. Terasa çıkardı ve yanına imamı aldı. Ağalar, hanımağalar ve gelen konuklar şaşkınlıkla olanları izledi. Mirza, tüm Mardin’e hitaben bağırdı:
"Bizi bu güzel günde yalnız bırakmadığınız için hepinize ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu güzel gün duasız olmaz. Kına gecesi yakılan ağıt, analarımız tarafından yakıldı. Şimdi bu kutlu günü dua ile şereflendirelim," dedi ve sözü imama bıraktı.
Mirza’nın çağrısıyla yaşlı imam, ellerini semaya açarak bu fırtınalı ama bir o kadar da sarsılmaz sevdayı mühürleyecek o duayı etmeye başladı. Avlıdaki herkes derin bir sessizliğe büründü. İmamın titreyen ama gür sesi avluda yankılandı:
"Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim...
Ey yerin ve göğün sahibi olan Yüce Allah’ım! Bugün burada iki canı, iki kalbi bir araya getiren bu akdi mübarek eyle. Bu kapıdan içeri giren huzuru daim, bu yuvada yeşerecek sevgiyi baki kıl.
Ya Rabbel Alemin! Bahar kızımızla Mirza oğlumuzun arasına Hz. Adem ile Hz. Havva anamızın ve Hz. Ali ile Hz. Fatma Validemiz arasındaki o eşsiz muhabbeti nasip eyle. Geçmişin gölgelerini bu haneden uzak tut; onlara karanlığı değil aydınlığı, hüznü değil neşeyi yoldaş et.
Bu toprakların sertliğini kalplerine değil, sadece karakterlerine ver. Onları birbirine esir değil, birbirine özgürlük eyle. Yuvalarını bereketli, soylarını hayırlı, dillerini tatlı eyle. Nazar değmesin bu sevdaya, haset edenlerin şerrinden onları muhafaza buyur.
Allah’ım! Mardin’in bu kadim topraklarında dökülen her damla gözyaşı bugün mutluluğa evrilsin. Onlar birbirine 'Siyahım' ve 'Beyazım' dediler; Sen onların hayatını gökkuşağının tüm güzellikleriyle süsle. Amin, amin, bi-hürmeti Taha ve Yasin..."
İmam duasını bitirip ellerini yüzüne sürdüğünde, avludaki ağır hava yerini huzurlu bir esintiye bıraktı. Mirza, imama teşekkür ederek Bahar’ın kınadan henüz temizlenmiş avuç içini öptü. Artık sadece törelerin değil, duaların da koruması altındaydılar.
Dualar bittiğinde odadaki sessizlik, yerini kaderin teslimiyetine bıraktı. Mirza, Bahar’ın elini bırakmadan son bir kez cemaate ve büyüklere baktı; sonra bakışlarını sadece "Beyazı"na hapsetti. Bahar’ın kınadan henüz kızarmış elini tutup kalbinin üzerine bastırdı. "Amin," dedi derinden gelen bir sesle, "Bu dua, kalbimin mühürü olsun."
Bahar, gözlerindeki son yaşı silip doğruldu. O an sadece bir gelin değil, tüm Mardin’in kaderini omuzlarında taşıyan o mağrur hanımağaydı. Konaktan yükselen zılgıt sesleri, geçmişin acı feryatlarını bastırarak gökyüzüne, Mardin Kalesi’nin burçlarına kadar ulaştı. Dışarıda davullar vurmaya, meşaleler yanmaya başladı. Siyah ve beyaz, karanlık ve aydınlık artık tek bir renge dönüşmüştü: Aşkın Rengine.
Mirza, Bahar’ın kulağına eğilip sadece ikisinin duyabileceği o son sözü fısıldadı:
"Esaretim bitti Bahar... Bugün seninle yeniden doğdum."
Bahar gülümsedi. Bu gülüş, Mezopotamya’nın kurak topraklarına yağan ilk yağmur gibiydi. El ele avluya çıktılar. Yemekler yenildi, dualar edildi, zılgıtlar çekildi. Davullar çalınıp tefler vuruldu. Bahar beyaz gelinliğini giydi. Ara ara midesi bulansa da yorgunluktan Mardin Kalesi’ne giderken eli karnında uyuyakaldı. Mirza, elini Bahar’ın karnına koydu. Minik bebeği henüz doğmamıştı ama içinde bir yerlerde baba olmanın gururunu hissediyordu.
Kaleye vardıklarında onları davullar karşıladı. Kırmızı halı üzerinde mutluluğa yürüdüler. Etraflarında nedimeler beyaz gül yaprakları serpti. Bahar kaleye girer girmez Ömer Ağa, kırmızı kuşakla yanına geldi:
"Bizim töremiz kırmızı kuşağı emreder. Kızımız tertemiz bir şekilde sana emanet Mirza Ağa; onun şanını yüceltmek bu saatten sonra sana yaraşır," dedi ve kuşağı üç kere Bahar’ın belinden geçirip bağladı.
Davullar ve zurnalar çaldı, yöresel oyunlar oynandı. Bölgenin tanınmış sanatçıları sahnede yerini aldı. Melek Hanım ile Demir Ağa’nın nikâhını Cumhurbaşkanı kıymıştı; Bahar ile Mirza’nın nikâhını da yine Cumhurbaşkanı kıyacaktı.
Kalenin zirvesinde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir hazırlık vardı. Tüm şehir, aşağıda bir deniz gibi uzanan Mezopotamya Ovası'na bakarken, yukarısı devletin ve aşiretin zirvesini ağırlıyordu.
Resmî nikâh masası; kalenin en uç noktasına, tüm Mardin’e hâkim bir konuma kurulmuştu. Masanın bir tarafında Mirza (üzerinde kusursuz siyah damatlığıyla bir dağ gibi vakur), diğer tarafında Bahar (beyaz gelinliği içinde bir kuğu kadar asil ama bir hanımağa kadar dik) duruyordu. Ve nikâhı kıymak üzere masanın ortasında Cumhurbaşkanı yerini aldı. Cumhurbaşkanı, genç çifte gülümseyerek baktı ve sesini mikrofon aracılığıyla tüm kaleye duyurdu:
"Bugün burada sadece iki gencin nikâhına değil; bu kadim toprakların huzuruna, kardeşliğine ve birliğine şahitlik ediyoruz. Mirza ve Bahar... Sizler bu zor coğrafyada aşkın, sabrın ve sadakatin timsali oldunuz. Bu imza, sadece sizin değil, bu toprakların kaderine atılan bir imza olsun."
Bahar’ın kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Mirza, onun titreyen elini masanın altından tutup güven verdi. Cumhurbaşkanı sordu:
"Siz, Hanzade Bahar Mirhan; hiçbir baskı altında kalmadan Mirza Korkmaz’ı eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Bahar, sesini Mardin’in rüzgârına emanet ederek haykırdı:
"Evet!"
Aynı soru Mirza’ya yöneltildiğinde, Mirza’nın gözleri sadece Bahar’daydı:
"Ömrümün son nefesine kadar, evet!"
Şahitlerin ve Cumhurbaşkanı'nın huzurunda imzalar atıldı. Cumhurbaşkanı, aile cüzdanını eline alarak her zamanki babacan tavrıyla gülümsedi:
"Bu cüzdanı; bu yuvayı çekip çevirecek, bu topraklara hanımağalık yapacak olan kızımıza, Bahar’a emanet ediyorum. Hayırlı, uğurlu olsun."
Bahar cüzdanı alırken kale burçlarından aynı anda onlarca meşale ateşlendi. Havai fişekler Mardin semalarını aydınlatırken Cumhurbaşkanı Mirza’nın kulağına eğilip, "Bu emanete iyi bak evlat; bu sadece bir eş değil, bir memleket meselesidir artık," dedi.
Mirza, Bahar’ın alnına uzun ve derin bir öpücük kondurdu. Artık "Esaret" bitmiş, "Hürriyet" başlamıştı. Mardin Kalesi o gece, imkânsızın nasıl gerçeğe dönüştüğüne şahitlik etti.
Bahar’ın İç Sesi:
"Mide bulantılarım, yorgunluğum, içimdeki o tarifsiz ürperti... Hepsi şimdi bir huzura evrildi. Mirza’nın elini karnımda hissettiğim an, dünyanın tüm gürültüsü sustu. Ben artık sadece 'Beyaz' değilim; ben artık bir canın yuvası, bir adamın nefesiyim. Mardin’in sert yüzü, kocamın bakışlarında yumuşadı. Esaretimiz bitti sevgilim; şimdi bu kadim şehirde, korkusuzca büyüteceğimiz bir evladın masalı başlıyor. Elin elimde, kalbin kalbimde... Şükürler olsun."
Mirza’nın İç Sesi:
"Bak ellerime Bahar... Bir zamanlar öfkeyle sıkılan bu yumruklar, şimdi senin ve bebeğimizin üzerine titreyen bir kalkana dönüştü. Sen benim hürriyetimsin. Mardin Kalesi şahidim olsun ki; sana ağlatılan her damla yaşın yerine bin gül bahçesi sereceğim ömrüne. Babalığın gururu kalbime sığmıyor; içimde büyüyen bu mucize, bizim imkansızı nasıl yendiğimizin kanıtı olacak. Siyahım bitti, beyazım seninle ebedi oldu. Biz artık bir hikaye değil, sarsılmaz bir destanız."
Mardin Kalesi’nde şenlik tüm hızıyla sürerken, kalabalığın ve parlayan meşalelerin uzağında, gölgelerin içinde bir karaltı duruyordu. Mirza’nın kız kardeşi Dilan, üzerinden atamadığı o ağır hüzünle, bir yabancı gibi izliyordu abisinin en mutlu gününü. Gözyaşları, Mezopotamya’nın rüzgarıyla kurumadan yenileri ekleniyordu yanaklarına. Ne içeri girmeye cesareti vardı ne de arkasını dönüp gitmeye gücü...
Tam o sırada, kalabalığın içindeki keskin gözler onu fark etti. Ömer Ağa, ceketinin önünü ilikleyip ağır adımlarla gürültüden uzaklaştı. Kalbinin eski sızısı, Dilan’ın silüetini gördüğü an yeniden nüksetmişti.
Dilan, yaklaşan ayak seslerini duyunca ürperdi. Gözlerini silmeye çalışırken Ömer Ağa’nın o tanıdık sesini duydu:
"Gelmişsin..." dedi Ömer Ağa, sesi hem bir sitem hem de derin bir özlem barındırıyordu.
Dilan başını kaldırdı, gözleri Ömer’in gözlerine değdiğinde sanki zaman durdu. "Abimin mürüvvetini görmeden gidemedim Ömer... Ama yerim orası değil, biliyorum," diyerek kalabalığı işaret etti.
Ömer Ağa, aralarındaki o aşılması imkansız uçuruma bakar gibi baktı kadına. "Bazı yollar vardır Dilan, yürümekle bitmez; bazı vedalar vardır, söylenmekle tükenmez. Bizimki de öyle oldu."
Dilan, titreyen bir nefes aldı. "Bahar tertemiz bir emanet dedin abime... Bizim sevdamız o temizliği koruyamadı Ömer. Kader bizi bu topraklara kurban seçti."
Ömer Ağa bir adım yaklaştı, ancak elini uzatmadı. Uzatsa, her şeyin daha da zorlaşacağını biliyordu. "Senin gözündeki her damla yaş, benim yüreğimde bir kurşun izidir. Ama artık bitti. Bu kale bugün mutluluğa şahitlik ediyor, bizim yasımıza değil."
Dilan acı bir tebessümle başını salladı. "Veda etmeye geldim Ömer. Hem abime, hem sana, hem de içimde büyüttüğüm o küçük kıza..."
Ömer Ağa, boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü. "Yolun açık, bahtın ak olsun Dilan. Bundan sonra biz, aynı şehirde iki yabancı, aynı duada iki ayrı 'amin'iz."
Dilan son kez baktı eski sevdasına. "Elveda Ömer Ağa," dedi fısıltıyla.
"Elveda Dilan," diye karşılık verdi Ömer.
Dilan’ın İç Sesi:
"Gidiyorum Ömer... Ayaklarım geri geri gitse de ruhum bu kalenin soğuk taşlarına asılı kalıyor. Seni sevmek, bu topraklarda bir uçurumun kenarında çiçek açmaya çalışmaktı; rüzgar sertti, biz ise çok narindik. Abimin mutluluğu benim kefaretim olsun. Sana 'elveda' demiyorum, çünkü insan kalbinde taşıdığına veda edemez. Sadece seni, senin şehrinde sensiz yaşamaya gidiyorum. Adın dilimde bir yara, hayalin gözlerimde bir duman olarak kalsın."
Ömer Ağa’nın İç Sesi:
"Arkandan bakmıyorum Dilan, bakarsam ayaklarımın bağı çözülür, ağalığım yerle bir olur biliyorum. Sen giderken Mardin’in bir sokağı daha karanlığa gömüldü içimde. Biz, birbirine değmesi yasaklanmış iki paralel çizgiydik; hep yakın ama asla birleşemeyen... Töremiz kırmızı kuşağı emretti, kader ise siyah bir yası. Git... Git ki bu sessiz çığlık bitsin. Seni helal ettim karanlığa, sen de beni helal et bu ıssız topraklara."
Dilan karanlığın içinde kaybolurken, Ömer Ağa arkasından bakmadı. Gözlerini gökyüzündeki havai fişeklere dikti. Bir devir kapanmış, bir sevda Mardin’in sessiz taşlarına gömülmüştü. Ömer, ceketini düzelterek dik bir duruşla geri döndü; artık o, törenin ve adaletin bekçisi olan bir ağaydı.
Mardin Kalesi’nin burçlarından yükselen son havai fişek de gökyüzünde dağıldığında, geriye sadece Mezopotamya’nın o derin ve bilge sessizliği kaldı.
Geçmiş; Dilan’ın adımlarıyla sessizce uzaklaştı.
Gelecek; Mirza ve Bahar’ın birleşen ellerinde, doğacak bir bebeğin ilk kalp atışında filizlendi.
Mardin o gece sadece bir nikaha değil, bir devrin kapanıp yeni bir çağın başlamasına şahitlik etti. Aşkın rengi, siyahın ve beyazın ötesinde; huzurun rengine büründü.
- SON -
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 10.73k Okunma |
728 Oy |
0 Takip |
46 Bölümlü Kitap |