
GECE YARISI...
Yaşlı adam bakışlarını büyük sürgülü camın ardındaki gecenin karanlığının bahçeye vuruşunu izlerken içinde amansızca yanan bir intikam ateşi vardı. Tıpkı sabahları bahçeye vursn güneş ışınları gibi asla geçmeyen ama içten içe kavurarak yanan bir ateş.
Arkasından ona doğru yaklaşan adam bir elinde çayıyla birkaç yudum alırken diğerini cebine atarak büyük sürgülü camın önünde duran adamı izledi.
Yaşlı adamın bastonunu sertçe kavrayışını izlerken, "Durumlar nedu?" diyerek sordu.
Yaşlı adam arkasındaki sesten olsa gerek yüzündeki öfke sekteye uğrasa da hızla toparlanarak derin bir nefes aldı. Nefesini dışarı doğru verirken aralanan dudakları sakince geri kapandı. Hafif uzun, çenesinin bir tık altında olan yaşlılığının belirtisi, gri saçlarını her zamankinin aksine salık bir şekilde arakasını döndü.
Elindeki bastonunu kendisiyle beraber döndürürken karşısında dikilmiş, büyük yudumlarla çayını içen adamı izliyordu.
Cemil kısa bir an yaşlı adamın sol gözüne bakmasıyla yutkunamadı. Çay boğazında kalırken eğilerek birkaç kere sert bir şekilde öksürdü. Boğazı normale dönerken arkasından bıraktığı acı hisle yüzünü buruşturdu.
"O kadar mı korkutucu?"
Selvari'nin sözleriyle Cemil birkaç saniye durakladı. Ardından anlamamazlığa vururcasına kaşlarını çatarak rastgele bir koltuğa geçip kuruldu. "Neyden bahsettuğunu anlamadum."
"Gözüm," derken manidardı sözleri. Selvari de birkaç adım atarken yüzünden hiç eksilmeyen bir nefret bir öfke vardı. "O kadar mı korkutucu," dedi tane tane. Ardından vurgulayarak ekledi. "Diyorum."
Cemil ne diyeceğini bilemez bir halde kaşları çatık, karşısındaki adamı izlemeye devam ederken önce bir yutkundu.
"Sen," dedi önce diyeceklerinden emin olamayarak. "Sen kendune her aynaya baktuğunda korkmayi misun?"
Selvari, Cemil'in verdiği cevaba karşı sinirden gülerek tekrar arkasını döndü. Cama dönen yüzü öfkesini yansıtırken mırıldandı. "Ben hiçbir zaman korkmadım. Fakat hiç bakamadım da."
Cemil adamın ona karşı neler mırıldandığını duymak için kulak kabartsada hiç bişey duyamamıştı. Çayından son yudumunuda alarak biten bardağını yere bıraktı. "Konuşmayaca musun?"
"Ne bilmek istiyorsun yine?"
Selvari'nin bıkkın sesine karşı Cemil onun görmeyeceği bir şekilde ters ters baktı. "Şu senun sonu ölumle biten oyununu."
"Takır takır işliyor." Kısa ve öz bir şekil de kurduğu cümle Cemil'i şaşırtırken gözleri hafif aralanmıştı.
"Tek bir sevkiyatla neler amaçladuğunu anlayamadum." derken düşünceliydi. "O maddeler bize ne gibu bir yarar katacak?" Durudu. "Zengun herufun tekusun, istesen Yurt dışundan bile yürutursun işu. Niye Rize?"
"Çok şey." dedi önceki sorusuna hitaben. "Öğrenirsin," derken yönünü asla Cemile karşı dönmüyordu. "Sürpriz olsun."
Cemil'in kaşları daha da çatılırken nefesini sabır edercesine verdi. "Anlatmayacak mısun?" Oturma odasında gezinmeye başlayan bakışları attığı bir turdan sonra tekrar sırtı dönük yaşlı adamı buldu.
Selvari sesini çıkarmayınca Cemil bir süre adamın sırtını izledi. "Bir maddenun sonu nasul ölumle biter?" fısıldasada Selvari onu duymuştu. "Hele ki Kaya gibi bir adamu, madde devirecek öyle mu?" Asla ihtimal vermiyordu.
"Çok yanlış bir düşünme yapın var." İçindeki intikam ateşinin harıl harıl yanmasına rağmen sakin çıkan sesine karşı Cemil hızla ayaklandı.
"Bili misun, bilmirum ama," Gözlerini yumarak kısa bir an ya sabır çekti. "O uşak eski asker ula!"
"Biliyorum."
Cemil, Selvari'nin ne denli rahat bir tavıra sahip olduğunu gözleriyle şahit olurken sinirlenmeden edemiyordu. Ne vardı şu ölümle bitecek dediği oyununda, açık açık anlatsaydı.
"Ortak olduğumuzu sanayidim."
"Öyleyiz." dedi Selvari onu umursamamaya devam ederek. Bastonunu önünde dikildiği cama dayıyarak ellerini arkasında birbirine kavuşturdu. Açık saçlarını yüzünden çekmek adına başını hafifçe iki yana salladı. Çenesini dikleştirerek dışarıyı izlemeye devam etti.
"Ortaklar birbirunden bir şey saklar mu peki?"
"Güvenmezse, evet."
"Güvenmeyi misun baa?"
Selvari, Cemil'in sorusuna karşı burnundan nefesini vererek güldü. "Yok," dedi hızlı bir şekilde ayakta duran Cemil'e doğru dönerek. "Benimki o yüzden değil," derken ciddi gibi duruyordu. "Sürpriz olsun diye." derken gülümsemişti.
Cemil onun bu hallerine anlamak ister gibi bakarken Selvari bu defa onu bozguna uğratarak, "Dersem ve sen benim bu sözlerime inanırsan," Yüzü ciddileşti. "İşte bu senin salaklığın olur, o konuda ben hiçbir şey yapamam."
Tekrar camına doğru dönerken Cemil öfkeyle bu defa, "Senun kazanduğun bir oyun var mu ki bu zamana kadar oynaduğun oyunlarun arasunda?!"diyerek öfkeyle sordu. Bir eli, sırtı ona dönük adamı işaret edip geri inerken devam etti. "Hiç savaş kazanamamuş adamlardan başka kimse de olmaz ha bu güvensuzluk." İçindeki öfkeyi nasıl boşaltacağını bilemeden kurduğu cümlelerle Selvari ilk başta güldü, sonra yüzü beton kadar sert bir hal alırken duygu değişimleri insanı fazlasıyla şaşırtacak türdendi.
"Yanlış," dedi konuşmaya başlayarak. "Yanlış planların yolundan ilerleyip yanlış çözümler elde ediyorsun." Çenesini havalandırarak gözlerini kısa bir an yumdu. İçine çektiği derin nefesle devam etti. "Yine yanlış cümleden yola çıkıp yanlış cümleler elde ediyorsun."
Cemil canı sıkkın bir şekilde yüzünü ovuştururken yaşlı adam devam etti. "Aslında bir konuda haklısın," derken hızla gözlerini araladı. "Her insan çok kez kaybetmeye mahkumdur, neden mi?" Omzunun üzerinden bu soruyu ona sorması için bir bakış attı. Ancak Cemil ona düz gözlerle bakmaya devam etmesiykle kıvrılan dudaklarına engel olamadı. Neyseki bugün hiçbir şey canını sıkamazdı yoksa bu adamın kafasına sıkmamak için yine büyük mücadeler vermesi gerekecekti.
"Neden diye sormalısın ama?" demesiyle Cemil sessizliğini korumaya devam etti. Bu bunağa katlanmak zorunda olsa da hiçbir şey yapmaması canını sıkıyordu.
Selvari, yönünü Cemil'e dönerek arkasındaki ellerini çözmeden gözlerinden kaybolan duygu yoksunluğuyla ona baktı. "Sor."
Tekrar etmesiyle Cemil, "Neyi soracağum ula, saçma sapan mekalaler okuyaysun! Sonra da-" demesiyle, daha cümlesini tamamlayamadan Selvari arkasındaki bastonunu tıpkı bir kılıçmış gibi sapını kılıfından ayırarak keskin ince yatay şişi Cemil'e doğru havalandırdı.
Adamın gözleri korkudan açılırken, "Sor." dedi, duygusuz bakışlarını sürdürerek.
Cemil yuvalarına dar gelen gözleriyle hızla geriye doğru birkaç adım geriledi. Kılıç gibi duran şişle arasında birkaç santim kala kendini geriye çekmesiyle son saniyede boğazına saplanmasından kurtulmuştu.
"Neden?" dedi hızla sorarak. İçinden bu ruh hastası herifle oyun olmayacağını tekrar tekrar söylerken Selvari derin nefesini alarak elindekini indirdi. Geri yan tarafına doğru dönerken şişi çıkarığı gibi bastonunun alt tarafına tekrar yerleştirdi.
"Çünkü," dedi devam ederek. "Hiçbir insan kaybetmenin ne olduğunu bilmeden kazanmayı bilemez."
"Kazanmayı öğrenmek için defalarca kaybetmelisin," Göz ucuyla omzundan geriye doğru baktı. "Tabi senin için geçerli olmayabilir, neticede Osman ile belirli bir sıra içindesiniz."
Onu dikkatle dinlemeye devam eden adama karşı, "Defalarca kaybedeceksin, ta ki kazanmanın yolunu bulana dek, sor bakalım benim kaybettiğim bir savaş var mı?"
"Senun insan olduğundan şüphe ettuğuma göre, hayur." Saniyelik aldığı cevapla bu def Selvari kahkaha attı.
"Gençliğimde eğer bir şeyleri kaybetmeseydim, bugün burada olmazdım." dedi. "Zamanında güvendik," diyerek oturma odasına giren ayak sesiyle döndü. "Kaybetmemizin sebebini güven olduğunu anladığımız gün ise, güvenmeyi bıraktık."."
"Güvenmeden kaç savaş kazandun?"
"Çok." dedi, gözleri kısılmış bir şekilde soru soran adama. Ardından içeri girmiş olan sağ koluna baktı. "Bu savaş da onlardan biri." derken bir elinde bastonunu tutuyor diğer eliyle geleni işaret ederek gülümsüyordu.
Cemil ardını dönerek gelene baktı. Selvari'nin ayak işlerini yapan adam, ona doğru gözlerini dişmiş bakan adamı takmadan patronuna döndü.
"Tırlardan biri havaya uçtu. Diğeri jandarma tarafından baskın yedi. Üçüncü tırsa dağıtılmadan, ilk ikisi olduğu gibi önce Karahanlılar tarafından baskın yedi ardından dağıtıma çıkamadan yakılarak ihbar edildi."
Adamın sözleriyle Cemil tekrar hırsla Selvari'ye doğru döndü. "Bu mu dahiye fikrun!"
Selvari'nin kıvrılan dudağıyla, koruma devam etti. "Yunanlar ise paralarını saatinde alamamalarının hırsıyla size ulaşmaya çalışıyorlar."
"Sungur ve kardeşi Poyraz salakları ne alemde?"
"Gördüğümde yürüyemiyorlardı," dedi adam anlayamamış bir vaziyette. Kaşları çatılmıştı düşünürken. "Dayaktan değil olsa gerek, yüzlerinde herhangi ağır bir darbe yoktu ancak neden yürüyemediklerini anlamayadım. Diğer adamlar gibi onlarda tutuklandı."
"Güzel."
"Bunun neresi güzel?!"
Cemil'in bağıeirmasıyla Selvari ona dönerek, "Bir kez daha anladım ki, büyük oyunlar senin için değil." Adamının onun için ayarladığı özel telefonu alarak birkaç tuşa bastı. "Hâlâ nasıl, Osman gibi bir adamla yıllardır savaştığını anlayamadım, adam, senin oğlunun ondan aldığı bir oğluna karşı soyunu sopunu kurutmuştu oysa."
Cemil'in, Selvari'nin sözlerine karşı çenesi kasılırken dişlerini birbirine sıkıca kenetledi.
Selvari telefonu hoparlöre alırken bakışlarını çenesi kasılmış Cemil'e doğru kaldırdı. "Sende hala tık yok."
"Madem ben oyun oynayacaktum, senunle neden ortağum ula?" Sinirli sesi normale göre bir tık daha kalın çıkarken gözleri her an üzerine atılacak şekilde öfke doluydu.
"Sen," dedi Selvari. "Benim ortağım değilsin. Ben kimseyle ortak olmam. Bunu hala anlayamamış olmaman biraz canımı sıktı."
"Ne?"
Selvari, yüzünü gören herkes için her zaman bir planı vardı. En yakın korumalarını bile seçerken ailelerinin arasından en değerlerlilerini seçip bularak takip ettirirdi. Tabiki ona çalışan herkes olacakalrı bilerek sadık kalırdı.
KURAL 1.
İtaat et, hem sen hem de sevdiklerin yaşasın.
Telefon açılmayınca Selvari bir süre durdu , o an Cemil hayatının en büyük hatasını yapacak o soruyu sordu. "Ben senin yüzünü bilen bir adamum." diyerek konuştu. Sesi öfkesinden kaynaklı fazlasıyla kalınlaşmış ve soğuk çıkmıştı. "Belki yanunda tutuğun herkes senun elindeki koza bakar fakat ben," İşaret parmağıyla kendini işaret etti. "Benden alacağun hiçbir koz yok?"
"Ölüm," dedi Selvari rahatlıkla. Tabiki bu sözleri kafasında bir köşeye not alıyordu zamanı geldiğinde bu tehtid dolu sözleri canını fazlasıyla yakacaktı. "Ölüm korkusu en büyük yenilgidir Karataş."
Cemil açık ara edildiği tehdidi görmezden gelmeye çalışsada ağırca yutkunmadan edememişti.
"Unutma ki Karahanlılar seni öldürecekti, hem de en acı verici bir şekilde." derken elindeki cihazın ekranıyla ilgileniyordu. "Ancak ben, seni onların elinden alarak sana yaşama hakkı sundum. Şimdi ise yüzümü ele verebiliceğini ima ederek beni tahrik ediyorsun."
Başını sakince kaldırarak dik bakışlarını korkutucu bir şekilde adama dikti. "Bu imalar beni sökmez, ancak gel gör ki Karahanlılardan daha iyi acı verici ölümler biliyorum. "
Bu cümle kısaca konuşursan ölürsün demekti. Eğer Cemil herhangi bir yolunu oldu da bulursa -ki bulamazdı- onu öldürmekten asla çekinmezdi.
Telefonu tekrar hoparlöre vermesiyle bu defa tam kapanacakken açıldı. "Кто ты?"
Karşı taraftan telefonu açan Yunan 'sen kimsin' diye sormasıyla Yaşlı adam, "Selvari Karavir." diyerek isim verdi.
Yunan bir süre sessiz kaldıktan sonra, "Demek sonunda aramaya teşvik edebildin." diyerek sert sesini duyurdu.
"Seni ben değil, adamlarım aramalıydı." Selvari de aynı şekilde karşılık verirken odada ki, iki adamda konuşmaları öylece dinliyordu.
"Adamlarin, bana ulaşmadilar." Dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti. "Param nerde kaldi?"
"Para yok."
Karşı taraf bu sözlerle adeta bam teline basılmışcasına haykırdı. "Biz böyle anlaşmamiştik!"
"Biliyorum, ama bizim bir suçumuz yok."
"Siz türklere güven olmayacağini biliyordum!" diyerek bağırsa da Selvari onun bağırışlarından zevk alarak devam etti.
Ateşi olabildiğince körükledi.
Güven üstüne kurulu olan o anlaşmayı yerle bir etti. Ve son kozunu oynayarak sahadan bir adım geri çekildi.
"Adamlarım ellerinden geleni yaptı fakat bir adam ülkeye girişi olduğunu öğrenir öğrenmez mallarını yakarak ya da ihbar ederek dağıtımı durdurdu." Karşı taraftan öfkeli hızlı soluklar duyarken devam etti. "Eğer mallar satışa çıkabilseydi iki katını verecektik, biliyorsun anlaşmamız o yöndendi."
"Yani ne para, ne mal var?"
"Yakan kişiden alabilirsin diyeceğim parasını ama, " diyerek sahte bir üzüntüye kapıldı. "Eski bir türk askerinden kuruş bile alamazsın."
"İsmi?"
Selvari sonunda istediği kıvama getirdiği adamla dudaklarına zafer gülümsemesini yerleştridi. "Kaya Demir Karahanlı."
"Ya parayla öder zararı," dedi son kez Yunan. "Ya da canıyla." Telefon kapandı.
Selvari zafer dolu yüzüyle telefonu kulağından indirerek adamına uzattı. Bu defa sesini değiştirmemişti. Yunanların artık onunla işi bitmişti. "Telefonu yok et."
Adamı telefonu alıp oturma odasını terk ederken Cemil dudakları aralanmış bir şekilde karşısındaki bunağa benzeyen fakat aslen bir şeytan olan adamı şaşkınlıkla izliyordu.
"Naptın şimdi sen?"
Selvari omzunu silkerek önüne, tekrar cama dönerken derin bir nefes verdi. "Olmayan düşmanı var ettim. Ahu'nun da Kaya'nın da icabına dolaylı yoldan bakacak ve yolumuzdan kaldıracak bir düşman."
Sonrası intikam; Osman Karahanlı.
"Ahu?" dedi Cemil düşünerek, Ahu kimdi? Bir süre kısılan gözleri aniden hızla aralandı. "Karahanlıların gelini. " dedi. "Alkımların deli kızı. "
"Gerçek şu ki, az daha benim gelinim oluyordu." diyerek Cemil'i biraz daha şaşırtmayı başardı. "Neyse ki bana gerek kalmadan kaçmayı başarsada o kadar uzağa gidememiş."
"Sen naptın şimdi?"
Sessiz kalan adam, önce Yunanlarla güven üzerine bir iş anlaşması yapıp ardından masadan iki kişiyi çok para kazandıracak bir iş olduğunu söyleyerek teklif yollayıp onları ikna ettiğini söylemedi. Bu işin sonunun buraya geleceğini bilerek hareket eden yaşlı adam kendine iki kurban seçmişti.
Kurtun avlanması lazımdı.
Yaşlı adam da kurta bir süre ondan uzak durması için iki avlanacak insanı güven üzerine konulan iş anlaşmasıyla orataya sunmuştu.
Şimdi ne mi olmuştu?
Ülkesini korumak adına hareket eden adam kendi başını dolaylı yoldan yaktığını bilmeden hayatına devam ediyordu.
Selvari'den korkulurdu. Cemil içinden söylediklerini dışına vuramazken bu defa korkusunu istediği kadar gizleyemiyor, bunda pek başarılı olmalıyordu.
Adam korkulmayacak gibi değil, demişti içinden. Sadece tek bir günde kurduğu planı devreye sokmuş, ne varsa Kaya'nın başına bela etmişti.
Üstelik kendisi mallarla en fazla ne olabilir derken asla böyle bir geri dönüş beklemiyordu.
Şimdi oyun baştan kurulmuş düşmanların yeri bir kez daha belirginleşerek yerlerine alınmıştı. Belki artan düşmanlar zorlardı insanı ama bilmedikleri bir şey vardı ki; o da düşmanlığın ateşine karşı içindeki sabırla, adaletle ve sarsılmaz bir dirençle durduğuydu.
Onlar planlardı. Ancak Kaya için her saldırı, onun kararlılığını daha da pekiştiriyor, her engel, içindeki gücü daha da büyütüyordu.
Onlar farkında değildi.
Çünkü gerçek zafer, düşmanları yenmekten değil, onların nefretine rağmen dimdik ayakta kalabilmekten geçiyordu.
"Bu arada," dedi Selvari hala aynı şekilde ayakta dikilen adam doğru dönerek. "Umarım satranç biliyorsundur, çünkü benim oynadığım en iyi oyunlardandır. Tehlikeyi ve tehdidi savurmayı iyi bilirim."
"Bilirum." Cemil, adamın her sözünün ayrı tehdid olduğuna takılmamaya çalışsada sertçe yurtkunmadan edemiyordu.
"Zorlayıcı oyuncu severim, Umarım zorlarsın." derken bakışları hala dik ve tehditkardı.
🥀
Mira Ahu ALKIM
Gülmek neydi?
Veya ağlamak.
Bu ikisi bazen aynı şey olamaz mıydı?
Bir insan gülerken ağlayamaz mıydı mesela ya da ağlarken gülemez miydi?
Kimisi gülüşlerine sığdırırdı içindeki çığlıkları, kalbindeki ağrıyı haykırarak gülerek boşaltma ihtiyacı duyardı.
Kimisi de ağlarken dökerdi mutluluğunu. İçindeki o birikmiş huzuru ve mutluluğu hayatının en paha biçilmez anısı sayarak hüzünlenirdi.
Herkes bilmez belki bu hissiyatı ama gülmek ve ağlamak biraz da Güneş ve Ay'a benzerdi.
Akşam olur içindekileri ağlayarak dökersin, sonra uyur ve sabaha yüzündeki o toparlanma gayretinin ardındaki kırık parçalarla geri uyanırsın.
Gülmek ile ağlamak arasındaki o ince çizgi, bir yüzün yarısına güneş vururken diğer yarısına gölge düşmesi gibi, gözlerin kenarında beliren yaşın aynı anda hem kahkahanın hem de hüznün izi olabilmesi gibidir; iki uç arasında gerilmiş ince bir ip de yürüyen insanın bazen kahkahaya, bazen gözyaşına savrulmasıdır.
Yağmur damlaları hala düşerken gökyüzünde beliren gökkuşağıdır.
Yani ağlamak yağmur, gülmek ise gökkuşağıdır.
Bir şakının iniş çıkışlarıdır, bazen neşeli bir tınıya bazen hüzünlü bir ezgiye dönüşen ama tek bir bütün halde akan melodidir.
Beynimin içindeki düşüncelerle çatışa çatışa topladığım yatağın köşesini de düzelterek sakince doğruldum. Derin nefesimi verirken önüme doğru düşen uzun saçlarımı omzundan geriye doğru savurdum.
Ben az önce ne düşünüyordum?
Kaşlarım çatılırken yine unutkanlığım üstümdeydi.
Yataktan uzaklaşmak adına birkaç adım atmıştım ki adımlarım durakladı. "Ben sanki birşey yapacaktım ama ne?"
Fısıltım kendi kulaklarıma zor ulaşırken işaret parmağımın biri dudaklarımın altına, çeneme konarak orayı kaşıdı.
Bir an da aklıma gelenlerle gözlerim kocaman olurken elim bu defa dudaklarıma kapandı. "Kaya'yla konuşmayı unuttum!" Hızla, belgeleri söylemek için banyonun kapısına doğru adımlarken giydiğim etek ani hareketlerimle süzüldü.
Üstüme giydiğim balon kol beyaz gömleğim ve hemen altına geçirdiğim çizgili püfür püfür olan bilek üstü siyah kadife eteğimle çok güzel olmuştu. Beyaz gömleğide tıpkı kolları gibi etek kısımlarını eteğinin altına sıkıştırıp balon hali vererek belimi biraz daha ortaya çıkarmıştım. Eteğim ise bilek kısmındaki üçgen kesimleri sayesinde her hareketimde daha da savruluyordu.
Son olarak ayaklarıma geçirdiğim aynı kadife topuklu botlarla adımlarım duruldu. Boynumdaki izler dikkkatli bakılmayacak türden iyileşse de köprücük kemiğimin olduğu yerlerde hala birkaç iz varlığını koruyordu. Bu yüzden gömleğin önünden sadece bir iki düğme açık kalırken boğazıma siyah gri işlemeleri olan bir fular bağlamıştım. Göğüslerime doğru bir tarafı uzun diğer tarafı kısa çekilde uzuyordu.
Eski zamanlarda da okulum bittiği gibi kendimi gerçekten bir öğretmen gibi hissetmek istediğimde de takardım. Eğitimim tamdı fakat çalışmak pek de nasip olmamıştı. Bu çevredeki bir çok çocuğa okuma yazma öğretmemin haricinde başka hiçbir eğitim sunduğum yer yoktu. Şimdi ise onlar çoktan birer genç olmuşlardı bile...
Banyonun kapısında durakladım. Yumruk olan elim havalanmasıyla duraklaması bir oldu. Su sesi gelmiyordu. İşi bitmiş miydi acaba?
Yine de çalıp sormak istememle avucumu tekrar kaldırmıştım ki kapı aniden açıldı. Korkuyla birkaç adım gerilerken yumruk olan elim göğüsüme yaslandı. Gözlerim kocaman bir şekilde saçları ıslak ama üstü düzenli bir şekilde giyinik adamla açılırken yutkundum.
"Hayurdur?" dedi göz kırkarak. "Banyoda bile yolumumu gözlisun?"
Kaşlarım dedikleriyle çatılırken alnımın kırıştığını his ediyordum. "Ne alaka ya?" derken buldum kendimi.
Tam dibimden geçerek bir elinde tuttuğu havluyu koltuğun koluna doğru fırlattı. "Ben ne bileyum," dedi şivesiyle konuşmaya devam ederek. Bir yandan da ıslakl saçlarını karıştırarak makyaj masasının aynasına doğru eğilmişti. "Karum olacak hatunu bir anda kapımda yumrukla belurduğunu görunce kendume dedum, Kaya, dedum. Ya bu kadun yumruklamaya geldu ya da sırtuna kese atmaya," diyerek tekrar doğruldu ve bana baktı. "Dedum." Genişçe gülümsedi.
Ben hala onu izlemeye dalmış bir haldeyken tabiki de kafa buduğunu anlayabilmiştim. Ancak ilk defa üzerine beyaz bir gömlek giydiğini görmek beni sadece biraz şaşırtmıştı.
Eline aldığı bir tarakla bu defa gardrobun aynasının karşısına geçmesiyle kısa bir an başımı eğerek kendi üzerime baktım. Pişti olmuştuk.
Ben, beyaz gömlek ve siyah etek giymiştim. O da aynı şekilde beyaz gömlek ve siyah bir pantolun giymişti. Yüzüklerimiz bile aynıyken ondaki tek eksik şey bir fulardı.
Taradığı saçlarıyla bana dönerek hala onu izleyişime bakındı. "Ama görirum ki benum hatun baa ikisunu de etmeye gelmemuş." Dudaklarındaki gülümsemeyle tarağı bırakıp üzerime doğru adımlamaya başladı. "Ne o ," dedi iyice yanıma yakınlaşarak. "Kıyafetlerimiz hoşuna mı gitti?"
Sorduğu soruya kadar dudaklarımda oluşmuş olan tebessümden bir haberdim. Kendime gelirken üzerime adımlayan adımlarından geri kaçmak yerine olduğum konumumu korudum.
Benden ona bulaşan gülümsemesini izlemek tekrar tebessüm etmeme neden olurken soramadan edemedim. "Bilerek mi yaptın?" Omuz silkerek ellerini arkasından birbirine kavuşturdu.
"Belki." Ona yok artık der gibi bakarken güldüm. "Sen onu bunu bırak da," diyerek bu defa elleri arkasında bir şekilde üzerime eğildi. "Napaydun kapumda, onu de baa."
Durakladım. Harbi ben nede-
"Şey için!" demiştim ki güldü.
Daha ben belgeleri söyleyemeden araya girerek, "Korkma, bu yakışıklı birkaç güne kocan olacak çemberin, kalkanın, rüzgarın..." dedi ve duruldu. "Unuttum gerisinii." derken gülmesiyle kaşlarım çatıldı.
"Saa da hiç bir şey denmeyi!" diyerek kızdım. Gülen yüzüne karşı göz devirerek yatakta kendi tarafıma doğru adımladım.
Hızla peşimden gelirken, "Neden kızdun yavrum?" diye sormayı da ihmal etmedi.
"Neden kızmayayum," diyerek baktım ona. Omzumun üstünden kaşlarım çatık bakmamla bir iki adım geriledi. "Dalga geçisun."
"Haşa." dedi hemen elleri arkasından ayırıp göğüs hizasına kaldırarak. "Ben sadece hepsinin bir arada olduğu bu sevdiğin adamın bir yere gitmediğini ve burada olduğunu söylemeye çalışmıştım."
Göz devirdim. "Tabi." Eğilerek komidinin çekmecesinden telefonumu çıkarıp cebime attım.
"Kızunca ne kaa da tatlu olaysun ya?" derken içi giden bakışlarına karşı kaşlarım anında normale dönmüştü. Eskisi gibi beni çığrından çıkarıp zevk alıyordu. "Seni sinur etmek hoşuma gidiyor," derken bir omzunu kaldırıp indirdi. Diğer eli havalanırken yanağımı sakince sevdi.
Nefes alamaz bir halde gözlerine kapılıp giderken hızla kendime gelerek yanından geçtim. "Neden böyle yapisun anlamayim ki," derken ondan değil aslında hızlanan kalbimden kaçmaya çalıştığımı fark ettiğini gülen yüzünden anlamıştım. Benimki de nedendi, içimde var edilen bu yürekten nasıl kaçacaksam!
Arkasına, bana doğru dönerken hâlâ gülümsüyordu. "İlişkimuze heyecan katirum, fena mu?"
"Sanki çok eksukmuş gibi." Hafif ıslak olan saçlarına kısa bir bakış atarak koltuğun kolundaki havluyu elime aldım. Koltuğu ona işaret ederek, "O halde bu odadan çıkmayı düşünmüyordun değil mi?"
Usul usul yanıma gelirken bir elimdeki havluya bir de koltuğa baktı. "Düşünüyordum," dedi kaşları çatıkken. Ardından kaşları hızla düzelirken koltuğa oturarak kuruldu. "Artık düşünmüyorum."
Az daha gülecektim bu haline. Her fırsatı değerlendirmekte üstüne yoktu. Önüne yaklaşmamla aralık olan bacakları biraz daha aralandı. Yutkundum. "Olmaz."
"Yavrum bir kızımız var." dedi beklentiyle.
Doğru.
Birkaç adım atarak iki bacağının arasına girdim. Beraber uyuduğum adamdan bir an neden çekinmiştim bilmiyorum. Üstelik bir kız çocuğuna sahipken!
Elime aldığım havluyla sakince saçlarını kurulamaya başlarken o sadece alnına dökülen saçlarının arasından başını kaldırmış yüzümü izliyordu.
Gözlerindeki o içtenlik bakış kalbimi delerken derin bir nefes koyuverdim. Bu kadar güzel bakmak yasaklanmalıydı, çünkü bazen fazlasıyla aldatıcı olabiliyordu.
O beni aynı bakışlarla izlerken işime devam ettim. Yüzüne yediği birkaç havlu darbesine ve saçlarının alnına çarpmasına rağmen kırpışan gözleri her saniye açık kalmak için direniyordu. Islaklığını iyice aldığım saçlarından havluyu son kez gezdirerek çektim. Havluyu yanına bırakıp parmaklarımı saçlarının arasına daldırıp taradım. "Böyle daha iyi."
"Sen öyle diyorsan,"
Gülümsedim. Geriye doğru birkaç adım atmamla yavaşça ayaklandı. "Saçlarını düzelt istersen ben seni gibi yapamıyorum." dememle başını iki yana salladı.
Karışık saçlarını olduğu gibi bırakarak üzerime adımladı. "Karımın elleri değmiş, öyle kalsın."
Karım...
Beynim yine bütün erorlarını verirken donuk gözlerle üzerime gelişini, eğilişini ve yanağımdan öpüsünü sadece his ettim.
"Akşama görüşürüz, yavrum." dedi ancak kısa bir an duruldu. "Belli olmaz tabi, şirkette bir işim kalmazsa bir an önce nikah işlemlerini başlatmak için seni alamaya da gelebilirim."
"Hemen gidecek misin?" diye sordum hızla. Düşüncelerden ne dediğine bile dikkat kesilememiştim.
"Gitmeyeyim mi?" derken bakışları haylazdı. Hadi ama, ben o anlamda mı diyordum. O anlam bile ne oluyordu şuanlık karışık kafamla analizini yapamamıştım ya neyse.
"Kahvaltı?" Sorumla durakladı.
Gözleri saliselik yerde gezinirken, "Kahvaltı." diyerek tekrar etti. Gözleri tekrar gözlerime tırmanırken sordu. "Yapıcak mısın?"
"Sen yapmayacak mısın?" diye sordum sorusuna kaşılık olarak.
"Sen yapacak mısın?"
"Sen yapmayacak mısın?"
"Sana bağlı." dedi. "Yapacak mısın?"
"Belki." dedim bende.
"Aşağıda mı yapacaksın?"
"Yanımda olursan evet."
"Yapacaksın yani?"
"Sen de yaparsan," dedim gözlerimi kaçırarak. "Ben de yaparım." dedim.
"Kahvaltı?"
"Evet." Sözlerimle duruldu.
"Sen kahvaltı yapmayı sevmezsin ki, özellikle sabahları sana zorla yedirirdim." Şaşkınlığı hem gözle görülürken hem de duyulacak türdendi.
"Ahuzar sağolsun." dedim. "Kızım biraz bana da alıştırmış olabilir. Ona yedirirken bende yiyince..."
Dudaklarındaki gülümsemeyle iki eliyle birden kapıyı işaret etti. "Gidelim mi o zaman?"
"Gidelim, hem sen evleneceğimizi de söylemedin daha."
"Gitmeden önce söyleyecektim ama seninle beraber söylecek olmak." derince gülümsedi. Öyleki bembeyaz dişlerini tek seferde görmüştüm. "Heyecanlandım." dedi birden. Kendimi tutamayıp gülmemle boğazını temizledi.
Elimin tersini dudaklarıma dayarken gülüşüme engel olmaya çalışıyordum. "E gidelim o zaman," dedi hızla. Çocuk sevinci oluşmuştu sanki bir anda içinde.
"Gidelim." Hızla önümden adımlarken onu takip ettim fakat aniden duraklaması sırtına çarpmamla bir oldu.
"Bir dakika." dedi bana dönerek. Bir anda durmasıyla çarptığım alnımı öpüp eliyle okşarken konuşmaya devam etmişti. "Kötü his etmezsin değil mi?"
"Başa çıkabilirim." diyerek elini kavradım.
"Başa çıkmak zorunda değilsin." derken gözlerindeki heyecan uçup gitmiş onun yerine hüzünün gölgeleri yerleşmişti.
"O masa da kızım ve birkaç güne kocam olacak adam oturuyor olucak. Her ne kadar içimde büyük bir acı var olsa'da..." O acılardan biri de sürekli yanımda bu odada diyemezdin. "Bu böyle ilerlemez. Kaçarak bir yere varamam." Gözlerinin içine baktım. "Kaçarak nereye kadar?"
Yutkundu. "Eminsin yani?"
"Evet hadi." Yoksa inememem an meselesiydi.
Birlikte odadan çıkıp aşağı kata inmek için merdivenlere ilerlerken elimi avucunun içine aldı. İlerlemeye devam ederken merdivenleri sakince inerek salondan içeri girdik. Girişte bizi ilk, birisine laf anlatmaya çalışan Furkan karşılarken Burak onu kollarını göğüsünde birleştirmiş bir şekilde, koltuktardan birinin kolçasına yaslanarak baygın gözlerle izliyordu.
"Yaw Şemso," demişti Furkan. "Vallahi zarar ne kadarsa ödeyeceğum ya,"
"Oğlum ne hale gelmiş lan Furkan, sağlam gelsin demedim mi ben! Sana güvendim de emanet ettim! "
Ben bile karşı tarafı duyarken Burak yüzünü buruşturmuştu ses karşı. Kaya, Osman Bey'in çağırmasıyla yanına giderken odadaki bakışları hisedebiliyordum.
"Kardeşim sananda oğluna tecavüz ettuk sanar ya."
"Pek de bir farku yok aslunda." Burak'ın, Furkan'a karşı söyledikleriyle kaşlarım çatıldı. Bu ikisi neyden bahsediyordu?
Furkan telefonu kulağıdan indirerek elini hoparlöre doğru sper etti. Omzunun üstünden kardeşine bakarak, "Sende götunden vuruldun o zaman sen de mu tecavuze uğradun ula!" demesiyle Burak hızla çözdüğü kollarıyla bir eli poposuna doğru indi.
"Oyla bu aynu mu?!"
"Farku ne?!" Furkan da kardeşine aynı karşılığı verirken tekrar telefona döndü. Masaya doğru adımlarken duyduklarımla güldüm. "Yengelerunun babasu biraz vahşi da, ben ne edeyum? Adam mağasundan çıkamamuş. Kızlaru evune bırakunca aldu tabancayu, sanki mermi bedava. Baktum sıkmaya başladu."
Şimdi anlaşılmıştı. Gülerek masaya yaklaşmamla Ayşe Ablam ağızına bir şeyler tıkınırken duruldu. Çatal elinde öylece dudaklarının arasında kalırken, "Uy anam," dedi. "Tıp okurken de hiç görmedum ama riskli hamilelukler acaba halisilasyon mu ne görditi ula?" diye sordu kendine.
Kaya, yengesine gülerek benim için Ahuzar'ın yanındaki sandalyeyi çekmesiyle ona minik bir gülümseme yollayıp masaya oturarak kuruldum. Ahuzar beni fark etmesiyle gözleri ve dudakları kocaman aralandı. "Annee?" demişti coşkuyla.
"Annem?" Sabah uyanır uyanmaz üzerimi değişip yanına gitmiştim. Bugün ne giydiğimi gören kızım yine benimle pişti olmak istediğini söylemesiyle kırmayıp üzerimdekilerin bir benzerini ona giydirmiştim. Tıpkı o da benim ve babası gibi aynı renkte beyaz bir gömlek ve siyah etek giydirmiştim. Saçlarını taramış iki yandan geriye doğru at kuyruğu yapmıştım.
Kızımın başından öpüp ona gülümserken Kaya hemen kızının sandalyesine ellerini yaslayarak, "Kız?" dedi. "Ananı gördün babanı az unuttun gibi ha sen ne diyisun bu işe?"
Masaya yeni gelmiş olan Kemal Amca hemen Ayşe Ablamın yanına kurulurken Kaya'ya doğru gülmüştü. Osman Bey ve Asiye Hanım masanın başında otururlarken sesleri asla çıkmıyor sadece söylenenlere ve bize doğru bakarak içtenlikle gülümsüyordu. İkilinin yüzü pişmanlığın emreleriyle çevriliyken onlara asla bakmasamda masaya doğru günaydın demiştim. Herkes başını sallarken masaya gelen yangazlar bir anda biri sağdan diğeri soldan olacak şekilde yanaklarımdan öpmeleriyle olduğum yerden irkildim.
İkisi de öpüp çekilirken, "Kraliçemuz masayaya teşvuk etmuş ya." demişti Burak.
"Yengem, hoşgeldun." Furkan da aynı şekilde dolu dolu konuşurken ikisine de gülümsedim.
Kaya kızının ona söylediği ikna edici sözlerden sonra öpücüklere boğmuş ardından doğrularak kardeşlerinin enselerinden kavradığı gibi sandalyemin ardından uzaklaşatırarak dığer tarafa doğru savurmuştu. "Siz ha şoyle bir yol alun."
Furkan abisine doğru bakarak işaret parmağını oyunbaz bir biçimde savurdu. O esnada Nazlı nine ve Gülhan ablam, ninenin tekerlekli sandalyesini sürerek içeri girmesiyle oturduğum yerde dikleştim. "Kıskanç abim benum, yerum seni." Furkan'ın sözleriyle Kaya sabır dilerken bu defa Burak araya girdi.
"Abi yuh ya," derken gülüyordu. Kaya onları umursamadan yanıma otururken kızıma küçük küçük yedirmeye başladığım lokmalarla görünmez olmayı diledim. Herkes yerlerine kurlurken Nazlı Nine'nin bakışlarını üzerimde hisediyordum. Gülhan ablam, kadının bacakalrına ince bir bataniye sererek yanıma geldi. Hemşirelik bilgisinden dolayı Nazlı nineyle arada kendisi ilgilendirdi.
Yanaklarımdan öpüp günaydın dileyerek Ayşe Ablamın yanına doüru ilerledi. İlerlerken masadakilere de günaydın demiş ardından Ayşe ablamın da yanaklarınsan öperek elini bir süre kadının karnında gezdirerek bir kaç soru sormuştu. Kemal Amca yanındaki kadının üzerine eğilmiş Gülhan ablamı ağızjna bir kaç kahvaltılık atarak izlerken yutkundu. Sanki beklermiş gibiydi. Ona da günaydın denmesini beklermiş gibi...
"Ahu," demişti Nazlı Nine masaya oturmamın şokuyla. "Geldun,"
Ahuzar ağızı dolu dolu yanında oturmak için koşa koşa içeri giren Mert Ali'ye baktı. "Uşağum koşma," demişti Ayşe ablam. Gülhan ablamda masadaki yerini alırken yutkundum.
Mert ali hızla sandalyeye zıplarcasına Ahuzar'ın yanına çökmesiyle,"Günaydın." diyerek gülümsedi. Annesinin uyarıcı sözüne karşı bir gülümseme daha yollarken kızıma doğru, "Yettum." dedi birkaç düşmüş dişleriyle. Ahuzar ona doğru gülerken dikkati dağılmıştı. Bu fırsatla masanın en başında oturan kadına başımı kaldırarak döndüm.
Başımı ona karşı sallamamla yaşlı dudaklarında bir gülümseme oluştu.
Osman Bey doymuş olmalı ki, "Elhamdülillah," diyerek peçeteyle dudaklarını sildi. "Allah'um daha da arttursun."
Masadan kalkacağı esnada sadece çay içen yanımdaki adamla göz göze geldik. "Baba," dedi herkesin duyabiliceği bir ses tonuyla.
Osman Bey ayaklandığı yerden oğluna bakarak, "Evlatt?" diyerek karşılık verdi.
Babasına bakarken kısa bir an bana dönerek baktı. İkimizde yan bir şekilde birbirimizin gözlerinin içine bakarken karşımızda oturan yangazların merakla çatal bıçak sesleri kesilmişti. Sadece onlarında değil, sofradaki herkesin sesi kesilmişti.
"Ahu ve ben." derken ilk benim bakışlarım Osman Bey'i bulmuştu. Çay bardağını sıkıca tutan oğlunun elindeki yüzüğe bakıyordu. Fark etmişti. Asiye Hanım da kocasının bakışlarını takip ederek fark ettiği şeyle bir benim tabağımın yanındaki elime bir de oğlunun eline bakıyordu. "Baba biz evlenmeye karar verdik." dedi Kaya sonunda bakışlarını benden çekip babasına doğru çevirirken.
Osman Bey yerine geri otururken Ahuzar hızla bana döndü. "ANNE, NE?!" diyerek bağırmıştı. Heyecanının verdiği adrenalinin sesine yansıyışını anladığı an ellerini dudaklarına çapraz bir şekilde bastırdı. Bana baktı kızdım mı diye, ancak ben onu çok iyi anladığım için asla bir tepki vermeyince ellerini dudaklarından yavaşça çekti ve bu defa sakince sordu. "Babam ve sen evleniyor musunuz?"
Başımla onu onaylarak, "Evet annecim." dememle heyecanla göğüsüme sarıldı.
"Yaşasın!"
"Tebrik ederum oğul." demişti Osman Bey ne diyeceğini şaşırırken Asiye Hanım'ın dudaklarındaki gülümsemeyi görmemle gözlerimi kaçırdım. İkisinin yaptıklarına ne kadar üzülsem de hâlâ onları çok seviyordum. Birini olmayan babam yerine diğerini de vefat eden annemin yerine koymuştum. Şimdi ise bazı şeyler hem o kadar imkansız hem de bir o kadar değildi. Kalbim karmaşık beynim ise bu durumda oyunbazdı.
Kalbim sevdiğini affetmesen de soğuk değilsin, zamanla onlara da olur derken beynim hiçbirini affetmememden ve hepsinden bağımı kopararak uzak kalmamdan yanaydı.
Beynimin bu dediği belki ilk zamanlarda olabilirdi, daha yaşadıklarım tazeyken olabilirdi. Ancak şimdi, bunu yapmaya kendimi de kızımı da sırf düşüncelerim için uçurumdan atmaya hakkım yoktu.
"İkizum," demişti donup kalan Furkan. "Rüya değul dimi ula? Bak az once o kaa laf analttum Şemsoya bi da çekemem ha onun dırdırını." Bizim evlilik olayına değilde en çok anlattığı laflara takılmıştı. Çatılan kaşları bunu doğrularken asla inanmıyormuş gibi gözleri bir abisinde bir bende oyalanıp duruyordu.
"Ula hala Şemso diyi ya," diyerek kardeşinin kulağına doğru bağırdı. "Abim evleneyi, abim!"
Kulağını kardeşinden kurtaran Furkan, Burak'a doğru, "Ne bağıraysun kulağuma, göriruk işte. Abim gözler önunde yengemun aşkundan ölduğunu ve onunla evlenmezse öleceğunu söyledu."
"Ula!" demişti Kaya gözlerini kardeşlerine doğru belerterek. Uyarıyı alan Furkan ağızına görünmez bir fermuar çekti. "Öyle ama neyse." derken keyifle kahvaltısına devam etti. "Keyufle ölebilirum."
"Yangazlar," dedi Ayşe ablam, Kemal amcayla birbirlerine bakakalırken , "Şimdu düğünumuz var hemu?"
"Düğun yok," dedi hızla Kaya. "Sadece sade bir nikah." derken gözleri tekrar gözlerimi buldu. "Şimduluk."
"O zaman yakında." demişti Gülhan ablam da aynı şekilde. Hemen Nazlı ninenin çaprazında benim tarafta oturuyordu. Yanındaki Mert Ali arada bir doktor kıyafetleri veya kulandığı aletleri konusunda soru sorarken sıkılmadan hem cevap veriyor hem de karşsına kurulmuş durmadan onu izleyerek yemek yiyen adama göz devirerek umursamamazlığa vuruyordu.
Bunlar ne iş?
Şuan kendi konumu bırakmış bu ikilinin halini çözmeye çalışırken Osman Bey tekrar ayaklandı. "İkinuzu de tebruk ederum." dedi. "Siz şimdu sade bir nikah diyorsanuz, sade bir nikah olarak kalsun. Ancak," derken ikimizi de işaret parmağıyla göstererek, "Gerçek bir düğun söz konusu olduğunda herşeyu usulune göre istirum oa gore." dedi.
Kaya başını babasına doğru eyvallahlarcasına sallayarak ayaklandı. Baba oğul kucaklaşırken kimseye bakmadım. Kalbimde oluşmuş o kalp kırıklığını yok saydıkça mide safrası gibi içimi yokluyordu.
"Hayurlu olsun torunum," demişti Nazlı Nine babasından ayrılan torununa bakarak. Ardından bana dönerek, "Gelinum." dedi.
Daha fazla bu utançla burada kalamayacağımı bildiğim için Ahuzar'a doğru," Doydun mu annecim?" diye sordum.
"Hm hm." diyerek başıyla onaylamasıyla elini tutarak sandalyesinden ayaklandırdım.
"Ellerini yıkıyalım o vakit."
Birlikte salondan ayrılacağımız esnada Kaya da peşimizden gelerek hemen yanımda saçlarımdan öptü. "İşim biter bitmez gelirim." Onu başımla onyalarken eğilip bu defa Ahuzar'ı dolu dolu öpücüklere boğdu. Kulak arkasını öperek Ahuzar'ı huyladırmasıyla göz ucuyla bana bakmıştı. Kızım da tıpkı benim gibiydi ve o bundan çok fazla hoşlanıyordu.
Ahuzar'ı banyoya sokup elini yüzünü yıkamamla dalgın bakışlarımın ardından bir ışık belirginleşti.
Unutmuştum.
Yine.
Belgeleri göstermeyi unutmuştum.
Ahuzar hızla haftasonu olmasının verdiği mutlulukla Mert Ali'yle oyun oynamak için bahçeye koşarken bende belki yetişebilirim umuduyla bahçedeki arabalara doğru bakmıştım.
Gitmişti.
Derin nefesimi verirken aslında evrenin bazen bir tür insan üzerindeki mesajı olduğunu anlayamamıştım...
🥀
"Dava ne alemde? "
Avukat Salih gözlerine geçirdiği gözlüklerini burnunun üstünden iterek bir kaç belgesini kontrol etti. "Şuanlık durum stabil. Henüz bir haber yok ama en fazla bir ay sonra asıl sonucu elimize ulaşır. Daha sonra Ahuzar Hanım'ı kendi kızınız olarak soy ağacınıza alabilir soyismi değişikliliği yapabilirsiniz. "
"Güzel." dedi Kaya oturduğu şirket koltuğundan ayaklanarak. Elleri ceplerini bulurken gözleri bir dakikalığına da olsa avukattan ayrılmıyordu. "Fazla uzamasın. Bir an önce sonucu istiyorum. "
Avukat başını sallasa da, "Bu bizim elimizde değil ancak dediğim gibi maksimum en fazla bir ay. "
Başını salladı Kaya. Haklıydı. Onluk bir durum yoktu. Dava zaten açılmış istenilen belgeler sunulmuştu. Geriye sadece sonucun ellerine varması kalmıştı.
"Tamam, çıkabilirsin. "
Avukat odadan ayrılırken sakin adımlarla büyük camın olduğu yere doğru ilerledi. Çalkalanan deniz ile karşı karşıya kalmasıyla derin bir nefes çekti. Aralarındaki cam genç adamın yansımasını gözler önüne sererken eli yavaşça cebinde ki telefona gitti. Kavradığı telefonu çekip çıkardı.
Ekranı açıp saate baktı. Öğlene geliyordu. İçimdeki özlem duygusuyla arama uygulamasına girerek parmağını sevdiği kadının isminin üzerinde gezdirdi. Ahu'm.
Aramak için basacağı esnada içeri dalan adam ile elinde kalan telefonla omzundan geriye arkasına baktı. Halis dayı üzerindeki doktor önlüğünü çıkarmış bir vaziyette içeri adımlayarak gözlerini Kaya'da gezdirdi. "Kusura bakma evlat, kapıyı çaldım ama ses alamayınca bakmak istedim. "
Kaşlarını çatılan genç adam boğazını temizleyerek telefonunu eliyle beraber yanına indirdi. Bedenini tamamen yaşlı adama doğru çevirerek başıyla küçük bir onay verdi.
Normalde izinsiz, kapı çalma zahmetine bile girilmeden içeri dalınması hoşuna gitmezdi ancak dediği gibi çaldıysa ve kendi düşüncelerin içinde duymadıysa o zaman karşısındaki adama bişey demeye hakkı yoktu.
Adımları Halis Dayısına doğru ilerledi. "Bir sorun mu var? "
"Var, " dedi Yaşlı adam adımlarıyla Kaya'nın tam karşısına geçerek. "Dün seninle konuşmak istediğim bir konu vardı hatırlarsan," Genç adam başıyla onayladı. Halis dayı nefesini vererek, "Çolak, dün kaçmak için bir kaç girişimde bulundu. " dedi.
Kaya hala düz bir surat ifadesiyle onu izlemeye devam ederken, "Denesin, " dedi sadece. "Buradan kaçamaz. "
Şirketin eksi birinci kattaki bir odada kalıyordu. Kaldı ki yukarı çıkana kadar koridora boylu boyuna dizdiği korumalar onu döve döve çıktığı deliğe geri sokardı.
"Hemşirelerden erkek olanını bayıltmıştı. " dedi Halis ama yüzünde hoşnut olmayan bir ifade vardı. "Kız olanı ise buradan çıkmak için kendine sİper edip kullanmaya kalkıştı. Neşterlerden birini kızın boğazına yaslayarak odadan çıkmış ardından şirketi terketmek için korumaları ayak üstü tehdit etmiş."
Kaya duyduklarıyla dişlerini sıkarken bir eli cebinde diğeri ise öbür yanında yumruk olmuştu. "Sonuç? "
Yine bir kadını kullanması onu çileden çıkaracak derecede öfkelendirirken yaşlı adam, "Bana verdiğin gizli oda. " dedi. "Hemen odanın yanında ve duvar ile gizlendiği için oradan çıktığımı asla anlamadı. Seslerden dolayı dışarı çıktığımda gördüğüm manzara ile bana verdiğin silahı kullanmak durumunda kaldım. " Bunu öyle bir sıkıntıyla söylemişti ki kendi yaptıkları asla hoşuna gitmemiş gibiydi.
Kaya, "Hemşire Hanım iyi mi? " diye beklenti içinde sorusunun cevabını beklerken Halis gözlerini yumup başıyla onayladı.
"Silahı kafasına yaslayınca donup kaldı. Ölmekten korkuyor. Neşteri yere attığı an korumalar üstüne abandı zaten. Kız da iyi, merak etme. "
Kaya rahat bi nefes verirken, "Kesici delici ne tür bir alet varsa size orada tutmayın dedim. " diyerek öfkeyle adama baktı. Elindeki telefonu öfkeyle koltuğa savururken iki elide yüzünü sıkıntıyla ovalayıp devam etti. "Sen doktorsun hala anlayamadın mı şizofren bir herifle baş başa kaldığını! "
Halis nefesini verirken tekrar başını sallayarak onayladı. Ellerini göğüs hizasına doğru havalandırarak, "Biliyorum. Haklısın da ama neşterlerin hepsi benim yanımdaydı. Daha öncesinde, sen uyarını yapmadan önce yanına alıp saklamış olabilir. "
Kaya alnını ovuşturarak etrafında bir kaç tur atıp tekrar yaşlı adama çevirdi yönünü. "Hata istemiyorum. " dedi. "Böyle bir adamla hataya yer yok! "
"Ben can kurtarırım, Kaya. " dedi Halis de aynı çekilde. "Can almam. Sende çok iyi biliyorsun ki üstümde emeğin çok, fakat bu herif klinğe yattığı gün işim kalmayacak. "
Halis'in kararlı sesine karşı Kaya başını iki yana salladı. "Kliniğe yatsa bile bu herif geberene kadar onunla işin bitmeyecek. " Karşısındaki yaşlı adamın beyaza dönüşmüş kaşları çatılırken Kaya devam etti. "Ben doktor değilim, kimseye de güvenmem. O ilacın dozunu ayarlamak sende. Enjekte etmekte, " bir iki adımla yaşlı adamın dibine kadar girdi. "Ona acı çektirmekte bende. " Bir doktordan belki bunu istemek doğru değildi ancak Kaya çoktan onunla baştan bu konuda anlaşmışlardı.
Yaşlı adam nefesini verirken, "Bunu neden yapıyorsun bilmiyorum. " dedi. "Ama gözlerindeki o kini görüyorum. Umarım hayatını ve kariyerini yakacak bir şey yapmıyorsundur Kaya. "
Kaya başıyla yaşlı adama karşı eyvallah dercesine eğerek adım adım geri çıktı. "Sorun çözüldüyse, " eli ile kapıyı işaret etti. "Sana müsade. "
Yaşlı adam bir süre genç adamın yüzünü izlemiş ardından kabullenircesine odadan çıkmak için kapıya doğru adımlamıştı. "Bütün vebali benim üzerime. " dedi Kaya. Halis'in adımları dururken elleri cebinde donmuştu. "Seni ben zorluyorum Dayı. " Yaşından büyük günahına bir günah daha eklenmişti. Allah'ın yarattığı bir cana işkence çektirecekti. Belki de Çolak'a karşı Çolak gibi olacaktı ya da daha da kötüsü.
Gerçek dayısı değilse bir aile dostu sayılan bu adamı dayısı gibi bilirdi. "Yapmak zorunda olduğunu düşündün. Sana düşen bir bir pay yok. Seni zorlayan da o adama acı çektirmek için hazırlanan da benim. Bütün plan benim. Günah da benim cehennemde benim! "
Halis'in zamanında üniversite için verdiği sözün arkasında durmak için direndiğini biliyordu ki bu en büyük sebebti. Yıllardır sadece can kırtarmak için direnen o eller şimdi kimya arkadaşıyla bir adamı yakıp yıkmak için ölüm ilacını hazırlıyordu. İlk defa can almak için hazırlanıyordu, vermek için değil.
Halis omzunun üstünden Kaya'ya bakarak kaşlarını yukarı doğru büktü. Gözlüklerinin ardında onu anlayan bir adam vardı. Her ne kadar sessiz kalıp bilinmeyeni oynasa da zamanında kendi karısıda dövülerek öldürüldüğü için Kaya'yı anlayabiliyordu.
Aralarındaki tek fark kendisi Kaya kadar cesaretli değildi. Adalet diye nitelendirildiği ancak sadece para cezasına saptırılarak çıkartıldığı mahkeme sonrası karısını acılar içinde kaybetmişti. Ve bu sadece devlete teslim edip uzaklaştırma kararı istediği için olmuştu. Karısının en yakın arkadaşı olan adam ona takıntılılığı yüzünden Halis ile olan evliliklerini kaldıramamış ve önce kadını sonra kendini öldürerek gerilerinde büyük bir pişmanlığın yıkımını içinde yaşayan adamı bırakmışlardı.
İşte bu yüzden Halis gitmek için direnmiyordu. Şimdi dirense Kaya sesini çıkarmadan adamı zorlamaz ve bırakmak zorunda kalırdı. Ama Halis gitmiyordu. İşi bitene kadar da gitmeyecekti. Çolak'ta o adamı gördüğü içinde gereğinin fazlasını da yapacaktı.
Kendisi gereken adaleti kendi sağlayamamış can veren bu ellerle can alamamıştı ancak Kaya'ya engel olmayacak gitmek için asla diretmeyecekti. Ondan isteneni istendiği gibi gerçekleştirecek Kaya'nın yanında olacaktı.
Başını yavaşça olumsuz anlamda sallayarak, "Vebalse vebal evlat. " dedi. "Ben kimseye yükümden bir parça bile olsa vermem. Kötülükse kötülük, bu ikimizin cehennemi. " Hızla arkasındaki genç adamın cevap vermesini beklemeden odadan ayrılarak gizli odasına gitmek için asansöre doğru ilerledi.
Kaya ise derin bir nefes vererek yanında duran masasının önündeki tekli koltuklardan birine attı bedenini. Dirseğini koltuğun kolçağına dayıyarak başını derinden ovuşturdu.
Bir süre öylece durarak gözlerini yummuştu. Ardından bedeninden taşan öfke kıvılcımlarıyla koltuktan ayaklandığı gibi kendisini odadan dışarı atması bir oldu. Ayakları asansörün yolunu bulurken ne ara binip eksi biri tuşladığından bile habersizdi. Düşünceler bir bir beynini kemirirken indiği katta ona selam vererek önlerini ilikleyen adamlarına karşı hiçbir cevapta bulunmadan hızlı adımlar atmaya devam etti.
Vardığı kapı ile ellerini her iki çift kanatlı kapıya yaslayıp sertçe ittirerek içeri daldı. Hemşirelerden erkek olanı bilgisayar başında masadaki belgeleri sisteme işlerken diğer kadın hemşire korku dolu bakışlrını sedyede gözlerini ona dikmiş adamda gezdire gezdire ortalığı toparlıyordu. İlaç dolabının çekmecelerini karıştırırken içeri giren Kaya ile ikisinin hatta üçününde bakışları onu bulmuştu.
Kaya hızla kadına bir işaret vererek tekrar kapının önüne gitmek için arkasını döndü. Hemşire Hanım tereddütle diğer hemşireye kısa bir an bakarak sedyede yatan adama bir dakika bile bakmadan çift kanatlı kapıdan çıktı. Koridora çıkmasıyla Kaya ona doğru adımlayarak, "Buradaki işine son verildi. Eşyalarını toplayıp sana mesaj atılacak konuma git. " diyerek yanından geçeceği esnada kadın hızla önüne atıldı.
"Efendim yapmayın. İşime son vermeyin, bir sorun mu var? Bir yanlışım mı oldu? "
Kaya kadının üzgün bakışlarına karşı derin nefesini vererek eski yerine geçmek adına geriledi. "Sorun sen değil, biziz. Nasıl tehlikeli bir adam ile baş başa kaldığını dün öğrenmiş olmalısın. "
Kadın gerileyerek başını eğerken Kaya devam etti. "Korktuğunu biliyorum, ki korkmakta sonuna kadar haklısın. İşine son verdiysem senin hayatının güvenliği için. Burada artık bir işin yok. Sana atacağım konuma git, orada bir kadın olacak. İçerdeki şerefsize nazaran yardım bekleyen bir kadın. Sana zarar vermez. "
Kadın hızla Kaya'nın yüzüne bakarak rahat bir nefes verdi. En azından bir işi vardı, sadece buradan gidecekti o kadar. Kendisi de böyle bir şey istediği için sesini çıkarmadan başını salladı. "Ne zaman başlayacağım? "
"Eğer istersen bir kaç gün izin yap. Dünki olanların şokunu atlat kendine gel daha sonra sana mesaj attıracağım yere git. "
"Şey," dedi Hemşire yutkunarak, "Hastamın adını öğrenebilir miyim?"
"Mine Doğan. " Bu sözler Kaya'nın son sözleri olurken hızla yanından geçip odaya dalması bir oldu. Daha önceden Gülha'nın hemşire olduğunu bildiği için ve gözlerinin hep o kadının üzerinde olduğunu anladığı için kimseyi tutmamış ve gerekte duymamıştı. Ancak Gülhan'ın pazartesiden itibaren işe başlayacağını duymasıyla birini bulmak için araştırmaya başlamıştı.
Şimdi ise duydukları ile kimseyi aramasına gerek kalmadan bu kızı oraya yollayabiliceğine emindi. Bu pislik herif gücü yettiğine danandığı için kendisinden zayıf kadınlara yönelik atakta bulunuyordu. Bu herifin yanına zarar verebileceği kimseyi yaklaştırmamalıydı.
İçeri girdiği an hala bilgisayar başında duran erkek hemşireye başı ile dışarıyı işaret etti. "Bana on dakika ver. "
"Tabi." Hemşire odadan ayrılırken Kaya'nın yavaş adımları Çolak'ın sedyesini buldu.
Sedyede ki adamın öfke dolu kehribar gözleri onun her bir santimini izlerken Kaya başını omzuna doğru eğerek yavaşça yatan bedenini süzdü. "Alçak insanların en acınası hali ne olur bilir misin? " diye sordu.
Gözleriyle yatan bedenini işaret ederek, "Tam olarak senin gibi olur." dedi.
"Allah'ın bir bildiği vardır da seni insan yaratmış diyorum ama sonra bu nasıl insan diye ilk olarak da kendime soruyorum."
Çolak yavaştan dişlerini sıkmaya başlarken Kaya'nın gözleri kırık olan yüzük parmağına kaydı. "Duyduğuma göre bir daha yüzük takamayacaksın. " diyerek yamuk duran yüzük parmağına baktı.
Parmağını kırarken iyice geriye büktüğü için el ve parmak arasındaki sinirlere ciddi bir zarar vermiş olmalıydı. Hastanede olmadıkları için durumun ne kadar ciddi olduğunu çözemediklerinden öylece gerekeni yapıp sarmışlardı. Bu da zedelenmesi ve sinir uçlarının öylece birbirlerinden ayrı iyileşmesi sonucu parmağı hafif dışarı ve yamuk bir biçimde kalmıştı.
"Ne yapar, ne eder, " dedi Çolak nefretle. "O yüzüğü parmağıma geçiririm! " Tükürüklerini saça saça konuşmasına karşı Kaya öfkeyle yüzden baktı.
"Yüzüğü bulursan takarsın oruspu çocuğu." diyerek hafifçe adamın üstüne doğru eğildi. Kendi yüzüklü elinin sırtını, yüz hizasına kaldırarak bakışlarıyla işaret etti. "İki güne kalmadan evli olacak bir kadının yüzüğünü takacak kadar acizsin. Kaldı ki o yüzük hiçbir zaman Ahu'nun olmamışken kendine gelin güvey olman ne kadar da komik. "
Kaya'nın onca sözüne karşı Çolak sadece yüzük kısmına takılırken yüzü donup kalmıştı. Bakışları uzun uzun siyah alyansta dolandı. Ahu'da da bir kopyası vardı. Babası Orhan Bey'in nasılda kadının parmağından söküp yere attığını anımsadı.
Kendisiyle altı yıldır evlenmeyi red eden kadın bu adamla sadece bir kaç ay içinde evlenmeyi kabul mü etmişti?
Hemde onu hiç aramamış, kurtarmamış bu adamı?
Bu normal insanlar için farklı bir anlamı olduğunu kanıtlasa da Çolak için tamamen ihanet gibiydi. Hasta beyni öfke ve sanki ihanete uğramış gibi çalışıyordu.
"Yalan söyleme! " Dişlerinin arasından tıslamasıyla Kaya boş bakışlarnı, elini indirerek yüzünde gezdirmeye devam etti. Adamın sakinliği onu deli ederken yattığı yerden çırpındı. "Çöz beni!"
Kaya hâlâ boş boş yüzüne bakmaya devam ederken Çolak başını yasladığı yerden kaldırdı. Öfke sadece bedeninde değil boynunu çevresinde ve alnında belirginleşen damarlaıryla da oldukça belli ediyor vaziyetteydi.
"O seninle evlenmez! O asla seninle evlenmez! " diyerek kesin bir şekilde bağırdı. "Unutma ki sen onu altı yıl boyunca kandırdın! "
Kaya hızla iki eliyle adamın boğazına yapışarak onu sedyeye sertçe yapıştırdı. "Ben onu kandırmadım! Siz beni kandırdınız lan! " diyerek kafasını burnuna gömdü. "Senin Orhan'a attığın her fotoğrafı, Orhan şerefsizi de benim yaşadığımı sana söylemeden beni kandırmak için kullandı!" diyerek öfkeyle dişlerinin aradından konuştu. "Kabul et sen bile benim yaşadığımı şirketinize ortak olmak için geldiğimde öğrendin..."
Çolak burnunun acısıyla inlerken bakışları öfkeyle adamın yüzüne bakmaya devam etti. Gözlerinde defalarca kez Orhan'ı öldürmüştü. Ona söylemediği için, ondan gizlediği için. Kendi göt korkusu yüzünden iki taraflı oynadığı için.
"Sana kötü bir haberim var, " dedi Kaya. "Şirketin battı. Artık Çolak Karavire ait bir şirket yok! "
Çolak şokla yüzüne bakmaya devam etti. Amcası şirketini kurtarmamıştı. Aksine batmasına izin vermişti öyle mi? Sözünde durmuş ve ona yardım etmemişti. Canını kurtarmıştı ama şirketini uçuruma sürüklemişti. Sonn kalan nakit paraları Ahu çalmışken banka durumunun ne halde olduğunu bile bilmiyordu. Başı geriye düşerken en korktuğu ikinci şey başına geliyordu. Paraları elinden adeta akarak yok oluyordu.
Gözlerini yumarken Kaya çoktan ellerini adamın pis boğazından çekmişti. "Kendi zayıf kişiliğin için bir daha tek bir kadına dokunduğunu görürsem Karavir, " dedi Kaya bu defa kırık parmağına eliyle baskı yaparak. Çolak anında gözlerini açarak acıyla elini ondan çekmeye çalıştı ancak ne kelepçe ne de onun eli izin vermiyordu.
Kaya tekrar üzerine eğilerek "Eğer herhangi bir kadının, Ahu başta olmak üzere canını yakmaya kalkışırsan kendime verdiğim o altı ay süresini uzatır bir yıla çeviririm. Altı ay sonrasında bile senin canını almaz yaptıklarımın iki katını yapar beterin beterini yaşatırım sana. Unutma ki tüm bunlar tek bir kadın için. Başka kadınlar da işin içine girerse elimden kurtulamazsın. Seni eceline emanet ederim. " Bu onun dilinde seni ben zamanı gelince değilde bir süresi olmadan gidebildiğin yere kadar yaşayıp geberisin anlamını taşırken yavaşçana geri çekildi.
Kaya arkasını dönerek kendine hakim olmak adına odadan çıkmayı niyetlense de Çolak'ın sözleriyle olduğu yerde taş kesildi. "Onunla evlensen bile asla kendini dokundurtmaz." dedi ve ardından alayla ekledi. "Bana bile izin vermediğinde zoru kullanmaktan asla çekinmezdim, sen de o cesaret var mı Karahanlı? "
Günlerdir öldürememek için direndiği adamın sözleriyle vücudunun her bir yanının öfkeden dalgalandığını hisseti. Sırf Halis Dayısını uğraştırmayıp bir an önce iyileşmesini ve işe koyulmayı istediği için zarar vermeyi esirgesede bu adam gel beni öldür demekten asla geri durmuyordu.
Gözleri hemen kapının yanında üst üste dizili olan tahta yığınlarını bulmasıyla aklına geleni icraata döktü. Kapıya doğru ilerlemesi Çolak'ı güldürürken bir korkak gibi defolup gittiğini düşünmesini sağlamıştı. Ancak Kaya elindeki orta boy kalın tahtayı yerden alıp doğrulmasıyla arkasını döndü. Bu üst üste olan tahtalar çift kanatlı kapıyı her iki yanda açık durabilmesi için önüne konulurdu. Kulanılırdı yani, ancak şu anki amacı için daha bir işe yarar olacağı kesindi.
Sert baskın adımları tekrar sedyeyi bulurken Çolak'ın gülümsemesi kesilmiş ona doğru gelen adamın o elindeki parçayla ne yapacağını ölçmek ister gibi bakışlarnı atmıştı.
Kaya yanına vardığı gibi tahta parçasını vücudunu kıvırdatamadan yatan adamın kasıklarının üzerine yerleştirdiği gibi avucuyla üstüne baskı uyguladı. Çolak anında kızararak dişlerini sıkarken Kaya ondan farksızdı. Aralarındaki tek fark birisi öfkeden dişlerini sıkmış ve belirgin damarlarıyla sinirden kızarmıştı. Diğeri ise acıdan kızarmış ve bütün acısını çıkarmak istercesine dişlerini sıkıca birbirlerine kenetlemişti.
"Bir daha konuş. " dedi Kaya baskınca. Avucu, daha bütün gücünü vermemişken altındaki adamı kıpkırmızı yapmaya yetmişti. "Bir daha konuş. Bir daha kur o cümleleri. Kur ki alayım o pis parçanı senden. O zaman yarım bir şekilde orada gezmek neymiş öğrenirsin. Bakalım o zaman kimi nasıl zorlayacaksın!"
Çolak kasılmış bir şekilde tek kelime edemezken, "KONUŞ!" diye haykırdı. Aynı zamanda tüm gücünü tahtaya vermesiyle artık Çolak'ta acıyla haykırarak bağırıyordu. Çolak kıbırdamaya çalışsa da buna ne bağlı olan eli kolu ne de kasıklarının üstündeki güçlü kuvvet izin veriyordu.
İçeri dalan erkek hemşire ve Doktor Halis Bey'le Kaya anında başını onlara çevirdi. "ÇIKIN!"
"Evlat." dedi Halis sedyede ki adama acımadan. "Yapma, öfkeni bu şekilde mi çıkaracaktın. Amacını unutma! "
"Dayı çık! " diyerek diğer adama döndü. Hemşireye bakarak, "Sende git ve bana sıcak su bul." dedi. "Kaynar su olduğundan emin ol. Yoksa senin üzerinde denerim! "
Hemşire hızla yutkunarak başını sallarken yanındaki doktora kısa bir bakış atmış ve hemen yanından sıyrılarak ortamı terk etmişti.
Halis, tekrar işine dönen Kaya ile başını iki yana sallayarak arkasını dönmüştü. "Acil bir durum olduğunda seslenmen yeterli."
Kaya, acıyla yüzü kasılmış adama baktı. "Sana bunu yapmamı istiyor musun? " Kaya'nın sorusuyla Çolak kaşlarını çatık bir şekilde yüzüne bakmaya devam etti. "Konuş ulan istiyor musun?! " diyerek daha da bastırdı elini. Çolak acının katlanamazlığı ile başını hafifçe iki yana titretti.
"O halde, " dedi sadistçe gülümseyerek. "Bende zoru bu şekilde kullanmaktan asla çekinmem! " diyerek aynen Çolak'ın söyledikleri geri illetti. "Ama asla bir kadının üstünde değil; haysiyeti, şerefi olmayan. Namussuzun önünde giden bir şizofrenin üatünde, çekinmem. " diyerek elini olabildiğince daha da sert bastırarak Çolak'ı inlettikçe inletti.
"Daha bu ne ki, " dierek, acıyla bağıran adamın yüzüne eğildi. "Bunu senden alacağım. Bir sabah bir parçan eksik uyanacaksın. Karımın üzerinde açtığın her bir yara izini üzerinde daha beter açacağım. "
Kaşları çatık gözleri gittikçe koyulaşmış genç adam, "Seni diri diri içten çürütücem. " derken şaka yapmıyordu. Hedefi tam olarak buydu. Tane tane, yavaş yavaş acı çekerek ölmesini istiyordu. Çektiklerinin bedelini ödesin istiyordu.
"Öyle bir hale geleceksin ki konuşamayacaksın bile. İki kelimeyi bir araya getiremeyeceksin."
Başını salladı yavaşça, yüzü kasılmaktan tere boğulmuş adamı izlemeye devam etti. "Zoru kullanmaktan bahseden o dudaklarını aralamaya bile mecalin olmayacak!"
"Hep... " dedi Çolak acıyla. "Hep laf... " diyerek dişlerini sıkarak yüzünü buruşturdu."Hep laf be Karahanlı. " Buruşmuş yüzüyle anlık kapanan gözlerini araladı. "Az icraat! "
Kaya manyak gibi içindeki sinirle gülerek avucunu daha fazla bastırdı. Artık uyguladığı güçten gömleği gerginleşmiş kasları belirginleşmişti. Yüzündeki damarlar açığa çıkarken boynu ondan farksızdı. Eli iki yana hafif hafif uyguladığı kuvvetli baskıyla titrerken başını salladı. "İcraat." dedi Kaya tekrar ederek. "Haklısın. Boşladım seni. " demesiyle tam o esnada içeri Hemşire elinde kaynar su dolu kettle ile daldı.
"Kaya bey üç kez kaynattım. " diyerek hemen yanında gitti.
Kaya elini tahtadan çekmeden önce bir süre kasım kasım kasılan adamın yüzüne baktı. Ardından elini çekerek tahtayı bir kenara itti. Adamın elindeki kaynar suyu kaptığı gibi başıyla dışarı çıkmasını işaret etti.
Hemşire hızla odadan ayrılırken Kaya tekrar elindeki kaynar su ile Çolak'a doğru döndü. Tahtanın çekilmesiyle rahat bir nefes verse de adamın elindeki kaynar su ile bir anlık kehribar gözlerindeki o anlık korkuyu Kaya zevkle izledi.
Yutkunuşunu, rahatlayan bedenini, izledi. Ancak elindeki buharı tüten sıcak suyla bu defa öncesinden daha çok kasıldığını görmesiyle dudakları kıvrıldı.
"Ne o, korktun mu? " Gözleriyle kasıklarını işaret etti. "Dökerim diye mi tırstın? "
Çolak kaşlarını çatarak açık ara onunla dalga geçen adama öfkeyle bakmaya devam etti. "Onun için farklı planlarım var. Şuanlık amacım farklı. " diyerek yeni alçıdan çıkmış sol eline doğru adımladı.
Başı omzuna düşerken uzun uzun izledi üstü lekesiz olan kavruk teni. Aklına Ahu'nun pürüzlü yanık eli gelmesiyle dişlerini sıktıkça sıktı. Artık öyle bir içine işlemişti ki yanına kim gelirse gelsin sol eline bakıyordu. Herkesin eline bakıyor acaba Ahu ne hisediyordur diye düşünüyordu. Onun üzülmesini istemiyordu. Elinin bu durumda olmasın tek sebebi bu aşağılık adamdı.
Bakışları karardıkça kararırken elindeki kettle ile Çolak'ın eline bakınmaya devam etti. "Karım da sana ait bir iz var. " diyerek konuşmaya başladı. "Bu öyle bir iz ki, sadece bedenine değil, " Bakışları ağırca adamın yutkunan boynuna sonrada gözlerine doğru kalktı. "Ruhuna da zarar veriyor. "
Sıcak su ile dolu olan kettle elinde yavaşça etrafında döndürerek çalkalanmasını sağladı. "Ben o elin bir şekilde iyileşmesi için elimden ne geliyorsa yaparım, ama sen... Sen bu eli her iyileştiğinde ben tekrar tekrar yakmaktan bıkmayacağım. "
Son sözlerini dişlerini sıkarak söylemesiyle Çolak çatık kaşlarıyla başını hızla iki yana salladı. "YAPMA! " dese de Kaya'nın gözü bir kere dönmüştü.
Yeminli bakışları ardı arkasında nasıl bir ihtimal hırsı olduğunu kimse bilmiyordu. Bu öyle bir duyguydu ki içinde yatan her bir yemin aslında ondan çalınan hayatı, altı yılı, karısı ve çocuğu içindi.
Sıcak suyu yavaşça bileği sedyeye bağlı olan adamın eline döktü. Yanarak kaynar suyla haşladı. Çolak'ın haykırışı sadece olduğu katı değil neredeyse bütün şirketi inletecek türden bir haykırma olsa'da aşağı kattaki duvarlarda ses yalıtımı bunun için bir kalkandı.
Bağırdıkça gözleri büyüyor, alnındaki ve boynundaki damarlar şişerek yüzünün genelini acıdan kırmızıya boyuyordu.
"Noldu?" diyerek sordu. "Acıyor mu? " Kettle sonuna kadar döktü. "Benim karımında canı böyle yanmıştı değil mi? Onun elini de böyle sıcak su ile yaktın!"
İçindeki hırs bir türlü bitmezken gözlerini yumdu. Daha fazlasını yapmak istiyordu. Mesela diğer eline de benzin döküp çakmak çakmayı...
"Ve en önemlisi de ne biliyor musun Çolak. " Adamın haykıran yüzüne eğilerek yanındaki bir parça bezi dudakalrının arasına sıkıştırıp iyice tıkıştırfı. Sesi yavaşça düşerken ona nefes alıp bağırma izni bile sunmadı. "Bir anneyi evladından ayırdın. " diyerek acıyla dolmak için direnen kızarmış gözlerini sedyede yatan, bağırmak için nefeslerini veren adamdan ayırmadı.
"Önce yaktın, sonra ayırdın. Sen onu öldürdün. " diyerek devam etti. "Sen onu öldürdün, bende seni öldüreceğim. "
Çolak elinin yanmış, haşlanmış derisi yüzünden kıbırdatamazken aklına anlık olarak Ahu'nun elini yaktığı zamanı düşündü. Onun o hali gözlerinin önüne düştü.
Önce, "Bebeğim! " diye haykıran ardından da, "ALLAH BELANI VERSİN! " diye haykıran o kadını hatırladı. Elini tutarak nasıl acılar içinde dizlerinin arasındaki kan ile küt diye düştüğünü anımsadı.
"Şuan çektiğin acı onun çektiği acıların yanında hiçbir şey. " dedi Kaya acımasız sözlerini sürdürerek. "Benim kadınıma bulaşmakla hayatının hatasını yaptın Karavir. Bundan sonraki hayatın bu çektiklerinden farklı olmayacak. Süren başladığında tüm bu olanların iki katını çekeceğini bil. " diyerek doğruldu. "Bil ki ona göre yalvar Allah'a. Tez zamanda canını aldı aldı, almadı mı kork şerrimden."
"Çünkü ben sana asla acımayacağım. "
Son sözleriyle arkasında bıraktığı acı içindeki adamla oradan ayrılacakken son dakika da adımları tekrar taş kesildi. Ardına tekrar dönüp ona yaşarmış gözlerle bakan adamı işaret parmağını tehdid edercesine yavaşça savurarak salladı. "Bu arada, karımı." dedi vurgulayarak. "Köpeklerini salarak öldürtmeye kalkışan amcanın da belasını sikeceğim, sırayla."
Çolak duyduklarını algılayamazken anlık sesi kesilmişti. Ne dedi?
Aklına dank edenlerle acıdan çok bu defa öfkeden dolayı haykırdı. "AMCAA!" Ağızının içine tıkıştırılan bezden dolayı sesi boğuk çıksada durmadı.
Hemen ardından kapıyı arkasından kapatan Kaya, herifin haykırışlarını umursamadı. Kapıda duran Halis dayısına derin bir nefes vererek baktı. "Sol eli komple yanık. Bileğine kadar. "
"O elin yüzük parmağı yeni iyileşiyordu biliyorsun öyle değil mi? "
Kaya umursamazca ona doğru dönerek baygın bakışlarını yöneltti. "O adam. " dedi tane tane. "Bir daha. Yüzük. Takamayacak!"
"Diğer eli? "
"Eğer öyle bir şeye kalkışır olursa daha önce de söyledim, diğer elinden de olur. " Yanından hızla geçerek ilerlemeye devam etti.
Bir kere girmişti bu yola. İçi soğuyana kadar durmayacaktı. Kendi hatasını kendisine, onun hatasını ise bir zât ona kesecekti. Kendisi zaten hergün nefes alamayarak pişmanlıkla gördüğü o yara bere çürüklerle yaşıyor çekiyordu.
Bazen, diyordu. Keşke Ahu intikamcı biri olsaydı. Sıçsaydı ağızına gıkını çıkarmazdı.
Adımları seri bir şekilde ilerlemeye devam etti. Planlarında bu yoktu fakat karşısındaki adam bırak ölmek için yalvarmayı, ölmek kelimesinden bile korkan biriydi. Ama buna rağmen geri durmayıp bedeninde yara izleri açtırmak için kışkırtmaya devam ediyordu. Ve bu kendisini zor tutmasına neden oluyordu.
Neyseki bir iki güne kalmadan gittiği klinikte işine başladığında artık kendisine hakim olmasına gerek kalmayacaktı.
🥀
Kızımın kokusunu bir kez daha içime çekerek üzerinden sakince doğruldum. Uzun saçlarımın birkaç tutamını ellerinden çekip alarak odasındaki saate doğru çevirdim bakışlarımı.
Öğlen suları hızlı hızlı akıp giderken Ahuzar'ın yatağından doğrularak ayaklandım. Son kez üstünün örtülü olup olmadığının kontrolünü yapıp odadan ses çıkarmamaya özen göstererek ayrıldım. Boş koridorda kendi odama -ki doğrusu Kaya'nın odası olacaktı- ilerlemeden önce merdivenlere adımlayarak aşağı indim. Yine de bugün ki kahvaltıya rağmen kimseye görünmemeye özen gösterek murtfağa girdim.
Su içmek için girdiğim yerde ada tezgahında, Ela'nın hemen karşısında oturan kısa saçlı kadını görmemle bir an duraklar gibi oldum.
İki kadında bana doğru dönerek kimin geldiğine bakarken ikisine de gülümsedim. Mine utangaç bakışlarını anında benden çekip önündeki bir tas çorbaya dönerken Ela hızla oturduğu yerden ayaklanmıştı. "Ahu Hanım," demesiyle kaşlarım ona karşı havalandı. "Ahu Abla." diyerek hemen kendini düzeltti.
Ne Ahuzar ne de ben bu hitaptan asla hoşlanmazdık. Geçmişin sunduğu yaşamdan dolayıydı belki. Ve bundan dolayı olsa gerek sevdiklerimizin bize karşı Hanım tabirinin kulanmasını sevmezdik.
Bugün bahçede ben, Ahuzar ve Ela ablası oyun oynarken kızım bir anda bana bu konudan bahsetmiş ve Ela ablasına konuşsa bu konuşma onu kırar mı diye merakla sormuştu.
Ona karşı dürüst bir şekilde, kendine Hanım denmesini istemiyorsan tabiki konuşabilirsin dediğimde hemen Eda ablasına dönüp onu kırmadan incitmeden bu tarz hitaplardan hoşlanmadığını dile getirerek ondan sadece adıyla seslenmesini rica etmişti.
Ela tabiki işi gereği bir iki kez olmaz dese de ben de araya girerek benim de hoşuma gitmediğini sadece adımla hitap edebiliceği dememle mecbur kalmıştı. Kendisi Ahuzar neyse ama benim ondan birkaç yaş büyük olmamla abla deyip diyemeyeceğini sormuştu. Hanım demediği sürece ikisini de kullanabiliceğini söylememle mahcup bir ifadeyle kabul etmek zorunda kalmıştı. Oysa çekineceği bir durum yoktu. Her ne kadar farkında olmasa da küçük bir kız kardeş gibiydi benim için.
Ela'yı ilk kez buraya hastaneden çıktığım gün görmüştüm. Kahve ceylan gözleri beni o halde görür görmez üzgünce süzmüş ardından yemek yemem, konuşmam ve ilaç içmem için her yolu denemişti. Arada bir yanıma uğrayarak yemek yiyecek miyim diye sorardı.
Kaya'nın en sevdiğim huylarından biri de ev çalışanlarına kıyafet sınırı koymamamsıydı. Korumalar hariçti. Onların duruşu mizacı belli olması adına takım şarttı ki bu evde korumalar bile yaz kış kıyafetleri değişiyordu. Kışın normal düz takım elbise, yazın ise siyah bir tşört ve kot pantolon. İsteyen törtün üstüne tek renk önü açık kısa kollu bir gömlek giyebiliyordu.
Ela öyle değildi. Onun için bir sınır olmasada hep pantolon giyer, ya siyah ya da beyaz gömlekler geçirerek saçlarını hep toplardı. Arada örgülü, topuz veya at kuyruğunda örgü olan saçlarını asla salınık bir şekilde gördüğümü hatırlamıyordum.
"Sizede öğlen için bir şe-" durdu. Gözleri saniyelik yumulup açılırken, "Düzeltiyorum." derken elleri havalanıp indi. "Sana da öğlen için bir şeyler hazırlamamı iter misin, aç mısın abla?"
Ona karşı derince gülümseyip omzuna dokunarak okşadım. "Sağol Ela," dedim. "Ellerine sağlık ama inan hiç aç değilim."
"İyi de abla," derken moreli bozulmuştu. "Sen de ya kahvaltı etmiyorsun ya da öğle yemeğini." Bu durum hoşuna gitmediği belliydi. "Bir tas içsen sadece kuru kuru?" derken işaret parmağı titrekçe havalanmıştı.
Düşünürken saçımın yanını kaşıdım. Su içmeye gelmiştim oysa ama böyle bakan kızı da kırmak istemiyordum. Elim olduğu yere inerken oturmak içi adaya ilerledim. "İyi, koy bakalım." dedim. Kocaman gülümseyerek ocağa ilerledi hızla. Bu haline bende gülümsedim. "Yalnız," derken çoktan Mine'nin karşısına kurulmuştum. "Eğer kendine de bir tabak doldurup yanıma geçip içersen bende içerim. Haberin olsun." Elindeki tabakla donup kaldığını hissedebiliyordum.
"Olmaz ki ama, ben iş başındayım şuan."
"Olabilir Ela, oturup bir tas çorba içeceksin sadece. Hadi, hem dinlenip soluklanmış olursun hadi. İttiraz istemiyorum."
Mecbur kalarak hem kendine hem de bana doldurarak getirdiği çorbaları kaşıklayarak içmeye başladık. Bir yandan karşımda oturan kadının bakışlarını üzerime his ederken başımı hızla kaldırdım. Kaçan gözleri önündeki tabağını bulurken ılımlı bir şekilde, "Nasıl oldun, Mine?" diye sordum.
Bakışları hızla beni bulurken bir şey daha fark etmiştim. Bu kadının gözleri hep yaşlıymış gibiydi. Yaşarmış gibi, sulu sulu. Bunun nedenini merak ettim. Doğuştan mıydı acaba?
İlk günlerde fazlasıyla üzgün olduğundan dolayı umursamasam da şimdi farklıydı. Bakışları üzerimde gezinirken, "İyiyim," dedi. Onu rahatsız eden bir şeyler varmış gibi yerinde kıbırdandı.
"Kendini nasıl hisediyorsun?"
Sorumla dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. "Daha az üzgün." derken gözleri beni buldu. "Sıcaklığınız sarıp sarmaladı."
Gülümsedim. "Ne mutlu bize o zaman."
"Çok," dedi kaşları çatılırken. "Garipsiniz." Bakışları tekrardan gözlerimi buldu. "Ayşe her sabah yanımda, Gülhan ilaç saatimde her zaman kapımda, vakti asla şaşmaz. Sen..."
Gözlerinden derin bir hüzün geçer gibi oldu. "Sen hep yemek saatlerimi ayarlıyorsun." Yutkundum. Bakışlarım birer ok gibi Ela'yı bulurken kızcağız korkuyla ellerini göğüs hizasında kaldırdı.
"Kur'an ben hiçbir şey demedim." Bu hali komik olsa da şuan gülemezdim. Çünkü kafamı karıştıran daha farklı bir konu vardı.
"O söylemedi zaten," dedi Mine. "Ben sizi konuşurken duydum sadece. Sen saati şaşmasın aynı saate ver diyordun, sorarsan aç olmadığını söyleyebilir diyordun."
Birşey diyemedim. Hangisine takılacağımı bilemedim.
"Anlayamıyorum," dedi devam ederek. "Nasıl bu kadar yokken var olduğunuzu hissetirebiliyorsunuz?"
"Aslında hep varız," dedim yarım duran tabağımı ileri sürerek. Aç olmasam da yeterince yemiş ve doymuştum. Kollarımı masaya yaslayarak dikleştim. "Biz sadece acısı yeni olana alan ve zaman tanıyoruz."
"Ama neden?" dedi Mine."Sen Kaya Bey'in sevlasısın, bir kızınız var. Burada olmanın bir nedeni bir bağı var, ya ben?" dedi kendisini işaret ederek. "Beni tanıımıyorsunuz bile. Neden burada ve aranızdayım?"
Sorgular haline karşı derin bir nefes verdim, "Yalnız bir kadını çok iyi anlarım Mine. Gördüğümde onu tanırım." dedim. Belki de hiç tanıyamamıştım ama yine de yalnız olduğunu hisetmiştim.
"Senin eğer tutunacak bir dalın olsaydı, o adamdan kurtulmaz mıydın?" Başı eğildi. "Aynı kaşıktan ağızımız yandı. Benim bir tek kızım vardı yanımda. Yine o var, senin de bir dalın olsun istiyorum." diyerek başımla onayladım. "İyileş istiyorum, istiyoruz. Kendine karşı var et o dalı. Kendi kendine sahip çıkmayı öğren."
"Peki sen?" dedi. "Sen kendine olmayacak mısın?"
"Tek başıma olsaydım," dedim başımla onaylayarak, "Kardeşimle kendime sahip çıkmayı düşe kalka öğrenirdim, uzaklaşırdım. Yalan yok. " derken derin bir nefes verdim. "Ama bir kızım var. Benim zaten minik bir dalım var bu evden uzaklaştırmaya hakkım olmayan, bir sevda var kalbimi kör kötük ateşler içinde yakan."
Ortamı derin bir sessizlik kaplarken Ela konunun derinliğinden ağladı ağlayacak haliyle sofradaki tabakları topladı. Masadaki kolum kalkarken avucum karşımdaki kadının elinin üzerini örttü. İrkilsede sesini çıkaarmadan gözlerime bakmayı sürdürdü. "Kadın kadının kurdu değil, yurdu olmalı." Ağırcana yutkundu.
"Ben sana yurt olurum. Sen yeterki umutlu ol..." diyerek gülümsedim. Hiç bir şey demeden yüzüme bakmayı sürdürürken elimi elinden sakince çektim.
Ayaklandığım sandalyeden musluğa doğru ilerleyip yanındaki arıtmadan bir bardak su aldım. Ela:ya karşı ellerine sağlık dedikten sonra mutfaktan ayrılarak odaya çıkmak için merdivenleri tırmandım.
Son basamağıda gerimde bırakırken koridorda ilerlemeye koyuldum. Sonunda odaya varır varmaz kapıyı aralayarak içeri girdim. Yatakta kendi tarafıma doğru adımlayarak sakince oturdum. Başım ağırıyordu. Kalbimin üzerinde de ne olduğunu çözemediğim inanılmaz bir ağırlık vardı.
Derin bir nefes alarak çekmeceden ağrı kesici çıkardım. Haplardan birini ağızıma atarak suyu son yudumuna kadar içtim. Bardağı komidinin üzerine bıraktıktan sonra tam uzanacağım sıraca eteğimin cebindeki telefon bildirimle titredi.
Kaşlarım çatılırken Kaya olabiliceği şüphesiyle telefonu soktuğum cebimden çekip çıkardım. Açarak bildirimin geldiği yere tıklamamla kayıtlı bir numara olmadığını gördüm.
Kaşlarım derince çatılırken kayıtlı olmayan numaranın üzerine titreyen parmaklarımla dokunudum.
Kim benim numaramı neredenn bilecekti ki?
Girdiğim mesaj sekmesinde iki mesaj birden beni karşıladı.
Biri konum, diğeri normal mesajdı...
Eğer sana gelen belgelerin kimden ve neden geldiğini merak ediyorsan seni bekliyorum Karahanlıların gelini. Kaya kapımda bitmediğine göre henüz ona söylememişsin. Söyleme, gel ve kim olduğumu kendin gör. Ben ve bir çok gerçek sana atacağım konumda bekliyor olacağız. Gel ve öğren.
Yataktan ayaklanırken bir elim dudaklarımı bulamadan edememişti. Şaşkınlığım sadece yüz ifademden değil kalp atışlarımdan bile anlaşılabiliyordu.
Bu mesajı bana atan kişi Y. ve Ç. idi öyle değil mi?
Ondan başka kim olabilirdi ki?
Kaya'nın bana yeni aldığı bu telefonu nasıl öğrenmişti, numara mı nereden bulmuştu?
Bir elim belimde diğer elimde telefon odada volta atmaya başlarken kararsızdım.
Bu adam her kimse Kaya onu tanıyordu.
Bir gerçek daha yüzüme çarparken dudaklarım aralandı. Ekrandaki yazan yazıyı tekrar okudum. Kaya kapımda bitmediğine göre, diyordu.
Kararsız halim kalp atışlarımı biraz daha arttırken merak hissinin acısı kalbimi deliyordu.
Bir elim hala belimde varlığını korurken odadaki büyük cama doğru adımladım. Sakinleşmek adına izlediğim denizle derin bir nefes verdim.
Asla rahatlayamıyordum. Merak duygusu her geçen saniye daha da artarken Kaya'ya söylemek ve söylememek arasında gidip geliyordum.
Söylemem lazımdı. Evet söylemem lazımdı. Bilmeliydi. Ben ondan bir şey saklayamazdım.
Telefondan hızla numarasını tuşlayarak açmasını bekledim ancak çalan telefon bir süre çaldı çaldı çaldı ve durdu. Açmamıştı.
Çalışıyordu ve duymamış olmalıydı ancak benim ona söylemem şarttı.
O adamın kim olduğunu öğrenmem şarttı.
Telefon kulağımdan inerken ekrana boş boş baktım.
Söyleme, demişti. Gel ve kim olduğumu kendin gör...
Kimsin sen?
Benden ne istebilirsin?
Ben senin neyindim ki beni bu kadar yüksek bir mevlanın altında bıraktın?
Gel ve kendin gör.
Donup kalan mavi harelerim aynı renk denizin ve gökyüzünün birleşiminde dolanırken yavaşça yumdum.
Merak...
Çok merak ediyordum.
Gözlerim açılırken kapaklarımın ardındanki karanlık tekrar kendini maviye bıraktı. "Ama ya bir tuzaksa?"
Fısıltım kendi kulaklarıma zor ulaşırken belimdeki elim bu defa boğazıma doğru havalandı. Boynumu derince, fuların üzerinden ovalayarak tekrar derin bir nefes verdim. Asla rahatlayamıyordum.
İçimdeki kötü his bir an olsun geçmezken aniden sırtımı cama doğru döndüm. Uzun saçlarım ani dönüşümle arkamda kalan camı yalayıp geçerken süzülerek sırtıma geri çarparak kondular.
Kaya olmazdı belki ama Yangazlar olabilirdi.
Sonuç itibariyle bir tek ona söyleme demişti.
Neden yangazlarla çıkıp gitmiyeyim ki?
Onlar beni uzaktan izler ters bir durum olurda olursa zaten yanımda biterlerdi.
İçimdeki sıkıntı biraz olsun asla rahatlamazken doğru yapıp yapmadığımı bir kez daha yatağa adımlayarak ayak ucuna oturup düşündüm. Telefonu yanıma koyarak bir elim dizimde diğeri boğazımda bir şekilde soluklandım.
İşi vardı, şimdi yine arasam bile...
Kötü bir şey olduğunu sanabilirdi.
Peki bu durum ne kadar iyiydi ki...
Kafam o kadar karışıktı ki kendimle resmen bir iç çatışmadaydım.
Söylersem neler olurdu?
Adamın evini hemen basar mıyıd?
Ya bu kişi onun düşmanıysa?
Belki de dostuydu...
"Saçmalama Ahu!" diyerek ayaklandım hızla. "Dostu neden adıyla gizlensindi ki?!"
Üstelik adımın baş harflerinden başka bir şey yoktu ortada, Kaya onun kim olduğunu nasıl anlayacaktı da evini basacaktı?
Birkaç saniye duran beynimle öylece duruldum. Ardından sadece aniden karar vermiş ve odadan hızlı adımlarla çıkarak koridora çıkmıştım. Furkan'ın odasına doğru adımlayarak kapıyı hızla çalıp içeri daldım. Ancak bomboş bir odanın beni karşılamasıyla içeri attığım o bir adımı geri geri çıkarak geri aldım. Kapıyı örtüp bir yanındaki kapıyı yani Burak'ın kapısını bu defa çalarak kapıyı araladım. Fakat bu oda da kimse yoktu.
Evren anlaşmış gibiydi sanki.
Derin bir nefes koyuverirken kapıyı geri kapatacaktım ki duruldum. Gözlerim yatağın baş ucundaki komidinde gezindi. Tıpkı Kaya'nın baş ucundaki komidine benziyordu. Karasızca koridora kısa bir bakış atıp odadan içeri adımladım. Eğer yanılmıyorsam bu komidinlerin hepsinde gizli bir bölme vardı.
Kapıyı son kez koridora kısa bir bakış atıp ardımdan kapatarak içeri adımladım. Komidinin önüne gelerek tam karşısında diz çöktüm. Üst katını açarak içini kontrol ettim.
Şuan bir başkasının özel bir çekmecesini aralamam hiç doğru değildi bunun farkındaydım ancak benim de kndimi koruyabiliceğim bir şeylere ihtiyacım vardı.
Tam da tahmin ettiğim gibi. Üst çekmecenin çeyrek bir kısmı özel yapılmış kolay açılamayan makenizmalı bir silah kutusu vardı.
Derin bir nefes vererek kutunun çekiştirebiliceğim dil kısmını buldum. Az yanda kalsa da bu Kaya'nın kutusundan biraz farklıydı. Yine çocukların açamaycağı türdendi.
Çekmecenin içindeki iki üç parfüm, kulaklık, saat, yedek bir telefon ve not defteriyle gözlerim tekrar dili buldu. Yanlış hatırlamıyorsam Kaya, sert kuvvet uyguladığımda ancak açılabiliceğini söylemişti.
Dizlerimin üzerinde doğrularak saçlarımı geriye attım, derin bir nefes daha vererek tekte yapmayı diledim. Kaya'dan gizli onun kutusuna ilk yapışımda yapamadığım aklıma gelince iyice odaklandım.
Dili kavrayarak sertçe kendime çektim ancak açılmamıştı. Bu kutu farklı mıydı acaba?
Tekrar kendime doğru çekiştirsem de kutu asla açılmıyordu. Düşünceli gözlerim kutu üzerinde gezinirken Kaya'nın iterek çekiştirdiğini anımsadım.
Tekrar denemek için yerimde doğrulurken kapıyı omzumun üstünden kontrol ettim. Bıraktığım dili tekrar kavrayarak bu defa sertçe iterek kendime çektim.
Ve evet, açıldı.
Heyecanla kutunun içine bakmamla siyah mat bir silahın içinde olduğunu gördüm. Kaya silahını her zaman yanına alırdı ama Furkan ve Burak ancak gün içinde tehlikenin sirenleri çalındığında yanlarına alır arabalarına koyardı.
Şanslı günümdü belki, silah buradaydı.
Titreyen elim silaha doğru ilerlerken kabzasından kavrayarak çekip aldım oradan. Elimdeki durşuna bir süre baktıktan sonra silahı incelemeyi bırakarak diğer elimle kutunun kapağını sertçe kapattım. Çekmeceyide örterek ayaklandığım gibi kimse gelmeden odanın kapısını sesizce araladım. Koridorun boş olduğuna emin olduktan sonra hızlı ve seri adımlarla tekrar kaldığım odaya geri döndüm.
Hala şaşkın bakışlarım önümde tuttuğum silah da varlığını korurken başımı sakince kaldırdım. Belki yalnıştı, belki de doğru. Bilmiyordum.
Tek bildiğim bir şey varsa o da bu adam her kimse derdini öğrenmekti.
Silahın içini kontrol ederek dolu olduğundan emin oldum. Yangazlar boş silah bırakacağını sanmazdım ancak bende tehlike karşısında mermisiz boş tabancayla kalmak istemezdim. Dolaba adımlayarak rastgele bir çanta çıkardım. Silahı onun içine atarak bu defa baş ucumdaki çekmeceye ilerledim. Kaya'nın benim için bıraktığı birkaç nakit paradan alarak paltomu üzerime geçirdim.
Şimdi herşey tamamdı sıra evden ayrılmak vardı.
Saçlarımı paltonun altından çıkararak savurdum ve hızlı br şekilde çantayı aldığım gibi odadan çıktım. Bir gören olsa ne derdim bilmiyordum. Ancak rastgele bir şekilde hızlı olmaya özen göstererek ilerlemeye devam ettim.
Merdivenlere geldiiğimde çantamı paltonun altına giyerek gizlemek için bir kolunu çıkarıp çantayı geçirdim. Kolu tekrar geçirerek paltoyu düzenlerken bol oluşuna şükür ettim. Merdivenleri indiğimde kimse yoktu ancak kapıda duran Cihan'ı görmemle yutkundum. O oradayken nasıl buradan ayrılacaktım?
"Cihan!" Tam o an birinin seslenmesiyle ayakkabılık dolabının yanına saklandım. Göğüsüm aldığı derin nefesle inip kalkarken, "Mola, hadi. Ela çay koymuş." dedi. Bu ses tanıdık gibiydi ama değildi de. Çıkaramamıştım.
İkisi adımlayıp uzaklaşırken önemli olan bu kapıdan çıkmamdı. Gerisi arka kapının şansına kalmıştı.
Gittiklerini anlamamla hızla çıktım. Tam kapıdan çıkmıştım ki elinde tepsiyle Ela'yla yüz yüze gelmemiz bir oldu. "Ha-" derke durdu. "Abla?"
"Ela?" dedim yutkunurken.
"Bir sorun mu var?" derken gözleri üzerimdeydi.
"Ha yok," dedim hizla. "Biraz soluklanmaya çıktım, soğuk da biraz."
"Üşüyor musun? İstersen sana bitki çayı yapabilirim."
Herşeye rağmen böyle düşünceli olması ne kadar gergin olsam da gülümsememe neden olmuştu."Sağol, Ela. Gerek yok. Biraz soluklanıp odama çıkıcağım zaten."
"Peki," diyerek gülümsedi ve yanımdan geçip ilerleyerek mutfağa girdi.
Derin nefesimi koyuverirken konağın duvarına yakın bir biçimde hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Allah'tan çantayı paltonun altına giymiştim, yoksa bunun bir açıklaması olamazdı.
Arka tarafa adımlarken öndeki adamların hepsine dikkat etmem gerekmişti. Hepsi çekmeber şekilde toplanmış bir elleri ceplerinde sohbet ederek çay içiyorlardı.
Bunu fırsat bilerek adımlarken yeni yeni bu tarafa doğru gelen bir korumayla duruldum. Betim benzim atarken baş selamı vererek yanından adımladım. Umarım soru somazdı.
Lütfen sorma.
Çekinircesine duruksada sırtımdaki bakışlarını hisedebiliyordum. O da mola için ön tarafa çıkacaktı ancak benim burada olmam ona izin vermiyor gibiydi.
Arka bahçedeki çiçeklerin arasına girerek birkaç dal koparmak zorunda kaldım.
Bir süre sonra çiçek topladığımı anlamasıyla ve beni daha fazla rahatsız etmek istemez gibi kapıyı son kez kontrol edip uzaklaşmıştı. Düğüm düğüm olmuş boğazımla topladığım çiçekleri yere bırakarak üzgün bir bakış attım. Boş yere kıymıştım...
Adımlarım usul usul fakat seri adımlarla kapıyı bulurken kilitli olmamasını diledim. Önceki çıkışım tamamen yangazlar sayesindeydi. Şimdi ya kilitliyse?
Kapıya varmamla bir kaç torba çöpü gördüm arından kilidin bile üzerinde olmadığı kapıyı.
Çöpler dökülecekti...
Kapının açık olması hızla ellerimle yapışmama neden olurken gözlerim arkamı sürekli tarıyor bir yadan da koca kapıyı aralayarak çıkışımı engelleyen koca demir yığını önümden çekmeye çalışıyordum. Araladığım kapıdan geçerek aynı şekilde kapattım. Hızlı koşar adımlarla yürürken saçlarım ahenkle savruldu.
Çıktığım yolda şansıma çıkan ilk taksiye binerek konumu ona gösterdim. Şoför arabayı ilerletirken merak ve heyecan duygusu içimi kemirmişti.
...
Kadın içinde olduğu taksinin arkasında onu takip eden bir başka araçtan habersiz bir şekilde ilerlemeye devam ederken bir süre sonra varması gereken noktaya varmıştı.
Parasını ödeyip araçatan inmesiyle bir restaurantın önünde durduğunu anladı. Bakışları restaurantın her bir pencerisini gözetlerken yanına yaklaşan ajan kılığındaki bir adam, "Bu taraftan." dedi.
Kadının bakışları onu süzerken kaşları çatılmıştı. İçini esir alan korku merakla yarışırken ayakları adımlamaya başladı. Kendiliğinden giden bedeni önündeki korumayı takip etti.
Boşaltılmış restauranta girmesiyle koruma onu cam kenarındaki bir masaya yaklaştırdı. İki adam daha masanın tam önünde onlara dönük dururken arkalarıından bir ses yükseldi. "Hoşgeldun, Karahanlularun Gelunu."
Ahu uzun boylu yapılı adamlardan dolayı sesin sahibini göremezken yutkundu.
"Çekilun." iki adamda birbirlerinden bağımsız yanlara çekilmesiyle kadın yaşlı adamla rahatça oturduğu yerden göz göze geldi.
Yaşlı adam oturduğu masadan ayaklanırken ceketinin önünü Ahu'ya doğru eğilerek ilikledi. "Kendumu tanutayim." derken elini öylece ayakta dikilen kadına doğru uzattı.
"Ben Yunus Çakır."
Adamın ona gülümseyerek sunduğu isime karşı gözleri yuvalarına dar gelen kadın yutkunamadı. Y. ve Ç.
Yunus Çakır.
Hep kulaklarına varan o isim.
Peki neden?
Uzaktan oları izleyen adamdan habersiz ikiside birbirlerine bakakalmışlardı.
Restorantın camı ikisini de olduğu gibi orataya sunarken araçtaki adam direksiyonu sıkarken mırıldandı. "Neden?"
"Neden abla, neden?"
"Neden buluştun o adamla?"
🥀
Duyurulardan haberdar olmak için, Instagram; dilekkoc_pjm
ve wattpad: dilekkoc6789
🤍🫀
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 9.09k Okunma |
646 Oy |
0 Takip |
26 Bölümlü Kitap |