28. Bölüm

27.Bölüm | Şafaklar Sır Saklayamaz

Elif Eylül Bulu
eliffbulu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

27.Bölüm | Şafaklar Sır Saklayamaz

Sertab Erener, Kız Leyla

 

Birini kaybetmekten ne kadar çok korkarsanız, hayat onu alır elinizden. Neyin üzerine titrerseniz, paramparça olur avuçlarınızın içinde. Ne siz sağlam kalırsınız, ne de o değer verdiğiniz.

 

Şimdi ellerim sıkı sıkı karnımda başım Büge'nin omzuna yaslı verdiğim kan

sonuçlarını bekliyordum.

 

Adem üçüncü defa elindeki şişesini bana doğru uzattı. "Elfida Hanım, lütfen. Birkaç yudum için." Titreyen elimle su şişesini almak için yavaşça hareket ederken, Adem yanıma oturdu. Bir elini çenemin altına yerleştirip diğer elindeki su şişesini dudaklarıma yasladı. Birkaç yudum aldıktan sonra başımı geri çektim. Dudaklarımla beraber yanaklarımı da silip tekrar Büge'ye yaslanacağım sırada odanın kapısından çıkan asistan doktor adımla anons etti. Üçümüz birlikte kalkarak doktorun odasına girdik.

 

Kendi doktorum Rana Hanım, beni ayağa kalkarak karşıladı. "Hoşgeldiniz, Elfida Hanım. Şöyle geçin, kan sonuçlarınızı inceleyelim." Dedi sakin bir sesle ama ben o sakin seste bile bir şey arayacak kadar çok korkuyordum.

 

Teşkilattan çıkarken karnıma ve kasıklarıma yayılan o ağrıyı hayal ettikçe yüzümü buruşturuyordum. Gözlerimi hastanenin beyaz tavanına karşı açtığımda, Büge başımda bekliyordu. Narin'i sormuş onun için telaş yapmıştım ama sonra kafamda bayıldığım an canlanmıştı. Ben baygınken çoktan kanlarımı almışlardı. Birkaç test için hastane katlarını dolaştıktan sonra, kapıya tekrar gelmiş çıkacak olan kan sonuçlarımı beklemeye başlamıştık.

Onu kaybetme ihtimali mi benim canımı bu kadar yakıyordu, yoksa gerçekten çok mu canım yanmıştı yemin ederim çözemiyordum. Ama çok korkuyordum.

 

Rana Hanım dikkatini bilgisayarına vererek, bir süre orayla ilgilendi. Konuşacağı sırada sırada Adem yerinden kalkıp bizi yanlız bırakmak için dışarı çıktı. "Evet." Dedi uzatarak. "Kan sonuçlarımız gelmiş." Derince bir nefes alıp bana döndü. "Elfida Hanım, sanırım kararınızı vermişsiniz."

 

Başımı salladım. "Kararımı verdim." Dedim kararlı bir sesle. "Ben bu bebeği doğurmak istiyorum."

 

Gülümsedi. Dirseklerini masaya yaslayarak konuşmaya başladı. "Öncelikler her kararınızda yanınızda olduğumuzu lütfen unutmayın. Tebrik ederim, anne hanım. Dilerseniz kan sonuçlarınızı bir analiz edelim."

 

Gözlerim dolu dolu gülümsedim bende ona. "Olur."

 

Eliyle baş örtüsünü düzeltip hızlıca önündeki kağıda birşeyler yazdı. "Hemoglobin değerleriniz çok düşük. Bunun nedeni düşük yapmış olmanız. Bu düşükten kaynaklı olarak kanamalar yaşayabilirsiniz."

 

İçim titredi. Her kanama da ona bir şey oldu korkusuyla buraya mı gelecektim? Belkide o kanamalarımın arasında kaybedecektim bebeğimi? "İkizden tek bebeğe düşük hamileliklerinde kanamalar bir dönem normal görülür. Takibe alır devam ederiz. Kanama yoğunluğu ve rengini göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Dikkatli olmalısınız." Onlar şekilde başımı salladım.

"B12 ve Demir değerleriniz neredeyse sınırda, onlar içinde bir takviye başlatmamız gerekecek. Aynı zamanda folik asit yazacağım, onu da ilk aylarda düzenli kullanmanız gerekiyor."

 

Düşük olmaları çok normal gibiydi aslında. Bir aydan fazla bir süredir beslendiğim tek şey damardan aldığım ilaçlardı. Zayıflamış, çökmüştüm. Eski kıyafetlerim çok bol geliyordu artık. Bebeğim için dayanırdım, yapardım yine düzelirdim.

 

"Elfida Hanım, birde sizi korkutmadan söylemek istediğim bir şey var." Gözlerimi kırpıştırdım. Göğsüm sıkıştı.

 

"Söyleyin."

 

"Progesteron dediğimiz bir değer var... Bu değer bir nevi düşük riskinizi ölçüyor. Hamilelikle 12-15 en düşük gelen değerler sizde..." Duraksadı. "Yalnızca 10." Gözlerimi kapattım öyle. Bekledim bir süre. Ne kadar durabilirdi benimle. Hiç gitmese olmaz mıydı?

 

"Lütfen telaş yapmayın, değerlerinizi titizlikle inceleyeceğiz. Aynı zamanda da sizi sürekli muayene altına alacağız. Magnezyum değerleriniz için ilaçlar yazdım. Bu rahim ağzı kasılmalarınız için gerekli." Gözlerimi açıp onu göz temasıyla dinlemeye devam ettim. Elindeki kağıdı yanındaki sekretere uzatıp makinadan çıkan kağıdı bana verdi. Uzanıp aldım. "Bunlar reçeteniz. Şimdilik bunları kullanarak devam edebilirsiniz. Bayılma ve şiddetli ağrılarınızda yine buraya gelin. Ancak kusmalarınız fazla fazla olabilir. Aynı zamanda kanamalarınız önemli. Olmaması bizim için daha iyi fakat olduğu durumlarda haber vermeniz bebek ve sizin açınızdan daha iyi olur."

 

Reçeteyi ikiye katlayıp elimde tutmaya devam ettim. "Peki kist? Yumurtalık kistim var. O bebeğime bir zarar verir mi?"

 

Başını sağa sola salladı. "Hayır, bebeğe doğrudan etki etmez. Minimal bir çikolata kisti. Yalnızca ağrı yapar, bunun için de ekstra bir ilaç veremiyoruz. Değerleriniz yükseldikçe ağrılarınız hafifleyecektir." Etrafına bakındı bir şey arar gibi. "Ultrason sonuçlarınızı da vereyim ben." Elindeki şeritle geri döndü. Kağıtları bana verdi. "Geçmiş olsun, Elfida Hanım. Lütfen dengeli beslenelim, bebeğinizin beslenmeye ihtiyacı var."

 

Başımı salladım. "Sağ olun. Teşekkür ederiz." Gülümseyerek Büge ile beraber odadan ayrıldım.

 

Koridordayken elimdeki ultrason resimlerine doğru baktım. Gülümsemem daha da arttı. "Minicik." Dedim bir mercimek kadar olan bebeğime. Büge sırtımı sıvazladı.

 

O siyah beyaz çıktıya bakarken içimden binlerce yemin ettim. Ben bebeğimi koruyacağım dedim.

 

"Teyze olduğuma gündemimiz ve senin durumun dolayısıyla sevinememiştim." Başımı kaldırıp Büge'ye baktım.

 

"Şimdi beraber eve geçelim. Misler gibi dinlenip kutlama yemeğine çıkalım."

 

Kollarımı açıp Büge'ye sımsıkı sarıldım. Haklıydım, kandırılmıştım, en yakın kız arkadaşım oydu ve babamın yaşadığını benden saklamıştı ama hiçbir şey ona güvendiğim ve onu sevdiğim gerçeğini değiştirmiyordu. Büge benim yıllarca kardeşim dediğim kadındı. Ben ona sırtımı dönemezdim, bebeğimin teyzesi olmayı en çok hakeden kişi oydu. Evet kızgındım, kırgındım ama böyle yaşamaktansa onun yanımda olmasını isterdim. Son bir şanstı bu onun için. Büge'ye tanıdığım ilk ve son şans.

 

Sıkı sıkı birbirimize sardığımız kollarımızı ayırdık. Büge'nin bal rengi gözleri dolu dolu olduğunda kirpiklerini kırpıştırıp elimden ultrason kağıdını aldı. "Gel bakalım mercimek, seninle teyze yeğen dertleşelim." Elimde olmadan minik bir kahkaha atarak Adem önümüzde biz arkasında hastaneden çıktık.

 

Adem ona verdiğim reçeteyi alıp kısa bir sürede ilaçlarımı tam anlamıyla bir çuval kadar büyük poşetle getirdi.

Araba annemin evinin önünde durdu, garaja doğru ilerleyip arabayı yerleştirince hepimiz inip üç katlı evin ilk katından girmek için merdivenlerden yukarı çıktık. Zile basıp kapının açılmasını bekledim.

 

Kapı, Demir tarafından açıldığında Demir geriye çekilip yaklaşıp bir metre boyuyla bize bakan Narin'i gördüm. Ayakkabılarımı çıkarıp onu kucağıma alarak içeriye geçtik. Herkes kısa bir kargaşa ve üşüdüm nidaları ile yerine yerleştikten sonra derin bir sessizlik oluştu.

 

"Kız çocuk mu doğdu, ne bu sessizlik?" Diye araya atladı Demir.

 

Gözlerim karnıma kaydı. "Kız mı bilmiyorum ama daha doğmadı." Dedim melül melül bakarken. Diğerleri kıkırdarken, Narin onların neye güldüğünü anlamaz şekilde bana bakıyordu.

 

"Anne?" Dedi kulağıma yaklaşıp sessizce.

 

"Annem." Dedim hemen.

 

"Neye güldüler?"

 

Bu kez bende güldüm. "Hmm," diye düşünür gibi yaptım. "Sana bir kardeşin olacağını söylesem onlar gibi güler miydin?"

 

Kirpiklerini kırpıştırdı. "Kardeşim mi?" Dedi tam oturmamış harfleriyle.

 

Başımı salladım.

 

Etrafındakilere baktı. Sonra yine bana. Sanırım artık ona açıklamam gerekiyordu.

 

Yanımda oturduğu için elinden kolaylıkla tutarak ayağa kalktım. "Gel bakalım küçük abla. Seninle biraz konuşmamız gerekiyor."

 

Narinle beraber eşyaları olan üç odadan birine geçerek koltuğa oturduk. Evin birçok odası boştu. Hatta bizim kaldığımız kattaki 3 oda dışında her yer boştu. Eşyaları ve hangi odanın ne olacağını kararlaştırırsak düzenlemeye başlardık ama şuan pek zamanım yoktu.

 

Narin bağdaş kurup yerine iyice yerleşti. Kara kara gözlerini gözlerime dikip öylece beklemeye başladı. Uzanıp yüzünü avuçlarım arasına alarak birkaç kez yanaklarını öptüm. Geri çekilince gülüyordu.

 

"Narin." Dedim içli içli.

 

"Efendim anne?" Annen ölsün sana, annen kurban olsun sana.

 

"Hani şimdi sen bana anne diyorsun ya," dedim pat diye hamileyim dememek için. Başını salladı. "Demeyim mi? Kızdın mı?" Hemen korkarak kurduğu cümleyi "Hayır hayır," diyerek susturdum.

 

Derince bir nefes aldım, Narin'in saçlarından bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırıverdim hemen. Nasıl konuşmaya başlasam ne etsem bilemiyordum, en sonunda doğaçlama gitmeye karar verdim. "İşte senin söylediğin o kelimeyi bir süre sonra birisi daha söyleyecek bana."

 

Ağzı açık kaldı. Güldüm o haline. Şaşkın şaşkın bakarken bir anda çok derin bir durumu düşünür gibi hüzünlü baktı gözleri. Neredeyse doldu diyecektim ama ağlamıyordu. "Narin..." Dedim sessizce. "Ne oldu kızım?"

 

"Bebeğin mi olacak?"

 

Onaylayan bir mırıltı çıkardım. "Evet."

 

"Onu sen büyüteceksin değil mi?"

 

Neye ulaşmaya çalışıyordu şimdilik anlamamıştım ama anlamaya çalışarak devam ettirdim bu onaylama işini. "Ben büyüteceğim." Dedim.

 

Omuzları düştü. "Hiç yanından ayrılmazsın değil mi?" Diye sordu bu kez.

 

İçimde bir şey eridi gitti. Alıp bağrıma basabilseydim keşke onun bebekliğini, keşke hep benim yanımda olsaydı. Keşke daha beş yaşında canilerin yanında korkunç şeylere şahit olmasaydı.

 

"Ayrılmayacağım." Dedim en sonunda titreyen sesimle. "Hiç." Onu kollarından kendime çekerek göğsüme yasladım. Hafif bastırıyordum sarılmak için, daha sıkı sarmak istiyordum ama sırtımdaki ve karnımın biraz yanındaki yaralar acıyordu.

 

"Sen benim kızımsın, Narin. Benim büyüteceğim, doğurmamış olmama rağmen hiç yabancılığını çekmediğim benim kızımsın." Başına bir iki öpücük bırakıp onu kendimden ayrılıp yüzüne baktım. "Seni karnımda taşımamış olmam, onu senden çok seveceğim anlamına gelmez. Sen onun ablası olacaksın, o senin kardeşin. Sana söz veriyorum, sana eksikliğini yaşadığın hiçbir şey yaşatmayacağım. Kimseyi senden çok sevemem sen benim canımsın."

 

Gözlerinden yaşlar akıyordu, dudaklarının büzüldüğünü görünce gülümsedim. "Dokunmak

ister misin?" Diye sordum bir anda.

 

Karnıma baktı. Başını salladı. Dikleşerek siyah boğazlı kazağımın üzerinden elini karnıma yaslamasına izin verdim. Henüz üç ayına bile girmemiş bir bebek ne kadar hissedilirdi bilmiyorum ama kasıklarımda Narin'in elini koymasıyla bir şey kıpır kıpır etmeye başladı. Belkide bundan birkaç ay sonra ilk tekmelerini hissedecektim, daha sonra ilk kelimesini duyacaktım, ilk adımlarını görecek ağlayacaktım. Düşecekti, hemen kalkmasına yardım edecektim. Ağlayacaktı, omuz olacaktım... Ölen bebeğimin aksine onun hep yanında olacaktım.

 

Yirmi sekiz yaşımda, annemin vefatıyla beraber unuttuğum o anne kokusunu Narin yanımdan ayrıldıktan sonra üzerimi değiştirirken çıkardığım kıyafetlerimde buldum.

 

⛓️

 

 

"Adem!" Diye seslendim kapıdan. "Çıkıyoruz." Birkaç saniye içinde Adem geldiğinde, ikimiz beraber Narin'i de alarak evden ayrıldık. Evin bahçe kapısını kapatarak arabaya geçtik.

 

"Narin, bebeğim orası biraz ciddi bir yer. Ben seni odama götüreceğim, ablalar gelecek yanına. Onlarla oynayabilirsin. Anlaştık mı?" Diye konuştum aynadan Narin'e bakarken. Krem rengi bir mont almıştım dün yemeğe çıktığımızda, çok yakışmıştı. Pembe botlarıyşa uyumlu pembe tokalar takmıştım saçına, sol tarafa iki tane. Başını salladı. "Tamam anne." Anne dedi, içim yine kıpır kıpır oldu.

 

Dünkü konuşmamızdan sonra onun yalnız kalma korkusunu atlattığımızı düşünüyordum. Ona bir kez daha yanlız kalmayacak olduğunu kanıtlamak gerekiyordu ve bunu yapmıştım. Şimdi doğacak kardeşi için heyecanlıydı. Çocuk aklı işte, hemen doğsun istiyordu.

 

Acaba yaşayacak mıydı? Derince bir nefes aldım içimin sıkıntısıyla. Adem suskun suskun arabayı kullanıyordu. Yaklaşık yarım saatlik araba yolculuğumuz bittiğinde araba hep olduğu gibi kapının önünde durdu, biz indik arkamızdan diğer korumalar ve görevliler geldi.Asansörle yukarı kata çıkarken aklıma kendi kimliğimi okutacağım geldiğinde gülümsememi tutmaya çalıştım.

 

Ben mesleğimi geri almıştım.

Asansörden inerken kimliğimi cüzdanımdan alarak cihazın küçük açıklık yerinden içeriye attım. Kimliğim okunurken ekranda ismim ile beraber rütbem belirdi.

 

MİT Ajanı Elfida Türkeç

Hoşgeldiniz.

 

Kapı açıldı, içeriye Narin'in elinden tutarak girdim. Giydiğim topuklu ayakkabıların sesi uzun süre sonra bu zeminde yankılandı. Bu zemin uzun süre sonra ilk kez benim kendimden emin adımlarımı duydu. Ben kendimle yine gurur duydum. Yine buradaydım, yaralı mıydım? Ama buradaydım.

 

"Büge." Diye seslendim saçlarından tanıdığım Büge'ye. Hemen arkasınu döndü. Yüzündeki o ifadesizlik bir anda mutluluğa dönüştüğünde hızlıca yanımıza koştu. "Hoşgeldiniz." Dedi.

 

Dışarıdakiler siz eki olarak duymuştu bunu. Ama o bana ve bebeğime söylemişti. Dizlerini bükerek yere eğildi, Narin ile aynı hizaya geldi. "Sende hoşgeldin, kuzum." Narin utanır gibi olup elimi sıktı. Gülümsedim o haline. "Hoşbulduk, Büge." Dedim etrafıma bakarak tekrar ona döndüm. "Narin'i odama götürür müsün? İclal'e de haber ver, o Narin ile ilgilensin. Benim burada biraz işim var, daha sonra Askeriye'ye uğrayacağım."

 

"Neden?" Diye sordu Narin'i yanına doğru yavaşça çekerken. Narin küçücük boyuyla boynunu kaldırmış beni izliyordu.

 

"İstifa dosyamı götüreceğim, idare ile görüşmem gerekiyor. Orayla bağını koparıp burada devam edeceğim."

 

Başını salladı. "Doğru bir karar mı sence?"

 

Giydiğim yeşil kazak beni terletmeye başlamıştı. Yine derin bir nefes almak zorunda kaldım. "Eminim. Doğru bir karar." Ben buraya aittim. Onlarca ekip yönetmiş, belkide yirmi tane ekibin içinde olmuştum. Atandığım tek tim İsimsizler'di. Buna da zaten babam sebep olmuştu.

Büge Narin ile beraber uzun koridorun sonundaki odalara ilerlediğinde bende bir zamanlar benim olan ama şimdi çoktan başkasına verilen masama baktım. Kumral bir kız pür dikkat çalışıyordu, taktığı gözlüğünü burnunun ucundan geri yukarı çekiyor geri düşünce de hiç umursamadan devam ediyordu.

 

Benim çalışma masam neredeydi?

 

Etrafa göz gezdirdim. Bulut ve İlkay yine siber güvenlik konusunda masa başındaydı, asıl ekip buradaydı. Gözlerim en sonunda ya arkama döndüğümde Demir'in masasını buldu. İleriye yürürken at kuyduğu yaptığım saçımın sağa sola hareket ettiğini hissediyordum. Elimi tokadan başlayarak saçlarımın ucuna kadar getirip saçlarımdan uzaklaştırdım.

 

Masaya doğru yürürken adımlarımın sesi zeminde yankılandı. Topuklarım, bu binada yıllar önce defalarca çınlamıştı ama şimdi daha farklı geliyordu kulağıma. Demir Oradaydı. Masanın üzeri tertemizdi. Sanki kimse uzun süre dokunmamış gibiydi.

 

Bir an durdum. Masaya bakarken, zamanın bana bıraktığı boşlukları da gördüm. Bu masada sinirlenmiş, ağlamış, bağırmıştım. Bu masada birçok insanın kaderini çizmiştim. Şimdi tekrar önümdeydi. Elimi masanın kenarına koydum. Soğuktu.

 

Çantamı sandalyenin arkasına astım. Dosyalarımı masanın üzerine bıraktım. Kalemimi her zamanki gibi sol üst köşeye koydum, onun yanına sert kapaklı o defterini yerleştirdim. Telefonumu sağ tarafa... Bilgisayarıma dokunduğumda parmaklarım refleksle hareket etti. Sanki hiç ayrılmamışım gibi. Sandalyeye oturduğumda omuzlarım gevşedi.

 

Etrafıma baktım. Kimse başını kaldırmadı. Burada zaman akmıyordu, görev akıyordu. Arka tarafta birkaç masa daha doluydu ama benim dikkatim hâlâ önümdeydi. Masamdaydım. Tekrar. Derin bir nefes aldım. Masadaki görev haberleşme telefonuna uzanıp dosya odasındaki görevliye ulaştım.

 

"Ben Elfida Türkeç." Dedim direkt. "İsimsizler Timi'nin dosyasını istiyorum. Görev ve operasyon dökümleriyşe beraber." Görevi onaylayarak hattı kapadı. Telefonu tekrar yerine bırakıp kendi telefonumu elime aldım. Adem ile olan sohbete girerek hızlıca bir mesaj yazdım.

Siz: Dosyayı aldım, aklıma takılan birkaç yer var. Sonra istifa dilekçemi yazıp geleceğim. Bir saat içinde çıkacağız.

 

Adem: Emriniz olur, Elfida Hanım. Beklemedeyim.

 

Telefonu yerine bırakırken masama bırakılan dosyayı önüme çektim. "Teşekkür ederim." Dedim bırakan görevlinin duyacağı şekilde. Görevli çıktıktan sonra dosyayı çantama yerleştirip bilgisayarımı açtım. Daha önce bir istifa mektubu yazmamıştım. Buna hiç gerek kalmamıştı, ben olağanüstü görevlerde, güçlü ekiplerde bulunmuştum ikincisi yapılmayan o istihbarat teklifini iki kez almıştım... Daha birçok şey vardı ama şimdi bu istifayı yazıyor olmak beni tedirgin ediyordu.

Hızlıca yarım sayfalık bir yazıyı yazarak yazıcıya gönderdim. Makinadan kağıdı çekip masaya koydum, kalemliğimden çıkardığım bir kalemi sıkı sıkı tutarak yazdıklarımı tekrar okudum. Zaman çok mu hızlı geçiyordu yoksa ben artık yetişemiyor muydum bilmiyordum. O imzayı attım. Kağıdı da alarak eşyalarımı aynı düzende bırakıp sadece çantamı koluma takarak binadan ayrıldım.

Adem arabaya yaslanmış, üzerindeki siyah takımın üzerine geçirdği siyah kabanının yakalarını dikleştirmiş sigara içiyordu. Beni gördüğü gibi sigarayı yere atıp üzerini ezdi. Kalan izmariti da yere eğilip alarak ilerideki çöpe attı. Aynı anda arabaya yerleştik. Hiçbir şey konuşmadım, zaten gideceğimiz yeri biliyordu.

 

Askeriyenin nizamiye kapısına yaklaştığımızda, içimdeki sıkıntıfren sesiyle birlikte daha da belirginleşti. Demir kapının önünde nöbet tutan askerler, aracı selamladı. Adem camı indirdi, kimlikleri uzattı. Ben başımı hafifçe eğip bakışlarımı ileriye sabitledim. Buraya ilk gelişimde istifa mektubu veriyor olmak, içimde başka bir ağırlık olulturdu. Bir mesleği değil, bir hayat parçasını kapatmaya gelmiştim.

 

Hatay'daki İsimsizler görevine mensup olan her personel bizim buraya gelmemiz ile buraya transfer olmuştu. Yarbay, İsimsizler Timi buraya gelmişti.

 

Araç içeri alındığında, askeriyenin geniş avlusunda ilerledik. Adem arabayı idare binasının önüne yanaştırdı. Motor sustuğunda oluşan sessizlik, kulaklarımda fazla uzun kaldı. Kapıyı açtım, topuklarım sert zemine değdi. Derin bir nefes aldım. Çantam kolumdaydı, elimde istifa dilekçem vardı.

 

İdare binasının merdivenlerine doğru yürürken omuzlarım dikti ama içimde bir şeyler gevşekti. Kapının önünde durup bir an duraksadım. Adem yanımda durdu. Bana baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti sanırım. Göz göze geldik. “Buradayım.” der gibi başını hafifçe eğdi. Cevap olarak ben de küçük bir gülümseme bıraktım.

 

Elimi kaldırıp kapıyı tıklattım. “Gir.”

 

Kapıyı açıp içeri girdim. Sinan Yarbay masasının arkasında dosyalara bakıyordu. Başını kaldırdığında gözleriyle beni bir an tanımaya çalıştı, sonra yüzündeki ifade yumuşadı. “Elfida…” dedi, sesi beklediğimden daha sakindi. Gözlerindeki o parlamayı anlatabilmemin imkanı yoktu. Kapıyı kapatarak masasının karşısında durdum. "Merhaba efendim." Dedim başımı kağıttan kaldırıp dik tutarken. "Nasılsınız?"

 

Başını salladı. "Sana sormalı kızım. Sen nasılsın?"

 

Yıkık, eksik, buruk ve biraz kandırılmış.

 

"Hamd olsun, efendim." Demekle yetindim. Yetinmeyi bilir misin? Diyor Sezen Aksu. O ne güzel soruymuş öyle, o ne zor soruymuş öyle yeni anlıyordum. Kazanmak terimi benim lügatıma yerleşmiş, basitleştirilmiş bir hale gelmişken bir anda her şeyim elimden kayıp gitmişti. Kazanmayı isterdim, kaybetmeyi değil ama olmadı.

 

Elimdeki kağıda baktığını fark ettiğinde boğazımı temizleyerek kendimi topladım. Kağıdı masasına bırakarak dik durup kollarımı arkamda bağladım. "İstifam."

 

Bunu bekliyorlar mıydı bilmiyorum ama o bakışlar hiç mutlu değildi. Üzülüyorlardı biliyordum. Ama benim kadar değildi. Kendimi yiyip bitirken bencillik aklımın ucundan geçmezdi ama şuan bencil olmak istiyordum. Acı çeken bendim, en çok acı çekende benim ama bu acıların benim üzerime yıkılmasına rağmen onların da üzülmesine katlanamıyorfum. Olmuyordu. Sorumlu onlarken sanki çok normal bir tepki vermem gerekiyormuş gibi davranmalarını istemiyordum. Ama onlar tam olarak bunu yapıyordu.

 

Babamın beni yirmi dört sene bırakmış olmasına, sevdiğim adamın üstelik nişanlım olmuşken karnında bebeğimle ölümle burun buruna gelmişken beni kandırdığını öğrenmeme normal tepki vermem anormal olurdu. Yıllarım girmişti, geri gelmeyecekti. Ben affettim desem de gelmeyecekti affetmeyecek olsam da geri gelmeyecekti.

Kağıdı iyice önüne çekti. Ağır ağır başını salladı. Bu sanırım bir onaylamaydı. İlk önce kaşesini alıp kağıda bastı, sonra da hızlı bir imza attı. O imza ile burayla olan tüm bağım koptu.

 

Bir imza ile başlayan her şey şimdi yine bir imza ile sona erdi.

 

⛓️

 

“Komutanım, sizinki gelmiş.”

 

Barın Alp dalıp gittiği askeriyenin bahçesinden hızlıca gözlerini çekip ona bu cümleyi kuran askere baktı. “Elfida mı gelmiş?” Diye sordu öyle boş bulunarak. Kim olacaktı başka? Diye düşündü sonra kendine kızdı. Oturduğu banktan kalkıp büyük adımlarla askeriyenin arka kapısından içeri girdi. Timin kendi odası olan oraya dalarak telefonunu umursamadan bıraktığı koltuktan geri aldı. Ezberlediği o numarası aradı. Çaldı, çaldı, çaldı… açan olmadı.

 

Tekrar aramak için parmağını ekrana yaklaştırdığı sırada bu boşverip odadan çıkıp nerede olduğuna bakmak için Elfida’yı aramaya başladı. Sanki kalp atışları arasında bir navigasyon vardı da, biri neredeyse diğeri onu hemen bulacaktı. Buldu da, nefesi kesildi bir an. O sevdiği kadının sıkı sıkı bağladığı saçlarına baktı önce, sonra gözlerine, büyük halka şeklindeki küpelerine… Giydiği o yeşil kazağa göz attı. Onu hiç bu kazakla görmemişti önceden. Öyle düşündü. Koridorun ortasındaki kadını, duvarın arkasından izliyordu. Atakule’de olduğu gibi, haberi olmadan sessizce.

 

Elfida’nın yanına birisi yaklaştı. Tanıdık bir yüz. Sevmediği birisiydi hatta. Savcı. Öyle yoldan geçen birisi gibiydi. Böylesine önemli bir dosyaya nasıl böyle bir savcı atanırdı anlamamıştı. İleri büyük bir gürültüyle adım atacağı anda, araya falan birisini gördü. Öylece durdu olduğu yerde.

 

“Heh hey,” dediklerini duyar gibi oldu. Savcı ve Elfidanın arasına girmişti. “Geri basın, savcım. Malum dosyasını onaylamadığınız personel. Sıkıntı çıkarmasın.”

 

Kimdi bu? Ne diye bu kadar çok koruyordu?

 

“Sen kimsin? Bu ne cesaret böyle!” Diye yükseldi savcı. Elfida'ya baktı. Karnını tutuyordu. Yüzünü buruşturmamaya çalışıyordu, başkası görse fark etmezdi acı çektiğini ama o anlamıştı. Neden karnını tutuyor diye düşündü bu kez. Ağrısı mı vardı?

 

İleriye yürürken onu fark eden Elfida ile göz göze geldi. Daha demin duracak gibi olan kalbi, şimdi göğsünden dışarı fırlayacak kadar çok hızlı atıyordu.

 

"Koruması." Dediğini duydu gelen o adamın. Genç duruyordu. Kaşları çatıldı, Barın Alp'in. Korumasının olması konusunu Hakan ona söylememişti. O tam bunu düşünürken Adem "Kişisel." Diye ekledi.

 

"Hayırdır, gençler?" Diye gür bir sesle onların kendisine bakmasını sağladı. Savcının karşısında geçerek ellerini arkasında bağladı. "Ne bu gürültü?"

 

"Sorun yok, efendim." Dedi Adem kendisine bakarak. Bir ona bir arkasındaki Elfida'ya baktı. Göz teması kurmuyordu. Gözlerine bakmak istedi, göz bebeklerine bakmak. Ama Elfida kendisine bir ceza misali buna izin vermiyordu. Yutkunup başını salladı. "Sayın Savcım," dedi dişlerini sıka sıka. "Bence daha fazla direnmeyin. Buradaki hiçbir personelde de yamuk aramayın. İşiniz burada değil. Ankara'nın adliyelerine kar mı yağdı?"

 

Arda kendisine bakarak güldüğünde burnundan nefesler verdi. "Tanışmadık daha kendisi ile." Bir anda ciddilelen suratına baktı. Bir de başımıza savcı çıktı, diye saydı içinden.

 

Savcı elini ileri uzatarak Elfida'ya baktı. "Adınızı çok duydum, Elfida Hanım." İleriye bir adım attı. "Bahsettikleri kadar varmışsınız."

 

Dişlerini sıkmaktan çenesine giren ağrıyı umursamadı. Onları izledi. Engel olmaya çalışsa, Elfida tam olarak şimdi çıkar giderdi. Sakin kalması gerekiyordu.

 

Elfida tam olarak aklından geçtiği gibi ona uzatılan eli sıktı. "Dosyaya bir savcı atandığını duymuştum." Onlar fark etmedi ama tuttuğu eli acı çekeceği kadar sıkı tutuyordu. "Ve o savcının benim için söylediklerini de."

 

Barın Alp, tam olarak o cümlelerden sonra rahatladı. Elfida kendisini koruyabilen bir kadındı.

 

"Biraz kinciyiz sanırım?" Dedi Savcı Arda.

 

Elfida ilk önce Barın Alp'e döndü. Ona kısa bir göz süzüp savcıya baktı. "Malum, intikam ateşi sönmüyor. Kim tutmak gerek."

 

"Nişanlınız bir asker iken, ekstra koruma neden tuttunuz?"

 

"Arda Tunalı." Dedi Barın Alp, Savcının dibine girip ona konuşurken. "Tek kelime daha edersen, hiçbir etik kuralını dinlemem sicilimi de umursamadan seni buradan yaka paça dışarı atarım."

 

Askeriyenin ortasında, bir savcı ve yüzbaşı birbirine atarlanıyordu. Barın Alp o savcının Elfida için söylediklerine ve şuan olan yüzsüzlüğüne kızıyordu. Ancak bu sürtüşme, Elfida'nın Adem'e "Gidelim." Emrini vermesiyle son buldu. İkisi birlikte ön kapıdan ayrılırken, Adem'in uzun siyah paltosuna ve Elfida'nın yeşil kazağının üzerine giydiği o siyah kabana bakakaldı.

 

Savcının yüzünde pişkin bir sırıtış ile yanından ayrıldığını gördüğünde, birkaç dakika önce geldiği odaya bir hışımla geri döndü. Etrafına bakınıp sinirini atacağı bir şey aradı. En son çareyi elini sıktığı yumruk halinde duvara vurmakla buldu. Odada koltuklarda sakin sakin oturan tim üyeleri onun bu halini gördüğü anda huzursuzlanıp ne olduğunu anlamaz halde bakarken Yasin şişmiş gözlerini telefonunda izlediği videodan ayırıp Barın Alp’e baktı. Çokta hızlı olmayan hareketlerle ayağa kalkıp onu kolundan tuttu. “Dursana lan! Derdin ne?”

 

“Ben varya! Ben böyle işin ecdadını…” kendi kendini durdurdu. “Delireceğim lan! Kafamı vuracağım bir yere sinirden!” Odadakilere baktı bir an durup. Yasin onu tuttuğu gibi onu bahçeye çıkardı. Arka bahçede kimsenin olmamasının rahatlığı ile konuşabileceklerini düşünüyordu.

 

“Ne oldu da bu kadar sinirlendin?”

 

“Küfür etmeyeceğim diye yemin ettiğim günün sabahını…” Yine kelimeleri yuttu. “Korumasıyla gelmiş, sakin sakin bekliyordu. Şu gönderemediğim savcı var ya, Arda.” Onaylayarak başını salladı Yasin. “Gelmiş elini sıkıyor kızın, gelmiş sohbet etmeye çalışıyor kızla.”

 

“Ayrısınız lan, ayrı! Kız istemiyor seni yanında. Ne yapsın?”

 

“Sorun o mu sence? Parazit yapma! Lan bin sene sonra geleceğini bilsem yine beklerim. Ne kadar sürede geçecekse beklerim, ondan gelen her şeye razıyım.” Eliyle yüzünü sıvazladı. Duraksar gibi oldu, aklına savcı gelince tekrar konuştu. “Ama o it! Ama benim sevdiğim kadının arkasından torpilli diyen bir, it var!”

 

Yasin Barın Alp'i omuzlarından bastırarak banka oturttu. Cebinden bir sigara paketi ve çakmak çıkarıp paketten bir dal sigarayı ona uzattı. Alp ona uzatılan sigaraya kısa bir süre bakıp eline aldı. Dudaklarına yaklaştırdığı sigarayı Yasin yaktı. Biraz olsun sakinleştiğini, dışarıya üflediği dumanlar ile anlayınca o da yanına oturdu.

 

"Eridin gittin lan gözümün önünde." Dedi bir sigara da kendisine çıkarırken.

 

"Sanki sen çok iyisin andaval."

 

Güldü Yasin. "Benim bir şeyim yok oğlum. Bak sevdiğim kadın sevdiğim kadın diye dolanıyorsun ortalıkta, kadın istihbarat ajanı. Mesleğini aldı kalktı masadan. Bir iki aya da affeder o seni. Siz yine bir araya gelirsiniz." İçine çektiği dumanı dışarıya üfledi. Havanın soğukluğu ile ağzından çıkan nefeslerle beraber o duman da havalandı. "Bak bana," dedi. "Koynumda uyuttuğum kadın hain çıktı."

 

Karşılaştırma değildi bu. Acı yarıştırmak değildi. Sadece biraz olsun birbirlerine iyi hissettirmek istiyordu.

 

"Senin suçun yoktu." Dedi Barın Alp durgun bir sesle. "Senin hiç suçun yoktu, Yasin."

 

Omuz silkti Yasin. "Eğer Dicle'ye tutulmasaydım, Elfida o uyuşturucu ile debelenmezdi. En azından yanınıza gelecek sebebi olmadığı için gelmezdi. Eğer o gün askeriyenin düzenlediği yerden şirkete haber uçurmasaydı, belkide siz çoktan evlenmiştiniz."

 

Sesszilik oluştu kısa bir süre. Bu hikayenin tek bir suçlusu yoktu ama tek bir masumu vardı.

 

"Hâlâ kardeş miyiz?" Yasin elindeki sigaranıj bitmiş izmaritini yere attı. Yanında oturan Barın Alp'e baktı.

 

Barın Alp'in kaşları çatıldı. "O nasıl söz oğlum? Ölene kadar kardeşiz biz."

 

"Ha öldükten sonra başka kardeş bulursun kendine?"

 

Gür bir kahkaha attı, Barın Alp. "Ne yapayım oğlum, tek mi kalayım? Bulurum." Onunla birlikte Yasin de güldü. "Şerefsiz." Diyerek omzuna vurdu.

 

Aklında bir soru varmış gibi omzuna baktı. "Sen omzundan vurulmuştun la, bizim operasyonda."

 

"O mu kaldı, kardeşim? Allah aşkına, çok erken sordun sen bu soruyu. Bir iki sene bekleseydin."

 

Dilini damağına vurarak bir ses çıkardı, Yasin. "Defol, aşık seni."

 

Barın Alp oturduğu yerden gülerek ayrılırken, Yasin öyle oturduğu bankta kalıp gece yarısına kadar soğukta bahçeyi izledi. Görev yoktu, yapacak iş yoktu. Operasyona ara verilmişti buna rağmen içindeki o sıkışıklık hissediyordu.

 

Telefonunu çıkardı, galerisnde duran en üstteki videoyu tekrar oynattı. Dicle, bir arabanın önünde Supa'ya bir ilaç gösteriyor, siyah gözleriyle asla göz temasında bulunmadan ona söyleneni dinliyordu.

 

Video tekrar tekrar oynadı, Yasin her izleyişinde biraz daha yandı.

 

⛓️

 

Gece

 

Elfida Türkeç

 

Evin ağır kapısını bahçeye doğru ittirdiğimde yüzüne çarpan soğukla bir an titredim. Derince bir nefesi içine doldurarak kapıyı sessizce geri kapadım. Siyah kabanımı sanki bebeğim üşüyormuş gibi çekiştirip önümü tamamen kapattım. Hafif hafif kar yağıyordu, ışıklardan belli oluyordu. Bahçede kimse yoktu, ileri yürüdüm sakince. Saçlarım geriye doğru savruluyor, ensemde bıraktığı o sıcaklık savruldukça yok oluyordu. Bahçeye yıllar önce atılan bir bank vardı, annem ve babamda bir iki kez gelmiştik buraya. Hayal meyal hatırlıyordum. O banka yürüdüm. Bank biraz bahçenin dibindeki sokak lambasının altında kalıyordu. O ışığın altında olmayı istediğim için oturdum. Sırtımı geriye yaslarken de soğuktu, otururken de ama kalkmak istemedim. Günlerdir bir karabasan boğazımı sarıyordu, başında bekliyordu, nefesimi kesmesi yetmiyormuş gibi ölmeme de izin vermiyordu. Sahi, ölmek istiyor muydum ki?

 

Başlarda sustum o sokaktan gelen rüzgar seslerini dinlerken. Sonra rüzgar dindi, biraz daha az üşüdüm.

 

"Nasıl bitecek bu hikayenin sonu?" Diye mırıldandım tam karşımda bir noktaya kilitlenmişken. Öylece izliyordum orayı, dalıp gitmek midir nedir. Nasıl bitecekti bu hikayenin sonu? Öyle ben bir köşede, bebeğimin babası bir köşede... Sonra babam. Babam bir köşede. Nasıl olacaktı? Ben nasıl ayrı kalacaktım onlardan?

 

Sorum bu kez "Acaba benim gibi bir anne ister miydin?" Olarak çıktı dudaklarımın arasından. İster miydi? "Kız mı doğacaksın? Erkek mi?" Gülümser gibi oldum. "Bir deniz gözlü oğlum olsa fena olmazdı." Gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Yağan karı izlerken devam ettim konuşmaya. "Keşke kalsaydın benimle." Dedim ona. "Keşke ikiniz de burada olsaydınız."

 

Hamileliğimi ilk öğrendiğimde aldırmayı aklımdan geçirdiğim için deli gibi pişmandım. İki bebeğimin de benimle olmasını çok isterdim. Alp'in dediği gibi olurdu belkide? Bir kız bir erkek... Bir de Narin'im. O istediğimiz villada, hep beraber olur muyduk bir gün?

 

Elimi karnımın üzerine yerleştirdim. "Özür dilerim, bebeğim." Dedim beni duymayacağını biliyordum, daha gelişmemiş bir fetüsün beni duyması imkansızdı ama onunla konuşmak istiyordum. "Annen toparlayacak her şeyi. Sana söz veriyorum, sana mükemmel bir dünya vereceğim."

 

Gözlerimden yaşlar yanaklarıma doğru süzülürken silmek için uzatmadım elimi. O gelse, o silse. Saçlarımı babam okşasa, yüzümü Alp sevse? Keşke. Bin kere keşke.

 

"Keşke affedebilsem seni. Böyle severken, keşke ayrı durmasak."

 

Yanımda bir ağırlık hissettim. Ani korkuyla elim belimdeki silahıma gittiğinde sağa dönerek yanıma baktım. Yemin ediyorum, o silahı belimden çıkarıp sıkamayacak kadar şoka girdim. Çökmüş gözler, dağınık saçlar, uzamış sakallar, askeri kamuflaj... Ve masmavi gözler.

 

Duymuş muydu beni? Bir şey biliyor gibi mi bakıyordu yoksa ben mi kafayı yemiştim?

 

Allah'ım lütfen duymamış olsun.

 

"Sakin ol, benim diyeceğim de..." Başını hafif sağa yatırdı. Ben öylece oturduğum yerde dona kalmış vaziyette ona bakıyordum. Duymamıştı. "Ben olduğum için sakin kalmaz gibisin."

 

Evet, kalamam. Kalbim yaptığına rağmen bu denli hızlı arıyorsa ben sakin falan kalamam Alp.

 

Dün sabah askeriyede karşılaştığımızda çok başka bakıyordu. Savcının elini sıkarken yaşadığı duyguyu öğrenmek çok isterdim.

 

"Yaslan geriye, biraz konuşacağım. Sonra... Sonrası sana kalmış. İstersen defolup giderim, istersen kalırım seninle. Sen istemeyene kadar." Gözlerimi ondan ayırdım. Tereddüte kapılarak tekrar geriye yaslanıp birkaç dakika önce tek başıma izlediğim sokağı onunla izlemeye başladım.

 

"Saat kaç?" Diye sordum anın şokunu üzerimden atmak için. Telefonunu cebinden çıkarıp, ekrana baktı. "İkiyi kırk geçiyor." Başımı salladım.

 

Birkaç gün önce onun yüzünü bile görmek istemediğini söyleyen ben, şimdi onun yanında gecenin bir vakti ıslak bir bankta soğuktan titremeyi umursamadan oturuyordum. Git desem gidecekti, gel desem zaten gelirdi. Ama benim cesaretim yoktu. Benim ona ne gel demeye, ne de onu kovmaya cesaretim yoktu.

 

"Baban beni alıp lojmana getirmişti." Cümleye böyle başlamasıyla bir an ürperdim. "Hatırlıyor musun?" Onaylar bir mırıltı çıkardım. Devam etti. "O gün akşam beni buraya getirdi. Annemle babamı cayır cayır yakmışlar, içimin yangını diner mi? Deli gibi volta atıyordum ortalıkta. Küçüktüm. Baban beni karşısına oturttu, bak oğlum dedi. Eğer bu kalbindeki intikamı uyutursan, bir ömür yanmaya devam edersin." Babamın bu evde, ona bir şeyler söylediğini hayal eder gibi oldum. Boğazım düğümlendi. Durmadı. Anlatmaya devam etti. "O zaman anlayacağım şekilde anlatmıştı. Kısa kısa, detay vermeden. Sonra yurda verdiler beni. Bakacak bir baban vardı, onun da işi başından aşkındı. Ama her hafta aynı gün aynı saatte beni görmeye gelir iyi misin diye sorardı."

 

Bana ölüm haberini gönderen babam, her hafta ona iyi olup olmadığını sormaya gidiyormuş.

 

Nefes sesini duydum. Sesi titreyerek devam etti. "Yine bir hafta yanıma geldi. Günlerden 3 Nisan. Yıl 2000. Gecenin bir yarısı ama bu kez. Hep geldiği vakitte değil. Apar topar aldılar beni yurttan. Arabada giderken tek bir cümle kurdu bana." Yutkunmaya çalıştım. Ama sanki saçımın teli yerinden oynada hüngür hüngür ağlayacaktım. "Ben bugün öldüm, oğlum."

 

Babamın sesiyle tekrar kafamın içinde kurdum o cümleyi. Ben bugün öldüm. Ben bugün öldüm.

 

Başını çevirip bana baktı. Ben karşıdaki evlerin sönmüş lambalarını izlerken, bana baktı. "Sonra bana planı anlattı. Kızımı koruyacaksın bende senin ailenin intikamını alacağım dedi. Aynı kişiymiş, ailemi yakanlarla senin peşinde olanlar. Eğitimlere soktu, okula gönderdi. Her şey yolunda gidiyordu. Ama bir eksik vardı. Bir şey tersti. Yemin ediyorum sana, neyin eksik olduğunu bilmiyordum. İçimde dinmeyen bir yangın vardı. Senin fotoğraflarına bakardım. Baban geceleri annenle senin fotoğraflarınla uyurdu. Gizli gizli gider alırdım ondan." Durdu bir süre. Toplamaya çalıştı sanırım kendini. Titrek bir nefes aldı. Ağzından çıkan buhar yükselerek ortadan kayboldu.

 

"Sonra... Sonra olaylar ciddileşmeye başladı. En başında böyle değildi. Senin liseye geçtiğin dönemlerde başladı asıl olaylar. Baban daire başkanlığından müsteşarlığa atandı. Sevindi biliyor musun? 3 Nisan 2000'den sonra ilk kez. Ama uzun sürmedi. Örgüt ve şirket şüphe etmeye başlamıştı. Onlara göre o uçak kazasının intikamı alınmalıydı. Bu kez senin peşine düştüler. Anneni zaten çoktan kaybetmiştin. Benim annem babam hatta kız kardeşim ölmüştü. İkimizde yapayalnız kalmıştık Elfida."

 

Sözünü kestim. Öyle sinirli değil. Sakindi ses tonum. "Ama senin yanında, seni büyüten babam vardı. Benim yanımda da babamın acısından yataklara düşen, en sonunda da melek olup giden annem."

 

Eşit miyiz der gibiydim. O ise beni anladığını belli ederek başını sağa sola salladı. Değildik demekti bu.

 

"Eğer o planlar tıkır tıkır işleseydi, senin lise yıllarında çıkıp gelecekti baban. Ama şirket ve örgüt şüphelendi. Babanın yaşadığından şüphelendiler. Buğra en başında oraya gönderilmiş bir ajandı, ondan alıyorduk tüm haberleri. Ona güveniyorlardı." Gecenin o sakinliğinde benimle sakin sakin konuşuyordu. Bağırmak yoktu, kızmak, üzmek... Hiçbiri yoktu. "Seninle tanışmamız planlanmış bir şeydi, Elfida."

 

Dudaklarım titredi önce. Sonra ağlamamak için daha çok sıktım kendimi. Durdum, durdum, durdum. Ama o, o cümleyi kurana kadar. "Sana aşık olmam planlanmış bir şey değildi. Bana seni korumamı söylediler," bakamıyordum yüzüne. "Bende sana aşık oldum." Ağlıyordum. Kendimi sıka sıka ağlıyordum. Canım acıyordu. Parmak uçlarımdaki minik beyaz sargılara baktım. Daha çok ağladım.

 

"Bu operasyon en başından beri senin operasyonundu, Elfida." Olduğu yerde kıpırdandı ama kalkmadı. "Seni korumamız için elimizde olan tek şeydi. Sana gelip söyleyemezdik. Devlet sırrıydı, görevdi. Allah için, anla bizi."

 

Ellerimi yüzüme kapattım. Ağlamaya devam ettim. Sesim çok çıkmıyordu. Gerçi, benim sesim ne zaman çıkmıştı ki? Öyle ağladım. Daha dün intikam almak istediğim adamın yanında ağladım. Affetmek için can atıyordum da için yanıyordu. İçim çok yanıyordu.

 

“Sabah söylediklerin, sonra onun elini sıkman…” Duraksayıp duruyordu sürekli. “Koydu Elfida, çok koydu.”

 

Sustum. Sustu. Öylece yanımda durdu sessizce. Sessizliği ben bozdum"Git." Dedim ellerimle yüzümü silerken. "Lütfen, yirmi dört sene gelmedin. Bari şimdi git."

 

Bekledi bir süre. Kalkmadı. Derin bir nefes aldı hissettim. Sonra yavaşça kalkıp önümde durdu. "Gidiyorum şimdi. Eve gir o soğuk bankta, artık geri dönüşü olmayan şeyler için kendini yiyip bitirme. Sende biliyorsun, konduramıyorsun ama artık biliyorsun." Döndü arkasını. Ağlamam durmuştu kurduğu cümlelerle.

 

Geceleri kabus gördüğümde, beni alıp göğsüne yasladığı anlar geldi gözümün önüne. Ağladığımda sakin sakin konuşarak beni durdurduğu, korktuğumda elimi tuttuğu anların hepsi öylece gözümün önünden geçti birkaç saniye içinde. Sevdiğim adamın sırtına baka kaldım.

 

Ayağa kalktım banktan, kabanımdan dolayı ıslanmamıştı üstüm. Yavaş yavaş yürüyerek ileri giderken onun cümleleri beni evin kapısında durdurdu.

 

"Şafak güzeli."

 

Gözlerimi kırpıştırdım aynı anda burnunu çekerken "Hı?" Diye bir ses çıkardım. Şafak güzeli.

 

"Bir şafak vakti, kalbinden geçenleri böyle ortaya dökersen," Işığın altından kalktığımız için yüzünü net olarak göremesemde buruk gülümsemesi buradan bile belli oluyordu. Baktım öyle yüzüne. "Şafaklar sır saklayamaz."

 

Hangi sır? Onu affetmek istediğimin sırrı mı yoksa bebeğim mi? Hangisini tutmayacaktı Şafak?

 

Ben eve girene kadar gitmedi. Kapıyı kapattım sırtımı kapıya yaslayıp ağladığım için rahatlamış olmanın verdiği o huzurla nefes aldım. Kabanımı hızla çıkarıp portmantoya asıp cama doğru yürüdüm. Biraz korkak adımlar atıyordum. En sonunda yüksek cama geldiğimde, Alp aşağıda başını yukarı kaldırmış tam olduğum cama bakıyordu. Gülümseyerek.

 

Perdeyi çektim ama onu gördüğümü hayal ederek gözlerimi kapattım. Ne aldığım nefes yetiyordu artık, ne de aramıza çektiğim o perde. Ben onu hâlâ çok seviyordum. Ben Alp'ten vazgeçemiyordum. Hayır bunun sebebi bebeğim değildi. Bunun sebebi kalbimdi.

 

Çıktım çıkmasına odama, yeniden uzandım o yatağa ama ne uyku girdi gözüme, ne de o heyecan kalbimden gitti. Tüm duygularım birbirine karışmış haldeydi. Ağlamak istiyordum ama bir yandan da o kalbimdeki heyecanı bastıramıyordum. Tavanı izledim bir süre, yavaş yavaş güneş kendini göstermeye başlamış öylece odamın açık renk perdelerinden içeri sızıyordu. Saatlerce odamın duvarlarını izlediğimi duvarların aydınlanması ile fark etmiştim.

 

Sağıma, kolumun üzerine başımı koyarak cenin pozisyonuna geldim. Gözlerimi kapatıp kapatıp geri açtım. Sol elimi karnıma yaslayarak Uykuya dalacağım sırada odamın kapısının açılmasıyla gözlerimi eş zamanlı açtım. Yatakta doğrulduğum sırada odanın ışığı açıldı, Büge kapıda duruyordu. Elinde bir mavi dosya ile.

"Elfida, benim sana bir şey vermem gerek."

 

Tedirgin halde bana doğru yaklaştı. Yatağa oturması için işaret ettim. "Ne oldu?" Dosyayı elinde sıkı sıkı tutuyordu. Kaşlarım çatıldı. "Ne bu?"

 

Yutkunuşunu gördüm. "Hani sen Barın'ın göreve gittiği gün bir DNA testi istemiştin. Ama Alp yanında olmadığı için alamamıştın." Başımı salladım onaylamak için. "Geri geldiğinde de iyi olmadığını gördüğüm için aklımdan çıkmıştı." Dedim.

 

Gözlerime bakıyordu. Ağzından çıkacak cümleyi beklerken kafamda taşlar yerine oturdu. "Sen raporu mu getirdin?" Dedim aniden.

 

Yutkunuşunu boğazından net bir şekilde görüyordum. "Evet." Dedi. "Hastaneye yattığımda istemiştim ama, senin durumundan dolayı benimde aklımdan çıkmıştı. Geçen hafta istedim. Bugün geldi."

 

Direkt o soruyu sordum. "Sonuç ne?"

 

Açık sarı saçlarını geriye attı. Elindeki dosyayı bana uzatarak benim açmamı istiyor gibi elime tutuşturdu.

 

Dosyanın şeffaf kapağını açtım, sonra kağıdı okumaya başladım.

 

Yapılan genetik karşılaştırma sonucunda, Kişi 1 ile Kişi 2 arasında biyolojik kardeşlik ilişkisi bulunduğunu güçlü biçimde destekleyen veriler elde edilmiştir.

Kardeşlik Olasılığı: %99,82

 

Bu sonuç, bireylerin aynı anne veya babadan gelme kardeşler olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu göstermektedir.

 

Sara ve Alp kardeşti.

 

⛓️

 

Evett, nasılsınız? Yavaş yavaş bölüm düzeni oturuyor. Haftaya bir bölüm daha atacağım.

 

Bol bol yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın!!!

 

Öpüldünüz.

 

 

Bölüm : 26.01.2026 13:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...