

Beni INSTAGRAM'dan takip etmeyi unutmayıın.
INSTAGRAM : esmatonguc
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (III)
47. BÖLÜM: “KISA SÜRELİ SESSİZLİK”
⚖️
“Bazı sessizlikler, bastırılmış çığlıklardır.”
Kaşığımı granolanın içine batırıp tabiri caizse tepeleme bir biçimde ağzıma tıktım ve dünün verdiği mutlulukla beraber bir güzel çiğnedim. Annemin yaptığı böreklere göz ucuyla bakarken babamın “Yahu delirtme adamı,” dediğini işittim. Bir süredir ikisini de dinlemiyordum çünkü devamlı didişiyorlardı. “Beş dakikaya gelirler işte! Alayım bir tanecik… Bak sabahtandır bir şey yemiyorum Bengü…”
Annem inatla “Hayır Adem, hayır!” dedikten hemen sonra çaydanlığın kapağını kaldırıp içini kontrol etti. “Koray gelmeden kimse dokunmayacak böreklere.”
Babam göz ucuyla tabağımdaki granolaya bakarken “Peki kızın?” dedi sorar gibi. Henüz yeni yutmuş olduğum lokma neredeyse boğazımda kalacaktı. “O höpürdetiyor önündeki çorbayı… Bana gelince ‘Adem hayır!’…” dedi annemin sesini taklit ederek.
Annem oflayarak odadan çıkarken “Ya baba,” dedim ve muz, böğürtlen, Hindistan cevizi ile süslediğim granolamı işaret ettim. “Sence bu bir çorba mı? Ayrıca işten geldim ben, sabahtan beri uyanığım… Sen saat onda kalkmışsın.”
Babam üç kez cıkladı. “Tamam, sen çorbanı iç kızım. Olsaydı bir kelle paça da…” Dudaklarını ıslatıp gözlerini yumunca istemsizce kıkırdadım. “Ben de içerdim,” dedi içli içli.
“Bakın, bakın, kimler uyandı?” diye salona giren ablamın kucağında Rüzgar’ın olduğunu görünce hevesle kollarımı açtım.
“Gel teyzesinin gülü, gel bana hadi…”
Rüzgar mızmızlanarak yüzünü ablamın boynuna doğru götürünce tersinden kalktığını anlayıp kollarımı geri çektim. Ablam da “Hasta galiba biraz,” dedikten sonra yanımdaki sandalyeye geçti.
“Allah Allah…” Babam Rüzgar’a kısaca baktıktan sonra “Nesi var ki?” dedi merakla.
“Grip olmuştu ya dün… Yorgundur muhtemelen hâlâ.” Ablam gözlerini Rüzgar’a doğru çevirip saçlarını geriye doğru yatırırken “Ay hâlâ inanamıyorum,” dedi hüzünlü bir tebessümle. “Koray gelecek birazdan… O şerefsiz tutuklandı ya, kendimi o kadar güvende hissediyorum ki… Allah razı olsun Beyhan babamdan. Ne yaptı ne etti yine kahraman oldu.”
Uyarırcasına “Bak, Teoman ya da Varan Alp henüz bilmiyor. Sakın geldiklerinde de söyleyeyim deme. Ben konuşacağım ikisiyle,” dedikten sonra tekrardan granolama gömüldüm. Ablam başını olumlu anlamda salladı.
Babam da “Vallahi pek inanasım gelmiyor. Dünürümüzle ettiğimiz kelam ikiydi, üç olmak üzere,” dedikten sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. “Bir, Allah’ın emri peygamberin kavli…” dediğinde istemsizce sırıttım.
Ablam cıkladıktan sonra “Baba!” dedi, esefle.
“İki neymiş, ben onu merak ettim…” dedim ve bir yandan da sürahiyi kaldırıp kendime su doldurdum.
“İkincisi de… Allah analı babalı büyütsün…” diyen babam, göz ucuyla Rüzgar’ı işaret etti. “Torununun doğumuna teşrif etti de bunu da duyduk çok şükür.”
Ablam masanın üstündeki salatalıklardan birini alıp Rüzgar’ın ağzına attı. “Üçüncüsü de, geçmiş olsun olacak herhalde…” dedi sonra da. “Gerçi baba, burada Beyhan babama değil de Miray’a teşekkür etmemiz gerekiyor. Ne yaptı, ne etti… Adamı ikna etti resmen!”
Suyu tamamen doldurduktan sonra birkaç yudum içtim, sonra da “Yok be, ben bir şey yapmadım. Vicdanı ağır bastı muhtemelen,” dedikten sonra bardağı masaya bıraktım.
Babama döndüğümde gözlerimin içine derin derin baktığını gördüm. Dudaklarını araladıktan sonra “Üçüncüsü de teşekkür rica faslı olur herhalde, değil mi kızım?” diye sorunca anlayamadım.
“Neyin üçüncüsü babacığım?” diye sordum ve granolamın kalan kısmını toparlayıp ağzıma attım.
“Paşa Hazretleri ile üçüncü hoşsohbetimiz…”
Ablam gözlerini belerterek “Baba sakın geldiklerinde böyle konuşma, tamam mı?” dedi endişeyle. “Bak tamam, Beyhan babam konuşmayı pek sevmez, içe dönüktür, sıkıcıdır ama koskoca adamla da dalga geçme. Yaşı da seninkinden büyük, abin say, hürmet et.”
Babam pek oralı olmadı. “Nerede kaldı bu eşek sıpaları ya?” İşaret parmağını böreklerden birine değdirirken aynı zamanda da salonun kapısına doğru kısaca baktı. “Annen gelirse oyala, yiyeceğim ben.”
“Duydum Adem!” diye adeta çığlık atan annem, salona adımın attığı an üç kez cıkladı. “Sanki sana börek vermeyeceğim, Allah’ın aşkına yeter ya! Bir dursun şu miden!” Poğaça tabağını da masanın ortasına bıraktıktan sonra büyük bir öfkeyle babamın henüz yeni uzattığı eline bir kez vurdu. “Çek, çek elini…”
“Anne tamam, yesin. Ne olacak sanki?” dedi ablam.
“Yemesin.”
Annem dün de çok duygulanmıştı ama bugün ekstra bir hüzün vardı üstünde. Az önce poğaça hamurunu mayalamadığı için hüngür hüngür ağlamıştı, sonra da mayasız yapmaya karar verince kahkahalarla gülmüştü.
Bir iki dakika Rüzgar’ın mızmızlanmayla karışık ağlama sesine ve babamın böreklere neredeyse şiir okuyormuş gibi duygusal duygusal bakıp iç çekmelerine maruz kaldıktan sonra sonunda dış kapıdan gelen anahtar tıkırtısı sesini işittik.
Annem ağlaya ağlaya hole doğru koştuktan sonra ablam, babam ve ben birbirimize kısaca baktık. İkisinin de gözleri dolmuştu.
Son dokuz ayki süreci düşündüğümde, Koray’ın avukatı olduğum için çoğu zaman görüşebilmiştim ama onlar aydan aya ancak görüşebilmişti. Eminim üçü de deliriyordu Koray’a sarılmak için…
Babamla ablam kalkıp hole doğru yürüyünce ben de kalkıp salonun kapısının pervazında bekledim. Gördüğüm ilk kare, annemin yüzünü Koray’ın boynuna gömüp iç çekerek ağlıyor oluşuydu. Burnunu her çektiğinde sanki kalbimi biri avucunun içine alıp sıkıyor gibi hissediyordum. Tutunduğum tek dal, henüz yeni kavuştuğumuz mutluluktu. Yoksa içim sıkılırdı, hüzünden nefes alamazdım…
Bir insandan haksız yere ayrı kalmak ne denli zordu… İnsanın tek tesellisi, ayrıldığı insanın toprağın altında olmayışı oluyordu yalnızca. Sesini duymak, ayda bir de olsa yüzünü görmek içten içe mutlu ederken şükrettiği tek gerçek, bu ayrılığın ölüm nedeniyle olmamasıydı.
Melek’i sonsuza dek kaybetmiştim mesela, oysa Koray için hep bir umudum vardı çünkü nefes alıyorduk ikimiz de.
“Oğlum…” Annem dört beş kez her iki yanağından da Koray’ı öpünce ben de iki yanağımda anlamadığım bir biçimde bir anda beliriveren ıslaklığı sildim ve toparlanarak burnumu çektim.
Koray otuz iki diş sırıtarak “Bir daha beni böyle karşılamazsınız, değil mi? İzninizle şımarıyorum!” dediğinde istemsizce kıkırdadım.
“Eşek sıpası, davul beyinli…” diyen babam, Koray’ı ensesinden tutarak kendisine çektikten sonra sırtına üç kez vurdu. Koray nefessiz kaldığında ise “Sırtın da davul gibi. Yemek yemedin mi? Davul mideli!” diye devam etti.
Koray şakaya vurarak “Baba ben daha çok davul çalıp oynarsın, öyle karşılarsın diye beklemiştim ama… Neyse… Ben senden uzak durayım,” dediğinde gözleri ablamla kesişti.
“Niye be?” dedi babam hayretle.
“Dün duruşmada hakime bile ayar verdin, korkuyorum senden,” dedi Koray yalandan bir korkuyla. Ablama doğru yürürken de “Of,” dedi ve sadece Rüzgar’a baktı. “Cezaevindeki dayılar bilir, en çok Rüzgar’ı özledim.”
Rüzgar pek de huysuz olmayan bir bakışla dayısına bakarken ablam da “Gel bir sarılayım,” diyerek Koray’a doğru iki adım attı. “Çok özledim Koray. Vallahi çok özledim.”
“Abartma,” diyen Koray’daki rahatlık koltukta yoktu muhtemelen. “Zaten elin delisiyle evlenip İstanbul’a taşındıktan sonra da ayda bir görüşüyorduk. Ne yalancı düzenbazsın Seray abla ya…”
“Bak, bak…” diyen ablam, bir tane vurdu sırtına. “Sana babam gibi zorbalık yapmak lazım, değil mi?”
Koray Rüzgar’ı alnından öptükten sonra bana doğru dönünce sadece gülümsedim ve “Kurtardım seni,” dedim, şakayla.
“En sevdiğim ablam!” Koray gelip bana sarıldığı gibi havaya kaldırınca beklemediğim için biraz çığlık atmış olabilirdim. İki kez döndürdükten sonra ise indirdi ve “Kariyerinin en iyi duruşmasının sanığı olduğum için gurur duyuyorum,” dedi büyük bir enerjiyle.
Babam omuzuna dokunurken “Allah da seni kahretmesin, yürü, yürü…” dedi itekleyerek.
“Ya baba dur, anneme bir kez daha sarılacağım…” diyen Koray, dönüp anneme tekrardan sarıldı.
İki kez öksürüp toparlandım ve “Ay bitti sonunda,” dedim rahat bir nefes vererek. Bu dediğimi bizimkilerin duyduğundan pek emin değildim. “Hadi, sofraya, çay soğumasın!”
Uzun zaman sonra ailecek kahvaltı edecektik.
Eniştem de içeri girip masaya oturduğunda rahat bir nefes verdim.
Annem servis tabaklarını çıkarırken “Miray, kızım, tuz mutfakta kaldı!” deyince kapıya yakın durduğum için hemen hole çıkıp mutfağa doğru yürüdüm. Kapının açık kaldığını fark edince de kapatmak için sağ tarafa yürüdüm ama bir anda kapının önüne bavul düşünce korkuyla geriye sıçradım.
Ödüm kopmuştu.
Kapıyı tamamen araladığımda Varan Alp’in bavulu kaldırdığına şahit olup rahat bir nefes verdim. “Ay sen miydin? Bavul bir anda düşünce korktum.”
Sesimi duyduğu gibi gözlerini bana çevirip “Arabayı park ettiğim için arkalarından gelmek zorunda kaldım,” dedikten sonra bavulu kaldırıp içeriye girdi, ben de kapıyı kapattım. “Eee? Nasıldı ilk kavuşma anı?”
Yıldız simgeli örgüt olarak adlandırdığımız topluluk yüzünden hâlâ tehlikede sayılırdık, bu nedenle Koray’ı cezaevinden biz alamamıştık; onu karşılamaya gidemediğim için çok üzüldüğümü fark ettiğini görmüştüm, bence bu soruyu o yüzden sormuştu.
“Çok güzeldi,” dedim dürüst olarak. “Önce bir üzüldüm, yalan yok… Ama sonra, ne de olsa bazı ayrılıklar kavuşmayla sonlanabiliyor, diye düşündüm.”
Başıyla onayladıktan sonra bavulu portmantonun önüne bıraktı. Dikkatlice yüzümü incelerken “Ağlamışsın ama?” dedi sorar gibi. “Yüzün kıpkırmızı.”
Gülümserken “Duygulandım biraz, ne yapayım?” dedim ve saçlarımı toparlar gibi geriye attım. Kısık bir sesle “Koray nasıldı? Yani çıkarken mutlu muydu? Bizi sordu mu, neden gelmediğimizi falan? Ona haber veremedik ya… Biraz buruk bir kavuşma oldu...” diye peş peşe sordum.
Bir kez cıklayıp “O kadar mutluydu ki sizin gelmediğinizi fark etmedi,” deyince istemsizce kıkırdadım, o da güldü. “Telefonuna kavuştuğu için çok mutlu olduğunu söyledi, bin kez falan… Neden gelmediğinizi anlamıştır.”
Başımla onayladım. Tatsız bir sesle “Şu 17 Eylül geçsin, başka bir şey istemiyorum,” dedim. Ardından tuhaf bir bakışma geçti aramızda, ben de hemen konuyu değiştirdim: “İçeri geçelim mi? Babam daha fazla dayanamayıp börekleri mideye indirirse annem kıyameti koparır.” Varan Alp durup yüzümü incelerken sırıtınca neden öyle baktığına anlam veremedim. İki saniye geçer geçmez “Ne oldu?” diye sordum kısık bir sesle.
“Bir şey yok,” dedikten sonra da bana dikkatlice bakınca anlam veremeyerek bakmaya devam ettim.
Az önce davul diye Koray’la alay eden babam şimdi kalbimin sesini duysa bana ne derdi acaba?
“Ben tuzluğu alacaktım mutfaktan,” dedikten sonra solumuzu işaret ettim. “Alayım, geleyim.”
“Miray,” deyip koluma dokunduktan sonra biraz yaklaşarak yüzüme doğru eğildi. “Ben sana şey diyeceğim.” Salonun kapısına doğru baktıktan sonra tekrar gözlerimizi buluşturdu. Sanırım meraktan ve heyecandan delirecektim. “Sen burada mı kalacaksın?”
Nefes aldıktan hemen sonra “Burada mı mı?” diye saçma bir soru sordum. “Nasıl yani?”
“Yani dört gece boyunca abimlerde mi kalacaksın?” diye sorunca göz ucuyla hâlâ kolumda duran eline bakıp bir süre bekledim.
Aklım başıma gelince ise “Yok canım, niye burada kalayım?” diye sordum. “Evimde kalırım.”
Bir anda bakışları değişti, kaşları çatıldı. “Tehlikeli olmaz mı?” diye sordu tedirginlikle. “Evine kadar girmişti o…” dedikten sonra duraksadı. “Burada kal.”
“Burası sıkış pıkış olur, Leman Hanım ve Buket de gelecek ya…” Düşünceli bir ifadeyle gözlerinin içine bakıp gülümsedim. “Niye sordun?”
“Ne demek niye sordun?” Nefesi yüzüme çarpınca fazla doz heyecandan gülmeye devam ettim. “Tehlikeli ya hani… Ona göre önlem alırız. Şimdiden sorayım dedim, ne olur ne olmaz.”
Kapının önünü kontrol ettikten sonra gülümseyerek “Nasıl bir önlem alacaksın ki?” diye sordum fısıldayarak. “Benimle mi kalacaksın?”
Kurduğum cümleyi beklemediği yüz ifadesinde çok net anlaşılırken gülümseyip “Kalırım,” dedi.
Kaşlarım istemsiz bir biçimde hafifçe kalktı, sonra da gülümsedim.
“Yahu bir tuzluk!” diye neredeyse çığlık atan kaba sesi işittim ve kaşlarımı çatıp arkamı döndüm. “Alt tarafı tuzluk getireceksin kızım!”
Babamın holde bize doğru attığı tuhaf bakışı görünce ise direkt Varan Alp’i itip “Ya tamam, ağlamıyorum, tamam!” dedim bağırarak.
“Kızım,” dedi babam, gözlerimin içine odaklanarak. “Ne oldu? Ağladın mı?”
Varan Alp’i işaret ederek “Ya bu Varan Alp de şey…” dedim sinirle. “Bavulu bıraktı çat diye yere, ayağımın üstüne düştü…” Beş kez cıkladım. “Azıcık dikkat et, bir daha olmasın. Ağlamadım ama canım yandı yani.”
Oyunculuğum karşısında hayretle yüzüme bakan Varan Alp’e döndüğümde “Aynen, tamam, kusura bakma,” dedi sakin bir sesle. Ardından babamın yanından yürüyüp salona geçti. Babamla holde yalnız kaldık.
“Bir tuzluğu getiremedin kızım!” dedi babam midesini tutup mutfağa yürürken.
Bir babamın basmadığı kalmıştı, o da yakında olacaktı.
“Babacığım ayağıma bavul düştü dedim ya,” dediğimde babamın beni takmayarak mutfağa yürüdüğünü fark edip bıkkın bir nefes verdim. “Neyse, sen getirirsin artık!”
Mecburen salona doğru yürüdükten sonra oflayarak sandalyeme geçtim ve masaya kısaca göz gezdirdim.
“Gelecekler miymiş kahvaltıya?” diye sordu annem, kahvaltı tabaklarını dağıtırken. “Ona göre servis çıkaracağım.”
Eniştem olumsuz anlamda cıkladıktan sonra “Dayımın yanındalar, gelmezler bugün,” deyip çatalını salataya batırdı. Hepimizin yüzü düşer gibi oldu ama eniştem anında konuyu değiştirince toparlandık. “Koray, anlat bakalım.”
Cep telefonunu karıştıran kardeşim gülümseyerek “Neyi?” diye sordu. “Tahliye güncellemesi yapıyorum sosyal medyaya, iki dakika dursanıza.”
Koray’ın masaya yaydığı utanç dolayısıyla çoğumuz kısaca Varan Alp’e doğru baktık. Zavallı Varan Alp, savaş kalesinde yalnız kalmış gibi her birimize tek tek baktıktan sonra dudaklarını araladı ve Koray’a dönüp “Bence sen bir süre sosyal medya kullanma,” dedi.
“Kullansın, kullansın…” dedim itiraz ederek. “Kim dost kim düşman görelim. Ablacığım eğer biri mesaj ya da yorum atarak canını sıkarsa Aykut’a ilet, dava açıyoruz.”
Annem üç dört kez cıkladıktan sonra “Bunların hepsi babasına çekmiş!” dedi kısık bir sesle.
Tam o sırada içeriye giren babam, iştahla masaya doğru yürüdü ve tuzluğu bıraktıktan sonra “Siz nerede kaldınız oğlum? Trafik mi vardı?” diye sordu. “Bengü sağ olsun aç kaldık da…”
Annem burnundan solur gibi “Sus Adem,” dedi.
Babam elbette susmadı. “Börek çekiyordu canım.” Eniştem Varan Alp’in koluna bir kez hafifçe vurunca gözlerim onlara doğru döndü, ikisi de gülmemek için direniyordu. Sanırım babam böreği uzatarak söylediği içindi. “Neyse ki geldiniz, amaan…” dedi babam iyice uzatarak. “Şimdi asıl bana anlatın bakalım. Dört gün ne yapacağız, ne edeceğiz? Bu İlkhan denilen şerefsiz konuşacak mıymış? Ortakları kim vesaire…”
Enişteme döndüğümde pek emin değilmiş gibi bir bakış attı. “Hâlâ emniyette tutuyoruz işte. Davanın savcısı üç gün uzattı tutukluluk işini, sonra seni yaraladığı için Sulh Ceza’ya çıkacak. Evden çıkmayacağız, daha doğrusu çıkmayacaksınız.”
Oflayarak geriye yaslandım ve “Dört gün evde ne yapacağım ben ya?” diye sordum.
Herkes bir anda itiraz edercesine bana bakınca üstümde gezinen ölümcül bakışlar dolayısıyla sırıttıktan sonra önümdeki çaydan bir yudum aldım.
“Üç gün sabredersin,” dedi Varan Alp başını bana doğru çevirerek. Az önce kapının önündeyken söylediğim cümle aklıma gelince gülümsedim, o da hemen sofraya döndü.
Aynı gülümsemeyle babama döndüğümde elinde kalan böreğin tamamını ağzına attı ve çiğnerken gözlerini üstümden çekmedi. Vardı babamda bir şeyler… Pek anlayamasam da son günlerde fazla agresifleşmişti. Özellikle vurulduktan sonra sürekli herkese kızıyordu, bağırıp çağırıyordu ve bazen ağzından küfür kaçırıyordu.
Koray sonunda telefonunu masaya bırakıp bize tek tek bakınca çayımı yudumlarken “Anlat, hadi, merak ediyoruz,” dedim ben de. “Neydi oradaki amcanın adı? Unuttum ben.”
“Abdurrahman abim!” dedi Koray bir anda yükselerek. “Adam hırsızlıktan içeride, tamam mı? Ama çalanlar da soyulmayı tamamen hak etmiş iki tane pis herif.”
Annem uyarırcasına iki kez öksürdü ve “Aaa!” dedi domates tabağını Varan Alp’e uzatarak. “Oğlum sen bundan almamışsın, al, al…”
Koray bozmadan devam etti: “Abdurrahman abinin Hamdullah diye bir abisi var, o da daha önce kaçakçılık yapmış, onun bir tane kankası var, o da dolandırıcılıktan içerideydi. Ama var ya!” dedi yükselerek. “Ortam yakıyordu! Evet, ilk başlarda sıkıldım ama herifler acayip komik!”
“Oğlum,” dedi annem sırıtarak. “Sus artık…”
“Anne demediniz mi ya anlat diye?” Koray tekrardan yükseldi. “Bak, en son gelen amca darptan, ne oluyor o?” Bana dönerek sormuştu, ardından Varan Alp’e döndü. “Enişte sen bilirsin, savcısın ya! Ne denir ona?”
Tükürüğüm boğazıma kaçınca bir anda deli gibi öksürdüm ve ayağa kalkıp bir süre bizimkilere baktım.
Eniştem, “Bana dedin herhalde?” diyerek Koray’ın söylediğini üstüne aldı. “Yaralama oluyor, kasten yaralama.”
Sandalyeme geçerken iki kez öksürdüm ve çaydan birkaç yudum aldım. Koray da “He evet,” dedikten sonra babamlara döndü. “Enişteme sordum, şey oldu…” Sırıttı.
Ablam sessizliğini bozarak “Rüzgar yine uyudu kucağımda,” deyip ayağa kalktı. “Ben onu yatırayım, geliyorum.”
Babam ablamın peşinden bakarken “Seray çocuk hasta, hastaneye götürün bari,” deyince ancak kavrayabilmiştim. Dışarı çıkmamız tehlikeli olduğu için hastaneye götürememişlerdi bugün.
Varan Alp, “Hasta mı?” diye sorunca annemler başıyla onayladı. “Olmaz, doktor çağırırız, buraya gelir,” deyince ona döndüm.
“Elif’i çağırayım ben o zaman?” dedim soru sorar gibi.
Eniştem telefonunu cebinden çıkarırken “Tamam, ben ararım,” dedi.
“O bu sitede mi oturuyordu?” diye sordu Varan Alp yüzünü bana doğru çevirerek. Başımı olumlu anlamda sallayınca önüne döndü. “Mir Beyaz nerede? Gitti mi işe?”
Dudaklarımı büzüp “Bilmem ki…” dedikten sonra iyice arkama yaslandım. “Anne sana bir şey dedi mi?”
“Konuşmadım.”
“İlkhan ona bilenmiş durumda,” diyen Varan Alp, eniştem masadan kalkınca arkasından göz ucuyla işaret etti. “Buradan birini öldürmek isteyecek yüksek ihtimalle.”
Babam huzursuzlanarak “Yahu bu adam hapisteyken de mi bize rahat vermeyecek? Ne anladık o zaman bu işten?” diye sorunca üzülerek Koray’a doğru döndüm. Keyfi kaçmıştı onun da.
“Mecburen avukatının görüşmesine izin veriyoruz. Telefon izni olmasa da avukatıyla görüştüğü için istediğine istediğini iletebilir,” diye kısaca bilgi verdi Varan Alp.
Öfkeyle “Öznil’e yani,” dedim. “Kamil Savcı şu Öznil gıcığıyla konuşsa… Bu adam sana ne diyor, ne anlatıyor, ne yapmanı istiyor? Sorsa olmaz mı? Yani kardeşi sonuçta! Hatta ben Halegül’ü arayayım, belki o Öznil’in ağzından bir şeyler alır.”
Eniştem içeri girer girmez “Elif gelirim dedi yarım saate.”
Varan Alp, “Araları bozuk,” dedi az önceki sorularıma istinaden.
“Ne? Kimin arası bozuk?” diye sordu Teoman da.
“Kamil Savcı ile Öznil’in.”
Eniştem oflayarak “Onlara kalmaz bu iş,” dedi. “Halledeceğiz biz.”
“E oğlum dört gün eve tıkılıp kalacağız diyorsunuz!” diyen babama doğru döndüğümde yüzünün kızardığını fark ettim. İki kez öksürdükten sonra “Ne yapacağız dört gün evde? Herifi emniyette tutmuyor musunuz? Allah aşkına biz de bir nefes alalım ya!” dedi. Masanın üstünde duran su bardağını alıp kafasına dikince ben de istemsizce enişteme ve Varan Alp’e doğru döndüm. Onlar da ne diyeceklerini şaşırmış gibi bakışlarını babamda sabit tutmuştu.
Ortak bir çözüm bulmak adına “E sitenin içinde gezersiniz, ne olacak?” dedim gülümseyerek. “Park da var. Rüzgar’ın canı sıkılırsa parka götürürüz.”
Annem bıkkın bir nefes verdikten sonra “Yahu tehlikeliyse kalırız burada, babanızın siniri bozuk bugün. Onu boş verin,” dedi.
Koray yüksek bir sesle “Orada biraz saz çalmayı öğrendim he!” deyince gülümseyerek ona doğru döndüm. “Hatta kendime saz alıp dışarıdan da devam etmeyi düşünüyorum. Dışarısı dediğim, özgürlük.” Havalı bir bakışla kendisini işaret etti. “Yetenek abidesiyim.”
Ablamın masaya geçtiğini fark ederken “İçerideyken vizyonunun arttığına inanamıyorum Koray,” diyerek takıldım ona. “Gebze’ye döndüğünü hayal ederken benden önce bilgisayarına sarılacağına inancım tamdı.”
Ablam kıkırdarken Koray da “Şimdilik telefonumla yetinmesini biliyorum,” diye cevapladı.
“İyi,” diyen ablam, sofrayı işaret etti. “Anne yanlış anlama, benim iştahım yok, o yüzden yemiyorum.” Merakla ablamı incelerken solgun göründüğünü fark ettim, zaten pek enerjik değildi. “Ay Rüzgar’dan bana mı bulaştı, anlamadım... Biraz halsiz hissediyorum.”
Eniştem “Sabah bir şeyin yoktu?” dedi soru sorar gibi.
Annem de “Kızım ben size ıhlamur kaynatayım, bir şeyiniz kalmaz,” dedi hemen. “Hatta yemeği kaldırırken hallederim hemen.”
“Elif’i aradım, gelir o hemen.”
“Tamam, müsait olunca gelir, çözüldü işte, boş verin,” diyen ablam, sofradan kalkıp koltuğa doğru ilerledi.
Aklıma ilk geleni söyledim: “Uğursuzluk.”
Çayımı yudumlarken babam da “Hepimiz aynı eve tıkılacağız bir de…” deyip cıkladı. “Ev korona çadırına mı dönsün?”
Eniştem abartılı bir sesle “Yahu baba sen de ne nazlısın kaç gündür! Allah’tan bir kurşun yedin!” deyince elimi dudaklarıma götürüp gülmeye başladım.
Haklıydı.
Ablam ikaz edercesine “Teo sussana!” diye ciyakladı, yorgun sesine rağmen.
“Ne ya?” diyen Teoman, duruşmadaki performansımı anımsatacak bir biçimde hızla konuşmasına devam etti: “La ben var ya, omuzumdan yaralanmıştım, ertesi gün emniyette çay dağıttırdı amirim bana! Varanım bıçaklandı, sabahında kalkıp işe gitti. Babam da kurşun omuzunu sıyırdı diye yüz gündür triplerde! Peh!”
“Üf tamam sus, en güçlü sensin!” dedim takılarak.
Koray bana destek çıkarak “En polis sensin enişte, aynen!” deyince kıkırdamam kahkahaya dönüştü.
“Lan ben o sidikli katille burun buruna geldim, eşek sıpaları!” diyen babam gaza gelerek başını sallamaya başladı. “Silahı burnuma burnuma tuttu o meymenetsiz… Ulan ne çirkin ya… Allah’ın gücüne gitmesin ama en az babası kadar çirkin.”
“Baba!” dedim çığlık atarcasına.
Sesi soluğu çıkmayan Varan Alp’e döndüğümde alttan alttan gülümsediğini fark ettim ama babama çok sinirlenmiştim.
“Ha doğru, sizin dayınızdı ya… Ben onu unuttum.” Babam, enişteme ve Varan Alp’e gözlerini dikip ikisini de iyice süzdü. “Ama siz benzemiyorsunuz bence, o yüzden üstünüze alınmayın çocuklar. Vallahi evet, biraz ayıp oldu ya…” Sırıttı babam. “Olsun.”
Ablama döndüğümde dudaklarını büzüp kaşlarını çattığını fark ettim. Utançtan kızarmıştı.
“Adem sen sus, börek ye,” diyen annem, daha sonrasında enişteme doğru döndü.
Koray sırıtarak “Ama yine de eniştem birazcık benzemiyor mu ya Ümit Haldun İnal’a?” dediğinde Teoman’a doğru dönüp yüzünü inceledim.
“Koray!” dedi ablam uyararak. “Mahvederim seni.”
Eniştem Koray’ın ensesine tokat atarcasına dokunup “Sen kaşınıyorsun, belli… Babanla seni tavlada tokatlayayım da gör bakalım,” deyince odağımı tamamen onlara verdim. Annemle babam kendi arasında konuştukları için sesler birbirine karışmıştı.
“Enişte babamla oyun mu oynanır?” diyen Koray’ı dinlemesi için Varan Alp’in koluna bir kez vurdum fakat o gözlerini bana çevirip bende sabitledi.
Kısık bir sesle “Ne oldu?” diye sorunca çenesinde bir kızarıklık fark ettim.
“Sen yine tıraş olurken kendini mi kestin?” diye sorup yüzümü yaklaştırınca ortalık ölüm sessizliği gibi oldu.
Masaya doğru döndüğümde tam karşımızda duran annemle babamın bize baktığını görüp kaşlarımı çattım, sonra da iki kez öksürüp arkama yaslandım.
Tam kalkmak için ayaklanacaktım ki masanın üstünde duran telefonum titredi, ben de rahat bir nefes vererek “Aykut,” dedim.
Kaçar gibi ayağa kalktım, sonra da odadan hemen çıktım.
Telefonu kulağıma götürdüğüm an “Miray!” diye deli gibi çığlık atan Aykut yüzünden kulağım patlamıştı. “Ay bu avukatlar beni öldürecek,” diye yakınmaya başladığında, Rüzgar’ın odasının önünden geçiyordum. “Zilyetliğe dayalı el atmanın önlenmesi davası var.” Misafir odasına girip kapıyı kapattım. “Herif patronuna, yani bana!” Ofladı. “Vekalet ücreti nispi mi maktu mu, diye soruyor ya! Gel de delirme! Git, diğerlerine sor! Bana neden soruyorsun?”
Bıkkınlıkla “Yargıtay’ın maktu kararı var,” diye yanıtladım. “Ama sen kesin bunu bilmediğin için sinirlenmişsindir yoksa insanların sana hukuk hakkında bilgi danışması pek hoşuna gider Aykut.”
“Bak, beni nasıl da iyi tanıyor…”
Böbürlenerek “Huyum kurusun, insanları iyi tanırım,” dedim.
Aykut direkt konuyu değiştirip “Ben de Çağlayan’a geçeceğim şimdi,” deyince kendimi koltuğun üstüne bıraktım. Az önceki utanç verici cümlemden sonra babamın attığı bakışı beynimden silmek istiyordum. “Şimdi duruşma listesine bir bakacağım, 09.30 ve 09.40 ile başlayan bir kâbus! Yani en sonunda gerçekten delireceğim! Bir de bugün 40’a giriyorum, biliyor musun? Bana gıcık olan savcı… Neyse, en azından tespih gibi duruşma listesi olmasın da! Ay bir de Anadolu’ya geçeceğim Miray, köprüde bayılmasam bari! Karşı adliyede de işim var! Of, avukatlık çok zor!”
Bıkkınlıkla “Aykut sus, tamam, anladım! İçimi şişirdin ya!” dedim ve doğruldum. “Koray’ın gelip gelmediğini soracaksın diye düşünmüştüm ama maşallah yıllık derdini döktün iki dakikada. Çenen kopsun!”
“Miraycığım, aşk olsun…” deyince gözlerimi devirdim. “Tabii ki Koray’ı merak ettiğim için aradım. Yoksa niye arayayım ki seni? O gıcık sesini duymak istemem yani! Ben meşgul bir adamım, herkesle telefon görüşmesi yapamam!”
Ofladıktan hemen sonra “Aykut… Koray iyi,” dedim geçiştirerek. “Bari izin günümde rahat bırak be adam! Daha iki saat önce yanındaydım! Yeter! Önemli bir şey yoksa kapatıyorum.”
“Hadsiz seni… İnsan patronuyla böyle konuşur mu? Ayıp…”
Telefonu yüzüne kapattım.
Toparlanıp ayağa kalktıktan sonra dış kapının kapandığını işittim. Elif’in geldiğini düşünmüştüm ancak holde kimseyi göremeyince salona girip “Ne oldu, biri mi geldi?” diye sorup sandalyeme geçtim.
Masada bir tek Varan Alp, Koray ve eniştem vardı; ablam da koltukta uzanıyordu, daha doğrusu uyuyordu.
“Babam tabiri caizse kendisini dışarı attı,” diye yanıtlayan Koray’a döndüğümde sırıttığını fark ettim. “Çöp atma bahanesiyle dışarı çıktı.”
Dayanamadığını anlayınca gözlerimi devirdim. Sonra da “Neyse, çöp atmasında da bir sakınca yok herhalde…” dedim kendi kendime. “Annem nerede?”
“Annem çayı tazeliyor, Erkin gelip emniyetteki hareketliliği anlatacakmış.” Enişteme doğru döndüğümde “Kamil Savcı gelecekti ama işi çıktı,” diye devam etti. “Erkin de öğle arasına çıktı ya, annem bir şeyler atıştırsın diye çayı tazeliyor.”
Başımla onayladıktan sonra koltukta uyuyakalan ablamı işaret ettim gözlerimle. “Ablam da kötüleşti.”
“Dün başı ağrıyordu ama sabah iyiydi,” diye yanıtlayan eniştem, telefonunun ekranına tıklayıp zannımca saati kontrol etti. “Bu arada Adem babam buradayken bir şey demedim ama harbiden bu insanlar dört gün eve mi tıkılacaklar?” Bu soruyu Varan Alp’e dönüp sormuştu. “Bizimkiler gezgin ya… Koray da içeriden yeni çıktı, babam kesin onu gezdirmek ister.”
Koray bir anda “Babam beni gezdirmek mi ister?” diye sorunca gülümsedim. “Babamın karakter değişimi karşısında hayretler içerisinde kaldığımı görüyorsunuz, değil mi?” İki eliyle kendisini işaret etti. “Enişte bir de bu geri zekâlı İlkhan…” Sesi yumuşadı, göz ucuyla hemen yamacımda duran kapıyı kontrol etti. “Madem içeride… O zaman biz niye hâlâ evde durmak zorundayız ki? Hem 17 Eylül cinayetleri 17 Eylüllüleri ilgilendirir.” Beni ve Varan Alp’i işaret etti. “Ablam falan eve tıkılsın, biz gezelim.”
Varan Alp, “Sonra sizi alıkoyup bizi sizinle tehdit etsinler, biz de istediklerini yani canımızı verelim,” diyerek Koray’ı yerle bir etti.
“Oha, doğru lan…” Koray aydınlanarak enişteme döndü. “İyi de bu herifler tam olarak kim? Yıldızımsı örgüt mü?”
“Yıldızımsı…” diyerek dalga geçtim fakat şakaya vurduğum mevzunun ciddiyetini anımsayınca toparlandım. “Aynen ablacığım, maalesef bizi sevdiklerimizle tehdit edip canımıza kıymak isteyebilirler. Bana kalırsa hâlâ 17 Eylüllüleri öldürmekte ısrarcı olmaları mantıksız geliyor, neticede istediklerini aldılar.”
Varan Alp bana karşı çıkarak “Mantıksız değil,” deyince kaşlarım çatıldı. “Neymiş istedikleri de almışlar?”
“Ne mi istedikleri?” dedim sinirle. “Ya bunların amacı… Yani Behzat’ın ve İlkhan’ın amacı annelerinin ölümünü tüm Türkiye’nin bilmesiydi. İstedikleri de oldu. Yani şahsen, duruşmadaki tüm cümlelerim bir gazetecinin sosyal medya hesabında kelimesi kelimesine duruyor şu an.”
Eniştem de “Yani,” dedi pek emin olamayarak. “Ne kadar psikopat olduklarını düşündüğümde yaptıklarının yeterli olacaklarını düşünmeleri mantıksız geliyor.”
Varan Alp de “Mesela Behzat şu an cezaevinde, kızından uzakta. Sence bu ikisinin istediği cezaevine mi girmekti? Bence çıkmak için her türlü yolu deneyecekler,” diye düşüncelerini dile getirince sıcak bastı ve öfkeyle arkama yaslandım. Haklı olma payları vardı.
“İyi de bu sonsuza kadar böyle mi sürecek? Ne anladım ben bu işten? O zaman cezaevine niye soktuk bu adamları? Keşke öldürseydik,” dediğimde ikisinin de yüzü bembeyaz oldu, daha sonra “Yani, misal…” diye düzelttim.
“İşte mesele sadece hapse tıkmak değil,” dedi Varan Alp ayaklanarak. “Destek aldıkları şebekeyi de çökertmek gerek.”
Teoman çayından bir yudum aldıktan sonra “Dosya organizede. Halledilir,” dedi. “Ama biz de üstümüze düşeni yapalım, evde kalalım.” Özellikle bana bakarak söylemişti. “Babamlar, Koray falan çok sıkılırsa ben çıkarırım onları.”
“Hayır abi, sen de evde kal.” Varan Alp oturduğu sandalyenin arkasına astığı ceketini alıp giyerken onu izledim. “İşimizi şansa bırakmayalım. Pandemide aylarca evde kaldık, dört gün dayanırsınız herhalde.”
Koray yüzünü buruşturarak “Ayyy,” dedi. “Aman enişte, hatırlatma.”
“Koray!” diye uyardım, ikinci kez enişte dediği için.
Sırıttıktan sonra “Pardon, yanlış oldu,” diyerek Teoman’ın koluna dokundu. “Canım eniştem Teoman’ın kardeşi savcı abim olacaktı.”
“Bayağı komiksin,” dedim sinirle.
Yüz ifademi inceleyen eniştem ne diyeceğini bilemeyerek Koray’a döndü, sonra da oflayarak arkasına yaslandı.
Aile içi ilişkilerimizin düzelmesi gerekiyordu sanırım…
Birkaç saniye sonra ancak Varan Alp’in yüzüne bakabildiğimde, “Ben gideyim artık,” dedi. “Erkin gelmeyecek herhalde.”
Eniştem “Oğlum gelir, otur sen biraz daha,” diyerek sandalyesini geriye çekti Varan Alp’in. “Otur, otur hadi.”
Annem mutfaktan “Seray!” diye seslenince göz ucuyla ablamı kontrol ettim, sonra da ayağa kalktım. “Kızım gelsene mutfağa!”
Ablamın hâlâ uyuduğunu fark edince bir şey demeden salondan çıktım ve mutfağa yürüdüm.
“Ablam uyuyor,” diyerek mutfağa girdiğimde annem geldiğimi fark edip bana baktı. “Bir şey mi lazım?”
“Kızım sandalyeye çıkıp kahve takımını çıkarsana, yukarıdaki dolapta.”
Annemin işaret ettiği dolaba baktıktan sonra “Tamam,” deyip masanın yanındaki sandalyeyi tezgâhın yamacına yasladım, sonra da üstüne çıkıp takımın bulunduğu kutuyu elime aldım. “Bu, değil mi?”
Annem göz ucuyla baktıktan sonra “O, evet,” dedi bıkkınlıkla.
“Ne oldu? Yoruldun mu yoksa?” diye sordum peş peşe. Kutuyu tezgâha bıraktıktan sonra dolabın kapağını kapattım ve aşağı indim. Annemden cevap gelmeyince de “Ne oldu anne?” diye sordum ısrarla. “Babama mı sinirlendin?”
Annem sandalyelerden birine geçtikten sonra ben de az önce tezgâha yasladığım sandalyeyi masaya doğru itekledim. Bir anda “Kızım bak,” dedi ve mutfağın kapısını kapattı. “İkidir masada bir Koray, bir sen… Vallahi hiç hoş durmuyor.”
“Ne?” dedim şaşkınlıkla. “Ne dedim sana ya?” Daha net anlayabilmek için sandalyeye oturdum. “Anne, fark etmedim. Koray da…” Aniden kafama dank etti. “Sen şeyi mi diyorsun?”
Annem usul usul başını salladıktan sonra “Çok şükür anlayabildin, kızım,” dedi. Ne diyeceğimi bilemeyerek etrafa bakarken göz teması kurmadığımız için “Bak bana,” dedi. “Kızım hiç yakışıyor mu anneden gizlemek? Ha? Varsa bir şey söyle.”
Abarta abarta “Koray’ın saçmalıkları…” dedim ve sırıttım.
“Tamam da kızım, sen bu çocuk yüzünden ta Ankaralara gitmedin mi? Sırf onu görmemek için,” deyince tekrardan gözlerimi kaçırdım. “Geri geldin, maşallah aranız o kadar iyi ki adamın tıraş yaparken neresini kestiğini biliyorsun!”
“Adliyede fark ettim ben onu,” dedikten hemen sonra kaşlarımı çattım. “Ayrıca ben bir tek Varan Alp’i görmemek için değil, sizi de görmemek için gittim Ankara’ya. Yoksa onu görmemek için Gebze’ye dönerdim, orada devam ederdim avukatlığa. Tamam mı?”
Annem ofladıktan sonra “Artık senin kaba cümlelerine benim bünyem alıştı, beni üzemezsin,” dedi. Bu söylediğine şaşırmıştım. “Oğlum da çıktı, diğer pislik de cezaevine girecek, vicdanım biraz da olsun rahat. Haklısın, haksızsın da demiyorum…” Yeşil gözlerine bakarken gerçekten de ürkek olmadığını, aksine cesurca gözlerimin içine baktığını fark ettim. “Ama bir şey varsa bana söyle. Baban geçen gün sordu, ben yok dedim.”
Babamın bizi az önce holde yakaladığı an aklıma gelince istemsizce güldüm. “Yok zaten bir şey,” dedim ve kahve takımını işaret ettim. “Kahve mi yapacaksın? Ben yapayım istiyorsan.”
“Konuyu değiştiriyor bir de…” diyen annem, göz ucuyla terliğini işaret etti. “Bak, anne terliği geliyor he!”
“Anne otuz yaşıma geldim, hâlâ terliğinle tehdit ediyorsun beni ya!”
Asla bozuntuya vermeden terliğini ayağından çıkarıp kaldırdı. “Kızım doğruyu söyle.”
İsyan edercesine “Bak çağırıyorum şimdi, ona sorarsın,” dedim ve arsızca sırıttım.
Annem beklemediği için “Sen kesin yaparsın,” diyerek terliği yere bıraktı, sonra da giydi. “Beklenir senden. Arsızsın sen çünkü. Utanma falan yok yani.”
Gururlu bir tebessümle “Öyleyim,” dedim.
Ayağa kalkıp arkasını döndü, sonra da “O çocuk zaten sana katlanamaz,” diyerek beni bozguna uğrattı. Kaşlarımı çattım. “Sen onu bir ayda kanser edersin. Böyle daha sakin bir kadınla evlenir o ileride. Senin gibi çingeneyi ne yapsın?”
Hayretle “Yok artık!” dedikten sonra sertçe yutkundum. Annem arkasını dönünce göz göze geldik, ben de “Yok yani…” dedim ve gülümsedim. “Ben çingeneler gibi miyim?”
“Kızım çingeneyi kötü anlamda mı söyledim?” Tekrardan arkasına döndü ve tezgâha bıraktığım kahve takımının içini açıp fincanları çıkarmaya başladı. “Sen çok hareketlisin, çok konuşkansın, çok çok çok arsızsın hatta arsızın önde gidenisin. O mülayim, sakin, kibar… Olmaz yani sizden. Mesela Seray’la Teoman,” deyince içim bir kötü oldu ve arkama yaslandım. “Tencere kapak birbirlerini buldular. İkisi de çılgın, dobra, enerjik… Bir salaklık da var… Neyse… Ama Varan Alp ile sen birbirinize katlanamazsınız.”
Kendimi iki saniye sorguladıktan sonra “Haklısın,” dedim anneme.
Annem bana döndü, “O daha sakin, daha kibar, daha yetkin biriyle evlenir,” dedikten sonra gülümsedi.
“Yetkin derken? Nasıl yani? Anne sen benim mesleğimi mi beğenmiyorsun? Hayırdır?” diye peş peşe soru sordum. “Ne varmış avukatlıkta?”
“Mesleğin idare eder, ben yetkin derken, hani olgun…”
Ağzım beş karış açık kaldı. “Ben olgun değil miyim?” diye neredeyse çığlık attım.
Annem göz ucuyla yüzümü inceledikten sonra tekrardan arkasını döndü. “Sen Varan Alp’in yanında çok baskın kalıyorsun kızım, olmaz.”
“Anne!” dedikten sonra ayağa kalkıp dirseğimi tezgâha yasladım. “Gerçekten mi?” diye sordum gözlerimi kocaman açarak.
Başıyla onayladı. “Ya zaten Leman Hanım geçenlerde bir kız fotoğrafı gösterdi ablanla bana. Varan Alp ile arasını yapacağım, dedi.”
Kalbim sıkışır gibi olurken “Ne?” dedim şaşkınlıkla. “Gerçekten mi?”
“O da savcıymış,” diye devam edince aklıma ilk Ceyda geldi.
“Ceyda mı yoksa?”
Annem dudaklarını büzdü. “Adı ne, bilemem. Ama çok güzel kadındı. Leman Hanım da şey dedi zaten… Çok sakin, kibar, kendi hâlinde…”
Alt dudağımı ısırıp kısa bir süre düşündüm, sonra da anneme dönüp “Güzel miydi?” diye sordum. “Saçları falan nasıldı? Düz mü, kıvırcık mı? Gözleri hangi renkti? Kaç yaşındaydı?”
Bıkkın bir nefes veren annem, “Kızım şimdi işim var, yeter bu kadar…” dedi sakin bir sesle. “Ama şey…” Beni inceledi. “Senden güzeldi, manken gibiydi. Boyu 1.80 falanmış, Leman Hanım öyle dedi.”
Gözlerimi belerttim. “Yok Kız Kulesi,” dedikten sonra kolumu tezgâhtan çekip mutfağın içinde yürümeye başladım. “Tanışıyorlar mı ki? Ben hiç Varan Alp’in yanında elektrik direği uzunluğunda bir kadın görmedim şahsen.”
“Bir kere buluşmuşlar sanırım.”
Bu kez gerçekten şaşırarak “Anne hayır ya! Kabul etmiyorum, tamam mı? Yalan söyleme! Bana…” dediğinde annemin bıyık altından güldüğünü fark edip ona doğru yürüdüm, yüzümü yüzüne yaklaştırdığım an kahkaha attı. “Anne sen beni kandırdın mı?” Annem daha şiddetli gülünce rahat bir nefes verdim.
“Sen arsızsın, arsız…” dedi ve koluma vurdu bir kez. “Utanmasan içeri gidip çocuktan hesap soracaktın.”
Elim ayağım titrediği için zar zor konuştum, hatta ilk başta kekeledim. “Şey… Of ya!” diyerek mutfağın kapısına kadar yürüdüm. Kapının kulpunu çevirirken “Ağzımdan laf alamadın ama!” diyerek son noktayı koydum.
Arkamdan beni çağırırken kahkaha ata ata salona yürüdüm, sonra da içeri girip direkt sandalyeye oturdum.
Koray’ın, eniştemin ve Varan Alp’in merakla bana baktığını fark etmem on saniyemi almıştı.
“Abla iyi misin? Kıpkırmızı olmuşsun,” diyen Koray’a döndüğümde ne diyeceğimi bilemedim. Hâlâ sırıtıyordum.
Eniştem, “Ne oldu, annem ne istiyormuş?” diye sorunca ne yaptığımızı hatırlamaya çalıştım.
“Şey,” dedim ve sandalyenin üstüne çıktığım aklıma gelince “Kahve!” dedim neredeyse çığlık atarak. “Kahve takımını çıkardım. Erkin Savcımız Bey’e özel takım çıkardık.”
Teoman kaşlarını çatıp “Sen o takımı nasıl çıkardın ya? Üç metre yukarıda o,” deyince istemsizce Varan Alp’e doğru döndüm, neler olduğunu anlamaya çalışırcasına gözlerini kısıp üstüme dikmişti.
“Sandalyenin üstüne çıktım.” Cümlem biter bitmez üçü de bana gülmeye başlayınca bozularak doğruldum, sonra da sinirle kaşlarımı çattım. “Pardon da hanginiz üç metresiniz? Siz olsanız siz de sandalyenin üstüne çıkardınız!”
Koray kahkaha atarken ayağa kalktı. “Ben bir elimi yıkayayım. Miray abla, sen elini yıkarken de tabureye falan çıkıyorsun, değil mi?” diye sorunca eniştemin gülüşü derinleşti.
Varan Alp’e döndüğümde onun da hâlâ güldüğünü fark edince daha da öfkelenip “Benim boyum neredeyse 1.70,” dedim. Koray odadan çıkarken “Salak! Sanki sen çok uzunsun! En fazla 1.80’dir boyun!” diyerek ona saldırdım.
“Sandalyenin üstüne çıktın,” diyen eniştem kahkahasının arasında Varan Alp’in omuzuna vurdu. “Oraya çıktıktan sonra parmak ucunda durup anca almıştır takımları!”
Ağzım beş karış açık kaldı. “İnşallah oğlunun boyu 1.60 kalır,” dedim öfkeyle.
“Lan git! Seray’la boy ortalamam bile senin iki katındır!” diye yanıt alınca da öfkeyle Varan Alp’e döndüm. Bu kez gülmediğini fark ettim. “Neyse,” dedi eniştem ayağa kalkarak. “Benim de başım ağrıyor, ağrı kesici alacağım.”
Arkasından bakarken “Defol, bir daha da gelme,” dedim.
Eniştem odadan çıkar çıkmaz Varan Alp “Kahve yapmasaydınız ya,” dedi. Başımı ona doğru çevirdim ve göz göze geldik. “Hemen gelip gidecek zaten.”
Trip atarcasına gözlerimi devirerek “Sen benim kahvemi sevmiyordun zaten,” deyince kaşları çatıldı. “Annem yapar, merak etme, zehirlenmezsin.”
“Ne?” diye sorunca başımı sofraya doğru çevirdim. “Zamanı yok, o yüzden söyledim.”
Hayretle Varan Alp’e doğru dönüp “Benim çok mu zamanım var?” diye sordum. “Nasıl yani? Bir dakika…” Gülecek gibi oldu ama gülmedi. “Avukatlık çok mu kolay? Bunu mu söylemeye çalışıyorsun? Tamam, biliyorum, savcı olmak zor ama avukatlık da kolay değil, tamam mı?” Kollarımı göğsümde bağlayarak arkama yaslandım.
Komik bir sesle “Miray, dalga mı geçiyorsun benimle şu an?” diye sordu.
Bu kez büyük bir sinirle “Ya ben seninle neden durup dururken dalga geçeyim?” diye sordum başımı sallaya sallaya. “Çok mu komik biriyim? Çok mu çingeneyim?” Anlamayarak gözlerimin içine bakmaya devam ederken o kadar sinirlendim ki “Yoksa bana katlanamıyor musun?” diye sordum. “Biliyordum.”
“Hiçbir şey anlamadım. Ne dedim ki ben şimdi?” diye sorarken ne yaptığımı sorguladım, sonra da doğrulup kendime geldim. “Anlatacak mısın?”
Gülümseyerek “Yok, öylesine sordum,” dedim. “Arsızım ya ben!” dedim öfkeyle. “Yersiz yersiz sorular sorarım, hiç de utanmam, değil mi? Utanma yok çünkü bende.”
“Kısmen öylesin de konumuzla alakası ne, anlamadım,” deyince büyük bir sinirle bedenimi direkt ona doğru çevirdim. “Ne?” dedi sonra da. “Kendin söyledin, ben bir şey demedim.”
Sinirden ağlamamak için çok zor dururken “Boyum da çok kısa…” diye devam ettim. “Kahkaha atacaktın neredeyse.”
Yüzümü incelerken “Kahkaha atmadım,” dedi ciddiyetsiz bir sesle. “Abimlerin gülmesine güldüm ben. Yoksa komik değildi.”
Yüzümü buruştururken “Hıı…” dedim uzata uzata. “Eminim öyledir. Sen de abin gibi gıcıksın.”
Gözleri kapıya doğru dönünce Teoman’ın geldiğini fark ettim, “Seray,” dedi bize bakmayıp koltuğa doğru ilerlerken. “Kalk hadi, ağrı kesici iç sen de. Elif gelecek şimdi.”
“Gençlik!” diye kaba sesiyle içeri giren Koray, direkt eniştemle ablamın yanına doğru yürüdü. “Enişte, lunaparka mı gitsek ya?”
Ayağa kalkıp “Koray saçmalama,” dedim ve yanlarına kadar yürüdüm. Ablam zar zor doğrulunca yanına oturdum ve elimi alnına dayadım. “Ablamın ateşi var zaten. Bugün çıkmayın bir yere.”
Eniştem, “Oğlum lunapark ne alaka? Kaç yaşındasın sen?” diye sordu peş peşe.
Ablam başını omuzuma yaslayarak “Ay ben gerçekten hastayım sanırım…” dedi.
Koray itiraz edercesine “Lunaparka gitmek isterdim,” deyince üzülerek yüzünü inceledim. “Yaşlandım resmen cezaevinde! Hani istediğim yere götürecektiniz!”
“Lan tamam,” dedi eniştem Koray’ın yanına oturarak. “Ablan iyileşsin, siz Gebze’ye dönmeden gideriz ama ben açıkçası seni lunaparkta hiç düşünemiyorum.”
Gülümseyerek “Evet Koray,” dedim ve başımı ablamın başına yasladım. Varan Alp de yanımıza gelip direkt benim yanıma oturdu. Bilerek Varan Alp’ten uzaklaşmak için biraz yana kaydım. “Niye lunapark mesela? Onu anlamadım.”
“Lunaparka gidip çocuklar gibi mutlu olmak ve kahkaha atmak isterdim mesela…” dediğinde hepimiz güldük. “Aslında mutluluk da kahkaha da geri geliyor gelmesine de yaş yirmiyi geçti mi bir daha çocuk olamıyorsun be abla. Sonra şeyi fark ediyorsun: İstediğin ne mutluluk ne kahkahalarla gülmek; istediğin çocukluğuna geri dönmek…”
Varan Alp, “Çocuk doğru söylüyor,” deyince hüzünle dudaklarımı büzdüm. “Bir daha çocuk olamıyorsun, o yüzden çocuk gibi hissetmek istiyorsun.”
“Vaay…” diyen ablam, kolunu arkamdan uzatarak Varan Alp’e çak yapmak için elini havaya kaldırdı. Varan Alp pek anlamayarak elini çaksa da aldırmadı çünkü ablamın kafasının güzel olduğu kesindi.
Eniştem, “Hastaneye gidelim, Elif de boşuna gelmesin. Biz dururuz başlarında Varanım,” deyince hafifçe sağıma dönüp ablamın kafasını öptüm. “Mir Beyaz da gelsin, burada dursun. Kapıda zaten iki sivil polis duruyor.”
“Ben de geleyim sizinle,” dedim sıkıldığımı fark edince.
Ablam doğrulup yorgun gözleriyle hepimize tek tek baktıktan sonra “Rüzgar’ı hazırlayayım o zaman,” dedi yorgun sesiyle. İki kez peş peşe hapşırdı.
“Aşkım dur, ben hazırlarım,” diyen eniştem, büyük bir heyecanla ayağa kalkınca ablam onu durdurdu:
“Ya Teo, sen çocuğu giydiremiyorsun bile!”
Eniştem itiraz edercesine “Çocuk giydirmek kadar basit bir eylem yok,” deyince bıkkınlıkla nefes verdim.
“Abim halleder…” diyen Varan Alp’e döndüğümde çokbilmiş bir vaziyette bize doğru bakıyordu.
Ablam ters bir sesle “Çok kolaysa giydirin, hadi, ikiniz…” dedi.
Koray anında “Oooo! Bu ağır oldu!” diyerek herkesi gazlamaya başladı. “Ablamdan atak, eniştemden gelecek cevap bekleniyor.”
“Yaz oğlum,” dedi eniştem Koray’ın kafasına dokunarak. “Varan Alp’e ihtiyacım yok, tek başıma da giydiririm oğlumu!”
İstemsizce kıkırdadıktan sonra “Ya enişte, defol…” diyerek küçümsedim. “Sen daha Rüzgar’ın altını değiştiremiyorsun, nasıl kıyafetlerini giydireceksin? Hayır, çok basit zannediyorsun ama senin oğlun sana çektiği için iki dakika yerinde duramıyor. Giydiremezsin…” dedikten sonra Varan Alp’i işaret ettim. “İkiniz de Rüzgar’la baş edemezsiniz.”
Varan Alp, “Abi getir yeğenimi, ben halledeyim hemen,” deyince Koray neredeyse kişnercesine kahkaha attı.
Ablam da “Çok basit zannediyorsun… Bekle de gör. Geçen gün kumandayı kafamda kırdı,” deyince ciddi kalamayıp güldüm. “Ayrıca tırnaklarını da kestirmedi, her an tırmalanabilirsin.”
Eniştem salondan çıkarken “Oğlum, canım oğlum!” diye bağırdı. “Annenle teyzeni şok edeceğiz, gel!”
“Bir de yeni kalkacak, değil mi?” diye sorarken pis pis sırıttım. “Bittiniz siz.”
Ablam sinirle “Of bu erkekler ne anlar ki?” dedi ve ayaklandı. Üstünde toplanan tişörtünü düzeltirken de “Teo kalın giydir çocuğu! Dışarısı esiyor!” diye bağırdı.
Eniştem kucağında Rüzgar’la ve elinde bir ton kıyafetle salona girerken “Gözünün önünde giydireceğiz,” dedi.
“Pijamasını çıkarma, pantolonu üstüne giydir,” dedi ablam.
Rüzgar ablama gitmek için ağlamaya başlayınca “Ooooh, canıma değsin! Boyum kısa diye gülüyordun, değil mi? Uslanmazsın Teoman!” diyerek iyice gıcık ettim.
“Varanım yardıma gel.”
Varan Alp ayağa kalkıp Rüzgar’ı kucağına aldı, sonra da havaya kaldırdı. Rüzgar’ havada olduğu için etrafına bakarken “Abi hazırlasana kıyafetleri,” dedi Varan Alp. “Rüzgar, seni uçurayım mı?”
“Varan Alp Çakmak Hava Yolları…” diye saçma sapan espri yapan Koray yüzünden ciddiyetimi ve kendimi gülmekten kaybetmiştim.
Ablam Koray’a “Geri zekalı,” dedikten sonra yastık fırlattı. “Şunlara gaz verme Koray. Sen bizim tarafımızdasın.”
“Abla bir de tribün desteği iste, tam olsun.”
Varan Alp, “Abi ne duruyorsun? Giydirsene pantolonu!” diye Teo’yu uyarınca ancak onlara dönebildim.
Teoman, pantolonu düzüne çeviriyordu. “Seray hangi taraftan sokacağım ya?”
“Çocuk havadayken nasıl giydireceksiniz acaba?” diye sordum ve Varan Alp’in duyması için “Heey!” diye bağırdım. “İndirsene çocuğu.”
Rüzgar ellerini Varan Alp’in saçlarına daldırıp sıkınca Koray kıkırdayıp “Devletin savcısına şiddet!” diye böğürdü.
Koray’ın söylediğine gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Lan Seray yardım etsene!” dedi eniştem ne yapacağını bilemeyerek.
Ablam ayağa kalkıp Rüzgar’ı kucağına alırken Varan Alp de “Amcasına vuruyor resmen,” dedi hayretle. “Bu çocuğu nasıl büyüttünüz siz? Seviyordu bu beni.”
Rüzgar iyice ablama sarılınca dayanamayıp “Ya bu çocuğun yanaklarını yiyeceğim!” diyerek kafasından öptüm. “Tamam, hadi verin bana kıyafetleri,” diyerek eniştemin elinde kalan pantolonu çekip aldım. “Abla sen bana çevir, ben giydireyim.”
Ablam gülümserken “Ateşi de var ya… Hadi, acele edelim,” deyip Rüzgar’ın alnını öptü. “Evet, ateşi var.”
Pantolonu Rüzgar’a giydirirken biraz zorlandım ama ablamın kucağında olduğu için pek sıkıntı çıkarmadı. “Teyzesinin yanında duruyor tabii,” dedim Varan Alp’e bakarak. “Kıskanmayın, nazar falan değer şimdi.”
“Aynen, kesin senin yanında duruyordur,” dedi Varan Alp de.
Teoman, “Yaz Koray,” dedi Koray’ın omuzuna dokunarak. “Bu savaşın galibi de kadınlar oldu.”
⚖️
YAZARIN ANLATIMIYLA
Yaralı omuzuna destek amacıyla sağ elini bastıran Erkin, başına bu talihsizlik geldiğinden ötürü iyice işkillenmiş bir biçimde, çaresizce yürüyordu. Öğle arasına çıkmadan evvel başına gelen talihsizlik, aracını park ettikten sonra kırık bir cam parçasının üstüne düşmüş olmasıydı. Omuzu biraz kanamıştı lakin onun için mühim değildi; sadece yanıyordu, o kadar.
Kapının önünde bekleyen sivil polislere başıyla selam veren Erkin, “Dışarı çıkan var mı?” diye sordu.
Polis memurlarından biri, “Savcım, Adem Lalezar çöp atacağını söyledi,” dedi fakat yalan söylediği on metre öteden bile belliydi. “Ya savcım…” dedi hemen ardından. “Kendisi sigara kullandığını ailesinden saklıyormuş, bu nedenle bizden müsaade istedi. Şu bloğun önünde iki dal içeceğini söyledi. Çöpü de bize attırdı.”
“Tövbe tövbe,” diyen Erkin, göz ucuyla Adem Lalezar’ın bulunduğu bölgeye baktı. Ardından kaba bir sesle “Ulan siz süs bebek misiniz? Biz sizi ne diye diktik siteye? Biriniz şu adamı içeri sokun. Benim gördüğümü de söylemeyin. Tamam?” diye uyardı.
“Derhal savcım.”
“Ya da dur,” diyen Erkin, rotasını değiştirdi. “O manyak adam sizi yine ikna eder ama ben görürsem ailesine söyleyeceğim için korkar. En iyisi ben gidip konuşayım.”
Polis memurları birbirlerine bakarak sırıttı.
Rotasını değiştiren Erkin, Adem Lalezar’ı sonunda görebildi ancak bloğun kapısının önünde bir kadınla konuştuğunu fark etti. Gözlerini kıstı, kim olduğunu anlamaya çalışırken omuzunun yandığını fark etti ve alnında biriken teri elinin tersiyle sildi.
“Miray’a söyleyeceğim Adem amca!” diyordu kadın sesi, Erkin’e tanıdık gelirken. “Bunu bilmeye hakları var. Ben saklayamam. Kusura bakma.”
Adem yumuşak bir sesle “Elif, kızım!” deyince Erkin istemsizce sırıttı. “Miray’a söyle ama ikna et, Bengü bilmesin. Vallahi canıma okur.”
“Tamam Adem amca, onu da kızına söyle o zaman,” diye ters ters konuştu Elif. “Neyse, ben gideyim artık.”
Erkin kendisini göstererek binanın arkasından çıktı ve “Vay be Adem amca,” dedi tuhaf bir sesle. Adem, Erkin’i görür görmez korkuyla arkasını döndü. Gözlerini belerten adama gülümseyen Erkin ise “Demek sigara içiyorsun…” diye konuşmaya devam etti tehditkâr bir ses tonuyla. “Vallahi Bengü teyze bunu duysa neler olur, düşünmek bile istemiyorum.”
“Yahu birdiniz, iki oldunuz!”
Adem, kime döneceğini şaşırınca Erkin onun işini kolaylaştırarak Elif’in yanında durdu fakat Elif’in bundan pek hoşnut olduğu söylenemezdi.
“Vallahi Adem amca, sigara insanı öldürür, biliyorsun…” diye lafına devam eden Erkin, gayet keyifliydi. “Hiç tavsiye etmem.”
İki kez öksüren Adem, kısık bir sesle “Aramızda kalsın, alın siz de iki dal,” dedi.
Sigara paketinin ona uzatıldığını fark eden Elif, “Ne?” diyerek geriye çekildi. “Rüşvet desen değil, tehdit desen değil, kibarlık desen hiç değil! Adem amca sen ne demeye çalışıyorsun?”
Erkin sırıtarak “Sigara paketinden bile korkuyor ya…” diyerek Elif’e takıldı. Artık ona takılmak bir hobi haline gelmişti.
Öfkeyle Erkin’e doğru dönüp kafasını kaldıran Elif, “Sen çok biliyorsun, değil mi?” diyerek anında savunmaya geçti. “Cin göz.”
Adem fırsattan istifade arkasını dönüp kaçarken ikisi de fark edememişti.
Erkin gözlerini yumdu, ardından tekrardan açıp “Seni uyarmıştım, inli cinli konuşmayacaktın,” dedi. “Bak ileride polis var, iki tane.”
Elif sırıtarak “Artık silahlardan korkmuyorum,” dedi. Cesur bir bakışla başını kaldırıp Erkin’e “Senden de…” diye fısıldadı.
“Benden korkuyordun yani?”
Elif bakışlarını kaçırdı. “Cin gibi baktığın içindir.”
Erkin cıkladıktan sonra “Senin dışarı çıkman yasak,” dedi gıcık bir üslupla. “Hemen evine gir, rica ediyorum. Hadi.”
“Sana ne? Çekil.”
Erkin’in koluna çarparak ilerleyen Elif’i Erkin’in acı içinde oflaması durdurmuştu, hatta geriye doğru dönüp baktığında da kanayan omuzunu yeni fark edebilmişti.
Büyük bir şaşkınlıkla “Koluna ne oldu?” diye sorduktan sonra yanına ilerleyip omuzuna dokundu. “Kanıyor.”
Erkin kendine geldikten sonra “Omuzumun üstüne düştüm,” dedi, basit bir vukuattan bahseder gibi. “Yerde de kırık şişe vardı, onun üstüne düştüm.”
“Neden hastaneye gitmedin?” diye soran Elif iyice hüzünlenmişti. “Ya dikilmesi gerekiyorsa? Açık kalırsa mikrop kapar. Her türlü mikrop kapar. Ayrıca çok kanıyor. Hemen hastaneye gitmelisin.”
Erkin küçümseyerek ofladı. “Ne abarttın ya… Alt tarafı kanıyor.”
“Tamam, Seraylara gidiyordum ben, sen de oraya gel,” diyen Elif, ilerideki bloğu işaret etti. “Sana pansuman yaparım.”
Erkin, Varan Alp’in yakıştırmaları aklına gelince “Olmaz,” dedi yumuşak bir sesle. “Olmaz çünkü orası çok kalabalıktır, bir de herkes hastaymış, gerek yok.”
Elif başını geriye hareket ettirerek “Kalabalık olmasıyla omuzuna pansuman yapmamın alakası ne? Tam anlayamadım,” dedi merakla.
“Ya omuzum, hani…” Gömleğini işaret etti gözüyle. “İnsanların içinde…”
Elif anında gözlerini kaçırdı ve ne diyeceğini bilemedi. “Doğru,” dedi sonra da. “Boş oda vardır belki?” Sırıttı. “O zaman ben sana kendi evimde pansuman yapayım?” Utanarak ileriyi işaret etti. “Girişin üstü.” Elif anahtarını kaldırarak bloğu işaret edince Erkin neler olduğunu ancak kavrayabildi. “Hadi, hadi…” diye devam etti Elif. “Beni bekliyorlar zaten, acele edelim, sonra gideriz yanlarına.”
“Tamam,” dedi Erkin, Elif’in peşine takılırken fakat hiç içine sinmemişti. Omuzundaki yara hâlâ basit bir yaralanma olayı gibi geldiği için kendi sözünü çiğnemiş gibi hissediyordu. “Ya da gerek var mı ya?” Binaya girmişlerdi, merdivenleri çıkıyorlardı. “Yok bence.”
Elif sinirle “Ama gömleğine bile kan bulaşmış,” deyince Erkin omuzuna dokundu, büyük bir acı hissetti.
“Senin elin çok ağır ya, tereddüt ettim…” diye şakasına takıldı Erkin. “Malum, geçen sene kaşımı patlattım diye az kalsın beynimi deşiyordun.”
Elif bu kez sinirlenmedi, aksine gülümsedi. “Sinirim hâlâ geçmiş değil ama en azından bugünlük canını yakmam. Zaten yakamam.” Dairesinin önüne gelince “Burası,” diye işaret etti. Anahtarı kilide soktu, ardından kapıyı açtı. Kendisini çok tuhaf hissetmişti.
“Anlamadım.” Erkin içeri girerken gülümsedi. “Neden yakamazsın canımı?”
Elif kapıyı kapatırken anahtarlığı da portmantonun üstüne bıraktı. “E tutuklarsın beni…”
Erkin ofladı. “Baydı artık bu espri de.”
“Tamam, uzatmayacağım… Sen salona geç, şurası,” diyerek hemen ilerideki kapıyı işaret etti Elif. “Ben malzemeleri getireyim.”
Erkin tıpkı Elif’in dediği gibi salona doğru yürüdü, sonra da o gelene kadar içeriyi iyice inceledi. O kadar derli toplu bir salondu ki kendi eviyle karşılaştırıp kaşlarını çattı. Televizyon ünitesindeki çerçevelerin açısı bile düzgündü, bu nedenle kendisini epey tuhaf hissetmişti.
Koltuk takımının rengarenk oluşu nedeniyle yüzünü buruşturan Erkin, “Iy…” dedi kısık bir sesle. “Bu ne ya böyle? Ne kadar zevksiz…” Orta sehpanın üstünde duran örgüye ve tığa bakıp “Yok artık,” diye mırıldandı. “Bir insan bu kadar sıkıcı olamaz.”
Arkasına doğru döndüğünde yemek masasının üstündeki okuma kitabına çarptı gözü. Bir şiir kitabıydı.
“Allah’ım ya Rabbim…” dedi Erkin, kendisini direkt uzaklaştırarak. Sevmediği bir şair olduğundan ötürü “Anaokuluna ziyarete gitsem oraya daha ait hissederdim herhalde,” diye mırıldandı. “Zevksiz ya bu kız.”
Pencerenin kenarına doğru ilerleyip oradaki çiçeklere bakarken “Sıkıcı,” dedi tekrardan. “Uykum geldi.” Kolunu kaldırıp saatini kontrol ederken esnedi, bu esnada da sehpanın üstündeki abajuru görüp kaşlarını çattı. “Bu ne be? Peri evi gibi… Beyaz boncuklu pembe abajur!”
Elif içeri girerken Erkin’in son söylediğini duyup “Kendi kendine mi konuşuyorsun?” diye sordu, sonra da yanına doğru bir iki adım attı.
Erkin zoraki bir tebessümle “Evin ne kadar güzel!” dedi fakat Elif neler olup bittiğini kısmen anlayabilmişti. “O kadar beğendim ki (!) hemen bugün, buraya taşınsam hiç yadırgamam.”
“Salonumu beğenmediğin yüz ifadenden anlaşılıyor.” Elindeki alet edevatı havaya kaldırdıktan sonra “Otur da koluna pansuman yapayım yoksa yatıya kalacak gibisin,” diyerek takıldı Erkin’e. “Seni yatılı misafir olarak alamam.”
Erkin dürüst olmayı seçerek “Çok zevksizsin,” dedi ve koltuğa doğru yürüdü. Otururken etrafı işaret edip “Hiç mi biri uyarmadı seni? Biraz sade bir seçim mi yapsaydın? Bir de sen…” dedikten sonra orta sehpayı işaret etti. “Örgü mü örüyorsun?”
Elif, koltuğa otururken Erkin’in gömleğini çıkarması gerektiğini söylemeye çalıştı fakat utanarak gülümsedi. Ardından da “Ben örgü örmüyorum,” dedi ters bir sesle. “Ki örsem bile bu seni pek alakadar etmez lakin takdir edersin ki pek zamanım yok, doktorum ben.”
Başıyla onaylayan Erkin, “O zaman kim örüyor? Cinler mi?” diye sorup sırıttı.
“Annem.”
“Annen?”
“Annem…” dedi Elif, ikinci kez.
Erkin’in kaşları havaya kalktı. “He sen annenle yaşıyorsun… Şimdi anladım. O zaman bu şaheserin sahibi annen, değil mi?”
“Evet, biraz öyle… Aslında renkli bir salonun sana batıyor oluşu korkunç bir durum, zira bu senin sıkıcı bir adam olduğunu gösterir.” Elif, elindeki çantayı koltuğun üstüne bıraktı; Erkin ise yalnızca kaşlarını çattı. “Çiçekler ve şiirler ruhu besler, demek ki ruhsuzsun.”
“Sen kapının önünde beni mi izliyordun?” diye sordu Erkin, sol gözünü kırparak.
Elif anında “Yok…” dedi ve sustu. “Hayır tabii ki! Kendin söyledin, oradan… Neyse ya!” Çantanın fermuarını açıp “Üstünü çıkarır mısın?” diye sordu öfkeyle.
Erkin gömleğinin düğmelerini çözerken “Tamam ya, bir şey demedim,” dedi ki pansuman yaparken canını acıtmasın. “Örgü kısmına çok takılmıştım, o da çözüldü…” Yersiz bir gülümsemeyle ona hâlâ öfkeyle bakan kadının gözlerine bir süre dikkatle baktı. “Senin gözlerin ela mı?” diye sordu sonra da.
Neye uğradığını şaşıran Elif, “Ela,” demekle yetindi.
“Kahverengi gibi geliyordu eskiden.”
Elif gözlerini kaçırarak “Ne değişti, pek anlamadım,” diye sessizce mırıldandı. Göz ucuyla Erkin’in gömleğini çıkarışını izledikten sonra “Sen nereliydin?” diye sordu bir anda.
Erkin konunun neden memleketine geldiğini anlayamadı. “İstanbul,” diye yanıtladı. “Yani doğma büyüme İstanbulluyum. Nereli olduğum konusunda da pek bir bilgim yok.”
Yüzünü Erkin’in yarasına doğru yaklaştıran Elif, “Derin biraz ama dikişe gerek yok,” dedi kaşlarını çatarak. "Ayrıca kütüğün yazmıyor mu kimliğinde? Nasıl bilmiyorsun?”
Bir yandan yarası temizlenen Erkin, diğer yandan derin düşüncelere dalarak gülümsemişti. “Benim ailem, yani tanıdığım ve bildiğim ailem üç yaşıma basmadan evlat edinmiş.”
Elif büyük bir şaşkınlıkla gözlerini belertti. Şok olmuştu. “Pardon, ben bunu bilmiyordum, özür dilerim.” Tekrardan gözlerini yaraya doğru çevirdi çünkü Erkin’in mavi gözlerine odaklandığında canı yanmıştı.
“Hiç sorun değil, otuz yaşına geldim, üzülmüyorum yani…” dedi Erkin tebessüm ederek. “Kütüğümde İstanbul yazıyor, doğma büyüme İstanbulluyum. Yani İstanbullu gibiyim sanki…”
Elif, Erkin’in gülümsediğini görünce rahatlayarak “Biraz İstanbullusun, evet,” dedi keyifle. Yarasını kapatırken de “Ben de üniversiteye kadar İzmit’teydim, sonra annemle buraya geldik. Önce ben geldim, sonra annem de yanıma taşındı,” diye devam etti.
Erkin’in gözleri kısıldı. “Yani bu salonu sen döşemiş oluyorsun.”
“Pek değil,” dedi Elif, pansuman çantasının fermuarını kapatırken. “Bir arkadaşımla kalıyordum eskiden, onun da katkısı var tabii…” derken o günleri anımsayınca vücudu titremişti. “Sonra çalıştım, çalıştım, çalıştım ve annemi ancak yanıma alabildim.”
Erkin sormaya çekinse de “Baban nerede?” dedi aniden. “Özel değilse tabii…”
İyice gerilen Elif, “Hani bana çok korkaksın, diyorsun ya,” dedi titreyen sesiyle. “Aslında onun en büyük sebebi babam.”
Erkin’in yüzü düştü ve nedenini merak ettiği için gömleğini direkt üstüne alıp ilikledi. Hemen ardındansa tahmin etmesi pek zor olmadığı için “Ben de bunu bilmiyordum, kusura bakma,” deyiverdi hemen. “Zorlama kendini, boş ver.”
Elif’in tüm bedeni titriyordu, bu nedenle arkasına yaslanıp “Anneme şiddet uyguluyordu,” dedi. Yamacındaki yastığı kucağına aldı. “O zamanlar bana normal geliyordu bu, biliyor musun? Hatta arkadaşlarımın anne babalarının birbirlerini sevdiğini görünce şok oluyordum, acayip şaşırıyordum.”
Erkin sinirle birkaç kez cıkladı.
“Çok içki içerdi, gelip annemi döverdi. Tabii bu sana sıradan gelmiştir. Kim bilir neler görüyorsun… Ama bazı insanlar içinde olmadan bir durumu anlayamıyor. Bir kitapta okuyorsun, aslında tüm kitaplarda var,” derken gülümsedi. “Dizilerde görüyorsun, filmlerde… O kadar sıradan bir hikâye hâline geldi ki kadına şiddet, insanlar görünce şaşırmıyor bile. Bir çocuğun hayatı mahvoluyor, çocukluk anıları kirleniyor ama sen klişe bir hikâye olarak algılıyorsun.”
Erkin’in canı bu duruma epey sıkıldı, bu nedenle bıkkın bir nefes verdi. “Doğru diyorsun ama sıradan gelse de her seferinde üzülüyorum, üzülüyoruz tabii ki…”
“Sonra ben büyüdükçe aynısını bana da yapmaya başladı ama neyse ki…” diyerek salonunu işaret etti. “Sıkıcı salonumda huzurla yaşıyorum, diyecektim ki hayır çünkü peşimde bir seri katil var.”
Erkin sinir bozukluğuyla gülümseyip “Evden çıkma, bir şey olmaz,” demekle yetindi.
“Sen olsan korkmaz mıydın?” diye sordu Elif, masum bir bakışla.
“Korkmazdım ya…” Erkin umursamaz bir tavırla gözlerini devirdi. “Çok da önemli değil zaten yaşamak. Ölmek pek koymaz yani.”
Elif, “Yaşamadan ölmek koyar ama,” deyince Erkin’in kaşları çatıldı. “Mesela ben daha önce hiç sonunu düşünmediğim bir gün yaşamadım. Hiç öyle bir lüksüm olmadı. Tam hayatım yavaş yavaş toparlanıyor derken başıma böyle bir bela geldi. Ben daha önce hiç âşık olmadım, biliyor musun?”
Göz göze geldiklerinde Erkin, “Hadi be,” dedi şaşırarak. “Hiç mi?”
Elif, Mir Beyaz’ı düşünürken “Yani,” deyiverdi bıkkın bir hâlde. “Olsam da itiraf edemem zaten çünkü bende o cesaret yok. Ben hiç cesur olmadım.”
“Senin hayatını ben yaşamış olsam ben de ölmekten korkardım.”
“Gerçekten mi?” diye sordu Elif, buruk bir sevinçle. Erkin kaşlarını çattı, bir yandan da Elif’in gülüşünü izledi. “Ama geçenlerde çok düşündüm ben,” diye devam etti konuşmaya Elif, tuhaf bir ses tonuyla. Halegül’ün evine gittikleri gün ne kadar üzgün olduğunu anımsadı. “Bundan sonra cesur olacağım.”
Erkin sırıttı. “İyi bari. Zaten artık silahtan da korkmuyorsun, iyi gidiyorsun bence…”
“Evet.” Elif, hırkasının cebinde duran telefonunun titrediğini fark edince “Bir dakika,” diyerek telefonunu çıkardı. Telefonu kulağına götürüp “Efendim anne?” diyerek cevapladı.
“Anneni kurtarmak istiyorsan yarın, saat altıda sana gelecek telefonu aç ve söylediğimiz mekâna gel,” diyen sesten sonra sertçe yutkunan Elif kaşlarını çattı.
“Annem mi? Kimsin sen?” Cevabını bildiği bir soruyu refleksle soran Elif’in gözleri doldu. “Cevap ver. Kimsin sen? Ne yaptın anneme?”
Erkin büyük bir şokla ayaklanırken Elif öylesine titremişti ki telefon elinden kayıp yere düşmüştü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 61.37k Okunma |
4.1k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |