
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (III)
49. BÖLÜM: “KÜLDEN GELEN”
⚖️
“Külden geldi ve kül etti.”
YAZARIN ANLATIMIYLA, 16 EYLÜL - 00.15
Emniyetteki boş ifade odalarından birinde titrek bir vaziyette yalnızca ağlamakla meşgul olan Elif, kapının ardındaki hengâme dolayısıyla daha da huzursuz olmuştu. Oldukça dar ve boğucu olan ifade odasında bir o yana bir bu yana yürürken içeride yalnızca o olduğu için rahatça ağlayabiliyordu. Hıçkırıkları ve burnunu çektiği sesler birbirine karışırken daha da geriliyor, tırnaklarını avuç içine batırıp annesine neler olacağını hayal ediyordu. Öyle ki kıyametten hallice kötü düşünceleri yakasını bırakmadığından kurduğu hayaller ona hiçbir katkı sağlamıyordu.
Erkin’in de şâhit olduğu telefon konuşmasının ardından apar topar dışarı çıkmışlardı dün, daha doğrusu 14 Eylül öğle saatlerinde. Fakat dışarı çıkmaları hiçbir işe yaramamış, baktıkları hiçbir yerde Elif’in annesi Saide Kuşçu’yu bulamamışlardı.
Ona telefonda söyledikleri “Yarın, saat 16.00’da söyleyeceğimiz mekâna gel,” cümlesiyken Elif evden çıkamadığından ötürü gidememişti. Erkin söyledikleri mekâna gitse de hiçbir şekilde ne Saide Kuşçu’dan ne de yıldız simgeli örgütten bir iz bulabilmişti.
Erkin’i ifade odasında bekleyen Elif, sonunda duraklayıp bekleme koltuklarından birine oturdu. Başını tavana doğru kaldırdı, derin bir nefes alıp verdi. Kapının ardındaki yüksek sesleri duyunca ise Fadik Hanım’ın da tıpkı annesi gibi kaçırıldığını düşündüğünde, belki de annesinin yalnız olmadığını ve o kadar da kötü hissetmediğini, korkmadığını düşünüp biraz da olsun kendisine geldi.
İfade odasının kapısı dan diye açıldığında Elif, yerinden zıplarcasına korkarak ayaklandı. Gelen kişinin Erkin olduğunu gördüğündeyse istemsizce meraklandı.
“Hiç mi bir şey yoktu?” diye sordu Erkin’in mavi gözlerine bakarken. “Kimse mi yoktu gerçekten? Doğru yere mi gittin? Belki seni görüp kaçtılar? Kamera kaydı falan yok mu o bölgede? Baktırsan? Belki izlerini buluruz?”
Erkin, maruz kaldığı soru yağmuru durunca kapıyı kapatıp Elif’in karşısına kadar yürüdü. Her adımında daha da gerilen genç kadının ela gözlerine bakarken kıpkırmızı olduğunu yeni fark etti. Muhtemelen uzun süredir ağlıyordur, diye düşündükten sonra bıkkın bir nefes verdi.
“Hiçbir şey yoktu.”
Elif çaresizlikle başını başka bir yöne çevirdikten sonra “O zaman ne yapacağım ben?” diye sordu. “Ben gitseydim beni kaçıracaklar mıydı yani?”
“Evet,” diyen Erkin, yakınındaki bekleme koltuğuna oturdu. “Anneni bırakırlar mıydı bilmiyorum ama seni kaçırsalardı muhtemelen öldüreceklerdi.”
Elif, alt dudağını ısırırken sağ elini kalbinin olduğu bölgeye bastırdı. “Şimdi de annemi öldürecekler!” dedi neredeyse çığlık atarak. “Baksana! Menderes’in annesi Fadik Hanım da ortada yok! Belki de şimdi Menderes’i hedefe aldılar, onu öldürmek isteyecekler.”
Ne diyeceğini bilemeyen Erkin, Elif’in gittikçe kızaran yüzünü ve göğsüne bastırdığı elinden anladığı kadarıyla epey acıyan kalbini fark ettiğinde endişeyle duruşunu dikleştirdi. Fakat Elif karşısındaki bekleme koltuğuna oturunca ayağa kalkacakken vazgeçti, daha sonra da iki kez öksürdü.
“Bir sakin ol, söyleyeceklerimi dinle,” dedi Erkin, sıkıntılı bir sesle. “Bence artık emniyetle bu bilgiyi paylaş. En azından bir şansın olur.”
Elif dudaklarını büzdü. “Ama anneme zarar verirler.”
“Tamam da ben biliyorum,” diyen Erkin, Elif’in duygusallığına mana veremiyordu. “Yani benim bildiğim meseleyi emniyet bilse aynı hesap değil mi? Söyledikleri yere ben gittim sonuçta. Beni gördülerse emniyetin bildiğini de düşünüyor olabilirler.”
Elif başını olumsuz anlamda salladı. “Ama kolluk gitmedi. Ayrıca senin savcı olduğunu bilmiyorlardır belki? Olamaz mı?”
“Nasıl bilmiyorlardır ya? Delirdin mi? Davanın eski savcısıydım ben, illaki araştırmışlardır.”
Elif büyük bir öfkeyle “Hayır!” deyince Erkin gerilerek kafasını geriye hareket ettirdi. Histerik ruh hali dolayısıyla Elif’in üstüne pek gitmemeye karar verse de olacak iş miydi ya? Fadik Hanım’ı herkes bilirken Elif’in annesi Saide Hanım’ı niçin kimse bilmeyecekti?
“Sen bilirsin ama 17 Eylül olmadan tekrardan telefon etmezlerse kollukla bu bilgiyi paylaşacağım.”
Elif kaşlarını çatıldı. “Ne?” dedikten sonra ayağa kalktı. “Yapamazsın.”
Erkin bu kez ayağa kalktı ve Elif’in anlayacağı dilden “Senin özel meselen olabilir ama ben duydum,” diye sertçe konuşmaya başladı. “Ve ben bu sırrı kimseden saklayamam.”
“Saklayacaksın! Ya annem ölürse?” Elif ağlayarak konuşurken kelimeleri neredeyse anlaşılmıyordu. “O zaman ne yaparım ben? Kimsem kalmaz!” Erkin’le göz göze gelince onu bir kez ittirdi. “Eğer onlara söylersen,” deyip kapıyı işaret etti. “Ve anneme bir şey olursa! O zaman gerçekten hiç acımam, seni vururum!”
Erkin tehdide hiç gelemezdi, bu nedenle “Bak,” dedi sabrı sınanır gibi. “İki sohbet ettik şakalaştık diye sınırını aşma. Nitelikli tehditten attırırım seni içeriye.” Yüzünü Elif’in yüzüne doğru indirirken “Mantıklı düşünemiyorsun,” dedi. “Anlaşıldı mı?”
Elif, Erkin’in savcı olduğunu kısa bir süreliğine unuttuğu için ne diyeceğini bilemedi. Ardından saatlerdir bir şey yemediği için ayakta durmakta zorlandı ve sandalyeye tutunarak bir süre zemine baktı.
Bir anda Erkin tarafından kolunun kavrandığını hissedince ayakta durabildi, sonra da başını Erkin’e doğru kaldırıp gözlerinin içine baktı. Dudaklarını aralayıp ters bir söz söylemek üzereyken masanın üstüne bıraktığı telefonun sesi odaya yayıldı.
Elif hızlı bir hareketle telefonu eline aldıktan sonra bilinmeyen numara olduğunu görünce hemen açtı, sonra da “Anneme bir şey yapmayın,” demeye başladı. Erkin kontrol edercesine kapıya doğru döndükten sonra telefonun ekranına odaklandı. “Ne olur anneme zarar vermeyin! Ne istiyorsunuz?”
Birkaç saniye sessiz kalan muhatap, “Annenin sesini duymak istiyor musun Elif?” diye sordu.
Elif yere çömelerek ağlarken “Anneme bir şey yapmayın,” diye kendi sözlerini tekrar etti. Korkudan ve üzüntüden baygınlık geçirmek üzereydi. “O hiçbir şey yapmadı, hiçbir suçu yok, lütfen rahat bırakın, lütfen!”
“Kızım…” Annesinin seni duyan Elif şokla yutkundu. “Kızım bana bir şey yapmadılar, korkma.”
Erkin fısıldayarak “Fadik Hanım orada mı diye sor, hemen,” dedi sertçe.
Elif şoktan çıkarken “Anne Fadik Hanım yanında mı? Size nasıl davranıyorlar? İyisin, değil mi? Zarar vermediler sana… Değil mi anne?” diye peş peşe sordu.
“İyiyim kızım. Hayır, Fadik burada yok,” diyen Saide Hanım’ın sesi kesik kesik gelmişti. “Kızım korkma, ağlama, tamam mı?”
Ses kesilince Elif tamamen zemine oturdu ve “Anne!” demeye devam etti. “Anne seni kurtaracağım, tamam mı?”
“Onu bir tek biz istersek kurtarabilirsin, Elif.”
Elif bu kez korkmadan “Nasıl? Nasıl yapacağım? Söyleyin,” dedi.
Ayakta dikilen Erkin, kaşlarını çatarak olanları izlerken meslek hayatında ilk defa karşılaştığı bu durumdan dolayı epey rahatsızdı.
“O yanında duran savcı arkadaşın var ya…” Elif telaşla Erkin’e doğru dönünce Erkin ‘dediğim oldu’ dercesine bir bakış atmıştı. “Onunla beraber…” Duraksadı. “Ülkü Çakmak’ın çiftlik evine gidip oradan bize kamera kayıtlarını getireceksiniz.”
“Ne kaydı?” diye soran Erkin’in yüz ifadesi epey gergindi. “Lan ne kaydı, geri zekâlı? Neyin kaydından bahsediyorsun? Cevap versene!”
“Yıldız Çevik’in cesedinin, 17 Eylül doğumluların babalarının ve o zaman yangın çıktığında olay yerini temizleyen savcının gömdüğü anın görüntüleri.”
Elif nefes alırken korkuyla karışık bir ses çıkarınca Erkin mana veremedi. “Ne yapacaksın bu görüntüleri?” diye sordu aynı sertlikle.
“Çeyizime saklayacak halim yok, savcı. Bütün ülke öğrenecek.”
Erkin gözlerini devirdi. “Tamam da bunun size hiçbir getirisi olmayacak.”
“İşine bak savcı.”
Erkin telefonu Elif’in elinden aldıktan sonra “Kes lan,” dedi sertçe. “Hem kaydı alıp sana ulaştıracağız hem de Saide Hanım elinizde olacak. Yok öyle iş! Hem madem çiftlik evinde, girip niye siz almıyorsunuz? Eliniz ayağınız mı yok? Ha, geri zekâlılar?”
“En az senin kadar zeki olmasak şimdiye çökertmiştiniz şebekeyi, değil mi? Yok savcı yok… Anlamıyorsun sen bizi. Kamera kaydını bir tek sen alabilirsin.”
Erkin, Varan Alp’ten dolayı böyle söylediğini düşününce “Varan Alp çiftlik evine gitmiyor bile. Oraya en son ne zaman uğradığını bilmiyorum. Şimdi 17 Eylül arifesinde oraya gitmek istediğimi söylesem pek de normal olmaz. Bu yüzden hâlâ söylediğimin arkasındayım, geri zekâlısın,” diye öfkeyle söylendi. “Bir de o kayıtları kamuoyuna yaysan ne olur? Halk zaten 17 Eylül’de neler yaşandığını az çok biliyor. Şimdi size emir veren Behzat abinize söyleyin, cezaevindeki şartlarını pek de zorlamasın. Cehennemi yaşattırmasın kendine!”
Tam telefonu kapatacaktı ki “Şifre savcı, şifre!” diye bir ses yankılandı. “Kasanın bir şifresi var. Asıl sen geri zekâlısın.”
Erkin dişlerinin arasından “Senin sonun benim elimden olacak, hadsiz herif…” dedikten sonra telefonu indirirken bıkkın bir nefes verdi. Göz ucuyla Elif’i kontrol edip sakin olduğuna emin olduktan sonra “Fadik’i de Saide’yi de getireceksin, o şartla sana kayıtları ulaştırırım,” diye devam etti. “Yoksa unut.”
Erkin telefonu suratlarına kapatınca Elif hiddetle “Ne yapıyorsun sen?” diye sordu. Ağzı beş karış açık kalmıştı. “Niye cevap vermelerini beklemedin?”
Telefonu Elif’in eline tutuşturan Erkin, “Görüşürüz, hoşça kal, önce sen kapat faslı mı bekliyordun?” diye sordu sıkıntıyla. “Bak, doktor,” dedi sakinleşmeye çalışarak. Elif hâlâ şaşkındı. “İki gündür sana yardım ediyorum, daha fazlasını bekleme benden!”
Elif zaten ağladığından ötürü gözünden bir damla yaş akması pek sırıtmamıştı ama yine de böyle olunca kendisini çok güçsüz ve salak hissetmişti. Öyle ki ne diyeceğini bilemeyerek öfkesine sığınıp “Nefret ediyorum senden ya! Empati yoksunu, bencil herif!” dedikten sonra küser gibi koltuğa oturmuştu.
O sırada burnundan soluyan Erkin, “Sen ne hakla benimle böyle konuşabiliyorsun?” diye sordu ve cevap beklercesine karşısına oturdu. “Heey!” dedi sonra da. “Ya üç tane şey beceriyorsun: Ağlamak, tehdit etmek, korkmak!” Pes edercesine arkasına yaslandı. “Anlamadım gitti! Bozuk mu doğdun sen? Bu yaşa kadar nasıl geldin?”
“Sus!” diye bağırdı Elif. Sonra da önündeki sehpayı Erkin’e doğru ittirdi.
Erkin bacaklarını geriye doğru ittirirken “Allah’ım sabır ver ya,” diye mırıldandı öfkeyle. “Silahtan korkar, savcıya şiddet uygular!”
“Kes artık, yeter, sus artık ya, sus!” diye peş peşe bağırdı Elif. “Senin de becerdiğin tek şey öfkeyle konuşup zararla oturmak! Bencilsin! Benim annem kaç senedir bulunamayan örgütün elinde, tehdit ediliyorum ve benden sakin kalmamı bekliyorsun! Kes artık!”
Elif’in korkutucu yüz ifadesi dolayısıyla gözlerini kaçıran Erkin cıklayarak ayağa kalktı, sonra da “Allah akıl versin,” diyerek arkasını döndü. “Bak doktor, bu iş böyle çözülmez. Kalk, ifade vereceksin, hadi.”
“Ne yapacağım, biliyor musun?” diyen Elif, sabrının son deminde olduğundan sinirden kıkırdamaya başlamıştı. “Gidip davanın savcısına seni şikâyet edeceğim! Savcı, örgütle iş birliği yapıyor diyeceğim! Eğer zorla ifade vereceksem hepsini…”
Erkin bu kez oldukça yüksek bir sesle “Hele bir yap!” diyerek işaret parmağını salladı. “İnsanlığımızdan olmadık diye sana yardımımız dokunsun dedik, pişman ettirme! Böyle bir iftira atamazsın. Duydun mu?”
“Yapayım da gör, en değer verdiğin şeyle tehdit edilmek nasıl hissettiriyormuş…” Elif odanın içinde dolanmaya devam ederken sinir krizi geçirdiği kesindi. “Hayır, imkânsız yani… Beni anlaman imkânsız.”
Erkin kapıya doğru yaslanırken Elif’in sözlerini düşünüyordu. “Nasıl yani?” diye sordu en son, anlamayarak. “Niye anlayamazmışım?”
Elif duraksadı, sonra da “Belli ki hayatın boyunca hiçbir şeyden korkmamışsın,” dedi aklına gelen ilk cümleyi kurarak. Evlatlık olduğunu hatırlayınca ailesinden bahsetmek istemedi, sonra da “Annem korkar onlardan,” dedi, kendi hikayesini hatırlatmak istercesine. “Hayatı boyunca en yakınından şiddet görmüş bir kadın o. Ne anlar ya kaçırılmaktan? Kaç insanın başına böyle saçma bir olay gelir? Tamam, yangın günü yemişler bir halt, bunu savunduğum yok.” Erkin’in tam karşısında durdu. “Ama annemin çektikleri zaten anneme yeter. Pazara gidip meyve seçerken bir ton adam tarafından kaçırılmayı kim normal karşılar ya? Azıcık düşün, anlarsın.”
“Ben normal bir durum olduğunu mu söyledim?”
“Lafı neredeyse oraya getirdin.”
Erkin inkâr etti. “Öyle bir şey söylemedim, saçmalama.”
“Ama bana sürekli ağladığımı ve korktuğumu söylüyorsun hem de böyle bir durumdayken…”
Bıkkın bir nefes veren Erkin, “Bu durum normal değil ama senin sürekli ağlayıp zırlaman da normal değil. Azıcık mantıklı düşünürsen sana yardım edebilecek kişilerin kolluk kuvveti olduğunu anlarsın zaten,” diye tane tane açıkladı. “Bir de kalkıp beni tehdit ediyorsun, sanki eline silah alabileceksin de vuracaksın beni…” Gözleri kısıldı, küçümser bir bakış attı. “Daha silaha bile bakamıyorsun sen. Ağzından çıkana da dikkat edeceksin, mantıklı düşünmek için duygularını da bir kenara bırakacaksın. Yeter artık. Uğraşamam seninle. Vaktim yok!”
Erkin’in kısık mavi gözlerine bakarak on saniye geçiren Elif, “Peki tüm bu dediklerini yaptıktan sonra anneme zarar gelirse ne yapacağım?” diye sordu ve bir adım attı Erkin’e doğru.
Elif’i sakin ve ciddi görünce gerilen Erkin, bir adım geriye gitti. Sorusunu ancak kavradıktan sonra “Bir şey olmaz,” demekle yetindi.
Elif tekrardan bir adım daha attı. “Ya olursa?”
Erkin gözlerini kaçırırken “Ya olmaz işte!” dedi sertçe.
“Olursa diyorum!”
“Olursa gel, vur, sesimi çıkarmayacağım.”
Elif ofladıktan sonra kısaca üstünü kontrol etti. “Tamam, ifade vereceğim. Sonra buradan çıkmam lazım ama…”
“Niye? Burada kalmanız gerekiyor, biliyorsun.”
Elif pek umurunda olmasa da “Ya üstüme başıma bak,” diyerek dünden kalan kot pantolonunu ve siyah tişörtünü işaret etti. “Dünden beri böyleyim. İki gün daha bu kıyafetlerle kalırsam etrafımdakiler kaçacak benden. 17 Eylül olmadı zaten, bir üstümü başımı değiştirsem iyi olur. Beni de sen götürürsün diye düşündüm. Malum…”
Erkin kısaca Elif’i inceledikten sonra en son yüzüne baktı. Ne diyeceğini bilemedi, ardından “Güzel işte,” dedi ve kaşlarını çattı. “Yani güzel derken… Bir şey olmaz. Pijamayla da değilsin sonuçta.”
“Bir duş alsam iyi olur. Anladın mı?” Elif telefonunun ekranına bakıp saati kontrol etti. “Saat gecenin birine geliyor zaten… Hadi.” Erkin’e çekilmesi için işaret verirken hâlâ aval aval baktığını fark eden Elif, neyine bu kadar baktığına pek anlam vermemişti. “Hey!” Tek elini havaya kaldırıp gözünün önüne getirdi, Erkin ancak gözlerini çekebilmişti. Açıkçası ikisi de o an neler olduğunu pek çözememişti. “Kapının önünden çekil de emrettiğin gibi ifade verebileyim, Sayın Savcı.”
Erkin kapının önünden çekildi, sonra da “Çok şükür kafan yerine geldi,” dedi. Kapıyı açarken “Buyur,” dedi imayla.
⚖️
MİRAY HİLDE LALEZAR
Hafifçe kaldırdığım başımı Menderes’in babası Suphi Bey’e doğru yönelttiğimde, sesi ne yazık ki İstanbul il sınırı dışına ulaşacak kadar yüksek bir biçimde yayıldı. Söylediği tüm sözler eşini bulmamız için tehditvari kelimelerden oluşuyordu ve işin kötüsü, Menderes’in otuz yaş büyük versiyonu olduğundan ötürü pek çekilmiyordu da.
Elindeki bastonu bir kez yere vurduktan sonra oturduğu bekleme koltuğunu hızlı bir hareketle çevirip “Sen beni anlamıyorsun, komiser,” dedi, belki de yüzüncü kez. “Sen beni anlasaydın şu an orada oturmazdın. Kalkardın, arardın benim eşimi. Senin görevin bu değildir, haberin ola.”
Bizden on dakika sonra emniyete gelen Teoman, neler olduğunu henüz yeni yeni anlıyorken Suphi Bey ile münakaşa etmek onu epey zorluyordu; bunu gerilen yüz ifadesinden ve bıkkın tebessümlerinden anlayabilmiştim.
“Bakın, beyefendi… Memur arkadaşlarımız zaten gereken yerlere intikal etti. Eşiniz Fadik Hanım alıkonulduğu yerden nerelere gidebilir, vesaire, bunlara bakmak için mobese kayıtlarını da incelediler. Şimdi bekleyeceğiz, gereken yerleri arayacağız.”
Kolunu kaldıran Suphi Bey, “Saat olmuş üç!” diye neredeyse bağırdı. Geldiğimden beri pek çok yüksek ses tonuna maruz kalmıştım ancak bu, beni titreten ilk sesti. “Müdürünü çağır, müdürünü! Adın ne senin? Sen kimsin?”
Teoman bu kez “Haddini bil istersen amca,” diyerek ters yaptı. “Bak, karşında avukatınız da oturuyor. Gelişme olursa haberdar eder zaten. Karşında koruman yok, polis var, azıcık düzgün konuşsan iyi olur.”
İki kez öksürdükten sonra “Suphi amca, sen istersen eve dön,” diye yumuşak bir dille olanı biteni anlatmaya çalıştım. “Ben buradayım, Menderes de burada… Kalabalık yapmayalım. Bir gelişme olursa ben sana aktaracağım.”
Yüzünü buruşturdu. “Sen buna kalabalık diyorsun…” Başını olumsuz anlamda salladı. “Bak, ben bütün İnegöl’ü buraya toplarım. Kavakeli Köyü var ya, biliyor musun sen orayı?” Kaşlarımı çattım. “Bütün herkesi İstanbul’a toplarım, emniyetin önünde beklerler, aha o zaman görürsün kalabalık nedir… Avukat…” Cıkladı. “Bana eşimi bulacaksınız. Ona hele bir zarar gelsin… Andım olsun yer yerinden oynar. Vallahi billahi o gözlüklü bidon kafalı herifi ensesinden tutar şuradan aşağı atarım.”
Pek umursamayarak “Süper,” diye mırıldandığımda Teoman tarafından uyarıcı bir bakışa maruz kaldım. “Yani…” dedim gülümsemeye çalışarak. “Haklısınız Suphi amca ama böyle bir şeye gerek kalmayacak.”
Karısını önemsediğini öfkeli yüz ifadesi dolayısıyla epey fark ettiğim Suphi amca, “Olmaz, gitmem,” diye ısrarını sürdürdü. Gözlerimi devirirken bıkkın bir nefes verdim. “Fadik buraya gelmeden buradan iki adım atmam.”
Ayağa kalktıktan sonra “Teo, biz çıkalım o zaman,” dedim ve zorla gülümsedim. “Suphi amca sen de iki adım atma, şurada otur.” Zaten oturduğu bölgeyi işaret ettiğimde istemsizce bacaklarına bakan yaşlı adamı görmezden geldim. “Hadi…” dedim enişteme kapıyı işaret ederek.
Sonunda çağrımı anlayan Teoman ile beraber hızlı adımlarla komiser odasından ayrıldıktan sonra ileriyi işaret etmemle beraber mobese odasına doğru ilerlemeye başladık. Yürürken bir yandan da “Başka ne oldu? Onu anlatmadın,” diye beni soru yağmuruna tutmaya başladı. “Varan Alp’le nerede karşılaştınız? O mu geldi? Bir de Elif’in annesi ne ara kaçırılmış?”
Mobese odasının kapısını açarken “İçerideler, onlar anlatsın,” diyerek kendimi bile isteye her şeyin dışında tuttum. Zira olanları henüz ben de sindirebilmiş değildim.
İçeri girdiğimiz an Erkin’in lafı “Sonra da hedefe ulaşırız,” diye yarıda kalmıştı. Bizi görünce “Nasıl?” diye sordu Varan Alp’e doğru. Elif de yanlarındaydı ve hiç iyi görünmüyordu.
“Olabilir.” Varan Alp’in sesi şüpheli geldiği için merakla yanlarına doğru yürüdüm ve hemen yakınlarındaki duvara doğru yaslandım.
Teoman da “Hayırdır?” diyerek yanlarına tekerlekli sandalye çekti. Otururken Elif’e göz ucuyla baktı, ardından Varan Alp’e dönüp “Sıkıntı ne? Anlatın bakalım,” dedi.
Erkin hemen “Saide Hanım’ı kurtarabilmemiz için bir şart koştular,” diye kısaca açıkladı. Bu durumdan haberdar olmadığım için kaşlarımı çattım. “Miray’ı aradıkları gibi bilinmeyen bir numaradan çaldırıp seslerini değiştirerek konuştular. Elif’i aradılar bu kez.”
“Saide Hanım ne alaka? Onu da mı almışlar?” diye sordum korkuyla.
Elif rica eder gibi Teoman’a döndü ve “Annemi kurtarabilmemiz için sizin çiftlik evinizdeki kasanın şifresine ihtiyacımız var,” dedi.
“Neden?” diye sordum ve konu ilgimi çekince yamacımdaki sandalyeye oturdum. Varan Alp’e doğru dönüp “Ne var ki kasada? Para falan değildir, diye düşünüyorum,” dedim.
Varan Alp kafasını olumsuz anlamda bir kez kaldırdı. Kısa bir sessizliğin ardındansa “Bir kayıt varmış,” dedi. “Ben o kasayı hiç açmadım ki… Şifresini de bilmiyorum. Hatta evi düzenlerken atmayı bile düşündüm. Abi sen biliyor musun?”
Teoman derin bir düşünceden sıyrılır gibi “Hatırlayamadım,” diye mırıldandı. “Zaten çiftlik evi Varan Alp’in. Ben oraya…” Düşündü. “Beş senedir falan gitmedim.”
“Ben de en son annemin günlüğünü okumak için gitmiştim. Hatırlıyor musun?” Erkin’e doğru döndü Varan Alp. “Semiha Ertürk’ü de o günlükler sayesinde bulmuştuk.”
Başıyla onayladı Erkin. “Hatırlıyorum.”
“Nasıl yani?” diye soran Elif, büyük bir hayal kırıklığıyla herkese tek tek baktı. “Biz şimdi o kasanın şifresini bilmiyor muyuz?” Gözleri dolu doluydu. “O zaman annemi nasıl kurtaracağız?”
“Anlattım ya az önce…” diyen Erkin pek bıkkın konuşmuştu.
Tam dudaklarımı aralayıp Elif’e sakin olmasını söyleyecektim ki bana gerek kalmadan kendisi bir anda “Az önce şifreyi bildiğinizi düşündüm!” diye çattı Erkin’e. “Ayrıca bir anlaşma yaptık, benimle düzgün konuş.”
Eniştem “Tamam, Erkin,” diyerek Erkin’in omuzuna dokundu. “Sakin olalım. Babam biliyordur kasanın şifresini.”
“Babam biliyordur da bence kasada kayıt falan yok,” diyen Varan Alp kendinden emindi. “Öyle olsa bile çoktan çöpe atması gerekiyor. Çünkü anladığım kadarıyla dayım da merhumeyi izinsiz gömenlerden… Böyle bir durumda babam dayıma arka çıkardı.”
Sessizliğimi bozdum: “Bence kaydı saklayan kişi bizzat Beyhan Bey.” Hepsinin yüzü bana dönünce büyük bir aydınlanma yaşar gibi oldular. “Tanıdığım kadarıyla tam da öyle bir adam çünkü…”
Eniştem başıyla onaylarken “Miray doğru söylüyor,” dedi sessizce. “Ama bence kasanın şifresine ihtiyacımız yok. Bu adamlar sizi tekrar aradığında kasanın şifresini uydurun, çiftlik evine girsinler, biz de alıp emniyete getirelim.”
“O kadar salak değillerdir,” diyen Varan Alp’in aklında başka bir plan vardı sanki. “Daha sağlam bir şey yapalım.”
“Ne gibi?” diye sordu Erkin de. “Baştan anlaşalım, oraya falan gitmeyeceksin.”
Korkuyla Varan Alp’e döndüğümde öylece kalmıştı. Bir iki saniye geçince bana doğru döndü, sonra da “İlkhan’ın duyabileceği şekilde seninle kavga edeceğiz,” diye kafasındakini anlatmaya başladı. “Onun öncesinde de Öznil’e anlatacağız durumu, o da gidip İlkhan’ı fişekleyecek. Onun duyabileceği şekilde tartışınca da Öznil’in yalan söylemediğini anlayacak.”
Kaşlarım çatılırken “Nasıl bir kavga edeceksiniz Erkin’le?” diye sordum. “Şifreyi ver, şifreyi vermem kavgası mı?”
Varan Alp, “Evet,” diyerek söylediğimi onayladı. “Hatta bunun için geçerli ve gerçek olmayan başka bir sebep de bulmam lazım. Annemin bir sırrı olabilir… Yani… Gerçi annemi karıştırmasak daha iyi olur ama aklıma başka bir şey gelmedi.”
“Ha kasada başka bir şey var gibisinden mi?” dedi Erkin de. “Mantıklı. Sonra İlkhan bunu duyup ne yapacak? Yandaşlarına mı haber verecek?”
Teoman, “Oğlum bu iş nereye gidiyor? Aklında ne var?” diye araya girdi. “Kendini tehlikeye atamazsın, haberin olsun.”
Varan Alp iki kez öksürdü, sonra da “Abi ben oraya gideceğim, Erkin kasaya dokunmasın diye, sözde,” deyince kaşlarımı çattım. Boğazımdan mideme kadar alev topu düşüyormuş gibi hissedince de korkuyla enişteme döndüm. Varan Alp’in tehlikede olmasını kaldıramazdım, olmazdı.
“Saçmalama!” dedi eniştem de aklımdaki cümleyi söyleyerek. “Oğlum kafayı mı yedin sen? 17 Eylül olacak! Seni öldürebilirler hatta direkt öldürürler! Delirdin mi?”
Varan Alp düşünür gibi çenesini kaşıdı, sonra da “Onları artık yakalamamız lazım,” dedi sessizce. “Bu son olsun, kâbus bitsin. Daha fazlasını kimse kaldıramaz abi.”
Erkin ve Elif aynı anda Teoman’a dönünce bu kez ben dudaklarımı araladım ve “Niye sen gidiyorsun ki?” diye sordum. “Başka biri gitsin, başkası beklesin… Olmaz mı?”
Varan Alp’in kısık ve yorgun gözleri, benimkilerle buluşunca ikimiz de bir süre sessiz kaldık. Sonra “Kamera yerleştirmiş olabilirler, bayağıdır çiftlik evine gitmiyordum,” dedi. “Yani kolluk oraya giderse planımız anlaşılır ama ben gidersem Erkin’le ettiğim kavgayla beraber tutarlı bir hareket olur. Hani… Sıkıyorsa gelin alın, der gibi olurum.”
“Ne gerek var buna?” diye sertçe söylendim. “Seni tek başına orada görürlerse kötü şeyler olur.” Daha fazlasını söylemeye dilim varmıyordu. “Böyle bir şey olmayacak.”
Eniştem, “Olmaz,” dedikten sonra ayaklandı. “Gerekirse ben giderim, yollamam seni.”
“Ben gideceğim,” dedi Varan Alp ısrarla.
Artık dayanamadım ve “Kafayı mı yedin?” diye sordum. Yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. “Ya bir şey desenize!” dedim Erkin’e doğru dönerek. “Resmen 17 Eylül’de tek başıma korumasız, güvenliksiz bir yerde katilimi bekleyeceğim diyor!”
“En azından etrafta sivil polis olsa, Alp…” diyen Erkin oldukça sessizdi. “Gerçekten sıkıntılı bir plan. Hani biri geldi, diyelim… Nasıl tek başına yakalayacaksın?”
Düşünceli bir hareketle alnını kaşıyan Varan Alp’in suratına patlatmamak için kendimi zor tutarken ayaklandım ve “Olmaz ya böyle saçma şey,” dedim sinirle. “Akıl kârı mı bu dediği? Ben de mantıklı bir planı var zannettim,” diyerek arkamı döndüm. “Gidiyorum ben ya…”
“Hem böyle adamlar baştakileri değil, alt mertebe üyelerini gönderirler riskli işlere,” dedi eniştem açıklamak istercesine. “Oğlum sen ölmek falan mı istiyorsun? Söyle, bilelim. Çünkü ben seni şu an anlamıyorum Varan Alp, aklım almıyor yani. Bir video kaydı alacaklar diye şebekenin başının çiftlik evine geçecek hali yok herhalde.”
“Çiftlik evine hiçbir türlü gitmezler gibi geldi bana da.” Erkin de ayağa kalktı. “Bence şifreyi verelim, anneleri de oraya getirsinler,” dedikten sonra Elif’e doğru kısa bir bakış attı. “Ne dersiniz?”
Varan Alp ısrarla “Ya ben gideyim çiftlik evine, kıstırıp yakalayalım,” deyince ellerimi yumruk haline getirip sıktım. “Tamam, çok korkuyorsanız yakınlarda bir yerde beklersiniz. Zaten doğru düzgün anlatmama da izin vermediniz.”
“Birkaç kişi gelirler, hepsi de şebeke hakkında bilgi alamayacağımız birkaç gerzek olur, emin ol.” Eniştem de aynı şekilde ısrarla fikrini söylemeyi sürdürüyordu. “Bu yüzden tek gitmeni onaylamıyorum.”
“Ben de senden izin almıyorum,” diyerek ayaklandı Varan Alp. “Dünkü çocuk değiliz biz de… Bir planım var.”
Varan Alp mobese odasından çıkmak için yanımdan geçerken göz ucuyla bana bakınca öfkeden ne yapacağımı şaşırdığım için konuşamamıştım. Bir adım atıp kapıyı açtığında ise eniştemin “Allah’ım sabır ver!” diye bağırdığını işitip ona doğru döndüm. Varan Alp kapıyı kapatıp odadan çıktı.
Arkasından bakarken elim ayağım titremeye başladı, duvara yaslandım ve “Saçmalıyor,” dedim ağır ağır. “Başına göre iş yapabilir mi? Yapamaz bence. Gidip konuşalım Onur’la.”
“Daha da sinirlenir, yapma,” diyen Erkin, sandalyenin arkasına astığı ceketini alıp giyinmeye başladı. Bir yandan da Elif’e doğru dönüp “Biz senle şu dışarıdaki işi halledelim, hadi,” dedi. Bana doğru dönüp “Siz şimdi üstüne gitmeyin, ben onunla konuşurum,” dedi. Enişteme doğru döndü. “Tamam?”
İşler iyice karışmıştı ve elimden gelebilecek en büyük yardım, sanırım sadece emniyette durup beklemekti. O da ekstra olarak beni de bulmak zorunda kalmasınlar diye…
⚖️
Gecenin köründen beri emniyette olmanın verdiği yorgunlukla ifade odasında, koltuğun üstünde yaklaşık sekiz saatlik bir uykunun ardından gözlerimi açtığımdan beridir tek gördüğüm, hareketlilikti. Tüm kuvöz arkadaşlarımı erkenden emniyete getirdiklerinden ötürü beş altı saattir farklılıklarımıza maruz kalıyorduk ve genelde birbirimizle kavga ediyorduk. Burada geçen üçüncü senemizken bir yol katedemiyor oluşumuz iyice öfkelenmemize sebep olmuştu.
Üstelik bu kez içimizden iki kişinin annesi esir alınmıştı. Özellikle onların sakin kalabilmesi imkânsız gibi görünüyordu.
Jack ve Isabelle ikilisi arasında kart oyunu oynarken Menderes’in oflamaları ile Elif’in oflamaları birbirine karışıyordu. Ara ara ifade odasından çıkıp Mir Beyaz’ın yanına uğramasam bugün hem sıkıntıdan hem stresten deliye dönebilirdim.
Bir yandan Elif’in telefonunu aramalarını beklerken diğer yandan da kolluktan bilgi bekliyorduk. Anlayacağınız, işler dünkünden de karışık bir vaziyetteydi.
Ve en kötüsü de… 17 Eylül’e saatler kalmıştı.
Menderes, telefonunu kapatmadan hemen önce “Sağ olasınız, eyvallah,” dedi kaba sesiyle. “Haber verirler size, hadi, hadi, sağlıcakla…”
Bakışlarımı ona doğru çevirirken “Bu kimdi?” diye sordum. Muhtemelen dünden beri telefonla görüşüyordu fakat ben yalnızca son dört saat gelen aramalara hakimdim.
Tespihini sallarken “Eski muhtar,” dedi kısaca. “Ya avukat, anamgilden haber yok mudur? Sen bir gidip soruştursan? Ben odadan çıkınca azar yiyorum, elimden bir kaza çıkmasın.”
Göz altı kıpkırmızı olan Menderes, muhtemelen dünden beri uyumamıştı.
Oflayarak Elif’e döndüğümde bekleme koltuğunun başına kafasını yaslarken uyuyakaldığını fark ettim. Sabah uyuyamadığını söylemişti.
Tatsız bir bakışla Menderes’e dönüp neredeyse fısıldayarak Jack’i işaret ettim. “Jack ile kavga etmeyeceğine söz ver, çıkıp sorayım.”
Başıyla onayladı, ben de ayağa kalktım.
Elif’in çok yakınında duran kapıyı aralarken ses çıkarmamaya özen gösterdim, çıktıktan sonra da kapıyı yavaşça kapattım. Yanımdan geçen polis memurlarından biri ifade odasının kapısına baktıktan sonra “İçeri,” dedi yalnızca. Sanırım buradan çıkmamamız için emniyetteki herkese uyarı geçmişlerdi.
“Ben avukatım,” dedikten sonra etrafa kısaca göz gezdirdim. “Savcı emniyette mi?”
“Hanımefendi lütfen odaya girer misiniz?” diye ısrar edince yanına doğru iki adım attım.
Göz teması kurup “Avukatım diyorum, anlamıyor musun?” dedim öfkeyle. “Sabahtan beri odadayım zaten. Çok merak ediyorsan emniyetten çıkmayacağım. Neredeler? Söyle.”
Benden epey uzun olan genç polis memuru, çaprazımızdaki sorgu odasını işaret etti. “İfade kısmında değiller, izleme odasında hepsi.”
Hepsi?
Kaşlarımı çatarak izleme odasına doğru yürüdüm, ardından kapıya iki kez tıkladım. Araladığım an tüm yüzler bana doğru dönünce bir anlığına algılama yetimi kaybettim. Neredeyse bütün adliye buraya toplanmıştı, kendimi çok tuhaf hissetmiştim.
Zaten davanın savcısı olan Onur, eski savcılarımızdan Erkin ve Kamil Savcı, ek olarak davanın mağduru olmasına rağmen tabii ki aralarında olan Varan Alp; emniyet amirimiz Korhan Amir, Gönenç Müdür; Halegül Komiser ve Mir Beyaz da içerideydi. Bir tek eniştem yoktu, o da muhtemelen evdekileri kontrol etmeye gitmişti.
Ne diyeceğimi bilemediğimden dolayı “Şey,” dedikten sonra arkamı kontrol edip içeriye girdim. Hepsinin gözü üstümdeydi. “Bir haber var mı acaba? Annelerden…”
Halegül sert sesiyle “Yok,” dedikten sonra kapıyı işaret etti. “Hadi, sen ifade odasına.”
“Bak, kapıyı kilitleyeceğim üstünüze…” diye ikaz eden Korhan Amir’e döndüğümde kapıya yaslanarak önlerindeki bilgisayara bakmaya çalıştım.
İki kez öksürdükten sonra “Aaa!” dedim kızarak. “Niye Mir Beyaz burada da ben ifade odasındayım mesela? Çifte standart mı yapıyorsunuz?”
Bir anlığına hepsinin sesi birbirine karışır gibi oldu, en son Mir Beyaz sertçe “Miray, hadi, olmaz,” diyerek koluma dokundu. Beni çıkarmak için kapıyı aralayınca kaşlarımı çattım.
Fısıldayarak “Siz bir şey mi karıştırıyorsunuz?” diye sordum kulağına.
Başıyla onayladı. “Evet.”
Bu kez yüksek bir sesle “Niye benim haberim yok?” diye sorduğumda Mir Beyaz söylediğine pişman olur gibi kendini bir adım geriye çekti. Varan Alp’in bize tam açıklayamadığı plan aklıma gelince büyük bir aydınlanma yaşayıp ona doğru döndüm. Hemen gözlerini kaçırınca da “Olmaz,” dedim. “Teoman nerede? Niye burada değil? Ondan da saklıyorsunuz, değil mi?”
“Miray Hanım,” diye öfkeyle gözlerini bana yönelten Onur’a döndüğümde oturduğu yerden gıcık gıcık baktığından ötürü yüzümü ekşittim. Tam dudaklarımı aralayıp ne olduğunu soracaktım ki bana fırsat vermeden “İşler sandığınızdan daha ciddi, bu yüzden bu odadan çıkın,” dedi peş peşe.
“Tamam?” diyerek iki adım öne doğru yürüdüğümde Mir Beyaz hafifçe koluma dokundu, bense sertçe geri çektim. “Niye ben bilmiyorum da diğer 17 Eylül mağdurları biliyor? Bunu da açıklayın. Savcı ve polis oldukları için mi?”
Halegül sırıtarak “Evet,” deyince bu kez aynı yüz ifadesiyle ona doğru döndüm. Mavi gözleri gülerken bir anda sinirle bakmaya başladı. “Sadece ondan da değil, süslü. Sen planı bozarsın. Şimdi çık da şu işi bitirelim artık.”
“Niye bozarmışım planı? Ya ben anlamadım,” dedim artık hiç çekinmeden konuşurken. “İki müvekkilimin annesi yine iki tutuksuz yargılanan diğer müvekkillerimin davasıyla bağlantılı başka bir vaka kapsamında kaçırılıyor ve benim gelişmelerden haberim olmuyor? Bu hangi kanun da benim haberim yok? Böyle bir madde mi var? Çünkü ben bilmiyorum.”
İstenmediğim yerde durmayı sevmediğim için arkamı döndüm.
Yürürken “Ben bu odadan çıkacağım ama sizi müdürünüze,” derken müdürle göz göze geldim. Açıkçası onun burada olduğunu unutmuştum. En köşede, kısık gözleriyle beni izlerken zorla gülümsedim. Ardından Korhan Amir’e döndüğümde ne yapacağımı bilemedim. “HSK’ya suç duyurusunda bulunacağım.”
“Tövbe tövbe…” diyen Kamil Savcı, ağır adımlarla ayağa kalktı. “Gel Miray, ben sana uygun bir dille olanları anlatayım.” Yumuşak dili sayesinde herkesi kendine hayran bırakan Kamil Savcı, etraftaki sert bakışlar olmasa beni pek de ikna edemezdi. Fakat emniyet müdürünün de bu ufacık odanın içerisinde planı dinliyor oluşu azıcık da olsa güven verdiğinden Kamil Savcı’yı dinleyip dışarı çıktım.
Hâlâ aralık olan kapının ardında bekleyen Kamil Savcı, sırtını bana kendisini de izleme odasına doğru çevirip içeridekilere sessiz fısıltılarla birkaç bir şey söyledi. En son “Zaten saygı duyar,” deyince benden bahsettiğini düşünüp kollarımı göğsümde bağladım.
Kapıyı kapatıp arkasını döndüğünde tüm adliyenin hayran kaldığı bıyıklarına, sonra da kısık ve derin gözlerine öfke dolu bakışlar savurdum. Kendisi tüm negatif duyguları pozitife çeviren gülüşüyle “Kız, seni de özlemişim, onu fark ettim,” diyerek omuzuma dokundu. “Gel bakalım, gel…” İleriyi işaret ederken kolunu omuzuma attı. “Vallahi ben olmasam bu emniyetin de adliyenin de işi yaş… Avukatları deli ediyorlar, başlarına kalıyor hepsi… Ben öyle miyim?”
Dürüstçe “Vallahi son zamanlarda sizi de eski karakteriniz dışında görüyorum, Kamil Savcım,” dedim. Dobralığımı ve arsızlığımı bildiğinden ötürü yalnızca kıkırdadı. Bense “Yalansa yalan deyin,” dedim. Çay ocağına girdiğimizdeyse anlık bir şokla “Burada mı konuşacağız?” diye sordum.
Kolunu omuzumdan çekerken “Hüsnü,” diye seslendi Kamil Savcı, çayları yenileyen adama. “O çayları götür, biz bakarız buraya.”
Neler olduğuna pek de anlam veremiyordum. Çay doldurarak mı konuşacaktık şimdi? Tüm ciddiyetimi kaybetmiştim.
“Ya savcım…” derken yanımızdan geçip giden koca adama hayretle bakakaldım. Çay tepsisini tezgâhın üstünden alır almaz buradan çıkmıştı ve çıkarken kapıyı örtmeyi ihmal etmemişti.
“Buyur avukat.” Kamil Savcı ona dönmemi sağladıktan sonra hemen yamacımızda duran beyaz masayı işaret etti. Tabureye otururken ise “Karşıma geç, iki kelam edelim,” dedi rahatça.
Dediği gibi yaptıktan sonra bedenimi tamamen karşımda oturan Kamil Savcı’ya çevirdim. “Şimdi bana doğruyu söyleyin,” dedim ki artık ciddi olduğumu fark etsin. “Varan Alp kendini tehlikeye atacak, bu yüzden plandan habersiz kalıyorum. Sırf itiraz etmeyelim diye beni ve Teoman’ı kadro dışı bıraktınız, değil mi?”
“Sen bırak Teoman’ı da önce bir kendine bak,” dediğinde neyden bahsettiğini anlamadığımdan ötürü kıyafetimi kontrol ettim. Ardından yüzümde bir şey mi var diye kaşlarımı çattığımda, “Sen avukatsın, değil mi?” diye sordu.
Bıkkın bir nefes verirken “Ama tehlikeye atacağınız kişi hem davanın savcısı değil hem de 17 Eylül mağduru, yani Melek’in kuzeni!” dedim sertçe. “Varan Alp’in çiftlik evine gitmesi saçmalığı planını uygulamayı düşünüyorsanız tabii ki doğal olarak itiraz ederim.”
“Bundan sebep mi itiraz edersin?”
“Ne?” Anlayamamıştım. “Anlayamadım, tekrar eder misiniz?”
“Diyorum ki… Kanunlara aykırı diye mi itiraz edersin?”
Sinir bozukluğuyla gülümserken “Başka neyden sebep itiraz edeceğim? Tabii ki… Ayrıca,” dedim tüm kelimelerim birbirine karışıp anlamsız cümleler oluştururken. “Siz neyi ima ediyorsunuz? Şu an zamanı mı gerçekten? Ha?”
Rahat bir gülümsemenin ardından üç saniye kadar kıkırdayınca kısılan gözlerine bakarak onu anlamaya çalıştım. Bu işler bitince kendisini karısından boşadığımda anlardı kime çattığını…
Bıkkın bir nefes verdim.
“Yahu Miray, sen avukatsın, avukat. Tamam, geçen sene kaçırılmışsın, katiller seninle iletişime geçmiş, birçok kez emniyete yardımın dokunmuş ama onlar geçen senede kaldı. Şimdi senin mağdur bir vatandaştan farkın mı var? Ama bahsettiğin kişiler devletin memuru… Biri savcı, diğeri polis memuru. Biz müsaade ettiğimiz müddetçe kendileri yardım etmek isterse yardım ederler.”
“Allah Allah!” derken gülmeyi ben de beklemiyordum. “Ben bunları hiç bilmiyordum ya, savcım…” Dalga geçtiğimi anlayınca biraz üzülür gibi oldu ama istifimi bozmadan devam ettim: “Diyorum ya size, dört müvekkilden davada vekaletim var ya, insaf gerçekten! Ben neciyim? En azından neler olup bittiğini anlatabilirsiniz, değil mi?”
“E alınmaca gücenmece olmasın madem…”
“E olmasın madem…” diye tekrar ettim. “Hadi savcım, kıyamete kalmış dört saat, sen hâlâ şaka peşindesin.”
Yüzü düşer gibi oldu. “Görmeyeli daha da sivri dilli olmuşsun.”
Bir yakınlığımız olmasa belki de çok sert davranacak olan Kamil Savcı’ya sırf iyi niyeti ve kibarlığından ötürü “Savcım buyurun,” dedim. Elim ayağım titremeye başlamıştı. “Kimseye zarar gelmez umarım ama artık neler olacağını bilmek istiyorum.”
“İlkhan’ı kaçırmayı planladıklarını biliyordun, değil mi?”
“Biliyorum, evet,” dedikten sonra kendimi masaya yaklaştırdım. “Varan Alp’in yanındaydım, Öznil mesaj attı.”
Başıyla onayladı. “He işte, müdür de bundan haberdar. Ümit Bey kendisinden rica etmiş.”
Şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim.
“Peki müdür ne demiş?” diye sordum korka korka.
“Üstü kapalı rica dolayısıyla Ümit Bey’e pek de laf edememiş, zaten siyasi işler üstleri de aşıyor. Müdür tabii ki aynı şekilde üstü kapalı reddetmiş. Artık aralarında ne geçti, bilinmez. Bu yüzden kendisi tedbiren İlkhan’ın bulunduğu nezarethaneyi değiştirdi. Bir biz biliyoruz, artık bir de sen biliyorsun.”
Başımla onayladım. “Tamam. Evet? Ne yapacaksınız?”
“Varan Alp size mobese odasında toplandığınızda bir şeyler anlatmış ama eksik anlatmış. Kendisi çiftlik evine gidecek gitmesine ama kaydı almak için gidiyormuş gibi davranacak. Bu yüzden İlkhan bunu duyduğu an, telefon jokerini kullanmak isteyip şebekeden kankilerine haber salacak. Bunu yarın gerçekleştireceğiz, tabii bir aksilik çıkmazsa.”
“Yarın…” diye tekrar ettim. Sertçe yutkundum, ardından “Yarın 17 Eylül,” diye mırıldandım. “Nasıl olacak savcım? Varan Alp gitmese olmaz mı?” Sessizce konuştuğum için hüzünle bakmaya başladı. “Başkası gitse?”
Kaşlarını yukarı kaldırdı. “Olmaz Miray, kolluğun haberdar olması planın tamamen iptal olması demek.”
“Varan Alp savcı ama?” dedim soru sorar gibi. “O haberdar olmuş.”
“O kasada değerli başka bir şey varmış gibi davranacağız, kendisi de bu nedenle reddetmiş olacak zaten.”
Planlarını anlayabilmiştim ancak hâlâ kafama yatmayan detaylar vardı. “Varan Alp, İlkhan’ın duyabileceği şekilde ‘bir memuru görevlendireceğini ve kasadan almak istediği şeyi alacağını’ söylese olmaz mı?”
“Onu da düşündük, daha doğrusu Teoman böyle söyledi hatta kendisi gitmek istedi ama Onur Savcı müsaade etmedi.”
Öfkeyle “Neden?” diye sordum.
“Ona göre planı bozarmış.”
“Ona mı kaldı onay vermek?”
Kamil Savcı sakinleşmem için beklercesine sesli bir nefes verdi, ardından “Gerçekçi olması adına Varan Alp’in gitmesi daha uygun olur, Miray,” diye izah etti. “Zaten senin bu plana dahil olmamanın nedeni bariz belli, şu haline bak Allah aşkına…”
“Bu iş yani bu plan, akıl kârı değil, savcım… Kusura bakmayın ama beş savcı, beş polis bir araya gelip anca bunu mu düşündünüz? 17 Eylül’de Varan Alp’in şebekenin dibine kadar gitmesi direkt intihardır bana göre. Anladınız mı?”
Bu kez biraz sert çıkıştı: “Miray, lütfen… Etrafı korunacak, birçok memur arkadaşımız çiftlik evinin etrafında nöbet tutacak. Görev dağılımı yaptık, bir sürü insan kendisini feda ediyor, senden böyle bir cevap almak hayal kırıklığına uğrattı. Elbette yalnızca bu planı düşünmedik. Kayıttaki görüntünün sosyal medyaya yayılması demek, babanın ceza alabileceği anlamına geliyor. Sadece baban da değil, o gece orada bulunan tüm adamlar. Tabii Beyhan Bey hariç, o görünmüyor. Şebekenin son hamlesi, bu görüntü kaydı.”
“Ne cezası ya?” Kaşlarım çatıldı. “1998 senesinde gömmüşler kadını. Zaman aşımını aşalı on beş sene olmuştur. Ceza falan veremez kimse.”
Başını olumsuz anlamda salladı. “Belli ki planları şu ki, tüm duruşmalarda verilen yalan tanıklıkları kamuoyuna sunup herkesi rezil etmek. Ek olarak kadını birçok kişi beraber gömmüşler, bu da diğer yalan beyanlarla birlikte Yıldız Çevik’i öldürdüklerine dair yeni bir şüphe oluşmasına neden oluyor.”
Gözlerimi yumup sesli bir nefes verdim.
“Sakin ol,” diyen Kamil Savcı, ayağa kalkıp tezgâha doğru ilerledi. Gözlerimi masanın üstünden ayıramıyordum fakat gelen seslerden dolayı su doldurduğunu anlayabilmiştim. Yavaş yavaş doğrulduğum esnada bana doğru dönüp bardağı uzattı. Hafifçe eğilirken ben de elinden su bardağını alabildim, içene kadar da hiç konuşmadık.
Yarısını içtiğim bardağı masaya bıraktıktan sonra “Bu yüzden o görüntüleri istiyorlar,” dedim sessizce. “Savcım peki o kayıtların Varan Alp’in evinde olduğunu nereden biliyorlar? Bu bilgiye ulaşabildik mi?”
Kamil Savcı başını olumsuz anlamda salladı. “Aslında tahmin etmek zor değil. Beyhan Bey eski hakimdi; zamanında, yani yangın çıkınca soruşturma açıldığında Beyhan Bey’in bir savcı arkadaşı olayın üstünü kapatmış. Tüm görüntüler hem o savcıda hem Beyhan Bey’de vardır muhtemelen, yani iyi temizlemişler anlayacağın. Beyhan Bey bunu çiftlik evine yerleştirmiş, Varan Alp’in üstüne olan eve yani. Demek ki Varan Alp’in neler olduğunu çözmesini istemiş, bu yüzden kendisinin başka meslektaşlarına ya da çevresine bu şekilde bir haber vermesi makul bir zemine oturur.”
“Yani şimdi Beyhan Bey mi yapmış bunu?”
“Ya o ya da zamanında soruşturmanın savcısı olan adam.”
Beyhan Bey yapsa zamanında yapar diye düşünerekten “Savcı,” dedim tok bir sesle. “Ne?” Büyük bir aydınlanmayla ayağa kalktım. “Bir dakika…” dedim ve şaşkınlığımın geçmesini bekledim. “Şebekenin başında bu bahsettiğimiz savcının olma olasılığı nedir mesela? Zaten zamanında Kocaeli’de savcıysa, otuz sene önce, şimdiye emekli olmuştur.”
Başını yavaşça salladı. “Biz de öyle düşündük.”
“İnanamıyorum ya! Aklıma nasıl gelmez?” Fakat bir yandan da mutlu olmuştum. “O zaman siz yakalayacağınız kişileri sorgulayıp sonu bu emekli savcıya çıkıyorsa şebekeyi çökertmeyi planladınız. Şimdi anladım.”
Kamil Savcı gülümseyerek “Kısmen,” diye yanıtladı. “Umarım uygulayabiliriz.”
“Umarım…”
“Daha iyisin, değil mi?”
İkimiz de ayaktaydık ve acelemiz var gibi duruyordu. Bu nedenle “İyiyim, evet. Buradan artık çıkalım mı? Yoksa her an birileri çay krizi geçirebilir,” dedim.
Kamil Savcı sırıtırken “Mesela Gönenç Müdür,” dedi.
Önden yürüyüp çay ocağının kapısını açtı, sonra da müsaade edercesine kolunu kaldırdı. Önden yürürken “Savcım peki hangi aşamada Saide Hanım ve Fadik Hanım yanımıza getirilecek?” diye sordum. “Bir anlaşma yapılır diye düşünmüştüm.”
“Ha onu söylemedim,” dedikten sonra koridorun ortasında durdu. “Onları saat altı buçuk gibi bulduk ama tabii yalnızlardı.”
“Ne?” Bugün ilk defa mutlu bir haber aldığım için otuz iki diş sırıttım. “Bana haber vermediler!”
“Emniyete getiriliyorlar, ifadelerini alacağız. Sonra bir gün onları da burada misafir edeceğiz.”
“Tamam, o zaman Elif’e ve Menderes’e haber vereyim ben!” İfade odasını işaret ettim. “Sağ olun.”
Koşa koşa ifade odasına doğru yürüdükten sonra kapıyı sertçe açtığımda, herkes neredeyse yerinden fırladı. Kapıyı kapatır kapatmaz büyük bir neşeyle “Anneleriniz bulunmuş! Buraya getiriliyorlar!” dedim.
Elif ağlayarak ayağa kalktığı gibi direkt üstüme atladı ve bana sarıldı. “Miray şaka değil, değil mi?”
“Değil,” dedim boğuk gelen sesimle. Menderes’e döndüğümde ise şükrederek yanımıza yürüdüğünü fark ettim. Aniden o da ikimize sarılınca aralarında kalıp sıkıştığımdan ötürü nefes alamamıştım.
“Allah razı olsun,” diyen Menderes’in kaba ve mutlu sesi, kulaklarımı ağrıtmıştı. “Anamgil en kıymetlimdir, avukat. Onu bulan her kimse ödüllendirmek isterim. Yemin ederim sana, sabahtandır nefes alamıyorum.”
Öksürürken “Ben de şimdi alamıyorum,” dedim.
Jack ve Isabelle’i gördüğümde, bakış açım iyice karardı çünkü onlar da sarılmıştı.
Birkaç saniye dayanabildikten sonra “Arkadaşlar,” dedim fakat kendi sesimi ben bile duyamıyordum. “Arkadaşlar nefes alamıyorum!”
Elif ağlayarak “Rüyamda annemin öldüğünü görmüştüm, o kadar mutluyum ki…” dedikten sonra burnunu çekti.
Menderes ise “Vallahi seni hiç sevmem, Doktor Hanım ama dert ortağımsın, gel kafanı öpeyim,” dedikten sonra kafamı öptü.
“Menderes o benim kafam! Ayrıca çekilir misiniz? Nefes alamıyorum!”
Isabelle geri çekilmeye çalışırken “Jack tırnağım kırılıyor! Bırak artık!” diye bağırınca o kadar sıkıştım ki bir an öleceğim zannettim.
Elif ağlayarak “Sizi ilk gördüğümde hiç sevmemiştim,” deyince Menderes kendini geri çekti. Menderes geri çekince Jack çekildi, en son Elif. Ben ve Isabelle de sonunda geri çekilince derin bir nefes aldım.
Menderes bir anda “Sanki ben bayılmıştım size,” dedi kaba sesiyle. “Yemin ediyorum sizin kadar değişik insanlar görmedim!”
Isabelle bir anda “Sorry? Sen önce dön de kendine bak!” diyerek saçlarını geriye attı. İstemsizce gülünce Elif bana doğru döndü.
“İnsan neden tırnağına boncuk makarna takar?” diyen Menderes, Isabelle’in tırnağını işaret etti. “Yarın da spagetti mi takacan? Ha? İtalyalı kız!” Kıkırdadı.
Jack ise “O boncuk makarna mı sence? Cahil…” diye Menderes’e takıldı. “Yeni modadan da haberi yok herifin. Tam bir taş devri ayısı.”
“Kes lan!” diyerek tespihini kaldırdı. “Tuzluk!”
Jack sakızını çiğnerken “Biz İtalyalı değiliz bu arada…” diye bilgi geçti. O kadar gereksiz konuşuyorlardı ki utancımdan kendimi camdan aşağı atmama ramak kalmıştı. “Seninle aynı hastanede aynı gün doğduğum için utanıyorum, Menders.”
Menderes kaşlarını çattı. “Menders ne lan? Düzgün konuş oğlum. Bir taneniz de normal olsun!”
Elif bir anda lafa girince merakla ona döndüm. “En normaliniz olarak geçen sene bu odada nasıl barındım, anlatmayayım isterseniz. Biriniz sakız çiğner, ötekiniz kaba kaba bağırır, beriki yüksek ses müzik açıp dans eder… Sanki emniyette değilmişiz gibi davranmayı kesin.”
Menderes “Hahayt!” diye neredeyse anırdı. “Sen de sürekli burnunu çekip ağlıyordun. Biz sana ‘sümüklü’ dedik mi? Ha? Doktor bozuntusu seni…”
Elif ağzını beş karış açtıktan sonra “Sen de mafya bozuntususun!” diye bağırdı. “Kaba herif! Maço Menderes…”
“Haddini bil doktor.”
“Ay tamam kesin!” diye bağırdım katlanamayınca. “Oturun oturduğunuz yerde. Bir haber verelim dedik, söylediğime pişman ettiniz ya! Sizin yüzünüzden azar yedim ben az önce! Hâlâ boş boş konuşuyorsunuz. Çocuk musunuz siz? Gören de yirmi yaşında zannedecek… Otuz yaşında olduğunuza inanamıyorum. Şaka gibisiniz.”
Bekleme koltuğuna oturunca neyse ki sözümü dinlediler ve odanın başka başka köşelerine ayrılıp telefonlarıyla onamaya başladılar. Onları anlamak güçtü.
Belki de benim gibi yakınlarını bu meseleden dolayı kaybetmediklerinden ötürü durumun ciddiyetinin farkında değillerdi.
Özellikle Jack ve Isabelle, sanki 17 Eylül’de doğmamış gibi davranıyorlardı.
Gerçi onların annesi kurumda eğitim görmediği için pek de yaşam tehlikesinde sayılmazlardı.
⚖️
Zaman geçtikçe, 17 Eylül’e yaklaştıkça yani, içimde biriken hüzün ve öfkelerin tümü gözlerimi doldurarak kendini gösteriyordu. Bir senedir içimde tuttuğum tüm keder, ağladığım ve bağırdığım her an sanki kısır bir döngünün içindeymişçesine vücuduma ağrı olarak sirayet ederken sakin kalmak oldukça zor olmaya başlamıştı. İkide bir saati kontrol etmekten başka ne yapıyordum, muamma. Tarih 17 Eylül’e yaklaştıkça içimde kıyamet kopuyordu sanki.
Boğulacak gibi olunca parmaklarımı boynuma getirip tişörtümün yakasını çekiştirdim, sonra da derin bir nefes aldım. Parmak uçlarım ve kafam uyuşur gibi olunca ise dayanamayarak iki kez öksürdüm, sonra da saati kontrol ettim.
Elif koluma dokunurken “Miray,” dedi ve telefonumu işaret etti. “Birinden mesaj mı bekliyorsun? Ne oldu?”
Dedim ya, beni anlamaları imkânsızdı. Her ne kadar korksalar da anlayamazlardı.
Saat on ikiyi geçince bir şey değişmeyecekti, farkındayım ama bakıp duruyordum işte.
“Saate bakıyorum,” derken bile sesim öyle çaresiz çıkmıştı ki ardından gelecek herhangi bir kelimeyi kaldıramayacağımdan başımı hemen diğer tarafa çevirmiştim.
Kapı ağır ağır açılınca başımı kaldırdım, Mir Beyaz’ın ve Varan Alp’in odaya girdiğini gördüğümdeyse hayal alemindeymişim gibi davranmayı bırakıp duruşumu dikleştirdim. Bir saattir iyi değildim.
Önce iki eksiğimiz vardı, 2026’da. Sonra üç olmuştu, 2027’de.
2028’te ancak ve kısmen yenebilmiştik onları. Şimdilik hiçbir eksiğimiz yoktu.
İşler iyice karıştığından dolayı soracak sorularım artmıştı. İkide bir babamlara ne olacak, onu düşünüp duruyordum. Bu kadar savcı, bu kadar polis memuru video kaydı olmasına rağmen susacak mıydı, muamma. Aslında Kamil Savcı’ya bunu sorabilirdim ama o anlığına unutmuştum.
Varan Alp yanıma oturdu, Mir Beyaz da Elif’in yanına.
Neden geldiklerini sorgularcasına Varan Alp’e doğru dönüp sol gözümü sorgularcasına kırptım. Anlayamayınca ise “Niye buradasınız?” diye sordum. Sesimi herkes duymuştu.
“Saat on iki olmak üzere.” Varan Alp’in sakin ve bitkin sesi odaya yayılınca herkes kısa kısa birbirine baktı.
Sertçe yutkunduktan sonra “Bu sefer katilimizle aynı çatı altındayız,” dedim ve arkama yaslandım. Melek hakkında konuşmak istemediğim için konu sırf ona gelmesin diye büyük bir çaba sarf ederek “Bir de tabii, bu sefer istediği olmayacak,” dedim.
Ortam o kadar sessizdi ki neredeyse fısıltıyla konuşmama rağmen sesim odada yankı yapmıştı.
Mir Beyaz’ı bacaklarını sallarken gördüğümde gözlerine bakamadığımdan dolayı başımı tavana kaldırdım. Az önceki nefes darlığım nüksedince ise Varan Alp’e dönüp konuşmaya çalıştım:
“Eee? Şimdi ne olacak? Video kaydını kasadan çıkaracak mısın?” diye peş peşe sordum. “Kamil Savcı biraz anlattı, ben de az çok anladım.”
“Şifreyi bilmiyorum,” dedikten sonra göz ucuyla, çaktırmadan Mir Beyaz’ı işaret etti. “Seninki iyi değil, haberin olsun.”
“Ne?” diye fısıldayarak yüzümü yaklaştırınca o da kendisini bana yaklaştırdı.
“Mir Beyaz biraz…” Kulağıma doğru eğildi. “Muhtemelen geçen seneyi düşünüyor. Şu an ne yaptığını vesaire…” Başını geriye çekince göz göze geldik. Sanırım artık kendimi tutamayacağım için direkt önüme döndüm ama Varan Alp konuşmaya devam etti: “Uyardılar bayağı… Çıkar eder falan, müdahale edin diye. O yüzden gözüm onun üstünde şu an. Sonra konuşuruz.”
Titreyen elimi telefonuma doğru götürüp ekrana dokundurduğumda, saatin 00.00 olduğunu gördüm.
17 EYLÜL 2028, PAZAR
00.00
İnsanlar doğum günlerine gülümseyerek girerlerdi.
Dolan gözlerimle bulanık baktığım kuvöz arkadaşlarımın hiçbirinin bana bakmadığını fark ettikten sonra en son Mir Beyaz’ın zemine çakılmış gözlerinin dolu dolu olduğunu algılayınca kendimi tutamayıp ayağa kalktım.
Telefonum kucağımdan düşünce Varan Alp’in “Miray,” dediğini işittim. Ağlamamak için kendimi o kadar sıkmıştım ki dönemedim bile. Kapı zaten yamacımda olduğu için hemen açtım fakat Varan Alp benden önce davranıp kapatınca nefes nefese ona doğru döndüm.
Gözlerimiz buluşunca “Nefes alamıyorum, çıkmam lazım,” dedim ama müsaade etmedi. Dayanırım, ağlamam, güçlüyüm, dediğim her an sanki geçen sene bu dakikalar Melek’in başına gelenleri hayal ettiğim an nüksedip içimde bir kıyamete dönmüştü.
Bir iki kişinin daha ayaklandığını fark etsem de kendimi tutamadım ve en son hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Kendimi, tıpkı gözyaşlarım gibi yere doğru bırakırken de etrafımda neler olup bittiğini algılayamadığım için tutunduğum tek şeyin Varan Alp’in gömleği olduğunu biliyordum.
Kapının önünde çömelerek ağlarken yalnızca kendi sesimi işittiğim için sakin kalamıyordum.
Ne kadar süre geçti, farkında bile değildim. Avuç içlerimi sıkmaktan tüm parmaklarıma tek tek ağrı girdiği için en son Varan Alp’in ceketini bıraktım. Onun da benimle beraber yerde oturduğunu anlayınca da kendimi toparlayarak kalkmaya çalıştım.
Varan Alp benden önce kalkıp ayakta bekledi, sonra da kalkarken yardım etti. Telefonumu yerden kaldırdıktan sonra da elime tutuşturup gözüyle koltuğu işaret etti. “Otur, hadi.”
Kaç dakika geçmişti, bilmiyordum ama Mir Beyaz’dan ses çıkmaması pek hayra alamet gelmediğinden gözüm ilk olarak onu aramıştı.
Onu oturduğu yerde, aynı pozisyonda, aynı yere bakarken görünce ise “Mir Beyaz,” dedim ve Varan Alp’e onu işaret ettim. Hiçbir şekilde kimseyle göz teması kurmuyordu. Toparlandığım için ayağa kalktım ve “İyi misin?” diye sorarak yanına yürüdüm. Yaklaştığım an boynunda beliren damarları ve kızarıklığı fark edince kendisini sıktığını anladım.
Ne yapacağımı bilemediğim için yanına oturdum ve omuzuna dokundum.
Kulağına “Mir Beyaz sıkma kendini, ağlamak istiyorsan ağla,” diye fısıldadım. Diğerlerine bakınca onların da muhtemelen benden ya da bulunduğumuz durumdan direkt etkilendiğinden ötürü ağladıklarını fark ettim.
Varan Alp ve Menderes hariç. İkisi de ağlamamıştı.
Bir kez daha dokundum. “Mir Beyaz…” derken sesim bu kez öfkeli çıkmıştı. “Sıkma kendini,” dedim ve kendime çevirmeye çalıştım ancak gücüm yetmedi.
Elif ağlayarak yanımıza yürüdükten sonra Mir Beyaz’ın karşısına eğildi ve göz teması kurmaya çalıştı, sonra da “Mir Beyaz nefes alamazsın sonra, bırak kendini,” dedi. Her bir yanı ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu, burnunu çekip duruyordu. “Miray hiç normal değil böyle olması, gözünü kırpmıyor bile.”
Menderes de yanımıza yürüdü, ardından “Birader öldürecen mi kendini?” diye sordu. “Bak o şerefsiz şu an sırıtıyordur pis pis. Yapma!” Mir Beyaz’ın diğer yanına oturduktan sonra omuzuna dokundu. “Güçlüsün sen! Tutma şu nefesini, bak bayılacan kalacan.”
Bir iki kez omuzuna vurduktan sonra “Mir Beyaz yeter!” diye bağırdım. Hafifçe irkilir gibi oldu, sonra da sonunda kendisini bıraktı. Boynu, yüzü, gözleri kıpkırmızıydı. Kendini bırakınca ağlamamıştı fakat pek de bilinçli olduğunu söyleyemezdim.
Elif çömeldiği yerden kalktıktan sonra biraz uzağa yürüdü, ben de bu sürede sadece gözyaşlarımı sildim.
“Savcım, baksana şuraya.” Menderes, kapının altını işaret edince Varan Alp o yöne baktı. Hâlâ bulanık gördüğümden ötürü ne olduğunu anlayamamıştım. “Bu ne? Anlamadım ben.”
Varan Alp kaşlarını çattıktan sonra kapıyı araladı, ardından bir anda alarmlar peş peşe çalmaya başladı.
“Ne oluyor lan?” diyerek ayağa kalktı Mir Beyaz. “Kaçacak şerefsiz!”
Peş peşe iki kez öksürdükten sonra odadan çıkmak için kapıya yürüdüm.
“Amirim ne oluyor?” diye sordu Varan Alp, kapının önündeyken. Emniyetin her bir yanı duman içindeydi.
“Acilen emniyeti boşaltın!” Sesler birbirine karışınca öksürerek Varan Alp’in kolunu tuttum.
Herkesin öksürük sesi birbirine karışmıştı.
Birinin en son “Yangını onlar çıkardı!” dediğini duydum. “Alt kat yanıyor, organize şubede çıkmış! Yangın merdivenlerine yürüyün, hemen! İtfaiyeye haber verdik! Herkes bahçeye çıksın!”
-
INSTAGRAM: esmatonguc
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 61.37k Okunma |
4.1k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |