
✨YILDIZI PARLATMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN✨
ARAS
AKŞAM YEMEĞİNDE OLANLAR
13 yıllık acının üzerine yaşattığım güzel bir günün ne kadar değeri olurdu bilmiyorum. Sena'nın yaralarını sarıp saramadığımı da bilmiyorum. Bilerek yada bilmeyerek onun o kadar çok canını yakmıştım, o kadar çok gözyaşı dökmesine sebep olmuştum ki yaptıklarımın telafisi olup olmadığını da bilmiyordum. Bir insan, sevdiği kadının canını nasıl bu kadar yakabilirdi? Onda nasıl bu kadar derin yaralar açabilirdi? Adam olan adam yapmazdı. Bende yapmayacaktım. Benim yüzümden Sena'nın gözünden bir damla yaş dökülmesine izin vermeyecektim.
Bu kadar kötü, acımasız , zalim olmak benim seçimim değildi. Hayat yıllar önce ömrüm dediğim kadını kullanarak kalbimi parçalaya parçalaya böyle olmamı sağlamıştı. Karanlığın en dibine saplanıp kalmış hatta karanlığın ta kendisi olmuştum. Ama aynı hayat Sena'nın masum olduğunu, beni öldürenin o olmadığını da göstermişti. Benden aldığı mücevherimi geri vermekle kalmayıp birde Sena'nın yanında evladımı hediye etmişti bana. Bundan sonrasında ise iş bana düşüyordu. Verilen hediyelere layıkıyla sahip çıkma zamanıydı.
Tabi kararlarımı uygulamaya koymak düşündüğü kadar olmayacaktı. Özellikle de Sena arkamdan iş çevirip sabrımı sınamaktan vazgeçmediği sürece... Öğrenmemesi gereken şeyleri öğrenmişti. Ben onu bataklıktan uzak tutmaya çalıştıkça o bataklığın ortasına atıyordu kendini. Kalbimin derinliklerinden Selim'e ait olduğunu düşündüğüm sesi duydum. "Lotus çiçeği de bataklıkta açar Aras. Belki Sena, lotus çiçeği olmayı tercih etmiştir."
Edemezdi. Düşmanlarım ona böyle bir tercih hakkı vermezdi. Bataklıkta açan o masum çiçeği koparıp atmaktan geri durmazlardı. Ve Sena beni dinlemeyip işlerin içerisine dahil olduğu sürece onu koruyamazdım. Düşmanlarımdan korusam kendisinden koruyamazdım. Durmak zorundaydı. Benim karanlığımı öğrenmekten, düşmanlarımla olsan savaşıma dahil olmaya çalışmaktan uzak durmak zorundaydı.
Bir parçam beni korumak için bunları yaptığını haykırsa da diğer parçam durmazsa sonuçlarının ne kadar ağır olacağının farkındaydı. Eğer durmazsa acımasız olan gerçeği yaşayacaktık. Bir yerde bir şekilde zarar görecekti. Benden sakladığı şeyler canımızı yakacaktı. Ve bende; benim yanımda güvende olmadığı için onları koruyabileceğim ama beni asla görmeyecekleri bir yere gönderecektim. Bunu yapmak kalbimi diri diri söküp çıkarmaktan farksız olsa da Sena, onları korumak için başka seçenek bırakmayacaktı.
Zihnime dolan düşüncelerle kafam daha da allak bullak oldu. Düşüncelerimi bir türlü sıraya koyamıyordum. Sena ile ilgili hüküm versemde cevabı olmayan sorular huzurumu kaçırmaya yetiyordu. Yavuz'un masada birine sıktığını Sena nereden biliyordu? Asıl önemlisi ona böyle büyük bir şeyi kim söylemişti? Yavuz olamazdı. Her ne kadar Sena'ya karşı boşboğaz olsada Sena'nın hamileliğini göz önünde bulundurur ona böyle bir şeyi söylemezdi. Aksine adam vurduğunu ve savaşın kızıştığını saklamanın yollarını arardı. Peki ama o zaman kim söylemişti?
Sena kameralardan gördüğü ile ilgili bir şeyler zırvalamıştı lakin diğer bahanesi gibi bununda koca bir yalan olduğunu ikimizde biliyorduk. Kameralar sadece sokağın ve evin giriş çıkışlarını kayıt altına alıyordu. Toplantı odasında yaşananlar olası bir polis baskınında yakalanmamak için asla kayıt altına alınmazdı. Buda Sena'nın olanları başkasından öğrendiğinin kanıtıydı. Yavuz'u elediğime göre kapıdaki korumalardan birisi olmalıydı. Sena, tatlı dilini kurnaz zekası ile birleştirip birini kendi tarafına çekmişti. Kim olduğunu İstanbul'a gidince bulacaktım.
Konuşma sonrasında masa sessizliye bürünürken kafamın içinde dönüp duran soruyu en azından İstanbul'a kadar da olsa rafa kaldırmayı tercih ettim. Bu akşam tadımızı kaçıracak bir şey olmasına izin vermeyecektim. Kıtlıktan çıkmışçasına yemeğine gömülen Sena'yı göz ucuyla izlerken dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Hamile kaldığını öğrendiği günden beri sürekli yiyordu. En başta çikolata kavanozları ve tatlılara olan iştahı zamanla diğer yiyeceklere de yayılmıştı.
Yanımıza gelen garsonun titreyen sesiyle "Efendim" dediğini duyunca gözlerimi Sena'dan çektim. Karşımda kıvranan hareketlerine baktım. Canımı sıkacak bir şeyler oluyordu. Gözlerini bir an olsun üzerimden çekmeyen Sena'yı fark edince ifademi kayıtsız tutmaya çalıştım. Başımla konuşmasına onay verince bana doğru eğildi. Korkudan titrek bir nefes verdi. Titreyen bedenini hissedebiliyordum. "Abi, yan masadaki adam.." derken sesi kesildi. Derin bir nefes alıp verdi. "Sana, Kulaksızın selamını getirmiş."
Sena'ya gülümseyerek bakan yüzüm soldu. İçimde uçuşan kelebekler öldü. Bahar kendini soğuk, ruhsuz kışa bırakırken çatılan kaşlarımla garsonun başıyla işaret ettiği masaya baktım. Fuat Topal.. Ankara'nın önemli uyuşturucu baronlarının başında gelen, İstanbul'daki ayağını oğlunun kolunu kopararak kestiğim adam. Yüzünde oluşan pis sırıtma ile bana bakarken gözlerindeki alayı görebiliyordum.
Masamda dönene dedikodunun camiada dönmemesini düşünmek aptallık olurdu. Nasıl masada oturan ortaklarım Sena ile olunca güçsüzleştiğim fikrine kapıldıysa düşmanlarım da aynı görüşteydi. Çünkü onlarda bilirdi; sevdiğin birini bu alemde hayatına sokmak zaaftan başka bir şey kazandırmazdı. Ve bu zaaf er ya da geç senin sonun olurdu. Lakin ben izin vermeyecektim ne Sena'nın benim sonum olmasına ne de benim Sena'nın sonu olmama izin vermeyecektim. Biz beraber güçlenecektik.
Bir yanım kana susamış vahşiliği ile karşımdaki adamı parçalamak isterken diğer yanım sakin olmam gerektiğini fısıldıyordu. Ne yapacaktım? Durmak istiyor muydum? Elbette hayır! Sena ve oğlumun sağlığı için durmak zorunda mıydım? Ne yazık ki evet. Onlara en azından böyle bir günde içinde bulunduğumuz bok çukurunu hissettirmeye hakkım yoktu. Kendime hakim olmak zorundaydım.
Daha sonra bu itin cezasını kesecektim, yaptığının bedelini canıyla ödetecektim. Beynimin en derin köşesinden elektrik çarpması misali geçtiği yerde iz bırakan öfkemi görmezden gelmeye çalıştım. Sıktığım yumruğumu açtım. Gerilen omuzlarımı serbest bırakmaya çalıştım. Yüzümdeki meydan okuyan gülümseme ile Fuat'a bakıp gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Bakışları titredi. Gözlerine oturan korkuyu görebiliyordum. Yine de bu gece yuvalarından çıkaracağım gözlerini masadan çekmedi.
Başımı Sena'ya doğru çevirdim. Beyazlamış yüzü, korku dolu gözleri ile bana bakıyordu. Burada bir şey yapmamdan korkuyordu. Aynı korkuyu paylaşıyorduk. Fuat bir hamle daha yaparsa bende kendimi kontrol edememekten korkuyordum. Kendimi toparlayıp yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek havadaki gerginliği dağıtmaya karar verdim. Bebek odası bakmaya başladığımızdan itibaren tatlı kızgınlığını görmek için sürekli söylediğim mavi renk olayını açtım. Şaşkınlıkla yüzüme baksada bakışlarından azda olsa rahatladığını görebiliyordum.
Onun yüzündeki tebessüm, gözlerindeki huzur bile kendime hakim olmuş olmamın mükafatıydı. Senelerce benim yüzümden acı çekmiş bir kadının en güzel gününü zehir etmemiş olmak bile birkaç saatliğine de olsa itibarımı ayaklar altına almaya değerdi. Nasıl olsa bu gece İstanbul'a dönmeyecek Sena'yı otele bıraktıktan sonra gerekeni yapacaktım. Beynimin içinde "Sena teklifini kabul ederse ne yapacaksın Aras? İşleri bırakıp canını yakanları ilkokul öğrencisinin öğretmenine şikayet ettiği gibi sende Yavuz'a mı şikayet edeceksin?" diye sorunca Sena'ya sunduğum teklifin farkındalığı ile irkildim.
Ben işleri bırakmayı Sena mutlu olsun, bebeğim huzurlu bir evde doğup büyüsün, lanet barut kokusunu her gün ciğerlerine çekmek zorunda kalmasın diye istemiştim. Benim gölgemle Yavuz'un gücünün ailemi korumaya yeteceğine emindim lakin şartlar değişmişti. Kulaksızı hala bulamamış olmam insanlar üzerindeki korkumu azaltmıştı. Artık benden korkmuyorlardı. Adımı duymak bile dizlerinin titremesi için yeterli olmuyordu. Bu da demek oluyordu ki üzerlerine tekrar korkum düşmeden işleri bırakamazdım.
Bunun içinde Kulaksızı bulup öldürmem gerekiyordu. Onu bulmadan yaptıklarımın bir anlamı yoktu. Bana kafa tutma cesaretinde bulunanları temizlesem de Kulaksızı temizlemeden tam kontrolü sağlayamayacaktım. O var oldukça onun gazına gelenler ayağıma dolanmaya devam edecekti. Bana zarar veremeyeceklerdi ancak onlarla uğraşırken büyük resmi göremediğim için Kulaksız can evimden vurmayı becerecekti.
Aklımda dönüp duranları belli bir sıraya koyarken bir taraftan da Sena ile olan bebek odası sohbetimize devam ediyordum. Bir mücevher tanesi misali parıldayan gözleri ruhuna açılan pencere gibiydi. Zifiri karanlıkta dahi ruhumdaki aydınlığı bulmamı sağlıyorlardı. Bir gün ölürsem bunun Sena ilgisi olacağını anlamamak zor değildi. Ve bu benim için kabul edilebilir bir ölüm sebebiydi. Onsuzluktan ölmektense onun için ölmeyi tercih ederdim.
Sena gülümseyen yüzüyle benimle uğraşırken yüzündeki gülümseme birden dondu. Göz bebekleri irileşirken bakışlarına düşen korkuyu gördüm. Neler olduğunu sormaya hazırlandığım esnada yanımıza gelen garsonun silüeti görüşüme girdi. Gelen garsona baktım. Garson çekingen tavrıyla masaya yaklaşıp ürkek bakışlarını elindeki tabağa çevirdi. "Abi yan masadan..." deyince dizginlemeye çalıştığım bütün duygularım şaha kalktı.
Bu kadarı fazlaydı. Bu kadarı Selim için bile fazlaydı. Sesli bir soluk alırken gözlerimi öfkeyle kapattım. Alt dudağımda sertçe gezinen dilim canını almaya hazır olduğumu gösteren bakışlarım Fuat'ta döndü. Hala arsızca sırıtan Fuat'a bakarken garsona sertliğini kontrol edemediğim sesimle "Ne göndermiş?" diye sordum. Garsonun elindeki tabak titremeye başladı. Sesli bir şekilde yutkunup bir taraflarına kaçan sesiyle. "Hel... Helva abi." diyebildi.
Helva göndermişti. Patikten sonra gelen helvanın anlamı belliydi. Beni evladımla tehdit ediyorlardı. Evladımı öldüreceklerini gözüme soka soka göstermeye çalışıyorlardı. Dişlerimi çenemi kıracak güçte sıkarken ciğerlerime çektiğim her nefes öfkeden ve intikamdan ibaretti. İçimden "Sikerler böyle işi." diye söylendim. Kafamda kurduğum bütün planlardan vazgeçmiştim. Bu itin cezasını şimdi burada kesecek, canını alacaktım. Ailemi öldürmekle tehdit etmenin bedelini ödeyecekti.
Masanın üzerinde duran keskin et bıçağı ile gırtlağını kesip bedenini büyük bir zevkle parçalara ayırdıktan sonra leşini köpeklere yedirecektim. Dilini ise yanındaki itlere yedirecektim. Yumruk yaptığım sağ elim masadaki bıçağa uzanmak için hazırlanırken Sena'nın elinin elime değmesiyle irkildim. Ruhum duygusuzluğun rüzgarıyla savrulurken ondan tarafa baktım. Öfke dışında en ufak bir his belirtisi yoktu içimde. Sena'dan önce var olan Aras Yiğitsoy uyanmıştı ve onun uyanmasıyla içimde yeşeren bütün güzel duygular hiçliğe karışmıştı.
Yüzüne yerleştirdiği sahte gülümsemeyle iyiyiz der gibi bana baksa da tepkimde en ufak bir değişiklik olmadı. Gülümsemesi bile karanlığıma ışık olmuyordu. Yaşamasına izin verdiğim Selim'i öldürdüm. Mantıklı tarafımı susturdum. Gecemizin mahvolması ya da Sena'nın kötü olması umurumda değildi. Benim için artık önemli olan tek şey karşımdaki orospu çocuğunun dökülecek olan kanıydı. Sena'nın olacaklara şahit olmasını istemiyordum. Buradan çıkması lazımdı. Benden gelecek cevabı korku dolu bakışları ve titreyen bedeniyle bekleyen garsona kafamla gitmesini işaret ettim.
Sena'ya çıkmasını söylemeye hazırlanırken başıyla etrafı taradığını gördüm. Restorandaki insanlara bakıyordu. Kalabalığın içerisinde Fuat'ı öldürünce beni nasıl kurtaracağını düşündüğüne emindim. Başını benden tarafa çevirip "Kalkalım mı?" diye sorunca sert bakışlarımı ona diktim. Bir şey yapmamdan korktuğu için bunu teklif ettiğini bilsemde mekanı karısının etekleri altına saklanan korkak bir adam gibi terk etmemi bekliyor olması sinirlerimi bozmaya yetmişti.
Ama o anda daha iyi anlamıştım; Sena benim birini öldürdüğümü görmeye hazır değildi. Kısa süreliğine de olsa sakinleşmem gerekiyordu. Sena'yı buradan çıkarmam ve Fuat'ın ölümü sonrasında endişeleneceği şeyleri ortadan kaldırmam gerekiyordu. Sıkıntılı bir nefes verdim. Hem evladımın babası hem de mafya babası olmak fazlasıyla yorucuydu. Lanet olsun ki bu bile ilerleyen zamanlarda birini seçmem gerektiğinin en büyük işaretiydi.
Sorusunu duymamış gibi davranarak başımla garsonu çağırdım. Yanına gelen garsona "Mekanı Sena'ya ve yandaki orospu çocuğuna belli etmeden boşaltın. On dakikanız var, on dakikanın sonunda bizim çocukların oturduğu masalar dışında tek masa dolu kalmayacak." deyince "Emrin olur abi." diyerek yanımızdan ayrıldı.
Gezeceğimiz yerlerin planını daha öncesinde yapmıştım. Sena'nın plan dışına çıkmasını engelleyebilmek içinde planımızın içerisine bebek odası bakma işini eklemiştim. Bütün gün gezdiğimiz her yerde korumalar bizimle beraberdi. Lakin Sena'nın kendini rahat hissetmesi adına kamufle olup koruma işine devam etmişlerdi.. Dört masaya oturan aile görünümlü tetikçileri ayarlamıştım. Şimdi de onlar dışında geriye kalan herkesi mekandan çıkarttıracaktım.
Bunu kendim için yapmıyordum. Ne polis sirenlerinden ne de kula vereceğim hesaptan asla korkmuyordum. Bunca yıldır nasıl öldürdüğüm adamların aldığım canların arkasında durduysam şimdi de dururdum ama Sena varken olmazdı. Onu bir kez daha bensizliğe mahkum edemezdim. Hamile haliyle bensiz kalmak kaldırabileceği bir yük değildi. Bir kez bensizlikten ölümü kucaklayan onu başaramayınca da deliren birinin omuzlarına tekrar aynı acıları yükleyemezdim.
Bunca kişinin arasında Fuat'ı öldüremezdim. Müşterilerin polise öteceklerinden korkmuyordum. İnsanlar bencildi, bana dokunmayan yılan bir yaşasın diye düşünürdü. Burada gördüklerini anlattıklarında canlarının yanacağını bildikleri için susacaklardı ama bu Sena'ya yeterli gelmeyecekti. Bir kişi konuşursa diye kendi kendini yiyip bitirecekti. Somut şeylerle tatmin olacağı için mantığa yatanı seçip mekanı boşaltmaya karar vermiştim.
Gerginlik içerisinde bana bakan Sena'ya gülümseyen yüzümle döndüm. "Tatlımızı yiyelim sonra kalkarız olur mu?" Gözleri kocaman açılırken ağzı aralandı. Elini nereye koyacağını bilemedi. Değişen tavrım karşısında ne cevap vereceğini düşünüyor olmalıydı. Endişeli bakışları tavrımın onu daha da gerdiğini anlamama yetiyordu. Benden beklemediği bir tepki almıştı ve ne cevap vereceği nasıl davranacağı konusunda kararsızdı.
Sena karşımda kıvranırken mekanda yavaştan boşalmaya başladı. "Aras lütfen insan içinde başını belaya sokacak bir şey yapacağını ve bu halinin fırtına öncesi sessizlik olduğunu söyleme bana." deyince keyifli bir kahkaha attım. Beni çok iyi tanıyordu. Bazen beni bu kadar iyi tanımasından nefret ediyordum. Bazense aklımdan geçenleri okuması işimi kolaylaştırıyordu. Şu anda ise nefret ettiğim zamandı. Aklımdan geçenlere yoğunlaşmasını engellemek için konuyu değiştirmem ve Sena'nın dikkatini dağıtmam gerekiyordu.
Dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. "Neden Avukat? Yoksa bana benzeyen bir adam daha bulup koluna senin için yaptırdığım dövmeyi mi yaptırmanız gerekir?" deyince şaşkınlık içerisinde kalakaldı. Bakışlarındaki korku ve endişe yerini bilinmez duygulara bırakırken planımın işe yaradığını görmek içimi rahatladı. Sena'nın dikkatini olacak olanlardan dağıtabilmiştim.
Sena'nın bu gerçeği bilip de nasıl sustuğumla ilgili sorgulamaları devam ederken bir taraftan etrafı göz ucuyla tarayıp diğer taraftan da Sena'ya onu ikna edecek cevaplar veriyordum. Ona söylediğim her şeyde samimiydim bir şey hariç; olanları en başından bilmiyordum. Yavuz'un adamın birine dövmemi yaptırdığı gerçeğini son davanın görüldüğü gün öğrenmiştim. Sena'nın hattane olayındaki ihaneti ile canım o kadar yanmıştı ki dövme olayı bir anlam ifade etmemişti. Hal böyle olunca da ne Sena'ya ne de Yavuz'a ceza kesmemin bir anlamı kalmamıştı.
Sena'nın dikkatini üzerimde toplamak için en baştan biliyordum diye söylediğim yalana son masanın da kalkmasıyla son verdim. Bir an önce Sena'yı dışarı çıkarmak ve gerekeni yapmak istiyordum. Masadan kalkıp çıkışa doğru yöneldik. Kabanlarımızı giyerken arabanın anahtarını unuttuğum yalanını söyledim. Araba valeydi ama Sena dövme meselesine ve başımıza bir bela gelmeden ya da ben bir bela açmadan buradan çıkıyor olmamızın sevincine kendisini o kadar kaptırmıştı ki bu detayı fark etmesi mümkün değildi.
Damarlarımda dolaşan kanın sesini duyabiliyordum. Hızlı adımlarla içeriye girdim. Köşede bekleyen masaya doğru yürüdüm. Geldiğimi gören Fuat gevrek gülümsemesi ile bana baktı. Ağzını yaya yaya "Ooo Aras Yiğitsoy bende tam senden bahsediyordum." dedi. Dudaklarım küstahça yukarı kıvrılırken bir cevap vermeden yüzüne baktım. Oturduğu sandalyede arkasına doğru kasıldı. Küçümseyici bakışlarına eşlik eden alaylı gülümsemesiyle "Senin karının etekleri altına saklanıp nasıl kaçtığını konuşuyorduk." dedi.
Karanlığımdan doğan vahşi, tüketici öfke volkan misali patlayarak varlığımın her santimini ele geçirdi. Kanım çıplak duvardan daha soğuk akıyordu. Sol kaşım yukarı doğru havalanırken dudaklarım aşağı doğru büküldü. Başımı aşağı yukarı salladım. "Benim masama helva gönderiyorsun, arkamdan korkmadan atıp tutuyorsun öyle mi İt Fuat?" Son kısmı tükürürcesine söyledim. Yüzündeki gevrek gülümseme yok oldu. Elinin tersiyle burnunu silip nefretle yüzüme baktı. "Aynen öyle."
Kaşlarım yukarı doğru havalanırken umursamazca omuz silktim. Burnumu buruşturup "Ne diyelim o zaman toprağın bol olsun." derken belimdeki silahı çıkarmamla Fuat'ın başını masaya yatırıp sıkmam bir oldu. Kanı duvara sıçradı sonrasında da ılık ılık masaya aktı. Yanındaki iki it ne olduğunu anlayamadan birer tane de onları kafasına sıktım. Bedenimin her hücresine aldığım zevkin hissi yayılırken barut ve kan kokusunu ciğerlerimin derinliklerine doğru çektim.
Ne kadar kabul etmek istemesem de iki kokunun ruhuma verdiği zevkten vazgeçemiyordum. Bağımlılık gibiydi. Eksikliğini hissettiğim, bedenimin her zerresinde öldürücü zehir misali dolaşan, yokluğunu hissettiğimde beni öldüreceğini bildiğim bağımlılık. Göleğime kayan kan lekelerini masanın üzerindeki peçete ile sildim. Belime silahı takmak için ceketimin önünü açarken takım elbisemin altındaki kaslarım esnedi.
Masanın üzerindeki üç leşe baktım. Bedenim döktüğüm kanın rahatlamasıyla gevşedi. Mekandan çıkmak için arkamı dönmemle daha birkaç saniye önce rahatlayan kaslarım kaskatı kesildi. Sena'nın akan kana sabitlenen gözleriyle karşı karşıya geldim. Ona beni beklemesini söylemiştim ve yine beni dinlenememişti. Arkamdan gelerek görmemesi gereken şeyi görmüştü. Daha bir saat önce yemek masasında benim söylediklerimden fazlasını sorgulamamasını, peşine düşmemesini istemiştim, oda kabul etmişti. Lakin şimdi burada tam karşımda korku dolu gözleriyle akan kana bakıyordu.
Kalbim birkaç saniyeliğine atmayı bıraktı. Hislerim, düşüncelerim birbirine girdi. Bir yanım beni dinlemediği için ona kızarken diğer yanım onu böyle korkuttuğum, gecesini mahvettiğim için kendimden nefret ediyordu. Oysa bu günü haftalardır planlıyordum. Birlikte geçirdiğimiz her saniyesinin aklında kalması onda güzel anılar bırakması için her ayrıntıyı düşünmüştüm. Ve her zaman ki gibi yine elime yüzüme bulaştırmıştım. Yanına yaklaşıp "Sana beni beklemeni söyledim." diye söylenirken gözlerini sımsıkı yumup titreyen sesiyle "Aras ben seni nasıl kurtaracağım?" dedi.
Ağzından dökülen cümle kalp atışımı durdurdu. Göğsümde beni ikiye bölmekle tehdit eden keskin bir ağrı başladı. Benim onu koruyamadığım için kendimi suçlamam gerekirken o kendisini suçluyordu. Suçlaması yetmezmiş gibi birde beni nasıl kurtaracağını düşünüyor olması kalbimin acımasız bir mengene tarafından sıkılmasına sebep oldu.
Kendini suçlamasına daha fazla izin vermeyecektim. Neler olduğunu anlaması ve kendisine gelmesini sağlamak için ellerimi omzuna koydum. Sena'yı hafifçe sallarken "Gözlerini aç ve etrafına bak." desem de yapmadı. Anlaşılan göreceğini düşündüğü manzaraya hazır değildi ama bakmak zorundaydı. Emir veren tonlamada "Sena gözlerini aç." deyince daha fazla karşı koymadı. Gözleri yavaşça açıldı. "Şimdi etrafına bak." Söylediğimi yapıp ürkek bakışlarıyla etrafıma bakındı. Kadın erkek karışık olarak masada aileymiş gibi oturan herkes Sena'ya başıyla selam verdi.
Gözlerinin değdiği her masa ile ağzı şaşkınlıkla aralanırken en son "Ama... Ama nasıl burası biraz önce doluydu." diyebildi. Önüne gelen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdım. "Güzelim, seni bensiz bırakacak hiçbir şey yapmam." Çenemle kanlı masayı işaret edip "O, piç kurusunun ölmesi gerekiyordu öldü. Bunu yaparken sırf senin için rahat etsin diye arkada şahit bırakmamam gerekiyordu bırakmadım. Masada oturanlar benim adamlarım ve kamera kayıtları çoktan kaydetmeyi bıraktı." dedim.
Gözlerinden aşağıya yaşlar süzülürken elini alnına götürdü. "Ben.. Ben seni kaybettiğimi sandım. Ben sensiz kalacağımı sandım." Titreyen bedenini fark edince kollarımı beline sardım. Saçlarının üzerini öpüp sakinleştirmeye çalışarak "Kaybetmedin Güzelim. Kaybetmeyeceksin de." dedim. Nefesi içine sığmazken "Çok şükür. Çok şükür." diye soludu. Yüzü hala bembeyazdı. Burada kalıp daha kötü olmaması için belini sıkıca kavrayarak çıkışa yürüdük.
ERTESİ GÜN İSTANBUL AKŞAMA DOĞRU
Dirseğimi koltuğa yaslayıp çenemi sıvazlarken odanın içerisinde volta atan Yavuz'a baktım. Olayları duyduğu andan beri mantıklı tepkiler vermiyordu. "Nasıl bu kadar ileri gidebilirler ben anlayamıyorum. Hiç mi senin yapabileceklerinden korkmuyorlar? Hiç mi düşmanlarına yaptıklarını duymadılar?" Odanın içinde hırsla yürürken ellinci kez söylediği cümleleri tekrar tekrar söylemeye devam etti.
Olduğu yerde durdu. "Bende gelmeliydim Aras. Seni dinlemeyip bende sizinle Ankara'ya gelmeliydim." Ellerini hırsla saçlarının arasına geçirdi. Elimi çenemden çekerken derin bir nefes aldım. Kuruyan dudaklarımı dilimin ucuyla ıslattım. "Sen gelseydin ne değişecekti Yavuz? Benden korkmayan adamlar senden mi korkacaktı? Fuat, Kulaksızın oyununa mı gelmeyecekti? Ne olacaktı? Benim yapamadığım neyi yapacaktın sen?"
Gözleri karanlığa büründü. "Senin yapamadığın bir şeyi ben hiç yapamam abi. Ama işler de bu raddeye gelmiş olmayacaktı. O, orospu çocuğu mekana girdiği ilk anda beni karşısında bulacaktı. Bende onun küçük beynini" derken sağ elini yumruk yapıp sol avuç içine sertçe vurarak "beynini duvara vura vura dağıtacaktım." dedi. Ağzından çıkan her sözcükle şaşkınlığım artsa da yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım.
Yavuz ile senelerdir bu işin içerisindeydik. Özellikle de işlerin başına geçtiğimiz ilk yıllarda ikimizde sayısız kez yaralanmıştık. Hamdi Baba'nın ismi düşmanlarının bize açıktan saldırmasını engelliyordu lakin yeterli korumayı sağlamıyordu. Bizi güçsüz gören düşmanlarımız ansızın saldırıyordu. Her saldırının karşılığı bizim için sarsıcı olsa da karşı taraf için yıkıcı oluyordu. Onlar bende ya da Yavuz'da ufak yaralar açarken ben onların canını alıyordum. Benden bu kadar korkmalarının sebebi de buydu. İtibarımı canlarını alarak kazanmıştım.
Ama Yavuz o zamanlarda bile böyle hırçın böyle gaddar davranmamıştı. Son zamanlarda öfkesini kontrol edemiyordu. Küçücük bir şey bile alev alıp ortalığı yakıp yıkmasına yetiyordu. Gerçi ne Fuat meselesi ne de masada olanlar küçük sayılmazdı. Ama Yavuz için bu kadar öfke de fazlaydı. O, mantık adamıydı. "Niye şaşırıyorsun Aras. Dönüştürmek istediğin canavara dönüşüyor işte." diyen iç sesimin sesiyle huzursuz oldum.
Yavuz'un dönüşmesini istediğim adam tam olarak buydu, hatta daha fazlasıydı. Her geçen gün acımasız, öfke dolu, hırslarıyla hareket eden, yakıp yıkmaktan korkmayan bir adama dönüşüyordu. Ama dönüştüğü bu adamı görmek canımı sıkıyor, huzursuzluğumu arttırıyordu. Belki de en başından beri istediğimi düşündüğüm şeyi aslında hiç istememiştim. Yavuz'un değişmeyeceğini bildiğim için işleri bırakmaya kendime saçma bir bahane bulmuştum. Şimdi ise bu bahane gerçeğe döndüğünü görmek huzursuz ediyordu.
Yavuz iki eliyle sertçe yüzünü sıvazladı. "Adam akıllı senin sağ kolun olmayı becerebilseydim bunlar olmayacaktı. Eskisi gibi senin arkanı kollasaydım en güzel gününüz mahvolmayacaktı. Hepsi benim beceriksizliğimin sonucu.." derken sakinliğimi daha fazla koruyamadım. Elimi bütün gücümle masaya vurup "YAVUZ!!" diye kükredim. Kendisini suçlamasına izin veremezdim. Onları koruması gereken bendim. Onların canı bana emanetti benim canım onlara değil.
Tedirgin bakışlarını bana çevirdi. Tehditkar tavırla işaret parmağımı ona doğru salladım. "O siktiğimin çenesini kapatmazsan yerimden kalkar ben kapatırım. Öyle bir kapatırım ki altı aydan önce açamazsın." Öfkem ağzımdan çıkan her sözcükle birlikte soğuk duvarlarda yıkıcı etki yaratırken ete kemiğe bürünüyordu. "Sen benim sağ kolumsun, bakıcım değil bu bir. Sena'yı orada korumak benim sorumluluğumdu senin değil bu iki. Sizin canınız benim sorumluluğumda benim canım sizin değil, bu da üç" deyince kendini savunmak için ağzını açacağı esnada susması için elimi kaldırdım.
Ne söyleyeceğini, kendini nasıl savunacağını biliyordum. Beni korumakla görevli olduğunu, kendi canının benim canım kadar önemli olmadığını zırvalayacaktı. Şiddetli bir yutkunma ile yüzüme bakmaya devam etti. "Kendini kapının önündekilerle bir tutuyorsan, tek görevinin beni korumak olduğunu düşünüyorsan şimdi siktir git odadan kapıdakilerle otur. Yok Savcı'ya kestiğin raconun arkasındaysan, kendini Savcının deyimiyle kapımdaki itlerden biri olarak değil de kardeşim olarak görüyorsan da kendini suçlamayı kes! Ya mantıklı konuş ya da ebediyete kadar sus!!"
Söylediklerinin nereye gittiğini anlayınca öfkesinden sıyrıldı. Mahcup ifadesi ile yüzüme bakarken karşımdaki koltuğa oturdu. "Abi, ben.. Ben özür dilerim. Öyle demek istemedim." İçimdeki öfkeyi bastıramıyordum. Ben durdurmasaydım kendine yapacağı haksızlığı kabullenemiyordum. Sıktığım dişlerimin arasından "Özür dileyeceğin şeyler yapma o zaman Yavuz." dedim.
Başını öne eğdi. "Haklısın abi." demek dışında ağzından tek kelime çıkmadı. Odanın içerisine gergin hava çökerken duvardaki saatin tik tak sesi üzerimde bomba etkisi yaratıyordu. Sakinleşmek yerine daha da boğuluyordum. Ayağa kalktım. Yavaş adımlarla pencereye doğru yürüdüm. Üzerimdeki siyah gömleğin yansıması cama vurdu sonrasında da solgun yüzümü fark ettim. Günlerce uykusuz kaldığım zamanlar olmuştu ama böylesine dağıldığım zaman nadirdi. Kulaksıza ulaşamamak beni bitiriyordu.
Pencerenin kolunu çevirip açtım. Soğuk hava yüzüme çarparken derin bir nefes aldım. Ciğerlerime giren oksijen bedenimde hafif bir titremeye sebep oldu. Umursamadan derin bir nefes daha aldım. Ellerim cebimde bir süre dışarıyı seyrettim. Baharın gelişi doğaya neşesini getirirken sanki ailemizden de neşemizi götürüyordu. Düşününce Sena ile evladımın gelişi dışında bahar ne zaman bize uğramıştı da şimdi neşemizi götürecekti.
Bir süredir sessizce oturan Yavuz'un boğazını temizleme sesiyle derin bir nefes aldım. "Aras." diye seslendi. Ellerim cebimde dışarıyı seyretmeye devam ettim. Oflayarak nefesini verdi. "Abi konuşabilir miyiz?" Ses tınısındaki pişmanlığını hissedince daha fazla uzatmayarak ellerim cebimde ondan tarafa döndüm. Kaşlarım havalanırken başımı hafifçe önüme eğerek "Seni dinliyorum." dedim.
"Abi biliyorum senin için bir değeri yok ama ben tekrar özür dilerim. Kendimi senin gördüğün gibi göremediğim için de özür dilerim. Aşmaya çalışıyorum, senin bende gördüğün gücümün farkına varmaya çalışıyorum. Ailemizi korumak için senin kadar güçlü olmaya çalışıyorum. Arada biraz önce ki gibi tökezliyorum ama uğraşıyorum." Sesinden, bakışından, duruşundan kısacası her şeyinden çabaladığını görebiliyordum. Olmasını istediğim adama dönüşmek için elinden geleni yapıyordu.
Konuyu uzatmanın ona yararı değil zararı olacaktı. Hatasının farkında olması yeterliydi. Burun kemerimi sıkıp iç geçirdim. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. "Olan oldu Yavuz, geçmişi konuşmanın anlamı yok. Gelecekte olacakları engellememiz lazım." Cebimdeki elimi çıkarıp parmağımı Yavuz'a doğru salladım. "Ama bir kez daha kendini suçladığın ya da kendine acıdığın ile ilgili ağzından tek kelime duyarsam hiç düşünmeden o dudaklarını birbirine dikerim. Anladın mı beni?" deyince "Anladım abi." dedi.
Masama doğru yürümeye başladım. "Güzel." Aklımda dönüp duran düşünceden kurtulamam gerekiyordu. "Diğer konumuza gelecek olursak aklıma takılan bir şey var Yavuz." deyince kaşları merakla çatıldı. Koltuğu çekip oturdum. Söyleyenin Yavuz olmadığına emin olsam da içimi tuhaf bir gerginlik kapladı. "Sena, toplantıda olanları biliyor. Yaşanan gerginliğin sebebini bilmese de birilerinin öldüğünü biliyor. Ve en önemlisi senin masada birini vurduğunu biliyor." deyince çatılan kaşları gerginlikle havalandı.
Sena benim birilerini öldürmeme alışıktı ama Yavuz'da işin rengi değişiyordu. Yavuz çatışma ve birinin canı tehlikeye girmediği sürece kimseye sıkmadı. Bu lanet gerçeği Sena'da biliyordu. Kendini savunmak isteyen Yavuz "Abi, ben söylemedim.. Benim..." derken açıklama yapmasına izin vermeden elimi havaya kaldırdım.
"Senin söylemediğini biliyorum Yavuz. Her ne kadar Sena'nın bir numaralı destekçisi ve sırdaşı olsanda hamileyken böyle bir şey söylemeyeceğine eminim." İşaret parmağımla anlımı kaşıdım. "Ama aramızda bir ispiyoncu var. Sena'nın tatlı diliyle kurnaz zekası ile kendi tarafına çektiği bir ispiyoncu."
"Soruşturur kim olduğunu bulurum abi. Bulduktan sonra sorgulamak mı istersin yoksa direkt sıkayım mı?" diye sordu. Dikleştiğim koltukta arkama yaslandım. Başımı yukarı doğru kaldırırken "İkisini de değil. Kim olduğunu öğren ve karşıma getir. Bunu yapan her kimse Sena bizim iyiliğimiz için yapması gerektiğine inandırmıştır. Buda demek oluyor ki söyleyen her kimse bize fazlasıyla sadık birisi. O yüzden bu adamı bulup bana getir, Sena ne söylemişte ikna etmiş öğrenelim sonrasında da Sena'ya bizim izin verdiğimiz kadarını götürmesini sağlayalım."
"Tamam abi. Yarına kim olduğunu öğrenir karşına getiririm." deyince başımı bir kez sallayarak onaylamakla yetindim. Yavuz'un çalan telefonun sesi odayı doldururken ceketinin iç cebine uzandı. Yüzünde sinsi bir gülümseme belirirken "Efendim Yalçın." cevabını verdi. Yalçın her ne söylediyse yüzündeki sırıtma daha çok artıyordu. "Eyvallah Yalçın." deyip telefonu kapattı.
"Abi, sen Ankara da iken Kulaksızın toplantılarını düzenlediği bir villa buldum. Adres bilgisini ve toplantı yapılacak günü Yalçın'a teğet ettirdim. Bil bakalım toplantı ne zaman?" diye sorunca keyifle koltuğuma kuruldum. "Bu akşam." cevabını verdi. Toplantı olduğuna göre Kulaksız da orada olacaktı. Ona ulaşacaktım. Aileme yaşattıklarının bedelini soracaktım. Bana patik gönderen o parmaklarını tek tek kıracak, diri diri etini kemiğinden ayıracaktım.
Aileme yaşattığı ya da o küçük beyninden yaşatmayı geçirdiği ne varsa hepsinin bedelini ödeyecekti. Yüreğime yerleştirdiği ve onu bulamadığım her anda filizlenerek büyüyen korku tohumunun bedelini ödeyecekti. Bu gece bu iş bitecekti. Masa çekmecesindeki silahıma uzandım. Silahın sürgüsünü çıkarıp namlusu ile yaylarını incelerken Yavuz ceketini iki yanından çekiştirerek koltuğunda kıpırdandı. Belli ki bir karın ağrısı vardı.
Silahı biraz yukarı kaldırıp sol gözümü kapattım. Sağ gözümle namludan bakarken "Söyle bakalım karın ağrını." dedim. Sesli bir nefes verdi. "Aras aslında karın ağrısı değil de bir şeyi merak ediyorum." deyip duraksadı. Soracağı şeyi nasıl soracağını düşünüyordu. Birkaç saniye süren sessizlik sonrasında yutkundu. "Abi, sence Savcı Kulaksız olabilir mi? Bu kadar süre saklamayı becerebilir mi?"
Uzun geceler boyu aynı soruyu düşünmüş cevabını arayıp durmuştum. Aklımla kurduğum terazi sonrasında bulduğum sonuç belliydi. Yanılma payım olsada olanları akıl süzgecinden geçirince en mantıklı sonuca ulaşmıştım. "Sanmıyorum. Savcı öfkesine yenik düşen bir adam, Kulaksız ise aksine zeki ve sinsice hareket eden birisi. Savcı sadece onun piyonu."
Söylediklerimi düşünürken durgunlaştı. Donuk gözlerle yüzüme bakıp "Peki ya Savcı bizi şaşırtmak için öfkenin arkasına saklanıyorsa, aslında sinsi biriyse ve sırf bizim aklımız karışsın hedef şaşıralım diye olmadığı birisi gibi davranıyorsa?" deyince elimdeki silahı masanın üzerine bıraktım.
Arkama yaslanıp derin bir nefes aldım. Parmaklarım koltuğun kolçağında ritim tutmaya başladı. Bu ihtimalin gerçek olma olasılığı canımı sıkıyordu. Eğer düşmanım Savcıysa ve bende bunu aylardır göremeyecek kadar aptalsam çoktan ölmeyi hak etmiştim. Ensemdeki sinir uçları karıncalanmaya başladı. "Olabilir Yavuz neden olmasın. Kimse göründüğü gibi değil. Kurt postunun altında saklanan çok çakal var."
"Umarım yanılıyorumdur abi. O şerefsizin bizimle alay ettiğini görmektense ölmeyi yeğlerim." Aynı hisleri paylaştığımızı görünce sıkıntılı bir iç çektim. Masanın üzerinde duran silahımı tekrar elime alırken "Umarım Yavuz. Umarım haksız çıkarsın." cevabını verdim.
Geriye kalan iki saatlik zamanda baskın ayarlamaları yaptık. Toplantının yapılacağı yer Zekeriyaköy tarafında bir yerdeydi. Önden bir arkadan iki çıkışı vardı. Bunun dışında ise Yavuzların saptadığı dört gizli çıkış vardı. Muhtemelen çıkışlardan birisi toplantı odasından dışarıya kaçabilecekleri şekilde ayarlanmıştı. İçeride on uyuşturucu baronunun olacağı bilgisini almıştık. Dikkat çekmemek için kapıdaki korumalar dışında herhangi bir koruma ordusu yoktu. Araçlar sokaktan garajlara çekilmiş, sokak sakin bırakılmıştı.
Bütün ayarlamaları yapıp toplantının olduğunu yerin sokağının bir arka sokağına gelince arabayı park edip farlarını kapattım. Burnumdan derin bir nefes alıp torpidoda duran silahımı almak için uzandım. Elime aldığım silahın namlusunu çekip hazır hale getirdikten sonra konsolun üzerine bıraktım. Eğilerek torpidoda duran yedek silaha uzandım. Şarjörünün dolu olduğunu görünce bir şey yapmadan yedek silahı da konsolun üzerine bıraktım.
Boynumu sağa sola yatırıp esnetirken dikiz aynasına Yavuz'un arabasının far ışığı vurdu. Yavuz, Coşkun ile görüşüp mekana öyle gelmişti. Koltukta omuzlarımı gerip kısa bir rahatlama hissi sağladıktan sonra araçtan indim. Arabanın içine doğru uzanıp ay ışığının aydınlattığı konsolun üzerindeki silahlara uzandım. Silahları sırayla alıp belime takarken Yavuz'da kendi arabasında inerek yanıma geldi.
"Ne biliyoruz?"
"Coşkun, Kulaksızın olduğu toplantılara katılmamış. İçeride kimlerin olduğunu bilmiyor. Ayda bir kez yurtdışı bağlantısı ve yurtiçi bağlantısı ile ayrı ayrı toplantı yapılıyormuş. Bu toplantının kiminle olduğunu oda bilmiyor. "Duraksayıp etrafına bakındı. "İçeriye soktuğumuz adamı aradım. Gelenlerle ilgili onunda bilgisi yok. Bağlantılar eve girerken hepsini ayak altından çekmişler. Toplantı sonunda da sadece belli garsonlar toplantı salonuna girip hizmet edecekmiş." Dudaklarımı düz bir çizgi haline getirip başımı salladım. Benim için hangi bağlantının olduğunun bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey Kulaksızın orada olmasıydı.
Ayrıca bu girişimizden diğerlerinden farklı sonuçlarla çıkacaktık. Uyuşturucu mafyasının en üstünde bulunan adamların canını alacaktık. Başlayan savaş en kanlı dönemine girecekti. İç sesim "Azdan az çoktan çok gider." deyince onu onayladığımı belli eder şekilde nefesimi verdim.
Yavuz ayakkabısının ucuyla yerdeki taşı oynarken sıkkın bir nefes verdi. "Abi, içeride Kahraman Eroğlu 'da olabilir." deyip duraksadı. Konuşmanın nereye gideceğini biliyordum. Kahraman Eroğlu'na ne yapacaktık? Toplantıdaki herkes gibi onunda kafasına sıkacak mıydık? Başını yerden kaldırıp yüzüme baktı. "Abi, ne yapmamızı emredersin?"
Sertçe yüzümü sıvazladım. Benden hayatımı çalan, sevdiğim kadını alan, ben olarak yaşamama izin vermeyen, masumiyetimi öldüren adama gerçekten ne yapacaktım? Yaşamasına izin mi verecektim yoksa onun bana acımadığı gibi bende ona mı acımayacaktım? Sesli bir şekilde ciğerlerime doldurduğum nefesi verdim. "Kahraman Eroğlu, Sena'nın meselesi Yavuz. Babasından alacağı intikamın planlarını yaptığını biliyorum. Eğer şimdi babasına sıkarsam Selim'in intikamını alamadığı için ruhunda gezinen zehri akıtamayacak o yüzden Kahraman'a sadece uyarı ateşi yapacağız. Sena intikamını almak için harekete geçtiğinde yolunu açıp o gün sıkacağız."
Hoşnutsuz ifadesiyle başını salladı. Kahraman'ın beynini dağıtmayı en az benim kadar istediğini biliyordum. "Ne kadar kabullenmek istemesem de doğru kararı verdin abi. Hamile haliyle Sena'yı birde böyle bir strese sokmanın anlamı yok." Aile babası olmanın kötü olan bir tarafıyla daha yüzleşiyordum. Eskiden intikamım önceliğimken şimdi ailem önceliğim olmuştu. Ve bu öncelik zamanla zaafa dönüşürse zarar görmeden kurtulamayacağımı biliyordum.
Kafamın daha fazla dağılmasına izin vermeden "Topla adamları." deyince Yavuz başıyla arabanın yanında ki korumalara işaret verdi. Hepsi etrafımıza toplanırken burnumdan sesli bir nefes alıp yutkundum. Yüzümde oluşan katı ifade ile hepsinin gözlerinin içine baktıktan sonra "Doğan" dedim.
"Emret abi."
Doğan'a bakıp işaret parmağımla yanında duran Fatih'i işaret ederken "Doğan siz her zaman olduğu gibi Fatih ile kendinize uygun bir yer bulun. Yalçın'ın söylediği tetikçileri biz malikaneye girmeden indirin." deyince "Emrin olur abi." diyen Doğan ile Fatih yanımızdan ayrılıp dürbünlü silahları almak için arabaya ilerledi.
"Kadir, arka taraftan girecek olanları ayarla gönder diğerleri de benimle içeriye geliyor." dedim. Kadir'in sözümü duymasıyla yanındaki adamlara işaret verdi. Herkesin yeri ayarlanmıştı. Sıra içeriden gelecek olan habere kalmıştı. Bilgisayar işlerinde uzman birini gün içerisinde öldürdüğümüz korumanın yerine geçirmiştik. Pusuya düşürdüğümüz it patronunu arayıp hastalandığını yerine ise kuzeninin geleceğini söylemişti. Patronu olaydan hoşnut olmasa da güvenlikte aksamama olmaması adına gelecek olanı kabul etmek zorunda kalmıştı.
Bir süre bekledikten sonra cebimdeki telefon titremeye başladı. Beklediğimiz haber gelmişti. "Söyle" diyerek telefonu açtım. Tamer "Kameraları hallettim abi, gelebilirsiniz" deyince "Tamam." cevabının verip Yavuz'a, Doğan'a ve arkaya dolanan ekibe haber vermesi için işaret verdim. İlk olarak Doğanları arayan Yavuz sonrasında Kadir'i aradı. Kamera sistemlerini hallettiğimiz için içeriye girişteki tek sıkıntı kapıdaki korumalardı. Onları da aştıktan sonra içeriye sessizce girebilecek ve toplantıdaki herkesi hazırlıksız yakalayacaktık.
Yavuz'un telefonu kapatmasının üzerinden saniyeler geçmeden susturucudan ateşlenen merminin havadaki tiz sesi sonrasında merminin isabet ettiği adamların acı inlemeleri ve bağırışları duyuldu. Malikanenin önündeki korumalarda hareketlilik başlayınca daha fazla beklemeden "Başlayalım." deyip girişe doğru yürüdüm. Kapıdaki iki koruma geldiğimizi görüp ellerini beline atacakken arka taraftan dolaşan Kadir ile yanındaki dört adamın kapıda bekleyenlerin ensesine soğuk namluyu dayamasıyla sıkması bir oldu.
Kadir kafasına sıktığı adamın cebinden giriş anahtarını aldı. Kapıyı açınca içeriye doğru girdik. Yalçın'ın bahsettiği merdivenlere giden koridora yöneldim. Odadan çıkan bir iti görmemle elimdeki silahın tetiğine bastım. Adam olduğu yere yığılırken arkamdan da sıkılan silahların sesini duydum. Hızlı adımlarla merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladım. Yoğun duman kokusu genzimi yakmaya başlamıştı. Sigara kokusuna alışıktım lakin uyuşturucu kokusuna bünyem hiçbir zaman alışamayacaktı.
Merdivenlerin ortasına gelince kapıda bekleyen iki korumaya sıkmak için silahımı kaldırdım. Sağdaki korumaya ben sıkarken arkamdan gelen Yavuz'da çoktan soldakine sıkmıştı. Son merdiven basamağından da inince koyu kahve tonlarında özenli işlemelerle hazırlanmış kapıyla karşı karşıya kaldık. Kanlı zemine basan ayakkabılarımın çıkardığı sesi önemsedim.
Yanıma gelen Yavuz'a başımla işaret verdim. Kadir önümüze geçip kapının tokmağına uzandı. Kapının tokmağına asılıp kapıyı açar açmaz havaya kaldırdığı silahıyla içeriye girdi. Hemen arkasında da rahat tavrımla odaya ben girdim. On kişinin olduğu masada koyu bir sohbet dönerken kapının sesinin duyulmasıyla gözler bizden tarafa döndü. Hepsinin yüzünde beliren paha biçilmez korku ifadesi keyiften sırıtmama sebep oldu. "İyi akşamlar beyler." dedim.
Korku dolu bakışları üzerimde gezinmeye devam ederken masadaki yüzleri sırayla süzdüm. Savcı da Kahraman Eroğlu'da masada yoktu. İkisinin olmayışı birkaç saniyeliğine dikkatimi dağıtsada hemen kendimi toparlayıp asıl hedefime odaklandım. Kulaksız... Masanın başında olması gereken adam da yerinde yoktu. Baş köşe boştu. Yine yanlış bir baskına gelmiştik. Yine elimiz boş olarak siktir olup gidecektik.
Sinirden çenem kaskatı kesilirken öfkeyle soludum. "Sikeyim böyle işi." diye mırıldandım. Ya bu adam gerçekten Savcıydı ya da ben asla var olmayan bir adamla savaşıyordum. Bu kadar ulaşılmaz olmasının başka bir açıklaması olamazdı. Ense köküm sinirden kasıldı. Ama buraya kadar gelmişken elim boş dönmek olmazdı. Masanın başındaki sandalyeyi çekip bir bacağımı diğerinin üzerine atarak oturdum. Silahımın namlusunu masadakilere karşı çevirip masanın üzerine bıraktım. Ceketimi yanlarından çekiştirirken rahat bir tavırla "Eee ne konuşuyordunuz?" diye sordum.
Soğuk duvardan ses geldi masadakilerden ses gelmedi. Bu kadardı işte, bana karşı cesaretleri buraya kadardı. Sesimi duyana kadar karşılarına dikilene kadar... Arkamdan vuracak kadar yürekleri vardı lakin soruma cevap verecek kadar cesaretleri yoktu. Burnumu çekip başımı aşağı yukarı sallarken "Anlaşılan cevap verecek olanı ben seçeceğim." dedim.
Elimi havaya kaldırıp işaret parmağını üzerlerinde gezdirirken Yavuz'u dolaylı yoldan uyuşturucu işine bulaştıran Seçkin'de takılı kaldım. Seneler önce işlere ilk başladığım zamanlarda cezasını kestiklerim arasındaydı. Ölümden bu işleri bırakacağını söyleyerek kurtulmuştu. Görünen oydu ki işleri bırakmak yerine daha çok içine girmişti. Öldürücü bakışlarım üzerinde gezinirken "Seçkin... Seçkin... Seçkin.. Kulağını kesip diri diri sana çiğnettim kendi kanında boğuldun bu işlerde boğulamadın değil mi?" dedim. Üstün bir sesle "Ben seni boğmasını bilirim." deyip başımla getirin işareti yaptım.
Yavuz, sandalyeye yaklaşırken Seçkin'in yüzü de renkten renge giriyordu. Dudaklarından belli belirsiz "Aras yapma." döküldü. Kaşlarım havaya kalkarken dudaklarım aşağı büküldü. "Aras yapma öyle mi? Bende sana yapma dedim Seçkin. Bu işleri yapma kulağını değil başka yerlerini keserim, seni Hamdi Babanın aslanına parçalatırım dedim. Sen beni dinledin mi dinlemedin?" derken sesim sakin çıkmıyordu artık. "Şimdi seçimlerinin bedeliyle yüzleş lan" diye kükredim.
Yavuz, yakasından tutup yüzüne sağ yumruğunu geçirdi. Seçkin'in dudağında büyük bir patlak oluşurken Yavuz'un geçirdiği ikinci yumrukla dişi masaya düştü. Sandalyemde arkama doğru yaslanırken kabanımın kolundaki görünmez tozu silkeledim. Bu sırada Yavuz'un tekrar havalanan yumruğu sonrasında odada çene kemiği kırılma sesi yankılandı. Son aldığı darbe ile Seçkin köşede duran sehpanın üzerine düştü. Sonrasında da parçalan sehpa ile yere serildi.
Yavuz yerde yatan Seçkin'in kaburgalarına tekme atarken Seçkin'de darbeleri eliyle engellemeye çalışıyordu. Elbette çabası boşunaydı. Yavuz o kadar hırslı vuruyordu ki darbelerden kaçabilmek ya da az hasar almak mümkün değildi. Seçkin bayılana kadar Yavuz'un tekme sesleri ve Seçkin'in inlemeleri odayı doldurdu. Bayılınca geriye çekilip gözlerimin içine baktı. Gözlerimi usulca kapatıp açtım. Bunu yapmak Yavuz'un hakkıydı. Az kalsın hayatını çalacak olan adamın canını almayı hak ediyordu. Belinden çıkardığı silahın tetiğine dokundu. Tiz sesin odada yankılanması sonrası zemin kırmızıya boyandı.
Akan kana zevkle bir süre bakıp başımı korku dolu gözlerle beni izleyen adamlara çevirdim. "Evet gelelim ikinci şanslı kişiye." deyip elimi havalandırdığım esnada masanın en köşesinden "Biz yurtdışında faaliyet gösteren ekibiz, bizi öldürmenin sana bir yararı olmayacak. Ama bizi bırakırsan sana işe yarayacak bir şey verebilirim." diyen 55 yaşlarında kıl kuyruk tipli adamın sesini duydum. Bu kadarlardı işte. Sadakatleri buraya kadardı. Parayla satın alınan adamlardan başka ne beklenirdi ki zaten?
Elimi aşağıya indirdim. "Güzel teklif. Dökül bakalım." Adam konuşmak için ağzı aralandığı esnada arkamdan gelen gür kahkaha sesiyle irkildim. "Aras Yiğitsoy, bana ulaşmak için uyuşturucu baronları ile anlaşma masasına mı oturuyorsun?" Aylar önce telefonda konuştuğum ses.. Duymayı beklediğim sesi duymuştum. Ellerim yumruk şeklini alırken alnımda seğiren damarı hissedebiliyordum. O buradaydı, en başından beri buradaydı.
Döner sandalye de arkamı döndüm. Karanlık ekran dışında bir şey yoktu. Ben gizli bir odada oturup toplantıyı yönetmesini beklerken o karanlık ekranın arkasına sığınmıştı. Kahkahasına aynı küstahlıkla karşılık verdim. "Görüyorum ki korkun bütün hayatının önüne geçmiş. Karanlık köşelerde saklanıyorsun. Senin için çalışan adamlara bile yüzünü gösteremeyecek kadar acizsin." Aşağılayıcı bakışlarımı kamera olduğunu düşündüğüm ekrana diktim.
İğneleyici bir kahkaha daha atıp "Benden korkuna kendi sesini dahi duymama izin vermediğini biliyordum da sana ulaşırım korkusuna adamlarına yüzünü göstermiyor oluşunu asla tahmin etmiyordum." dedim. Söylediklerime gülse de bu seferki gülmesi diğerinden farklıydı. Sesinde sinirlendiğinin tınısını alabiliyordum. Parmağımı keyifle dudaklarımın üzerinde gezdirirken doğru yolda olduğumun bilincindeydim. "Karşıma çıkma cesaretinde bulunacak mısın Kulaksız yoksa korkak kediler misali saklanmaya devam mı edeceksin?"
Kendinden emin bir sesle "Çıkacağım Aras, çok az kaldı çıkmama. Son bir işim var onu da hallettikten sonra kozlarımızı karşılıklı olarak paylaşacağız." deyince alayla iç çektim. Son bir işim var demesi kafama takılsada önemsemiyormuş gibi yaparak soğuk tavrımı takınmaya devam ettim.
"Diyorsun?" deyip güldüm. Birkaç saniye içerisinde gülüşüm silinip yüzüm katı bir ifadeye büründü. "Boş laflarına karnım tok Kulaksız. Aylardır oynadığın köşe kapmacalardan da çok sıkıldım. Ya karşıma çık savaş ya da itlerini de alıp defol git." Karşımdaki karanlığa öldürücü bakışlarımı dikerken "Ha sen defolup gitmem diyorsan, seni saklandığın delikte bulurum, itlerinle beraber parçalara ayırır parçalarını da sokak köpeklerine yediririm." dedim.
Odayı inleten bir kahkaha attı. "Aras Yiğitsoy her zamanki boş tehditleri ile meydanlarda." derken sesindeki alay sinirlerimi bozuyordu. Burada olsa gırtlağına yapışıp ellerimle parçalardım ama yoktu. Çenemi neredeyse dişlerimi kıracak kadar sert şekilde sıkarken boş ekrana bakmaya devam ettim. Meydan okuyan sesiyle "Senden öncede ben buradaydım Aras Yiğitsoy senden sonrada burada olacağım. Sadece bebeğinle biraz daha zaman geçirmen için sana fırsat tanıyorum. Ama merak etme tanıdığım zamanda az kaldı." dedi.
Benden öncede mi buradaydı? Kim olarak? Ne olarak? Cezaevinde baba dışarıda ise Hurşit, benden önce aleme giren herkesi tek tek anlatmıştı. Bu kişilerin arasında Kulaksız yoktu. Bir yıl öncesine kadar varlığına dair en ufak bir belirti bile yoktu. Mantar gibi bir anda türemişti orospu çocuğu ve ben o mantarın kökünü kurutamıyordum.
Öfkeden delirmek üzereydim. Karşıma çıkacak cesareti olmayan bir puştun beni sürekli bebeğimden vurmasına katlanamıyordum. Yumruğumu sertçe masaya vurdum. Masanın üzerindeki bardak ve cam şişeleri gürültüyle sallandı. Sıktığım dişlerimin arasından "Evladımı bu işe karıştırma Kulaksız. Derdin bensem gelip benimle çöz doğmamış bebekle değil." dedim. Odayı inleten gıcık kahkahası tekrar kulaklarıma doldu. "Sana daha öncede söyledim Aras; kaybettiğim cana kaybedeceğin bir can var."
"Lan kaybettiğin canın sebebi ben miyim?" diye kükredim. Daha Kulaksızın kim olduğunu bilmezken benim yüzümden birini kaybetmesine nasıl sebep olmuş olabilirdim. Tek düze sesiyle "Kısmen Aras kısmen sensin. Kaybettiğim canın sebebi sen olmasan da yaşayamadığım hayatın tam olarak sebebi sensin." dedi. Delirmek üzereydim. Bu kadar belirsizlik ruhumu sıkıyordu. Kafamdaki sesler patlamaya hazır bomba etkisi yaratıyordu. Bu hisleri üzerimden atamıyordum.
Daha fazla dayanamadım. Oturduğum yerden öfkeyle kalkıp masanın üzerindeki silahımı elime aldım. Tetiğine dokunduğum silahın tiz sesi peş peşe yankılanırken kalkık olan başlar da birbir masanın üzerine düşüyordu. Kan kokusu ile barut kokusu odada yayıldı. Ciğerlerime derin bir nefes çektim. Dökülen kan önceden huzur verirken şimdi öfkemde gram azalma olmamıştı. Öldürmem gerekeni öldüremediğim için sakinleşemiyordum. Şiddet bile göğsümdeki gergin ve yoğun hissi dindirmiyordu.
Silah olan elimi burnuma doğru götürdüm. Elimin tersiyle burnumu sildikten sonra dirayetimi toplayıp tekrar karanlık ekrana baktım. "Savaş başladı Kulaksız. Sıradaki sensin. Ben seni bulana kadar aldığın her nefes için Allah'a şükret çünkü bulduğumda boğazını ellerimle parçalayarak nefesini keseceğim. Evladımın adını anan o dilini büyük bir zevkle koparıp sen kanında boğulurken sana yedireceğim. O vakte kadar sabret ve şükret."
Bir süre sessizlik oluştu. Herhangi bir cevap gelmeyince konuşmayı sonlandırdığını düşündüm. Sessizliğin, saatli bombadan daha büyük bir patlayıcı etkiye sahip olduğunu fark ettim. Cevap verseydi hamlelerini anlayabilirdim ama sessizlik öngörülemezlik getiriyordu. Öngörülemezlik ise son zamanlarda içimi korkunç bir endişe ile kaplıyordu. Zaaflar zayıflık getirirdi ve benim zaaflarımda beni zayıflatıyordu. Bir an önce bir şeyler yapmalıydım. Kulaksız bana ulaşmadan ona ulaşmalıydım. Ama nasıl? Herif hayalet gibi bir orada bir buradaydı. İşin kötü yanı ise düşmanımın neye benzediğini bile bilmiyordum.
Malikanede kalmak bir anlam ifade etmeyince çıkmak için adımımı attım. Kapıya doğru yürüdüğüm esnada önce nefes sesi geldi sonrasında da "Haklısın kaybettiğim canın suçlusu sen değilsin Aras. Bu yüzden evladının canını almadan önce sana beni bulman için son şansını veriyorum." deyip duraksadı. "Benim kim olduğumu sevgili babana sor. Eminim çoktan kim olduğumu çözmüştür." dedi. Cevap vermek için arkamı dönmeye hazırlanıyordum ki sonlanan konuşmanın dıt dıt sesi duyuldu.
Aklıma Hamdi Baba ile konuştuğumuz gün geldi. Kartal kod adını söylediğimde yüzünde oluşan ifade... O anda anlamalıydım, babanın Kulaksız ile ilgili tahmini olduğunu o lanet anda anlamalıydım. Önüme çıkan sandalyeye tekme savurdum. Sandalye büyük bir gürültü ile yere düşerken merdivenlere yöneldim. Aldığım her nefeste öfkem artıyordu. Kulaksıza olan öfkem Hamdi Babaya doğru evrilmişti. Ben her yerde Kulaksızı ararken onun benden bunu gizlemiş olması öfkemi samana düşen ateş misali harlıyordu.
Malikanenin önüne çıkınca arabaya yöneldim. Arkamdan gelen Yavuz "Aras." diye seslenince durmadan yürümeye devam ettim. Şu anda konuşmak istediğim tek kişi Hamdi Babaydı onun dışındaki bütün seslere kapalıydım. Bir an önce babaya hesap sormalı; siktiğimin Kulaksızını benden neden sakladığını öğrenmek zorundaydı. Ben evladımın canı için endişelenirken, gözüme uyku girmezken neden benden bunu sakladığını söylemek zorundaydı.
Arabanın kapısını açıp içine geçtim. Kapıyı kapatacakken Yavuz kapıyı tuttu. Endişeli gözleriyle yüzüme bakıp "Abi yapma. Öfkenle babalara gitme." deyince kapıyı kapatmak için çekiştirdim, izin vermedi. "Yavuz çekil." diye tısladım. Öfkemin acısını ondan çıkarmak istemiyordum. "Çekilmem abi. Kulaksızın sinirini babadan çıkarmaya kalkacağını biliyorum. Yapma bunu. Kulaksızın doğru söyleyip söylemediğini bile bilmezken babanın karşısına dikilme."
Sıktığım dişlerimin arasından "Kartal kod adını söylediğimde yüzünün aldığı ifadeyi gördüm Yavuz. Baba onun kim olduğunu biliyor. Bilmiyorsa bile beni ona götürecek tahmini var." dedim. Yavuz yanıma yaklaştı. "Abi, kod adını duyduğundaki tepki bildiği anlamına gelmez. Belki aklına başka bir şey geldi. Belki birini buldu bize söylemeden araştırdı ama yanlış kişi olduğunu anlayınca söyleme gereği duymadı."
Mantıklı tarafıma konuşuyordu. Söylediği her şeyler aklıma yatmaya başlamıştı. Kafamın daha fazla karışmasına izin vermeden buradan uzaklaşmam gerekiyordu. "İyi ya Yavuz, babaya gidince Kulaksızın doğru söyleyip söylemediğini de anlarım, babanın neyi neden sakladığını da. Şimdi çekil kapıdan." Söylediğim her kelimede hem kararlılığım hem de canını yakmamak için verdiğim savaş hissedilir boyuttaydı. Yavuz ise tehdidime boyun eğmeyerek durduğu yerden çekilmedi.
"Abi, eğer baba bunu bildiği halde bizden sakladıysa gerekeni beraber yaparız." duraksayıp derin bir nefes verdi. "Ama bu gece değil. Evine, karına git. Daha dün akşam Sena'nın gözünün önünde adam vurmuşken bu gün karını evde bırakıp galeriye geldin. Biliyorum, onları korumak, intikamını almak için geldin. Abi bu gece en azından yarın sabaha kadar öfkeni soğutacak kanı döktün." Gözlerinde beni ikna etmeye çalışırken takındığı bakışı vardı. "Abi, Sena'yı daha fazla yalnız bırakma. En çok sana ihtiyacı varken doğruluğu ispatlanmamış bir sözün peşine düşme."
Lanet olsun ki haklıydı. Sabah Sena'yı eve bıraktığımda enkazdan farksızdı. Simsiyah halkalı göz altları, yorgun bakışları ve zoraki gülüşü aklıma gelince kalbimde ince bir sızı hissettim. Yeliz yanında diye bütün günümü operasyona verebilmiştim lakin akşam olmuştu. Güneşin batışı ile karanlık sadece havaya çökmüyordu. Karanlık anılar ve ışıksız düşünceler de karabasan misali insanın omuzlarına çöküp esir alıyor, bir nefeslik dahi huzur vermiyordu.
Gözlerim usulca kapanırken ciğerlerime güçlükle nefes aldım. Aldığım nefes ciğerlerimde bir yerde takılı kaldı. Sakinleşmeyi başaramasam da Yavuz'a hak verdiğimi belli ederek başımı salladım. Kapanan gözlerimi açınca bakışlarım ona döndü. "Dediğin gibi olsun." deyince sessiz bir oh çekti. Ellerim altındaki direksiyonu sertçe kavrarken "Ama sabah babanın kapısına dayanırım Yavuz. Kartalı duyduğunda değişen yüzünün de Kulaksızın söylediklerinin de hesabını sorarım." dedim.
Arabanın kapısının önünden çekilirken "Erkenden sendeyim abi. Kime ne hesap soracaksan yanındayım." dedi. Başımı salladım. "İyi geceler abi." deyip arabanın kapısını kapattı. "İyi geceler mi kaldı amına koyayım." diye söylenirken arabayı çalıştırıp gazı kökledim. Yol boyu bir şey düşünmemeye çalışsam da pek başarılı olamadım. Kulaksızın söyledikleri mıh gibi kafamın içine çakılı kaldı. Her saniye sesi beynimde yankılanıyordu.
Babanın bana ihanet etmiş olabilme fikri ağır geliyordu. Beni ben yapan adamın, kaybolduğum hiçlikten beni çıkarıp bana ad veren soyadını veren önüme bütün fırsatları seren adamın benden Kulaksızı saklamış olmasını kaldıramıyordum. Kalbimin derinliklerinde bir şey kırıldı. Kırılan parçalar kalbime saplandı. Göğsümden bedenime ince bir sızı yayıldı. Kulaksızın yalan söylemesini istiyordum. Bana ile beni birbirimize düşürmek için bir oyun olmasını diliyordum.
Arabayı evin önüne bırakıp hızla araçtan indim. Eve doğru yürürken kan olan üzerime göz ucuyla baktım. Sena'nın beni böyle görmemesi gerekiyordu. Kolumdaki saate baktım. Neredeyse ikiye geliyordu. Evin ışıkları da kapalıydı. Yeliz gece bizde kalacağını yazmıştı. Işıklar kapalı olduğuna göre ikisi de uymuş olmalıydı. Yavuz'un odasında duş aldıktan sonra üzerimi değiştirip Sena'nın yanına geçmek en mantıklı olandı.
En son eve kanla karışık barut kokusu ile geldiğimde "Bu kokudan ne zaman kurtulacağız." diye mırıldanması aklımdan gitmiyordu. Olan onca şeyin üzerine birde Sena'nın hayal kırıklığına uğramış gözlerine bakmak bu gece isteyeceğim son şey bile değildi. Evin kapısının önündeki korumlar kapıyı açarken "Hoş geldin abi." dediler. Başımla onaylayarak içeri girdim. Kanlı kabanımı kapının girişince çıkarıp kuru temizlemeye göndersinler diye kapıdaki korumaların eline tutuşturdum.
Kapıyı kapatıp üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiğim esnada "Aras." diye seslenen Sena'nın durgun sesiyle duraksadım. Salonun ışığını yakıp önce gözlerime sonrada kan sıçrayan gömleğime baktı. Sesli bir yutkunma sonrası dolan gözlerini gözlerimden kaçırdı. "Kanlı bir gece olmuş anlaşılan." diye mırıldandı. Sesimi kayıtsız tutmaya çalışarak "Öyle." diyebildim. Başka ne diyebilirdim ki zaten?
Buraya gelmeden önce Kulaksızın mekanını bastım ama yine onu bulamadım. Kim olduğunu bilmediğim ruh hastası piç kaybettiği candan dolayı beni sorumlu tutuyor ve bebeğimizi öldürmek istiyor. Bana ona ulaşmam için son şansımı verdi ama ben karanlık bir gölge ile savaşıyorum. Karşımdaki kişinin kim olduğunu bile bilmiyorum. Bunların üzerine bir de Hamdi Babanın, Kulaksızı tanıma ve bana ihanet etmiş olma ihtimali olduğunu öğrendim, diyemeyeceğime göre verebileceğim makul cevap öyleden başka bir şey değildi.
Sena bana bir daha bakmadı. Dizlerinin üzerine doğru eğilip ellerini önüne sarkıtınca konuşmak istemediğini düşünüp üzerimi değiştirmek için hareketlendim. Merdivenlere doğru yöneldiğim esnada kinayeli sesiyle "Kan ve barut kokusundan bu kadar nefret ediyorsan üzerine bulaşmasını engellemelisin." deyince içimden büyük bir siktir çektim.
Evde üzerimi değiştirmeye karar vermek aptallıktı. Arabadaki yedek gömleğimi giyip öyle gelmem gerekiyordu. Dün gece olanlardan sonra işimi riske atmamam gerekiyordu. Olan olduğuna göre son pişmanlığın faydası yoktu. Yavaş adımlarla Sena'nın yanına yürüdüm. Konuyu değiştirme umuduyla sesimi dengeli çıkarmaya çalışarak "Güzelim sen neden uyumadın?" diye sordum. Yüzüme bakmadan boğazını temizledi. "Seninle konuşmak için bekledim.
Yanına oturup dizinin üzerinde duran ellini tuttum. "Seni dinliyorum Güzelim." Oturduğu yerde dikleşti. Derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp bana döndü. Isırdığı dudaklarını serbest bırakıp dudaklarını diliyle hoyratça ıslattı. Konuşacağı şey her neyse kelimelere dökmekte zorlandığı belliydi. Boşta olan eliyle alnını kaşıdı. "Aras ben senin söylediklerinden sonra bir karar verdim."
Ne demek istediğini anlayamıyordum. Kafam o kadar doluydu ki hangi söylediğim sonrası bir karar verdiği hakkında çıkarımda bulunamıyordum. Sözlerine devam etmek yerine sustu. Uzun süren sessizlik canımı sıkmaya başlamıştı. Sabırsızlanmaya başlıyordum. Söyleyeceği her neyse bir an önce söylemeliydi. Zor geçen gecenin üzerine bedenim bir de gizemi kaldıramıyordu. Sesimi sakin tutmaya çalışarak "Evet Güzelim." dedim. Bir derin nefes daha alıp yanaklarını şişirerek verdi.
Gözlerimin içine bakmadan "Aras ben senin işleri bırakmanı istiyorum. Sadece bebeğimizin babası ol istiyorum." dedi. Kanım damarlarımdan usulca çekilirken donup kaldım. Ona, bunu ben teklif etmişken ve işler içinden çıkılmaz hale gelmişken ne cevap verecektim? Ne yapmayı seçecektim?
UPUZUN BİR BÖLÜMLE GELDİM SİZE UMARIM BEĞENMİŞSİNİZDİR🥰
KULAKSIZ BLÖF MÜ YAPTI YOKSA HAMDİ BABA KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MU NE DERSİNİZ?😎🫣
SAVCI, KULAKSIZ OLABİLİR Mİ?🫢🫣
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 24.61k Okunma |
1.19k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |