55. Bölüm

SAKLI GEÇMİŞ

Gizem Gültekin
gizeemikoo

YILDIZI PARLATMAYI UNUTMAYIN🦋

 

🌸Kafanızın karışmaması için baştan söylüyorum; önce 6 ay sonraya gidip sonrasında gittiğimiz 6 ayın 2 ay öncesine gideceğiz..🌸

 

ARAS

 

6 AY SONRA

 

Acılarımızı kendine katık eden zaman su gibi akıp gitmişti. En derinlere gömdüğümüzü düşündüğümüz yüreğimizdeki yangının her an boğazımızda yumru gibi duruyor oluşunaysa alışmıştık. Daha doğrusu alışmak zorunda kalmıştık. Çünkü hayat bazı acılara alışmaktan başka çare bırakmıyordu. Yüreği yana yana, içi kanaya kanaya alışıyordu insan... Ya da öyle olduğunu sanıyordu. Aslında bilmiyorlardı içimi, görmüyorlardı yüreğimdeki yangını.. Yavaş yavaş eriyordum. Sanki gökten bela yağıyordu da altında şemsiyesiz kalan bir tek bendim.

 

Geçen zaman; senelerce uğruna yaşayıp savaştığım itibarımı, paramı, gücümü, acımasızlığımı ve daha sayamadığım bir sürü şeyi katlayarak getirse de hala mutlu değildim. Eksiktim.. Yarımdım.. Ne yazık ki acı da olsa anlamıştım ki mutluluk; güç, para, itibar değil sevdiklerinin yanında olmasıydı. Benim ise evladım yanımda değildi. Onsuz varlığımın bir anlamı yoktu. Ailemi ayakta tutmaya bile yetmeyen adımın anlamı yoktu. Bir tek Sena'nın yüzünde gördüğüm gülümseme eksik parçamı tamamlıyordu. Bir tek onun gözlerinde gördüğüm parıltı ruhuma şifa oluyordu. Geriye kalan her şeyse boştu.

 

İçinden çıkamadığım boktan bir hissin ise kölesi olmuştum.. Kulaksız! Savcının, Kulaksız olduğuna inanmıyordum. Savcı tıpkı benim gibi önünü sonunu düşünmeden, öfkesiyle hareket eden bir adamdı. Planları anlıktı. Evet geçmişten bana karşı bir kini, nefreti vardı ama bunu gelecek planlarına taşıyabilecek bir adam değildi.

 

Benim savaştığım adam ise Kulaksızın tam tersiydi. Planları detaylıydı. Beni nereden nasıl vuracağını çok iyi biliyordu. Ve en önemlisi Savcı, Sena'dan bir parçaya kıyamazdı ama Kulaksız kıymıştı. Aylardır ses çıkmasada Kulaksızın başkası olma ihtimali beynimi yiyip bitiriyordu. Düşünmekten delirecek gibi oluyordum.

 

2 AY ÖNCE

 

Fırat'ı öldüren Sena en başta intikamını aldığını düşünüp rahatlatsa da vicdanı ile cebelleşmesi uzun sürmedi. Beni çıkarmaya çalıştığı karanlığa kendisinin saplanıp kaldığını düşünmesiyle ne eskisi gibi yüzü güldü ne de yaşama sevinci geri geldi. Sanki öldürdüğü Fırat değil de ruhundaki masum kız çocuğuydu. Evladımın kaybının üzerine birde Sena'yı vicdan azabının cehenneminde kaybetmeye dayanamıyordum. Hepsinin suçlusunun ben olduğumu bilme düşüncesinin her aklıma gelişiyse kafama sıkıp geberip gitme isteği uyandırıyordu. Onu bile yapamıyordum. Sena yaşasın diye yaşamaya devam ediyordum. Tabi nefes almak yaşamak sayılırsa...

 

Karanlık tüm bedenimizi sarmış, tüm mutluluğumuzu almış gibiydi. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum lakin ne yapmam gerektiğini biliyordum. Sena'yı kaderine terk etmeyecektim. Senelerce aşık olduğum kadınla karşımda duran kadın birbirinden tamamen farklı olsa da ne yapıp edip ona eski masumluğunu ve neşesini geri verecektim. Gülümsemesi ile tekrar hayatıma güneş gibi doğacak, ışıl ışıl parlayıp sonsuz okyanusunu andıran mavi gözleriyse benliğimin huzur bulma sebebi olacaktı.

 

Elimi çenemin altına koymuş işaret parmağımla yeni çıkan sakallarımı okşarken Sena'nın yüzünü nasıl güldüreceğimi düşünüp duruyordum. Hem yaralarımızı saracak hem de yüzünün gülmesini sağlayacak bir şeye ihtiyacım vardı. Hamdi Babalar düğün fikrini verseler de aradığım şey bu değildi. Düğün Sena'nın yüzünü sadece o an için güldürürdü sonrasında yine hüznün kara bulutları etrafına çökerdi. Bana onu aydınlıkta tutacak, kalbini ısıtacak bir şey lazımdı.

 

Dalgın düşüncelerim arasında aklıma gelen şeyle duraksadım. Kaşlarım çatıldı. Kendi kendime "Olur mu ki?" diye sorunca beynimin ücra köşelerinden bir ses "Başladığı yerde bitirmek en doğru olanı." cevabını verdi. Haklıydı. Acımızın başladığı yere gitmeliydik. Ruhumuza açılan yarayı söküp atmanın yolu elbette yoktu lakin oraya gidersek en azından yaramızı sarabilirdik. En azından öyle olmasını umuyordum.

 

Ayağa kalkıp koltuğa asılı olan ceketimi aldım. Odadan hızla çıktım. Ceketi sırtıma geçirirken merdivenleri hızlı adımlarla indim. Arabaya geçince Sena'yı arayıp hazırlanmasını söyledim. Nereye gideceğimizi sorgulasa da benden istediği cevabı alamayınca daha fazla direnmeden kabul etmek zorunda kaldı. Yarım bıraktığım işi tamamlayacaktım. İkimizin de ruhuna iyi gelecek olan o hamleyi yapacaktım. Zaten bundan başka çaremde çözümümde yok gibi duruyordu. Yüzleşmek en doğru olanıydı.

 

İlk olarak çiçekçiye uğrayıp iki tane kocaman çiçek buketi yaptırdım. Sonrasında da eve uğrayıp Sena'yı aldım. Arka koltuğa bakmadığından çiçekleri görmedi. Sürekli olarak da nereye gittiğimizi sorgulamaya devam etti. Hiçbir açıklama yapmadım. Susmamın iki sebebi vardı. İlki, nereye gideceğimizi bilmezse yol boyunca acı çekmezdi. İkincisi ise nereye gideceğimizi ve ne amaçla gideceğimizi duyduktan sonra vereceği tepkiden korkuyordum. Yapacağım şeyle ilgili anıları aklına gelince gelmekten vazgeçme ihtimali yüksekti.

 

Mezarlık yoluna girdiğimi gördüğünde gülmeyen yüzü daha da düştü. Dolan gözlerini, kendini tutmak için ısırdığı dudaklarını bana bakmasa da görebiliyordum. Göğsümü saran mengene daha da sıkılaştı. Buraya her gelişimizde çektiği acının aynısını bende çekiyordum. Kapandığını sandığım yaram her seferinde daha çok kanayarak yeniden açılıyordu. Gözlerim uzun zamandır dostum olan duygunun etkisiyle yanıyordu. Kendimi toparlamaya vakit kazanmak için arabayı durdurana kadar tek kelime etmedim.

 

Aracı durdurunca direksiyonu sıkmaktan bembeyaz kesilen parmak boğumlarıma göz ucuyla baktım. İyi değildim. Bir şeylere karar verip Sena'yı buraya getirmiştim lakin kafamda kurduklarımı yapacak gücü bir türlü kendimde bulamıyordum. Elim sıkıca ensemi kavradı. Rahatlamak amacıyla sertçe ovuşturdum. Etkisi olmadı. En son aynı niyetle mezarlığa gelişimde olanlar zihnime doluşup lanet bir ızdırap vermeye başladı. Düşüncelerden sıyrılmaya çalışarak başımı iki yana salladım.

 

Düşünmemeliydim. Zihnimi umutsuzluk ve çaresizliğin zindanına hapsedecek hiçbir şeyi düşünmemeliydim. Büyük bir nefes alıp verdim. Kendime "Bu sefer hiçbir şey daha önceden olduğu gibi olmayacaktı." diye hatırlattım. Olmayacaktı. Sena bir kez daha yıkılmayacaktı. Bu sefer ağlamaktan solan gülüşünün açmasını sağlayacaktım. Arabadan inip Sena'dan tarafa geçtim. Temiz havayı ciğerlerime kadar çektim. Çok garipti. İnsanların nefesini kesecek acılar vermesine rağmen en temiz hava da mezarlıklarda oluyordu.

 

Sena'ya baktım. Başı hala önündeydi. Kapıyı açıp "Sena'm." diye seslenince yüzüme acıyla baktı. Buraya geleceğimizi söylemem gerekiyordu. Kendisini hazırlaması için söylemem gerekiyordu. İçimden kendime bir küfür savursam da iş işten geçmişti. Güven vermek isteyen elimi ona doğru uzattım. Gözleri elimde sabit kalırken boğazını temizlemek için yutkunsa da başarılı olamadı. Çatallaşan sesiyle "Aras ben çiçek..." diye konuşmaya başlayınca sözünü kesip "Ben aldım, Güzelim." dedim.

 

Gözlerime baktı. Çektiği acı uzansam tutabileceğim şekildeydi. Başını hafif yana yatırdı. "Aras, masal kitabı da getirmedim." Evladımızı kaybettikten sonra bir süre mezarlığa her gün geldik. Sonrasındaysa haftada bir gelmeye başladık. Ziyaret günü olarak onu kaybettiğimiz günü seçtik. Cuma günü akşamüzerini. Her gelişimizde Sena, geceleri oğlumuza okumak için aldığımız masal kitaplarından birini de yanında getirdi. Evladımızın mezar taşının yanına oturup toprağını okşarken gözyaşları arasında masalını okudu.

 

Kalbimin ortasına bir hançer saplanıp acımasız bir el tarafından çevrilmeye başladı. Kalbim parçalara ayrılırken sesimi güçlü tutmaya çalışarak "İznin olursa bu kez oğlumuza ben masal anlatmak istiyorum Sena'm. Belki bu kez babasının sesini duymak ister." dedim. Başını sallayıp elimi tutarak arabadan indi. Güneşte kısılan gözleriyle etrafa baktı. Elini birkaç saniyeliğine bırakıp arka kapıyı açarak çiçekleri koluma aldıktan sonra Sena'nın elini elime kilitledim. Birlikte evladımız ile Ozan'ın mezarına yürümeye başladık. Attığımız her adımda Sena'nın titremesi daha da artarken elini tutan elimin tutuşunu sıkılaştırmaya devam ettim. Ben her zaman yanındaydım.

 

Mezarların yanına geldiğimizde Sena'ya aşk dolu gözlerimle baktım. Hareleri koyulaşıp etrafı kırmızılıklarla dolan mavilikler gözlerime bakınca ruhum ağrıdı. Ağlaması bu hayatta en nefret ettiğim şeyler arasındaydı. Eğilip alnına bir öpücük bıraktım. "Güzelim, oğlumuza masal anlatmadan önce abinle konuşmam gereken bir şeyler var. Senin için sorun olmazsa ben konuşmamı bitirene kadar sessizce bekleyebilir misin?"

 

Kaşları merakla çatılırken gözleri kısıldı. Dudakları bir şey söyleyecekmiş gibi aralanıp hızla geri kapandı. Bakışları kısa bir an mezarla benim aramda gitti geldi. Ne konuşacağımı çözmeye çalışıyor gibi bir hali vardı. Gözleri gözlerimde oyalanırken ifadesiz bir şekilde gözlerimde bir şeyler aradı. En sonunda "Konuşacaklarını dinlememde sakınca var mı?" diye sorunca tebessümle yüzüne baktım. "Aksine senin de duyman gereken şeyleri söyleyeceğim." Elim tekrar elini kavradı. "Benim yanımda durur musun?" Başıyla onaylayıp mezarın ayak ucuna kadar benimle beraber ilerledi.

 

Elimdeki çiçeğin birini evladımın mezarına diğerini de Ozan'ın mezarına bıraktıktan sonra ellerimizi kaldırıp duamızı ettik. Sena'nın elini tekrar sıkıca kavradım. Söze nasıl başlayacağımı bilemesem de bir yerden başlamam gerektiğinin farkındaydım. "Daha öncesinde de kardeşini senden istemek için gelmiştim lakin olmadı." Kelimeler boğazıma yapışmıştı sanki. Yutkundum. Yutkunma ile beraber boğazımda bir yanma hissi oluştu. "Sena'yı eş olarak istemeye geldiğim yere oğlumuzu bırakıp gittim." Kendimi ağlamamak için zor tutarken Sena'nın dudaklarından belli belirsiz bir hıçkırık kaçtı, kalbim parçalandı.

 

Ağzımdan çıkan kelimelerin onda yarattığı yıkımın farkındaydım. Sözlerim yüzünden gözünden akan her damla yaş kalbimi delik deşik ediyordu. Ama bunu yapmak zorundaydım. Yaramızın açıldığı yerde onu sarmak zorundaydım. Derin bir soluk alıp verdim. "Şimdi ise tekrar kardeşini istemeye geldim. Biliyorum ki onu ben yokken canından daha çok seven insan sendin. O üzülmesin diye dünyayı karşısına alan sendin. Aramızda olmasan da kardeşini senden istemenin en doğru şey olduğuna karar verdim."

 

Başımı çevirip Sena'nın yüzüne baktığımda kızaran gözlerine eşlik eden hayran bakışlarının üzerimde olduğunu gördüm. Gözlerimiz birbirine kenetlendi. "Sena'm karanlığıma güneş olmayı kabul etsede ben senden de onay almak istiyorum." deyip tekrar mezara baktım. "Ozan Eroğlu, canımdan çok sevdiğim, uğruna ölmeyi göze aldığım, ruhum, ilk aşkım, eksik parçam olan kardeşin Sena'yı Allah'ın emri peygamberin kavliyle senden istiyorum." Dudaklarımdan dökülen son kelimeden sonra vereceği tepkiyi görebilmek için Sena'ya baktım.

 

Sena'nın gözünden bir damla yaş aşağıya süzülürken sakin olan havada nereden geldiği belli olmayan esinti belirdi. Sena gözlerini sıkıca kapatıp esintiyi teninde hissederken dudakları tebessümle kıvrıldı. Mezarda esen rüzgarı, mezar taşına konan kelebeği, yapan yağmuru ve daha sayamadığım bir sürü şeyi cevap olarak kabul ettiğini biliyordum. Gözleri yavaşça açıldı. Gözlerini uzun zamandır terk eden parıltı tekrar gözleriyle buluşmuştu. Yüreğimin aydınlandığını hissettim. Boşta olan eli havaya kalkıp usulca yüzüme ulaştı. Yanağımı okşarken "Abimin de seni seveceğini biliyordum." dedi.

 

Sena, aylardır oğlumuzun bizi affettiğine dair ufacık işaret görmek için çabalayıp dursa da asla göremiyordu. Ağlamaktan "Eğer bizi affedersen mavi kelebek ol gel oğlum." demişti. O gün olmayan bir şey daha oldu. Ben, oğlumuza bizim masalımızı anlatırken önce mezar taşına sonrada Sena'nın omzuna konan mavi kelebek Sena'nın da benimde mutluluğumuza mutluluk kattı. Evladımız bizi affetmişti. Kelebeği görmesiyle yüzü aydınlandı. Aldığımız bütün işaretlerle az da olsa travmasının izlerini silmeyi başarabilmiştim. O günden sonra her geçen gün yüzündeki gülümseme arttı. Ve ben bir kez daha anladım ki Sena çok güçlü bir kadındı.

 

GÜNÜMÜZ

 

İstemeden bir hafta sonra Sena'nın hayallerindeki gibi bir düğün yaptık. Hamdi Babaların çiftliğinde, sevdiklerimizle bir arada masal gibi bir kır düğünü.. Şahitlerimiz elbette bu aşkın mimarı Yeliz ile Yavuz olmuştu. Sena ise gelinliğin içerisinde peri masallarından dünyamıza karışan prensesler gibiydi. Onu beyazlar içerisinde gördüğüm ilk dakika gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Şimdi bile o hali gözümün önüne geldiğinde yüzümdeki gülümseme ve gözlerimde akmaya hazır olan yaşlara engel olamıyorum.

 

Kahraman Eroğlu'ndan üzerinde Sena'nın adı ve ölüm tarihi -nikahımızın kıyıldığı günü yazdırmışlardı- olan büyük bir çelenk geldi. Çelengi gördüğüm ilk dakika sinirden neredeyse dişlerimi kıracaktım. Yavuz engel olmasaydı düğünü arkamda bırakıp Kahraman'ın kafasına sıkmaya gidecektim. Sena ise benim aksime davranmıştı. Ben çelengi gördüğünde ağlayacağını ya da sinirleneceğini düşünsem de önce içten bir kahkaha attı sonrasında da umursamaz bir tavırla "Hala canımı yakabileceklerini düşünmeleri ne komik değil mi?" diye sordu. Ben cevap vermeden çiçeği getiren korumalara götürmelerini işaret edip eski neşesiyle düğüne geri döndü. Yavuz ile ağzımız bir karış açık şekilde arkasından uzun uzun baktık.

 

Nikah masasına oturana kadar bu denli heyecanlanacağımı düşünmesem de evetler ağzımızdan dökülürken kalbimde boğazımda atıyordu. Oysa ilk kıyılan nikahta bunların hiçbirini hissetmemiştim. Benim için lanet olası prosedürden başka bir şey değildi şimdi ise her şey bambaşkaydı. Sena benim karımdı. Tamam, önceden de karımdı lakin şimdi tamda hayallerimdeki gibi karnımdı. Bizim mutlu, beladan uzak -ne kadar uzak olabilirse-, huzurlu bir evliliğimiz vardı.

 

Geçmişin anıları arasında kaybolurken elimdeki ultrason resmine usulca dokundum. "Her şey tam, tek eksik sensin oğlum." Ultrason fotoğrafını masanın üzerine bıraktıktan sonra ellerimi cebime sokup kararan havaya baktım. Esen rüzgar dalları ritmik bir edayla sallandırırken sonbaharın hüznü ağaçların kuruyan yapraklarına düşmüştü bile. Oradan oraya savrulan yapraklara baktım. Çaresizce rüzgarın verdiği yöne doğru gidiyorlardı. Tıpkı senelerce benim öfkemin peşinden gittiğim gibi. Belki de öfkeme bu kadar kapılmamış olsaydım hasret kaldığım mutluluğa çok daha önce kavuşacaktım.

 

Aldığım derin nefesle göğsüm sertçe inip kalkarken belime dolanan kollar ile yüzümde derin bir gülümseme belirdi. Başını sırtıma yaslayan Sena sahte bir iç çekti. "Evin içerisinde ne zaman kaybolsan seni burada buluyorum. Sanırım oğlumuzu benden daha çok seviyorsun." Ağzından dökülen her kelimede tatlı kıskançlığını hissedebiliyordum. Kollarını kavrayıp ondan tarafa döndüm. Sıkıca sarılırken saçlarının arasına minik buseler bıraktım. "Sende biliyorsun ki hiç kimseyi senin kadar sevemem." yanıtını verince alayla hıhı dedi. Kızımız olduğunda işlerin değişme ihtimali olduğunun oda farkındaydı.

 

Hem huzurun kokusunu hem de Sena'nın kokusunu ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar çektim. Mutluluk içerisinde bir süre sarılı kaldıktan sonra kollarımız birbirinden ayrıldı. Sena'nın titreyen elleri çerçeveye gitti. Eline alıp nazikçe okşadı. Sıkıntılı bir nefes alıp verdikten sonra hüzünlü gözleri gözlerimi buldu. "Ne kadar garip değil mi? Acısı ve anısı kocamanken ondan kalan parça küçücük, tek bir çerçevenin içerisinde." deyince boğazımdaki yumru kendini daha da belli etti. Haklıydı. Küçücük bir beden dayanılmaz acılar yüklemişti ömrümüze.

 

Elbette acımız ilk günkü kadar çok değildi lakin yüreğimizdeki varlığını her mutlu anımızda bile hissedebiliyorduk. Gülüşlerimiz yarım kalıyor, lokmalarımız boğazımıza diziliyordu. Gördüğümüz her bebekte kalbimiz acımasız bir el tarafından canice parçalara ayrılıyor ve parçalara ayıran o el yere attıklarının üzerinde acımasızca tepiniyordu. Ağzımızda asla geçmeyen kekremsi bir tat vardı.

 

"İsmini aldığı iki adamın kaderini yaşıyor. Ozan gibi" derken duraksayıp derin bir nefes aldım. Cümlenin devamını söylemeye gücüm yoktu. Yarım bıraktım. "Aslan gibi sadece bir odada, sadece bir tane fotoğrafı var." Sena'nın yüzü aydınlanma yaşamış gibi parladı. Eli çenesinde gezerken donuk sesiyle "Evet haklısın. Aslan'ın fotoğrafını evin içerisinde hiç görmedim. Bir tek Esma Anaların yatak odasında var." deyince başımla söylediklerini onayladım. Sebebini düşündüğünü biliyordum.

 

Ellerim cebime sokup olduğum yerde hafifçe sallandım. "Aslan ve ailesi öldürüldüğü zaman Hamdi Baba cezaevindeydi. Esma Ananın yanında olup ona destek olamıyordu. Oğlunun ölümünden sonra Hamdi Babayı en çok yıkan şeylerden biride buydu." Duraksadım. Dinleyip dinlemediğini kontrol etmek için Sena'ya baktım. Gözünü dahi kırpmadan büyük bir merakla beni dinliyordu. "Hamdi Babayı ziyarete geldiği gün onun ne kadar bitkin olduğunu görünce Esma Ana, Hamdi Babaya bir söz vermiş. Oğlunun yasını sadece yatak odalarında tutacağını, o odadan çıktığında ise Yiğitsoy Ailesini ayakta tutabilmek için güçlü duracağını söylemiş."

 

Nefes almak için duraksadım. Esma Ananın yaptığı fedakarlık evladını kaybeden bir anne için çok büyüktü. Onlardan kalan fotoğraflar tek tesellisi iken ailesini ayakta tutmayı her şeyden önde tutarak hatıralarını barındıran fotoğraflardan da vazgeçmişti. Büyük bir nefes aldıktan sonra "Aslan'ın bütün fotoğraflarını toplayıp bir kasaya kilitlemiş. Bir tek yatak odasında Aslan'ın, eşinin ve bebeklerinin olduğu fotoğrafını bırakmış." diyerek sözlerimi noktaladım. Eksik parçaları tamamlamak istiyormuş gibi yüzüme bakarken "Hamdi Baba senden sonra çıktı değil mi cezaevinden?" diye sordu.

 

Başımla onayladım. "Sen çıkana kadar ailenin başında Esma Anne vardı yani? Bütün sevkiyat işlerini falan o halletti öyle mi?" Başımı bir kez ağır çekimdeymişçesine salladım. Sena'nın dudakları şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir duyguyla aralandı. "Gerçekten hayran olunacak bir kadın." Öyleydi. Yavuz ile beni kaybetmek dışında başına gelen her şeye karşı çok güçlüydü. Cezaevinden çıktığım günlerde bana hem analık yapmış hem de Hamdi Baba ve Hurşit'in eksik bıraktığı şeyleri öğrenmemi sağlamıştı.

 

Sena'da, Esma Ana gibi güçlü bir kadındı. Acıları karşısında dimdik ayaktaydı. Elim hala elinde tuttuğu çerçeveye gitti. Ellerinden alıp masanın üzerine bıraktım. Ondan tarafa dönüp kollarımın arasına alırken "Senin gibi." deyince alayla güldü. "Benim gibi mi? Acılarımla baş edemeyip bir kez intihar etmeye kalktım. Bir kez de delirdim. Bence." diye sözlerine devam edeceği esnada dudaklarını dudaklarımla kapattım. Öpüşmemiz derinleşirken ona söyleyeceklerimi düşünerek dudaklarımı dudaklarından ayırıp yüzüne baktım.

 

Asla kendi gücünü, neler başardığını görmüyordu. Kendini küçümseyen tavırlarına sinirlensemde sakin olmam gerektiğinin farkındaydım. Kontrollü çıkarmaya çalıştığım sesimle "Sen kendi gücünün farkında değilsin Sena. Acılar karşısında ne kadar güçlü olduğunun asla farkında değilsin. Sırf Selim'in vasiyeti olarak gördüğün için Savcı olmaktan vazgeçip seni öldürebilecek güçte olan adamlarla girdiğin savaşın farkında değilsin." dedim. Sağ elimle çenesini kavrarken gözlerinin içine daha derin baktım. "Herkesin korktuğu Aras Yiğitsoy'a nasıl kafa tutup yola getirdiğinin farkında değilsin." deyince alt dudağını ısırarak utançla gözlerini benden kaçırdı.

 

Kızgınlığım buhar olup uçtu. Evli olmamıza rağmen hala benden utanıyor olmasına bayılıyordum. Kulağına doğru eğildim. "Yanakların çok güzel kızarıyor Avukat. Ama boş bir sebepten kızarması can sıkıcı. Onlara gerçek bir sebep verelim mi?" Tüylerinin ürperdiğini görebiliyordum. Sesli bir şekilde yutkundu. Gözlerinde beliren arzu belirtisi ile gözlerime baktı. Avuçlarım kürekkemiğine daha çok baskı uygularken Sena'yı kendime bastırdım. Bir kez daha yutkundu. İçimde uyanan iblise dur diyebilecek eşiği çoktan geçtiğimin farkındaydım.

 

Ağzı aralanıp kapanınca güzel dudaklarından kendimi daha çok mahrum bırakamadım. Dudaklarım dudaklarının üzerine kapandı. Dilimiz, dudaklarımız birbiri içine girerken her saniye ortamdaki tutku ve şehvette artıyordu. Ellerim kalçalarına doğru kaydı. Poposunu kavrayan parmaklarım büyük bir iştahla sıkınca dudaklarından belli belirsiz bir inleme kaçtı. Ona susamıştım ve daha fazla onsuz kalmaya gücüm yoktu. Kalçalarımdaki elimi onu kaldırmaya kullandığım esnada niyetimi anlayan Sena kucağıma doğru zıpladı. Kasıklarımda kadınlığını hissederken ayaklarını sıkıca belime doladı.

 

Alt tarafımda başlayan yangın bütün bedenime yayılıyordu ve onu söndürebilecek tek kişi Sena'ydı. Adımlarım yatak odasına uzanırken çalan zilin sesi kulaklarıma doldu. Gelen her kimse zerre umurumda değildi. Duymamış gibi davranarak odaya doğru ilerlemeye devam ettim. Zil ise durmak bilmeden çalmaya ederken bir de kapının yumruklanması eklenmişti. Damarlarımda akan şehvet yüklü kan öfkeye bulanmaya başlasa da görmezden geldim. Hiçbir şeyin şu anın büyüsünü bozmasına izin veremezdim.

 

Dudaklarını dudaklarımdan ayıran Sena soluk soluğa kalmış halde "Önemli bir şey olmalı." deyince "Yavuz halleder." yanıtını verdim. Benim açımdan önemli olan tek şey Sena'nın içini doldurmaktı. Azarlar ses tonuyla "Aras, kapımız kırılmak üzere olduğuna göre belli ki Yavuz'un halledemeyeceği bir şey var." deyip dudaklarına tekrar kapanmak istesem de izin vermedi. Elinden şekeri alınan çocuklar gibi hayal kırıklığına uğradım. Sena'yı gönülsüzce yere bıraktıktan sonra hızla merdivenlerden indim.

 

Sinirden delirmek üzereydim. Eğer gelen kişi ölümden kaçtığı için kapıma gelmediyse onu kendi ellerimle öldürecektim. Hiddetle kapıyı açtığım anda kapıya tekme atmak için kaldırdığı ayağı ile Yavuz'un karşımda durduğunu gördüm. Sanki çaldığı benim kapım değilmişçesine şu anda karşısında beni bulmayı beklemiyormuş gibi gözleri büyüdü. Kaldırdığı ayağı yere indi. Elim havaya kalkarken işaret parmağımı tehdit ederek yüzüne sallayıp "Bu kapıyı bir gün olmadık yerlerine sokacağım Yavuz!" diye kükredim.

 

Cevap vermeden yüzüme bakmaya devam edince "Umarım ölümden kaçıp gelmişsindir Yavuz, yoksa seni benim elimden alacak tek şey ölüm olacak." dedim. Gözlerini gözlerimden kaçırıp arkama medet umarcasına baktı. Sena'dan yardım istediğini anlamamak için aptal olmak gerekiyordu. Ve beklenen hamle birkaç saniye içerisinde geldi. Sena şen sesiyle "Yavuz, hoş geldin kapıda kalma geç içeri." deyince Yavuz tedirgin gözlerle bana baktı. Çenemdeki bir kasın sinirle seğirdiğinin farkındaydım. Öfkeden patlamak üzereydim. Sıktığım dişlerimin arasından "Geç içeri." diyebildim.

 

Eve giren Yavuz koltuklara gitmeden alkollerin olduğu dolaba yöneldi. Büyük bir sorun vardı. En son böyle kapıma dayanıp eve girer girmez alkol dolabına saldırdığında Sena bombasını patlatmıştı. Kim bilir şimdiki bombası neydi? Merakım sinirimin önüne geçti. Koltuğa otururken anlamaz gözlerle Sena ile birbirimize baktık. Eline aldığı viskiyi kadehine dolduran Yavuz bardağı biraz kaldırarak isteyip istemediğimizi sordu. Sena'dan hayır cevabı alması sonrası benden evet cevabını alacağını bildiğinden sormadan bir kadehte bana doldurdu. Dolu olan kadehlerden birini benim önüme bıraktı. Kendi önüne ise dolu şişeyle kadehi aldı.

 

Koltuğa otursa da oturduğu koltuk çivilerle kaplıymışçasına huzursuzca kıpırdanmayı kesmedi. Eline aldığı içkiyi tek dikişte içtikten sonra buruşan yüzü ile bize baktı. Bir şey söyleyecek gibi ağzı aralansada vazgeçip kadehine yenisini doldurmaya başladı. Her zamanki gibi konuşmaya başlaması belli ki uzun sürecekti. Elime aldığım kadehi dudaklarıma götürüp bir yudum aldım. Boğazımdan aşağıya akıp giden sıcaklığın üzerine bir yudum daha alıyordum ki pat diye "Yeliz bana evlenme teklifi etti." dedi. Gözlerim kocaman açılırken ağzımdaki viskiyi az kalsın yüzüne püskürecektim.

 

Yanlış duymamıştım değil mi? Yavuz, Yeliz'e değil, Yeliz Yavuz'a evlenme teklifi etmişti. Yavuz'un yapması gerekeni Yeliz yapmıştı. Sena ise benim tam aksime sanki bunu bekliyormuş gibi şen bir kahkaha attı. Yavuz ile önce birbirimize sonrada Sena'ya bakınca ellerini yukarı doğru kaldırıp "Hiç bana öyle bakmayın, çok bile bekledi." cevabını verdi. Bakışlarım tekrar Yavuz'a çevrildi. Başını iki yana sallarken "Bu teklifi benim etmem gerekiyordu onun değil. Edecektim de zaten. Sadece uygun anı bekliyordum." diye söylenmeye başladı.

 

Elimdeki kadehi masanın üzerine bıraktım. Olayları doğru anlayıp anlamadığımı kontrol etmek için dikkatle Yavuz'un yüzüne baktım. Derbeder ifade yüzünde sabitti. Doğru duymuştum. Karşımda duran Yavuz'un ruh hali bok gibiydi. Belli ki Yavuz, duyguları ile yeni yüzleşmeye başlarken Yeliz'in yaptığı hamle Yavuz'a iyi gelmek yerine onu daha da içerisinden çıkılmaz bir noktaya sürüklemişti. Benden bir şeyler duymaya ihtiyacı vardı. Şaşkınlığımı üzerimden atabilme umuduyla gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp verdim.

 

Olayı ciddiye alırsam kafasında kurduklarını daha da büyüteceğini biliyordum. Dudaklarımda alaylı bir tebessüm belirirken "Sen ne cevap verdin?" diye sordum. Sitemle baktı. "Abi, sen yapma bari." Başını yere eğip ağıt tutanlar misali sallamaya devam etti. Dilim dişlerimde gezerken gülümsemem daha da belirginleşti. Söylediklerime karşı çıkıyor gibi davransa da duymak istediklerinin neler olduğunu biliyordum. Nasıl o benim ciğerimi biliyorsa bende onunkini biliyordum.

 

Kendi içerisinde verdiği mücadele elle tutulabilecek kadar yoğun, dudaklarımdan çıkacak olumsuz bir cümle buralardan gitmesine yetecek kadar güçlüydü. Ellerimi önümde birleştirip hafifçe eğildim. "Ne yapmayayım Yavuz? Ben sana duygularını göstermekten korkma diye kaç kez diyeceğim?" Yüzüme acıyla baktı. Cesaretini kazanmaya ihtiyacı olduğu her halinden belliydi. "Bakma öyle bana. Al yüzüğünü yap evlenme teklifini." deyince emin olmayan bakışlarıyla Sena'ya baktı. "Aras haklı Yavuz. Güzel bir evlenme teklifi ayarlayalım. Sende yap evlenme teklifini." derken duraksayınca ondan tarafa baktım.

 

Yüzünden muzip bir gülümseme vardı. "Hatta evlenme teklifini yarın akşamüzerine ayarlayalım. Gerekli hazırlıkları ben yaparım. O saate kadar sende Yeliz'den uzak dur." deyince ne yapmaya çalıştığını anladım. Yüzümde kocaman bir gülümseme yayılırken dilim dudaklarım üzerinde gezdirmeye başladım. Yeliz'in, Yavuz teklifi duyunca korkup kendisini bırakmış gibi düşünmesine sebep olacaktı. Yapılacak evlenme teklifi ise gerçek anlamda sürprize dönüşecekti. Yavuz'un aklına yatmış olacak ki hızla yerinden kalkıp "Aslan yengem benim." diyerek Sena'ya sıkıca sarıldı.

 

Sarılırken gözleriyle Sena'yı işaret edip "Abi, ne kadar şanslı olduğunun farkındasın değil mi?" diye sormayı da ihmal etmedi. Sesli gülümsemelerim arasında "Öyleyimdir." cevabını verdim. Sena'dan ayrılan Yavuz hemen yanındaki koltuğa oturup yapacakları hakkında konuşmaya başladı. Derin sohbetlerine bakılırsa biraz önceki tutkulu dakikalarımızı tekrar yakalamamız mümkün değil gibi görünüyordu. En iyisi akşam yemeğine çağıran Hamdi Babalara geçmekti. Ellerimi birbirine vurup ayağa kalktım.

 

Her ikisinin meraklı gözleri benden tarafa çevrildi. "Sohbetinize yolda devam edersiniz. Hamdi Babalara geçelim" deyince ikisi birlikte ayağa kalktı. Sena yukarı çıkıp üzerini değiştirdiği esnada Yavuz ile bende bu hafta gerçekleşecek silah sevkiyatının detaylarını konuşuyorduk. Fırat'ın yaktığı hattaneyi daha da büyüterek silah üretim gücümüzü arttırmıştık. Bu da yurtdışına daha çok silah satmamız ve daha çok sevkiyat yapmamıza sebep olmuştu. Biz koyu sohbetimize devam ederken hazırlanan Sena aşağıya geldi. Birlikte arabalara binip Hamdi Babalara geçtik.

 

Yol boyu yapacakları sürprizin detayları ile ilgili konuşan Yavuz ile Sena, Hamdi Babalara ulaşana kadar bütün ayarlamaları yaptı. Arabadan indiğimiz anda ise sohbet keskin bir bıçakla kesilmiş gibi bir anda kapandı. Bahçeye girip Hamdi Babaların evine doğru yürüdüğümüzde sohbetin birden kesilmesinin sebebini anladım. Kapıda bizi bekleyen Yeliz, parmağını ısırarak stres içerisinde bir o tarafa bir bu tarafa yürüyordu.

 

Bizi görünce hızla yanıma gelmeye başladı. Eminim ki Yeliz'in geldiğini gören Yavuz, Sena ile yaptıkları plana uygun olarak kaçacaktı. Daha düşüncelerim zihnimden geçmeyi bitirmeden Yavuz gür sesiyle "Abi benim işim var halledip geleyim." diyerek geldiğimiz yöne gersin geri döndü. Yeliz olduğu yerde durdu. Dolan gözleriyle bize baktı. Yanına ulaşan Sena, Yeliz'e sıkıca sarılıp "Biraz zamana ihtiyacı var." deyince Yeliz bana baktı. Böyle oyunlara dahil olmak canımı sıksada Yavuz için dahil olmak zorundaydım. "Birkaç gün içerisinde düzeleceğine eminim." deyince dudakları tek çizgi halini aldı. İstemeyerek de olsa başıyla onayladı.

 

Kapıdan Esma Ana belirince konuşma yarıda kesildi. Esma Ana hepimize sıkıca sarıldı. İçeriye geçip her zamanki gibi koltuğunda bütün heybetiyle oturan Hamdi Babanın elini öptük. Babacan tavrıyla sıkıca sarılırken kulağıma "Konuşmamız lazım." diye fısıldadı. Başımla onayladım. Bir sorun olmalıydı. Hamdi Baba işlerle ilgilenmediğine göre başka bir sorun olmalıydı. Meraklansam da üzerinde durmadım. Yavuz'un eve girmesiyle de hep beraber masaya geçtik. Yavuz ile Yeliz arasındaki gerginliğe rağmen masada mutluluk hakimdi. Uzun zamandır uğramayan neşe bu akşam soframıza konuk olmuştu. Yemek boyu güzel anılardan bahsedip bol bol güldük.

 

Yemek bitiminde Sena, Esma Ananın kulağına bir şeyler fısıldadı. Esma Ana, Sena'nın söylediklerini başıyla onayladı. Sonrasında kalkması için kaş göz işareti yapan Sena'yı gören Yavuz eline boş tabağını alıp "Ben bunu mutfağa bırakayım." diyerek masadan kalktı. Teklif ile ilgili şeyleri konuşacaklarını bildiğimden en başta umursamadım lakin on dakikadır gelmediklerini görünce kalkıp peşlerinden mutfağa gittim.

 

Yavuz "Tamam o zaman ben içeriye geçeyim." diyerek kapıya yöneldiği esnada hala elin tuttuğu tabakları tezgahın üzerine bırakan Sena "Yavuz, ben seninle bir şey konuşmak istiyorum." deyince ikimizde olduğumuz yerde kaldık. Kapıdan gördüğüm kadarıyla Sena'nın yüzünde oluşan sıkkın ifade konuşacaklarının teklif ile ilgili olmadığının en büyük kantıydı. Buda demek oluyordu ki ya benim kızacağım bir şey konuşacaklardı ya da benim bilmemem gereken bir şey. Kapının yanındaki duvar dibine iyice sokuldum.

 

Sena'dan tarafa dönen Yavuz'un omuz ve sırt kaslarının gerildiğini fark ettim. Derin soluğunu sesli şekilde verdi. "Anlaşılan Aras'ın bilmemesi gereken bir şey konuşacağız." Alt dudağını sıkıntıyla ısıran Sena başını salladı. Yavuz kararlı çıkan sesiyle "Sena, ben Aras'ın arkasından iş çeviremem. Ne duymak istiyorsan ona sorsan daha iyi olur." dedi. Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Benimle ilgili bir konuda Sena'yı reddediyordu. Gerçi biraz düşününce tepkisine şaşırmak anlamsızdı. Yavuz kendi canı pahasına bile olsa beni satmazdı. Daha önceleri benim iyiliğim için Sena ile iş birliği yapıyordu şimdi ise böyle bir şeye gerek yoktu.

 

Öne doğru bir adım atan Sena "Yavuz bu öyle bir şey değil." dedi aceleyle. Çıkmak için kapıya dönen Yavuz gersin geri Sena'dan tarafa döndü. "Seni dinliyorum." deyince yanlarındaki sandalyeleri işaret edip "Oturalım mı?" diye sordu. Başıyla onaylayan Yavuz itiraz etmeden sandalyelerin birini çekip oturdu. Diğer sandalyeye oturan Sena önüne bir peçete çekti. Kuruyan dudaklarını ıslatıp gözlerini Yavuz'dan kaçırarak masaya bakarken "Benim yüzümden cezaevinde neler yaşadı?" diye sorunca nefesim düğümlendi. Ellerim öfkeyle yumruk şeklini aldı. Neden bu konuyu açmıştı şimdi? Geçmişimi öğrenmeye neden çalışıyordu? Öğrense eline ne geçecekti ki? Acıdan başka ne bulacaktı? Hırsla soludum.

 

Ayrıca sorularını yanlış adama soruyordu. Yavuz benim geçmişimle ilgili Sena'ya anlattıklarımdan fazlasını bilmiyordu. Dolan gözlerini kaldırıp Yavuz'a baktı. Yavuz'un gözlerinde onaylamayan bir bakış görmüş olacak ki "Ona soramam Yavuz, acı çekmemem için yalan söyler, geçiştirir. Ki bundan öncesinde detaya girmeden bir şeyler söyleyip kapattı konuyu. Ama ben bilmek istiyorum." diyerek kendini açıkladı. Başını iki yana sallayan Yavuz "Sena ben sana bunu söyleyemem ki. Bunu sorman gereken kişi ben değilim Aras." yanıtını veren Yavuz konuşmanın bittiğini belli ederek ayağa kalktı.

 

Sena'nın gözünden bir damla yaş süzüldü. Uzak olmamıza rağmen güçlü yutkunmasını görebiliyordum. Önündeki peçeteyi parçalara ayırırken Yavuz'a bakmadan "Biliyor musun Yavuz, kendini 13 yıl boyunca öldü gösteren bir adamı bu kadar çabuk affettiğimi duyan birisi gurursuz olduğumu ya da aptal olduğumu düşünür. Bebeğimi benden almakla tehdit ettiğinde bile yanında kaldığımı gören birisi ikisi olduğuma da emin olur." dedi. Sözleri kalbime ok gibi saplanıp kaldı. Elleri arasında parçalara ayırdığı sanki peçeteler değil de kalbimdi.

 

Hoyratça akan yaşlarını sildi. Başını kaldırıp Yavuz'a baktı. Dikleşen omuzları ve kendinden emin çıkan sesiyle "Ama ben ikisi de değilim." dedi. Gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını hafifçe yaladı. "Ben Aras'ın neler yaşadığını asla tam anlamıyla bilmiyordum. Bilmek istesem de bana anlatmadı. Lakin bilmediklerime rağmen bir şeyi çok iyi biliyordum; Selim gibi ince ruhlu, düşünceli, iyi kalpli, sevgi dolu bir adam bu hale geldiyse yaşadığı acılar deliremeyeceği kadar fazladır." Sözlerinin doğruluğu keskin bir bıçak gibi içimi delip geçti. Göğsüm sıkıştı. Ciğerlerime yeterince oksijen çekmek için gerekenden daha fazla çaba harcamam gerekti.

 

Gözyaşlarının yüzünü ıslatmasına izin verdiği saliselik zamanda yutkunup sözlerine devam etti. "Eğer ben uğruna delirdiğim, ölmeyi göze aldığım adamı karşıma çıktığı ilk gün tanıyamadıysam, onda Selim'e ait bir şey bulamadıysam bu yaşadığı şeylerin onu ne denli karanlığa sürüklediğinin en büyük kanıtıdır." Haklıydı. Onun sevdiği adamdan geriye bir tek yüzü ve bedeni kalmıştı. Onun dışındaki her şey el birliğiyle yarattıkları Aras'a aitti. Aydınlık için savaşan adamdan karanlığın efendisine dönüşmüştüm.

 

Ağzından dökülecek cümleler kalbine ağır geliyor olmalıydı. Dikleşen omuzları çöktü. Başını hafifçe eğdi. "Aras'ın yaraları kapanmadı Yavuz, sadece onları görmezden gelmeye başladı. Onları tamamen sarabilmem, yaralarının ne kadar derin olduğunu bilebilmem için bana yardım et." Farkındalık yüzüme en sert yumruğunu geçirdi. Aldığı darbeyle bedenim olduğu yerde kalsa da ruhum bilmediğim bir yöne doğru savruldu. Kalktığı sandalyeye tekrar oturan Yavuz'a yalvaran gözleriyle baktı. Dudaklarından fısıltıyla "Lütfen" döküldü.

 

Bir süre sessiz kalan Yavuz "Ne bilmek istiyorsun?" diye sorunca gözlerinin içi parlayan Sena heyecan yüklü sesiyle "Her şeyi." cevabını verdi. Yavuz başını arkaya çevirdiği esnada kendimi duvara iyice yapıştırdım. Bir gelen olup olmadığını kontrol ediyordu. Bedenimi yasladığım duvara başımı da yasladım. Güçlü yutkunmamla beraber gözlerimi sıkıca yumdum. Yavuz'un benim anlattıklarım dışında bir şey bilmediğini biliyordum. Peki yaşadıklarımın yarısının yarısını bilen Yavuz'un söyleyecekleriyle beraber hortlayacak olan geçmişimle tekrar yüzleşmeye hazır mıydım? Değildim.

 

Arkamı dönüp gitmek üzereyken "Sana söyleyeceklerimi Aras bilmiyor" diyen Yavuz'un sesiyle olduğum yere mıh gibi çakıllı kaldım. Benim anlatmadığım neyi biliyor olabilirdi? Eğer biliyor olsaydı bunca zamandır bana belli etmez miydi? Kafamdaki düşünceler karman çorman bir hale gelirken Yavuz "Cezaevinden çıktığında berbat durumdaydı. Son ayları iyi geçse de girdiği ilk zamanların travması hala üzerindeydi, sadece görmezden geliyordu." dedi.

 

Buruk bir gülümsemenin belli belirsiz sesi doldu kulaklarıma. "Tek kabus gören sen değilsin Sena." deyince kocaman açılan gözlerimle hızla arkamı döndüm. Bu olamazdı. Benim kabus gördüğümü biliyor olamazdı. Ben bunu kimseye anlatmamıştım. Yerini değiştirip kapıyı görebileceği bir sandalyeye oturan Yavuz'un yüzünü yarımda olsa görebiliyordum. "Selim yani Aras cezaevine girdikten sonra bir süre hem çalışıp hem de okudum. Ama kazandığım para yetmedi. Yengemlere bakmam için çalışmam gerekiyordu, bende okulu bıraktım." derken sesindeki hüzün ete kemiğe büründü.

 

"Her neyse Aras cezaevinden çıktıktan sonra gücünü kullanarak beni özel bir üniversiteye aldırıp bana ait bir ev aldı. İlk zamanlar pisliğinin bana bulaşmasından korktuğu için yanına gelmeme dahi izin vermiyordu. Sonraki süreçte Esma Ananın yardımıyla bazı hafta sonlarında yanına gelmeye başladım. Varlığımdan huzursuz olsa da Esma Ananın hatırından dolayı gelip gitmeme ses çıkaramıyordu." deyince geçmiş gözümde canlandı. Düşmanlarım Yavuz'a bulaşır diye korkumdan onu kendimden uzak tutmaya çalışsamda Yavuz her zamanki sahtekarlıklarını yapıp bana ulaşmanın yolunu bulmuştu.

 

İç geçirmeye benzer bir soluk verdi. "Benden uzak durmayı o kadar çok istiyordu ki Sena, üst katta boş oda olmasına rağmen benim için hazırlattığı oda evin alt katında kendi odası da üst katındaydı." Sesindeki kırgınlık, onu ne kadar üzdüğümü anlamama yetmişti. Ne kadar itiraf edemesem de bende Yavuz'u özlüyordum. Onunla ettiğimiz sohbetleri, neşeli kahkahalarımızı, iç ısıtan sarılmalarımızı özlüyordum. Ama onu hem kendimden hem de düşmanlarımdan korumaya mecburdum.

 

"Bir hafta sonu Aras'ın yanına geldim. Şans işte" derken ellerini iki yana açtı. "Bana hazırlattığı odanın ısıtma sisteminde problem vardı. Durumu gece fark ettiğimiz için mecburen üst kattaki misafir odasında kalmam gerekti. Aras durumdan rahatsız olsa da başka çaresi olmadığından bir şey diyemedi." Kabuslarımı fark etmesinden korkuyordum. Onu, gündüz kendi karanlığımdan gece kabuslarımın karanlığından uzak tutmaya çalışıyordum. O gece kendimi sakinleştirerek bilinçaltımı kabus görmemeye ikna etmeye çalışsam da yataktan sıçrayarak uyandığımda başarılı olamadığımı anladım.

 

"Gün içerisinde ben evde kitaplarla uğraşırken Aras'ta kimi vuracağının listesini çıkarıyordu" derken benden bahsettiği kısmı gülümseyerek söyledi. İsmin alemde yeni duyulduğundan her gün baskın yapıyordum ve her baskında sayısını bilmediğim kadar insan öldürüyordum. Tabi o şerefsizlere insan denemezdi. Geçleri zehirleyen piç kurularından başka bir şey değillerdi. "Gün içerisinde her şey normaldi. Akşam oldu yemeğimizi yedik biraz daha sohbet edip odalara çekildik. Geceleri ders çalıştığım için uykum gelmiyordu. Bende gelene kadar kitap okumaya karar verdim."

 

Yüzüne karanlık bir ifade yerleşti. Sanki anlatacaklarını geçmişte değil de şu anda yaşıyor gibiydi. Sıkıntıyla çekti. "Gece üç sularında Aras'ın odasından bağırış sesleri duydum. Aslında tam olarak bağırış da değildi. Haykırış, yakarış gibiydi." Gördüğüm kabuslar aklıma gelince kanımın çekildiğini hissettim. Geçmeyen geçmişin izleriyle uykumda bile aylarca cebelleşmiştim. "Yerimden hızla kalkıp odadan çıktım. Bütün koridorda Aras'ın sesi yankılanıyordu. Telaşla odasına girdiğimde Aras'ın kabus gördüğünü anladım. Yakarışları arasında "Ben masumum, vurmayın" derken bir taraftan da ağlıyordu. Onu uyandırmayı düşündüm."

 

İşaret parmağını masaya vururken "Eğer karşımdaki adam Selim olsaydı uyandırırdım ama Aras vardı" dedi. Sena'nın parçaladığı peçetelerden birini önüne çekip hırsla kopardı. "Ama yapamadım. Onu bile yapmadım. Çünkü karşımdaki adam uyandırdığım için bana teşekkür etmek yerine beni gecenin o vaktinde evinden kovup evine girmeme bir daha izin vermeyecekti." Sesindeki öfke onu kendimden bu denli uzak tuttuğum için bana mıydı yoksa beni bu hale getirenlere miydi anlayamıyordum.

 

"Çünkü Allah'ın belaları benden abimi almışlardı." Elindeki peçeteleri öfkeyle bıraktı. Bir süre Sena'nın ağzından kaçan hıçkırıklar dışında odaya buz gibi bir sessizlik hakim oldu. Duyduklarımı sindirebilme umuduyla başımı duvara yaslayıp ses çıkarmamaya çalışarak ritmik şekilde vurmaya başladım. Yavuz çektiğim acıları bilirken ben onun bildiğini nasıl anlayamamıştım? Gözlerinde her baktığımda bana üzüldüğünü belli eden bakışlarını nasıl görememiştim? Bu kadar mı duygu yoksunu, ruhsuz bir adamdım ben?

 

"Sessizce" diye söze başlayan Yavuz'un sesi titriyordu. Başımı kaldırıp ona baktığımda elini kaldırıp yüzüne götürdüğünü gördüm. Ağlıyor olamazdı değil mi? Kalbimde keskin bir ağrı belirdi. Kendimden nefret etmeme ramak kalmıştı. Ben acılar içerisinde yanarken Yavuz'un ne bunları bildiğinden nede benimle yandığından asla haberim olmamıştı. Derin bir soluk alıp verirken "Sessizce" diyerek sözünü tekrarladı.

 

"Odasından çıkıp kapısının önünde uyanmasını bekledim. O." derken duraksayıp titrek bir nefes aldı. Anlatacaklarına gücünün yetmediği her halinden belliydi. "Onun her haykırışında canımın nasıl yandığını bilemezsin Sena. Dipsiz bir kuyuya düşmekten farksızdı. Karanlık.. Soğuk.. Yanımdaydı ama ona ulaşamıyordum." deyince Sena sözü devralarak "Aras'ın iç dünyasına karanlığı yüzünden ulaşamıyordun. Aranıza ördüğü duvarlar zaten onun içini görmendeki en büyük engeldi." deyince Yavuz başını sallamakla yetindi.

 

"Bir süre sonra bağırmalar kesildi. Aras'ın kesik kesik nefes almalarını duymaya başladım. Sonra yataktan kalktığını belli eden yatağın gıcırtısı kulağıma doldu. Kafasını dağıtacak bir şeyler içmeye ya da bahçeye hava almaya çıktığına emindim. Odama doğru geçtim ama onu görmeden içimin rahat etmeyeceğinin de farkındaydım. Bende Aras ile aynı anda odadan çıkıyormuş gibi yaptım." Zihnime o geceye ait görüntüler doldu. Her gece olduğu gibi o gece de kan ter içerisinde uyanmıştım. Geçmişim karabulut misali her gece üzerime çöküyor, uykumda bile rahat nefes almama engel oluyordu.

 

O gece Yavuz ile koridorda karşılaşınca gözlerinin kızardığının farkındaydım. Ne olduğunu sorduğumda fazla okumaktan gözlerinin isyan ettiğini söylemişti. O gece anlamamıştım lakin şimdi anlıyordum. Gözleri çok okumaktan değil beni düştüğüm çukurdan çıkaramadığı için isyan etmişti. Ben odamda yanarken bana yardım edemeyen Yavuz'da kapının önünde yanmıştı. Onun kaybolmasa sebep olan korktuğum karanlık dünyamız değil, benim karanlığımdı.

 

"Beni görünce tam tahmin ettiğim gibi oldu." diyen Yavuz'un sesiyle daldığım geçmişten güçlükle de olsa sıyrıldım. "Mavi gözler öfkeye bürünürken kaşları çatıldı. Ne zamandır burada olduğumu sorguladı." Omuzlarını yukarı çekti. "Yalan söyledim elbette." Duraksayıp derin bir nefes verdi. "O gece gördüğüm adamın yüzünü asla unutmadım ben Sena. Mezardan çıkmış gibiydi. İnsan demeye bin şahit gerekirdi. Hele o gözlerinde gördüğüm karanlık." derken başını iki yana salladı. "Baktığı yerlerdeki güzellikleri öldürüyordu." Gördüğüm her kabus benliğimden bir şey götürüyordu. Döktüğüm her kan ise gidenleri perçinliyordu.

 

Küçük çocuk edasıyla omuzlarını yukarı çekince karşımda gördüğüm adamın seneler önce cezaevine girerken arkamda bıraktığım adam olduğunu anladım. Yavuz her şeyde büyümüştü de benim geçmişim söz konusu olduğunda her zaman o çaresiz genç olarak kalmıştı. "Bende ona yakın olabilmek için başımı sürekli belaya soktum. Biliyordum ki başımı belaya soktuğum sürece Aras beni tek başıma bırakmazdı." Doğru tahmin etmişti. İkinci karakol vakasından sonra kontrol altında tutabileyim diye Yavuz'u yanıma almıştım. Şimdi anlıyordum da kontrol altına alınan o değil bendim.

 

Buruk gülümsemesinin tekrar yüzünde belirdi. "Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Aras'ın evine taşındım. Daha doğrusu Aras beni yanına aldı. Gördüğü kabusların her gece sürdüğünü o zaman anladım. Ve bir karar verdim; okul bittiği gibi Aras'ın yanında kalacak onun karanlığına ortak olacaktım." Dudaklarından dökülen son cümleyle bin parçaya bölündüğümü hissettim. Onca yaşadığım şeye rağmen bir kez olsun yarı yolda bırakmayan ayaklarımın bedenimi taşımakta güçlük çektiğini hissediyordum.

 

Yanılmıştım. Yavuz ile ilgili doğru bildiğim her şeyde yanılmıştım. Şimdi Yavuz'un ne kadar güçlü olduğunu görüyor olsam da bir yıl öncesine kadar onu güçsüz gördüğüm için yanılmıştım. Sadece yanılmakla kalmamış bir de üzerine Yavuz'un yaptıklarını göremeyecek kadar kör olmuştum. Acısını, derdini, yalnızlığını görememiştim. Beni yalnız bırakmak istemediğini bilsem de bu kadar şeyin altından tek başına kalkacak kadar güçlü olduğunu görememiştim.

 

Gözünden akan yaşların yerine Yavuz'un her sözcüğüyle yenileri eklenen Sena "Neden Yavuz? Bu kadar kabus görmesi neden? Neler yaşamış?" diye sorunca Yavuz bir elini saçına geçirerek sıkıntıyla çekiştirdi. Cezaevini bilmediğini düşünsem de duyacaklarımı kaldırmamaktan korkuyordum. Buradan da kötü bir sürpriz çıkmasından it gibi korkuyordum. "Günlerce, haftalarca bende aynı soruyu sordum kendime.. Neden? Neden? Neden?" Saçından çektiği elini sertçe dizine indirdi. "Etrafına hayat enerjisi veren adama neden masum bir rüya bile haram oldu? Konuştuğu herkese ışığını bulaştıran adam neden karanlığa hapsoldu?"

 

"Dayanamadım, Hamdi Baba'ya gittim." deyince sesindeki öfkeyi hissedebiliyordum. "Kardeşimi, abimi bu hale nasıl getirdiklerini öğrenmek için kapısına dayanıp hesap sordum." Kaşlarımı o kadar sert çattım ki alnım ağrıdı. Duyduklarıma inanamıyordum. Yavuz, Hamdi Baba'nın kapısına dayanıp hesap sormuştu. Bunu seneler önce daha itibarı, karanlığı, eline silah almışlığı yokken yapmıştı. Yavuz, benim iyiliğim için benden daha çok savaşmıştı. Hala da savaşmaya devam ediyordu ve ben bunu göremeyecek kadar aptaldım.

 

Sesindeki öfke azalırken hüzün tekrar eski yerini aldı. "Senelerdir Hamdi Babayı tanıyorum. Senelerdir iki kez ağladığını gördüm. Birisi masum Selim'e kıydığında diğeri de.." derken boğazına bir yumru oturmuşçasına sustu. Diğerinin ne olduğunu hepimiz biliyorduk. Evladımın ölümü.. Evladım öldüğünde de Hamdi Baba günlerce gizli saklı ağlamıştı. Bize karşı güçlü durmaya çalışsa da nasıl yıkıldığını hepimiz biliyorduk.

 

Alt dudağını dişlerinin arasında ezerken hıhlayarak güldü. Gülümsemesi tümden acı doluydu. "Oğlundan bahsederken dolmayan gözleri Selim'e yaptıkları haksızlıkları anlatırken bir saniye bile kuru kalmadı." deyince yaşadıklarım tekrar tekrar karabasan misali üzerime çöktü. Soğuk koğuş duvarları, sırılsıklam olmuş bedenim, vücuduma arka arkaya inen kemer ve sopa darbeleri ve daha sayamadığım bir sürü şey. Ensemden aşağıya lanet bir ürperti indi. Kanımın istemsizce çekildiğini fark ettim. Geçmişi duymak kapandığını düşündüğüm yaraların tekrar açılmasına sebep oluyordu. Açılan her yara ise bir öncesine nazaran daha çok kanıyordu.

 

Sesi güçlükle çıkan Sena "Ne.. Ne yapmışlar?" diye sorunca Yavuz cevap vermedi. Başını önüne eğdi. Suskunluğu uzayıp gitmeye devam edince her şeyi bildiğine emin oldum. Benim anlatmaya korktuğum, konusu açılınca Azrail kesilip kapattırdığım her şeyi biliyordu. Yavuz'un suskunluğu devam edince Sena elini Yavuz'un elinin üzerine koydu. "Yavuz, yalvarırım söyle." Başını kaldırıp Sena'ya baktı. Gözünden aşağıya süzülen yaşı görünce kalbimin atmayı bıraktığını hissettim. Nefesim ciğerimde donup kaldı. Kendimi nefes almaya zorladım.

 

"Aras orada cehennemi yaşamış Sena." Başını hiddetle sağa sola sallarken "Ben şimdi sana hangi birini anlatayım ki Sena. Gecenin bir yarısı yastıkla boğarak uyandırdıklarını mı? Uyandıktan sonra tuvaletlere götürüp soğuk suyla ıslattıklarını mı? Islatmaları yetmezmiş gibi buz gibi havada bir de üzerine kemerle, hortumla ya da sopayla dövdüklerini mi? Yoksa tuvalet klozetine zorla kafasını sokmaya çalıştıklarını Selim direnince de günlerce aç bırakarak buz gibi zeminin üzerinde yatırdıklarını mı?" Yaşadığım işkencelerin anısı boğazımda bir yumru oluşturdu. Yavuz'un ağzından çıkan her sözcükleyse de büyüdü.

 

Yavuz'un sesi artık hıçkırıklara karıştı. "Hangi birini anlatayım ben sana Sena. Selim'e ölecek noktaya gelene kadar dövdükten sonra revire gönderip ölmeyeceğine emin olduklarında kendisini toparlamasına izin bile vermeden tekrar aynı cehennemde yanmasını sağladıklarını mı? Parmaklarını kerpetenle sıkıştırıp kırdıklarını mı?" Parmaklarım korunma iç güdüsüyle hızla kapandı. "Ben sana neyi anlatayım?" derken sesi gitgide kısıldı. Burnunu çeken Yavuz dirseklerini dizlerinin üzerine dayadı. Yüzünü dirseğine dayalı ellerine gömdü. Başımı nasıl olduğunu görmek için Sena'ya çevirdiğimde onunda Yavuz'dan farksız olmadığını gördüm.

 

Bir eli göğüs kafesinin üzerinde diğer eli ise duydukları sonrası oluşan şaşkınlığı yüzünden ağzındaydı. Birkaç saniye içerisinde göğüs kafesinde duran diğer eli de ağzını buldu. Hıçkırıklarını kimse duymasın diye eliyle kapatmaya çalıştı. İkisi de dağılmıştı. Buda demek oluyordu ki güçlü kalmaya devam etmek zorundaydım. Sena'nın kriz geçirme ihtimaline karşı kendimi tutmak zorundaydım. Daha önce bu kadar dağıldığını görmediğim Yavuz'u toparlamak için güçlü olmak zorundaydım. Senelerdir yapamadığım abiliğimi yapmak zorundaydım. Kum kaçmışçasına yanan gözlerimi sıkıca kapatıp akmaya hazır olan yaşlarımı geri gönderdim.

 

Kendini güçlükle toparlayan Yavuz çaresizliğin cehenneminde kavrulduğunu belli eden cılız sesiyle "Aras cezaevinden çıktı ama ruhu sen gelene kadar orada kaldı. Kabusları beş yıl boyunca devam etti sonrasında kendi karanlığı o kadar büyüdü, Aras'ı o kadar içerisine aldı ki kabusların karanlığı Aras'a acı çektirme konusunda yetersiz kaldı." deyince göğsümün tam orta yerine bir şey oturdu. Her şeyimi takip etmişti. Neler yaşadığımdan haberi vardı. Ama o kadar koca yürekli bir adamdı ki bir kez bile bunları bana belli etmemişti. O kadar sadık bir adamdı ki beni acılarımla kabul edip onu öldürmeye kalktığımda bile bildiklerini yüzüme vurmamıştı.

 

Duvarlar üzerime üzerime gelmeye başladı. Odadaki oksijen ciğerlerime yetmek yerine acı veriyordu. Kalbimin kasıldığını hissettim. Daha fazlasını duymak istemiyordum. Son bir kez onlara baktım. Yavuz başını kaldırmış pencereden dışarıya bakarken "Onca şeye rağmen abim ayakta kalmayı becerdi Sena. Senelerce bir gün olsun bana sevgisini gösteremedi ama ben onun beni ne kadar sevdiğini her zaman biliyordum. Girdiğimiz her çatışmada benim canımı kendi canından önde tuttuğunu, koca bir çınar misali gölgesini üzerime her düşürdüğünde beni ne kadar sevdiğini görebiliyordum." dedi.

 

Gözlerimi sıkıca kapattım. Ne zamandan beri aktığını bilmediğim yaşlarım geçtiği yerlerde ıslaklıklar oluştururken çenemden aşağıya akmaya hazırlanan yaşı elimin tersiyle sildim. İki elimi yüzüme götürüp sertçe ovuşturdum. Aldığım nefes ciğerlerime yetmeyince göğsümün inip kalkmasına sebep olacak şiddette derin bir nefes aldım. Bana olan sevgisiyle ilgili bir cümleyi daha duymaya yüreğim el vermiyordu. Senelerce Yavuz'dan güler yüzümü dahi sakındığım halde onun benim için yaptıklarını dinlemeyi kaldıramıyordum.

 

Başımı öne eğip evden çıktım. Arka taraftaki at çiftliğine doğru ilerledim. Hislerimi yaşayabileceğim tek yer orasıydı. Karanlıkta adımlarım birbiri ardına düşerken zihnimdeki düşünceleri sıraya koymakta zorlanıyordum. Yavuz'un benim için yaptıklarına teşekkür mü etmeliydim yoksa bunları neden benden sakladığını mı sorgulamalıydım? Beni, benden korumak adına kendi hayatından vazgeçtiği için ona kızmalı mıydım yoksa yaptığı fedakarlığın karşılığını mı ödemeliydim? Gerçi bu kadar büyük bir fedakarlığın bedelli nasıl ödenirdi ki?

 

Sandalyeye yığılarak bıraktım bedenimi. Yenilgiyle yüksek, sonsuz ve bol yıldızlı gökyüzüne baktım. Artık kendimi daha fazla tutmama gerek yoktu. Gözyaşlarım firar edip özgürlüğünü ilan edebilirdi. Yüreğimdeki yangından dökülen yaşlar geçtiği yerleri kızgın lav misali yakarak yüzümü ıslatmaya başladı. Beni tüketen kısım Yavuz'un olanları bilmesi değil benim hayatım için kendi hayatından, hayallerinden, canından vazgeçmesiydi. Yıldızları kendime yoldaş kılıp "Ben sadece benim ve Sena'nın hayatlarımızı bitirdiklerini düşünürken Yavuz'unkini de bitirmişler." dedim.

 

Bedenimdeki öfke dalgası büyüdü. "Kardeşimin hayatını çalmışlar." diye bağırdım. Sesim çiftlik boyu yankılandı. Sena'ya altı ay önce verdiğim söz buhar olup uçtu. Yavuz'dan hayatını çalan her kim varsa hesabını ödeyecekti. Akan yaşlarımı hoyratça sildim. Ağlama zamanı değil ağlatma zamanıydı. Aras Yiğitsoy'a bulaşan kim olursa olsun bedelini öderdi. Kahraman Eroğlu yaptıklarının hesabını ödeyecekti. Cebimdeki telefonu çıkardım. Yalçın'ın adının üzerinde durdum. Aramayı başlatarak telefonu kulağıma götürdüm. Birkaç çalış sonrası "Efendim abi." diyen Yalçın'ın sesi duyuldu.

 

Emir veren net sesimle "Kahraman Eroğlu'nun depolarını ve sevkiyat güzergahlarını bulup bana gönder Yalçın. Gece yarısına kadar vaktin var." deyince "Emrin olur abi." deyip telefonu kapattı. Kahraman son zamanlarda şansını fazlasıyla zorlamış, Fırat'ın ölümü sonrasında durup durulmak yerine kuduz it misali sağa sola saldırmaya başlamıştı. Bu geceye kadar Sena'ya geçmişi arkamda bırakacağım diye söz verdiğimden bana bulaşmasını bekliyordum. Ama bu gece işler değişmişti. Eceli gelen köpek cami avlusuna işerdi. Yavuz'un hayatını çalması ise cami avlusuna işemesi olmuştu.

 

Soğumaya başlayan havanın etkisiyle nefesim havada buhar oluştururken Yavuz'un "Abi." diyen sesiyle başımı sesin geldiği tarafa çevirdim. Yarım saat önce o konuşmayı yapan kendisi değilmiş gibi yüzüme belli belirsiz bir tebessümle bakıyordu. Bıraktığım enkaz ile bulduğum adamın arasında zerre alaka yoktu. Yavuz fiziksel olarak ben kadar güçlü olmayabilirdi lakin duyguları ve acıları ile baş etme konusunda benden kat kat daha güçlü olduğu kesindi.

 

Oturduğum yerde kıpırdandım. Sesimi olağan çıkarmaya çalışarak "Gel sahtekar gel." deyince yüzündeki tebessüm büyüdü. Yanıma doğru gelirken gülümsemesinin yansıdığı sesiyle "Abi, yine ne sahtekarlığımı gördün?" diye sordu. Dişimi dişlerimin üzerinde gezdirip güldüm. Yavuz, yanıma otururken arkama daha çok yaslanıp Yavuz'a baktım. Duyduklarımı saklamak bir anda anlamsız geldi. İmalı çıkan sesimle "Senin hayatın sahtekarlık üzerine kurulu. Ben boşuna senelerdir sahtekar demiyorum sana." dedim.

 

Yüzündeki gülümseme dondu kaldı. Adem elmasını yerinden oynatacak kadar güçlü yutkunurken düşündüğü şeyin olmasından korkan bakışlarını bana çevirdi. Durgunlaşan sesiyle "Duydun mu?" diye sorunca başımı salladım. Yavuz'un çektiğim acıyı anlamaması için yüzümdeki gülümsemeyi sabit tutmaya çalışıyordum. "Ne kadarını?" diye sorarken sesindeki tedirginlik her saniye daha da artıyordu.

 

Kuruyan dudaklarımı ıslattım. Dudaklarımı hafifçe aralayıp nefesimi dışarıya verdim. Hava serin olmasına rağmen yüreğim yangın yeriydi. Ağzımdan çıkan her nefes yangınımı katlıyordu. "Hepsini." Yavuz'un dudakları tek çizgi halini aldı. Gözlerini sıkıca yumarken başını önüne eğdi. Sert bir yutkunma sonrası yüzüme bakmadan "Abi ben.." diye kendini açıklamaya çalışınca elimi dizinin üzerine koyup hafifçe sıktım.

 

Başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerine yerleşen keder kalbimin zalim bir mengene tarafından sıkıştırılmasına sebep oldu. "Kendini açıklamak için yorulma Yavuz." deyince başını hafifçe yana yatırıp "Abi yapma böyle." dedi. Bu konuyu konuşmaya cesaretim yoktu. Neler yaşadıklarımı başkasının ağzından tekrar dinlemeye gücüm yoktu. Parmağımı yukarı kaldırıp elimle bir işareti yaptım. "Sadece tek bir şey merak ediyorum. Bunun cevabından başka bir şey de duymak istemiyorum."

 

Sıkıntılı nefesini verirken merakla baktı. "Neden sakladın? Senelerce sana etmediğim zulüm kalmamışken, sana sevgimi bir kez bile göstermemişken, karanlığımdan rahatsız olduğunu sayısız kez belli ederken neden bir kez bile bana bildiğini belli etmedin?" Gözlerine hüzün bulutları çöktü. Yüzündeki keder kalbimi yerinden söküp çıkardı. Eline silah almayan masum gencin duruşu tekrar karşımda belirdi. Yavuz, bana yapılan hiçbir işkenceyi aşamamıştı. Duyduğu her şey ilk günkü gibi aklındaydı.

 

Olduğu yerden doğruldu. Ellerini önünde birleştirip birbirine sürttü. "Nasıl söyleyebilirdim abi? Sen acılarından, yaşadıklarından, travmalarından kaçarken ben bildiğimi nasıl söyleyebilirdim?" Gözleri dolunca başını kaldırıp yıldızlı gökyüzüne baktı. Kısa süren sessizlik sonrası başını yere eğdi. "Yüzüme her baktığında acaba sana acıyan gözlerle mi bakıyorum diye düşünmene nasıl sebep olabilirdim?" Soluğumu sertçe verirken "Öyle düşünmezdim." cevabını verince acıyla gülümsedi. "Selim düşünmezdi ama Aras'ın ne düşüneceğini sen bile bilemezdin." Doğru söylüyordu. Aras'ın ne düşüneceğini, ne yapacağını bende bilemezdim.

 

Dudaklarını dilinin ucuyla hafifçe ıslattı. Omuzlarını dikleştirip kendinden emin bir şekilde yüzüme baktı. "Abi, ben senin benim yüzüme her baktığında gözlerimde yaşadığın acının hüznünü görmene izin veremezdim." Yavuz'u omzundan tutup hızla kendime çektim. Sırtını sıvazlarken sıkıca sarıldım. Ne kadar şanslı olduğumu bu gece bir kez daha anladım. Yavuz olmasaydı ben olmazdım. O benim hayattaki en büyük şansımdı. Evliliğimi, itibarımı, canımı kısacası bana ait olan her şeyi ona borçluydum.

 

Gözümden akmaya hazır olan yaşları güçlükle geri ittim. "Bu aileyi ayakta tutanın ben olduğunu söylüyorsun ya, yanılıyorsun bu aileyi ayakta tutan sensin Yavuz." deyince kendini benden uzaklaştırdı. Onaylamayan bakışları ile bakarken "Yanılıyorsun abi. Eğer sen olmasaydın ben çoktan kaybolmuştum." deyince itiraz etmek için lafa girecektim ki "Unuttun mu sen yokken doktor değil torbacı oldum." dedi.

 

Hafif sesli bir kahkaha koyuverdim. "Lan Sahtekar şimdi doktor musun sanki? Torbacı olmadın silah kaçakçısı oldun başımıza." Yavuz'un ağzından da sesli bir kahkaha çıktı. "Haklısın abi. Ama bu senin benim arkamdaki gölgen olduğun gerçeğini değiştirmez." Ortamın havası bir anda değişmişti. Acılarımızın üzerini bir daha açılmamak üzere kardeşliğimizin sevgisi örtmüştü.

 

Kaşlarım havaya kalkarken dilimde alt dudağımın iç kısmına değdi. "Konuşma arasında lafımı söylerim diyorsun?" Kollarını iki yana açtı. "Kelimelerle aram iyidir bilirsin abi." Sadece kelimelerle değil her şeyle arası iyiydi. İçimden geçenleri söylememe izin vermese de ben her şeyin farkındaydım. Ne kadar itiraz ederse etsin, ne kadar kabullenmezse kabullenmesin beni ayakta tutan şey Yavuz'du. Beni ben yapan Yavuz'un varlığı ve bana olan sonsuz güveniydi.

 

Geçmişi kapatıp havadan sudan sohbet ederken cebimdeki telefon çaldı. Beklediğim arama olmasını umarak telefonu cebimden çıkardım. Yüzümde derin bir gülümseme belirdi. Arayan Yalçın'dı. Telefonu kulağıma götürüp "Söyle Yalçın." deyince "Abi, yarın gece yüklü bir sevkiyat var. Tırların İstanbul'a gireceği güzergahlar belli. Gideceği deponun yerini de öğrendim. Hepsinin bilgilerini telefonuna gönderdim." dedi.

 

Şeytani gülümsemem yüzümdeki yerini aldı. Hesap sormak için çok uzun bir süreye ihtiyacım yoktu. Yarın gece gerekeni yapmaya başlayacaktım. "Eyvallah Yalçın." dedikten sonra telefonu kapatıp cebime attım. Kollarımı iki yana açarken keyifle ciğerlerimin en ücra köşelerine ulaşacak derin bir nefes aldım. Meraklı bakışlarını bir saniye olsun üzerimden çekmeyen Yavuz daha fazla dayanamayarak "Abi, haber ne?" diye sordu.

 

Şeytani sırıtmam bütün yüzüme yayıldı. "Hazırlıklarını yap Yavuz, yarın Kahraman Eroğlu'nun nefesini kesmeye gideceğiz." dedim. Benden iyi hiç kimse insanın bir kaderden bir de ecelden kaçılamayacağını bilemezdi. Yarın gece Kahraman'ı kaderindeki yıkımla karşılaştıracak sonra da eceline kavuşturacaktım.

 

EVET BİR BÖLÜMÜN DAHA SONUNA GELDİK. 🌸SON İKİ BÖLÜMÜ UZUN ZAMANDIR YAZMAYI İSTİYORDUM. ARAS NEDEN BU KADAR KARANLIK VE ACIMASIZ OLDU SENA NEDEN BIRAKIP GİTMEDİ HEPİMİZ ÖĞRENMİŞ OLDUK.🤭🤗

 

HAFTAYA SİLAHLARINIZI KUŞANIP GELİN BASKINA GİDİYORUZ 😂

 

BÖLÜMLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİNİZ NELER🌸

Bölüm : 25.02.2026 16:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...