14. Bölüm
Hayaliyazar22 / Hayat Tesadüfleri Sever / 14. Bölüm : Soğuk Yemin

14. Bölüm : Soğuk Yemin

Hayaliyazar22
hayaliyazar22

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵

“Merhaba Güneş.”

zaman durmadı. Ama ben durdum.

O ses… yıllar geçse de insanın iliklerine işleyen türdendi. Ne yükselirdi ne alçalırdı. Her zaman aynı tonda, aynı sakinlikteydi. Ve her zaman aynı tehdidi taşırdı.

Boğazımdan geçen yutkunma canımı acıttı ama sesime yansımadı.

“Alparslan Bozdağ?” sesim sandığımdan daha sakin, soğukkanlı ve net çıkmıştı. "Benden ne istiyorsunuz?"

Alparslan Bozdağ bir amacı, isteği olmasa boşu boşuna beni aramazdı.

Sergen’in yüzündeki ifade anında değişti. Adını duyması bile yetmişti. Omuzları gerildi, çenesi sertleşti. Gözleri tek kelimeyi bile kaçırmamak, beni korumak ister gibi bana kilitlendi.

Telefonun ucundaki adam gülümsediğini belli etmeyen o kısa nefesi verdi.

“Ne kadar da direkt,” dedi. “Demir’i hâlâ tanıdığını sanıyordum. Ne yapacağını düşünmen için biraz dolambaçlı konuşarak zaman kazanmayı ondan öğrenmiş olman gerekirdi.”

Sesini duymak o an bütün duygularımı şaha kaldırırken içimi ürperti.

“Onunla ilgili konuşacaksan,” dedim soğuk bir sesle, “yanlış kişiyi arıyorsun.”

Kısa bir sessizlik oldu ve bu sefer sessizliği o kullandı. Beni sinsice, bilerek bekletti.

“Yalan söyleme Güneş,” dedi sessizlikten sonra. “Hayatında yaptığın en büyük hatalardan biri buydu zaten.”

Dudaklarından neşeli sayılabilecek ama soğukluğunu koruyan kısık bir gülüş çıktı. "Yani kısmen buydu ama bak işe yaradı şimdi hayattasın"

Dişlerimi sıktım.

“Demir nerede?” lafı dolandırmasına izin vermeyecektim.

Bu kez nefesi biraz daha net geldi kulağıma. Memnuniyetle karışıktı.

“Bak sen… Demek bilmiyorsun.”

Kalbim bir anlığına boşluğa düştü ama yüzümde tek bir kas oynamadı.

“Bildiğini sanıyorsan,” dedim, “bunu benimle paylaşmak zorundasın.”

Kısa bir kahkaha attı. Alçak, eğlenceli ve tehlikeli.

“Zorunda olduğum tek şey,” dedi rahat bir tavırla “oyunu kurmak. Senin gibi piyonlar sadece hamle yapar.”

Piyon.

Sergen’in dişlerini sıkarak bir adım öne çıktığını gördüm. İki elide yanında yumruk olmuş avına saldırmayı bekleyen bir avcı gibiydi.

Elimi hafifçe kaldırarak onu durdurdum. Her an elindeki telefonu alıp yaratıcı cümlelerini saydırıp ardından telefonu kapatabilirdi. Ama bu konuşma benimdi.

“Demir senin oyunun değil, hiçbir zaman da olmadı.”

“Ah,” dedi Alparslan keyifle “işte orada yanılıyorsun küçüğüm. O daha doğduğu gün benim vezirimdi. Vezirler her zaman şah için yolu açıp şahı korur”

Cümlesi içimi parçalarken sakinliğimi korumak ve mantığımı kaybetmemek adına derin bir nefes aldım.

Oysa benim hatırlayamadığım baba sevgisini Demir'in yaşamasını, onu her şeyden koruyup sevecek bir babası olmasını çok isterdim.

Alparslan Bozdağ Demir'i herşeyden korurdu ama ona hiçbir zaman bir gram bile sevgi vermemişti. Çünkü Demir onun silahıydı.

Sevginin zayıflık olduğunu ve insanı körelttiğini düşünürdü. Belki de içinde hiç sevgi olmadığı, belki de silahını köreltmek istemediği için.

İnsan silahını köreltmezdi, bilerdi. Demir'de bilenmiş, acımış ve kanamıştı. Onunda yarası çoktu ve en büyükleri babası tarafından açılmıştı.

Belkide bu yüzden iki yaralı insan birbirimize yakın hissetmiş kolayca aşık olmuştuk.

Bana küçüğüm diye hitap etmesi miğdemi bulandırırken Demir hakkında öyle konuşması içimde büyük bir öfke ve kin uyandırmıştı.

“Birincisi bana öğle hitap etme zaten sesini duydukça miğdem bulanıyor daha çok bulandırıp karşı karşıya gelirsek üstüne kusmamı istemezsin değilmi?"

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu ardından Alparslan Bozdağ onu tanıdığım yıllar boyunca hiç duymadığım kadar gür ve keyifli bir kahkaha attı.

"Ah küçüğüm yıllardır değişmemiş olan tek şey şu boş cesaretin ve cüretkarlığın" sesi gittikçe daha çok ciddiyete büründü. "Oysa içten için minik bir serçe gibi korkudan titrediğini biliyorum."

Bu sefer ben neşeli ve keyifli bir kahkaha attım. Kahkahamın altındaki alayı çok iyi anlamıştı.

"Ben eskiden tanıdığın o güçsüz, kırılgan, zayıf, çıtkırıldım Güneş değilim çünkü sizler beni bu hale getirdiniz. Bu yüzden eğer bize bulaşmış olanların içindeysen veya parmağın varsa kendinize karşı beni bir silah yaptığınız için teşekkür ederim "

İçime derin bir nefes verip soluklanırken konuşmama kısa bir ara verdim. " Ve eğer ona zarar verdiysen-" diye başladım cümleme ama o sözümü kesti.

“Zarar?” dedi sakince. “Ben sadece oğluma hayatta kalmayı, güçlü olmayı, direnmeyi öğrettim. Sen ise ona zayıflığı öğrettin.”

Ne kadar sözlerini kabul etmek istemesemde haklıydı. Demir beni korumak için güçsüzleşmişti çünkü kaybedeceği bir ben ve ona bir vampirmiş gibi her an kazığı saplamayı bekleyen avcılar vardı.

“Demek böyle,” dedi sonunda aradaki kısa sessizliği bozarak. Sesi yumuşamıştı ama bu, fırtına öncesi durgunluktan başka bir şey değildi. “İtiraf etmeliyim… büyümüşsün ve küçük bir genç kızdan güçlü bir kadın olmuşsun.”

Soğuk ve keskin bir şekilde gülümsedim.

“Sadece büyümedim,” dedim. “Hayatta kaldım.”

Sergen’in yanımda biraz daha dikleştiğini hissettim. Omuz omuzaydık artık. Korunmaya ihtiyacım yoktu ama yalnız da değildim.

Bunu bilmek Alparslan’ı rahatsız ederdi ve ben o an her hücremle bilmesini istedim. Ama Sergen'i bu ateşe atamazdım.

“Peki,” dedi Alparslan, “hayatta kalan Güneş… Sana küçük bir gerçek vereyim.”

Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırıp tekrar yerine koydum. Kaçmayacağımı, duymaya hazır olduğumu hissetsin istedim.

“Demir kayıp değil,” dedi sakince. “Demir hamlesini yapana kadar saklanıyor.”

Kalbim bir an tekledi ama yüzüm yine bana ihanet etmedi. Bu kadarını bende biliyordum ama başka birinden duymak lanet olası kalbime umut aşılamıştı.

Kalbim göğsümde delicesine çarparken zihnimde binbir tane düşünce döndü.

“Kimden?”

Bu sefer duraksamadı ve cevabı verdi.

“Benden, peşindekilerden” kalbim tekrar göğsümde çarparken gerçekle nefesim kesildi. “Ve senden.”

Sergen’in nefesi sertleşti. Elini istemsizce silahının olduğu yere götürdüğünü ve etrafı taradığını gördüm. Başımı hafifçe yana çevirip ona bakmadan dur dedim. Gözlerimi hâlâ boşluğa sabitlemiştim.

Şu aşamada Alparslan Bozdağ'ın beni izleyeceğini düşünmüyordum çünkü bana aklınca uyarı yapıyordu.

“Saçmalıyorsun,” dedim. “Demir beni kendinden korumaz.”

“Korur,” dedi Alparslan. “Çünkü seni tanıyor. Seni seçerse, başta ben olmak üzere herkesi yakacağını ve eğer beni yakarsa seninde yanacağını biliyor. Şu bir gerçek ki Demir senin yanmana dayanamaz ”

Sözleri canımı acıttı mı?

Evet, hemde çok.

İşte şimdi Alparslan Bozdağ uyarı hançerini bana saplamıştı.

Ama acı bazen gerçeğin en net hâlidir ve acı olmadan gerçeğe ulaşılamaz.

"Tıpkı yıllar önceki gibi"

O hançer iyice dibe girdi ve kalbime ulaştı, beni nefessiz bırakırken ruhumu kanattı.

Boşta kalan elimi kalbime götürüp birkaç saniye nefeslerimin normale dönmesini bekledim.

İşte o an ruhum bedenimden çekilmiş gibi hissettim.

Ama tekrar konuştuğumda sesim tüm karanlığı etrafına toplamış, ıssız bir tehlikeye bürünmüştü.

"Ne istiyorsun?"

“Sadece ufacık, küçük bir seçim,” dedi net bir sesle. Ardından devam etti. “Ya Demir’i bulmaya ve geçmişini didiklemeye devam edip onu tamamen kaybedersin yada yada onu tamamen hayatından çıkartıp huzurlu, etrafında tek bir uçan kuşun bile olmadığı güzel bir hayat yaşarsın"

Yani açık açık bana Demir'in peşini bırak onu arama diyordu.

“Karşılığında?”

Kısa bir nefes aldı.

“Karşılığında,” dedi, “Sevdiğin adam uzaktan da olsa yaşamaya devam eder ve sen onun yaşadığını bilirsin”

Gözlerimi kapattım. Bir saniye. Sadece bir saniye.

Hayat’ın gülüşü geçti aklımdan, Demir’in parmaklarımı son tutuşu, bana son bakışı. O gün uçurumda Hayat ile ikisi hakkında gördüğüm hayaller.

Sonra gözlerimi açtım.

“Yanılıyorsun,” dedim net bir sesle. “Ben susarsam Demir ölür. Gerçekler gömülür. Ve sen kazanırsın. Kendi öz oğlunu duygusuz, iradesi elinden alınmış, kendine kalkan yapabileceğin bir silaha, yani asıl amacına dönüştürmüş olursun.”

Karşı taraftan kısık sesli bir gülüş duyuldu ardından sesi yapmacık bir hüzüne büründü

"Aslında haklısın, eğer gerçekler gömülürse oğlumun bir çocuğunun yaşadığından ve onun yanıbaşında olduğundan nasıl haberi olur. Ah merak etme onu gerçeklerden uzak tutacak kadar merhametsiz ve kötü bir baba değilim. Sana bu konuda seve seve yardım ederim."

Sesi keyifli bir hale büründü. "İsmi neydi? Bak yine unuttum"

Bir süre düşünüyormuş gibi yaptı.

"Hıh hatırladım Hayat. Hayatını mahveden adamın çocuğunun ismini Hayat yapman ne kadar manidar ve ironik küçüğüm. Bu arada tebrik ederim. En kısa zamanda torunuma tam altınla geleceğim ha, ona selamımı söylemeyi unutma lütfen"

O an öfke bütün damarlarımda gezinen bir volkan gibi taştı. Hayat'ın adını anması benim için son damlaydı.

Aynı zamanda farkındalıkla bütün hücrelerim alarma geçti.

O telefonu kapatmadı çünkü ben telefonu yüzüne yüzüne kapattım.

Ekran karardı ve bir süre Sergen'le ikimizde konuşmadık.

Sergen’in nefes alışları kulaklarımda yankılanıyordu. Sertti. Kontrol altında tutulmaya çalışılan bir öfke gibi. Elini hâlâ silahının yakınında tutuyordu ama artık etrafı taramıyordu. Gözleri bendeydi.

Ben ise hâlâ Hayat’ın adının yankısındaydım.

Alparslan Bozdağ’ın dudaklarından çıkan o isim…

Sanki çocuğumun adını değil, kalbimi ağzında çiğnemişti.

“Biliyor,” dedi Sergen sonunda daha fazla dayanamayarak.

Sesi sakindi ama içindeki fırtına gözlerinden okunuyordu.

Sakinliğimi korumaya çalışarak başımı yavaşça salladım.

“Evet,” dedim. “Biliyormuş.”

Aslında bir yandan bilmesine şaşırmamıştım çünkü Alparslan Bozdağ her yönden tanıdığım en güçlü adamlardan biriydi.

O an zihnime dolan düşünceyle bedenim kasılırken bir an duraksadım.

Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım. Gözlerim dolmadı. Dolmasına izin vermedim. Çünkü ağlamak, ona bir zafer daha vermekti.

Gözlerim paramparça bir şekilde Sergen'e döndü. "Sergen, acaba..." dudaklarım aralanırken ufak bir nefes çıktı ardından zorda olsa kelimeleri çıkartabildim.

"Acaba bebeğimin mezarını biliyormudur? İtalya'da ama onun eli kolu çok uzun"

Acı içimde o kadar yer edinmiş, kanatmıştı ki kanayan yer tekrar daha fazla kanamıyordu. Artık sesim bile titremiyordu.

Sergen dişlerini kıracak şekilde sıkarken gözlerini kapattı. Ben herşeye rağmen dayanırdım ama Sergen benim o anlarıma şahit olmuştu ve bana kıyamıyordu.

Ona bir adım yaklaşıp hafifçe gülümsedim. "Özür dilerim sadece bir an kendime engel olamadım. Seni üzmek istememiştim. Ben çok kısa kollarımda tutabildim ama yinede onu çok özledim Sergen."

Sergen gözlerini kapalı tutmaya devam etti. Sanki açarsa dağılacaktı. Sanki açarsa, benim o cümlelerim onun içinde bir yerlere saplanacaktı.

“Kimse bilmiyor,” dedim fısıltıya acı bir sesle.

“Bende bilmiyorum. Ben bebeğimin mezarını bile bilmiyorum Sergen. Sadece… sadece İtalya’da bir yerlerde olduğunu söylediler.”

Gözlerim yere kaydı.

Soğuk, mermer bir zemin vardı orada. Ama ben daha önce hiç görmediğim toprağı gördüm. Islak, ağır ve sessiz.

“Bana,” diye devam ettim, “adres verilmedi. Bir ismi yoktu. Bana bebeğimin göz rengini bile söylemediler.”

Dudaklarım istemsizce titredi ama sesim hâlâ sakindi.

“Bir doğum belgesi de yoktu,” kısa bir nefes aldım “Sanki hiç yaşamamış gibi.”

Ama yaşamıştı benim bebeğim birkaç dakika, saniye olsa bile yaşamıştı.

Sergen’in nefesi boğazında düğümlendi.

Gözlerini açıp bana baktı. Elaya yakın kahve gözleri kızarmıştı. İlk defa bakışlarında öfke değil, çaresizlik vardı.

“Güneş…” dedi kısık bir sesle.

Başımı iki yana salladım.

“Hayır,” dedim.

“Yaşadı bana hiçbir güç aksini idda ettiremez”

Ona bir adım daha yaklaştım. Sesim biraz daha netleşti.

“Kısa bir süre de olsa yaşadı,” dedim. “Nefes aldı. Kalbi attı. Tenim onun tenine değdi. Kalbim onu sahiplendi”

Sağ elim farkında olmadan kollarımı sardı. Sanki hâlâ oradaydı.

“Onu çok kısa süre kollarımda tutabildim,” gülümsedim “Ama o sürede bir ömürlük bağ kurduk.”

“Ve ben o minik bedenindeki soğukluğu bile özlüyorum,” dedim. “Çünkü o soğukluk… varlığının kanıtıydı.”

Sergen bir adımda önümdeydi aramızdaki mesafeyi kapatıp kollarını hızla bana doladı. Bir kolu sırtıma dolanırken diğer elini kafamın arkasına yasladı.

Başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım ama ağlamadım. O an içimde bir yer, sessizce çöktü.

“Sen,” dedi Sergen beni kendinden uzaklaştırıp hafifçe gülümsedi ve yüzümü avuçlarının arasına aldı. “bu dünyada gördüğüm en güçlü kadınsın Güneş. Ve ben kardeşimin yıkılmasına izin vermeyeceğim”

Derin bir nefes alıp geri çekildi.

"Şimdi, sen gidip elini yüzünü yıkayacaksın bende o arada şu iç işlerinden gelenlerin olayını öğreneceğim. Ardından Demir'i Alparslan'dan önce bulacağız çünkü ona haddini bildirip Demir'e ise kardeşimi bu hallere düşürdüğü için yumruk patlatmam gereken konular var"

Sergen’in sözleri havada asılı kaldı. Ama sözlerindeki o sertliğin altında beni ayakta tutmaya çalışan tanıdık bir şefkat vardı.

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Bu daha çok “dağılmadım” deme şeklimdi.

“Emir verir gibi konuşuyorsun,” dedim kısık bir sesle.

Bana bakarken kaşlarını kaldırdı.

“Çünkü şu an emir verilmesi gereken bir zamandayız.”

Başımı salladım. Haklıydı. Eğer bir saniye daha o boşlukta kalırsam, Alparslan’ın bıraktığı o kirli iz içime biraz daha işleyecekti.

Arkamı dönüp lavaboya doğru yürürken adımlarım ağır değildi. Kontrollüydü. Kendime ait, tanıdık bir ritimle ilerliyordum.

Aynanın karşısına geçtiğimde yüzüme baktım.

Gözlerim kızarmıştı ama çenem ve omuzlarım herşeye rağmen dimdikti ve asla inmeyecekti.

Musluğu açtığımda soğuk su avuçlarıma doldu. Yüzüme çarptığında ise içimdeki o uyuşukluk bir nebze dağıldı. Aynadaki kadına bakarken sessizce konuştum.

“Atlatacağız, herşey gibi bunu da atlatacağız."

Bir an aklıma Demir'in özellikle suratına atacağım tokatlar ve yumruklar gelince içime dolan hazla sırıttım.

Bekle beni Demir Bozdağ suratını dağıtmaya geliyorum.

Musluğu kapattım. Ellerimi kurularken zihnim çalışıyordu. Alparslan’ın kelimeleri, seçtiği ton, özellikle seçtiği an. Bunların hepsi planlıydı. Hayat’ın adını bilmesi bir güç gösterisiydi ama aynı zamanda bir hata.

Çünkü acele etmişti ve bana bildiğini açık etmişti.

Koridora çıktığımda Sergen’i telefonla konuşurken gördüm. Sırtı bana dönüktü, sesi alçaktı ama duyabileceğim kadar netti.

“Hayır, tesadüf değil,” diyordu.

“Evet, aynı zaman dilimi… Hayır, bana resmi rapor değil, kulis bilgisi lazım.”

(Kulis bilgisi: Bir gazetecinin doğruluğunu teyit ettiği ancak kaynak yada kanıt gösteremediği önemli bir haberi kamu yararına "kulis bilgisi" olarak sunması anlamına geliyor. Bir kulis haberini etkili kılan ise "yalanlanamaz" güçte olması. )

Sergen bir an durdu ve başını yana eğdi.

“Tamam,” dedi. “Beni bekletme.”

Telefonu kapattığında dönüp bana baktı. Bakışları hızlıca yüzümü taradı. Dağılmadığımı görünce çenesindeki gerginlik az da olsa gevşedi.

“Dün gece Demir’in kartının okutulduğu noktaya yakın bir yerde kayıt dışı bir hareketlilik var.”

Kalbim hızlandı ama sesim sakin kaldı.

“Ne tür hareketlilik?”

“Resmi olmayan araçlar,” dedi. “muhtemelen resmi olmayan isimler. Ve daha da güzeli—”

Bana bir adım yaklaştı.

“O hareketliliğin Alparslan’ın adamlarıyla örtüştüşmesi yüksek ihtimal”

Gözlerim kısılırken düşünceler beynimde gezinmeye başladı. Adımlarımı yavaşlatıp Sergen'in yanında durdum.

“Yani ikisi de aynı şeyi arıyor.”

“Evet,” beni onayladı. "ve bu iyi bir haber.”

Kaşımı kaldırdım.

“Çünkü,” diye devam etti ifademi görünce “aynı hedefe giden iki avcıdan biri her zaman iz bırakır.”

Başımı kararlılıkla salladım. “Ve biz o izi takip edeceğiz.”

Sergen’in dudakları bir anlık sırıtmayla kıpırdadı. “İşte tanıdığım Güneş.”

Ceketimi düzelttim ve omuzlarımı geriye aldım.

“Alparslan,” dedim net bir sesle “beni korkutabileceğini sandı.” Sergen'e bakarken kaşlarımı kaldırıp hafifçe dudaklarımı kıvırdım. "Ama hayatı boyunca acıyla beslenmiş bir kadının ne kadar tehlikeli olabileceğinden haberi yok"

Sergen’in bakışlarını üzerimde hissederken kapıya doğru yöneldim.

Artık omuzlarımda bir yük yoktu.

Yük içime gömülmüştü ve ben onunla yürümeyi çoktan öğrenmiştim.

Kapının kolunu tuttuğumda duraksadım.

Geriye dönmeden yanıma gelen Sergen'e konuştum.

“Alparslan,” dedim sessiz ama keskin bir tonla. “Birini susturmak ve durdurmak istiyorsa yanlış kadını seçti.”

Sergen cevap vermedi. Zaten vermesine de gerek yoktu. Aynı dili konuşuyorduk.

Kapıdan çıktığımda dışarının soğuk havası yüzüme çarptı. Ama bu sefer üşümedim.

Çünkü artık arayan değil,

bekleyen değil,

kaçan hiç değildim.

Demir Bozdağ saklanıyordu.

Babasıda ona karşı hamle yapıyordu.

Ve ben…

Ben bu oyuna acıyla bilenmiş bir silah olarak giriyordum.

Beni av olarak görenler karşılarında bir avcı bulacaktı.

Soğuk hava bedenimi ele geçirirken ben Güneş Akyel bu kez hiç kimseyi ıskalamayacağıma yemin ederim.

 

Hellooo

Nasılsınız canlarım? Umarım çok iyisinizdir.

Bölümü nasıl buldunuz? Sizce yeni bölümde neler olacak?

Alparslan? Demir? Güneş?

Yeni bölümde görüşmek üzere. Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzz.🫶🫶

Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨

Bölüm : 24.01.2026 20:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...