15. Bölüm
Hayaliyazar22 / Hayat Tesadüfleri Sever / 15. Bölüm : Gölgedeki Hakikat

15. Bölüm : Gölgedeki Hakikat

Hayaliyazar22
hayaliyazar22

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵

İlahi Bakış Açısı

Güneş telefonu Alparslan'ın suratına kapatmıştı.

Telefon kapandığında Alparslan'ın içinde bulunduğu odaya derin ve karanlık sessizlik çöktü.

Alparslan Bozdağ telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktı. Kendinin aksine açık renklerle ve bir kısmı boydan boya camlarla döşenmiş ferah çalışma odasında oturuyordu.

Gözleri içindeki hesaplarla dışarıyı seyrediyordu. Bulunduğu bina, karanlığın altında ışıklarıyla parıldayan tüm şehri ayakları altına seriyordu.

Şuan Türkiye'de sabah olsada burada daha güneş doğmamıştı.

Evet Alparslan Bozdağ işi için bir süredir yurt dışında yaşıyordu.

Düşüncelere gömülürken camdan dışarı bakmayı sürdürdü.

Her zaman gücü seven ve sevdiği şeyleri hissetmek için her şeyi yapan bir adam olmuştu.

Alparslan Bozdağ diğerleri gibi paraya tapmazdı. Milyonluk bir adamın neden paraya ihtiyacı olsundu ki?

Elini sallasa sahip olduğu paranın on katını alırdı zaten.

Aksine o güce tapar, gücü hissetmeye bayılır ve bu uğurda bazı şeyleri feda edebilirdi.

Tıpkı biricik oğlu Demir Bozdağ gibi...

Demir doğduğu ilk anda daha önce hissetmediği, anlamlandıramadığı bir güç hissetmişti içinde. Onu her şeyden korumuş ve kollamıştı.

Bir süre sonra herşey gibi oğluda içindeki güce yenilmiş, onun gözlerinin içini daha çok parlatmak isteyen minik bir silaha dönüşmüştü.

Alparslan o an bundan çok daha fazlasını istemişti. Çünkü biliyordu, biricik oğlu göründüğünden daha güçlü ve daha fazlasıydı.

Demir ilk başta olanlara anlam verememiş, kendini küçük bir çukurda kapana kısılmış gibi hissetmişti. İlerleyen zamanlarda içindeki babasına hayran olan o güçlü oğlan, babası için o çukuru tek tek kazmış ve kendini bileyerek o çukurdan kurtulmuştu.

Aslında Demir'in kurtulduğu bir çukur değil, kendisiydi, kendi insanlığıydı.

İlerleyen yaşlarda bilincini kazandıkça gerçeklerin farkına varabilmişti. İşte o an içindeki sevgiye aç, o güçlü, tapılası adama hayran olan çocuk ölmüştü. Geriye içinde kocaman bir boşluk kalmıştı.

Ama Güneş'i gördüğü ilk an içindeki gerçek Demir tekrar ortaya çıkmıştı. Onu yumuşatmış, çok sevmiş ve içindeki boşluğu kapatmış, acıyı dindirmişti.

Bu sürede Alparslan oğlunu izlemiş ve küçük bir kıza karşı olan hislerinin onu nasıl zayıflattığını görmüştü. Ancak onun hayatında zayıflığa yer yoktu.

Kendiside bu çukura bir kez düşmüştü. Ve o ilk zayıflığında herşeyden, güçten bile çok sevdiği güzeller güzeli karısı Derya Bozdağ ellerinden acımasızca kayıp gitmişti.

İşte o an Alparslan, Derya Bozdağ ile birlikte insanlığını, içini yakıp kül eden acıyı, o gece gündüz sabahladığı mezara gömmüştü.

Bir an gözlerinin önüne yıllardır özlemi dinmeyen ve tıpkı oğluna benzeyen badem gibi koyu gözler geldi.

Ayağa kalkıp yavaş ama güçlü adımlarla camın önüne geldi.

Şehirdeki ışıklar, hareket, telaş...

Hepsi ona göreydi, hepsi onun alanıydı.

Ama az önce konuştuğu kadın onu birazcık olsun şaşırtmış ve farkında olmadan alanına girmeye başlamıştı.

“Güneş…” diye mırıldandı kendi kendine. Sesinde onu adı gibi tanımanın verdiği rahatlık varken öte yandan ne sevgi ne de nefret vardı.

Tıpkı ifadesi gibi kendiside kayıtsızdı.

Şimdi ise yıllar sonra ilk kez iletişime geçtiği, tanıdığını zannettiği o küçük kız büyümüş ve ona ilk ters köşesini yapmıştı.

Güneş gerçekten değişmişti...

Elinde tuttuğu bardaktaki içkiyi yudumlarken zihninden geçen düşüncelerle kısa bir an dudakları kıvrıldı.

Güneş'in tavırları yaşı ilerledikçe tıpkı karısının gençliğine benzemişti. Hatta onunla konuşurken bir an geçmişe gitmiş, sanki karısıyla konuşuyormuş gibi hissetmişti Alparslan.

Dudaklarının kıvrılmasına sebep olan düşünce ise, oğlunun karısı ile aynı özelliklere sahip olan bir kadına aşık olmasıydı.

İkiside o iki kadına gönüllerini delice kaptırmışlardı.

Biri mezara gömülmüş diğeri kendini mezarına gömmüştü...

Alparslan Bozdağ onlar hakkındaki herşeyi çok iyi biliyordu. Hatta nasıl ayrılacaklarını, nasıl birbirlerinden vazgeçebileceklerini bile biliyordu.

Güneş'i küçüklüğünden, tanıştıklarından beri tanıyan sadece Demir değildi. Alparslan Güneş'i oğluyla tanıştığı andan beri tanıyordu.

İlk karşı karşıya geldikleri zaman hafif çekingen tavırlarını, buna rağmen dimdik duran omuzlarını, havaya kaldırdığı çenesini ve güçlü bakan gözlerini biliyordu.

Alparslan Bozdağ gençliğinden beri her yaş kesimi için hayran olunası bir adam olmuştu.

Hatta Güneş bile bir zamanlar sevdiği adamın babasını kendi babası olarak görmüş ve hatırlayamadığı baba sevgisini bir süre onda hissetmişti.

Alparslan'da o zamanlar Güneş'i sevmişti. Sevmişti sevmesine ama ona karşı hissettiği ufacık sevgi onlar için yaptıklarını durdurmaya yetmemişti.

Güneş'in ona bakarken gözleri parlardı.

Ta ki gerçek yüzünü görene kadar. Güneş Alparslan Bozdağ'ın gerçek yüzünü görmüştü ve o andan itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı.

Alparslan'ın arkasında duran adam sessizce boğazını temizledi.

Yavuz çok uzun yıllardır onun için çalışan sağkoluydu. Her işin içinde olur, ona yardım eder hatta en karanlık sırlarını bile bilirdi.

Demir'in doğumunu bile görmüş bir adamdı ve Demir'i hiç kuramadığı ailesindeki çocuğu gibi severdi.

Alparslan için herşeyi yapan adam bir tek Demir'e kıyamazdı.

Bu çevredeki adamlar her zaman sadık, tabiri caizse kör ve dilsiz olurlardı. Bu işe girdiklerinden itibaren hiçbir zaman kendilerine ait bir aileleri veya hayatları olmazdı.

“Efendim?” dedi kapının önünde dikilen Yavuz karşısındaki adamın fazla sessiz kaldığını farkederek.

Alparslan ona dönmeden sakince konuştu.

“Biliyor olabilir ”

Bir an duraksayarak derin bir nefes aldı ve konuşmak için dudaklarını araladı. “Hemde sandığımdan fazlasını.”

Adam'ın gözleri Alparslan'ın üzerindeyken bir an duraksadı. “Demir’i mi kastediyorsunuz?”

“Demir’i değil ” dedi Alparslan Yavuz'un sorusunu reddedip kafasını iki yana sallarken.

“Benim yanıldığım… Güneş”

Bir yandan yıllar sonra yollarının kesiştiği genç kadının bu kadar büyük işlere Demir için tereddütsüzce bulaşmasına şaşırırken diğer yandan bu kadar korkusuz ve cesaretli olmasını kabullenemiyordu.

Arkasını dönüp masaya doğru yürüdü. Çekmeceden ince bir dosya çıkardı ve en az rengi kadar soğuk buz mavisi gözlerini üzerinde gezdirdi.

Dosyanın üzerinde tek bir isim yazıyordu.

GÜNEŞ AKYEL

Dosyayı açtı. Sayfaları tek tek çevirdi. Oradaki her bilgiye zaten sahipti. Fotoğraflar, raporlar, tarih sıraları…

Ama aradığı şey kağıtta değildi.

“Onu böyle susturamayacağım. Demir'in peşini bırakmayacak” dedi alçak bir sesle.

Son düşüncesini sesli söylerken sinirlenerek dişlerini sıktı.

"Aptal mı bu kadın?" diye ekledi ardından "Demir'in peşinden giderse kendisinin yanacağını biliyor. O halde ne diye ısrarla devam ediyor? "

Yavuz Bey'in dudakları hatırladığı iki aşık gencin görüntüsüyle kıvrıldı. Güneş ve Demir'in aşkına şahit olmuş birisi olarak hiçbir zaman aşklarının sönmeyeceğini düşünürdü.

"Aşk efendim. Güneş aşık olduğu adamın peşinden gidiyor"

Alparslan elindeki dosyayı kapatıp masaya bıraktı ve dirseğini masaya yaslayıp dudağını kaşıdı. Bu onu tanıyanların çok iyi bildiği bir hareketti.

Alparslan kararın eşiğindeydi.

O an Alparslan'ın konuşmayacağına emin olan Yavuz dikkatle sordu.

“Talimat veriyormusunuz?”

“Hayır,” dedi Alparslan “Şimdilik geri çekileceğiz.”

Adam duydukları karşısında şaşırmadan edemedi çünkü bu zamana kadar çok az geri çekildiklerini biliyordu. “Ama efendim-”

Alparslan ilk kez başını kaldırıp bakışlarını usulca karşısındaki yaverine çevirdi.

O an buz mavisi gözleri keskinleşti.

“Ben geri çekilmem Yavuz,” dedi yavaşça.

“Sadece alan açarım. Şimdi ise olacakları izleyip ona göre harekete geçeceğiz”

Bir an durdu. Dudaklarının kenarı içine dolan tatmin olmuşlukla çok hafif kıvrıldı.

Bu bir gülümseme değildi.

Bir kararın mührüydü ve o mührün asla geri dönüşü olamazdı.

“Demir, eninde sonunda yaptıklarımı ve yapacaklarımı öğrenip iki şekilde de bana geri dönecek.”

Ya durdurmak için, ya da öldürmek için...

Arada kısa ama yıllarca sürmüş gibi hissettiren bir sessizlik oldu. Yavuz sanki onun aklından geçen düşünceleri söylemese de duymuş gibiydi.

Odada ise sadece Alparslan'ın parmaklarını vurduğu masadan çıkan ritmik ses yankılandı.

Yavuz boğazını temizleyip kısa süren sessizliği bozdu. "Peki efendim, Demir'in son olayı... "

Demir'in ellerinde birinin veya birilerinin kanı olduğu Yavuz ve Alparslan'ın kulağına elbette gelmişti.

Yavuz o an sözlerine devam edememişti çünkü Alparslan dikkatli bakışlarını anladığını belirtircesine adamın üzerine dikmişti.

Demir için endişelendiğinin çok iyi farkındaydı ve bu işine geliyordu çünkü endişe demek oğlunun, yani silahının korunması demekti.

"O konuda birşey yapmamıza gerek yok, zaten Demir yapacağını yaptı gerisini de kendi halledebilir." Gözleri parlarken kısa bir an duraksadı. "Ve en önemlisi bizim için önümüzü açtı."

Demir'in, babasının gözlerinde küçükken görmeyi beklediği ve uğruna herşeyi yaptığı parlama o an Alparslan'ın gözlerinde hayat bulmuştu.

Bulunduğu yerden hareket edip masadaki eşyalarını aldı ve gözlerini sol kolundaki gümüş, asil saatine çevirdi.

Saat sabahın altısıydı.

Güneş daha doğmamıştı ancak gün onun için çoktan başlamıştı.

Odadan çıkmaya hazırlandığını belli edercesine ilerlediğinde Yavuz askılıkta olan kumaş ceketi alıp Alparslan'a giydirdi.

Ceketini giyen Alparslan bir an duraksadı. Ardından gözleri Yavuz'a döndü.

"Bu arada çalışanlara haber ver bir saate jeti hazırlayıp eşyaları toplasınlar. Türkiye'ye dönüyoruz"

"Tabiki efendim hemen ayarlıyorum" diyerek yanıtladı Yavuz onu sorgulamadan.

Oradaki işlere el atması gerekiyordu ama o an aklında olan tek birşey vardı.

Biricik karısı, hayat ışığının mezarını ziyaret edip onunla özlem gidermek.

Kapıya ilerlerken çıkmadan önce tekrar duraksadı ardından Alparslan'ın dudakları hafifçe kıvrıldı. "Daha torunumla tanışıp ona tam altın takacağım."

 

 

✨✨

Demir


Demir Bozdağ sabahı karşılamadı.

Sabah, onun yanına uğramadı bile ama güneş herşeye rağmen tüm ışığıyla tepede parıldıyordu.

Loş salonda tek bir lamba yanıyordu. Perdeler aralıktı ama dışarıdan gelen gri ışık içeri girecek cesareti bulamıyordu.

Demir salondaki koltuğun kenarında oturuyordu. Sırtı dik, omuzları gevşekti.

Sakin görünüyordu.

Hatta tehlikeli derecede sakindi.

Gözlerini çevirip masada duran telefona baktı. Telefonun ekran karanlıktı.

Güneş onu o günden beri aramamıştı.

Bu hem kötüydü hemde iyi birşeydi.

İyi birşeydi çünkü ona zarar gelmesi bu hayatta en son isteyeceği şey bile değildi. Onun tek bir saç teline zarar gelirse koparacağı kıyametin haddi hesabı olmazdı.

Öte yandan bu kötü birşeydi çünkü Demir, Güneş'in peşini bırakmayacağını ve onu arayacağını biliyordu.

Çünkü Güneş susuyorsa, ya çok kırılmıştı.Ya da çoktan bir karar alıp harekete geçmişti.

Demir derin bir nefes alarak ayağa kalktı. Camın önüne yürüdü. Şehrin üstüne çöken sis, sanki bilerek görüşü kapatıyordu.

Bir an için elini cebine attı.

Oradaydı.

Küçük, soğuk, metal bir anahtar vardı cebinde.

Arkasından gelen ayak sesleri Demir’i şaşırtmadı. O ayak seslerine aşinaydı.

Kapının açıldığını bile duymamıştı ama kimin geldiğini biliyordu.

“Bu kadar sakin olman beni korkutuyor,” dedi gelen kişi.

Demir cevap vermedi, vermek istemedi.

Güneş ona arkasını dönüp gittiğinden beri sanki yaşayan bir ölüye dönmüştü. Hayattaydı, nefes alıyordu ama aldığı her nefes onu boğup boğazına takılıyordu.

Yaşamanın hiçbir anlamı kalmamış sanki Demir sevdiği kadını sonsuza kadar kaybetmişti.

Ama kalbi buna şiddetle karşı çıkıyordu.

Güneş'i aradıkyan sonra giderken arkasından koştuğunu hatırlatıyor koşarken rüzgarın ona getirdiği, o ölesiye özlediği kokuyu anımsatıyordu.

Demir çok kısa bir an kalbi sıkışırken Sevdiği kadının kokusunu tekrar hissetmek için gözlerini kapattı.

Bir saniye...

İki saniye...

O koku burnuna tekrar dolmadı, aksine geriye içinde kocaman bir boşluk bıraktı.

Demir gözlerini açtığında içindeki o kısa zayıflık anı çoktan yerini sert bir kararlılığa bırakmıştı. Parmakları yavaşça yumruk oldu. Cebindeki anahtar avucuna battı ama elini çekmedi. Acı, hâlâ hayatta olduğunun kanıtıydı.

“Demir,” dedi arkasındaki ses bu kez daha alçak, daha temkinli bir sesle. “Bu iş böyle gitmez.”

Demir başını çevirmeden konuştu.

“Hangisi?” dedi sakin ama keskin bir tonla. “Babamın ortaya çıkmasının yakınlığı mı? Güneş’in susması mı? yoksa hepsinin aynı anda olması mı?”

Gelen kişi bir an sustu.

Bu sessizlik, cevaptan daha çok şey anlatıyordu.

O an kollarını göğsünde bağlamış ikisini izleyen kadın gözlerini Demir'e çevirip konuştu. Böylece dikkatleri üzerine çekmiş, iki adamın arasındaki gerginliği azaltmış oldu.

"Baban Türkiye'ye dönüyormuş. Bir iki saate jeti inmiş olur "

Demir'in gözleri duyduklarıyla en yakın arkadaşından ve bu hayattaki en güvendiği kişilerden birinden karşısındaki kadına döndü.

Kadın yeşil gözlerini üzerine dikmiş kendisinden gelecek cevabı bekliyordu.

Demir babasının döneceğini elbetteki biliyordu ama bu kadar erken olmasını beklemiyordu.

Kafasını sallayıp onu onayladı. "Bugün olmasa yarın gelecekti. Bunu biliyorduk Miray " Derin bir nefes alıp mantığını devreye soktu ve düşünmeye başladı. "Geliyorsa eli boş değildir ve geldiğinde göreceği şeylerde var"

Demir kararlıydı bu iş babasının istediği gibi değil olması gereken şekilde olacaktı ve öyle gidecekti.

Miray bir iki adım atıp yemyeşil parlak gözlerini Demir'e dikti. Bir an uzanıp ellerini tutmaya yeltendi

Demir, Bora ve Miray küçüklüklerinden beri yakın arkadaşlardı. Hatta Alparslan'ın diğerlerinin ailesiyle sözde arkadaşlık edip onları Demir'le tanıştırması şu hayatta yaptığı en iyi şeylerden biriydi.

Diğeri ise malum, Demir'in varlığıydı.

Ancak bu her zaman böyle gitmemişti. Miray büyüdükçe kendini Demir'e kaptırmış ve ondan delicesine hoşlanmaya başlamıştı.

Ama Miray'ın hesaba katmadığı şey Güneş ve onun varlığıydı. Çünkü Demir'in hiçbir şey görmemesi için onun gözlerine bir saniye bile bakması yetiyordu.

Demir geriye çekilip kendisine uzanan elden kurtuldu.

Miray sıkıntıyla soluklanırken iki yanına düşen elleriyle kalakaldı. Bembeyaz teninde parıldayan yeşil gözleri bu sefer neşeyle değil hüzünle ve hafif bir öfkeyle baktı.

"Yine mi o kadın Demir?" İki adım daha attı ona doğru. "O kadın seni terk etti, seni bırakıp gitti ve mutlu bir hayat sürdü. Sen nasıl halen ona ilgi duyuyor olabilirsin"

O an Demir için bütün kayışlar koptu.

Bora Miray'a çatık kaşlarıyla bakarken ona karşı nadiren kullandığı sert sesiyle konuştu. "Miray! Fazla ileriye gidiyorsun. Haddini ve sınırını aşma! "

Demir sıktığı çenesi, gerilen omuzları ve iki yanında yumruk olan elleriyle Miray'a doğru bir adım attı. Ardından gözlerini tam onun gözlerinin içine dikti.

Ne demişti o? 'Seni bırakıp gitti ve mutlu bir hayat sürdü' mü?

Demir'in öğrendiğinden beri günlerdir aklından çıkaramadığı cümleler beyninde tekrar yankılandı.

"BENİM BEBEĞİM DAYANAMADI. Acıma, bedenime güçsüzlüğüme, sana VE EN ÇOKTA SENİN BENDE BIRAKTIKLARINA DAYANAMADI. O da herkes gibi beni terk etti."

"O sırada bir akıl hastanesinde olduğumu söylemişmiydim?"

"Ölmek istedim. Hemde defalarca ve denemediğim şey kalmadı. Ben bu acıya dayanamayıp defalarca sanki ölmemiş gibi ölmeyi denedim."

Beyninde dolanan cümleler bıçak gibi göğsüne saplanırken defalarca kez olduğu gibi yine nefesi kesildi.

Güneş'i defalarca kez ölmeyi denediğini söylerken karşısındaki kadın nasıl onun mutlu olduğunu söylemeye cürret ederdi?

"Birincisi onun bir adı var. İsmi Güneş." Demir'in güzeller güzeli, gün ışığı, papatyası, ömrü.

"İkincisi ise Güneş benim karımdı ve onu ben terk etmek zorunda kaldım. Güneş benim yüzümden gitti. "

Demir o işin icabına Güneş'in evinin önüne gelmeden önce severek bakmıştı. Bakmıştı bakmasına ama söyledikleri hoşuna gitmemiş, içini soğutmamıştı aksine yüreğindeki ateşin daha çok harlanmasına sebep olmuştu.

Eğer Bora onu durdurmasaydı şuanda gerçek bir katil bile olabilirdi.

Karşısındaki kadına biraz daha yaklaştı ve anlamasını istercesine sertçe, teker teker konuştu. "Hayır ona ilgi duymuyorum. Ömrümün başlarında, daha 18 yaşında ona vuruldum, 29 yaşında halen ona vurgunum, ömrümün sonunda 80,90 yaşında bile olsam ona vurgun olacağım. Ve evet, Ben Güneş'e halen delicesine aşığım."

Demir’in sözleri salonda yankılandı ama yankılanan ses onunkinden çok, gerçeğin kendisiydi.

Miray’ın yüzü soldu. Dudakları aralandı ama tek bir kelime çıkmadı. Az önceki öfke, yerini hazırlıksız yakalanmış bir kırılganlığa bırakmıştı. Gözleri doldu, fakat o yaşlar düşmedi. Düşmesine izin vermedi.

Çünkü Miray ağlamayı zayıflık sanacak kadar erken büyüyenlerdendi.

“Ben…” diye başladı ama sesi titredi. Kendini toparlamak ister gibi çenesini sıktı.

“Ben sadece… seni böyle görmek istemiyorum.”

Demir’in bakışları bir an yumuşar gibi oldu. Miray onun küçüklüğünden beri kardeşi gibi olmuştu. Hiçbir zaman daha fazlası değildi ve asla olamazdı.

“Bu konu burada kapandı,” dedi net bir sesle. “Bir daha Güneş’in adını bu şekilde ağzına alırsan, seni kırmak zorunda kalırım ve dostlukda geçmişde beni durduramaz.”

Miray’ın dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Başını yavaşça aşağı yukarı salladı.

Belkide o an yıllardır ilk kez görmek istemediği bir gerçeğin farkına varmıştı.

Demir evden çıkmak için ilerlemeye başladı. Bora'nın yanından geçerken kendisine endişeli gözlerle bakan dostunun omzuna dokundu.

'Ben iyiyim' demekti onlar için bu hareket.

Bora ona pek inanmasada başını sallayıp hafifçe tebessüm etti. Demir'i hiçbir zaman bu kadar yorgun, bitik ve çökmüş halde görmemişti.

Dış kapıdan çıkıp karşı daireye giden arkadaşının arkasından bakarken bildiği tek şey ise, dostunun sevdiği kadın için kendisini toparlamaya çalıştığıydı.

Demir karşı daireye varınca elleri diğer cebindeki evin anahtarına gitti. Bir an içinin titrediğini hissetti.

Yıllar sonra ilk defa Güneş'le evliyken kaldıkları eve girmek için kendinde küçücük bir cesaret bulmuştu.

Bu zamana kadar hep dışarıdan izlemişti orayı.

Hafiften titreyen elleriyle anahtarı deliğe soktu ardından kapıyı açıp araladı ve içeriye girdi. Kapıyı ardından kapatıp holde yürüdü.

Evin her karışını beynine kazıyarak dolaştı. En son adımları salona açılan amerikan tarzı mutfağa ilerledi.

Büyük ada tezgahın önünde adımları duraksarken gözleri toz içinde olan yerde hala varlığını sürdüren kırık bardak parçalarına ve yerdeki kurumuş kanlara takıldı.

Nefes almakta zorluk çekti.

Demir'i bağlayıp bunların hepsini, sebebiyet verdirdikleri yıkımı saniyesi saniyesine izletmişlerdi.

O an Demir'in işkenceden solan, acıyan yeri teni değildi, içinde yıkımına sebebiyet verdiği kadının olduğu kalbiydi.

Gözleri daha önce görmediği bir yere takıldı. Köşede beyaz renkli bir çubuk vardı.

Kalbi öyle bir sıkıştı ki o an kalbinin durduğunu bile düşündü.

Yavaşça uzanıp eline aldığı şeye baktı.

Bu bir hamilelik testiydi ve iki çizgiyi gösteriyordu. Yani test pozitifti.

Üzerinde ise küçük bir ultrason fotoğrafı vardı.

Demir’in parmakları testin plastik yüzeyine daha sıkı kenetlendi.

İki çizgi…

Gözleri defalarca üzerinden geçti ama anlam değişmedi.

Gerçek oradaydı.

Sessiz.

Acımasız.

Ultrason fotoğrafını titreyen parmaklarıyla testten ayırdı. Küçücük bir karartı… ona bakarken göğsünde bir ağırlık çöktü.

Boğazı düğümlendi.

Güneş bunu saklamamıştı.

Ona bebeğinin öldüğünü söylemişti, acıya dayanamadığını…

Bedeninin iflas ettiğini…

O karanlık günlerde akıl hastanesinde olduğunu…

Demir bunların hepsini kendi kulaklarıyla bizzat Güneş'ten duymuştu.

“Benim bebeğim dayanamadı,” demişti Güneş. “Ben de dayanamadım.”

Demir o cümleyi o gün, bir kayıp hikâyesi sanmıştı.

Oysa bu ev…

Bu test…

Bu ultrason…

Bu hikâyenin başka bir yarısı olduğunu haykırıyordu. Görünmeyen yarısı.

Refleksle fotoğrafın arkasını çevirdi. Gördüğü yazıyı tanımaması mümkün değildi.

Bu yazı Güneş’in yazısıydı.

“Merhaba bebeğim, bugün seni ilk kez gördüm. İçim içime sığmıyor çok heyecanlıyım. Babanın henüz haberi yok ama akşam elinde papatyalarla geldiğinde ona sürpriz yapacağım"

Demir’in dizlerinin bağı çözüldü. Kanepeye çöktü.

“İkisini de…” diye fısıldadı.

Demek ki tek bir kayıp yoktu. Güneş, o cehennemi yalnız yaşamıştı.

Demir son bir haftadır olduğu gibi binlerce kez bu gerçeğin farkına varıyordu.

Yumruğunu sertçe dizine vurdu. Canı yandı ama umurunda bile olmadı çünkü içindeki acının yanında bu hiçbir şeydi.

Ama Demir birşeyi daha binlerce kez yaptı.

Binlerce kez bunlara sebebiyet verenlerin hayatını karartıp cehennemleri olmaya yemin etti. Yalvara yakara cayır cayır yakacaktı onları.

Yaklaşık 10,15 dakika nefesleri düzene girip, kendini toparlamak için bekledi.

Ardından ayaklanıp burnunu çekti, gözlerini elleriyle sildi ve elindekileri cebine atıp evden çıktı.

Yaklaşık 20 dakikalık yolculuğun ardından arabasını ıssız alandaki deponun önüne park etti. Arabadan inip depoya yürüdü.

Etraf oldukça ıssız ve sessiz görünüyordu.

Hışımla depoyu açıp içeriye doğru girdi ancak gözler önüne serilen manzara kesinlikle beklediği bir manzara değildi.

Demir çenesini sıkıp yüz ifadesini donuklaştırırken sandalyede bağlı olan kanlar içindeki adamın yanına yürüdü.

O gün ellerindeki kanlar Demir'i kaçırıp, işkence eden ve Güneş'in ölümüyle tehdit eden adama aitti.

Eğer Demir onun dediklerini yapmazsa sevdiği kadın ölecekti. Etrafında onu takip eden adamlarda vardı ama dokunduğu yada oturduğu herhangi bir şeyin içinde, etrafında olan bir bomba yeterdi.

Demir o gün öğrendiklerinde sonra bunlara sebebiyet veren adamın o olduğunu düşünmüştü.

Onu kaçırıp işkenceler etmiş, bayılana kadar dövmüştü. Ama aklına dolan o sinsi düşünce hislerini ve düşüncesini yanıltmamıştı.

Bu adam kesinlikle bir piyondu ve arkasında başka birileri vardı.

Demir o gün adamı döverken ağzından asıl gerçeği kaçırmıştı...

Sandalyeye bağlı olan adamın arkasında, Demir'in şuan tam karşısında olan kişi vardı.

Demir birkaç adım daha attı ve ona iyice yaklaştı. Bakışlarını kin ve tiksintiyle adamın üzerine dikmişti.

Bir an gözleri ifadesizce sandalyede bağlı olan adamın kafasındaki deliğe kaydı. Tek bir kurşunla beyni dağıtılmıştı.

Gözleri tekrar önüne döndü.

Karşısındaki adam ise dudaklarını kıvırdı.

"Hoşgeldin oğlum. Başladığın işi bitirmeyi çoktan öğrendiğini düşünüyordum."

Tüm bunların arkasında olan o kişi...

Alparslan Bozdağ, az önce adam öldürmemiş gibi bembeyaz, ütülü gömleğiyle ve küçük gülümsemesiyle Demir'in karşısında dikiliyordu.

Hellooo

Ne oluyor? Ne oluyor? 😲😳

Bir ters köşe oldunuz ama değil mi? Hjhjhjh

Bir sonraki bölüm bomba. Artık işler ve dengeler iyice değişiyor.

Bölümü nasıl buldunuz? Sizce şimdi neler olacak?

Ama biz daha torunumuza altın takacaktıkk. 😁😏

Yeni bölümde görüşmek üzere. Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzzz. 💞😘

Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨

Bölüm : 01.02.2026 19:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...