

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵
Tüm bunların arkasında olan o kişi...
Alparslan Bozdağ, sanki az önce adam öldürmemiş gibi bembeyaz, ütülü gömleğiyle ve kıvrılan dudaklarıyla Demir'in tam karşısında dikiliyordu.
Depodaki hava ağırdı.
Kan, barut ve yarım kalmış cümleler gibi…
Demir, karşısındaki adamdan gözlerini bir an bile ayırmadı.
Sandalyedeki ceset artık sadece bir detaydı. Asıl mesele, onun arkasında kayıtsızca duran adamdı.
Alparslan Bozdağ...
Bembeyaz, pürüzsüz gömleği, tek bir kırışığı bile olmayan pantolonu ve yüzünde taşıdığı o küçük, sakin gülümsemeden ibaretti.
Sanki hiçbir şey olmamış, birazdan bir iş toplantısına gidecek gibiydi.
Sanki az önce bir insanın hayatını tek bir kurşunla sonlandırmamıştı.
Demir’in içindeki fırtına dışarı yansımadı.
Bu, yıllar içinde babasından öğrendiği en tehlikeli şeydi:
Maskelenmiş sakinlik.
“Hoş geldin,” dedi Alparslan tekrar, sesinde ne bir pişmanlık vardı ne de bir duygu kırıntısı.
Bulunduğu yerde dikilmeyi kesti ve Demir'e doğru ilerledi. kollarını iki yana açıp dört yıldır görmediği oğluna sıkıca sarıldı.
Demir bir anlık şaşkınlıkla derin bir nefes alırken içine dolan öfkeyle kasıldı.
Demir, babasının kolları omuzlarına dolandığı anda bir anlığına zamanın durduğunu sandı.
Bu temas yabancıydı, iğrençti.
Alparslan’ın gömleği temizdi.
Üzerinde kan yoktu. Barut kokusu yoktu ama Demir’in burnuna gelen koku çocukluğundan tanıdıktı:
Kontrol.
Alparslan oğlunu sanki yıllardır özlemiş bir baba gibi kucaklıyordu.
Sanki aralarında kan, ölüm, tehdit ve yıkım yokmuş gibi.
Sanki Demir’in hayatını paramparça eden adam o değilmiş gibi.
“Büyümüşsün,” dedi Alparslan kulağının dibinde, neredeyse sevgi dolu bir sesle. “Gücünü hissedebiliyorum.”
Demir’in çenesi kilitlendi.
Parmakları iki yanında yumruk oldu. Sonra yavaşça iterek onu kendinden ayırdı.
Göz göze geldiklerinde aralarında artık bir baba-oğul bağı yoktu. Zaten hiçbir zaman da olmamıştı.
Sadece iki düşman vardı.
Ve biri diğerini çok iyi tanıyordu.
“Bana bir daha dokunma,” dedi Demir alçak ama tehditkâr bir sesle.
Alparslan bu tepkiye şaşırmadı. Aksine, dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
“Demek sonunda buraya kadar gelebildik” dedi sakince. Tek kaşı havalandı.
“Gerçeğin tam ortasına.”
Demir kayıtsız bakışlarını bir an için sandalyedeki cesede kaydırdı. Sonra tekrar babasına çevirdi.
“Eceli gelen herkes ölür” dedi Alparslan, sanki önemli bir detayı açıklıyormuş gibi. “Zaten konuşacak bir şeyi kalmamıştı.”
“Bir piyondu,” diye gözlerini kıstı Demir.
Alparslan başını onaylar gibi salladı.
“Akıllısın,” dedi. “Bunu senden beklerdim.”
Demir ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça havadaki gerilim keskinleşti.
“Bunu sen yaptın.”
Alparslan omuz silkti.
“Sadece senden önce davrandım ve olması gerekeni yaptım.”
Demir dişlerini sıktı. Çenesindeki tüm kaslar belirginleşti.
“Onu ben konuşturacaktım.”
Aslında Demir adamı çoktan konuşturmuştu ve bilmesi gereken her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmişti. Ama babasının bunu henüz bilmesine gerek yoktu.
“Konuşamazdı,” dedi Alparslan sakinlikle. “Çünkü konuşursa, zincir çözülürdü.”
“Zincir mi?” Demir’in sesi alçak ama tehlikeliydi.
Alparslan birkaç adım atıp deponun ortasında durdu. Elleri pantolonunun cebindeydi. Rahattı. Fazla rahattı.
“Bu dünyada her şey zincirlerle ayakta durur, oğlum,” kısa bir nefes verdi. “Kim kime bağlı, kim kimi kontrol ediyor, kim kimi susturuyor… Hepsi bir zincir.”
Demir bir an için gülümsedi. Ama bu gülümsemede zerre sıcaklık yoktu.
Düşündükçe yavaş yavaş aklını kaybedecek gibi oluyor. Yapması gereken şeyi geciktirdiği tüm bu süre boyunca elleri onu yapmak için kaşınıyordu.
“Ve sen o zincirlerin merkezindesin.”
Alparslan gözlerini kısmadan başını salladı. Dudaklarında küçük bir kıvrım belirmişti. “Her zaman.”
Demir bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık tehlikeliydi. Aklındaki şeyi sormazsa kendini yiyip bitirecekti.
Dudakları usulca aralandı. “Güneş.”
Olabilir miydi? Adını söylemeye bile kıyamadığı kadının hayatını babası cehenneme çevirmiş olabilir miydi?
Demir bu ismi söylediğinde, deponun içindeki hava değişti.
Alparslan’ın yüzünde belirsiz bir gölge geçti. Çok kısa, çok küçük.
Ama Demir onu kaçırmadı.
“Ona ne yaptın?” diye sordu sinirine hakim olmaya çalışarak.
Alparslan ona bakarken tek kelime bile etmedi.
Sadece uzaktan gelen rüzgâr sesi ve yer yer damlayan kanın zeminde çıkardığı metalik yankı vardı depoda.
Alparslan bakışlarını Demir’den çekmedi ve konuşmak için dudaklarını araladı.
“Onu hayatta tuttum.”
Demir’in aldığı cevapla nefesi kesildi.
“Ne demek bu?”
“Ne anlıyorsan o.”
Demir Alparslan'a bir adım daha attı. Artık neredeyse burun burunaydılar.
“Beni tehdit edenler,” dedi Demir ellerini yumruk yaparken.
“Onu İtalya’ya gönderenler. Akıl hastanesine kapattıranlar. Beni kukla gibi oynatanlar…”
Bir an durdu. Gözleri kin, öfke ve nefretle karardı. “Hepsi sen misin?”
Alparslan’ın dudakları çok hafif kıvrıldı.
Bu bir itiraf değildi ama inkâr da değildi.
“Demir,” dedi yumuşak ama keskin bir tonla “Ben seni güçlü kılmak için her şeyi yaptım.”
Demir sinirle bir kahkaha attı. Bu işte akıl sağlığını korumak sandığındanda zorlaşıyordu.
Kısa, sert, acı dolu bir kahkaha depoda yankılandı.
“Benim hayatımı cehenneme çevirerek mi yaptın bunu?”
“Hayat dediğin şey zaten cehennem,” diye karşılık verdi Alparslan. “Güçlü olanlar sadece yanmaz.”
Demir başını iki yana salladı. Gözleri dolmuyordu. Ama içindeki her şey çoktan paramparça olmuştu.
“Benden bir canavar yarattın.” dedi yükselmeye başlayan sesiyle.
“Hayır,” dedi Alparslan sakince. “Bir kral yarattım.”
Demir bir an sustu. Sonra cebindeki küçük metal anahtarı kavradı ve avucunun içinde sıktı.
“Ben kral falan değilim,” dedi. “Ben sadece babası tarafından hayatı cehenneme çevrilen, onun yüzünden sevdiği kadını ve çocuğunu kaybetmiş, senden ölesiye kurtulmaya çalışan zavallı bir adamım.”
kısaca soluklandı ve gözlerini babasına dikti. "Ve sen Alparslan Bozdağ. Beni zayıflatan, gün gün eriten tek şey sensin"
Ne demişti Güneş?
Bir mezarları bile yoktu bebeklerinin. Karşısındaki babası olacak adam bunlara sebebiyet vermiş ve küçücük bir bebeğe bir mezarı bile çok görmüştü.
Birkaç Gün Önce
Demir yıllar önce kendisini sevdiğiyle tehdit eden adamı bulmuş ve onu bir depoya kapatmıştı. Ardından adamı bir güzel benzetmişti.
Ama hiçbir şey beklediği gibi gitmeyecek, kapalı kapılar ardındaki en büyük sırlardan biri gün yüzüne çıkacaktı.
Demir deponun paslı kapısını açtığında içeriden ağır bir nem ve küf kokusu yayıldı. Loş ışık, beton zemindeki kan lekelerini silik silik ortaya çıkarıyordu.
Kapıyı arkasından kapattı.
Kilidin çıkardığı metalik ses, içerideki kişiye tek bir şey fısıldıyordu: Kaçış yoktu.
Sandalyeye bağlı adam yavaşça, halsiz bir şekilde başını kaldırdı. Yüzü morluklar ve kurumuş kanla kaplıydı. Bir gözü neredeyse kapanmıştı. Ama yinede Demir’i tanımıştı.
“Demir Bozdağ…” diye hırıltılı bir ses çıktı boğazından. “Sonunda…”
Demir ağır adımlarla deponun ortasına yaklaştı ve adamın önünde durdu.
Gözlerinde ne öfke vardı ne de merhamet. Sadece karanlık bir kararlılık vardı.
“Bu işin arkasında kim var?” diye sordu doğrudan.
Uzatmaya gerek yoktu. Zaten herşey uzamış araya 6 yıl girmişti.
Adam güldü.
Kanlı bir öksürükle karışık, çarpık bir kahkaha çıktı dudaklarından.
“Ben sadece aracıydım,” dedi alayla. “Asıl emri veren…”
Demir bir anda adamın yakasına yapıştı, onu sandalyeyle birlikte biraz havaya kaldırdı. Sandalyenin ayakları zeminde tiz bir sesle sürtündü.
“Asıl emri veren kim?” diye tekrar etti, bu kez sesi daha da sert ve soğuktu.
Adam bir an tereddüt etti. Eğer öderse ölümüne sebep olacağını ve azrailin tam yanı başında beklediğini çok iyi biliyordu.
Yutkunurken dudakları titredi.
“Bu oyunda bazı isimler söylenmez,” dedi kısık bir sesle. “Söylenirse… ölürsün.”
Demir’in dudakları hafifçe kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi.
Aksine, bu bir sondu.
“Ben zaten ölmüşüm,” dedi. “Bunu bana çoktan yaptınız.”
Elini cebine attı, ardından cebinden küçük siyah bir cihaz çıkarıp sandalyenin önündeki masanın üzerine bıraktı.
Cihazın üzerindeki kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu.
Adamın gözleri büyüdü.
“Bu depoda senin nefes alışını bile takip eden bir sistem var,” dedi Demir sakince. “Kalp atışın hızlandığında, nabzın düştüğünde, korktuğunda… hepsini görüyorum.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Şimdi konuşursan belki yaşarsın.”
Adam yutkundu, çenesi titredi.
Direnci yavaşça çatlamıştı.
“İtalya…” dedi kısık bir sesle. “Akıl hastanesi… bebek hepsi planın parçasıydı.” diyerek öttü.
Demir’in parmakları istemsizce kasıldı.
“Kimin planı?”
Adam bir süre sustu.
Sanki zihninde kendi ölüm fermanını imzalayıp imzalamamak arasında gidip geliyordu.
“Ben sadece parayı aldım,” dedi sonunda başını iki yana sallayarak. “Talimatlar yukarıdan geliyordu. Çok... çok yukarıdan…”
“İsim ver. Kim o kişi?”
Adam gözlerini kapattı. Kısa bir süre sonra kararını vermiş olacak ki Demir'in iliklerini titreten bir sesle fısıldadı.
“Alparslan Bozdağ.”
O an, deponun duvarları Demir’in üzerine doğru yıkıldı sanki.
Zihninde yankılanan tek şey vardı.
Babası.
Bunları, onlara yaşatan kişi kendi öz babasıydı.
“Yalan söylüyorsun,” dedi ama sesi kendine karşı bile inandırıcı değildi.
Adam acı acı güldü.
“Keşke yalan olsa,” dedi. “Ama değil. Güneş’in dosyasını ilk açan da, İtalya’daki bağlantıları kuran da, doktorları satın alan da oydu. Sizi ayrıdıktan sonra benim Güneş'i takip etmemi ve orada kaldığından emin olmamı istedi.”
Demir’in göğsü sıkıştı. Nefesi boğazına düğümlendi.
"Nasıl, nasıl yaptı? "
Adam gözlerini Demir'e sabitledi. Bir yandan içinden bir yük gitmiş gibi hissediyordu.
"Güneş'in seni zayıflattığına inanıyordu. Beni seni Güneş'le tehdit etmem için çok miktarda para verdi. Bende yaptım. Güneş İtalya'ya gidince ise... Alparslan onun hamile ve hasta olduğunu öğrendi."
Demir sessizce adamı dinlerken yavaşça adamın karşısındaki sandalyeye çöktü.
Duyduklarıyla bir an kaşları çatıldı.
"Ne demek hasta olduğunu öğrendi? Güneş hasta mıydı?"
Adam farkındalıkla kısa bir an duraksadı. "Sen bilmiyordun?"
"Neyi bilmiyordum?" diye sordu Demir kaşları daha çok çatılırken. İçine huzursuzluk doldu.
Adam gözlerini kaçırarak yutkundu ve anlatmaya devam etti.
"Güneş'in beyninde ileri seviye bir tümör vardı. Sana o notunu okuduğu görüntüleri izletirken bunu daha yeni öğrenmişti."
Demir’in nefesi göğsünde sıkıştı.
“Beyninde… tümör mü vardı?” diye fısıldadı yutkunarak.
Bu kelime ağzından dökülürken bile ona ait değilmiş gibi hissetti. Sanki başka birinin hayatından, başka birinin acısından bahsediliyordu. Ama hayır… Bu, onun Güneş’iydi. Onun güneşi, onun kalbi, onun biriciğiydi.
Adam başını yavaşça salladı.
“Evet,” dedi kısık bir sesle. “İyi huylu… ama riskli bir yerdeydi. Stres, korku, yoğun travma… hepsi tetikleyiciydi. Hamilelik de cabası.”
Demir’in parmakları istemsizce titredi.
“Ve sen bana diyorsun ki,” dedi boğuk bir sesle, “o bu haldeyken… sen onu yalnız bıraktın.”
“Hayır,” dedi adam hızla. “Yalnız bırakmadın.”
Demir başını kaldırıp ona baktı.
“Ne demek o?”
“Alparslan,” dedi adam, sesi daha da alçalarak. “Güneş’in hem hamileliğini hem hastalığını öğrenince paniğe kapıldı. Ama sizin için değil… kendi planı için ve bunu kullandı.”
Demir’in çenesi kasıldı.
“Anlat.”
“Senin yumuşadığını düşünüyordu,” dedi adam. “Güneş’le birlikteyken zayıfladığını. Onun seni kontrol ettiğine inanıyordu. Bir gün senin, onun için her şeyi yakabileceğinden korkuyordu.”
Demir kısa, acı bir nefes verdi.
“Bunda haksız da değilmiş.”
Adam yutkundu.
“Bu yüzden,” diye devam etti, “Güneş’i sistemden tamamen çıkarmaya karar verdi. Seni tehdit ettirdi. Onu korkuttu. İtalya’ya göndertti. Orada en güçlü bağlantılarını kullandı. Sahte teşhisler, sahte raporlar, satın alınan doktorlar…”
Demir’in göğsü sanki demir bir mengenenin içine sıkışmıştı.
“Akıl hastanesine kapattırdı,” dedi adam. “İlkinde kısa sürdü. Ama ikincisi… daha ağırdı.”
Demir gözlerini kapattı.
O gün Güneş’in gözlerindeki boşluğu hatırladı.
O donukluğu.
O kırılmışlığı.
"Alparslan oraya gittiği ilk zaman Güneş'i akıl hastanesine kapattı. İkincisinde... bebeğinin ölü olduğu, acil alınması gerektiği söylenerek onu acil ameliyata aldılar. Güneş kurtuldu, tümörü halen beyninde mücadele veriyordu ama onu uyutup bebeği ondan alındı."
Demir’in dünyası bir anlığına durdu.
Kulaklarında uğultu başladı.
Kalbi düzensiz, öfkeli ve acı dolu atıyordu.
“Ve sonra?” diye fısıldadı.
“Sonra Güneş aylarca o hastanede tutuldu. İlaçlarla, yanlış tedavilerle, baskıyla. Gerçeği sorgulamasın diye. Akıl sağlığını kaybettiğine inandırıldı. Hatırladıklarının bir hayal olduğuna…”
Demir dişlerini sıktı.
Çenesindeki kaslar öfkeyle öyle bir sıkıldı ki neredeydse çenesi kırılacaktı.
Güneş tam 6 yıl boyunca bununla tek başına mücadele vermişti.
Peki Hayat, Hayat onun dünyasına ne zaman girmişti?
Bu soru Demir’in zihninde yankılandı.
Hayat.
Minik sincap.
Minik perisi...
Evet, daha ilk tanıştıkları anda Hayat Demir'in minik perisi olmuştu.
Gözleri hariç Güneş'in minik versiyonu gibiydi.
O ismi düşündüğü anda göğsünde başka bir sızı belirdi. Güneş’in karanlıktan çıkmak için tutunduğu ışık.
“Hayat…” diye mırıldandı.
Bu ismi söylerken boğazına düğümlenen şey sadece merak değildi.
İçine çöken, sebebini bilmediği ama varlığını derinden hissettiği bir sızıydı.
Adam Demir’in bakışındaki değişimi fark etti. “Onu… ne zaman tanıdın?” diye sordu temkinle.
Demir bir an durdu.
Zihni istemsizce geçmişe kaydı.
Karakolun soğuk koridoruna.
Minik adımların çıkardığı telaşlı sese.
Koca gözleriyle ona bakan o küçük kıza…
“Karakolda.” dedi kısaca. “Annesinin yanına gelmişti.”
Adam yavaşça başını salladı.
“Güneş’in ışığı,” dedi fısıltıyla. “O küçük kız onun hayata tutunduğu tek şey.”
Demir kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”
Adam kısa bir an tereddüt etti. Sanki söyleyecekleri, söylediği her şeyden daha ağırdı.
“Güneş,” dedi yavaşça, “o hastaneden çıktığında… içinde neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Ne geçmiş, ne umut, ne gelecek.”
Demir’in kalbi sıkıştı.
“Ta ki,” diye devam etti adam yutkunarak, “Hayat doğana kadar"
“Güneş, o çocuğa tutunarak hayatta kaldı. İlaçları reddetti, tedaviyi yarım bıraktı, kaçmayı göze aldı… Sırf onun için.”
Demir gözlerini kapattı.
Güneş’in yıllar sonra karşısına çıkan o güçlü, dik duruşlu halini düşündü.
O direnci.
O suskun, kırık ama kararlı bakışları.
Bunların hepsinin arkasında Hayat mı vardı?
“Peki,” dedi Demir boğuk bir sesle, “Hayat… nasıl yaşadı?”
Adam yavaşça nefes verdi.
“Zor,” dedi. “Çok zor. Sürekli kaçtılar. Saklandılar. Kimlik değiştirdiler. İzlerini sildiler. Güneş, onu bu dünyanın pisliğinden korumak için her şeyi yaptı. Alparslan'ın her zaman peşlerinde olduğunu bilerek.”
“Babası yoktu,” dedi adam. “Bir anne ve bir çocuk. Şu koca hayatta sadece birbirleri vardı.”
Demir’in içinde bir şeyler daha da parçalandı. Bu cümle göğsüne ağır bir yumruk gibi indi.
Bir an için gözlerinin önüne Hayat geldi.
O küçük kız.
Gülüşü.
Parıldayan, siyaha çalan gözleri.
“Demek bu yüzden…” diye fısıldadı Demir.
Adam kaşlarını çattı.
“Ne yüzden?”
“Bana ilk baktığında,” dedi Demir yavaşça, “sanki beni tanıyormuş gibi bakmıştı. Korkuyla değil… merakla.”
Adam hiçbir şey söylemedi.
Sadece sustu.
Ve o suskunluk, söylenen her şeyden daha çok şey anlatıyordu.
Demir arkasına yaslandı.
Başını duvara dayadı.
İçinde kabaran duygu artık sadece öfke değildi.
Bu, geç kalmışlık, çaresizlik ve telafi edilemeyen yılların acısıydı.
“Babam,” dedi boğuk bir sesle “bir insanın hayatını çalmakla yetinmemiş…” yavaşça gözlerini açtı. “Bir çocuğun çocukluğunu da çalmış.”
Adam birkaç saniye sustu. Sonra sanki çok tehlikeli bir çizgiyi geçiyormuş gibi hızla konuştu.
Eğer şimdi bunları anlatmaktan vazgeçerse bir daha hiç söyleyemeyebilirdi.
“Hayat doğduğunda…” dedi.“ Güneş’in dünyası sadece onun etrafında dönmeye başladı. Hayat, tıpkı Güneş gibi Sergen dışında kimseye güvenmedi, güvenemedi. Kimseye yaklaşmadı. Özellikle erkeklere...”
Demir Sergen'in o dönemlerde Güneş'in yanında olduğunu ve o zamandan beri yakın iki dost olduklarını öğrenmişti.
Demir kaşlarını çattı. Hayat ne kadar dışarı dönük gözükse de erkeklere karşı biraz daha temkinli ve meraklı olduğunu fark etmişti.
“Bana yaklaşmıştı.” diye mırıldandı olanlara anlam vermeye çalışırken.
Adam yavaşça gözlerini kaldırıp ona baktı. “Çünkü,” dedi çok sakin bir sesle “Hayat senin kokunu tanıyordu.”
Demir’in kaşları çatılırken kalbi bir anlığına durdu. “Ne dedin sen?”
“Güneş,” diye devam etti adam “hamileyken seninle ilgili yanına aldığı eşyaları saklıyordu. Tişört, ceket, parfümün. Ağır uyku sorunu çekiyordu ve bunu senin parfümünü sıktığı tişörtünle giderebiliyordu. Bir tek o işe yarıyordu.”
Demir’in boğazı kurudu.
“O kokuyu solumaya dayanamadığı zamanlar olurdu." dedi adam "İşte o zamanlar tişörtü bir kenara atardı. O kenarda ise Hayat uyurdu. Senin kokun olan tişörte sarılıp uyurdu,” dedi adam.
Depo bir anda daraldı.
Duvarlar üzerine geliyor gibiydi.
Demir’in zihninde görüntüler çakmaya başladı.
Hayat’ın ona ilk sarılışı.
Korktuğunda ona kaçışı.
Küçük ellerinin parmaklarına tutunuşu.
Ona karşı hissettiği saf sevgi.
“Gözleri…” diye fısıldadı Demir farkındalıkla. Göz bebekleri irileşti. “Gözleri benimki gibi.”
Adam sustu.
Bu suskunluk, bir itiraftı.
Demir bir adım geri çekildi. Zihninden geçen düşüncelerle başını iki yana salladı.
“Hayır…” dedi kısık bir sesle. “Hayır, bu mümkün değil.”
Ama kalbi çoktan gerçeği biliyordu. Hayat onun kızıydı.
“Doğum tarihi…” diye mırıldandı. “Yaşı… her şey…”
Nefesi göğsünde düğümlendi.
Gözleri yavaşça doldu. “Hayat…”
Bu kez ismini söylerken sesi titredi.
Adam yutkunarak başını eğdi. "Evet, Hayat senin kızın ve kaybettiğiniz bebeğinizin ikizi."
O sözler Demir’in dünyasını paramparça etti.
Dizlerinin bağı çözüldü. Oturduğu halde her an yere yığılacakmış gibi gözüküyordu.
Kalbi sıkışıyor, canı yanıyor, artık nefes dahi almıyordu.
Göğsünden çıkan ses bir nefes değildi.
Bir çöküştü.
“Benim…” dedi fısıltıyla. “Benim kızım…”
Altı yıl...
Altı koca yıl boyunca nefes alıp verdiğinden bile habersizdi.
İlk adımını.
İlk kelimesini.
İlk korkusunu.
İlk gözyaşını. Bunların hiçbirinde yanında değildi.
“Altı yıl…” dedi boğuk bir sesle. “Altı yılımızı çalmış.”
Gözlerinden bir damla yaş düştü.
Bir evladını kaybettiğini düşünürken diğerinin yanı başında olduğundan habersizdi.
Güneş'e kızmıyordu, kızamıyordu. Çünkü ona güvenmediğini biliyor, yaşadığı şeyleri öğrendikten sonra ona güvenmemesine hak veriyordu.
Kaç kere ona anlatmak istediğini, gözlerini kaçırdığını, içindeki suçluluğu anımsıyordu Demir. Hepsini Güneş'in güzel gözlerinde görmüştü.
Ama yaşadıklarını bir hikaye dinler gibi başka birinden duymak ve onun gerçekliğini anlamak bambaşkaydı.
Günümüz
Demir, gözlerini yavaşça kapattı.
İçinde kopan fırtına dışarıdan tek bir çizik bile göstermiyordu ama göğsünün tam ortasında, nefes almasını zorlaştıran bir ağırlık vardı.
Karşısında hâlâ Alparslan duruyordu.
Olan bitenin tek sorumlusu...
Ve şimdi, yıllar önce paramparça ettiği hayatların hesabını soracak olan tek kişi olan Demir’di.
Alparslan, oğlunun gözlerindeki değişimi fark etti. Bu, öfke değildi artık. Bu, daha tehlikeli bir şeydi.
Keskin bir soğukkanlılık.
“Bana o gözlerle bakma,” dedi sakin ama temkinli bir sesle. “O bakışı tanırım. O bakış… yıkım getirir.”
Demir’in dudakları çok hafif kıvrıldı. Ama bu bir gülümseme değildi.
Bir vedaydı.
Güneş'e veda etme imkanı bile vermeden arkasında küçük bir not parçası bıraktırıp onu kaçırtırken buna izin vermemişti Alparslan.
“Sen benim dünyamı yıktın,” dedi alçak ama kararlı bir sesle. “Ben de seninkini yıkacağım.”
Alparslan başını iki yana salladı. “Hâlâ anlamıyorsun. Ben seni bu dünya için yarattım.”
“Hayır,” dedi Demir. “Sen beni kendin için yarattın.”
Bir adım geri çekildi. Ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana dokundu.
Alparslan’ın kaşları çatıldı. “Ne yapıyorsun?”
Demir’in sesi sakindi. Fazla sakindi.
“Zinciri koparıyorum.”
Bir anda deponun dört bir yanındaki kapılar metalik bir gürültüyle kapandı. Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı. Tavandan sarkan küçük kameralar devreye girdi.
Alparslan ilk kez huzursuzlandı.
“Ne bu?” dedi sertçe.
“Senin dünyan,” dedi Demir. “Kontrol, kayıt, delil, iz… Hepsi.”
Telefonundaki kayıt açık görünüyordu.
Alparslan’ın adamının tüm itirafları.
Güneş.
İtalya.
Hastane.
Sahte raporlar.
Tehditler.
Her şey.
“Bu kayıtlar,” dedi Demir, “şu an eş zamanlı olarak üç farklı sunucuya aktarılıyor. Biri emniyetin, biri savcılığın, biri de basının.”
Demir'in anahtarını taşıdığı kutunun içinde Alparslan'ın pis işleri vardı. O gün adamın ettiği itiraf kayıtlarıda eklenince iş kaçınılmaz olmuştu.
Alparslan bir an dondu.
“Saçmalama,” dedi. “O kadar kolay değil.”
“Eskiden değildi,” diye karşılık verdi Demir. “Ama artık ben varım. Babasının oğlu Demir Bozdağ olarak değil, sadece Demir olarak. ”
Alparslan’ın yüzündeki o soğukkanlı ifade ilk kez çatladı.
Çok küçük, çok kısa bir an.
Ama o kısacık an Demir için fazlasıyla yeterliydi.
“Beni bitiremezsin,” dedi Alparslan alçak bir sesle. “Ben düşersem, arkamdan çok kişi düşer. Bu şehir karışır.”
Demir başını eğdi. Bir an için Hayat’ın gülüşü geçti gözlerinin önünden.
“Zaten karışması gerekiyor,” dedi. “Bu pisliğin temizlenmesi için. Ve ben senin gibi tüm pislikleri tek tek temizleyeceğim.”
Alparslan'a bir adım daha yaklaştı.
“Güneş’i akıl hastanesine kapattırdın. Çocuğumu benden aldın. Hayat’ımın altı yılını çaldın. Bebeğime bir mezar bile çok gördün.”
Sesinin titremesine izin vermedi. Yıllar önce yapamadığı gibi değil, babasının karşısında tıpkı bir demir gibi dikildi.
“Ben senden intikam almıyorum,” dedi. Eğer alacak olursa Güneş ve Hayat'tan tekrar, yıllarca ayrı kalacağının bilincindeydi ve bu en son istediği şey bile değildi. “Ben adaleti sağlıyorum.”
O an kapının önünde sert bir gürültü koptu.
Baba-Oğul'un gözleri aynı anda kapıya döndü.
Demir'in gözleri hafifçe irileşirken Alparslan gördüğü kişiyle paniğinibir kenara bırakıp hafifçe dudaklarının kenarını kıvırdı.
"Bunları... Bunları yapan sen miydin?" diyen bir ses yankılandı depoda.
Güneş içindeki duygu karmaşasıyla birlikte şokla aralanmış dudaklarıyla ikisine bakıyordu.
Hellooo
Nasılsınız canlarım? Umarım çook iyisinizdir.
Demir'im ve Güneş'im😢🥺
Bölümü nasıl buldunuz?
Yeni bölümde görüşmek üzere. Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzzz.💞💖
Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 530 Okunma |
89 Oy |
0 Takip |
19 Bölümlü Kitap |