

Keyifli okumalar dilerimm. 🩵🩵
Demir Bozdağ
Güneş'in sözlerini duyduğum an dünya sessizleşti.
Sanki biri kulaklarımın içine kalın bir duvar örmüş gibiydi. Etrafımdaki polislerin konuşmaları, ambulansın sireni, insanların koşuşturması… hepsi bir anda boğuk bir uğultuya dönüştü.
Tek duyduğum şey Güneş’in bayılmadan önceki son fısıltısıydı.
"O bizim oğlumuz Demir." demişti bana. "Altı yıldır kaybettiğimi sandığım oğlumuz yaşıyor olabilir." demişti.
Alparslan benden kendini, babamı aldığı yetmiyormuş gibi sevdiğim kadını ve kızımı almıştı.
Birde öldüğünü sandığım oğlumu mu almıştı?
Kalbim göğsüme sertçe çarptı.
Sonra bir kez daha.
Ve bir kez daha.
Ama ben nefes alamıyordum. Her aldığım nefes sertçe boğazıma tıkanıyordu.
“Ne?…” diye fısıldadım ama kelime yarım kaldı.
Kollarımdaki beden birden ağırlaştı. Güneş'in dizlerinin bağları çözülüp gözleri kapanırken daha fazla ayakta kalamadı.
“Güneş?” diye fısıldadım büyük bir endişe ve korkuyla.
Bana cevap vermediği gibi başı omzuma düştü.
“Güneş!”
Onunla birlikte yere çökerken daha sıkı tuttum. Parmaklarım yüzüne gitti. Hafifçe yanaklarını okşadım.
“Işığım..." diye fısıldadım endişeyle. "Ne olursun gözlerini aç kurban olduğum. Gözlerini aç ve bana bak."
Tüm yalvarışlarıma rağmen ne tek bir kirpiği hareket etti ne de o çok sevdiğim kahveleri açılıp bana baktı.
“AMBULANS!” diye bağırdım sesim depoda yankılanırken. “Acele edin!”
Polisler dışarıdaki ambulansa içeriye girmeleri için haber verdi. Sağlık görevlileri hızla sedyeyi içeri soktu.
Onu kollarımdan almak istediklerinde bir an bırakmak istemedim.
Garip bir korku içime çökmüştü.
Sanki onu bırakırsam yine her şey elimden kayacakmış gibi hissediyordum. Onu bir kere kollarımdan bırakırsam kaybedecekmişim gibi.
“Beyefendi." diyerek yanımıza yaklaştı bir sağlık görevlisi "Bırakın lütfen, müdahale etmemiz gerekiyor.”
Kendime engel olarak dişlerimi sıktım. Sertçe yutkundum.
Yavaşça geri çekildim ama gözlerimi ondan ayırmadım.
Paramedikler Güneş'i sedyeyle yatırırken biri hızla nabzını kontrol etti.
“Nabzı çok zayıf." dedi içlerinden biri "Nefesleri düzensiz ve bilinci gidip geliyor. Ventriküler fibrilasyon ihtimali var. Acilen hastaneye götürülmesi lazım.”
Sözleri teker teker zihnimde yankılanırken içimde bir şeyler paramparça oldu.
Hayır... bu olamazdı! Yeni kavuşmuşken beni bırakamazdı.
Biliyorum hiçbir şey telafi etmezdi ama daha ayrı kaldığımız günler için ona bir sürü papatya alacaktım.
Güneş papatyaları çok severdi...
6 yıl 4 ay...
Tam 2280 gün, 2280 papatya alacaktım ona.
Gözlerim yavaşça kapıya kaydı.
Yavuz abi hâlâ birkaç adım ötede sessizce başını öne eğmiş orada duruyordu.
Yüzündeki ifade… suçluluktu. Ama gözleri sevdiğim kadına endişeyle bakıyordu.
O an içimde bir şey soğudu.
İçimde çok soğuk bir his peydah oldu.
Hızla ona doğru yürüdüm.
Adımlarım ağır ama kararlıydı.
Yavuz abi başını kaldırdığında göz göze geldik.
“Demir…” dedi titreyen sesiyle.
Ama ne Alparslan ne de Yavuz abinin şuçluluğu ve titreyen sesi umurumda değildi.
Hepsinin cehennemi olacak, onlara bu dünyayı dar edecektim. Aileme dokunan ellerini teker teker kıracaktım.
Bir an farkındalıkla sertçe yutkundum.
Aileme...
Güneş ve çocuklarımız...
Onlar benim ailemdi.
Ona doğru son bir adım daha yaklaştım.
“Az önce Güneş ne dedi?” diye sordum oldukça sakin bir sesle.
Sessizlik.
Depoda sadece ambulans sedyesinin metal sesi duyuluyordu.
Yavuz abi “Demir, şimdi bunun zamanı değil. Güneş-” demişti ki sözünü bitiremedi.
Aramızdaki mesafeyi koca bir adımda sıfırlayıp hızla ve sertçe yakasına yapıştım.
“NE DEDİ?” diye bağırdım ölümcül bir şekilde gözlerine bakarken.
Depodaki birkaç polis dönüp bize baktı ama umurumda değildi. Bu saatten sonra hiçbir şey umrumda değildi.
“Umut...” diye fısıldadım. "Oğlum..."
O iki kelimeyle Yavuz’un yüzü soldu.
O an… her şeyi anladım.
İnsan bazen cevabı duymadan da bilirdi.
Ama ben yine de sordum.
Çünkü duymam gerekiyordu.
Çünkü altı yıldır gömülü olan bir mezar… az önce açılmıştı.
“Yavuz…” dedim dişlerimin arasından, yakasına yapışan ellerimi bir an olsun gevşetmezken. “Konuş.”
Hayatım boyunca ona abi demiş, saygı duymuş, hatta ona fazlasıyla değer vermiştim. Ama babam olacak o adamın tek bir lafıyla bana bunları yaşatan birisi hiçbir şeyi hak etmiyordu.
Yavuz gözlerini kapadı. Yavaşça derin bir nefes aldı. Ve hayatımın en ağır cümlelerinden birini söyledi.
“Demir… oğlun…” yutkundu. “O ölmedi.”
Kalbim o an ciddi anlamda gerçekten durdu sandım.
Ellerim yavaşça yakasından düştü.
Bir an öyle bir boşluğa düşüp sertçe yere çakıldım ki ne yapacağımı bilemedim.
Başımı kaldırıp ona baktığımda, gözlerinde azrail'i olacak olan kişiyi gören bir adamı gördüm.
“Bana" dedim ölümcül bir sakinlikle "Güneş iyi olduktan sonra her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatacaksın.”
Gözlerim bir an dışarıdaki ambulansa kaydı.
Güneş sedyeyle oraya götürülüyordu.
Işıklar yüzüne vuruyordu.
Altı yıl boyunca tek başına yasını tuttuğu, bir mezarının bile olmadığını düşündüğü çocuk…
Gerçekten yaşıyordu. Hayatta ve bir yerlerde nefes alıyordu.
Tekrar Yavuz’a döndüm.
“Ve sonra,” dedim sertçe. “O iyi olduğunda birlikte oğlumuzu bulacağız.”
“Sen aldığın emre sadık kalsan bile, oğlumun bu dünyada saklanabileceği hiçbir yer kalmayana kadar her deliğe bakacağım.”
Ölümcül gözlerimi gözlerine diktim. Konuştuğumda sesim tıpkı bir yemin gibiydi.
"Sizinle öyle bir oynayacağım ki işim bittiğinde Güneş'i hissettirdiğiniz gibi değil, gerçek anlamda akıl hastası olacaksınız. Onu canına kast ettirdiğiniz kadar canınıza kast edecek ama asla ölmeyeceksiniz."
"Neden biliyormusun?" Ona doğru bir adım attım. "Çünkü ölüm sizin için bir kurtuluş olacak kadar kolay olmayacak. Kanınızın her damlasına kadar bedelini ödeyeceksiniz."
Ambulansın arka kapıları sert bir metal sesiyle açıldı.
Sağlık görevlileri Güneş’i sedyeyle içeri alırken gözlerim ondan ayrılmadı.
Yüzü alışık olduğumdan çok solgundu. Dudaklarının rengi neredeyse kaybolmuş, kahve gözleri derin bir uykuya dalmış gibi kapanmıştı.
Bir an içimde kocaman bir korku kabardı.
Ya onu tekrar kaybedersem?
Bir saniye bile düşünmeden hızla ambulansa doğru yürüdüm. Ne olursa olsun onu bırakmayacak her zaman yanında olacaktım.
“Beyefendi, siz-” diye başladı sağlık görevlilerinden biri. Ama onu dinlemeden sözünü keserek içeri bindim.
“Bende sizinle geliyorum,” dedim sadece “Güneş yalnız gitmeyecek.”
Adam kısa bir an bana baktı. Sonra hafif bir anlayışla başını salladı.
İkimiz resmi olarak boşanmasak bile, Alparslan'ın Güneş'i akıl sağlığı yerinde olmayarak göstermesinin nedenlerinden birisi, bizim haberimiz olmadan bizi boşamasıydı.
O zaman bunun farkında değildim ama şimdi anlamak zor değildi.
Bunu ilk duyduğumda o çok sevdiği ofisini ve galerisini başına yıkmıştım. Tüm eşyaları, dosyaları ve arabaları... hepsi teker teker parçalanana kadar durmamıştım.
Bedeli ise boynuma saplanan bir iğneyle en ağır şekilde bodruma kapatılmaktı...
Ambulansın kapıları kapandı. Hareket edip hastaneye doğru yola çıkarken siren yeniden çığlık attı.
Bende sedyenin yanına çöktüm.
Elimi uzatıp Güneş’in soğuyan parmaklarını tuttum. Ellerini nazikçe avuçlarımın arasına aldım, sanki biraz daha sıkarsam onu bu dünyaya bağlayabilirmişim gibi.
“Işığım…” diye fısıldadım iki avcunada sırayla defalarca öpücük bırakırken.
Ardından uzanıp saçlarını kulağının arkasına ittirdim.
Ambulansın içinde sadece cihazın ritmik bip sesi vardı. Oysa şuanda o meleksi sesini duymaya her şeyden çok ihtiyacım vardı.
Kalbim her bipte biraz daha sıkışıyordu.
Başımı eğip alnımı onun eline yasladım.
“Gözlerini aç,” dedim kısık bir sesle. “Şimdi değil… şimdi gidemezsin. Beni yine bırakamazsın.”
Kısa bir an durdum.
Sonra dudaklarım istemsizce o kelimeyi söyledi.
“Oğlumuz…” Kelime dudaklarımdan çıktığında acıyla boğazımda parçalandı. "Oğlumuzu bulmamız lazım."
O anda yoğun trafikten dolayı ambulansın bir iki dakikadır durduğunu fark ettim.
Sirenleri çalıyor, şoför kornaya basıyordu ama yol açılmıyordu.
Gözlerim endişeyle camdan dışarıya dönerken önce kulaklarıma polis sirenleri doldu.
Siyah bir arabanın diğer şeritten hızla bize yaklaştığını gördüm. Üzerinde polis sireninin yankılandığı kırmızı ve mavi ışıklar vardı.
Arabanın camı aralanırken içeride Sergen gözüktü.
Gözleri kızarmış, endişe ve korkuyla bakıyordu ama buna rağmen soğukkanlılığını koruyarak gelmişti.
Güneş ona itiraz ettiyse bile peşini bırakmayıp geldiğine ve her şeyi duyduğuna emindim.
İkisinin zamanla kardeş gibi, birbirleri için çok değerli olduğunu öğrenmiştim. Sergen onun hayatını bir çok kez kurtarmış, onun dayanağı ve karanlıktaki ışığı olmuştu.
Megafonu camdan dışarıya çıkartarak konuşmaya başladı. Sergen megafonu dudaklarına götürdüğünde sesi bütün trafiğin üzerine keskin bir şekilde yayıldı.
“SOL ŞERİTTEKİ ARAÇLAR! SAĞA KIRIN! AMBULANS İÇİN YOLU AÇIN.”
Sesi otoriter ve sakindi ama içinde bastırılmış bir öfke vardı.
“AMBULANSIN YOLUNU KAPATMAK VE BİR CANIN HAYATINA MAL OLMAKTAN HAPSE GİRMEK İSTEMİYORSANIZ YOLU HEMEN BOŞALTIN!”
Korna sesleri, motor uğultuları ve insanların şaşkın bağırışları birbirine karıştı. Birkaç saniye içinde araçlar telaşla sağa sola manevra yapmaya başladı.
Ambulansın önü birkaç saniye içinde açıldı.
Sergen’in arabası hızla ambulansın önüne geçti ve ilerdeki diğer araçların yolu açmasını sağladı. Siyah araç yolu yararak hastaneye doğru ilerlemeye başladı.
Şoför yol açılınca vakit kaybetmeden gaz pedalına bastı. Ambulans tekrar hızlanırken siren bu kez daha keskin çığlık attı.
Ben ise hâlâ Güneş’in elini tutuyordum. Her zaman sıcacık olan parmakları çok soğuktu.
Diğer elimde telsizimi çıkartıp düğmeye bastım. "Bora?" diyerek karşı taraftaki yakın arkadaşıma seslendim.
"Buradayım." dedi hızla beni onaylayarak. "Buradayım Demir her şeyden haberim var. Sen söylemeden hastaneye giden tüm yolları açıyoruz kardeşim. Beş dakikaya orada olursunuz."
Bora işte bu yüzden en yakın arkadaşım hayatta en çok güvendiğim kişiydi. Ben bir şey demesem bile o her zaman beni anlar gerekeni yapardı.
Biz konuşamayacak göremeyecek durumda bile olsak bile her zaman birbirimizi anlardık.
Rahat bir nefes alırken. "Anlaşıldı." diye mırıldandım. "Teşekkür ederim kardeşim."
"Nerede olursam olayım ihtiyacın olduğu her an orada olacağım kardeşim." diyerek karşılık verdi.
Üzgün olsa bile hafifçe güldü. "Ayrıca onu bana değil şu sizin öndeki manyağa teşekkür et. Adam süperman gibi tek başına sağ şeridi tıkadı ve hastaneye giden sol şeriti boşalttı."
Sözleri duyunca istemsizce başımı kaldırdım.
Ambulansın ön camından baktığımda gerçekten de öyleydi.
Sergen’in siyah arabası yolun ortasında bir kalkan gibi ilerliyordu. Sol şeridi tamamen boşaltmış, sağ şeritteki araçları neredeyse zorla kenara ittiriyordu. Kornalar, fren sesleri, insanların panik dolu bakışları…
Ama o asla durmuyordu.
Sanki direksiyonun başında biri değil de Güneş için ölüme bile gidecek bir irade oturuyordu.
Güneş’in hayatı için...
Bora telsizden tekrar konuştu.
“Adam kafayı yemiş durumda Demir. Trafik polisleri de peşine takıldı ama kimse durdurmaya çalışmıyor. Ambulansın önünü açtığını görünce onlarda yolunu kesmeye başladı.”
Boğazım düğümlendi.
Gözlerim tekrar Güneş’e döndü.
Sergen…
Bu adam gerçekten onun için ölürdü.
Ben bunu artık çok iyi biliyordum.
Ve o an ilk kez içimde garip bir şey hissettim.
Kıskanmadım demeyecektim ama içimde ondan daha kuvvetli bir his peydah oldu.
Minnet.
Çünkü altı yıl boyunca ben yokken… Güneş yalnız değildi.
Sergen dimdik onun yanında durmuştu.
Onun düşmesine izin vermemiş, onu hayatta tutmuştu.
Elini biraz daha sıktım.
“Işığım…” diye fısıldadım yine, avcumun arasındaki soğuk parmaklarını ısıtmaya çalışarak.
Başımı eğip parmaklarının arasına dudaklarımı bastırdım.
“Benim için olmasa bile... Sergen için, Hayat için, oğlumuz için, Alin için dayan…”
Başım o an önüme eğildi.
Bana kızgındı, kırgındı. Belkide beni bir daha hiç görmeyecek, görmek istemeyecekti.
Belkide benim için yaşamak bile istemeyecekti...
Sertçe yutkundum.
Ama Güneş benim için olmasa bile onlar için yaşardı.
Ambulans sert bir virajı dönerken sağlık görevlilerinden biri monitöre baktı.
“Basınç düşüyor. Nabzı neredeyse yok, kalp durmak üzere.” dedi diğerine hızlıca. “İğneyi hazırla.”
Bir iğne çıkarıldı ve serum hattına bağlandı.
Ben ise kıpırdamadan donmuş bir şekilde ışığımı izliyordum.
Sanki gözümü ondan bir saniye bile ayırsam kaybolacakmış gibiydi.
Ambulans bir anda sertçe fren yaptı. Hepimiz hafifçe sarsıldık.
Şoför arkadan bağırdı.
“Hastanedeyiz! Geldik.”
Ambulansın kapıları dışarıdan hızla açıldı. Işıklar bir anda içeri doldu.
“Bir, iki, üç!”
Sedyeyi hızla aşağı indirdiler.
Güneş’i hastanenin kapısından içeri götürürlerken onların yanında ilerleyerek adımlarımı hızlandırdım.
Doktorlardan biri hızla yanımıza gelip sedyeye eğildi. "Hastanın durumu nedir?"
“Hasta bilinci kapalı," dedi sağlık görevlisi "Kalp ritimi düzensiz. Nörolojik geçmişi olduğu biliniyor, nörolojik kriz olabilir.”
"Hemen acil müdahaleye alın!" diyerek onayladı onu doktor ardından bana doğru döndü.
"Merak etmeyin." diyerek hafifçe tebessüm etti. "Eşiniz için elimizden geleni yapacağız."
Sedyenin arkasından hızla içeriye ilerlerken arkasından bakakaldım.
Eşiniz...
Ne kadar çok şey kaybetmiştik bu hayatta kendimizde dahil öyle değil mi?
Hızla buraya yaklaşan adım seslerini işittiğimde donuk gözlerimi koridora çevirdim.
Sergen nefes nefese koşarak buraya geliyordu. Saçları dağılmış, gözleri onu tanıdığım 2 yılda hiç göremediğim şekilde kızarmıştı.
Gözleri önce bana ardından kapalı olan acil kapısına döndü.
Adımları olduğu yerde dururken dolu gözleriyle sertçe yutkundu. Derin bir nefes alırken eli bir an kalbinin üstüne gitti.
O an anladım ki Sergen bu sahneyi defalarca kez yaşamak zorunda kalmıştı.
Sol gözümden bir damla yaş akarken Sergen yanıma gelip aramızdaki mesafeyi sıfırladı.
Suratıma sertçe yumruk atıp beni arkamdaki duvara yapıştırdı.
"Bu." dedi gözlerime bakarak. "Geçmişte bile olsa baban tarafından sana yapılanlara karşı gelemeyecek kadar korkak ve ezik olup kardeşimin canını yaktığın için."
Sert bir yumruk daha attı.
Canım o kadar yanıyordu ki onun yumruğunun acısını bile hissetmiyordum. Sanırım dudağım patlamış olmalıydı.
"Bu da dostun olarak kendine yapılanlara izin verdiğin ve şimdi yapacağım şey için."
Ben donuk gözlerle onu izlerken beni kendine çekip sıkıca sarıldı.
"Kardeşimin canını yaktığın için senden nefret etsemde Güneş bunu istemezdi. Sana karşı kırgın ve kızgın bile olsa yanında olmamı ve acını içinde, yalnız başına yaşayıp kendini tüketmemeni isterdi."
Geriye çekilip kızarık gözleriyle bana baktı. "Onda öyle bir yarımsın ki Demir... ölecek olsa bile senin dışında sevdiklerini bırakacağı kişiler var. O yüzden o, bir tek senin için yaşar be oğlum. Güneş bir tek diğer yarısını tamamlamak için yaşar."
Sözleriyle birlikte gözümde akmayı bekleyen yaşlar acıyla firar ederken duvarın dibine çöktüm. Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı.
"Çok mu yarımım onda?" diye fısıldadım çaresizce. "Nörolojik kriz dediler. Kalbi duracaktı Sergen, onda çok yarım olduğum için mi bizi bırakacaktı?"
Sergen yanıma çökerken omzumu tuttu. "Güneş bu hayatta görüp görebileceğin en güçlü insan Demir. Şu altı yılda ve hayatının diğer yıllarında aklının bir alamayacağı şeyler atlattı o."
Bir an duraksadığında dişlerini sıkıp ellerini yumruk yaptı. Kafasını sertçe duvara yaslarken gözlerini bana çevirdi.
"Hem... " diye fısıldadı yutkunarak. "Güneş Umut'u görmeden hiçbir yere gitmez. Bunun için her şeyini verir."
İçimden kocaman bir acı dalgası yükselirken yaşlar firar eden gözlerimi kapattım.
Koridorda ağır bir sessizlik vardı.
Sadece acil servisin içinden gelen metal tekerlek sesleri, cihaz bipleri ve ara sıra yankılanan doktor sesleri duyuluyordu.
Ben hâlâ duvarın dibinde çökmüş haldeydim. Başım iki elimin arasındaydı.
Sergen ise yanımda sessizce oturuyordu.
Tam o sırada koridorun ucundan hızlı adımların yankısı duyuldu.
Sert. Kararlı. Tanıdık.
Başımı yavaşça kaldırıp oraya baktım.
Koridorun başında Bora görünmüştü.
Üzerinde siyah montu vardı, kumral saçları rüzgârda dağılmıştı. Belli ki apar topar gelmişti. Gözleri koridoru taradı ve sonunda beni buldu.
Hiç durmadan yanımıza yürüdü
Adımlarındaki hızdan ne kadar endişeli olduğunu anlayabiliyordum.
Yanımıza geldiğinde kısa bir süre önce Sergen’e baktı.
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sessizlik ağırdı.
Sonra Bora bakışlarını bana çevirdi.
Yüzümdeki kanı, patlamış dudağımı ve çökmüş halimi görünce kaşları sertçe çatıldı.
“Bu ne hal lan?” dedi boğuk bir sesle. "Babandan hıncını alamayınca kendinden mi çıkarttırdın?"
Cevap vermedim. Sadece boş gözlerle ona bakarken sinirle dişlerimi sıktım.
"Bana bir daha baban deme o herif için!" diye uyardım onu sertçe.
Bora birkaç saniye duraksayarak beni izledi. Sonra bir şey demeden o da diğer yanıma çömeldi. Elini omzuma koyup tüm gücüyle pat patladı.
Omzuma aldığım sert darbelerle ona bir bakış attığımda o da bana baktı.
"Eğer benim kafanı duvarlara vurma müdahalemi istemiyorsan kendine gel!" diyerek uyardı beni. "Güneş ölmedi ve çok iyi olacak."
Yüzümü hafifçe buruşturup kafamı duvara yasladım ve gözlerimi kapadım.
"O kadar iyisin ki Bora, sağol. Çok içimi rahatlattın."
Bir anda yakamdan sertçe kavranmamla gözlerimi açtım. Dibimdeki Bora bana bakarken beni kendine çekti ve hızla, sertçe geri bırakıp kafamı duvara çarptı.
"Boraa!" diye uyarsamda beni zerre umursamadı.
Tek kaşını kaldırıp gözlerime bakmayı sürdürdü. "Benimle dalga geçme. Şimdi, kendine geliyor musun?" diye sormakla yetindi.
Bora hâlâ yakamı bırakmamıştı. Gözleri sertti ama o sertliğin arkasında korku vardı. Gerçek, çıplak korku.
Çünkü kendimi kaybettiğim anda kimseyi gözümün görmeyeceğini ve ortalığı yıkacağımı çok iyi biliyordu.
Dudaklarımın kenarındaki kanı dilimle silerken kısık bir sesle konuştum.
“Geldim.”
Bora sözlerimle birlikte kaşlarını çattı.
“Ne?” diye sordu bir an boş boş bakarken.
Derin bir nefes alıp gözlerimi gözlerine çıkardım.
“Geri geldim,” dedim sakince. “Aklım yerine geldi.”
Bora birkaç saniye beni süzdü. Sonra bana inanmış olacak ki yavaşça yakamı bıraktı.
“İyi,” dedi kısa bir şekilde, yakamı sanki o bozmamış gibi güzelce düzeltirken. “Çünkü şimdi güçlü olman gerekiyor.”
Başımı tekrar arkaya yasladım. Tavanın beyaz ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu.
Koridor hâlâ aynıydı.
Aynı soğukluk.
Aynı antiseptik kokusu.
Aynı sessizlik ve bekleyiş.
"Yavuz nerede?" diye sordum ikisine bakarak. Ben ambulansla oradan çıktığımda onu almış olmalılar.
"Polisler aldı." diyerek yanıtladı Sergen sorumu. "Alparslan'ın yandaşı olduğu biliniyor ve ikiside kolay kolay göz altından çıkamaz."
"Güzel." diye mırıldandım gözlerimden akan yaşları silerken. Bora haklıydı, şimdi ailem için dağılmamam güçlü olmam lazımdı. "Onların işini ben bitireceğim."
Bora ve Sergen sözlerimle birlikte birbirine bakarken acilin kapısı açıldı ve doktor çıktı.
Doktor kapıdan çıktığında koridordaki hava bir anda değişti.
Sergen'de Bora'da aynı anda ayağa kalktı. Ben ise birkaç saniye hareket edemedim.
Kalbim göğsümün içinde öyle sert çarpıyordu ki sanki bütün koridor duyacakmış gibiydi.
Sonunda kendimi zorlayarak ayağa kalktım.
Adam gözlerini üzerimizde gezdirdi. Yüzündeki ifade profesyoneldi ama yorgundu. Belli ki içeride dakikalarla yarışmışlardı.
“Hasta yakını siz misiniz?” diye sordu.
Ona bakarken başımı salladım.
“Evet, benim.”
Doktor birkaç saniye yüzüme baktı. Kanlı dudağımı, şişmiş elmacık kemiğimi ve titreyen ellerimi fark etmemesi imkânsızdı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Kalbi kısa süreliğine ciddi bir ritim bozukluğuna girdi,” dedi. “Ventriküler fibrilasyon başlangıcı vardı. Açık konuşayım, birkaç dakika daha gecikseydiniz hastayı kaybedebilirdik.”
Sözleri göğsüme taş gibi oturdu.
Yanımda Sergen’in dişlerini sıktığını duydum. Bora ise omzumu daha sıkı tuttu.
“Şimdi?” diye sordum.
Doktor başını hafifçe salladı.
“Şu an durumu stabil. Kalp ritmini tekrar normale döndürdük. Ancak…”
O “ancak” kelimesi koridorda yankılandı.
“Ancak hastanın ciddi bir nörolojik geçmişi var. Dosyasına baktık. Daha önce beyin tümörü operasyonu geçirmiş.” diyerek devam etti.
“Yoğun stres, travma ve ani, ağır duygusal şoklar nörolojik krizi tetikleyebilir. Bugün yaşadığı şeyde tam olarak buydu. Nörolojik krizle sınırlı kalmayıp kalbinide etkilemişti.”
Sergen başını iki yana salladı.
“Yani şu an hayati tehlikesi kontrol altında. Odaya aldık ve dinlenmesi, hayati değerlerinin normale dönmesi için 2 saat sonra uyanır. Önümüzdeki 2 saat kritik. ”
Kalbim o sözlerle biraz olsun gevşedi. Rahatça nefes alabildim.
Güneş iyiydi ve şuanda önemli olan buydu.
Koridorda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sanki herkes aynı anda nefes almayı unutmuştu.
Doktorun söyledikleri havada asılı kalmış gibiydi.
“İki saat…” diye mırıldandım kendi kendime.
Sadece iki saat.
Ama bana iki yıl gibi geliyordu.
Doktor başını hafifçe salladı.
“Evet. Bu süre içinde dinlenmesi gerekiyor. Uyandığında çok kısa süreli hafıza karışıklığı yaşayabilir. Bu yüzden onu fazla strese sokmamanızı rica edeceğim.”
Başımı yavaşça salladım.
Stres…
İçimde acı bir gülüş yükseldi.
Güneş’in hayatı baştan sona stres ve savaş değil miydi zaten?
Doktora teşekkür edip oradan ayrıldık ve Güneş'in kaldığı odayı öğrenip oraya gittik.
Odanın önüme vardığımızda Sergenle ikimiz kısa bir an duraksadık. Bora ise arkamızda bekliyordu.
Güneş ile ikisi tabiki birbirini tanıyor ve çok iyi anlaşıyorlardı. Bora'da ona tıpkı kardeşiymiş gibi değer veriyordu.
Gözlerim Sergen'e döndü. "İstersen önce sen gir." diyerek omzunu sıktım. "Benim biraz kendime gelmem gerekiyor."
Sergen birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra başını yavaşça sallayıp beni onayladı.
“Olur.” dedi kısaca.
Kapıya doğru yürüdü, elini kapı koluna koydu ama hemen açmadı. Bir an durdu. Sanki içeride göreceği şey için kendini hazırlıyordu.
Kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdi. Dalgınca içeriye ilerlerken kapıyı arkasından kapatmadı.
"Kardeşim." diyerek yumuşak bir sesle mırıldandı.
Görüş alanıma Güneş'in solgun, makinelere bağlı eli girdi.
Sergen o elini tutup hafifçe okşadı.
"Çok korktum." diye mırıldandı azıcık titreyen sesiyle. "Diğer krizler gibi yine seni kaybedeceğimi sandığım için aklım çıktı."
"Meleğim." dedi şefkatle saçlarını okşayarak. "Bir ihtimal bile her seferinde canımı bu kadar çok yakıyorken nasıl yaşardım sensiz. O gün sana yanına bir mezar daha kazsınlar dememiş miydim?"
Burnunu çekip kısık bir sesle güldü. "Biliyorum, bunun için o soğuk topraktan kalkıp beni kendi ellerinle öldürürsün. Sırf bunun için bile kendime mezar kazabilirim."
Sesi gittikçe biraz daha kısıldı. "Ama gözlerinden akan bir damla yaşa, saçlarından kopan tek bir tele kıyamadığım gibi kapalı gözlerine hiç dayanamıyorum be Güneşim."
"Hayatıma ansızın girip bana bir kız kardeş olurken hayatımdan bir anda ansızın çıkıp yüreğimin en büyük yarası olamazsın. Kardeşimi benden alamazsın, benide kendinle toprağa koyamazsın. Bunu yapma."
Bir an durdu.
Bakışları Güneş’in yüzünde gezindi. Solgun teninde, kapalı kirpiklerinde, yastığa dağılan saçlarında...
“Bu kadar savaşmak zorunda değilsin Güneş.” dedi fısıltıyla. “En ufak sesinde bile koşarak yanına gelir önüne kalkan olurum, ama artık yalvarırım kendine eziyet etme, kendinle savaşma kardeşim.”
Sergen kapının önünde durduğumu o an fark etti.
Ben ise hâlâ kapının eşiğinde durmuş onları izliyordum.
Sergen başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama yüzünde sakin bir ifade vardı.
“Gel.” dedi yavaşça ardından gözlerini tekrar Güneş'e çevirdi. Elini bir an olsun bırakmadı.
Adımlarım odaya doğru ilerledi.
Güneş’in yatağının yanına geldiğimde gözlerim o güzel yüzüne takıldı.
Solgundu.
Ama hâlâ… Güneş’ti. O kadar güzel ve eşsizdi ki hasta yatağındayken bile gözlerimi ondan alamıyordum.
Yavaşça yanına çöküp diğer elini avucumun arasına alıp derin bir nefes aldım.
“Herkesi çok korkuttun.” diye mırıldandım.
Sergen hafifçe burnunu çekti.
“Doktor iki saate uyanır dedi.” dedi kısık bir sesle. “Uyandığında biraz sersem olabilir, kafa karışıklığı yaşayabilirmiş ama iyi olacakmış.”
Başımı sallayarak onu onayladım.
“Uyanınca ilk seni dövecek.” dedim moralinin yerine gelmesi için ona sataşarak.
Sözlerimle birlikte Sergen kaşlarını çattı ve kızarmış gözlerini bana çevirdi.
“Niyeymiş o?” diye sordu.
Hafifçe gülümsedim.
“Çünkü beni dövdün.” diyerek karşılık verdim. Ardından ona patlattığı dudağımı gösterdim. "Bak, hayvan gibi patlattın dudağımı."
Sergen birkaç saniye bana baktı. Sonra derin bir nefes vererek yüzünü buruşturdu.
"Ellerime sağlık," dedi. "az bile yaptım. Keşke o burnunu da kırsaydım."
Sözlerine kendime engel olamayarak kıkırdarken o da güldü.
"İtiraf et Sergen," diyerek omzumla hafifçe omzunu dürttüm. "Sende beni seviyorsun, bayılıyorsun bana."
"Ne seveceğim be ben seni." diyerek çirkefleşti bir an. "Nefret ediyorum senden."
Ona hafifçe sırıttım. "Seviyorsun."
O da yüzüne buruşturdu. "Nefret ediyorum."
"Bayılıyorsun." diyerek ısrar ettim.
"Ağzını burnunu kırmamak için kendini zor tutuyorum."
"Bende sana bayılmıyorum."
Sergen sinirle dişlerini sıkarken bana sert bir bakış attı.
"Siktir git o zaman, beni kardeşimle yalnız bırak. İstemiyoruz seni."
Ardından kafasını Güneş'e yaklaştırarak sanki oymuş gibi yüzünü bana doğru çevirdi ve sesini inceltti.
"Evet, Sergen haklı. İstemiyoruz seni." diyerek onun sesini taklit etti.
Bora ona sırıtırken. "Herif harbi manyak." diye mırıldandı.
Bende taklidine karşı gülüşüme engel olamayarak minik bir kahkaha attım.
Nasıl yaptı bilmiyorum ama sesi o an Güneş'in sesine çok benzemişti.
Odanın içinde birkaç saniyeliğine tuhaf bir sessizlik oldu.
Sergen’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Önce kaşları çatıldı. Sonra başını yavaşça Güneş’e çevirdi.
Güneş'in önce avcumun arasındaki parmakları daha sonra kirpikleri hareket etmişti.
Önce çok hafifti. O kadar hafifti ki bir an gözlerimin bana oyun oynadığını sandım. Ama sonra tekrar oldu.
Kirpikleri titredi.
Kalbim göğsümde bir anda sertçe çarptı.
“Sergen…” diye fısıldadım gördüklerimden emin olmak isteyerek.
Sergen hemen bana baktı.
Başımı yavaşça yatağa doğru çevirdim.
“Kirpikleri…” dedim boğuk bir sesle. “Kirpikleri hareket etti.”
Sergen’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Bora ise arkamızdan yanımıza yaklaştı.
Üçümüz aynı anda Güneş’e baktık.
Bir saniye…
İki saniye…
Sonra Güneş’in parmakları çok hafifçe tekrar kıpırdadı.
Sergen bir adım öne atıldı.
“Kardeşim?” diye fısıldadı ona yumuşacık bir sesle.
Güneş’in dudakları çok hafif aralandı. Nefesi derinleşti. Sonra yavaşça, sanki tonlarca ağırlık kaldırıyormuş gibi göz kapakları aralandı.
Kahverengi gözleri önce bulanık bir şekilde tavana baktı. Sonra yavaşça kirpikleri kırpıştırdı.
Şükürler olsun!
Güneş uyanmıştı ve bizim savaşımız işte şimdi başlıyordu.
Hellooo
Nasılsınız canlarım? Umarım çook iyisinizdir.
Bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Umut'a ne oldu ve Nerede?
Demir? Sergen? Bora?
Yeni bölümde görüşmek üzere. Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzz. 😘💖
Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 530 Okunma |
89 Oy |
0 Takip |
19 Bölümlü Kitap |