19. Bölüm
Hayaliyazar22 / Hayat Tesadüfleri Sever / 19. Bölüm : Ateşle Yazılan Yemin

19. Bölüm : Ateşle Yazılan Yemin

Hayaliyazar22
hayaliyazar22

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵

İlahi bakış açısı

Güneş'in bilinci tam olarak gelmeden önce bazı sesler işitti.

"Sergen." diye mırıldandı bir ses. "Kirpikleri..." "Kirpikleri hareket etti."

Kısa süreli sessizlikten sonra kulaklarına "Kardeşim." diyen başka bir ses doldu. Eline bırakılan minik öpücüğü hissetti.

Sanki açılmamaya yemin etmiş gibi sıkı sıkı kapalı olan göz kapakları bir an çok ağır geldi. Güçlükle yavaş yavaş gözlerini açmaya çalıştı.

Bulanık olan görüşü birkaç saniye içerisinde yavaş yavaş netleşti.

Sergen kızarmış olan kahve gözleriyle elini tutarak endişeyle ona bakıyordu.

Gözlerini aralayınca gördüğü, bu hayattaki en değer verdiği kişilerden birisi, aralarında kan bağı olmasa bile abisi, kardeşiydi.

"Sergen." diye mırıldandı ona bakarken. Olanlara anlam veremiyordu, kafası o kadar karışıktı ki o an tüm düşünceleri beynini dolduran birer sis bulutu gibiydi.

"Yine mi nörolojik kriz geçirdim?" diye ekledi kısık bir sesle çaresizce ona bakarken.

Sergen rahatlayarak ciğerlerine derin bir nefes çekti. "Şükürler olsun, Allahım." diyerek hızla Güneş'in yanına yanaştı ve saçlarını okşadı.

"İyisin kardeşim, nasıl hissediyorsun?"

"Yorgun." diyerek yanıtladı Güneş Sergen'in sorusunu.

Ardından endişesini gidermek için elini tutan elini olabildiğince güçlü bir şekilde kavradı ve hafifçe gülümsemeye çalıştı ama dudakları minik bir kıvrımdan daha fazla oynamadı.

"Sanki tüm gücümü içimde bir yerler gömmüşüm, kemik yığınından ibaretmişim gibi."

Güneş'in gözleri irileşirken "Hayat." diye mırıldandı farkındalıkla. Benim kızım daha çok küçük diye geçirdi içinden.

"Hayat nerede? O daha çok küçük."

Sergen ona gülümsemeye çalışarak elini daha sıkı tuttu. "Merak etme, Güneşim Hayat çok iyi. Alin'in yanında."

Ama bu nasıl olabilirdi ki?

Sergen'in cevabıyla kaşları çatıldı.

"Alin mi?" diye sordu şaşkınlıkla. "Alin İtalya'ya mı geldi? Tek başına nasıl gelebildi ki?"

O an Sergen'in gülümsemesi Güneş'in sözleriyle birlikte yüzünde donarken duraksadı.

Gözlerini Demir'e çevirdi ve kısa bir süre bakıştılar.

Güneş'in bilinci tam olarak yerinde değildi ve kafası karışıktı. Kendini yıllar öncesinde, İtalya'da sanıyordu.

Doktor, onlara Güneş uyandığında zihninin karışık ve bulanık olabileceğini söylemişti. O yüzden ikiside sakin kalmaya çalıştılar.

Güneş gözlerini Sergen'in baktığı yere çevirince beyninden vurulmuşa döndü. Nefesi kesilirken irkilerek dudakları aralandı.

"Demir?" şaşkınlıkla ismini söyleyip ona bakarken gözünü tek bir an bile kırpmıyordu.

Demir berbat bir haldeydi, birkaç saat içinde çökmüştü.

Koyu kumral saçları dağılıp anlına dökülmüş, koyu gözleri küçülüp, şişmiş ve kızarmıştı.

Pürüzsüz, esmere çalan buğday teni solgunlaşmış, göz altları feci halde morarmıştı. Elmacık kemiği aldığı darbeyle birlikte kızarmış, dudağının kenarı patlamış, patlayan yeri kurumuş kan kaplamıştı.

Demir ona bakarken saniyelik olarak donup kaldı. Gözleri hafifçe dolarken sevdiği kadının yanına yanaştı.

Demir'in ciğerleri parçalanıyor, kalbi o kadar çok acıyordu ki dünyaları verseler hiçbir şey bir çift kahve göz etmezdi.

Onun tek bir bakışı, Demir'in dünyaları yakmasına sebebiyet verecekken şimdi içten içe utanıyor Güneş'in gözlerine bile bakamıyordu.

Onun içindeki hisleri uyandırıp insan yapanda Güneş'ti, tek bir bakışıyla güç verende...

Demir içindeki çaresiz ve aciz hislerle başını önüne eğip gözlerini sildi.

Sevdiği kadının gözlerini bakamayarak ceza veriyordu kendine. Çünkü hak ettiğini düşünüyordu, çünkü eğer altı yıl boyunca hasretinden yandığı kadının gözlerine bakarsa bırakın çektiği acıyı, adını dahi unuturdu.

Demir başını öne eğmişti ama Güneş gözlerini ondan ayıramıyordu. İçinde garip bir his vardı.

Tanıdık… Ama aynı zamanda yabancı bir his. Kalbi, sanki onu tanıyormuş gibi hızlanıyordu ama zihni geride kalıyordu.

Kalbi onu tanırken zihni ona savaş açıyordu.

“Demir…” diye fısıldadı Güneş tekrar. Sesi beklediğinden çok zayıftı ama odadaki herkesin duyabileceği kadar ağırdı.

Demir’in omuzları o sesle birlikte istemsizce gerildi. Yine de başını kaldırmadı, kaldıramadı.

Güneş başına saplanan şiddetli ağrıyla birlikte acı dolu derin bir nefes verdi. Anılar bir bir zihnine dolup bilinci tamamen yerine gelirken başlarken elinin altındaki beyaz pikeyi sıktı.

Depo, Alparslan, Umut...

Her şey şimdi yerine oturmuş Güneş hatırladıklarıyla birlikte derince sarsılmıştı.

Kalp atışları hızlanırken eli kalbine gitti. Göz yaşları yüzünü ıslatırken altı yıl boyunca atamadığı, ciğerlerini yakan acı dolu bir çığlık firar etti dudaklarından.

Bu öyle acı dolu ve güçlü bir çığlıktı ki odadaki herkesin nefesi kesilmişti.

Demir gözlerini kapatırken sol gözünden Güneş'le eş değer bir damla yaş aktı. Ellerini yumruk yapıp sertçe dizine vurdu.

O çığlık duvarlara çarpıp geri döndü. Sadece odada yankılanmadı, herkesin içine işledi.

Güneş’in vücudu titriyordu. Nefesi düzensizleşmiş, göğsü hızla inip kalkıyordu. Parmakları göğsüne bastırdığı yerde sanki kalbini söküp çıkaracakmış gibi kasılmıştı.

“Hayır…” diye fısıldadı boğuk bir sesle. “Hayır… hayır…”

Başını iki yana salladı. Gözlerinden akan yaşlar durmak bilmiyordu.

“Altı yıl…” diye fısıldadı titreyen dudaklarla. “Altı yıl boyunca ben… ben onun mezarını bulup toprağına kıvrılmanın hayaliyle yasını tuttum…”

Bu bir hayaldi, çocuğunu ansızın kaybetmiş bir annenin hayaliydi. Bebeğinin toprağına kıvrılarak onu sevmek.

“Her gece öldüm…” dedi sesi kırılarak. “Her sabah tekrar dirildim ki tekrar öleyim…”

Demir’in kalbi göğsünü parçalayacak gibiydi.

Güneş’e sıkıca sarılmak , onu kollarının arasına alıp her şeyden uzaklaştırmak istiyordu ama gözlerindeki acı… yaklaşmasına izin vermiyordu.

“Ve şimdi…” dedi Güneş nefes nefese. “Şimdi...o yaşıyor olabilir. Benim oğlum yaşıyor olabilir.”

Başını iki yana salladı.

“Bu nasıl bir şey…” diye fısıldadı. “Bu nasıl bir kabus…”

Güneş büyük bir şoktan çıkmış gibi aniden duraksadı. Nefes alışları yavaşladı, gözleri doldu, hareketleri kesildi.

Oğlu yaşıyordu, bebeği yaşıyordu. İçinde bir yerlerde varlığını sürdüren eski Güneş kendisinden ve ailesinden çalınan yıllar için tükeniyordu, kendisini tüketiyordu. Kaybettiği bebeğinin acısını halen yaşıyordu.

Ama şimdiki Güneş demin geçirdiği krizin aksine bir anda durulmuştu çünkü onun için şu anda bunların bir anlamı yoktu. Şu anda önemli olan Umut'unu bulmak, kokusunu doya doya içine çekmekti.

Onu hayat bu zamana kadar yeterince delirtmiş, deli gibi göstermişti ama bu saatten sonra Güneş'in daha fazla delirmeye niyeti yoktu.

Sertçe yutkunup aklını başına toplamak için derin bir nefes aldı ve kararlılıkla mesleğinden gelen soğukkanlılığını takındı.

Gözleri odanın içinde gezinirken Bora ile göz göze geldi. Bir an duraksayıp gözlerini yıllardır görmediği dostu, kardeşi gibi olan adamın üzerinde gezdirdi.

"Bora." diye fısıldadı ona bakarken.

Bora hüzünlü ve endişeli halini gölgeleyip Güneş'e gülümsedi. Ona doğru yaklaşıp sarıldı.

Güneş kollarını ona dolarken "Fıstığım." diyerek karşılık verdi Bora, şefkatle onun saçlarını okşarken. "Prensesim."

Geri çekilip Güneş'in yüzünü avuçlarının arasına aldı ve göz yaşlarını sildi. "Daha iyimisin?"

Güneş Bora'yı Demir'e tanıştığı andan beri tanıyordu. Başta Demir'i paylaşmaktan kaynaklanan sorundan dolayı pek anlaşamasalarda Bora onun için çok değerliydi.

Sergen ve Alin onun için neyse Bora'da onun için öyleydi kardeşi, dostuydu. Sergen onun eli ve ayağı, Alin kalbi, Bora ise tökezlediğinde önüne uzanan eldi.

Güneş halsizce başını sallayıp onu onayladı. İyi değildi, defalarca kez aynı yerden bıçaklanmış gibi hissediyordu ama olacaktı, çok daha iyi olacaktı.

Bora sanki onun içinden geçenleri duymuş gibi "Çok daha iyi olacaksın." diyerek onu onayladı ve bir adım geri çekildi.

Ardından ekledi. "Merak etme ismi lazım olmayan o iki şahıs elimizde ve en kısa zamanda Umut'umuzu bulacağız. Bütün ekiplerinden her yerde onu arıyor."

Güneş nemli gözleriyle ona bakarken hafifçe gülümsemeye çalıştı. Burnunu çekip başını salladı.

"Teşekkür ederim Bora." demekle yetindi sadece.

Bora yıllardır tanıdığı ve küçük kız kardeşi olan kadına bakarken içinde derin bir öfke meydana geldi.

"Asıl ben teşekkür ederim." dedi şükür ve minnet dolu bir sesle. "Her şeye rağmen savaştığın ve savaşacak kadar güçlü olduğun için."

"Ve çok özür dilerim." diyerek sertçe yutkunmaktan kendini alıkoyamadı. "Size yapılanlara engel olamayıp bu noktaya geldiğimiz için. Seni gün gün öldürenlerin şu an bu dünyada nefes almasına izin verdiğim için."

Bora’nın sesi odanın içinde ağır bir şekilde yankılandı. Sözleri sadece bir özür değildi… bir yemin gibiydi.

Kim ne derse desin, aralarında kan bağı olmasa bile tanıştıkları günden beri 11 yıldır Güneş onun küçük kız kardeşiydi.

Güneş birkaç saniye ona baktı. Ona da çok kırgındı, kızgındı ama özlemişti.

Gözlerindeki o derin kırgınlık hâlâ oradaydı… ama artık o kırgınlığın yanında başka bir şey daha vardı.

Başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır…” dedi kısık ama net bir sesle. “Bu senin hatan değil Bora, hiçbir zaman olmadı.”

Sesi hâlâ yorgundu ama içindeki o eski Güneş… yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı.

“Benim hayatım…” diye devam etti. “Hiçbir zaman kolay olmadı zaten.”

Bakışları bir an boşluğa kaydı. Sonra tekrar Bora’ya döndü.

“Ama bu sefer…” dedi, sesi kin ve öfkeyle dolup sertleşirken. “Bu sefer kimse benden bir şey alamayacak. Bu sefer kimse çocuklarıma, aileme dokunamayacak. Onlara ulaşan ve ulaşmaya çalışan elleri teker teker kıracağım.”

O an odadaki hava bir kez daha değişti.

Güneş’in sesi yükselmemişti ama içindeki o kararlılık, o keskinlik herkesin içine işlemişti.

Güneş artık ağlayan, kaybettiklerinden, ondan çalınanlardan dolayı yıkılan bir kadın değildi.

O kaybettiklerini geri almak için ayağa kalkan bir anneydi, bir eşti. Demir'in eşiydi çünkü Alparslan haberleri olmadan onları boşamış olsa bile ikiside birbirlerini halen öyle görüyordu.

Sergen Güneş'in elini daha sıkı, ona güç ve destek verircesine tuttu. Bu ne olursa olsun sonuna kadar yanındayım demekti.

Dudaklarının kenarı hafifçe titredi. “İşte benim kardeşim…” diye fısıldadı neredeyse duyulmayacak bir sesle.

Bu zalim hayat Güneş'ten önce ailesini, annesini, babasını, kardeşlerini almıştı. Yıllarca onların arkasından acı içinde yas tutmuştu. Sonra sevdiği adamı, bebeğini, kardeşi gibi gördüğü adamı almıştı.

Hayat ondan bir kardeş almıştı ama başka bir kardeş vermişti.

Bora ise Güneş’e bakarken başını yavaşça salladı. Güneş'e şefkatle bakan gözlerinde ona karşı gurur ve kararlılık vardı. Ama o duyguların altında yatan şey çok daha ağırdı.

Öfke, öfke ve yıkım.

Demir…
Demir ise olduğu yerde donmuştu.

Altı yıl boyunca özlemiyle yanıp tutuştuğu kadın. Artık o eski Güneş değildi.

Karşısında duran kadın çok daha güçlüydü.

Hayat, minik sincabı, hayatının ışığı, anne olmak ona güç veren yegane şeydi. Bu zaman kadar onu hayatta tutmuş ona bağlamıştı.

Güneş derin bir nefes aldı.
Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu ama bunu saklamaya çalışmadı.

Çünkü son zamanlarda zayıflığını saklayan biri değildi.Onu güce çeviren biriydi.

Güneş başını çok güçlü bir ihtiyaçla sağ tarafa doğru çevirdiğinde Demir'in kendisine bakmadığını fark etti.

Demir güç uğruna babasının sırtına yüklediği yüklerin altında çaresizce eziliyor, yaptığı pisliklerin sonucunda kendini suçluyordu.

Güneş kendisine baktığında bakışlarını kaçırıp başını tekrar önüne eğmişti.

Demir'in boynu Güneş'e karşı her zaman kıldan inceydi ama şimdi artık Güneş'e ve çocuklarına karşı boynu büküktü.

Güneş Akyel

Bakışlarım Demir'in dolu gözlerine döndüğünde içim sızladı.

"Bana bak." konuştuğumda sesim içindeki fırtınaların aksine fazlasıyla sakin çıktı.

Demir’in kirpikleri hafifçe titredi ama yinede kafasını kaldırıp bana bakmadı.

Onun tarafından yaşanılanları, neler yaşadığını bilmiyordum. O gün bana her şeyi izlettiler demişti. Tüm yıkılışımı, göz yaşlarımı, camların arasına yığılışımı her şeyi izlemişti.

Bu olaylar bittikten sonra her şeyi ondan detaylıca dinleyecektim.

Hırpalanmış yüzüne ve gözlerime bile bakmayacak kadar kendini suçladığını görmek içimi daha çok yaktı.

Ona doğru uzanıp hafifçe okşayarak saçlarını düzelttim. Avcumu yanağına yaslayıp başparmağımı elmacık kemiğinde dolaştırdım.

"Demir..." diye mırıldandım bu kez daha kısık ve kırık bir sesle.

Nefesi kesilirken yavaş yavaş başını kaldırdı. Bana bakarken ne tek bir kirpiği hareket etti ne de gözlerini kırptı, sadece beni izledi.

Gözlerimiz buluştuğunda sanki büyük bir şoktan uyanıp kendine yeni gelmiş gibi kısa bir an duraksadı. İçinde düğüm olan ne varsa hepsi birer birer çözüldü.

Yanağındaki elimi tutup kafasını o tarafa eğdi ve elime narin bir öpücük bıraktı.

"Güzelim." derken şefkat ve özlemle dolu gözlerini dikkatle yüzümde dolaştırdı. "Söyle ışığım, söyle papatyam, söyle nefesim."

"Senin suçun değildi." ona bakarken kafamı iki yana salladım. "Başımıza gelenlerin sorumlusu sen değilsin."

Demir’in gözlerinde bir şey kırıldı o an. Sanki yıllardır içinde taşıdığı o ağır yük, tek bir cümleyle çatladı.

Ama düşmedi çünkü o yük sadece suçluluk değildi…

İçine işlenmiş bir ceza gibiydi. Ona öğretilmiş bir ceza.

Başını hafifçe iki yana salladı. “Değildi…” diye fısıldadı boğuk bir sesle. “Ama engelleyebilirdim.”

Bana bakarken gözleri gibi sesi de titredi. “Engellemeliydim, Güneş.”

Elimi tuttuğu parmakları istemsizce sıkılaştı. Sanki beni bırakırsa tamamen parçalanacakmış gibiydi.

“Ben başka bir yerde zincirlere bağlıyken bile oradaydım…” dedi dişlerini sıkarak.

“Her şeyi gördüm. Bana sikik bir kamerayla her şeyi izlettiler. Ayağına batan her cam yüreğime saplandı, kanayan her yaran benim canımı yaktı. Attığın her çığlık kulaklarıma, gözünden akan her yaş gözlerime mühürlendi. ”

Sertçe yutkundu. “Sen çığlık atarken kanlar içinde zincirleri çekiştirdiğimi hatırlıyorum.”

Başını çaresizce iki yana salladı. "Yapamadım, özür dilerim ışığım, çok özür dilerim. Ne o zincirleri kırıp sana koşabildim ne de çocuklarımızı, birini bu dünyadan, diğerini ise babasız kalan yüreğinden koruyabildim."

Sözleri odanın içine ağır ağır düştü. Benim içimse o sözlerle birlikte bir kez daha parçalandı.

Bize, bana, Hayat'a, Umut'a, en çokta Demir'e bir hayat borçlulardı.

Onun çocukluğunu, gençliğini, şimdisini mahvedenler geleceğini mahvedemeyecekti. Ben onları mahvedecektim.

Dolu gözlerimle birlikte burnumu çekip yavaşça yana kaydım ve hiçbir şey demeden sadece kollarımı açtım.

Demir'in bakışları ona doğru açtığım kollarımda gezinirken bir an duraksadı.

Gözleri kollarımdan yüzüme, yüzümden tekrar kollarıma kaydı. İçinde kopan fırtına yüzüne yansıyordu.

Bir adım atmak istiyordu ama kendini geri çekiyordu.

“Güneş…” diye fısıldadı, sesi kırık ve yorgundu. “Ben-”

“Gel.” dedim bu sefer, net ve tartışmaya kapalı bir sesle. "Kollarımı havada mı bırakacaksın?"

Bütün duvarları tek tek yıkılırken Demir sanki yıllardır beklediği bir emri almış gibi bana doğru bir adım attı.

Koca bir adımda yanıma geldiğinde kendini yanımdaki boşluğa bıraktı.

Hiç düşünmeden, tereddütsüzce onu sıkıca sardım.

Demir’in kollarıda aynı şiddetle beni sıkıca sarıp sarmaladı. Gözleri kapanırken yüzünü boynuma gömüp derin bir nefes çekti.

Sağ kolumu başının altından geçirip omzuna sardım, sol kolumu ise boynuna yaslayıp saçlarını okşadım.

Sıcaklığı tenime vururken omuzlarımın titrediğini hissettim.

Ama o titreyen ben değildim, titreyen Demir’di.

“Çok özledim…” diye fısıldadı boğuk bir sesle derin bir nefes alıp kokumu içine çekerken.

Gözlerimi kapattım. Elimi saçlarının arasına geçirip başını daha çok kendime bastırdım.

“Bende…” diyerek karşılık verdim. "Bende seni çok özledim Demir."

Uykusuzluk sorunu çekerken kaç gece yaşadıklarıma inanamayıp onun tişörtüne sarılıp uyumuştum saymamıştım. Kaç eşyada onun kokusunu, varlığını aramıştım yine saymadım.

Parmaklarım saçlarında dolaşırken onun titremesi biraz daha arttı.

Demir güçlü görünsede Alparslan onun ruhunda öyle derin yaralar açmış öyle büyük travmalar bırakmıştı ki Demir kendini affetmeyi bilmiyordu.

Bilmiyor, affedemiyor ve ona kollarımı açtığıma inanamıyordu.

Onu daha sıkı sardım.

“Artık bitti.” dedim yavaşça ama kesin bir tonla. “Bitti Demir. O da dahil kimse bize bulaşamaz. Buna izin vermeyeceğiz.”

Başımı hafifçe yana eğip kulağı ve elmacık kemiği arasında kalan yere dudağımı değdirdim. “Şimdi biz varız.” diye fısıldadım kulağına doğru.

Demir’in kolları bir an daha sıkılaştı. O cümleye tutundu, o cümle onun nefesi oldu.

O an odada sessizlik oldu. Sergen ve Bora bizi yalnız bırakmak için biraz önce çıkmıştı.

Bu sarılma sadece iki insanın kavuşması değildi. İyileşme ve büyük bir savaşın başlangıcıydı.

İkimizde iyileşecek, birbirimize güç verecektik. Çünkü insan nefes almadan yaşayamazdı, biz birbirimizin nefesiydik.

Demir yavaşça başını kaldırdı.
Kolları belime sarılıyken alnını alnıma yasladı ve alnıma derin, uzun zaman sonra nefes alıyormuş gibi hissettiren, ruhumu titreten bir öpücük bıraktı.

Gözleri hâlâ nemliydi ama bu sefer içinde başka bir şey vardı.

Büyük bir kararlılık ve içinde yana ateşle birlikte bakıyordu.

“Kim yaptıysa…” dedi dişlerinin arasından. "Kim bunlara sebep olup yandaşlık ettiyse, hepsi aklını yitirip kendi kanlarında boğularak bedelini ödeyecek."

Gözleri karardı.

“Dünyalarını başlarına yıkıp cehennemleri olacağım.”

Yavaşça elimi kaldırdım ve Demir’in yanağına koydum. Başparmağımla gözünün altındaki o kurumuş yaş izini sildim.

“Hayır…” sakince başımı iki yana salladım. “Bu sefer öfkeyle değil. Sabırla ve birlikte yapacağız, birlikte ve el ele. ”

Kısa bir an duraksadığımda gözlerimdeki karaltı daha çok büyüdü.

“Çünkü ben onların sadece ölmesini istemiyorum, Demir.” dedim alçak ama ürpertici bir sesle. “Ben onların tıpkı bizim gibi yaşarken ölmesini istiyorum.”

Demir’in nefesi ağırlaştı.

Çünkü içimdeki o karanlık taraf… sonunda tamamen uyanıyordu.

“Benden altı yıl çaldılar.” diye devam ettim. “Bir annenin evladına sarılacağı yılları… bir kadının sevdiği adamla geçireceği zamanları… bir çocuğun kardeşini... bir babanın evlatlarını.”

Sesim bu sefer titremedi ama gözlerim paramparçaydı.

“Önce oğlumuzu bulacağız ardından ellerimizden çalınan hayatların hesabını tek bir kül dahi kalmayana kadar tek tek soracağız.”

Bu sefer biz değil onlar yanacaktı.

Demir gözlerime bakarken bu sefer o kendine has tebessümüyle dudaklarını hafifçe kıvırdı.

"Oğlumuzu bulacağız ardından bu dünyayı taş üstüne taş bırakmayana kadar yakıp yıkacağız" diyerek bir yemin gibi destekledi sözlerimi.

Ancak bu intikam yemini, basit bir yemin hiç değildi. Bu alevlerden doğan ve herkesi yakacak olan ateşle yazılan yemindi.

 

Hellooo
Nasılsınız canlarım? Umarım çook iyisinizdir.

Bölümü nasıl buldunuz?
Demir ve Güneş? Bora, Sergen?

Yeni bölümde görüşmek üzere.
Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzzz.🩵🩵

Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨

Bölüm : 29.03.2026 14:09 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...