62. Bölüm
İlayda Çınar / Draco Malfoy / 62. Bölüm

62. Bölüm

İlayda Çınar
ilydacinar

Selam aşklarımm. Bölümü beğenmeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın.
Sizi seviyorummmm ♡♡

Hepimiz aynı anda o yöne döndük. Astoria ayakta, omuzları dik, gözleri kararlıydı. Hiç şaka yapar gibi durmuyordu, aksine, ciddiyeti o kadar belirgindi ki, neredeyse emreder gibi bir ifadesi vardı...

"Bunun mümkünatı yok! Bir Gryffindor öğrencisinin Slytherin binasına girdiği duyulmuş şey değil!" diye hemen araya girdi profesör McGonagall

Ondan sonra uzun bir süre kimse konuşmamıştı. Bu süre de Snape'in düşünmesi için oldukça yeterliydi

"Bayan Greengrass'ın önerisi gayet makul. Bundan sonra bayan Black Slytherin binasında kalacak"

"Ama Severus, bu hiç mantıklı değil. Y/N bir Gryffindor-"

"Sizin başka bir öneriniz var mıydı profesör McGonagall?" diye onun sözünü kesti Snape

McGonagall biraz düşündükten sonra konuştu

"Ona çalışanlardan birinin odasını verebiliriz"

"Bayan Black'in sağlık durumu göz önüne alındığında bu çok tehlikeli olabilir. Sıklıkla bilincini kaybediyor. Yani yanında sürekli birilerinin bulunması gerekiyor" diye sakince cevap verdi Snape

"Ama geçen seneleri, hatta daha birkaç gün önce gerçekleşen kavgayı hatırlarsınız, Y/N'nin Slytherin öğrencilerin arasında güvende olacağının bir teminatı yok"

"Y/N benim yanımda, başka yerde olduğundan çok daha fazla güvende olacak" diye bir anda lafa girdi Draco

"Yine de o benim öğrencim ve onu korumak benim görevim-" derken Mathheo, profesörün sözünü keserek konuşmaya başlamıştı

"Öğrencinizin güvenliğinden sorumlu olduğunuzu iddia ediyorsunuz, ancak o saldırıya uğrarken neredeydiniz?" Diye sordu ve daha özgüvenli bir şekilde devam etti. "Görünen o ki görev bilinciniz felaketler gerçekleştikten sonra uyanıyor profesör. Bu da sizi bu iş için fazlasıyla.. yetersiz kılıyor.."

Mattheo, başını eğmiş, tehditkar bir şekilde alttan alttan McGonagall'a bakıyordu

McGonagall'ın buna verecek bir cevabı yoktu anlaşılan. Çünkü gözleri uzun süre sessizce yerde dolaşmıştı. Bunun üzerine Snape yeniden konuşmaya başladı

"O hâlde kararımız kesinleşti. Bayan Black bundan sonra Bayan Greengrass ile birlikte kalacak."

Bir süre sessizlik oldu. Kimse konuşmayınca, ayaklarımı yatağın kenarından aşağı sarkıtıp hafifçe doğruldum

"Peki o zaman" dedim, sesim olduğundan daha sakin çıkmıştı. "Ben gidip eşyalarımı toparlayayım"

Ayağa kalktım. Ancak daha birkaç adım bile atamamıştım ki, burnumdan süzülen sıcaklığı hissettim. Başım aniden dönmeye başlamıştı. Refleksle yanımdaki komodine tutundum

"Y/N?" Draco'nun sesi endişeliydi ama arkamda kaldığı için ne olduğunu henüz görememişti. Yavaşça ona döndüğümde, gözlerimin önü karardı. Ayaklarım boşaldı..

Son hissettiğim şey, arkamdan uzanan Draco'nun kollarının beni sarmasıydı. Benim ise tek yaptığım şey şu halime lanetler okumaktı...

~

Boğazımdaki yanma hissiyle birden doğruldum ve yastığımı kucağıma alıp yüzümü gömdükten sonra güçlü bir şekilde öksürmeye başladım. Her öksürükte canım daha fazla acıyordu ama en azından boğazımdaki yanma hissi azalıyordu..

Yüzümü yastıktan kaldırdığımda gözlerimi yavaşça araladım ve gördüğüm şey beni dehşete düşürdü.

Kan.

Ağzımın içi inanılmaz sıcaktı ve kanın tadını yoğun bir şekilde hissediyordum. Dişlerimi fırçalamak istiyorum...

"Y/N!" Draco'nun sesini, revirin kapısının önünde duyduğumda yaptığım ilk şey, kan bulaşan yastığımı ters çevirip yerine koymak ve ağzımda kalan kanları geri yutmak olmuştu. Sanırım şimdi kusacağım..

Draco elindeki tepsiyi rastgele bir yatağa bırakırken çoktan yavaşça kollarımı açmıştım. O koşar adım yanıma geldiğinde yatağımın kenarına oturup sandığımdan çok daha sıkı bir şekilde bana sarılmış ve sanki ilk defa rahat bir nefes almıştı..

Bu kesinlikle çok sıkı bir sarılıştı..

"Draco?" dedim sarılması giderek uzarken

Draco benden yavaşça ayrılırken gözlerindeki korkuyu görebiliyor, hatta hissedebiliyordum. Neden bu kadar korkmuştu ki? Sonuçta ilk kez bayılmıyordum.

Madam Pomfrey hızlı adımlarla yanımıza geldiğinde onun da telaşlı bakışları gözlerimden kaçmamıştı

"Kendini nasıl hissediyorsun tatlım?" derken çoktan bir kolumu kendine çekip anlamadığım bir şekilde beni kontrol etmeye başlamıştı

"Oldukça iyi" dedim ve sırtımı dikleştirirken daha özgüvenli bir şekilde ekledim. "Hatta çok uzun zamandır kendimi hiç bu kadar enerjik hissetmemiştim." dedim ve gülümsedim. Gerçekten de öyleydi. Tıpkı eski günlerdeki gibi, uykumu iyice almış kadar dinç hissediyordum..

Madam, havada süzülerek bize doğru gelen tepsiyi tutup üzerindeki küçük bardaklardan birini bana uzattı

"İç bakalım bunu"

Bardağı elime elime alıp burnuma götürdüm ve kokladım. İğrenç kokuyordu.

"Bu ne?" diye sordum yüzümü ekşiterek

"İblis kökü mantarı" dedi oldukça sakin bir şekilde. Dalga geçiyor olmalıydı!? Benim bunu içmemin imkanı yok!

"İçmem ben bunu" dedim bardağı geri ona uzatırken

"İçmen gerekiyor tatlım. Bu ilaç, ciğerlerindeki pis kanı temizleyecek"

Ciğerlerimde temizlenecek kan kalmadı çünkü ben az önce hepsini yastığıma çıkardım.

"Çok kötü kokuyor. Tadı da kesin acıdır bunun" dedim ve başımı çevirip bardağı ısrarla uzatmaya devam ettim. "İçmeyeceğim."

"Merak etme, tadı ağızda uzun süre kalmıyor"

"Ama bu, acı olduğu gerçeğini değiştirmiyor" dedim burun kıvırmaya devam ederken

"Hemen sonrasında içmen için tatlı bir ilacımda var" dedi Madam, başka bir bardağı eline alırken

"Yine de o da bir ilaç ve bu hiç cezbedici olmadı" dediğimde Madam Pomfrey, sanki onun sabrını taşırmak üzereymişim gibi derin bir nefes aldı ve Draco'ya dönüp konuştu

"Kahvaltı tepsisini buraya getirir misin? Belki iştahı açılır"

Draco kafasını sallayıp hızla yataktan kalktığında, Madam bana doğru eğilip kısık sesle konuştu

"Eğer bu ilaçların hepsini içersen ona bundan bahsetmem" dedi arkamdaki yastığı göstererek

Ağzım bir karış açılmışken Draco tepsiyi yanımdaki komodinin üzerine koymuş bize bakıyordu. Şu anda gerçekten şoke olmuştum. Madam Pomfrey bana resmen şantaj yapıyordu! Bunu ondan hiç beklemezdim...

Elimdeki bardağı ağzıma yanaştırıp yutkundum. Hiçbir şeyden değilse bile bu ilaçtan kesin ölebilirdim. Kokusu bile burnumu yakarken kim bilir tadı nasıldır...

Boştaki elimle burnumu kapatıp ilacı kafama diktim ve tadının ağzıma yayılmasına izin bile vermeden yuttum. Kusmamak adına midemi tutup gözlerimi sımsıkı kapattığım için gözlerimdeki yaşlar yanaklarımdan aşağı akmıştı. Tadı.. iğrenç olan her şeyin karışımına kaşıklar dolusu acı biber atılmış gibiydi..

Kafamı bile kaldırmadan elimi uzatıp diğer ilacı da aldım ve bu iğrenç şeyin kokusu hâlâ ağzımda dolanırken onu da tek dikişte bitirdim. Çamaşır suyu içmek istiyorum...

Birkaç saniye boyunca kusmamak için direnmek zorunda kalmıştım. Tamam bu diğerinden daha tatlıydı ama ilk içtiğimin tadı hâlâ ağzımdayken pekte bir işe yaradığı söylenemezdi. Madam, son olarak bir bardak su ve iki tane hap uzattığında onları da içip doğruldum

"Bu ilaçlardan sonra birkaç kez kan kusabilirsin. Bunun için sakın korkma. Bu, ciğerlerinin temizlenmeye başladığı anlamına geliyor" dedi ve doğruldu

O, Draco ve beni yalnız bırakırken, sanki çok acı bir şey yemişim gibi ağzımdan derin derin nefesler alıp veriyordum ki bu iğrenç tat azalsın..

Draco, elini çeneme koyduğunda başımı kaldıracağını sanmıştım ama bunun yerine kendisi eğilip göz hizama gelmişti

"İyi misin?"

"İlaçları içmeden önce gayet iyiydim-" lafımı bitirdiğim anda Draco, bir elini bel boşluğuma diğerini da kafamın arkasına koyup beni kendine öyle sıkı bastırdı ki...

"Beni öyle çok korkuttun ki.." diye fısıldadı yavaşça. Sesi yorgunluktan veya korkudan, ya da ikisi birden, öyle bir titriyordu ki bu defa korkan kişi ben olmuştum

"Draco, senin neyin var? Sonuçta ilk defa bayılmıyorum" dedim çatık kaşlarla bende ona sarılırken

Benden yavaşça ayrılırken ilk defa gözlerine bu kadar dikkatli bakıyordum. Kan çanağına dönen kıpkırmızı gözlerine. Nasıl oldu da daha önce fark edemedim ki ben bunu!?

Panikle ellerimi yüzüne koyup korkuyla konuşmaya başladım

"Gözlerine ne oldu!? Yine tüm gece başımda mı bekledin sen!?"

"Tüm gece değil" dedi elini benimkinin üzerine koyup başını hafifçe yana yatırırken

"Yalan söyleme, dün ben bayılmadan önce böyle değillerdi!" diye kızdım ona

"Güzelim, sen dün bayılmadın" dedi titreyen gözlerle bana bakarken

Sanki mümkünmüş gibi kaşlarımı daha da çatıp sordum

"Ne zaman bayıldım?"

"Dört gündür baygınsın"

"Dört mü!?" diye büyük bir şokla gözlerimi pörtlettim. Şaka mı yapıyordu!?

"İki gün önce seni St. Mungo'ya götürmeyi düşündüm" dedi yorgun bir nefesle. "Ama orda başına bir şey gelmesinden korktum, bu yüzden vazgeçtim. Az kalsın bu kararım için pişman olacaktım, ama neyse ki uyandın..."

Bunların hepsi dilek taşı yüzünden mi başıma gelmişti şimdi?

"Özür dilerim.." diyebildim sadece. Draco'yu bu kadar uzun süre korku içinde bıraktığım için kendimden nefret ediyordum. Eğer aynısı onun başına gelseydi ben, kim bilir nasıl dayanırdım..

"Y/N-"

"Ne söyleyeceğini biliyorum" diye onun sözünü kestim. "Ama yapamam Draco. Çok korkuyorum..."

"Ne olursa olsun seni koruyacağımı biliyorsun Y/N. Yapma bunu kendine.. Bana.. Bize..."

"Bundan hiç şüphem yok.. Ama eğer dileğimi iptal edersem diğerlerine yardım edemem-"

"Diğerleri kimin umurunda!" diye birden sesini yükseltti Draco. Ardından pişman olmuş gibi daha sakin ve şefkatli bir sesle devam etti. "Y/N, güzelim... O şeyi iptal etmelisin. Her geçen gün daha da kötüleşiyorsun. Bu şekilde hiç kimseye yardım edemezsin.."

"Ama-"

"Lütfen Y/N, biraz olsun kendini düşün. Kendini düşünmüyorsan da beni düşün.."

Draco'nun gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Benim için yeterince korkmuştu. Onu daha fazla korkutmaya hakkım yoktu..

Derin bir nefes vererek konuştum

"Tamam.. Dileğimi iptal edeceğim.." diyip aceleyle ekledim. "Ama iyileşir iyileşmez bir dileğimi daha kullanacağım." dedim elimi kaldırıp bilekliğimde kalan son iki taşı göstererek

"Önce bir iyileş bakalım.." dediğinde gözlerimi devirip kapattım. Draco birkaç saniye sonra konuştuğunda ise geri açmıştım. "İptal olmuş oldu mu şimdi?"

Mutsuz bir şekilde kafamı salladığımda, Draco gülümseyip dudaklarıma yaklaştı ve beni usulca öptü. Ama ben, o öpücüğü olabildiğince kısa tuttum. Dört gündür ne duş almıştım ne de dişlerimi fırçalayabilmiştim. Bu haldeyken Draco'nun yanımda bir saniye daha kalmasını bile istemiyordum...

Konuyu değiştirmek için saçlarımı kulaklarımın arkasına atarken kafamı, komodinin üzerindeki tepsiye çevirdim

"Yemek için teşekkür ederim ama midem yanıyor. O yüzden bir şey yiyebileceğimi sanmıyorum"

Draco'nun yüzündeki gülümseme bir an olsun solmadan tepsiyi kendi kucağına aldı ve üstü kapalı tabakları açıp konuşmaya başladı

"Son zamanlarda midenin çok hassaslaştığını biliyorum. Bu yüzden krep, üzerine şurup ve biraz süt getirdim. Bunlar mideni yakmaz"

"Yaaa, yicem..." diyerek dudaklarımı büktüm

"Zaten yemeseydin artık büyü yapmak zorunda kalacaktım"

"Seni. Şapşal" diyip kıkırdadım ve tepsiyi önüme çekip insanlıktan çıkarcasına yemeye başladım. En son ne zaman bu kadar iştahlı yemek yediğimi hatırlamıyorum bile...

~

Saçlarımı havluya sarıp banyonun kapısını açtığım anda, odada yankılanan bir çığlıkla birlikte üzerime bir lanet savruldu. Korkuyla yana sıçrayıp duvara yapıştım, kalbim deli gibi atıyor, göğsüm abartılı bir şekilde inip kalkıyordu. Büyü beni son anda es geçip duvara çarpmış ve dağılarak yok olmuştu

"Astoria! Aklını mı kaçırdın!?" diye korkuyla bağırıp gözlerimi duvardan çekip ona çevirdim

"Ödümü kopardın!" dedi, elleriyle çantasının askısını sımsıkı tutup yatağının üzerine rahatlayarak oturduğu sırada

Tamam, belki ona haber verme fırsatı bulamadan odasına girip duşa girmiş olabilirim. Ama biri korktuğunda neden ilk refleksi bana büyü savurmak oluyor, gerçekten anlamıyorum!

"Draco, burada olduğumu sana söylemedi mi?" diye sordum, biraz sakinleşip yanına doğru adım atarken

"Draco'yu öldüreceğim!" diye bağırdı. Çantasını yatağa bırakıp ayağa kalktı ve hemen sıkıca sarıldı bana

"Ben biraz daha baygın kalsam, kendi kendine yorgunluktan ölürmüş zaten" diye hafifçe kıkırdadım

"Bizi çok korkuttun, Y/N.." dedi, ellerimi sıkarak biraz olsun benden uzaklaşırken

"Üzgünüm, böyle olacağını bilseydim-" dedim ve bir anda sustum. Ne diyordum ben!? Az kalsın Astoria'ya dilek olayını anlatacaktım!

Astoria, "Nasıl olacağını bilseydin?" diye sordu kaşlarını çatarak

Bir anda onun ellerini bırakıp dolabıma doğru yürürken konuştum

"Bu arada bütün eşyalarım burada mı? Geldiğim gibi duşa girdiğim için hiçbir şeyi kontrol edemedim de"

"Y/N, neyin nasıl olacağını bilseydin?" diye yeniden sorup arkamdan yürümeye başladı

"Tüm bunları Ginny mi toplamış? Eğer o topladıysa muhtemelen her şeyi koymuştur ama ben yine de bir kontrol edeyim" diyip dolabımla ilgilenmeye koyuldum. Bu alnımdan süzülen şey ter mi?

Astoria, benden yine bir cevap alamayınca bu defa sabırsızlıkla kolumu tutup beni kendine çevirdi ve oldukça ciddi bir şekilde konuşmaya başladı

"Y/N, ne olduğunu anlat bana. Hasta mısın? Üzerinde bir tür lanet mi var? Biri sana bir şey mi yapıyor? Merlin aşkına, bir şey söylesene! Aklıma bin türlü şey geliyor!"

"Hey, sakin ol. Korkulacak bir şey yok. Sadece biraz hastaydım ama artık geçti"

"Nasıl bir hastalık!? Neden bize söylemedin!?"

"Sizi boş yere telaşlandırmak istemedim. Ama bu şekilde sürekli bayılacağımı bilseydim en başından söylerdim. Özür dilerim" dedim gülümseyip Astoria'nın omzunu sıvazlarken

"Draco'nun haberi var mıydı?" diye sordu şüpheyle. Anlattıklarıma pekte inanış gibi bir hali yoktu ama başka çaresi de yoktu

"Vardı"

"Diğerlerinin?"

"Diğerlerinin haberi yok ve lütfen sende kimseye söyleme"

"Söylemem.."

Bu konuyu da kapattıktan sonra bütün gün boyunca Astoria ile eşyalarımı benim zevkime göre yeniden düzenledik. Draco özellikle yanıma gelmemişti. Biraz kız kıza vakit geçirmenin bana iyi geleceğini düşünmüştü.

Gelmişti de.

İşimiz bittikten sonra karşılıklı duran yataklarımıza kendimizi bıraktık. İkimizde birbirimize dönüp uyuyana kadar sohbet etmiştik. Tıpkı, eskiden Ginny ve Hermione ile yaptığımız gibi...

~

"Y/N, derse gelecek misin?"

Astoria'nın sesiyle gözlerimi araladığımda, onun ayna karşısında hazırlanmaya başladığını görmüştüm. Üzerimdeki örtüyü çekip ayaklarımı aşağı sarkıttım ve yatakta doğruldum. Önüme gelen saçlarımı geriye atarken lavabonun yolunu tutmuştum bile...

İkimizde hızlıca hazırlanıp odadan çıktığımızda ortak salona varmıştık. Zabini ve Mattheo'nun koltukta oturduğunu görünce onlara doğru ilerledik. Astoria benden biraz daha hızlı gidip erkeklerin önüne geçtiğinde konuşmaya başlamıştı

"Bakın burada kim var!" dedi heyecanla, ardından elleriyle beni gösterdi

Erkekler beni görünce ayağa kalkmış, hatta Zabini bir anda bana sarılmıştı. Bende ona karşılık verirken şaşkınlıkla Astoria'ya bakıyordum

"İyi olduğuna sevindim" dedi benden ayrılırken

"Gerçekten mi?" diye sordum

"Tabii ki hayır. Senin yüzünden Draco, onun yüzünden de biz uykusuz kaldık. Lütfen bir dahaki sefere derslerin olmadığı bir günde bayıl!"

"Tamam, bir dahaki sefere sana bir posta gönderip randevu alırım. 'Merhaba, Zabini Bey, bugün bayılmam uygun mu acaba?'" diyerekten dalga geçtim onunla

Astoria ve Mattheo söylediklerime kıkırdarken, Zabini'nin de hafifçe dudağının kıvrıldığını görmüştüm. Sanırım ikimiz de birbirimizle uğraşmayı özlemişiz..

"Her neyse, Draco nerede?" dedim, çantamı koltuğa bırakırken

"En son duşa giriyordu," diye yanıtladı Zabini, kolundaki saate bakıp kaşlarını kaldırarak. "Ama şimdiye kadar çıkmış olması lazımdı. Galiba yine uyuyakaldı. Ben gidip uyandırayım"

Tam bir adım atacak olmuştu ki elimi kaldırıp onu durdurdum. "Sen dur, ben uyandırırım." dedim ve yürümeye başladım.

Arkamdan Mattheo'nun sesi geldi. "Y/N, Draco'nun odasını nereden biliyor?"

Birkaç saniye sonra Zabini'yle Astoria'nın kahkahalarını duyduğumda dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Bu sorunun neden bu kadar komiğime gittiğini bilmiyorum bile..

Birkaç dakika içinde Draco'nun odasının önüne geldiğimde yavaşça kapıyı tıklattım ama ses gelmedi. Bende her normal insanın yapacağı gibi pat diye odaya daldım

Draco, yatağında yüzüstü uzanmıştı. Altını giymişti ama üstünde hiçbir şey yoktu. Yanına yaklaştığımda saçlarının hâlâ ıslak olduğunu fark ettim; sırtında da küçük su damlaları parlıyordu. Demek ki duştan yeni çıkmıştı

Etkilendim.

Yatağa çıkıp dizlerimin üzerinde ona doğru süründüm. Saçlarım tenine değip gıdıklamasın diye bir elimle saçlarımı tuttum, diğer elimi de sırtının öbür yanına koydum. Sonra yavaşça yanağına eğilip, onu uyandırmak için hafif bir öpücük kondurdum

"Draco?" diye seslendim burnunun dibine kadar girerek

"Hmm?" diye homurdandı ama bu, onu uyandırmaya yetmemişti

"Uyanmayı düşünmüyor musun? Kahvaltıyı kaçıracağız"

Draco birden hareketlenip sırtüstü döndüğünde kolunu belime dolayıp beni aniden göğsüne çekmiş ve konuşmaya başlamıştı

"Kaçıralım" dedi ve burnunu saçlarıma gömüp derin bir nefes aldı

"Olmaz, kaçıramayız. Ben çok açım"

Etkilenmeye devam ediyorum ve bu biraz daha sürerse yaşanacak şeyleri hayal bile edemiyorum...

Draco kafasını hafifçe geriye çekince ona doğru kafamı kaldırdım. O ise tek gözünü aralayıp şaşkınca konuşmaya başladı

"Cidden aç mısın?" sanırım çok uzun zaman sonra ilk defa ağzımdan 'açım' kelimesi çıktığı için şaşırmıştı

"Evet" dedim ve birkaç saniye sustuktan sonra işaret parmağımı Draco'nun göğsünde gezdirerek yavaşça devam ettim. "Ama sanırım bi on dakika daha dayanabilirim" ardından gözlerimi gözlerine çevirip dudaklarına uzandım

Dudaklarım neredeyse ona değmişti ki Draco kısık bir sesle güldü

"On dakika mı? Cesaretine hayranım"

"Ne yapayım, midem kadar sabırlı değilim" dedim

"O zaman," dedi gülümseyerek, "Kahvaltıdan önce tatlı"

Sonra bana daha da sıkı sarıldı ve dudaklarını benimkine biraz daha kararlı bir şekilde bastırdı. Benim onu değil de, onun beni öpmesi aşırı derecede tahrik ediciydi. Tabii şikayet ettiğim söylenemezdi ama bunu şimdi şu anda mı yapması gerekiyordu cidden?

Dudaklarımı onunkilerden ayırmamaya çalışarak hafifçe hareketlendim ve Draco'nun kasıklarına yerleştim

"Siktir.." Draco'nun ağzından fısıltıyla dökülen küfrü duyduğumda hafifçe doğrulup konuştum

"Ne, n'oldu?"

"Bu etek bu kadar kısa olmak zorunda mıydı?"

Gözlerimi bacaklarıma indirdiğimde benim bile yüzüm kızarmıştı. Evet, etek zaten birazcık kısaydı, ona bir şey demiyordum ama Draco'nun üzerine oturunca bacağımın birini sağa birini sola atmak zorunda kalmıştım ve formamın eteği daha da kısalmıştı

"Gözlerime bakmaya ne dersin, kişisel sapığım?" gözlerimi bacaklarımdan çekip Draco'nun yüzüne çevirdiğimde sesim muzipçe çıkmıştı

"Gözlerin daha tehlikeli ama"

Yüzümün utançtan kızardığına emindim

"Yapma" dedim omzuna hafifçe vurarak

"Ne, daha hiçbir şey yapmadım" dedi ve ellerini baldırlarıma yerleştirip okşar gibi yavaşça yukarı doğru kaydırmaya başladı

"Bir santim daha ve bir sonraki öpücük hakkını iptal ederim" dedim ciddi bir ifadeyle. İçim gidiyordu ama birimizin frene basması şarttı. Ve evet, her seferinde o kişi ben oluyordum. Yorulmuştum ama Draco'yu tanıyordum. O, sınır kelimesinin anlamını bile bilmezdi. Sinir şey!

O ise kahkaha atarak konuştu

"Seninle pazarlık yapmak imkânsız"

"Çünkü hep ben kazanıyorum" dedim kollarımı göğsümde katlayarak. Bir şekilde onu durdurmayı başarıyordum sonuçta

"Yoo," dedi, yüzünde o meşhur sinsi gülümsemesiyle, "Bazen kazanıyormuşsun gibi yapmana izin veriyorum"

Gözlerimi kısmıştım. "Hiçte bile"

"Öyle de bile" dedi, sonra parmağını burnuma dokundurup, "Bak, yine sinirlendin"

"Sinirlenmedim"

"Sinirlendin"

"Draco!"

"Tamam tamam," diye gülerek ellerini kaldırdı. "Sadece sabah enerjini test ediyordum"

Gözlerimi devirdim. "Test sonuçları açıklandı, can sıkıcısın"

"Ama yine de üzerimde duruyorsun"

"Bu kadar tahrik edici olmasaydın her şey daha kolay olurdu!" dedim ve trip atar gibi üzerinden indim

"Tahrik eden taraf ben miyim yani?" dedi kaşlarını kaldırıp bana doğru dönerken

"Bu karın kaslarıyla bir de soruyor musun!?" dedim ve gözlerim göğüslerine kaydı. "Ve göğüs kaslarınla.." Ardından kollarına döndüm. "Ve pazularınla.." sonra omuzlarına çevirdim bakışlarımı. "Omuzlarınla..."

"Ağzının suyunu sil istersen" dedi muzipçe yarım ağız gülümseyerek

"Ya!" diye bağırıp yastıklardan birini kaptım ve Draco'ya yastıkla vurmaya başladım. Yastık darbelerim art arda gelirken o kahkahalar atarak kendini korumaya çalışıyordu

"Sen benim yokluğumda ne kadar pislik bir insan olmuşsun!" diye bağırdığımda Draco beni bileklerimden yakalayıp gülmeye devam ederken göğsüne bastırmıştı

"Etkileyici olmak, birini ne zamandan beri pislik yapıyor?"

"Hâlâ devam ediyor ya! Bak soyunurum görürsün asıl etkileyici olanın kim olduğunu!"

"Yalvarıyorum göster bana kimin daha etkileyici olduğunu"

Bak şu azgına. Soyunayım diye neler neler söylüyor. Ama bu sefer senin oyununa gelmeyeceğim işte!

Draco'nun kucağından kalkamadan hafifçe aşağı doğru kaydım ve dişlerimi karın kaslarına geçirip ısırdım

"Ahh!" diye bir yandan inlerken bir yandan da onu bırakayım diye kıvranıp hafifçe kafamı ittirmeye çalışıyordu

Uzunca bir ısırıktan sonra oldukça mutlu bir şekilde kafamı kaldırdım

Draco, "Bunu neden yaptın?" diye acıyla, ısırdığım yeri sıvazlarken konuşmuştu

"Yapmak zorundaydım." dedikten sonra yataktan inip üstümü başımı düzeltip kapıya doğru yürürken hafifçe ona dönüp ekledim. "Kahvaltıdan önce tatlı." Ardından ona göz kırpıp odadan çıktım

Ortak salona döndüğümde Astoria, Zabini ve Matt ayaklanmıştı

"Y/N de geldiğine göre artık gidebiliriz" diyen Astoria koltuktaki çantamı aldı ve bir anda koluma girip yürümeye başladı

"Draco'yu bekleyelim. Birazdan gelir" dedim yürümeye devam ederken arkama bakarak

"Geç kalırız öyle. Hepimiz gecikirsek olmaz ama sadece Draco gecikirse bir şey demezler" demişti. Bu sırada ben de kendi isteğimle yürümeye başlayınca Astoria kolumu bırakıp benimle Zabini'nin arasında yürümeye başlamıştı

"Olur mu canım, yanımızda koskoca Lord'un oğlu duruyor. Hem böylece Mattheo da bir işe yaramış olur" dedim iğneleyici bir tonda

Mattheo, "Koskoca Lord'un oğlunu, azar yememek için kalkan gibi kullanıyorlar resmen.." diye mırıldandığı sırada çoktan yanıma yanaşmıştı bile

Ardından kulağıma doğru eğilip çok kısık bir sesle devam etti. "Acaba ne zaman potansiyelimin farkına varacaksın?"

Aynı ses tonuyla, "Potansiyel?" diye tekrarladım dalga geçer gibi

Kaşının hafifçe kalktığını gördüm. "Parmaklarının arasında ne kadar büyük bir güç tuttuğunun farkında bile değilsin değil mi?" dedi ve iç çekip devam etti. "Ağzından çıkacak her söz emir niteliğinde olabilir Y/N"

"O halde ilk emrim, benden uzak durman" dediğimde Mattheo'nun ağzının kenarı kıvrılmıştı

"Bu geçersiz bir emir"

"O zaman ağzımdan çıkan her söz emir niteliğinde değilmiş" boş boş rolleniyordu işte böyle

"Sadece ne istemen gerektiğini bilmelisin"

"Ben ne istediğimi çok iyi biliyorum ama sen anlamamakta ısrar ediyorsun"

"Siz ikiniz orda fısır fısır ne konuşuyorsunuz?" Astoria'nın sözleriyle ona döndüm

"Mattheo'nun saçmalıklarını dinliyordum" dediğimde Matt, burnundan verdiği bir nefesle gülüp önden yürümeye başlayınca yeniden Astoria'ya döndüm. Ama gördüğüm şeyle kaşlarımın çatılması uzun sürmemişti..

Astoria onun arkasından öyle bir bakıyordu ki..

Hızla Astoria'nın koluna girip gözlerimle Mattheo'yu gösterip konuştum

"N'oluyor?"

"Hiiiç" dedi ve biraz durup devam etti. "Sence de Mattheo, birazcık..." devamını getirmedi

Sabırsızlık ve merakla konuştum. "Bence de Mattheo birazcık ne? Gıcık mı? Sinir bozucu mu? Manyak mı? Ne!?"

"Boş ver"

Biz konuşurken çoktan Büyük Salon'un önüne gelmiştik bile. Ne kadar ısrar ettiysem de, Astoria cümlesinin devamını getirmemekte kararlıydı. Ama ben de öylece pes edecek değildim.

Umarım aklıma gelen şey değildir Astoria...

"Blaise! Çabuk bana ödev parşömenini ver! Çabuk çabuk çabuk!" içeri girdiğimizde Astoria bir anda Zabini'nin kolunu tutup sallarken, bir yandan da Amycus Carrow'u gözleriyle takip ediyordu

Zabini aceleyle, hatta eli ayağına dolanarak, çantasını karıştırmaya başladı. O parşömeni bulamadıkça Astoria, onu sallayarak daha da paniğe sokuyordu

"N'oluyo?" diye sordum ama ikisi de beni duymamıştı. Bu yüzden Mattheo bana yaklaşıp onlara bakarak hafifçe kulağıma doğru eğildi ve konuştu

"Ödevlerini son güne bıraktıkları için düşük not aldılar. Amycus da onlara biraz daha süre verdi. Bu gün de sürelerinin son günü. Ödevi profesöre vermeleri gerekiyor"

Zabini sonunda parşömeni bulduğunda ikisi de hızlı adımlarla Amycus'un yanına gitmeye başladılar. Mattheo ve bende masaya doğru ilerleyip boş bir yere oturduk.

Gözüm hâlâ o ikisindeyken Mattheo'nun önüme bıraktığı şeyle kaşlarımı çatıp ona döndüm.

"Bu ne?"

"Ballı krep"

"Neden?"

"Uzun zamandır kahvaltı yapmıyordun. En sevdiğin şeyi özlemişsindir diye düşündüm"

"Bunun en sevdiğim yemek olduğunu nereden çıkardın?"

"Günlüğünde yazıyordu"

Mattheo cümlesini yeni bitirmişti ki Draco bir anda yanımda belirdi. Hiçbir şey söylemeden önümdeki tabağı alıp kendi önüne çekti, ardından bana başka bir tabak hazırladı. Tabağı önüme bırakırken ben sadece yüzüne bakıyordum. Mutluydu. O mutluysa, ben de mutluydum.

Draco kahvaltısına başladığında yavaşça Mattheo'ya döndüm, sesimi alçaltarak konuştum

"Günlüğümü okuyunca beni tanımış olmuyorsun. Biraz dikkat etseydin ballı krepleri değil, Sirius'un yaptığı ballı krepleri sevdiğimi bilirdin"

İşte Draco'da en sevdiğim şey buydu. Söylememe gerek kalmadan yaptığım her şeye dikkat ederdi. Neyi sevdiğimi, neyi sevmediğimi fark ederdi. Onlarda kaldığım süre boyunca ballı krepleri bir kez bile ağzıma sürmemiştim..

Astoria ve Zabini de gelip karşımıza oturduğunda nihayet kahvaltıya başlayabilmiştik. Ama daha ağzıma birkaç lokma atmıştım ki kapı tarafında kopan gürültü dikkatimi dağıttı.

"Ne oluyor orada?" diye fısıldayarak Draco'ya doğru eğildim.

"Kahvaltıya geç kaldılar"

"Ee?" dedim, kaşlarımı çatarak. "Ne olmuş yani?"

Bu kez Astoria masaya doğru eğildi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Carrow kardeşlerin kuralı. On saniye bile geç kalırsan Büyük Salon'a giremezsin"

Başımı yeniden kapıya çevirdim. Orada bekletilen çocukların hepsi ya birinci ya da ikinci sınıftı. Yeni uyanmış gibi bir halleri vardı ama yüzlerindeki korku nedeniyle dikkatli bakmadıkça bunu anlamak zordu

"Lütfen efendim," dedi içlerinden biri, sesi titriyordu. "Dün akşam da yemek yiyemedim. Bu seferlik girmeme izin verin.."

Çocuk, kapının önüne dikilmiş bir bekçi gibi duran Filch'e resmen yalvarıyordu ama onun yüzünde en ufak bir tereddüt bile yoktu.

"Umurumda değil. Neredeyse 1 ay oldu bu zamana kadar öğrenemediyseniz sizin sorununuz. Belki böylece bir yerlere geç kalmamanız gerektiğini yeterince iyi kavrayabilirsiniz. Şimdi hepiniz kaybolun burdan!"

"Akıllarını mı kaçırmış bunlar!? Küçücük çocukların aç bırakarak terbiye edildiği nerde görülmüş!?" Dediğimde çoktan yiyecek bir şeyler toplamaya başlamıştım bile

"Y/N, n'apıyorsun?"

Astoria'nın sorusunu cevaplarken bile hâlâ yiyecek bir şeyler toplama peşindeydim

"Ne yapıyormuş gibi görünüyorum, Astoria?" Dedim ve hiç beklemeden kendi sorumu cevapladım. "Çocukları aç bırakacak değilim ya, yiyecek bir şeyler hazırlıyorum"

Astoria hızlıca elime uzanıp beni durdurduğunda masaya doğru eğildi ve telaşla etrafına bakınıp fısıltıyla konuşmaya başladı

"Aklından bile geçirmesen iyi edersin. Carrow kardeşler öğrenirse senin için hiç iyi olmaz"

Ne yani Büyük Salondan yemek çıkarmayı yasaklamışlar mı!? Tabii ya, şimdi hatırladım. Ben hastane kanadındayken Astoria bana biraz atıştırmalık getirdiğinde, 'Bunları mutfaktan çıkarmak için ne kadar uğraştığımı biliyor musun sen?' Demişti. Şimdi bunu neden söylediğini anlıyorum..

"Öyle mi? O halde bana ne yapacaklarını merakla bekliyorum!" Dedim ve hazırladığım şeyleri çantama doldurup sinirle ayağa kalktım. Öfkeli adımlarla salonu terk ederken öğretmenler masasında birilerinin ayaklandığını duymuştum ama sadece bu kadardı. Kimse beni durdurmaya çalışmamıştı...

O çocukları bulmak için etrafıma biraz bakınmam gerekmişti ama sonunda avluya çıkan kemerli geçidin banklarında otururlarken yakalamıştım onları.

"Pişt!"

Pişt mi? Yok kuçu kuçu. Merlin aşkına, kedi mi bunlar?

"Az önce yaşananları izledim-"

"Seninle konuşmamız yasak. Onlardan biri görmeden git burdan!"

Gryffindorlu çocuklardan biri sözümü kestiğinde, şaşkınlıkla ona bakakalmıştım

"Onlardan biri derken? Onlar kim?"

"7. sınıflar"

Tabii ya. Başka kim olacaktı ki?

"Adın ne senin?"

Çocuk ilk başta tereddüt etmişti ama sonra pes etmiş gibi konuştu

"William Kenedy"

"Kenedy," dedim, sesimi yumuşatarak. "Başkalarının senin yerine karar vermesine izin verme. Yanlış bile olsa, karar senin olsun."

"Ben hayatımın seninki gibi altüst olmasını istemiyorum"

Gülümsedim. Bu sözler bana o kadar tanıdık gelmişti ki..

"Çok sevdiğim birinin bir sözü vardır," dedim ve devam ettim. "'Hayatının altının, üstünden daha iyi olmadığını nereden bileceksin?'"

Hafifçe doğruldum ve bakışlarımı tek tek hepsinin üzerinde gezdirerek devam ettim

"Evet, bazen büyüklerin sizin yerinize karar vermesi daha güvenlidir. Daha kolaydır. Ama bu bir süre sonra yaşamak değil, idare etmeye dönüşür. Hayat, kenardan izlenecek bir şey değildir. Yanlış yaparsınız, canınız yanar, bazen pişman olursunuz.. Ama yine de o karar sizin olur. Ve insanı büyüten tek şey de budur"

Vay be, baya iyi konuştum. Bunu bu çocuklardan başka duyan var mı? Mesela bir profesör. Ne kadar zeki bir kız hemen puan vereyim, der belki. Yok mu? Kimse mi? Peki, öyle olsun..

Uzun sayılabilecek bir sessizlikten sonra başka bir Gryffindorlu çocuk yavaşça konuşmaya başladı

"Ama dediler ki, sen korkakmışsın. Güç uğruna kötülerin tarafına geçmişsin. Arkadaşlarını satmışsın. Gryffindor olmaya layık değilmişsin ve sonunda gerçekten ait olduğun yere, Slytherine, gitmişsin"

"Buna karar verebilecek tek kişi Seçmen Şapka. Ve o beni Gryffindora seçti. Başkalarının sözleriyle binam değişecek değil. Ben bir Gryffindorum ve her zaman da öyle kalacağım"

"Seçmen şapka da hata yapabilir" dedi Ravenclaw öğrencilerinden biri

Buna söyleyebilecek bir sözüm yoktu. Herkes Peter Pettigrew'u biliyordu ve doğal olarak benim de onunla aynı kaderi paylaşacağımı düşünüyorlardı

"Bence o hepimizden daha çok Gryffindor. Bizim için kimsenin cesaret edemediği şeyi yapıp Büyük Salondan yemek çıkardı" diyip bütün gözleri üzerine çeviren kişi küçük bir Gryffindorlu kızdı

"Sabrina! Onun hakkında böyle konuştuğunu duyarlarsa seni dışlarlar!"

"Ne var, yalan mı!? Bize onu kötüleyen 7. sınıflar nerde? Bizim için ne yaptılar? Üstelik sadece kendi binasını değil diğer binaları da düşünmüş, baksanıza" derken ağzına kadar dolu olan çantamı göstermişti. "Burda hepimize yetecek kadar yiyecek var"

Diğer çocuklar kafalarını çevirip çantama bakarlarken buruk bir gülümsemeyle çantayı Sabrina denen kıza uzatırken konuşmaya başladım

"Başınızın derde girmesinden korkuyorsanız bundan kimseye bahsetmek zorunda değilsiniz. Ayrıca bir şeye ihtiyacınız olduğunda bana gelebilirsiniz. Elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım.." dedim ve ordan uzaklaştım...

~

-Yaklaşık 2.5 ay sonra-

~

-Harry'nin Ağzından-

"Harry.."

"Hermione?" yattığım yerden doğruldum. Loş ışığın aydınlattığı çadırda etrafıma baktığımda kimse yoktu.

Garip. Az önce adımı duyduğuma yemin edebilirdim..

Derin bir nefes alıp tekrar arkama yaslanmak için hareketlendim

Ama tam o anda ses yeniden geldi. Bu kez daha net ve yavaş.

"Harry Potter.."

Bu Hermione değildi. Ses içerden veya dışardan da gelmiyordu. Sanki, sanki zihnimin derinliklerinden yükselen bir fısıltı gibiydi..

Asamı kapıp anında ayaklandım

"Kim var orda!?"

Görünürde kimse yoktu ama beynimin içindeki fısıltı giderek anlam kazanıyordu..

"Beni duyabiliyorsun"

Boğazım kurudu. İçgüdüsel olarak asama daha sıkı sarıldım. İki elimle kavradım. Sanki görünmeyen bir şeye doğrultmam gerekiyormuş gibi..

"Kimsin sen!?"

"Bu kadar direnmek ne kadar mantıklı Harry? Daha ne kadar saklanabilirsin?"

"Sen Elena'sın. Değil mi?"

Ses soruma aldırmadan devam etti.

"Yoruldun"

Bu, alaydan çok bir tespit gibiydi

"Her kaçışında birileri zarar görüyor. Bunu biliyorsun" dedi ve devam etti. "Teslim olursan.. kimse ölmez."

Madalyon resmen göğsümde ağırlaşmıştı

"Savaşmak her zaman cesaret işi değildir Harry. Bazen bırakmak gerekir"

"Beni vazgeçirmeye çalışman faydasız Elena. Bu benim verebileceğim bir karar değil"

Sanki ben bu yük altında ezilmekten zevk alıyormuşum gibi...

"Seni vazgeçirmeye çalışmıyorum Harry. Seni korumaya çalışıyorum"

"Korumak mı? Şu anda beni konuşturarak zaman kazandığını ve Lordunu buraya yönlendirdiğine yemin edebilirim"

"Çok zeki bir çocuksun Harry" diyip hafifçe kıkırdadı ve devam etti. "Ama hayır. Beni çağırmayı bilseydin bunu yapabilirdim. Ama ben şu anda senin zihnindeki bir sesten fazlası değilim"

"Nesin sen Elena?"

"Ben taşıdığın bu Hortkuluğum Harry. Benimle bu şekilde iletişime geçebiliyorsun"

"Hortkuluk olmadan seninle konuşamaz mıyım yani?"

"Konuşamazsın"

"O halde Hortkuluğu yok ettiğimde sende yok olacaksın ve beni bulmak için seni kullanmaya çalışan Lordunun planları suya düşmüş olacak"

Elena'nın attığı kahkaha yüzünden neredeyse yere düşecektim. Beynimde öylesine bir yankılanmıştı ki dengemi kaybetmemek için yatağın demirine tutunmam gerekmişti.

"Beni yok edemezsin Harry. Çünkü beni yok etmek için ihtiyacın olan şeyi kendi ellerinle yok ettin"

"Ne? Neden bahsediyorsun? Ben neyi yok ettim?"

"Harry? Kiminle konuşuyorsun?"

Hermione'nin sesi çadırın dışından geldiğinde, Elena sanki acelesi varmış gibi çabucak konuştu

"Bol şans Harry Potter. Buna ihtiyacın olacak.."

Sonra bir anda yok oldu. Zihnimde kocaman bir boşluk hissediyordum..

"Harry? İyi misin?" Hermione çadıra girdiğinde hızlıca yanıma gelip sanki birini arıyormuş gibi aceleyle etrafına bakınmaya başladı.

"Kiminle konuşuyordun sen? Ron'la konuştuğunu sanmıştım ama az önce Ron'u dışarda gördüm" diye devam etti

"Elena ile konuşuyordum.."

"Elena? Şu, daha önce bahsettiğin Elena mı?"

Yavaşça kafamı salladığımda Hermione endişeyle yeniden etrafına bakındı. Kimseyi göremeyince devam etti

"Nerde?"

"Zihnimin içinde" dedim ve onu daha fazla meraklandırmadan konuştuğumuz her şeyi anlattım...

"'Beni yok etmek için ihtiyacın olan şeyi kendi ellerinle yok ettin' derken neyi kast etmiş olabilir Hermione?"

Hermione bir süre cevap vermedi. Kaşları hafifçe çatıldı, zihninde parçaları birleştiriyordu, bunu görebiliyordum. Sonunda derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı

"Tam olarak neyi ima ettiğini bilmiyorum. Ama şundan neredeyse eminim, amacı bize zarar vermek veya tehdit etmek değildi.."

~

-Y/N'nin Ağzından-

"Doğrusu, bunu hiç beklemiyordum" diye söze başladım. Draco bavulumu trenin üst rafına yerleştirirken gözüm onu takip ediyordu

"Neyi beklemiyordun?" diye sordu işini bitirip yanıma otururken

"Karanlık Lord'un Noel arifesinde böyle bir izin vermesini"

"Babam, sanıldığı kadar kötü değilmiş demek ki" diye lafa giren kişi Mattheo'dan başkası değildi

Takınabildiğim en yargılayıcı ifadeyi takınıp ciddi misin der gibi ona döndüğümde Mattheo çoktan ellerini kaldırıp konuşmaya başlamıştı bile

"Tamam, oldukça saçma bir cümleydi, kabul ediyorum"

"Babanın zalim biri olduğunu fark etmen ne kadar hoş" diye laf çarpıp Zabini ve Mattheo'nun arasında oturan Astoria'ya döndüm ama Mattheo'nun bana cevabı gecikmemişti

"Babamın zalim olduğunu düşünüyorsan neden ölüm yiyen oldun?"

"Yalan mı söyleyeyim yoksa gerçeği duymak ister misin?"

Kendisi de dahil, buradaki herkes Draco için böyle bir işe kalkıştığımı biliyordu

Mattheo da hatırlamış olacak ki gözlerini Draco'ya çevirdi. Ardından hafifçe sırıtarak tek eliyle saçlarını geriye taradı ve aynı zamanda kafasını trenin koridoruna çevirdi

Konuyu değiştirmek için yeniden Astoria'ya döndüm

"Her neyse, 1 haftalık tatilide evde mi olacaksın Astoria?"

"Sanırım. Bir şey mi oldu?"

"Yoo, öylesine sordum. Belki bir ara uğrarsın"

Bu kadar erkeğin arasında kalınca insan resmen bir kız arkadaş özlemi duyuyor. Dertleşebileceğim, oturup havadan sudan konuşabileceğim, hiçbir şey yapmadan bile boş vakit geçirebileceğim birlerinin olması iyi geliyor..

"Gelirim tabi, koca bir haftayı sıkılarak geçirmek istemiyorum" dedi gülümseyerek...

~

Mattheo, Draco ve ben sonunda malikaneye geldiğimizde ev cinleri eşyalarımızı taşımaya başlamıştı bile

Bayan Malfoy bizi kapıda karşıladığında her birimize sıkıca sarılmıştı ama yüzünde endişeden başka bir şey göremiyordum

Merlin aşkına yine ne oldu!?

"Bayan Malfoy, bir sorun mu var?"

"Hayır, yani aslında.." diye bir şeyler geveledi ve derin bir nefes alıp devam etti. "Lordu daha fazla bekletmeden içeri girelim.." dedikten sonra kolunu omzuma sardı ve yürümeye başladı

Çatık kaşlarla Draco'ya baktığımda onunda aynı şekilde bana baktığını fark ettim.

Mattheo bile aynı şekilde bize bakıyordu..

İşte o anda bu tatilin boşuna olmadığını anladım. Karanlık Lord'un bazı planları vardı ve hiçbirimiz bu planların ne olduğunu bilmiyorduk...

Bölümü beğenmeyi unutmayın. Sizi seviyorummmm ♡♡

Bölüm : 05.03.2026 19:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...