
“Birinin kurtuluşuna yol açan bir şey, başkasının felaketi anlamına gelebiliyor.”
(Daniel Defoe)
FEVERAN
-
OPİA
🕊️
Ayrılıkların insanı olgunlaştırdığına inanmıyorum. Bence tümden kıvrana kıvrana ölüme yürümektir. Hangi ayrılık insanı büyüttür ki zaten?
“Çünkü Herbert Roy’u öldüren o çocuklardan sadece birkaçı.”
Bu söz masanın orta yerinde bir kasırganın oluşmasına neden oldu. Gloria Roy adeta bir volkan gibi kabardı. Şaşırdı ne tepki vereceğini kestiremedi.
“Ne saçmalıyorsun sen?”
Zor konuştu. Tersiyer, Gloria’nın yakın dostuydu. Şu an yalvaracak kıvamdaydı. Tersiyer ise öteki yüzünü ortaya dökmüş öfkeli soluklar bırakıyordu. Konuşmaya başladığım an Korer bacağımın üzerine uyarı mahiyetinde elini koymuştu. Sıkıyordu. Bu konuşma sus bir planımız var onu sakın bozma demekti.
Ama ben çoktan kararımı vermiştim bile. Bunları göze alarak bu masaya oturdum.
“Herbert Roy’un ölümünü Uluğ’a yıktınız. Oysa oğlunuzun ölümü bir dış düşman değil, iç düşman operasyonuydu.” Acımasızca Gloria Roy’dan bakışlarımı çekmeden devam ettim. Çıplaktım onun uğrunda cellat olmayı seçtim. Konuşacağı esnada yine izin vermedim. Artık susmalı ve beni dinlemeliydiler.
“Bahreyn Limanı. 27°34’ kuzey, 50°2’ doğu. Birleşmiş Arap Emirlikleri’nin sınırında, dışarıdan terk edilmiş bir kargo istasyonu. İçerisi… bir cehennem.” Usulca ve sessizce Tersiyer’e baktım. Gözlerinde ateşin emaresini gördüm. Şaşırmamalıydı. Onu uyardım.
“Ailemle, Uluğ’la, o kara geceyle beni tehdit ediyorsun. Hiç mi hesap etmiyorsun, bu kadar sıkışmış biri belki de gelir bana ihanet eder diye?”
“Sana kocanın oğlunu öldürdüğünü söylesem, ne yaparsın Roy?” İşte bu son noktaydı. Clark ailesi pür dikkat ağzımdan çıkacak sözleri sükunetle bekliyordu. Tıpkı diğer üyeler gibi, herbiri Tersiyer’e bakmış ve aynı zaman içerisinde başlarını eğmişlerdi. Yüz şeklinden anlamış gibiydiler.
Nefesim, kalbimin hemen ardında sıkışmış gibi. Konuşmaya başlasam tıkanacakmışım gibi. Ama artık korkamıyorum. Çünkü içimdeki çocuklar, gece rüyalarıma dizilip adımı fısıldıyorlar. Bahreyn diyorlar. Konuş diyorlar. Susma…
“Ne dediğinin farkında mısın sen? Lafların bu masadaki herkesin aleyhine işliyor, ne kadar gaddar olabileceğimi tahmin bile edemezsin!” Ellerini masaya yaslamış öfkesine hâkim olmaya çalışıyordu.
Masanın üzerindeki çantamı açmış ve içinden telefonumu çıkardım. Pür dikkat herkes beni izliyordu. Çektiğim o fotoğraflara basmış görünür kılmıştım. Masanın ortasındaki düz yüzeye bıraktım. Kimse kıpırdamıyordu. Ta ki… Gloria Roy, başparmağını uzatıp ekranı çekene kadar.
Önce şaşkınlık, sonra merak, en sonda o derin, delici şok. Tüm kan, yüzünden çekildi.
Emekli General Carlton H. Wade.
O Gloria Roy’un eşi ve Herbert Roy’un babasıydı. Tersiyer ile birlikte bundan yıllar önce bir kamp eğitim alanı oluşturmuşlardı. Küçücük çocuklar toplanıyor, silah sevkiyatları yapılıyor ve bu küçük çocuklar tetikçi olarak bir askeri eğitim veriliyordu. Yetkili, donanımlı diplomatların tümünü bu tetikçiler öldürüyordu kamufle bir isimleri vardı; çirkin yüzler…
Kimse bu kamptan haberdar değildi. O yüzdendir ki Tersiyer her zaman kendini aklıyordu. Ama şimdi…
“Sevgili eşim Carlton, bunu bana yapamazsın.” Roy’un sesi oldukça kısık çıkmıştı. Dosyadan çektiğim fotoğraflarda eşinin o çocukları eğitirken ki görüntüleri vardı. En önemlisi ise Herbert Roy’u öldüren kişinin öldürdüğü anın görüntüsü ve eşinin o adamı eğitirkenki anları mevcuttu. Ve her yerde ise Tersiyer’in de görüntüleri vardı. Bu Gloria Roy’un sarsıldığı bir andı.
“Her şeyin bir açıklaması var, bir çocuğa inanacak değisiniz!” Tersiyer’i ilk defa sıkışmış görüyordum. Susmadım yüzüne yüzüne baktım.
“Bahreyn Limanı. 12 yıldır, dışarıdan terk edilmiş bir yük istasyonu gibi görünse de içinde bir çocuk mezarlığı barındırıyor. Her biri kimliksizleştirilmiş. Her biri birer silaha dönüştürülmüş. Tüm bu operasyonun arkasında Wade var. Ve onun en yakın ortağı da sen, Tersiyer. Gidin ve dediğim yeri araştırın çünkü sadece Herbert Roy öldürülmedi o çocukların ellerinde Clark ailesi üyelerinin kanı da var.”
Eğer ben öleceksem beraberimde düşmanımı da götürmeyi tercih ettim. Evet bunu Uluğ’un o işkence çektiği anları gördüğüm an karar verdim. Öyle ya da böyle bu yolda çok kan dökülecekti. Ama ben gemileri yakmıştım. Belki iyi değildim ama kötü de değildim.
O an locada oturan Clark ailesinin temsilcileri yerlerinden kıpırdamadan bana baktılar. Sadece gözler… bir anlığına Tersiyer’e çevrildi.
Bir bakış: Hayal kırıklığı. Bir bakış: Güvensizlik. Ve en önemlisi… şüphe.
Dönem filmlerinden kaçmış gibi bohem bir havaları vardı. Dört kişiydiler, üçü orta yaşlı biri ise yirmili yaşının başında.
“Çebi’nin dokunulmazı…” diye mırıldandı Tersiyer. Korkmam gerekiyordu ama ben tebessüm ettim.
“O mutlak sonu ellerinle getirdin. Şimdi eğlence zamanı.” Sessiz ve donuktu. Bilinçli ve uysaldı. Tersiyer başından bir an çıkarmadığı o dönem şapkasını çıkarmış ve masanın yüzeyene koymuştu. Ve fark ettiğim o yanan tarafının saç kısımları da beraberinde yanmış olmasıydı ve bir daha da yerine saç çıkmamıştı.
Bu beni bir an bozguna çevirdi. Aynı şekilde masa üyelerini de yüzlerinden anladığım ilk defa şapkasını çıkartmıştı.
Bir sessizlik oldu. Kimse kalkmadı. Kimse konuşmadı. Gloria, hâlâ telefona bakıyor. Tersiyer hâlâ gözlerime. Ve Clark ailesi… ilk kez kararsız.
Sensizliğin ardında ise kıyameti andıracak bir cümbüş koptu. Gloria Roy silahını Tersiyer’e doğrulttu, etraf anında alevlendi bağrışmalar ve delirmeler.
Clark ailesine mensup aralarında en olgun kişisi sakin bir yüzle masaya geldi Roy’un yanında durdu. Silahını indirmesi için koluna dokundu.
“General Wade’yi ara ve bana ver Roy.” İngiliz aksanı ve tok ses tonu ile büyüleyici biri olduğunu anladım. Roy öfkeyle silahını indirmiş ve telefonunu çıkartarak birkaç tuşa bastı. O adam sormadan elindeki telefonu almış ve hoparlöre almıştı. Birkaç çalışta arama yanıtlanmıştı.
“Efendim Gloria.” Olgun bir erkek sesi salonda yankılandı.
“General Wade, Antonıo Clark’la konuşuyorsunuz.” Diye kendini tanıttı. Yutkunuş ve tedirgin nida duyulmuştu.
“Buyurun Bay Antonıo.” Korkusunu sezdim.
“Bahreyn limanında hiç bulundunuz mu General?” Hiç gevelemeden konuştu. Sarı saçlı sakalsız mavi gözlü ve uzun boylu biriydi. Üzerinde kraliyet ailelerinin giydikleri takım elbise vardı.
Koca bir sessizlik oluştu. General Wade’nin cevap vermesi uzun sürdü.
“E-evet efendim doğrudur.” Yalan söylemesini inkâr etmesini bekledim ama düşündüğüm gibi oldu.
“Nedir doğru olan General Wade? Oğlunuzun ölüm emrini sizin verdiğinizi kabul ediyorsunuz yani?” Düz ve sistematik bir duruşu vardı.
“Hayır oğlumu öldürenleri ben yetiştirdim fakat Tersiyer benim sırtımdan vurarak bana ihanet etti bu yolda oğlumu kaybettim ben.” Diye kendini açıkladı. Gloria Roy yumruk yaptığı ellerini masaya vurdu. Ve tüm öfkesiyle Tersiyer’e baktı.
“Bahreyn limanında sizinle karşılıklı bir fincan çay içelim General Wade.” Demiş ve konuşmayı sonlandırdı.
O an, Gloria’nın gözlerinde bir şey kırıldı. Belki gerçekti, belki korkuydu, bilmiyorum. Ama hiçbir şey söylemeden çantasına uzandı, elleri titreyerek fermuarı kapattı. Gözlerini kaçırarak arkasını döndü ve topuklarının sert vuruşlarıyla salonu terk etti. O kapı kapandığında herkes bir an sustu. Sonra uğultu yeniden başladı.
Birkaç kişi ayağa kalktı, birileri bağırdı. Masa, gerçekten birbirine girdi. Ama ben orada değildim artık… çünkü Korer sessizce koluma dokundu ve gözlerimin içine baktı. “Hemen” dedi, başka bir şey değil.
Hiç tereddüt etmedim. Ayağa kalktım. Korer önümde yürüyordu, ben ardından. Uraz yanıma geldi, adımlarını bana uydurdu. Arkada bir hışırtı duydum; Merve’nin topukları, Mert’in boğuk nefesi ve en arkada Zafer Usta’nın kararlı yürüyüşü.
Kimse konuşmadı. Gerek de yoktu. Bu geceden sonra hiçbirimiz aynı olmayacaktık.
Arkamızda kalan masadan yükselen sesler… umurumda bile değildi artık. Çünkü sonunda biri gerçeği haykırmıştı. Ve o, bendim.
Rüzgâr saçımla buluştuğunda derin bir nefes aldım. “Sakın, sakın Zafer Usta bir adım daha atma.” Uraz öfkeyle çıkıştığında ona baktım. Zafer Usta konuşmaya hazılanmışçasına durmuştu. Yüzünden anladığım öfkeli olduğuydu.
“Bu kızın neye sebep olduğunun farkında mısınız siz?” Kalbini tutarak konuştu.
“Bizim sorumluluğumuzda, senin değil.” Korer önüme atlamıştı.
“Öyle mi, hadi bakalım o zaman şimdi Tersiyer’i durdurun durdura biliyorsanız?” Merve’nin alaycı sesine midem bulandı.
“Nerden geliyor senin bu Tersiyer hayranlığın Merve?” Uraz’ın iması üzerine ortam buz kesti.
“Uraz ağzına ayar ver, yoksa…” Mert öfkeyle kabardı.
“Yoksa ne lan? Siktirin gidin!” Diye yükselmiş ve arkasına dönmüştü. Kolumdan tutmuş ve beraberinde yürümemi sağlamıştı.
Arkadan bağrışmalar duyuyor ama umursamıyorduk. Geldiğimiz araca yeniden bindiğimizde önde oturan her iki elemana tedirginlik içinde bakıyordum. Ama korkmuyorum çok düşündüm çok da uykularımı kaçırdı tüm bu olanlar. Kim elime ne koz verirse onu aleyhine işleyecektim. Tek biri hariçti bu hikâyede…
Korer motoru çalıştırırken içindeki öfke artık kabına sığmıyordu. Gözleri aynaya takıldı, bana değil sanki kendine konuşuyordu. Sert, bastırılmış bir öfkeyle.
“Bok ettin her şeyi Mihran. Resmen elimizdeki kozu, planı, askeri birliği, her şeyi çöpe attın. Ulan bir susamıyorsun ya! Daha zaman vardı. Ben sana güvenip dosyayı ulu ortaya atmışım seni askeriye ile paylaştım, sen gidip masaya dinamit bıraktın.” Ben hâlâ arka koltuktayım, başım cama yaslı. Söz söylemek geçiyor içimden ama bir yanım da diyor ki, olan oldu.
Uraz ön koltukta gevşemiş, camı açmış, sigarasını yakmıştı. O sırada gülümseyerek geriye doğru bana baktı.
“İyi ki bıraktın! Vallahi iyi ki. O Gloria’nın yüzü var ya… tam izlemelikti. Bir de o ‘Bahreyn limanı’ sahnesi… Oscar’lık! Helal olsun. Valla, sırf şu akşam için üç aylık maaşı çöpe atarım hiç acımam.” Alaycı, umursamazca konuştu. Korer, direksiyona bir yumruk attı.
“Sen de şuna gaz verme Uraz, Allah aşkına! Bu çocuğun içindeki belayla biz günün sonunda yine duvara toslarız!” Diye sitemini belli etti.
“Biz zaten o duvarın içindeyiz Korer. En azından biri gelip duvarı tekmeliyor. Ben sıkıldım aynı taşlara selam verip durmaktan.” Koltuğun başlığına başını yaslamış derin bir nefes aldı. Ben sadece dinliyorum.
Korer’in öfkeyle başını yana yatırmış be bana baktı. “Gerçeği söylemek cesaret ister… ama bedeli, bazen sessizlikten daha ağır olur Mihran.” Demiş ders niteliğinde.
“Madem yolun sonunda öleceğiz neden kendimizi bu kadar kasıyoruz ki? Neden beraberimizde bize sebep olacakları götürmüyoruz ki Korer?” Diye çıkıştım. Hiçbir şey demedi öylece dikiz aynasından bana baktı. Seninle uğraşamam bakışıydı.
Araba karanlık caddelerde ilerliyordu. Şehir dışına mı çıkıyoruz, yoksa sadece bir süreliğine bilinmezliğe mi gidiyoruz, emin değildim. Kafamda hâlâ masadaki anlar dönüp duruyordu. Ama sessizlik fazla uzun sürmedi.
Ön koltukta oturan Uraz, camdan dışarı bakarken başını çevirip umursamaz bir edayla sordu.
“Ee nereye gidiyoruz şimdi? Yoksa direkt dağa mı çıkıyoruz, bayrak mı asacağız?” İki gündür kötü olan Uraz yaptığım bu atak sayesinde az da olsa kendine gelebilmişti.
Korer direksiyonu bir sağa kırdı, gözünü yoldan ayırmadan kısa bir yanıt verdi.
“Yade’ye gidiyoruz.” Sesi kesik ve kararlı çıkmıştı. İşte Uraz’ın mutluluğu bu ismi duyana kadardı. Parmağında tutuğu sigara dalını camdan dışarı fırlatmış ve camı geri kapatmıştı.
“Yüzbaşı Kurter’den orada haber bekleriz. Zaten başka yere gitmenin anlamı yok şu an. Mihran da orada kalır bu gece. Sabah Mihran ile Yade beraber kahvaltı eder. Sözüm vardı ona. Bir borç gibi…” diye açıklama gereği duymuştu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi dikiz aynasından bana baktı.
“Uygun demi?” Diye teyit etmek istedi. “Sorun yok.” Cevap verdim.
“Beni burada bir yerde indir Korer.” Uraz’ın boğuk sesi arabayı yayıldığında buz kestim.
“Canımı sıkma benim, anca beraber kanca beraber. Ara şu Fuat ile Arif’i güvendikleri adamları alıp gelsinler, artık hiçbir yer bizim için güvenli değil.” Diye çıkıştı.
“Başımın çaresine bakarım Korer, bırak tatsızlık çıkmasın.” Sesi yorgun çıktı. Korer bana baktı derin bir nefes aldı. Bu karışma sus anlamı taşıyordu. Göz yumdum ve onayladım.
“Kardeş bak yanlış anlama ama fikrimi söylemeden edemeyeceğim.” Demiş ve yutkunmuştu.
“Sus Korer.” Uraz adeta dilenmişti. Gücü yok gibiydi. Her şeye gücü yeten seve seve savaşa koşan adam Yade konu açılımca küçük bir çocuğa dönüşüyordu. Yade ile girdiği her savaşta mağlup olmuştu.
“Seven adam affeder, cefasını da sefasınıda onun yolunda sürer kardeş.” Öfkesini gizlememişti. Uraz hiddetle Korer’e döndü.
“Sen olsan Korer affeder misin, düşün benim yerime koy kendini?” Sitemini belli edemeden edemedi.
“Affetmeyeceksem, affetmeyeceğimi ona gösterirdim. Süründürmezdim.” Diye cevap verdi. Uraz buna susmuş bir cevap vermişti.
“Şimdi onu bunu geç bana bunun cevabını ver, onu başkasıyla görmeye tahammül eder misin? Yeni bir hayat kurmak isterse buna izin-“ Korer sözünü tamamlamadan Uraz kaputa yumruğunu geçirmişti.
“Ne diyorsun lan senin soyunu sikerim Korer, kim bu bana isim ver. Hangi dalyarak herif buna cüret edebilir?” Araba bile bir anlığına dengesini kaybetmişti.
“Hah bunun düşüncesi bile seni deli edebiliyorken halen neden onu affedemiyorsun, bir şansınız daha var!” Diye sitemini belli etti.
“Sen benimle taşak mı geçiyorsun, ne diye içime kurt düşürüyorsun asabımı bozma benim Korer!” Yüzünü sıvazlamış sinirine zapt etmeye çalışıyordu.
“Bir şansınız daha var diyorum Uraz!” Korer yeniden diretti.
“Ne şansından bahsediyorsun sen, şansımız mı kalmış dağıldık bittik anladın mı? O gün biz mahvolduk.” Adeta haykırmıştı. Korer sertçe direksiyona vurdu.
“Hayattasınız Uraz, her şeyin çaresi var ölümün yok kardeş. Bak Yade iyi değil, yemek yemiyor bu davranışını intihara yoruyorum. Artık hiçbir desteği de kabul etmiyor, haberin yok mesleğini de bıraktı. Öylece bitkisel hayatta yaşıyor. En azından yaşadığınız güzel günlerin hatırına onunla konuş, belki seni dinler. Zaten bir seni görüyor, bence dinler.” Korer hüzünlü bir sesle konuştu. Uraz oturduğu yerde dikleşti, şaşkınlıkla Korer’e baktı.
“Nasıl… Mümkün değil bu. O mesleğini sever, her şeyi bırakır ama baleyi bırakamaz!” Diye diretti. Korer yanındaki camı sonuna kadar açtı.
“Hiç mi fark etmedin ayakta duracak mecali yok. Dengede duramıyor hocası sonunda ona bırakmasını söyledi. O ise hiç direnmedi bile tamam deyip üzerini değiştirdi çıktı o salondan son iki yıldırda adım atmadı. Keyif almıyordu çünkü artık, son beş yıldır da hiçbir arkadaşı yok. Herkesi sildi attı, beni de atmaya kalktı ama ben inat ettim. Ailesi bile artık onu arayıp sormuyor Uraz.” Sanki uzun zamandır içinde biriktirmiş gibiydi. Uraz başını eğdi, bir şey demek istedi ama sustu.
“Öyle görünmüyordu ama…” sadece bu kelimeleri mırıldanabilmişti.
“Kimse acımayacak bana Korer anladın mı beni? Her ne kadar acınacak halde olsam dahi herkes beni iyi bir halde görmeli... Bak bu sözler Yade’ye ait. Sen onun adını bile yanında zikretmemizi istemezdin bende sustum. Düne kadar da bu böyleydi, ne zaman sen o evi yaktın işte o vakit paslanmış aşkın gün yüzüne çıktı kardeşim.”
İçimden bir ses Ah Yade dedi. Ne çok yalnız kalmışsın öyle ve ne çok ortak yönümüz var seninle. Ama inanıyorum, güzel günler kapısında içimde ona karşı bir umut var. İlk defa bir kız arkadaşımın olma ihtimali var ve bu beni huzura kavuşturuyordu. Beni ona bağlayan bir kuvvet oluşmaya başlamıştı. Belki de çektiği zorluklardan dolayıdır. Kendimi ona yakın hissediyorum.
Aracın durması ile camdan dışarı baktım. Yade’nin apartmanının önündeydik. Korer, Uraz’ın omzuna iki kez vurmuş destek olmak istemişti.
“Sadece konuş, sonra arabaya döner otururuz beraber.” Korer, Yade için her şeyi yapacak kıvamdaydı. Dediği gibi Yade, Korer’in kızkardeşiydi.
“Nefret ediyor benden Korer, görmedin mi yüzüme bakmadı sabah.” Uraz stresle kaşını kaşımıştı. Bu tavrına gülümsedim.
“İki gündür tanıyorum onu, senin uğrunda ölür. Bırak nefreti etrafında pervane olur bu kız Uraz.” Kendi düşüncemi söylemeden edemedim. Korer yan gözle bana bakarak hafif gülümsemişti. Uraz ensesini kaşıyıp bana baktı.
“Ama ilk defa öyle davrandı yani farklı bir şey var gibi anlatamıyorum bunu.” Diye bir itirafta bulundu. Korer’de bende aynı anda gülümsemiştik.
“Mihran, Uluğ’a böyle davransaydı alırdı onu sırtına; sikerim senin tribini der dağ başına kaçırır şimdi ne atacaksan at derdi kardeş örnek al biraz abini!” Korer keyifle konuştuğunda kahkahamı patlatmadan edemedim.
“O piç yapar ama bizdeki durum farklı Korer, sende biliyorsun.” Sesi sonlara doğru kısıldı. Ne olmuştu? Çok merak ediyorum. Bir şeyler yaşandı ve anladığım kadarı ile Yade bir şey yapmıştı.
“Neyse Uraz hadi kardeşim kasma bu kadar kendini.” Demiş ve kapsını açarak araçtan indi. Bende kendi kapımı açmış usulca indim. Uraz’ın inmesi uzun sürdü dışarıda onu bekledik ama indi. Boynu bükük ve stresliydi.
Usulca yavaş adımlarla kapıya vardık. Korer zile bastı, bu sefer Yade sorma gereği duymadan kapıyı açmıştı. Buna şaşıramadım açıkçası neticede kapısını çalan kimsesi yoktu. Temkinli adımlar atıyorduk. Uraz gelmek istemiyor gibi ağır adımlar atıyordu. Beşinci kata yetiştiğimde o bale figürünü görünce içime huzur doldu. Bu evde farklı bir atmosfer vardı. Masumiyetin vücut bulmuş hali gibi. Yade’ye kıyılamaz ki, Uraz buna nasıl dayanıyordu ki…
Yade’nin evine geldiğimizde saat akşamı atlamış geceye devriliyordu. Ay, koridorun penceresinden sızsa da içeride o gri hastane kokusu gibi bir sessizlik vardı. Korer kapıyı çaldı. İçeriden ayak sesleri geldi, tanıdık, zarif, ama yorgun bir ritim. Yade kapıyı açtığında önce beni gördü, bakışı kısa sürdü, sonra Uraz’ı fark etti.
O an…
O kadın dondu.
O adam kasıldı.
Ve zaman, adeta durdu.
Uraz bir şey demedi. Yade de öyle. Ama gözleri… Yade’nin gözleri, içinde yılların enkazını taşıyordu. İki yıl önce bırakılmış bir bale sahnesi gibi, ışıklar sönmüş ama zemin hâlâ terliydi. Çünkü hâlâ savaş veriyordu o sahnede. Açlıkla. Aynayla. Affedilmemekle.
“Müsaden var mı çiçeğim.” Korer tatlı bir edayla konuştu. Ama Yade bizi görmüyordu. Uraz’a odaklanmıştı. Oysa sabah yüzüne bakmamıştı. Gözlerinin içinden ilmek ilmek bir özlem dökülüyordu. İçinde verdiği savaşta yine mağlup olmuştu.
“Uraz…” sesi kısık çıkmıştı. Etraf bu kadar sessiz olmasa duyulamayacak kadar alçaktı sesi. “Sadece… Beş dakika konuşabilir miyiz?” Bu sefer daha kararlı bir biçimde söyledi.
Gözleri Uraz’a takıldı. Yalnızca ona. Uraz hiçbir şey demedi. Sadece durdu. Yade ise bekledi. Onun suskunluğunu bile kabullenecek kadar bitkindi artık.
Korer gözleri ile bana bir bakış attı. Anladım, emir almış gibi aralarından usulca içeri geçtik. Kapı tam kapanmadı, aralık kaldı. O aralıktan bir hayata sızdık.
Korer kanepeye geçti ama ben kapının ardından ayrılamadım. Merak dürtüm buna engel oldu. Aslında bakacak olursak koltuktan da duyulabilirdi. Korer gözleri ile yaptığım şeyin yanlış olduğunu söylüyordu.
“Gelmezsin sanıyordum.” Yade’nin o ince sesini duydum. Korer’in elinde telefon burayla ilgilenmediğini gösteriyordu ama ben kalıbımı basıyorum ki tüm hücreleri ile kulağı buradaydı.
“Seninle son kez konuşmaya geldim.” Uraz hissettiklerine rağmen halen sesi sertti.
“Sikik herif!” Korer, Uraz’ın sesine karşı ağız içinde bir şeyler geveledi. Bakışları ama halen elindeki ekrandaydı.
“Son kez derken?” Yade’nin sesi yeniden kısılmıştı.
“Yade, kendine de bana da eziyet ediyorsun. Yorgunum. Artık seninle aynı geçmişin içinde çırpınmak istemiyorum.” Sesi yine sertleşmişti. Hayır Uraz işte bunu yapma. Bile bile kendini yakıyordu. Ne oldu? Kafayı yiyeceğim, ne yaşadılar da Uraz affedemiyordu…
“Yine de geldin ama. Demek ki içinde bir şey kaldı. Belki hâlâ biraz ‘ben’…” Yade’nin sesi boğuk ve ağlamaklı çıktı.
“Geldim çünkü kendini mahvediyorsun. Ama ben seni toparlamak zorunda değilim artık. Bunu anlaman gerek.” Daha sert ve soluksuz sarf etti sözleri. Korer ayaklandı, salonun etrafında dolanmaya başladı.
“Neden affetmiyorsun ki beni, Tanrı bile üç hak tanımış insanoğluna ama sen bana birini bile çok görüyorsun.” Diye yakardı. Bu sözü kalbime oturmuştu. Uraz cevap vermedi. Lafı kalmamış gibiydi. Uzun bir sessizlik oldu.
“Ben… iyi değilim, Uraz. Bunu sen de görüyorsun. Ama ne kadar kötü olsam da sen aklımdan bir milim kaymıyorsun.” Yade ağlıyordu. Korer etrafında deliriyor ama kendini durdurmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu.
“Yade, artık bırakman gereken tek şey… benim. Çünkü sen benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun. Hem de hiçbir şey.” Uraz’ın soğuk sesine karşı ürperdim. Korer yüzünü sıvazlamış ve lavaboya kaçmıştı.
“Yalan söylüyorsun.” Yade hem ağlıyor hem bağırıyordu.
“Evi yaktım, unuttun mu? Senden sonra orayı Uluğ’a verdim, umurumda olmadı. Ta ki iki gece öncesine kadar, sen hatırlatmasaydın varlığını dahi unutmuştum.” Oysa söyledikleri yalandı. Çıkıp bağırmak arabada böyle davranmadığını söylemek istiyorum.
“Sus artık.” Diye diretti Yade.
“Toparlan, benim için değil. Kendin için bunu yap, mesleğini bırakmışsın. Oysa dans etmek senin hayat felsefendi. Bizim hikayemiz bitmiş olabilir ama farklı-“ Yade hiddetle lafını bölmüştü.
“Ne hayatından bahsediyorsun amına koyuyum, yaşamanı istedim uğruna bedenimi hor gördüm. Ömrümü bir kibrit çöpüne tutuşturdum. Köpek gibi sana âşık oldum, kimsenin sevmediği gibi sevdin beni. Karşıma geçmiş beni unuttuğundan, nefret ettiğinden bahsedip duruyorsun. Yaşarken beni öldürüyorsun. Uraz ben yapamıyorum, gözlerindeki o duyguyu görmesem inanacağım; bana öfkelisin ama beni seviyorsun.” Yade’nin tüm binada yankılanan sesine sertçe gözlerimi yumdum. Aklıma biz geldik, sanki gelecekten bir sahne görüyor gibiydim.
“Ulan… Sana yalvardım ben; bak dedim yapma bunu bana yapma! Her şeyi kaldırabilirim ama seni o halde görmeye katlanamam dedim Yade. İzlemek istemedim, ulan sesinizi duydum. Bana neyin affından bahsediyorsun sen, ben seni affetsem ne yazar sana dokunabilir miyim, sana bakabilir miyim? Oysa saçını okşamaya kıyamazdım, şimdiki haline bak!”
Korer, Uraz’ın sözlerini duymuş hiddetle banyodan çıkmıştı. Onlara doğru gittiğini görünce önüne geçtim. Yüzleşmeleri gerekiyordu.
“Ama ben, iyice yıkanıyorum. Yine mi kirliyim?” Yade ağlamaktan bitap bir halde birkaç kelime söyledi. Bu sözler kalbime işlendi. Ve bir teoride bulundum. Bu teorinin olmaması için Tanrıya dua ettim. Bu Korer’in bam teliydi sanırım beni kenara savurdu. Kapıyı sertçe açtığında kapı duvara toslamıştı.
“Siktir git buradan Uraz, elimden bir kaza çıkmadan defol amına koyuyum.” Korer tüm binayı sesiyle doldurmuştu. Yade’yi kolundan tutmuş yanına çekmişti. Usulca onlar gittiğimde Yade’nin oldukça kötü bir halde olduğunu gördüm. Uraz’a baktığımda ise onun da Yade’den bir farkı olmadığını anladım. Neden bunu kendinize yaptın demek geldi içimden.
Uraz’ın yüzünde utanç emaresi gördüm. Göz çevresi kızarmıştı. Boynunu büktü, bakamadı bir daha Yade’ye. O son söz onu bozguna çevirmişti. Arkasına döndü, merdiven başına geldi bir basamak indi. O sıra Yade’nin çatlamış sesi duyuldu. Halen ağlıyordu.
“Affetmedin ya beni, öleyim.” dedi birdenbire “Öleyim Uraz.” Bu son çırpınış gibiydi. Korer hareketlendi, itiraz edeceği esnada yeniden konuşmaya başladı.
“Öyle öleyim ki hatıram bir ömür kalbinde yara kalsın.” Gırtlağı yırtılırcasına bağırdı.
Bu basit bir söz değildi. Hazmedilmeyecek kadar ağırdı. Yade bir an beklemeden arkasına dönmüş ve eve girmişti. Adımları öfke doluydu. Bir aşkta böyle heba edilmişti.
Uraz arkasına döndü, Yade’nin çıktığı kapıya baktı. Buram buram pişmanlık akıyordu yüzünden, bir adım atıp Yade’nin peşinden gideceği esnada önüne Korer geçti.
“Hayatımda senin kadar ibne bir adam tanımadım Uraz, şimdi siktir git buradan. Onu ebediyete dek kaybettin.” Ağzının içinde tükürürcesine konuştu. Uraz’ın gözündeki acıyı gördüm. Ne yaşadığını bilemezdik, onu yargılamak haddimize olmamalıydı. Boynunu büktü, yürüyecek hali yok gibi ağırca arkasına döndü. Yavaş adımlarla basamaklardan inmeye başladı.
Arkasından uzun bir süre baktım. Korer çoktan içeri geçmişti. Nefesimi bırakmış eve geçtim. Ardımda kapıyı kapattım. Gözlerim Yade’yi aradı. Onu balkonda otururken gördüm elinde bir dal sigara vardı. Sigara içtiğini bilmiyordum. Usulca salona adım attığımda telefonundan bir şarkı açtığını duydum.
Şebnem Ferah/ Sigara
Korer’in yanına, kanepeye oturdum. Yade’yi izliyordu. Sormak istedim ama cesaret edemedim.
Ben sigara dumanın altında
Yana yana en sonunda kül oldum
Sen kibritin hiç yanmayan ucunda
Birinin hayatında geçmiş oldun
Nakarat kısmı yükselince Yade bacaklarını karnına doğru çekti ve başını dizlerine yasladı. Birkaç dakika sonra omuzları sarsılmaya başladı. Yade ağlamaya başladığında, sanki odadaki hava bir anda azaldı. O balkondaydı, biz içerideydik ama… onun gözlerinden süzülen o yaşlar, camı, duvarı, zamanı delip geçti.
Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Ve içime bir şey oturdu. Böyle ağır, kımıldamayan, adı olmayan bir şey. Onu izliyordum.
Başını geri yaslamış, dudakları aralık, gözleri boş. Bir sigara vardı elinde, parmakları titriyordu ama bırakmıyordu. Sanki o sigara düşerse, kendisi de düşecekmiş gibi tutunuyordu.
Ve arka tarafta şarkı çalıyordu hâlâ; “Aslında bende isterim emeklemeden koşmayı.” Diyordu.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama yüzünde tek bir mimik yoktu. Hiçbir şey yoktu. Ne bir sitem ne bir direnç. Sanki ağlamak onun için bir refleks olmuştu artık. Kalbi değil, bedeni ağlıyordu.
Ve o an fark ettim… Yade’yi anlamak için bir kadını sevmek gerekmiyor. Bir kalbin ne kadar sessiz ölebileceğini görmek yetiyor. Ve onu izlerken kendimi suçlu hissettim. Uraz gitmişti, evet. Ama biz de kalamadık. Hiçbirimiz kalamadık onun yanında.
Oysa o… sadece biri kalsın istiyordu.
Bir kişi.
Bir an.
Bir “buradayım” yeterdi belki. Ama biz sustuk. Yade ağlıyordu. Ben ilk defa… bir insanın ağlayarak hafiflediğini değil, ağlayarak çekildiğini gördüm. Ve o an içimden sadece şu geçti; “Keşke daha önce tanısaydım onu.”
Ama bazı fark edişler çok geç gelir. Ve bazı insanlar… gözümüzün önünde yok olurlar. Sesi çıkmadan. Adı anılmadan. Yade… sessizce vedalaşıyordu.
Telefon melodisi tüm salonu kapladığında merakla sesin geldiği yere baktım. Korer’in telefonuydu. Kanepenin üzerinde bir köşede savrulmuş telefonu eline almış ve çağrıyı yanıtlayıp kulağına götürdü.
“Edendim Komutanım.” Heyecanlanıp Korer’e yaklaştım. Korer ise sanki karşısında düşmanı varmış gibi benden uzaklaştı. Kaşlarımı havaya dikip ona baktığımda, baş parmağı ile uzakta dur mesajını verdi. Ona en kötü bakışlarımı attım. Bana güvenilmeyeceğini anlamıştı.
“Lan piç herif biz seni böyle mi yetiştirdik, bir kız çocuğunun oyununa nasıl geldin amına koyuyum!” Diye bir bağırış yükseldi. Benden uzaklaşması hiçbir işe yaramamıştı çünkü anbean her şey duyuluyordu.
“Ne deseniz haklısınız komutanım.” Mahçup bir sesle karşılık verdi.
“Bu konuyu sonra konuşacağım seninle, yoldayız Tersiyer ile Roy birbirine girmiş. Çebi’nin tutulduğu evde savaş çıkmış, Çebi bize ulaştı, senin belanı sikecek. Evin arka kapısına gelmeni söylüyor sana birkaç belge verecekmiş. Onları alır almazda oradan yok olmanı istiyor.” Hararetli bir biçimde konuştuğumda. Elimi kalbime götürdüm. Sonunda Uluğ’u almaya gideceklerdi.
“Maviş yapabilirsin demi? Arkanı kollamak için Mihran’ı almayı sakın unutma.” Arkadan sert sesi ile Binbaşı Sungur Amirova’nın sesini duyduk.
“Tövbe tövbe!” Korer ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. “Komutanım peki Uluğ’u kim alacak oradan, çok yara almıştır.” Endişeyle konuştuğunda benim de aklımdaki sorunun bu olduğunu anladım. Telefonun ardında bir kahkaha ve cümbüş kopmuştu. Korer tuhafça telefonda baktı.
“İçerdeki aldığımız bilgilere göre evin içerisindeki üçyüz adam arkalarına bakmadan kaçıyorlarmış. Ve Tersiyer ise kaçmayın lan bir adamdan mı korkuyorsunuz diye haykırıyormuş maviş.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter eğlenen bir sesle konuştu.
“Tamam komutanım, ben Uraz’ı da alıp yola koyuluyorum.” Demiş ve ayaklanmıştı.
“Dikkatli olun. Evin dışında Tersiyer ile Gloria Roy’un adamları çatışıyor.” Dedi düz bir sesle. Telefon kapanmış, Korer balkona doğru ilerlemeye başlamıştı. Yade’ye yetiştiğinde saçlarına bir öpücük kondurdu. Yade donuk ve soğuk bakışlarıyla ona baktı.
“Ben gidiyorum, duşunu al ve uyu. Sabah seni ararım, Mihran ile kahvaltını ettikten sonra seni görmeye gelirim çiçeğim.” Yade cevap vermemiş öylece İstanbul boğazını seyrediyordu. Korer de bir cevap beklemiyordu zaten. Son kez saçlarını okşamış ve salona geri girmişti. Bana kötü kötü bakıyordu. Bu hareketine sonra gülmeyi düşündüm.
“Uluğ’u kurtarmaya mı gidiyorsun?” Heyecanla yanına gittim. Dış kapıya doğru ilerlerken peşindeydim.
“Hayır belamı bulmaya gidiyorum.” Demiş rahatsız bir sesle. Kolunu tutuğumda elini anında çekmişti.
“Bende geliyim mi, çok özledim onu.” İstemsizce gülümsedim. Tuhaf ve komik bir yüzle bana döndü.
“Ciddi olamazsın.” Dedi gözlerini büyütürken. “Sayenizde ruh hastası çıkacağız, bilginiz olsun Mihran Hanım.” Bu tavırlarına gülesim geliyordu ama kendimi tutmak zorundaydım. Kapıyı açmış, gideceği esnada son kez şansımı denemek istedim.
“Ona bir şey olmaz değil mi Korer? Bak biri vurmaya kalkarsa önüne atlar mısın, hem o baya yara aldı. Sen bir yara alsan bir şey olmaz bence.” Tüm ciddiyetimle bunu sordum. Açılan ağzını kapatmak için elini koymuştu. Bunu bir gif’i vardı ansızın aklıma düştü.
“Hasbünallah!” Deyip yüzüme kapıyı çarpmıştı. Yüzüm kapıyla bakıştığında alnımı kapının yüzeyine yasladım. İçimden bir şey beni dürtüyordu. Gitmem gerekiyordu. Ama bunu nasıl yapacaktım? Hızlı olmam gerekiyordu.
Derin bir nefes aldım. Usulca Yade’nin yanına gittim. “Yade… Gitmem gerekiyor.” Dedim heyecanla. O an o cümle odanın içini kesti. Sanki konuşmak yasakmış gibi oldu bir anlığına. Yade başını çevirdi, gözlerinin kenarında hâlâ kurumuş yaş izleri vardı.
Eliyle yanağını sildi, sesi fısıltı gibiydi, “Nereye?” Naif ve ince sesine karşı gözlerimi kaçırdım. O kadar kırılgandı ki, tek bir cümleyle onu tekrar çökertecekmişim gibi hissettim. Omuzlarım düşüktü.
Geçiştirmeye çalıştım. “Ufak bir iş… öyle, bakmam gereken bir şey.” Yade ayağa kalktı. Ayakları çıplaktı, halıya bastığında ayak parmakları kıvrıldı. Ona bakmaya mecbur kaldım. O kadar gerçeğe yakındı ki… kaçamazdım.
“Mihran. Lütfen. Bana bunu yapma. Doğruyu söyle. Ne oluyor?” Bir şey döndüğünü anlamıştı. Başta ne diyeceğimi bilememiştim ama elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Sessizce başımı eğdim. Kısa bir an durdum. Sonra bakışlarımı onun gözlerine diktim.
Ve içimde tutamadım artık, “Korer’i takip etmem gerek. Uluğ’un tutulduğu yerden haber geldi. Gloria Roy’la Tersiyer arasında çatışma başlamış. Uluğ arka kapıdan Korer’e belge verecekmiş. Çok kritik olabilir. Kaçırırsam… telafi edemem.” Yade’nin yüzü birden değişti.
“Orası bizim için tehlikeli olabilir Mihran.” Endişeyle yanıma yaklaştı.
“Uluğ…Onun başına bir şey gelmesini istemiyorum. Eğer bu gece bir şey olacaksa… ben onun önünde durmak istiyorum. Kalkan olmak istiyorum ona.” Sesimin titremesine engel olamadım. Gözleri parladı. Ama bu parıltı sevinç değildi… Yaralı ama hâlâ ayağa kalkabilecek bir insanın parıltısıydı.
O an nefesim kesildi. Çünkü bu cümlede Yade kendini Uraz’a adadı. Yine. Bir kez daha. Onun içtenliği o kadar keskin geldi ki… Sanki Uraz bunu duysaydı, içindeki tüm öfke erirdi. Ama Uraz yoktu. Yade vardı. Ve ben… sadece tanıktım.
Ben sustum. Çünkü o an içimden sadece şu geçti; “Bu kadın, hayatını adadığı adam tarafından yok sayıldı… ama hâlâ onun için ölmeye hazır.”
Bir adım yaklaştı. Sesi kararlı, gözleri uzaklara dönüktü. “Benim arabamla gidelim. Hem Korer ile arabalarımızın konumları bir olduğundan kolayca birbirimizi görebiliyoruz. Kimse bizi fark etmez. Hazırım, Mihran. Ne olursa olsun.” Dedi ve arkasına döndü şaşkınlıkla ona baktım.
“Gerçekten bunu yapacak mısın?” İnanılır gibi değildi.
Arabanın anahtarlarını mutfak masasından aldı. Kapıya yöneldi. Terliklerini giydi. Üzerinde saten ayak bileklerine kadar uzanan bir askılı beyaz elbise vardı. Ay ışığı, saçlarının ucunu yakıyor gibiydi. Ama o… gölge gibi geçti önümden. İnce bilekleri, solgun teni, ama gözlerinde hâlâ o sönmemiş kor…
“Hadi, ne duruyorsun?” Demiş ve kapıyı aralamıştı. Yorgundu ama tuhaf bir biçimde canlıydı da.
Bir şey diyemedim onun peşinden sürüklendim. Merdiven basamaklarını ardımızda bırakmış ve apartmandan dışarı kendimizi atmıştık. Arabasını bilmiyordum sadece onun adımlarını takip ediyordum. Üç apartmanın sonunda kaldırım kenarında dizilen binlerce araç içerisinde en can alıcı olan beyaz küçük bir arabanın önünde durdu. Ama beyaz aracın üzeri simlerle kaplanmıştı, buna gülümsemeden edemedim.
Aracını açmış ve bana bakmıştı. Derince yutkunup ön yolcu kapısını açtım. Ve yerime geçtim. Aynı şekilde Yade’de kapıyı açtı, koltuğa geçti. Elini direksiyona koyduğunda fark ettim; Parmak uçları hâlâ titriyordu. Ama tuttuğu şey sadece direksiyon değildi. Sanki kendi dengesiydi. Kendi kararının dizginleriydi. Kontağı çevirdi ve motorun sesi duyuldu.
Aracın hareket etmesi ile derin bir nefes aldım. Aracın radyo kısmındaki dijital ekrandan bir şeyler kurcaladı. Ekrana bir navigasyon göstergesi düşünce, kırmızı bir noktanın hareket ettiğini gördüm.
“Kuzeye, şehir çıkışına doğru gidiyor. Belgrad ormanına olabilir. Genelde masa üyelerinin oralarda üsleri ve evleri bulunuyor ama bilemiyorum.” Kendi kendiyle konuşuyor hali vardı.
“Bu kırmızı nokta Korer mi?” Anlamak için ona baktım.
“Evet.” Diye karşılık verdi.
“Peki bu sistem… senin arabana mı bağlı?” diye sordum. Yade başını eğmeden yanıtladı.
“Evet. Gelişmiş versiyon. Hem ben izleyebiliyorum… hem de o.” Gözlerimi ekrandan kaldırdım. Bir anda içimde bir uğultu yükseldi. Sanki bir kapı gıcırdadı zihnimde. Korku değil bu… Geç kalma hissi.
“Yani Korer eğer kontrol ettiyse… şu an bizi fark etmiş olabilir?” Yade sessiz kaldı. Ama bu sessizlik, cevaptı. Hayır, onu umursamıyordu. Korer’in şu an başı oldukça kalabalıktı, Yade’yi düşünecek hali yoktu. Ama yine de şu an bizi izliyor mu diye düşünmeden edemedim.
Artık etrafta bir bina gözükmemeye başladı. Bir yanımız orman diğer yanımız ise boş arazilerden oluşuyordu. Ay tepemizde bizimle eşlik etmekteydi. Belli bir süre sonra Belgrad Ormanı yazısını gördük. Yolun iki tarafıda sık ağaçlarla büründüğünde, belirsizlik üzerimize çökmüştü. Ağaçların arası dipsiz bir karanlık mevcuttu.
Araba ormanın içine doğru ilerledikçe, sıcak bile yerini serin bir tedirginliğe bırakmaya başladı. Yol daralıyor, ağaçlar birbirine daha çok yaklaşıyordu. Yade sürüyordu, sessizdi. Gözleri dikkatliydi ama içine çökmüş gibiydi. Sanki sadece bir amaç onu ayakta tutuyordu. Sanki her ağacın gölgesi biraz daha üstüne çöküyordu ama hâlâ gaza basıyordu. Bir duruşu vardı… Kırılmış ama yürümeye devam eden bir duruş.
“Kırmızı nokta durdu.” Dedim heyecanla. Yade bakma gereği dahi duymadı.
“Fark ettim Mihran, yetişmek üzereyiz.” İstemsizce tedirgindi. Bir şey demeden önüme döndüm. Yade başını hafifçe eğdi, direksiyonu daha sıkı kavradı. Ormanın derinliklerinden bir şey yaklaşıyordu sanki. Rüzgâr değil. Tehlike.
On dakika daha ilerledik. Artık bir ışık kalmamıştı. İleride ırmak geçişine geldik. Taşlık, çamurlu, biraz eğimli bir yol. Yanı başımızdan küçük bir dere akıyordu… sesi bile ürperticiydi. Bir süre konuşmadan baktık o manzaraya. Sonra…
“Tak tak tak tak.”
Silah sesleri. İkimiz de aynı anda donduk. Ses çok uzakta değildi. Bir yerlerde biri ya saldırıyor ya savunuyordu. Yade gözlerini kırpmadan önüne baktı. Ben cama yaslandım, yolun kıvrımına. O anda gördüm; Sağda, toprak yolun kenarında siyah bir jeep araba. Korer’in arabası. Tozla kaplı, biraz çapraz park edilmişti.
“Orada,” dedim fısıltıyla.
Yade arabayı biraz daha sağa çekti, motoru durdurdu. İçeri bir sessizlik çöktü ama dışarıdan hâlâ arada silah sesleri duyuluyordu. Yankı gibi. Kimi kesik, kimi tekli. Ve her biri içimize işliyordu.
Yade’nin elleri direksiyonun üzerinde hareketsizdi. Bir an bakıştık. Ama bu, herhangi bir bakış değildi. O an ikimiz de anladık; bu takip artık sadece Uluğ için değil. Bu, geçmişin içinden çıkmış bir sonun eşiğiydi.
Silah sesleri ormanın içinden yankılanıyordu. Kimi uzun seri atışlar, kimi boğuk patlamalar. Ama en çok… suskunluk ürkütüyordu. Her mermi arasında doğan o kısa sessizlik… Sanki biri ölmüş, biri karar değiştirmiş gibiydi.
“Tek gideceğim ve sen kesinlikle araçtan inmeyeceksin Yade.” Net ve kararlı bir sesle konuştum. Gözleri hala kızarıktı. Giydiği saten elbise zayıflığını daha da belli ediyordu.
“Ama ya senin başına bir zarar gelirse, baksana seslere.” Endişeli ve korkuyordu. Hatta elleri bir saniye durmuyor titremelerini saklamak için bacak arasına sıkıştırmıştı.
“Seni buraya ben getirdim, her şeyi göze aldım. Asıl sana bir şey olursa bu vicdanla bir adım atamam artık. O yüzden senden ricam Korer gelene kadar bu aracın içerisinde kal hatta git.” Keskin ve diktim.
“Nereye gideyim? Saçmalama beraber geldik beraber gideceğiz.” Diye inat etti.
“Tamam ama araçtan inmiyorsun Yade.” Ondan o güveni almadan araçtan inmeyi planlamıyordum. Derin bir nefes almış ve tüm yüzüme baktı.
“Tamam ama sende bana söz ver, iyi olacaksın. Unutma sabah kahvaltı edeceğiz.” Sonlara doğru neşeli bir biçimde karşılık verdi. Bu dediğine gülümsedim.
“Söz ama sende bana söz ver artık o Uraz piçi için ağlamayacaksın!” Öfkeme hâkim olamayıp sesimi yükselttim. Tuhaf bir şekilde Yade güldü. Çok güzel gülüyordu.
“Benden mümkün bir şey iste.” Dalgayla karışık buruk bir ifadeyle konuştu.
“Arabadan inmiyorsun, kendini tehlikeye atacak bir şey yapmıyorsun. Bu senin savaşın değil sakın ama sakın kendini heba etmiyorsun Yade. Söz mü?” Diye direttim. Gülümsedi. Buruk. Yarım. Ve yalnız bir gülümseme.
“Ama dikkatli ol. Lütfen dikkatli ol, Mihran.” Elimi çıplak omzuna koymuş güven vadedercesine okşadım. Daha da bir şey demeden kapıyı araladım. Ayaklarım tozlu asfaltla buluştuğunda bir kez daha bakmak istedim ona. Endişeyle masmavi gözlerini üzerime dikmişti.
Ve bir şey düşündüm, şayet bir kız çocuğum olmasını isteseydim Yade gibi birini dilerdim Tanrı’dan. Usulca kapıyı kapattım. Derin nefes alarak etrafıma baktım. Korer’in aracını park ettiği yere doğru ilerleyip, asfaltlı yolu es geçerek sık sık ağaçlarla kaplı ormana adım attım.
Orman karanlıktı. Ama bildiğin gece karanlığı değil… boğucu, küflü, nefes almayı unutturan cinsten. Hava, ıslak yaprak ve kurumuş kan gibi kokuyordu. Sessizlik vardı ama gerçek değildi. Çünkü boğuk bir uğultu, çok uzaktan… mermilerin sesi… Birer fısıltı gibi çarpıyordu kulak perdeme. Son kez döndüm. Yade hâlâ arabadaydı. Camdan bana bakıyor muydu bilmiyorum ama orada oluşu yetti.
Başımı eğdim. Sanki o bakışı içime alır gibi. Sonra yürümeye başladım. Adımlarım yavaş ama kararlıydı. Toprak yumuşaktı, dallar ayaklarımın altında parçalanmıyordu… çoktan kırılmışlardı. Sanki burada daha önce birileri ezilmişti. Belki insanlar, belki umutlar.
Her adımda kurşun sesleri biraz daha netleşti. Ama içimde bir ses vardı: “Çabuk ol. Uluğ’u bul.” Uluğ benim için değil… başka birinin kalbi için oradaydı. Onun hayatta kalması, sadece bir canı değil, başka insanların yükünü de ayakta tutuyordu.
Ormanın içi, zamanla bir labirente dönüştü. Ağaçlar birbirine daha çok yaklaştı, ışık azaldı. Kurşun sesleri artık daha netti. Ama en çok… düzensizlikleri ürkütüyordu. Bir ritim yoktu. Ne zaman, nereden geleceği bilinmeyen atışlar… Sanki herkes birbirine kurşun sıkıyor gibiydi.
Şu an bir tepeye geldim. Artık anbean sesler kulağımın dibinde patlıyordu. Ve tüm ağaçların ortasında bir evin tepesini gördüm. Ormanın tam ortasına inşa edilmiş simsiyah bir yapı. Etrafındaki tüm ağaçlar kesilmişti. Evin epeyce uzağındaydım ama görüyordum. Savaşı andıracak bir ortam oluşmuştu. Zırhlı binlerce araç evin etrafını sarmıştı. Evin içinden dışarıya yönelik bir savunma yapılıyordu. Dışarıda Tersiyer’in mi yoksa Gloria Roy’un adamları olduğunu bilmiyordum. Her şey epeyce gözüme karışık geliyordu.
Yavaş ve temkinli adımlarla ağaçların gövdelerine tutunarak oraya doğru ilerlemeye başladım. Ön cepheyi gördüğüm için, evin arka tarafına gitmem daha doğru olacaktı. Uluğ’un da arka kapıdan bir belge vereceğini söylemişti. Demek ki arka taraf daha güvenli bir alandı.
Ben eve yaklaştıkça daha net bir şeyler görmeye başladım. Demir bir yapı. Bir hapishane gibi. Bir karanlık tapınağı gibi. Bağırma ve can çekişen sesler duyuyordum. Birileri epeyce acı çekiyordu. Resmen tüm orman o can çekişen kişilerin sesi ile yankılanıyordu.
Evin arkasına ulaşmalıydım. Kapı oradaydı. Korer’in sözü… Uluğ’un nefesi… Hepsi orada kilitliydi. Ama önüm, bir savaşın merkeziydi. Evin sağ tarafına yetiştim. Başımı eğdim ve bir çalının arkasına saklandım. Usulca tanıdık bir yüz aradım. Ve gördüm.
Arif tüm kötü yüzü ile elinde tutuğu keskin nişan silahı uzunluğundaki demir parçasından bir an olsun tetiği bırakmadığı baş parmağı ile önüne gelene kurşun sıkıyordu. Ayak diplerime bir kurşunun isabet etmesi ile elimi ağzıma götürdüm. Ve çalıya sığındım. Bir kurşun daha isabet etti bu sefer yanımdaki ağaca.
Biri beni fark etmiş olabilir mi diye etrafıma baktığımda on kilometre uzaklıkta bir kırmızı ışığın üç kere yanıp söndüğünü gördüm. Daha dikkatli baktığımda bu kişinin Binbaşı Sungur Amirova olduğunu gördüm. Bir kurşun daha bana yönelik sıktı. Başımın üzerinden es geçerek arkamda kalan evin duvarıma saplandı. Beni uyarıyordu. Geri dönmem için. Ama faydasızdı.
Önüme döndüğümde gözlerimin önünde bir adam, karnına saplanan mermiyle yere düştü. Bir çığlık attı, yarım. Tam ölemeyen, tam da yaşayamayan bir ses. Sonra sessizleşti. Sürünmeye çalıştı. Yerdeki kanına bulandı. Ama kimse ona dönüp bakmadı.
Ben de bakmadım. Bakamazdım. Çünkü bakarsam kalırım. Çünkü korkarsam donarım. Ve donarsam… Uluğ’a yetişemezdim.
Adımlarımı geri çektim, yol değiştirdim. Ağaçların arasında bir açıklık buldum. Bu sefer bir kayanın arkasına sindim. Kayanın gölgesi soğuktu. Toprak nemliydi. Çam iğneleri avuçlarıma battı. Bir örümcek ağını yüzümle deldim. Ama titremedim. Çünkü bu orman artık canlı değildi. Sadece… nefes alan bir mezarlıktı.
Kurşun sesleri şimdi daha düzenliydi. İki grup vardı. Gloria Roy’un adamları siper almıştı, Tersiyer’in askerleri körlemesine bastırıyordu. Her biri ölümüne.
“Orta noktaya yaklaşamam,” diye düşündüm. “Ama sağdan dolanabilirim.” Başımı eğdim. Bedenimi toprağa paralel tuttum. Giydiğim siyah uzun elbisenin içi terle dolmuştu. Ama bu ter… korkudan değildi artık. Bu, kararlılığın teriydi. Hızlı ve atletik olmalıyım. Her an o baş belası Binbaşı peşime takılıp beni eline koymuş gibi geri çekebilirdi.
Sağ çaprazımda bir gözcü vardı. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti. Eli sürekli tetiğinde. Ama yorgun. Omzu düşmüş. Sürünerek geçtim yanından. Sol dizim çamura gömüldü. Dizimin içi yandı, muhtemelen kesilmişti ama bakamadım.
“Yalnızca yürü. Nefesini bölme. Ve Uluğ’a ulaş.” Bu, içimdeki tek komuttu. Demir siyah bir kapı sonuna kadar açıktı. Kulaklarım bu seslerden ötürü duyma yetisini kaybedecekti. Havadaki barut kokusu yüzünde de gözlerim yanmaya başladı.
Gözümü yumdum ve bedenimi çalılıklardan çıkarıp var gücümle o kapıya doğru koştum. Kalbimin sesini duyuyorum. Evin duvarına yetiştiğim an dizlerimin üzerine çömeldim. Ölüm tam yanı başımdaydı. Belki kıl payı kurtulmuştum ama hiç bu kadar yanımda nefesini hissetmemiştim.
Ayağa kalktım ve kapıya vardım. İçeri süzülürken paslı menteşeler sanki yılların feryadını kusar gibi inledi. Karanlık bir koridor karşıladı beni. Duvarları çıplaktı. Betonun içinden geçen elektrik telleri sarkıyor, bazı yerlerde lambalar yanıp sönüyordu. Kan kokusu… Keskin. Pasla karışık. İçime işledi. Nefes alırken tıkandı ciğerlerim. İlerledim. Ayaklarımın altındaki zemin kaygandı.
Yerde ölü bir adam vardı, gözleri açıktı ama artık hiçbir yere bakmıyordu. Elerim ölümüne titremeye başladı. Ölü bir adamla karşı karşıya kalmak midemi bulandırmıştı. Elimi göğsüme koydum ve iki kez sertçe vurdum. Genzim yandı, ağlamamak için kendimi sıktım.
Adımlarımı yavaş attım. Nefesimi tuttum. Elimi duvara sürdüm, soğuktu ama bir yerde parmaklarım… ıslak bir şeye değdi. Elimi çektim. Kırmızı. Henüz kurumamış. İçim kasıldı. Dönüp baktım. Duvar boyunca kan izleri vardı. Kimi parmakla sürülmüş gibi, kimi… sanki biri kaçarken geride bırakmış. İçeri ilerledikçe… o uğultu büyüdü. Bir kapının aralığından göz attım.
Ve dondum. Bir oda. Geniş. Duvarları gri demir panellerle çevrili. Ve içinde… cesetler. Her yerde. Üst üste. Bazısı elleri havada kalmış. Bazısının gözleri hâlâ açık. Bazıları… kendi kanında boğulmuş. Dizlerim titredi. Ama düşmedim. Çünkü düşersem… orada kalırım.
“Nereye gideceğim?”
“Bu nasıl bir yer?”
“Uluğ bu cehennemde mi tutuluyor yoksa… bu cehennemi o mu kurdu?”
Yutkundum. Ama boğazımda takılı kaldı. İçimden bir şey, geriye dön dedi. Ama o kapıyı çoktan kapamıştım. Sol çaprazdan ses geldi. Koşar adım. Ama korkudan hareket edemedim. Farklı daha şiddetli sesler duymaya başladım. Bağırışlar. Boğuşma. Çığlıklar. Ve… ölüm sessizliği.
Adımlarımı geri çekerken bir kapı aralığı fark ettim. Metal. Yarı açık. İçeriden loş bir ışık süzülüyordu. Ama içerideki en parlak şey ışık değildi… bir adamın öfkesiydi. Sessizce yaklaştım. Nefesimi tuttum. Kapının kıyısından içeri sızdım.
Ve o an, zaman durdu. Gördüğüm şeyi tarif edecek hiçbir kelime yoktu. Odaya sadece ölüm sinmiş değildi… ölüm orada nefes alıyordu. Uluğ… Karşımdaydı. Ama o… benim bildiğim Uluğ değildi.
Üstü çıplaktı. Göğsünde derin bir kesik, ama yüzünde acı yoktu. Ellerinde kan… sadece bulaşmış değildi, sanki oraya ait gibiydi. Bir adam ona doğru koştu. Silahı vardı. Ama Uluğ önce hamle yaptı. Beline gizlediği kısa çeliği çekip adamın göğsüne tek hareketle sapladı. Adam yere yığıldı.
Ardından arkasındaki sandığın üstüne tırmandı. Bir diğerini bekliyordu. Tersiyer’in askeri. Nereden mi biliyorum? Çünkü onun askerleri her biri maskeliydi. Silah doğrulttu. Ama Uluğ… tek mermiyle diz kapağını parçaladı, adam diz üstü çökerken üstüne atladı ve boynunu çıplak elleriyle kırdı.
Ben orada… sadece izliyordum. Çünkü ne koşabildim ne bağırabildim.
“Bu adam… benim Uluğ’um muydu?”
“Bu… gerçekten o mu?”
Ardı arkası kesilmeyen bir ritüeldi sanki. Bir başka adam içeri girdi. Yaralıydı. Ama yalvarmadı. Uluğ onu sessizce izledi. Ve bir şey demeden, onu da alnından vurdu. O an fark ettim. Uluğ artık savaşmıyordu. İnfaz ediyordu. Ve ben… elimde hiçbir silah yokmuş gibi hissediyordum. Saklandığım gölgeden dışarı çıkamadım. Çünkü yalnızca korkmuyordum, inancım yıkılıyordu. Bir zamanlar adını korumak istediğim adam… bir efsane değil, bir karanlığa dönüşmüştü.
Ve işte tam o sırada, çelik gibi soğuk bir namlu enseme dayandı. Ciğerim söndü sanki. Nefes almak zorlaştı. “Kımıldama.” dedi bir ses, yabancı ama insan olmayan.
Ama o sesin yankısı odanın içinde fazla uzun sürmedi. Çünkü Uluğ… sanki her şeyi duymuştu. Kafasını çevirdi. Göz göze geldik. Gözleri bir anlığına genişledi. Ardından ise tam arkamadaki adama baktı. Sonra hızla beline attı. Elindeki küçük, paslı bıçağı bir refleks gibi savurdu. Ve arkamdaki adam… ensemdeki namluyu henüz çekemeden alnının ortasından vurularak yere yığıldı. Ben ise donup kalmıştım.
Uluğ benden de şok bir vaziyetteydi, yavaşça yanıma geldi. Kanlı adımlar atıyordu. Bana yaklaştı. Bir süre baktı. Sonra gözlerini kıstı. Ve yüzünü avuçlarıyla sıvazladı. Yüzündeki kana rağmen…
Korktum, ilk zamanlardaki gibi hatta daha şiddetli bir korku oluştu. Bana şefkatle yaklaşan adam değil gibi adeta bir yabancıydı artık.
“Sikeceğim böyle işi! Allah aşkına senin burada ne işin var, Mihran?” dedi. Sesi yorgun… ama içinde bir yer hâlâ öfke gibi çarpıyordu.
Göz göze geldik. O an zaman akmadı. Kurşun sesleri bile susmuş gibiydi. Sadece o bakışlar vardı. Bana bakan… tanıdığım ama tanıyamadığım bir çift göz. Adımlarını attı. Yavaşça. Temkinli. Tıpkı biraz önce kurbanlarının üzerine yürürkenki gibi. Ama bu sefer… namlusuzdu.
Ben istemedim. Yemin ederim ki elimde değil. Ama ayaklarım… kendiliğinden bir adım geri kaydı. Sanki biri içimden tuttu ve çekti. Sanki beynim, kalbimi geçip bedenime komut verdi: “Uzak dur.”
Ve o an… Uluğ’un yüzü değişti. Yavaşça. Ağır ağır. O yorgun ama sert çizgiler… bir anda boşlukla doldu. Bana yaklaşmayı durdurdu. Gözlerini yere indirmedi ama artık içi dolu değildi. Bıçak yoktu elinde. Düşman yoktu çevrede. Ama… ilk kez yenilmiş gibiydi. Çünkü… onun sevdiği kadın… ondan korkmuştu.
Ve o korku… silahlardan daha yüksek çarptı ona. Diz kapağına değil, göğsünün tam ortasına isabet etmiş bir kurşun gibiydi. O an onu öylece görmek, kan içindeyken değil, kendi kanından utanırken görmek… İşte o benim için en keskin sesti.
Sadece bir cümle döküldü dudaklarından. Neredeyse fısıltıyla. “Bu bakışlar,” diye söylendi. Gözlerini gözlerimden bir an olsun koparmadı. “Senin gözlerinde her korkuyu gördüğümde, evim başıma yıkılmış gibi oluyor.” Ben… hiçbir şey diyemedim. Çünkü ne söylersem söyleyeyim, artık geç kalınmış bir şeyin üzerine söylenmiş olacaktı.
O gözleri ben de unutmam. Kanlıydı, evet. Ama ilk defa sadece kanla değil, hüzünle bulanmıştı. Ve o bir adım… geri çekilişim… Uluğ’un karanlığa düştüğü son adımdı.
Ama asıl trajedi neydi biliyor musunuz? Ben de… geri dönecek bir yer bırakmamıştım kendime. Sonra düşündüm, hangi birimiz temizdi ki zaten? Ona baktım. Sevdiğim adama, benim canımın sağlığı için verdiği mücadeleyi seyrettim. Herkese aslanken bana kedi oluşunu izledim.
O cümle… o gözler… ve o duruş… Bir anda silahlar sustu. Karanlık küçüldü. Duvarlar daraldı. Ve ben yalnızca onu gördüm. Kanlar içinde duruyordu. Sırtı dik ama gözleri eğikti. O adam az önce yedi kişiyi öldürmüştü belki… Ama şimdi karşımdaki, bir çocuğun özrünü taşıyordu içinde.
Ve ben… kendime kızdım. Korktuğum için değil. Onu tek başına bıraktığım için. Ona geri çekilmemin… bir adım değil, bir ihanet olduğunu o an anladım. İnsan… en sevdiğini hayal kırıklığına uğrattığında, bunu yalnız bakışlardan anlarmış. Ben anladım.
Uluğ’un dudakları kıpırdadı. Ama söyleyecek gücü yoktu artık. O yüzden ben sustum. O yüzden ben… o geri çekildiğim bir adımı bu sefer ileri doğru atıp ayak ucumdan yükselerek ona sarıldım.
Kan umurumda değildi. Üstüm kirlensin, tenim yansın, bileğimde izi kalsın… hiçbiri umrumda değildi. Çünkü karşımda duran şey cehennemden çıkmış bir kalpti. Ve ben onu o hâliyle sevdim. Çünkü onu o hâliyle sevmek, gerçek bir sevmenin en ağır biçimiydi.
Boynuna kapandım. Omzuna değil. Teninden hâlâ metal kokusu geliyordu. Ama içinden… kırılmış bir insanın titremesi. Kollarıma önce karşılık vermedi. Sanki hak etmediğini düşündü. Sanki bu teması elleriyle kirleteceğini sandı. Ama ben bırakmadım.
Çünkü… hiçbir şey bu sarılmayı hak etmemek kadar ağır değildi.
“Senin karanlığından korkmadım Uluğ. Korktum çünkü… Seni kaybettiğimi sandım.” Dudağım kulağına değiyordu.
“Ama hala buradasın. Hala sen varsın. Hala ben buradayım.” İçimden sadece bu geçti. Ve o anda bir şey oldu. Uluğ’un göğsü, ilk kez derin bir nefes aldı. Çünkü bir insan… ancak sevildiğini hissettiğinde ilk kez doğru nefes alır.
Onun boynundaydım. Kanına rağmen, ellerim onun sırtında titriyordu. Bir şeyler geçiyordu içinden, hissediyordum. Göğsü inip kalkıyordu ama nefes değil, biriken sözlerin yükü gibiydi. Tam o an… tıslayan bir metal sesi duyuldu. Arkamdan. Yakındı. Sanki biri nefesimi çalacak kadar yakın.
Uluğ’un kalp atışları aniden değişti. Sarılmayı bırakmadan omzumun üzerinden baktı. Gözbebekleri büyüdü. Ve sonra refleks gibi, beni sertçe geriye itti. Kendisi önüme geçti. Elindeki silahı kaldırdı. Bana bir şey demeden.
“TAK!”
Kurşun, önümden süzüldü. Arkamda biri, gırtlağına saplanmış bir suskunlukla yere devrildi. Gözleri hâlâ açık. Bir adam. Silahı hâlâ elindeydi. Bize doğrultmuştu. Ama artık… kaldıracak nefesi yoktu.
Uluğ’un elleri hâlâ titriyordu. Ama bu titreme korkudan değil, kıyamayıştan olmalıydı. Dönüp bana baktı. Gözleri ateşle doldu. Ama bu öfke bana değil… benim varlığıma yönelmişti. Ve o an var gücüyle bağırdı.
“Ne işin var burada Mihran!?” Gözlerinden alevler dökülüyordu. “Senin burada ne işin var Allah aşkına!?” Nefes almakta güçlük çekiyordu.
“Ben bile buradan sağ çıkamayacağımı biliyorken, sen neden kendi canını feda etmek için geldin!?”
Her cümlede sesi daha çok çatladı. Her kelime, bir çığlık değil, bir yalvarış gibiydi aslında. Ama yine de öyle bakmadı bana. Bakamadı. Çünkü bir adam sevdiğini kendinden koruyamıyorsa… ona kızmak zorundadır. Yoksa ölür.
Ben sadece sustum. O bana bağırırken, onu izledim. Çünkü biliyordum… bu öfke değil. Bu… korkuydu. Kendisi için değil, benim için duyduğu korkuydu. Ve o an anladım: Uluğ, sadece kendi karanlığından değil… benim onunla birlikte kararmamdan korkuyordu.
“Üzgünüm, sadece yaşamanı istiyorum. Gerektiği yerde kalkanın olmaya geldim.” Her sözünde biraz daha öfkelendi.
“Ben senin canın için götümden ter akıtırken sen ne sikim şeyler söylüyorsun! Beni çıldırtma Mihran, sana bir şey olsa sence ben tüm dünyayı yakmaz mıyım sanıyorsun!” Dibime kadar gelmiş avazı çıktığı kadar bağırmıştı. Ama benim bakışlarım çıplak göğsündeki yanıklarda kalmıştı. O cız sesi yeniden kulağımda çınladı.
“Yeter tamam kızma artık,” diye mırıldandım. Üzgün bakışlarımı ona yönelttim. Ama içimde hâlâ söyleyemediğim kelimeler vardı. Boğazımda, dilimin ucunda kalmış… dökülse ya kıracaktı ya ağlatacaktı. Ama sustum.
Çünkü gözüm Uluğ’un gözlerine takıldı. Bir şey oldu. Bir anda, gözleri değişti. Artık öfkeli değil. Savunmada değil. Sadece ben vardım içinde. Ve o an… elimden tutmadı. Adımı çağırmadı. Hiçbir şey demedi. Sadece belimden tuttu. Kararlı, tereddütsüz. Sanki yıllardır oraya aitmişim gibi.
Nefesim kesildi. Gözüm gözünde değildi artık. Çünkü… dudakları bendeydi. Önce yavaş. Tedirgin değil ama kırılgan. Sanki hâlâ izin istiyor gibiydi, ama o izni çoktan almış olduğunu biliyordu. Sonra… daha derin. Daha karanlık. Daha çok “özledim” diye. Daha çok “geç kaldım” gibi.
Tüm o kurşun sesleri sustu. Tüm dünya sadece iki dudağın arasındaki boşluğa çekildi. Sırtımda elleri vardı. Beni tuttuğu yerden, içimdeki tüm kırıklıkları topluyordu sanki. Kırıldığım yerden sarıldım ona. Sanki o ellerin arasında yıllardır donmuş kalbim çözülüyordu. Gözlerim kapalıydı ama içimde Uluğ’un her soluğunu duyuyordum. Her nefesi, “buradayım” diyordu. Ve ben de ilk kez, savaşın ortasında bile kendimi güvende hissettim.
Çünkü Uluğ, beni öldürebilecek kadar güçlüydü ama beni sevecek kadar da güçsüz bir adamdı.
Uluğ’un dudakları, dudaklarımda ağırlık gibi değil, bir teslimiyet gibi geziniyordu. Beni öpmüyordu sadece sanki beni tekrar hatırlıyordu. Savaşın, kanın, acının içinde beni ilk defa bu kadar hafif tutuyordu. Ellerini yüzüme koydu. Avuç içleri sıcak. Parmakları titrek ama yumuşak.
Alt dudağıma küçük bir öpücük bırakarak geri çekildi. Göz göze gelmedik. Gerek kalmadı. Başımı eğdi. Saçlarımın arasına dudaklarını bıraktı. İki, üç öpücük. Suskun teşekkür gibiydi. Varlığıma karşı.
“Dokunulmazım benim…” diye mırıldandı, bu hareketine kıkırdamadan edemedim.
Tam o anda… Kulağındaki kulaklıktan cızırtılı bir ses geldi. O yumuşaklık, o huzur bir anda kırıldı.
“Binbaşı Sungur Amirova’dan Çebi’ye, acil: hatunun burada. Bilginize.” Buz gibi bir cümleydi. Ve geç kalmıştı. Çünkü ben zaten karşısındaydım. Çoktan ellerindeydim. Kalbinde çoktan yerimi almıştım.
Ama o an… Uluğ’un gözleri değişti. Baktı, Sertleşti. Parmakları yüzümden çekilirken kalbimden de bir parça gitti sanki.
Arkasını döndü. Kulağına bastırdı o küçük cihazı. Ama konuşmadı. Sadece cızırtıyı dinledi. Ve sonra… Dudakları birbirine bastı. Çenesi kilitlendi. O hâlâ bana bir şey dememişti. Ama gözleri… Korer’e, Uraz’a ve tüm timine bağırıyordu.
“Korer neredesin?” O tüm hissettiklerini içine gömüş gibi sakince konuştu. Usulca yanına gittim. Etraftan birilerinin gelmesinden endişe duydum. Korer’in boğuk telaşlı sesini duydum.
“Senin bu evrakları veren ellerini sikeyim Çebi, lan bu ibneler giderek çoğalıyorlar. Biriniz yardıma gelsin artık!” Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ve benim yerimden zıplamama neden olacak Uluğ’un sesi yükselmişti.
“Sikerim senin ecdadını Mihran burada, böyle mi sana emanet edecektim ben? Herkes işini gücünü bıraksın arka tarafı güvenli bir hale getirin, Sardana çabuk Mihran’ı almaya gel.” Rica etmiyor emrediyordu.
“Geliyorum.” Diye yanıtladı. Ama hemen sonra araya Yüzbaşı Yiğit Bozkurt’tun sesi girdi.
“Nereye geliyor, dayan biraz. Masanın diğer üyeleri taraflarını belli edip adamlarını göndermişler. İçeriden haber alsaydık neler döndüğünü anlayabilirdik. Kendi canını riske atma, Tersiyer seni serbest bırakmak istemiyor. Gemileri yakıp ölüm emrini dahi vermiş olabilir.” Biri şarjörünü saniyesinde bitirmek için bir yarışa girmişti. Duyulduğuna göre seri atışlarını bırakmıyordu.
“Yüzbaşı, gerekirse buradan kimse sağ çıkmayacak ama Mihran’ın kılına zarar gelmeyecek. Duydunuz mu beni, emir olarak görün!” O esnada kolumu tutmuş yanına çekmişti. Bakışları ise tetikteydi.
“Anlaşıldı!” Binbaşı Sungur Amirova hemen yanıtladı.
“Anlaşıldı Çebi!” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter.
“Anlaşıldı!” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı.
“Anlaşıldı!” Teğmen Ekin Giray.
“Anlaşıldı!” Mit Görevlisi Sardana Yakut.
“Lan benim götüme kim elledi!” Korer’in ciyaklayan sesini duyunca gülmeden edemedim. Herkesin ciddiyeti birden bozuldu.
“Çaylak beş dakikadır atış atmıyorsun. Aramızda on metrenin oluşuna güvenme gözüm üzerinde!” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı’nın konuşması üzerine herkes ona kulak kesildi. Yani ben. Ama Uluğ ellerini ellerim arasına kenetleyip, diğer eliyle de silahını tutmuştu. Usulca olduğumuz odadan çıkmak için hareketlendi.
“Komutanım Allah aşkına şu Demir denilen adama bakın. Dikkatimi dağıtıyor, konsantre olamıyorum.” Teğmen Ekin Giray’ın konuşması üzerine Uluğ tutuğu silahın baş parmağı ile kulaklığa bastı.
“Uraz ses ver!” Diye söylendi. Kapıdan çıktığımız an önümüze bir adam gelmiş ve Uluğ o anda tetiğe basmıştı. Gözümü yummadan edemedim.
“Amına koyuyum!” Binbaşı Sungur Amirova’nın konuşması ile merakla Uluğ’a baktım. “Köpek gibi etkileniyorum! Yüzbaşı götüme mukayyet ol!” Diye konuştu.
“Etrafta kadın mı var?” Mit görevlisi Sardana Yakut öfkeyle bağırdı.
“Şu yaşımda bunları da mı görecektim ben!” Yüzbaşı Kurter’in sitemi ile Uluğ bir an durdu.
“Vay anasını kafa zehir gibi, hiç böyle bir şeyi kıskanacağımı düşünmezdim!” Kıdemli Üsteğmen Tahtacı’nın ise hayran sesine kaş çattım.
“Ne olduğunu biriniz söyleyecek mi? Uraz iyi mi?” Uluğ yeniden öfkelenmeye başlamıştı.
“Bence şu an profesyonel bir biçimde işine odaklanmış ve aramızda en iyi durumda olan o!” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı düz bir sesle yanıt verdi.
“Biriniz bana o silahı nereden bulduğunu söylesin? Benim nasıl aklıma gelmedi bu!?” Binbaşı Amirova dünyadan kopmuş bir vaziyette konuştu. Uluğ anlık durmuş, ardından beni belimden tutup gövdesi ile bir bütün haline getirdi. Altında siyah kumaş pantolon vardı. Kemer takmadığı için düşmek üzereydi. Onu epeyce hırpalamışlardı.
“Rum ateşi silahı mı?” Uluğ onlara hitaben konuştu.
“Evet, nereden bildin?” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter cevap verdi.
“Uraz’ın küçük oyuncaklarından bir tanesi sadece.” Uluğ’dan önce Korer yanıtlamıştı.
“Bir tanesi? Geri kalanını görmek için sabırsızlanıyorum.” Binbaşı Amirova mest olmuş bir sesle konuştu.
“Adama bak, kimse yirmi metre yakınına yaklaşamıyor. Onu gören kaçıyor, yanına da almış koruma Arif’i eski komandolardan kim kaldı be!” Teğmen Ekin Giray konuşmaya dahil oldu.
“O Zülfikar kılıcını nereden bulmuş komando Arif, çünkü belli özel yapım!?” Kıdemeli Üsteğmen Behram Tahtacı merakla sordu.
“Dağlıca Karakolunda görevini icra ederken oradaki bölük komutanı mesleğinden ihraç edilmeden önce ona hediye etmiş.” Korer soruyu yanıtlamıştı.
“Uraz cevap ver artık, git Korer’in uzaklaşması için yardım et. Gerekirse öl ama o evrakları Albay Mahir Korkut’a yetiştirmeniz gerekiyor. Devletin içine sızmış adamların tam listesi ve bakma fırsatım olmadı ama büyük ihtimalle Tersiyer’in Clark ailesinin içerisine sızmış bir adamı var.” Uluğ öfkeyle soludu. Bir odaya girdiğimizde dışarıya menzil almış dört adam gördüm. Tepki vermeme gerek kalmadan Uluğ herbirini indirdi. Bu kadar hızlı davrandığına şaşırmadan edemiyorum. Çünkü oldukça profesyonel bir biçimde hareket ediyordu.
Uraz cevap vermiyordu. “Çaylak Ekin Giray, casus Korer Akay’a yardıma gidiyorsun.” Binbaşı Amirova sert bir tonla konuştu.
“Emredersiniz Komutanım!” Diye cevapladı.
“Komutanım hatırlatın bir ara taşaklarınızdan öpeceğim.” Korer’in nefes nefese kalmış sesiyle tüm tim gülmeye başladı.
“Korer seni ben eğitmiş olmasam pasif bir adam olduğunu sanacağım.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter gülerek konuştu.
“Senin eğittin adam da bu kadar olurdu Kurter!” Binbaşı Sungur Amirova cevap verdi.
“Senin oğlanda bir kadın için görevini unutuyor, ben bir şey diyor muyum Amirova?” Yüzbaşı Kurter altta kalmadı. Ama kimden bahsettiğini anlamadım. Etraftaki sesler giderek şiddetleniyordu. Seslere alışmaya başladım.
“Kurter… Derler ki; Gönül, cenk meydanıdır; aşk ise yiğidin kılıcıdır.” Sesi oldukça kalın ve tok gelmişti. Uluğ usulca tebessüm etti. Herkesten tuhaf ve şaşkınlık içeren sözler yayıldı. “Öğrencim Çebi, söz sende…” Binbaşı Amirova herbirini sözünü keserek konuştu. Koridora çıkmadan önce kapının girişinde durdu. Ve bana baktı.
“Ben bu cenk meydanına seni sevmeye geldim; düşman değil, aşk vurdu beni.” Kendinden emin ve duygusu yoğun bir sesle konuştu. Usulca ağzım açılmıştı. İstemsizce korkutmadım ve bu halime ise Uluğ büyük bir kahkaha atmıştı.
“Bu sözü sakın unutmuyorsunuz, aklımda tutamam ben!” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı konuşmaya dahil oldu.
“Niye komutanım yengeye mi söyleyeceksiniz?” Teğmen Ekin Giray ince, eğlenen sesiyle konuştu.
“Yok Komutanımız Amirova’ya söyleyeceğim, tabii karım için.” Diye cevap verdi.
“O zaman sözü tekrar edelim hep beraber; ben bu cenk meydanına seninle sevişmeye geldim; dudakların değil, erken boşalmam vurdu beni.” Korer’in aniden bir şair edası ile konuşması Uluğ’un alnını ovuşturmasına neden oldu. Bildiğiniz tüm tim anırarak gülüyordu. Ben ise yüzümü buruşturmuştum.
“Beyler kendinize gelin aramızda kadın var.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter uyarı mahiyetinde öksürdü.
“Sonunda kadın olduğumu hatırlayabildiniz.” Mit görevlisi Sardana Yakut düz ve tok bir sesle konuştu.
“Arada belli et sende Sardana!” Teğmen Ekin Giray eğlenen sesle karşılık verdi.
“Senin ecdadını at üstünde siker, mezarında nal çaktırırım Çaylak! Şakam yok yaparım.” Binbaşı Sungur Amirova ilk defa bu kadar öfkeyle bağırmıştı. Sardana ile Sungur arasında kesinlikle bir şey yaşanmıştı. Kalıbımı basarım.
“Ö-özür dilerim Sardana.” Teğmen Ekin Giray korku dolu sesi ile konuştu.
“Tamam susun artık, şu sekiz kilometre öteye yanaşan araca dikkat edin.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter tüm sözleri bir anda kesti.
Uluğ durmaksızın beni arkasına saklıyor yanından bir milim kaymama müsaade etmiyordu. Belinde son beş bıçak kalmıştı. Her öldürdüğü adamın elinde bulunana silahları alıyor ve ilerliyordu. Dışarıdan her ne kadar hapishane depo gibi gözüksede şimdi fark ediyorum da burası bir evdi. Misafir odaları mutfağı ile baştan başa ev gibi dizayn edilmişti.
Uluğ önümdeydi. Eli tetikte, gözleri her yerde. Ne zaman biri yaklaştıysa tereddütsüz öldürdü. Bu onun canını koruma şekliydi ama ben, her nefeste bir parça daha eksiliyordum. Evin içi cehennem gibiydi. Duvardan sıçrayan kan, basamaklarda inleyen yaralılar, her adımda daha çok mermi, daha çok gölge.
Sonra… bir şey oldu. Hayır, bir şey değil. Bir ses.
“YAAAAAAAAAAAAAADEEEEEEEEEEEEE!”
Uraz. Bu bir ses değildi. Bu, göğsümüzü yaran bir bıçağın çığlığıydı. O kadar yüksekti ki, kulaklığa gerek yoktu. Telsiz patlamış olsaydı bile hepimiz duyardık.
Bir an… yalnızca otuz saniye kadar… hiçbir şey olmadı. Çatışma sustu. Herkes, her şey, bu sesi tanımış gibiydi. Çünkü bu bir ses değil, bir hayattı. Ve o hayat, acının içine doğmuştu.
Uluğ durdu. Silahı elinden düşmedi ama gözleri genişledi. Ben… nefes almayı unuttum. O çığlık… bir insanın yalnızca bir kez atabileceği bir çığlıktı. Uluğ’la göz göze geldik.
“Ne oluyor?” Uluğ’un göğsü kabarmıştı. “Hayır,” Korer’in bocalamış sesi duyuldu. “Komutanım sakın!” Diye devam etti.
“Çocuklar,” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter kırık bir sesle konuştu. “Biz sert bir savunmaya giriyoruz, siz evin Kuzey’ine gidin!” Birbirimize hiçbir şey demedik. Sadece koştuk. Her şeyi unutarak.
Kurşunların arasından geçtik. Alevlerin sıçradığı o duvarları aştık. Ve orman, o lanetli orman, artık sadece bir mezarlıktı. Açıklığa vardığımızda… önce Uraz’ı gördüm. Ayakta değil. Dizlerinin üzerine çökmüştü. Omzuna kadar kana bulanmıştı. Kollarında; bir peri gibi solmuş, bir çiçek gibi ezilmiş, bir hayat gibi sönmüş bir beden…
Yade.
Uluğ birden durdu. Gözleri doldu ama gözyaşı akmadı. Uraz’ın sesi hâlâ oradaydı. Ama artık bağırmıyordu. Titriyordu.
“Ambulans çağırın, yardım edin!” Diye bağırdı. Yade’nin beyaz elbisesi kanla bulanmıştı. Göğsünden yaralanmıştı. Gözleri açıktı. Biraz daha yaklaştım. Uraz’dan başka kimseye bakmıyordu. Mavi gözlerinden usulca yaşlar akıyordu. Canım acıdı.
Ağaçların arasından canhıraş biçimde koşan Korer’i gördüm. Bakışları yerde uzanan Yade’ye çarptığında sertçe yerinde durdu. Nefes nefese yanındaki ağaca yaslandı. Çatışma devam ediyordu. Artık ne olacaksa olsun kafasındaydık. Ama önümüzde Arif ve adamları vardı.
“Dayan, hiçbir şey olmayacak!” Dedi bu seferde.
Uzak durdum. Daha fazla yaklaşamadım. Çünkü onların arasında… zaman bile duruyordu. Uraz, kanlar içindeydi. Ama kendi kanı değildi. Yade’nin başı göğsünde… Ben o an sanki nefes almayı unuttum. Yüzümü çevirdim ama kulaklarımı kapatamadım. Ve duydum. O sesi, o çatlamış, ince, fısıltı gibi gelen sesi.
“Artık öfken dinsin… aşkım.” Yade’nin sesi… sadece bir cümleydi ama bin defa susmuş bir kalbin çığlığı gibiydi. Uraz başını eğdi. Gözyaşı, kana karıştı. Ama ağlamadı.
“Hayır, bana bunu yapma.” Son bir çırpınıştı bu. Gözleri açık ama ağır… Uraz, parmaklarını titreyen elleriyle tutuyor. Yüzü… ben hiç böyle bir yüz görmedim.
“Dayan Yade… ne olur dayan. Affettim seni… tamam mı? Her şeyi… unutuyorum. Her şeyi sil… sadece kal burada.” Uraz yalvarıyor. Büyük bir adam değil artık. Yıkılmış bir çocuk. Ve kalbindeki tek kadın ölüme yürüyorken onun ellerinden başka tutunacak hiçbir şeyi yok. Yade gülümsedi. Ama öylece… bir veda gibi.
“Geç kaldın… ama bu yine de değerdi biliyor musun?” Uraz başını salladı, ağladı, gözlerini kapattı.
“Hayır… Uluğ, Korer bir şey yapın! Allah’ını seven bir şey yapsın!” Uraz haykırarak ağlıyordu. Uluğ’un bakışları Yade’deydi, farkındaydı belki de. Korer ise dizlerinin üzerine çökmüştü, ellerini toprağa geçirmişti. Ağlıyordu.
“Sevme, Uraz.” dedi öksürerek. “Benden sonra kimseyi sevme!” Dizlerimin bağı çözüldü. Yade ölüyordu. Yere çöktüm, yaşlarım kendiliğinden aktı.
“Hayır, Yade sana yalvarıyorum yapma! Beni yeniden yetim, öksüz bırakma! Yeniden annemi öldürme, bana bu acıyı yaşatma…” Ağlayışları tüm ormanı sardı. Artık onlardan başka kimse yoktu etrafta. Evren bile onlar için susmuştu.
“Kan bulaştı tenime… Daha fazla kirlendim.” Diye mırıldandı.
“Bendim kir olan, benim zihnimdi…” diye bağırdı. “Sendin benim beyazlığım. Beni karanlığa mahkûm etme!” Uraz ilk defa yaşarken ölüyordu. Bunu herkes hissetti. Yade’nin ağzından bir hıçkırık koptu.
“Ama sen beni sevmiyorsun ki, neden bu kadar harap ediyorsun kendini!” Uraz, Yade’nin başını kolları arasında sardı. Saçlarına bir öpücük bıraktı. Ardından başını göğe kaldırdı.
“Allah benim belamı versin! Gün yüzü görmek nasip olmasın!” Diye yakardı.
“Seni seviyorum benim Yade’m. Seni hep sevdim, sana aşığım.” Uraz artık sadece için için ağlıyordu. Yade gülümsedi ve gözyaşları arttı.
“Uraz,” dedi ve nefes almaya çalıştı. Gözleri giderek küçülüyordu. “Söyle canımın içi, söyle birtanem.” Diye karşılık verdi.
“Beni seviyorsun?” Fısıltıyla mırıldandı. Yade öyle inanmıştı ki Uraz’ın onu sevmeyişine bunu son nefesini verirken duyması onda derin bir acı bırakmıştı.
“Seni sevmiyorum ben sana tapıyorum, benim mabedimi başıma yıkma beni berduş etme!” Sesini olabilecek kadar yükseltmişti.
“S-son nefesimi verirken bana bunları söylememeliydin.” Yade’nin boğazından üç defa hıçkırık koptu. Yaşları Uraz’ın koluna damlıyordu. Uraz, Yade’nin bedenini çekti içine hapsetmek istercesine sarıldı. Açıkta kalmış omzuna öpücükler bıraktı.
“Gitme, gidersen hatıran bir ömür kalbimde yara kalır. Gitme güzelim.” Yade’nin evinin önünde söylediği o söz yankılandı beynimin içinde.
“Öyle öleyim ki hatıram bir ömür kalbinde yara kalsın.”
“Son bir şey… Bana… Eskisi gibi seslen. Senin sesinle gitmek istiyorum.” Uraz, göğsünde derin bir nefes aldı. Ve kelimeler… boğazında düğüm düğüm, kan gibi ağır… ama yine de döküldü.
“Güzel Opia’m… Seni seviyorum… Beni bu acıyla tek bırakma. Lütfen… Gitme.” Yade uzun bir süre hareketsizce Uraz’a baktı. Öksürdü, nefes almaya çalıştı. Ayaklarını yere vurdu. Çırpındı. Yade son çırpışlarını veriyordu.
Ansızın elini kaldırmaya çalıştı, başarılı olamadı. Düştü. Tekrar denedi yine düştü. Ayaklarını yere vurdu ve son kez denedi. Başardı. Elini Uraz’ın yüzüne doğru götürdü. Parmaklarını Uraz’ın dudağına değdirdi. Konuşmak istedi ama başarılı olamadı. Artık konuşamıyordu. Usulca Uraz’ın dudaklarını okşadı. Ama Uraz onu anladı.
Bir an beklemeden Yade’nin dudaklarına kapandı. Herkes sustu herkes onlar için ağladı. Uluğ donuk kızarık bakışlarla öylece onları izliyordu.
Yade’nin gözünden usulca bir yaş akmıştı. Uraz tüm özlemi ile Yade’yi öperken ağlıyordu. Yade ise karşılık verecek bir zamanı kalmamıştı artık. Ve o an sonsuza dek gözlerini bu dünyaya kapattı. Eli bu fani dünyadan ebediyete doğru düştü.
Ve bir çiçek gibi boynu yana düştü. Uraz ellerini sıkıca tuttu ama artık o ellerin içi bomboştu. Ben sadece orada durdum. Uluğ sessizce yere oturdu. Korer gökyüzüne öyle bir yakarışta bulunmuştu ki evren kanla bulandı. Ve ormanın kalbi, ilk kez bu kadar sessizdi.
Ve ben… Mihran… O an anladım; Bazı sevgiler göğe değil, toprağa yazılıyor. Ve o gün… Savaş durmadı. Ama biz… Hepimiz orada öldük biraz.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm Sonu sözü…
“Aşkımız bitmiş olabilir ama unutma ayrılığımız devam ediyor sevgilim.”
(Seyyidhan Kömürcü)
-Bölümü nasıl buldunuz kuzucuklar? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Ve sizden istirhamım lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın. Siz yorum yapınca ben daha da motive oluyorum.
-İçinizden Geçenler?
-Uluğ Mirza?
-Mihran?
-Korer Akay? (Masa Danışanı)
-Uraz Demirhan?
-Yade Engiz?
-Binbaşı Sungur Amirova?
-Yüzbaşı Yiğit Bozkurter?
-Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı?
-Teğmen Ekin Giray?
-Mit görevlisi Sardana Yakut?
İletişim bilgileri…
Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaskin
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.75k Okunma |
536 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |