30. Bölüm

30.BÖLÜM: SÂHİR

talia lidya
lidyatalia

“Kendini bırakmazsan, kurtulamazsın.”

(Fransız Kafka)

FEVERAN

-

SÂHİR

🕊️

Yıllarımı kaybettim; benimle birlikte ebediyete gömülecek o anlar uğruna ömrümü adadım. Belki suçluydum, belki de değildim… Ama böyle olmamalıydı. Herkes baharını yaşarken, bana kışı layık gören kadere sitemim büyük. Dünyada yerimi ararken, evimden oldum.

Sahi ev neresiydi?

İnsan, bazen en çok acı çektiği yeri “ev” sanır. Çünkü alıştığı sancının içinde tanıdık bir huzur bulur. Zamanla o acı, yabancılığın yerini alır; tanıdık bir sızıya, hatta aidiyet duygusuna dönüşür. Bu yüzden ayrılıkta, aslında sadece bir yerden değil, kendini var ettiği bir yaradan da uzaklaşır. Keder, bazen ayrılığın değil, alışılmış acının eksikliğinden doğar. İnsan, iyileşmeyi değil, tanıdığı yarayı özler çoğu zaman.

Evin içindeki kasvet artık nefes aldırmaz bir hâl almıştı. Korer, tek kelime etmeden yerinden kalktı; bahçedeki eğitim alanını geçip, Uluğ’la birlikte vakit geçirdiğimiz o denize inen merdivenlere kadar yürüdü. Sessizce oraya oturdu. Uraz da benzer şekilde, planın detaylarını duymak istememişti. O da kendi köşesine çekilmiş, öfkesini kum torbasına vurarak dindirmeye çalışıyordu.

Uluğ’a baktığımda, alnını stresle ovuşturduğunu gördüm. Onun ne gitmeye ne de kendi köşesine çekilmeye hakkı olmadığını o an anladım. Sakinliğini korumaya çalışıyor, aynı zamanda ne yapılacağına dair planlar kuruyordu. Bu işi bitirecek tek kişi oydu. Yorgunluğu dışarıdan belli etmese de, sırtındaki yükler nefesini keser gibiydi; her hareketinde görünmez bir ağırlığın altında eziliyordu.

Usulca ayağa kalktım ve bahçeye çıktım. Önce Uraz’a baktım. Bileğine sardığı Yade’nin fularına zarar gelmesin diye bütün ağırlığını sol koluna veriyordu. O fuları bir an olsun çıkarmıyordu. Onunla defalarca konuşmayı denedim, ama her seferinde sessiz kaldı.

Tam yeniden yaklaşmaya niyetlendiğimde, omzuma dokunan bir el beni durdurdu. Arkama döndüğümde, bunun Binbaşı Sungur Amirova olduğunu gördüm. Tuhaf bir biçimde kimsenin Uraz’la konuşmasına izin vermiyordu. Ne zaman sorsak, tek bir cevap veriyordu:

“Başını ağrıtmayın adamın.”

Yine aynı cevabı vereceğini anlayınca kaşlarımı çattım. Ama o, beni umursamadan Uraz’a doğru yürüdü. Kum torbasının arkasına geçti ve torbayı iki eliyle kavrayıp sabit tuttu. Uraz’ın yumrukları her defasında sertçe çarptığında torba hiç kımıldamıyordu. Bu, Sungur’un onu sinirlendirmek için oynadığı bir oyundu.

Onları öylece bıraktım, bakışlarım Korer’e kaydı. Kalbimde bir sızı hissettim. Onunla yüzleşebilmek için kendimde güç aradım ama bulamadım; omuzlarım düşüverdi. O sırada yanıma bir gölge yaklaştı. Soluma döndüğümde, Sardana’nın sessizce yanıma geldiğini gördüm.

“Ne bekliyorsun?” dedi sertçe. “Git, o elinden aldığın kızın yerine geç ve yarasını sar.”Acımasızca sarf ettiği kelimeler yüzünden donup kalmıştım.

“Asla böyle bir şey olmayacak, Sardana. Ben kim, Yade’nin yerine geçmek kim?”Hiddetle karşılık verdim. Bakışları Sungur’daydı.

“Kendin için değil,” dedi sakin ama keskin bir ses tonuyla. “Onun için. Sizin barışmanızı istiyor, Mihran. Çünkü Korer bir kardeş kaybetti, Demir Korer içinde bir yas yaşıyor. Bunu onlara borçlusun…” Son sözlerinde başıyla Uraz’ı işaret ederek sonlandırdı.

“Oyun mu oynamamı istiyorsun yani?” diye sordum, öfkeyle soluyarak. Ters ters bana baktı.

“Her ne kadar şimdi uzak gibi olsanız da onlara karşı bağlılığın gözle görülecek düzeyde. Kendin ol, Mihran… sövse de yanı başında susarak bekle. Aile bunu gerektirir,” diye mırıldandı. Sözlerinden zerre anlam çıkarmadım; boş, anlamsız bir yüzle kaldım.

“Biz mi aileyiz? Sardana, ben onların ailesini dağıtan kişiyim. Uluğ olmasa ilk hedef ben olurdum,” diye karşılık verdim, bocalayan bir sesle. Dudak köşesinde bilmiş bir tebessüm belirdi.

“Hayatlarına, aile sandıklarını dağıtarak girdin; doğru. Şimdi gerçek bir aile kurmanın vakti,” dedi ve cevabımı beklemeden eve geri döndü. Arkasında, kafası soru işaretleriyle dolu bir beden bıraktı.

Uzakta, merdivenlere oturmuş gün batımını izleyen Korer’i gördüm. İlk yaklaşımda boğazımda bir düğüm oluştu… onunla bu ilk yüzleşmeye hazır değildim. Yine de kendimi zorladım; adımlarım ağırdı, her biri içimdeki pişmanlığı daha yüksek sesle haykırıyordu. Merdivenlere vardığımda yanına eğilip, sesimi olabildiğince sıradan göstermeye çalışarak…

“Oturabilir miyim?” dedim.

Korer cevapsız kaldı. Öfkesi geçmiş gibiydi; yüzündeki çizgiler yumuşamış, ama bakışlarında hâlâ suçlama ve sitemin soğuk izi duruyordu. Hiçbir sözcük edilmedi; aramızdaki yalnızlık, denizin uzak uğultusuyla birlikte ağırlaştı. Ben oturduğumda, gözlerim istemeden doldu… saklamaya çalıştım. Elimi yüzüme götürüp akan yaşları silmeye çalışırken parmaklarım titredi; her hamle bir öncekinin başarısızlığını gizliyordu.

Korer bana bakmadı; omuzları hafifçe öne eğilmiş, çenesinin kenarı gerilmişti. Sanki bütün suçları bana yüklemiş, fakat bunu söylemeyecek kadar yorgun. Ben ise kelimelerin sınandığı yerde kelimelerden yoksundum; sadece nefes alıp verişlerim ve ıslak yanaklarım vardı. Bir süre öylece oturduk… gün, denizle göğü aynı renge boyarken, suskunluğumuz aramızdaki mesafeyi daha da belirginleştiriyordu.

Bir süre konuşmadık. Dalgalar kıyıya vurdukça içimdeki pişmanlık biraz daha kabardı. Sonunda dayanamadım.

“Ne denir bilmiyorum…” diye mırıldandım. Sesim kısılmış duyulamayacak gibiydi.

“Hadi bağır bana? Biliyorum, Yade… Onun gidişi hepimizi parçaladı. Senin kadar acı çekemesem de ben de o ormanda, o gece her şeyimi kaybettim.” Cevap vermedi. Başını çevirmedi bile. Denize baktı yalnızca, o dalgaların arasında kaybolurcasına. Aramızda soğuk bir hava vardı; söylenmemiş cümlelerin, yutulmuş öfkenin soğuğu.

“Tuhaf… Çok tuhaf gelebilir,” diye devam ettim. “İlk defa bir dostumun olacağını hissettim. O da elimde can verdi.” Yutkundum. Korer ise hâlâ susuyordu. Omuzları kaskatı, elleri dizlerinde kenetlenmişti. Ben nefes alamıyordum artık.

“Onu ben getirdim oraya,” dedim, dişlerim kenetliydi. “Ben direttim, Uluğ’un hayatını herkesten üstün gördüm bu kadar acı çekeceğimi tahmin edemezdim Korer. Bizim için tehlikelidir dedi ama ben hayır gidelim dedim. Oysa kalmalıydı. Onu o ormana ben sürükledim. O yüzden senin nefretini hak ediyorum. Ama… ama sessizliğini değil, Korer. Ne olur, bir şey söyle. Ne istersen, yeter ki susma!”

Cevap gelmedi. Sadece dalgaların kırık sesi vardı. Sonra o, ellerini yüzüne götürdü. Gözlerini gizlemeye çalıştı ama ben gördüm. Bir damla süzüldü yanaklarından. O an içimden bir şey koptu. Çünkü o gözyaşı, kelimelerin yerine geçen bir yargı gibiydi.

“Ben senin affetmeni beklemiyorum,” dedim fısıltıyla. “Ben sadece… onun ölmediğine inanmak istiyorum. Belki de kendimi kandırıyorum ama bazen, o fular Uraz’ın bileğinde dalgalanırken sanki hâlâ yaşıyor gibi geliyor. Sanki Yade bir yerden bizi izliyor. Ve ben her gün yeniden vuruluyorum.” Yaşlarım yüzünden her yeri bulanık görüyordum. O gittiğinden beri içimde bir muharebe alanı vardı. Hiçbirimiz iyi değildik belki ama ne bileyim… mesela içtiğim suyu en azından yutabileyim. Çok değil ya hani…

Önce kardeşim Efe Tuğrul’u bedenimle nefessiz bıraktım.

Sonra ellerimle tek tetikle Tolga Köksoy’u öldürdüm.

Şimdi ise bencilliğimin sonucu ile kuğu gibi süzülen yaralı Yade Engiz’in sonunu getirdim.

Korer, başını yavaşça eğdi.Omzundaki kaslar gerildi. Elleri dizlerinde birleşti, parmak eklemleri beyazlamıştı. Sonra… hiçbir şey söylemeden, titreyen elleriyle göz pınarlarını sildi. O an yüreğim durdu. Çünkü o sessizlik, bir kelimeden çok daha ağırdı.

“Ben senin nefretini bile hak edemeyecek kadar suçluyum,” dedim fısıltıyla. “Yade senin kardeşindi, Uraz’ın geçmişiydi… ve benim yüzümden bir hatıraya dönüştü. O geceyi her uykumda tekrar yaşıyorum. Ama emin ol o kurşun her defasında yeniden bana da saplanıyor.”

Korer başını kaldırmadı. Gözlerinden süzülen yaşlar gölgeye karıştı. Ben ise ellerimle yüzümü kapattım. O an deniz sustu, rüzgâr bile sesini kesti. Sanki dünyanın geri kalanı bile bu suskunluğu dinliyordu.

Ve ben ilk defa anladım: Bazen bir insanın seni affetmemesi değil, sadece sessiz kalması… bir ömür boyu taşıyacağın en büyük ceza oluyormuş.

Zaman, o akşam deniz kıyısında durmayı öğrenmişti sanki. Dakikalar birbirine karışıyor, rüzgârın yönü bile değişmiyordu artık. Sadece dalgaların aynı ritimle vurduğu taşların sesi vardı, bir de kalbimin gürültüsü.

Korer, hâlâ oradaydı. Ne başını kaldırdı, ne gözlerini silmeye yeltendi. Sanki dalgaların içine gömülmüş, onlarla birlikte taş kesilmişti. Ben ise, birkaç adım gerisinde, aynı taşlaşmanın kenarında bekliyordum. İçimde bir şey, çırpınarak nefes almak istiyor ama her defasında pişmanlığın eline dolanıyordu.

İçimdeki suç, artık bir duygu değil, bir varlık gibiydi; sessizce oturuyor, kalbimin içinde ağırlık yapıyordu. Ay çoktan doğmuştu. Denizin yüzeyine düşen ışığı, Korer’in yüzünü silik bir çizgi gibi aydınlatıyordu. O ışığın altında, gözlerindeki yaşların parladığını fark ettim.

Ne kadar dirense de o yaşlar sızıyordu yüzünden; parmak uçlarıyla sildiği her damla, sanki içimde yeni bir yara açıyordu. Korer yine sessizdi. Bir taş kadar, bir mezar kadar sessiz.

O an anladım: bazen bir insanın sessizliği, bin bedduadan daha ağırdır.

Gecenin karanlığı nihayet çöktüğünde, ayağa kalktım. Ay denizin üzerine düşmüş, her dalga kırıntısında gümüş bir parıltı bırakmıştı. O an, o ışık bile bana fazla geldi. Başımı öne eğdim.

“Sanırım artık gitmeliyim,” dedim kendi kendime. Cevap beklemedim. Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Tam sırtımı dönmüştüm ki, arkamdan bir ses geldi. Korer’in sesi. Hırıltılı, yırtılmış, ama tanıdık bir acıyla dolu.

“Tüm renklerimi kaybettim,” dedi. O kadar yavaş söyledi ki, kelimeler havada asılı kaldı.

“Oysa Yade hiçbir renk taşımıyordu… Kısmi ölüydü; öyle renksiz, öyle solgun…” Yutkundu, devam etti…

“Ben… o solgun renklerini bile seviyordum. O benim ailemdi.” Bir sessizlik daha. Sonra sesi neredeyse fısıltıya dönüştü…

“Şimdi yapayalnız, ama yalnızlıktan da öte bir yerde… bitmiş, tükenmiş, unutulmuş gibiyim.” Sırtı sarsıldı. Daha bir acı çekti. “Bu defa gerçekten de yetim kaldım galiba.” Bir anlık duraksama… Sonra o cümle geldi. Bir bıçak gibi, içimi oydu…

“Mihran… neden o gün sen ölmedin ki?” Ay denize battı o an. Rüzgârın yönü bile değişti.

Ve ben… olduğum yerde kaldım. Korer’in sesi kulaklarımda yankılanırken, içimden sadece tek bir cümle geçti: “Bazı suçlar cezasını kendi içinde taşır.”

O acıydı artık; varlığımdan daha gerçek, kanımın içindeki ritim, ciğerlerimin dibinde yankılanan bir ordu gibiydi. Her nefes alışımda yerde bir yer çatlıyor, göğsümdeki boşluk sesimi yutuyordu. Dünyanın tüm renkleri bir anda içime dolmuştu ama o renkler Yade’den süzülmüş, solmuş bir paletten başka bir şey değildi… her biri benliğimi deliyordu.

Kendime bakmak istemedim. Gözlerim yere yapışmış, adımlarım otomatikti; bahçede duranları, Uraz’ı, Korer’i, onların gözlerindeki kırıkları görmezden geldim. Uluğ’u, Sardana’yı, Yüzbaşı Kurter’i, Üsteğmen Tahtacı’yı, Çaylak Giray’ı es geçtim; sesleri havada çınladı ama ben duymadım. Her biri bir gölgeydi; hepsi uzaklaştı, hepsi sanki başka bir dünyadaydı.

Adımlarım ağırlaştı; evin eşiğine geldiğimde ellerim titriyordu. İçimdeki fırtına, dışarıyla birleşip bir şeyler koparıyordu. Bir takım sesler yükseliyor neyim olduğuna dair bir cümbüş kopmuştu. Bu ses tanıdıktı. Evin içinde esip gürlüyordu. Ama tüm bu sesler benim içimde yankılanan çığlığın karşısında boş bir uğultu gibiydi. Kimseye bakmadım; bakmak, onları görmek demekti ve ben artık görmek istemiyordum.

Anahtarı çevirdim, kapı aralandı. Bir an durdum; soğuk hava yüzüme çarptığında gözyaşlarım daha hızlı aktı. Her damla, göğsümdeki taşın biraz daha ufalanmasıydı. Kapı aralığından çıktım; bir adım, iki adım… sonra kendimi boşluğa bıraktım.

Dışarının karanlığı bedenimi sardı; ay ışığı tenime vurduğunda bile karanlık içimdeki ateşi söndürmedi. Ağlıyordum; sessiz değildim artık. Çığlıklarım boğazımdan yükseliyor, geceye, denize, sonra hiçliğe karışıyordu. Her soluk alışımda Yade’nin adını tekrar ediyordum, kelimeler kıyıya vurup geriye dönüyordu.

O an anladım: yer de gök de artık benim yüreğimdeydi; her taş, her dalga, her rüzgâr Yade’nin kaybıyla aynı ritmi tutuyordu. Ve ben… ben bu ritmi taşıyacak kadar yalnızdım.

Çöktüğüm yerde yaşlarımın arasında çırpınıyordum. Gözlerim bulanıktı, gökyüzü ağlıyordu sanki.

Yalnızdım.

Yade yoktu.

Korer’in sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu: “Mihran… neden o gün sen ölmedin ki?”

O söz, kanın içinde yankı bulan bir lanet gibiydi. İçimde bir yer çürüyordu artık. Ve o çürümenin ortasında, bir ses duydum… Kapı hızla açıldı. Uluğ’un sesi, karanlığı yararak bana ulaştı.

“Mihran!”

Olduğum yerde donakaldım. Sesini tanımamak imkânsızdı. Arkamdan ayak sesleri geldi; telaşlı, kırık, sanki yüzyıllardır koşuyormuş gibi yorgun. Yüzü solgundu, gözleri arayışla doluydu. Ne olduğunu bilmiyordu, ama içindeki korku bana kadar ulaşmıştı. Göz göze geldiğimizde, nefesi kesildi.

Ne kadar süredir ağladığımı bilmiyorum ama beni o hâlde görmek, onu paramparça etti. Biliyorum, Uluğ’un tüm dünyası ben olmuştum. Oysa ben, kendi dünyamı çoktan yerle bir etmiştim.

“Ne oldu güzelim?” dedi, sesi yumuşak ama titrek. Yaklaştı.

“Ne oldu, kim ne dedi sana?” Elini omzuma koymak istedi ama geri çekildim. Çünkü o an, dokunursa kalbimdeki her şey dökülür sanıyordum. Yutkundum, konuşamadım. O, bir adım daha attı.

“Hadi bir şey de bana?” Gözlerinde karışık bir endişe vardı. Ama o endişe, yavaş yavaş öfkeye karıştı. Korer geldi aklına.

“Yoksa Korer mi?” dedi. Sesi bir anda keskinleşti, öyle ki içimdeki bütün dengeler altüst oldu.

“O mu söyledi bir şey? O mu yaptı?” O an, onun öfkesiyle benim suçluluğum çarpıştı. Birbirine değdi iki yangın gibi, her şey bir anda tutuştu. Başımı iki elim arasına aldım, kelimeler boğazımda sıkıştı.

“Uluğ…” dedim, sesi zar zor çıkarabildim. Nefesim yarı yolda kesildi. Gözlerimin kenarı yandı, ağzımda tuz tadı.

“Ben ne yapacağım?” diye fısıldadım. “Bana yardım et…” O an Uluğ’un yüzü dondu. Sanki bir şey anlamaya çalıştı, ama anlayamadıkça daha da küçüldü.

Ellerine baktım… parmak uçları titriyordu. Sanki birine dokunmak istiyor ama dokunduğu an her şeyin kırılacağını biliyordu. Omuzları çöktü, bakışları sönükleşti. İlk defa onu böylesine aciz gördüm.

Yıllarca her fırtınanın ortasında bile dimdik duran o adam, şimdi gözlerimin önünde kendi içinde yıkılıyordu. Bir adım attı bana doğru, sonra durdu. Benim gibi yere çöktü. Bir şey söylemek istedi; kelimeler dudaklarının kenarında asılı kaldı. Çünkü biliyordu… hiçbir kelime bu anı kurtaramazdı. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Bunu o da bilmiyordu.

Gözlerinde bir telaş, bir korku vardı; yüzünde, beni kaybetmekten korkan birinin ifadesi. Ama artık ben çoktan kaybolmuştum. Uluğ’un çaresizliğini izlerken, içimden geçen tek şey şuydu: “Benim acım, onun gücünü bile dizlerinin üstüne çökertecek kadar büyük.”

Ve o an anladım… bizim hikâyemiz, artık birbirini teselli edemeyen iki yarımın sessiz çırpınışıydı.

“Söyle… Anlat her şeyi. Ben bir yol bulurum,” dedi, sesinde karlı bir dağın tepesinden gelen o soğuk ama güçlü inanç vardı. Gözlerinde bir ışık yanıyordu; bana öyle bakıyordu ki, sanki benim için dünyayı yerle bir edebilirdi. Sustum. Dilim boğazıma düğümlendi.

“Senin için bu dünyada yapamayacağım hiçbir şey yok,” dedi sonra. “Ve ben seni kaybetmemek için her şeyimi kaybetmeye razıyım.” Alnını alnıma yasladı. Nefesi tenime değdiğinde, inanmamı istiyordu.

“Şimdi söyle ve halledeyim.” Sözleri bir devletin çatısı altından daha güven vadediyordu.

Oysa bu sözleri çok önce duymuştum ben. Her dokunuşunda, göz göze geldiğimiz her an, o derin bağlılığı hissetmiştim. Ve ne zaman hissetsem, biraz daha eksilmiştim.

“Tolga’yı öldürmüş biri olarak karşına çıksam dahi mi?” Engel olamadım. İçimde harlanan o karanlık düşünceler, suskunluğumu delip dışarı taştı.

Nefesi kesildi, gözleri bir an dondu. Baktım, gördüm… O kısacık tereddüt bile yüreğimi yaktı. Ama sonra dudak kenarına ilişen o tanıdık tebessümle, donukluk yerini kendinden emin bir rahatlığa bıraktı. Saçlarımla oynamaya başladı, o bilmiş, sakin haliyle.

“Razıyız dedik bir defa…” dedi, sesi kararlıydı. “Bu sözün ehemmiyetini anlamadın galiba.” Ağzım aralandı, nefesim soğuk havada buhar olup dağıldı.

“Sen… bana güveniyor musun?” dedim. Kelimeler bile bana ait değilmiş gibiydi; korku, tedirginlik, utanç… Hepsi birbirine karıştı.

“Sana zerre güvenmiyorum, sevgilim.” Dedi ve bakışlarını dudaklarıma indirdi. O an, bir iltifat gibi duyuldu bu sözler. Ama iltifat değildi. Acıydı, tutku karışımı bir acı… Ve sonra, sanki o acının hakkını verircesine, dudaklarını benimkine bastırdı. Gözümden süzülen bir damla yaş, dudaklarımızın arasından geçip kayboldu.

Hissettim… Bir yüzleşme yaklaşıyordu. Uluğ, bildiği ama kendine bile itiraf edemediği gerçeklerin ağırlığı altında ezilecekti. Belki hazırlıyordu kendini; belki de içten içe beni affedebileceğine dair telkinlerde bulunuyordu. Ama hayır… O, benim ihanetimi taşıyabilecek kadar güçlü değildi.

Her zamanki gibi, alt dudağıma bir öpücük kondurdu. O an, biliyordum: Beni kimsenin sevmediği ve bir daha kimsenin sevemeyeceği kadar çok seviyordu. Kokumu içine çekti, yüzüme uzun uzun baktı. Göz pınarları kızardı. Soğuk hava, burnumuzun ucunu kızartmıştı; rüzgar ise alnına düşen saç tutamlarıyla oyunlar oynuyordu.

“Uzaklaşalım mı biraz buralardan?” dedim. Sesimde bir umut vardı ama ben o umudu taşıyamadım. Acıyla inledim. Kaşları çatıldı, o tonu hiç sevmezdi. Yeşil gözleri buğulandı. Ben her kırıldığımda, o biraz daha eksilirdi. Ben her acı çektiğimde, o aynı acının ağırlığını sırtlanırdı. Bir sözünü anımsadım, şöyleydi:

“Sen üzülünce, benim evim yanıyor. Dışarıdan bu her ne kadar belli olmasa da bağıra bağıra ağlayasım geliyor.”

Sonra, sesi daha ciddi bir tona büründü: “Yarın masa ile bir toplantı olacak, güzelim,” dedi. Bir an her şey durdu. O masa… bizim sonumuz olacaktı. Günün sonunda belki her şey bitecekti, ama bizden de geriye hiçbir şey kalmayacaktı.

Uzun uzun yüzüme baktı, ardından çömeldiği yerden kalktı. Ben kaldırımda oturuyordum; başımı kaldırıp ona baktım. Elini uzattı, tebessüm etti. “Hadi gidelim.” O söz, içimde yeniden filizlenen bir umut gibiydi.

Elini tuttum. Ayağa kalktım. Elini omzuma attı, bedeninin sıcaklığıyla sardı beni. Birlikte yürüdük, adımlarımız ağır ama birbirine bağlıydı. Arabaya vardık. Bindiğimizde, ben hâlâ onun kokusunu içimde taşıyordum… sığınak gibi, ceza gibi, aşk gibi.

Araba çalıştı. Sessizlikle birlikte motorun titrek sesi, içimdeki karmaşaya karıştı. Ormanlık alan arkamızda karanlığa gömülürken, rüzgâr camlara vuruyor, içimdeki uğultuya eşlik ediyordu. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Sormadım da. Belki korkuyordum, belki de cevap almak istemiyordum. Çünkü o an, nereye gidersek gidelim, onunla olduğum sürece var olabileceğime inanmak istedim.

Uluğ direksiyona sımsıkı tutunmuştu. Çenesinin kenarında belli belirsiz bir kasılma vardı. Gözleri yolda değil gibiydi. Sanki dünyanın bütün yolları birbirine karışmış, bizi tek bir yere… bir sığınak, bir vedanın eşiğine… götürmek için birleşmişti.

Camdan dışarı baktım; ağaçların gölgeleri geriye doğru akıyor, farların ışığında kayboluyordu. Şehrin silueti ufukta belirdiğinde, gecenin içinden bir umut yükseldi. Oysa kalbim hâlâ bir savaş alanıydı. Uluğ’la aramızda yankılanan sessizlik, söylenemeyenlerin ağırlığını taşıyordu.

“Az kaldı,” dedi sonunda. Sesi yumuşaktı, ama içinde fırtınalar gizliydi. Sadece başımı salladım. Ne söylesem eksik kalacaktı.

Bir süre sonra araba durdu. Arabadan indim. Binanın önünde durduğumuzda, başımı kaldırıp yukarı baktım… sonsuzluğa uzanan, gecenin içine saplanmış bir ışık kulesi gibiydi. Cam cephesinden süzülen yansımalar, gökyüzündeki yıldızları bile gölgede bırakıyordu. İstanbul’un kalbi oradaydı; parlayan, nefes alan, yaşayan bir yapı… ve ben, o an, hem dünyanın zirvesine hem de kalbimin en derinine aynı anda çıkacakmışım gibi hissettim.

Yanımızda, siyah takım elbiseli bir adam belirdi. Hiçbir şey söylemeden göz ucuyla Uluğ’a baktı; belli ki bekliyordu. Göz göze geldiklerinde, adam başıyla selam verip elindeki cihazı okuttu. Devasa cam kapılar sessizce, zarif bir şekilde iki yana açıldı. Sanki içeri değil, başka bir dünyaya adım atıyorduk.

“Ne oluyor Uluğ?” Meraklı gözlerle ona döndüm.

“Belki uzaklaşamıyoruz buralardan ama bu gece halen bizim.” Tok sesinin tınısı içimi delip geçti.

O esnada adımlarımız binanın içene yönelmişti bile. İçerisi büyüleyiciydi. Zeminden tavana kadar uzanan cam duvarlar, şehrin tüm ışıklarını içeri buyur etmişti. Yüksek tavanlardan sarkan kristal avizeler, ışığı değil, zamanı kırıyordu adeta. Her şey fazlasıyla modern, fazlasıyla kusursuzdu. Bu mükemmelliğin içinde nefes almak bile bir lüks gibiydi.

Bir görevli bizi cam asansöre kadar götürdü. Kapılar sessizce kapandı, asansör yavaşça yükselmeye başladı. Aşağıda kalan şehir, ışıkların birbirine karıştığı bir denize dönüştü. Her kat geçtikçe dünya biraz daha uzaklaşıyor, biz bulutların arasına karışıyorduk. Sessizlik vardı; ne bir söz, ne bir nefes… sadece Uluğ’un elinin parmaklarıma hafifçe dokunuşu.

En üst kata ulaştığımızda, kapılar sessizce açıldı. Önümdeki manzara karşısında nefesim kesildi. Rüzgâr, yüzüme İstanbul’un kokusunu taşıdı: deniz, mazot, gece ve biraz da geçmiş. Çatının tamamı camla çevriliydi; sanki yıldızların arasında yürüyorduk. Yerde yüzlerce mum yanıyordu, beyaz lalelerle çevrili bir alanın ortasında…

Lalelerin arasında bir masa yoktu, sadece iki minder, iki kadeh ve bir şişe şarap. Arka planda, bir projeksiyon perdesi kurulmuştu. Işıklar sönük, her şey kusursuz bir sessizliğin içinde saklıydı.

Uluğ yanımdan geçip önümde durdu,, sonra cebinden küçük bir kutu çıkardı.

Kutunun içinden gümüş bir kolye çıktı… zincirin ucunda, birbirine dolanmış iki dalga şekli vardı. Yakından baktığımda, dalgaların uç kısmında minik bir fırtına sembolü işlenmişti; iç içe geçmiş ama birbirinden ayrılmayan iki girdap…

Bizim gibiydi. Kaosun içinde birbirine tutunan iki yorgun ruh.

“Biliyor musun,” dedi, sesi rüzgârın içinden süzülerek geldi, “seni ilk gördüğümde, her şeyi bırakabileceğimi anladım. Bu karmaşanın içinde bana bahşedilmiş bir ödül gibiydin Mihran.” Sustu. Gözlerimi kaçırmadım. Oysa ben nefes bile alamıyordum.

“Daha iyi anladım…” Göğsünü kabartarak nefes aldı. “Uraz ile Yade’nin sonunu yaşamayacağım. İzin vermeyeceğim,” Diye devam etti.

“Uluğ…” dedim kısık bir sesle, “affetme beni, sadece kal.” Bir an gözlerini kapattı, sonra bana doğru yaklaştı. Ellerini yüzüme koydu; başparmakları yanaklarımdaki ıslaklığı sildi.

“Affetmek için değil, kalmak için geldim güzelim,” dedi. Rüzgâr saçlarımı savurdu, lalelerin yaprakları titredi. Uluğ, kolyeyi boynuma takarken parmakları titriyordu. Zincirin soğukluğu, tenime değdiğinde bir hatıraya dönüşüyordu sanki.

“Sende… bıçağını acıtmadan sok, olur mu?” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı ama içinde yankılanan anlam, bir dağın göğsüne saplanan yıldırım gibiydi. Öyle bir sessizlik çöktü ki, nefesimin sesi bile ayıptı. Gözlerimin içine baktı, öylece kaldı. Dudakları titredi; alnını alnıma yasladığında, teninde o yalvarışın sıcaklığını hissettim.

Göz kapaklarım ağırlaştı. Nefes almayı unuttum. O cümle, kalbimin duvarlarına çarpıp dönüp dönüp içimde yankılandı. O an anladım: Uluğ, her şeyi biliyordu. Ve buna rağmen yanımdaydı.

“Ben,” dedim, dudaklarım zar zor kıpırdadı, “ben seni yaraladım değil mi?”

“Biliyorum,” dedi, sesi sakin ama kırık. “Mihran… senin yaralarını taşıyabilirim. Kendi açtıklarını bile.” O an bir şey koptu içimde; yılların ağırlığı, günahların yükü, gizlenmiş bütün suçlar o rüzgârla savrulup gitti sanki. Başını kaldırdı, gözlerini yüzümde gezdirdi.

“Mihran,” dedi, “geçmişi unutma, beni affetme, çünkü ben seni zaten affedeli çok oldu. Kendini affetmeyi öğren. Senin için kalıyorum, seninle yanmak için değil.” Parmak uçlarıyla kolyeme dokundu. Zincir tenimde parladı, sanki içindeki ışığı kalbimden alıyordu.

“Bu,” dedi, “birlikte battığımız, ama birbirimizi kaybetmediğimiz yerin sembolü. Her şey yıkılsa da, bu hep kalacak.” Rüzgâr yükseldi, lalelerin yaprakları usulca savruldu. Mumların alevi titredi. Uluğ, ellerini saçlarıma daldırdı, yüzünü boynumun kıyısına gömdü.

“İçimde ne varsa, hepsi seninle yanıyor,” dedi. “Ama bu sefer… acıtmayalım birbirimizi.” Yüzümü avuçlarının arasına aldı, parmakları titriyordu. O an, gözyaşlarımı gizlemedim. Artık hiçbir şeyi gizleyecek gücüm kalmamıştı.

“Uluğ…” dedim, “ben senden gitmek istemiyorum.” Başını hafifçe salladı, gözlerindeki o hüzünlü tebessüm kalbimi paramparça etti.

“Gitme o zaman,” dedi sessizce. “Bir gece olsun, kal.” Ve ben kaldım. Ama sadece tek bir gece… Anlamını bilmeden bir gece kaldım. Bir gece ile hayatına girmiştim… Ve bir gece… Öylece… sessizce…

Zamanın durduğu, şehir ışıklarının bile sus pus olduğu o tepede, onun kollarında kaldım. Bir yanım ölmeye hazırlanıyordu, bir yanım ilk kez yaşamaya başlıyordu. O geceyi, hiçbir şeyin silemeyeceğini biliyordum. O gece, acının bile güzelleştiği tek andı.

Uluğ, bir şey söylemeden elimi tuttu. Parmaklarının arasında parmaklarım kayboldu; o tanıdık sıcaklık, içimdeki bütün dirençleri eritiyordu. Yerde, beyaz lalelerin ortasında serili yumuşak minderlere doğru beni yönlendirdi. Mumların titrek ışıkları, gölgemizi duvara vuruyordu. Sessizlik o kadar derindi ki, sadece kalplerimizin atışı duyuluyordu.

Mindere oturduğumuzda, Uluğ elini yavaşça uzattı ve yanında duran koyu bordo şarap şişesini aldı. İki ince kadehi dikkatle doldurdu; mum ışığı şarabın içinde kırmızı bir ateş gibi titriyordu. Parmak uçlarımız şişeye değdiğinde, küçük bir kıvılcım geçti aramızdan. Kadehleri bana uzattığında aldım, yavaşça birbirimize dokundurarak “şerefe” dedik. Şarabın boğazımdan geçişi, içimi hem ısıttı hem de önceki acılarımı hatırlattı.

Uluğ, kadehini yerleştirdikten sonra önündeki küçük bilgisayarı açtı. Parmakları tuşlarda sessizce dolaştı; ardından karşıdaki beyaz perdeye görüntü yansımaya başladı.

“The Notebook,” dedi usulca, gözlerimin içine bakarak. “Hiç izledin mi?”

Başımı iki yana salladım, “Hayır…” dedim. Sadece gülümsedi, o tanıdık bilmiş gülümseyişle.

“O zaman ilk defa burada, benimle izleyeceksin. Ve ilk şarbı da yanımda içtin.”

İçimden bir ürperti geçti; daha film başlamadan kalbimde bir yerlerde sıkışmış bir şeyleri hissettim. Uluğ yanıma oturdu, kolunu arkamdan geçirdi ve beni sessizce kendine çekti. Başımı omzuna yasladım. Perdede yağmurla ıslanmış bir aşk hikâyesi akmaya başladığında, dışarıda rüzgâr binanın camlarına vuruyor, mum ışıkları yüzümüze yumuşak bir parıltı bırakıyordu.

İlk sahnelerden itibaren kelimeler boğazımda düğümlendi. Her itiraf, her kavuşamama içimde yankılandı; gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Uluğ’un kaşları istemsizce çatıldı; ama o, 23 kez izlemişti bu filmi ergenliğinden beri. Gözlerindeki o hafif hüzün ve istemsiz gerginlik, onun her sahnede kalbinde hissedilen ağrıyı ortaya koyuyordu.

Merakla sordum, sesim titreyerek: “Bu filmi… bu kadar çok izledin mi?” Uluğ başını hafifçe salladı, sessizce dudaklarını ısırdı.

“Evet… fakat her seferinde de kalbimde bir ağrı hissediyorum. Ağlamak istiyorum ama… gözümden bir damla bile akmıyor. Bu benim kefaretim gibi. Ne yaşarsam yaşayım, her seferinde gözyaşıma engel oluyorum.”

Onun bu sözlerini duyduğumda içimden bir şeyler koptu. Onu sıkıca sardım; tüm gücümü vererek, onu kendime çekip korumak istedim. Kalbim onun kalbine dokunurken, gözyaşlarım yanağımdan süzüldü ve boynuna düştü.

Film ilerledikçe, her sahnede daha da derinleşen bir hüzün ve yürek burkan bir aşkın ağırlığını hissettim. Ben ağladıkça, Uluğ sessizce yanımda kaldı; kaşları çatık, dudakları sıkılmış, ama gözlerindeki o derin, sessiz acı, onun her izleyişinde kendini tekrar eden bir ritüel gibi bana aktı.

Her sahne, her itiraf, her kavuşamama… bizdik. Ama biz, bir gece için yalnızca, kalbimizin en kırılgan haliyle, birbirimize yaslanmış iki eksik insan olarak oturuyorduk.

Ve o an… şarap kadehlerimizin yanındaki mumların ışığında, perdede yansıyan aşk hikâyesi ile biz, birbirimizin yanında, sessiz ama derin bir şekilde birbirimizi hissettik.

Filmin sonunda yaşlı çiftin birbirine sarılıp sessizce öldüğü o sahne geldiğinde artık ağlamaktan bitkindim. Nefesim titriyordu. O an Uluğ başını bana doğru eğdi, alnımı öptü.

“Her aşkın bir ömrü vardır, Mihran,” dedi kısık bir sesle. “Ama bazıları, ölümsüzlüğü seçer.” Ona baktım. Perdede yansıyan son karede iki insan birbirine sarılmış yatıyordu; bizse, o sahnenin bir yankısı gibiydik.

“Böylesi bir aşk yaşamak mümkün mü,” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

“Bak bize,” dedi. “Ne kadar da imkansızız ama,” Alayla karışık bir acıyla.

“Ama bedeli ağır bir aşk bu. Bizimki, sonu belli olan bir hikâye Uluğ.” Yanıtımda geç kalmadım. Gözlerine inen hüzün göğsümü delip geçmişi.

Sonra sessizlik… Sadece perdedeki solan görüntü, mumların titrek ışığı ve rüzgârın uğultusu kaldı. Ve biz, birbirine yaslanmış iki eksik insan… Bir filmin içinde değil, kendi hikâyemizin en kırılgan sahnesinde oturuyorduk.

Perdenin son sahnesinde iki insanın sessizce birbirine sarılıp öldüğü görüntü ekrandan silinirken, içimdeki boşluk birden dolmuş gibi hissettim. Gözyaşlarımın sıcaklığı yanaklarımı ıslatıyor, titrek nefesim göğsümde çarpıyordu. Uluğ sessizce yanımda oturuyordu; alnını hafifçe öne eğmiş, bakışlarını kaydırmadan bana ayırmıştı. İçimde bir cesaret kıvılcımı yanmaya başladı.

Ona baktığımda, onun çoktan bana dönmüş olduğunu gördüm. Mum ışığı dudaklarına çarpıyordu. Uzun zamandır farklı duygular içindeydim. Her yastığa başımızı koyduğumuzda hissettiğim şeylerdi. Normaldir dedim fakat dün gece lavaboda yaşananlardan sonra Uluğ’un da böyle hissettiğini gördüm. Yavaşça ona yaklaştığımda bunu onay olarak görmüş ve belimi sarmalayıp beni göğsüne çekmişti ve yine saymayı bıraktığım o öpüşme anı gerçekleşti.

Masum başlayan öpücük, yavaş yavaş derinleşti; dudaklarımız birbirine daha sıkı yapıştı, nefeslerimiz birbirine karıştı. O an Uluğ bir an için geriye çekildi, gözlerindeki kararlılığı ve tereddüdü bir arada gördüm.

“Kendimi kontrol etmeliyim… yoksa iyi yerlere gitmeyecek,” dedi, sesi düşük ama ciddi, kalbime dokunan bir uyarı gibi. Ben ise cüretkar bir şekilde baktım ve fısıldadım:

“Ya ben o yere gitmek istiyorsam? Ya istersem?” Uluğ’un gözlerinde bir an şaşkınlık, sonra hafif bir gülümseme belirdi.

“Bunu… istediğini sanmam,,” dedi, sanki bir itirafı sessizce dile getiriyordu. O anda kendimi tutamadım; eteğinin ucunu nazikçe tuttum ve yavaşça kucağına oturdum. Kalbim göğsüne yaslanmış, ruhum onunla bütünleşmişti. İçimde bir güven ve teslimiyet vardı:

“Ruhum ilelebet sana ait… aynı şekilde bedenim de öyle olsun istiyorum, Çebi.” Uluğ, hayranlıkla, gözlerimi izledi; gözlerinde bir hayranlık, bir özlem ve tarifsiz bir tutku vardı. Ama cümlesini tamamlayacak gibi dudaklarını açtığı anda, ben ona yeniden saldırdım; dudaklarımız bir kez daha birleşti. Bu öpücük, bir meydan okuma ve bir teslimiyetin aynı anda ifadesiydi.

Parmaklarım saçlarına dolandı, onun sıcak nefesi tenime değdiğinde, tüm bedenim bir titreşimle tepki verdi. Uluğ’un elleri sırtıma, belime kaydı; her dokunuşunda birbirimizi daha da derin hissettik. Dışarıdaki rüzgâr camlara vuruyor, mumların ışığı titrek bir ritimle etrafımızı aydınlatıyordu. Şehrin ışıkları aşağıda birer yıldız gibi parlıyordu, ama biz, kendi evrenimizde kaybolmuş iki insan gibi, zamanı unutarak birbirimize sarılmıştık.

Uluğ’un dudakları boynuma, omzuma kayarken, ben de her nefes alışında onun varlığını içine çekiyordum. Bir yandan tutku, bir yandan sevgi, bir yandan teslimiyet… Hepsi aynı anda kalbime çarpıyor, ruhumu sarıp sarmalıyordu.

Ve o anda fark ettim: Bu, sadece bir bedenin birleşmesi değil; ruhlarımızın, korkularımızın, eksiklerimizin birbirini tamamladığı bir an. Uluğ ve ben, hayatın tüm karmaşasından, acılarından ve geleceğin belirsizliğinden uzak, sadece birbirimize ait olabiliyorduk.

Uluğ, yavaş ve emin hareketlerle ellerini omuzlarıma koydu, gözlerindeki kararlılık ve şefkat beni tamamen teslim etmeye çağırıyordu. Bluzumun düğmelerine dokundu; elleri hafifçe titreyerek ama kesin bir güvenle iliklerini açtı. Kumaş yavaşça aşağı kayarken, tenime değen parmaklarının sıcaklığı tüm direncimi eritiyordu.

Kalbim deli gibi çarpıyor, nefesim kesiliyordu. Ama buna karışan bir heyecan, bir teslimiyet duygusu vardı; utancım ve arzuyla karışık bir titreme hissediyordum.

Sonra elleri eteğime ulaştı; belimden tuttu, yavaşça kaldırdı. Kumaş kayarken bacaklarımda hafif bir ürperti oluştu. Gözlerim Uluğ’un gözlerine kilitlenmişti; sanki her hareketim onun gözlerinden okundu ve izin verildi.

Ben de, bir an duraksayıp nefesimi topladıktan sonra, ellerimi Uluğ’un gömleğine götürdüm. Düğmeleri birer birer açarken, onun sıcak teni ellerimi çekiyordu. Kumaş aşağı kaydı, omuzlarına ve göğsüne dokundum; o an bir sessizlik çöktü, sadece nefeslerimiz ve kalp atışlarımız vardı.

Pantolonun kemerini yavaşça gevşettim; ama bir an için göz göze geldik ve küçük bir gülümseme paylaştık. O da beni izliyordu, sabırlı ve hayran bir bakışla. Kumaş aşağı kaydı, ve o an yalnızca bir engel kaldı: iç çamaşırlarımız.

Bir an utandım, kalbim hızlı atıyordu; ama bu utanç kısa sürdü.

“Durabiliriz istersen?” Nefes nefese sordu, sesi yumuşak ama kararlıydı. İçimden bir cesaret geldi; yavaşça sütyenimi çıkardım. O anda, bir süreliğine zaman durmuş gibiydi. Sadece birbirimizin varlığı, dokunuşlarımız ve sessiz anlaşmamız vardı. Gözlerimiz konuşuyordu; kelimelere gerek yoktu.

Ve o an anladım ki, bu gece sadece bedenlerimizin değil, ruhlarımızın da birbirine tamamen teslim olduğu, bir daha asla unutamayacağımız bir anın başlangıcıydı.

Uluğ’un elleri, benim bacak aramda gezinirken zaman ağırlaşıyordu; dakikalar birer damla gibi yavaş akıyor, her nefesimiz bir melodiyi fısıldıyordu. Tenimize değen her sıcaklık, mum ışığının titrek gölgeleriyle dans ediyor, lalelerin beyazlığı ruhumuzu sarmalayan bir yorgan gibi üzerimize düşüyordu.

Kendi kalbimin atışını duyabiliyordum, Uluğ’un kalbiyle uyumlu bir ritimde çarpıyor; her dokunuş, sessiz bir şiir gibi içime işliyordu. Birbirimizin varlığı, fısıldayan rüzgâr ve uzaklardan gelen İstanbul’un gece sesiyle birleşiyordu; tüm dünya bizim bu küçük evrenimizmiş gibi kaybolmuştu.

Uluğ’un bakışları derin, hayran ve koruyucuydu; ben ise ruhumla bedenimi ona teslim ettim. Titrek bir gülümseme, kısa bir sessizlik… sonra bir uyum başladı; nefeslerimiz, kalplerimiz ve ellerimiz birbiriyle konuşuyor, kelimelere ihtiyaç bırakmıyordu. Her yakınlaşma, bir öykünün satırları gibi içimize işliyordu, bir fırtına değil, nazik bir rüzgâr misali.

Bir süreliğine sadece var olduk; zamanın akışı durdu, dünya uzaklaştı. Gözlerimizi kapattık, dudaklarımız birbirine değdiğinde bir masalın ilk cümlesi okunur gibi bir huzur hissettik. Ruhlarımız birbirini kucakladı; tüm korkular, acılar ve eksiklikler, o an sadece birbirimize dair bir güvene dönüştü.

Ve sonra, usulca geri çekildik. Ellerimiz hâlâ birbirini tutuyordu ama nefeslerimiz normale döndü. Gözlerimizi açtığımızda, mumların ışığı ve lalelerin beyazlığı arasında sessiz bir huzur vardı. Birliktelik, açık bir fırtına olmadan, sadece dokunuşların ve kalp atışlarının yankısıyla tamamlanmıştı.

O an anladım; bu gece, kaybedeceğimiz bir dünyada kazanılmış bir cennetti. Sessiz, derin ve tamamen bizimdi.

Çıplak vücudum, onun çıplak vücuduna serilmişti. Nefesimiz birbirine karışmış, kalplerimiz hızlı bir ritimde çarpıyordu. Kan, ter ve titrek heyecan birbirine karışmıştı; zaman, o an için durmuş gibiydi.

“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Uluğ. Sesinde hem merak hem de bir çekingenlik vardı. Utanç ve mahcubiyetimi saklamak için yüzümü göğsüne bastırdım, tam da o yerde, kalbimde bir yara gibi duran yere. O geceyi, her anı, her hatırasını sessizce öperek ve dokunarak onurlandırdım.

“Ne, yoksa pişman mı oldun?” dedi Uluğ’un sesi, kulağıma ulaşırken hafifçe titredi. Başımı kaldırdım; gözlerimiz karşılaştı ve korkmuş ama güven dolu bir ifade vardı yüzünde. Gülümsedim. Ve dudağına derin bir öpücük kondurdum.

Kahkaha ile karışık bir rahatlama, ikimizde de belirdi. Onun şaşkın bakışlarına kıkırdayarak karşılık verdim.

“Of, evet… hiç de hayal ettiğim gibi değil,” dedim, dudaklarımı büzerek. Gözlerimiz birbirine kilitlendi; o ifade, hem şaşkın hem de hayranlık doluydu. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

O an bir sessizlik çöktü, sadece nefeslerimiz duyuluyordu. Tenimizin sıcaklığı, kalplerimizin ritmi, mum ışığının yumuşak parıltısı ve lalelerin beyazlığıyla birleşmişti. Dayanamamış gülüşlerimiz birbirine karıştı.

Ve o anda anladım: bu, dünyadaki her kaosun, her acının ve her kaybın arasında, bize verilmiş küçük ama tarifsiz bir cennetti. Sessiz, derin ve tamamen bizimdi.

“Demek hayal ettin?” dedi Uluğ, dudaklarının kenarına yerleşen alaycı bir gülümsemeyle. “Bilseydim bunca zaman kendimi sapık gibi hissetmezdim.”

Gözlerimi kısıp çenemle göğsüne hafifçe vurdum.

“Gıcık mısın sen acaba?” dedim, yüzümde sahte bir öfke ifadesiyle. Oysa o sadece güldü… öyle içten, öyle dolu bir kahkaha attı ki, o ana kadar duymadığım bir ses yankılandı içimde. Sanki yıllardır bastırdığı bir mutluluğun perdesini aralıyordu.

Bir süre bana baktı, gülümsemesi usulca yerini ciddiyete bıraktı.

“Seni seviyorum, Mihran Uluöz.” Cümle öylesine sade ama öylesine çıplaktı ki, kelimeler birer birer kalbime saplandı. Bir anlık sessizlikte nefesim tutuldu, yüzümdeyse kocaman, farkında olmadan beliren bir tebessüm yayıldı.

Ben de usulca fısıldadım, gözlerimi gözlerinden ayırmadan: “Seni seviyorum, Uluğ Köksoy.”

O an gözlerinde bir şey kıvrıldı. İfadesi değişti, omuzları hafifçe kasıldı. O ismi duymak… belli ki bir yara gibi hâlâ oradaydı.

O ismi birlikte silip atmıştık. Onun değil, benim isteğimle. “O adı sevmiyorum,” demişti bir keresinde. Ama asıl onu susturan bendim. Onun rahatsız olduğu her şeyden onu korumaya çalışırken, bir bakıma ben de geçmişini susturmuştum.

Bir süre konuşmadık. Sadece sessizliğin sesini dinledik. Nefeslerimizin ritmi birbirine karıştı, mumların alevi hafifçe titredi. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, şehir uykusuna çekiliyordu. Bizse, birbirimize sarılmış halde, o sessizliğin içinde kaybolduk.

Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorum. Mumlar birer birer sönmüş, gökyüzünde sabahın ilk ışıltısı belirmeye başlamıştı. Başım onun göğsünde, ellerim göğüs kafesinde geziniyordu. Kalbinin düzenli atışlarını dinlerken, göz kapaklarım ağırlaştı. Uykulu bir sesle mırıldandım:

“Uluğ… bana bir şey anlat.”

“Ne anlatayım?” dedi yorgun ama huzurlu bir sesle.

“Yade’yle Uraz’ın nasıl tanıştığını…” Gülümsedi. Sanki uzun süredir kimsenin adını anmadığı bir geçmişin kapısı aralanmıştı o anda.

“Yade ile Uraz mı?” diye tekrarladı, sesi yavaşça uzaklara kayarken. “Bu hikâye biraz gürültülü başlar.” Ben kıkırdadım, sonra kollarını biraz daha sıkı sardı.

“Tamam,” dedim uykulu bir tebessümle. “O zaman sessiz kısmını anlat.” Bir an düşündü, sonra gözlerini tavana çevirdi, sesine uzak bir ton yerleşti.

“Uraz onu ilk kez bir okul bahçesinde bale gösterisini yaparken görmüştü. Gözlerinde bir meydan okuma varmış… Ve Uraz, o bakışı aylarca unutmak istedi. O gün birbirlerine çarptılar… kelimenin tam anlamıyla…ve ikisi de geri adım atmadı. Uraz o an fark etti, karşısındaki kız sıradan biri değildi. O, dünyayı sorgulayan, her şeye kendi cevabını bulan biriydi. Belki de bu yüzden…” Bir an sustu.

“…belki de bu yüzden Uraz, kendini ilk kez birine geç kalmış gibi hissetti.” Sözleri ağır ağır döküldü, bir rüya gibi. Gözlerim kapanırken onun sesi uzaklaştı, yankı oldu içimde. Rüzgâr perdenin ucunu kıpırdatıyor, dışarıdan loş bir gün ışığı süzülüyordu. Ve o anlatmaya devam ettikçe, ben düşle gerçeğin arasında bir yere savruldum.

 

🕊️

 

Flaşbelek: OPİA

 

|2014, İNGİLTERE,

 

|LONDRA

Bir yıl boyunca her çarşamba, aynı saatte, aynı köşede otururdu Uraz. Çimenlerin arasında, demir bankın soğuk

kenarında. Sahnenin etrafını çevreleyen beyaz tentenin altında müzik başlardı: Tchaikovsky’nin notaları, rüzgârla beraber

dallara karışırdı. Ve o hep oradaydı. Kız. Saçları topuz, sırtı dimdik. Her dönüşünde, her adımında zamanı kıran bir

zarafetle…

Onun adını kimse yüksek sesle söylemezdi. Hocalar bile “balerin kız” der geçerdi. Sanki adı söylenirse bir tılsım

bozulacakmış gibi. Uraz önce meraktan gitmişti, sonra alışkanlıktan. Sonra… takıntıydı belki, bilmiyordu. Ama gözlerini

alamadığı o anlarda hep aynı his çökerdi üzerine… kalbine bir el değmiş gibi.

“Opia…”

Kendi kendine mırıldandığı bir sesti bu. Bir kelime bulmuştu bir yerde. “Birinin gözlerine bakarken hissettiğin o

kırılgan istila.” Yade’nin bakışı öyleydi; uzak, ulaşılmaz ama sanki onun içini delip geçiyordu.

Bir yıl boyunca adını öğrenemedi. Kütüphane listelerinde, afişlerde, sahne kartlarında hep “Solo Dans: Bale Bölümü”

yazardı. İmzasızdı. Uraz, bir akşam güneş batarken, gösteri bitiminde ilk defa sahnenin arkasına yürüdü. Yade’nin sırtı

dönüktü, topuzunu çözüyordu. Uraz’ın kalbi deli gibi atıyordu. Onu çağıracak bir kelime aradı… adını bilmediği birine

nasıl seslenirdi ki insan?

Ve ağzından döküldü:

“Opia!”

Yade, yavaşça döndü. Göz göze geldiler. Işık, tam gözlerinin ortasında kırıldı. Bir an için dünya sustu. Sonra Yade’nin

dudakları hafifçe kıvrıldı, ne şaşkın ne kızgın, sadece tanıdık bir sessizlikle.

“Demek öyle diyorsun,” dedi. “Gözlerimin bir adı var yani.”

Uraz nefes alamadı.

“Başka türlü anlatamıyorum seni.”

Yade o an hiçbir şey söylemedi. Sadece hafifçe başını eğdi. Ve o anda Uraz anladı… bazen birini gerçekten tanımak,

adını bilmeden de mümkündü.

Uraz, ağzını açmış, “Numaranı alabilir miyim?” diye düştü bütün kelimeler.

Yade göz kırptı, “Benim numaram yok,” dedi ve topuzunu çözdü; saçları gece gibi akıyordu. Ve arkasına dönmüş uzaklaşmıştı. Uraz ise öylece arkasından ona bakakalmıştı.

Yine günlerden bir gün Yade kütüphanede yalnız bir sırada otururken; prova arasında sahne notlarını inceler. Uraz, kendini saklayarak gelir, aynı sıranın birkaç koltuğu ilerisinde oturur. Konuşmazlar önce. Uraz sadece seslenir, “Opia.” Yade gözlerini kaldırır, ama kütüphanenin sessizliği içinde gülümsemesi zarifçe duyulur.

Uraz, fısıldayarak Yade’nin kulağına yaklaşır. “Gerçekten numaran yok mu?” Yade ise oldukça dik ve oldukça zarif bir biçimde duruşunu sergiler.

“Telefonum var ama numaram… kişiye özel değil.” Der. İşte bu Uraz’da derin bir merak dürtsünü artırır.

“Bana özel olsun istersen.” Net ve cüretkardı. Bu kıza hayran olmuştu. Çapkınlığıyla bilinen Uraz Demirhan son bir yıldır liseli bir çocuk gibi okulun balerin kızını takıntı haline getirmişti. Herkes onun bu hallerine şaşırıyor, yanına gelen her kızı da reddediyordu.

“Özel olmak… pahalı bir şeydir.” Başını önündeki kitaptan bir an kaldırmadan cevabını vermişti. Bu halleri Uraz’ı çıldırtıyordu. Etrafın kalabalık oluşuna aldanmadan Yade’nin sandalyesini yanı başına çekmiş ve mesafeyi sıfıra çekmişti. Tek amacı Yade’nin ilgisini çekebilmekti ve başarmıştı.

“Ben ödeyebilirim.” dedi, hafif bir tebessümle. “Fazlasıyla zenginim.”

Yade gözlerini çevirdi, dudaklarının kenarı titredi. “Kendini Taçsız Kral zanneden bir zengin bebesi daha. Ne manidar ama!” Yade cevabında geç kalmamıştı. Uraz şımarık bir biçimde alt dudağını büzdü. Aklında yankılanan hitaplarla huzura kavuştu.

Opia ile Taçsız Kralın masalsı aşkı.

Bunu sevmişti fakat aklından geçen bu düşüncelerin dramatik kısmından bihaberdi.

O günden sonra her şey değişti. Uraz, artık her sabah okulun avlusundan geçerken sahne kapısına bakmadan edemiyordu. Bazen onu pencereden görürdü; bale salonunda, ince parmaklarıyla ayakkabısının kurdelelerini bağlarken. Bazen de yalnız bir bankta oturur, elleri kucağında, dünyadan kopmuş gibi bakardı.

Bir akşam, yağmur yeni başlamıştı. Yade prova çıkışı şemsiyesiz yakalandı. Uraz arabasından inip koştu, ceketini çıkarıp uzattı.

“Al, hasta olacaksın.” Yade başını iki yana salladı.

“Ben yağmurdan korkmam.”

“Ben korkuyorum,” dedi Uraz. “Ya senden bir şey eksilirse diye.” O an Yade sustu. Gözlerini kaçırdı.

“Seninle oyun oynamıyorum, Uraz,” dedi soğukça.

“Ben de oynamıyorum,” dedi Uraz. “Ama sen sahnede bile gülümsemezken, ben orada oturup nefes almayı öğreniyorum.” Yade, onun sesindeki ciddiyete şaşırdı. Bir adım attı, sonra geri çekildi.

“Benim hayatımın her adımı kırılgandır. Senin ellerin ise… fazla güçlü.”

“Tutmayacağım, sadece yanında yürüyeceğim,” dedi Uraz sessizce.

O akşam, ilk kez birlikte yürüdüler. Londra’nın soğuk kaldırımlarında, sokak lambalarının altında sessiz bir müzik çalıyordu. Tchaikovsky değil belki ama… ikisinin adımlarından doğan bir melodi vardı orada.

Ve yıllar sonra, sahnenin ışıkları çoktan sönmüşken, rüzgâr o eski melodiyi yeniden taşıdı. Tchaikovsky’nin notaları gökyüzüne karıştı, sanki bir yerlerde Yade yine dönüyordu… o zarif dönüşüyle, zamana meydan okurcasına. Uraz artık orada değildi; ama onun baktığı yer, hâlâ aynıydı. Bir balerin gibi hafif, bir dua kadar sessiz kavuşmaları, mahşere ertelenmişti. Belki bir gün, gök kubbenin altında sonsuz bir sahne kurulur; Yade beyaz tül eteğiyle döner, Uraz onu alkışlarla değil, kalbiyle selamlar.

Ve o zaman, “Opia” yeniden yankılanır: Bir bakışla başlayan, bir sonsuzlukla tamamlanan o masal…

 

 

🕊️

Günümüz…

Geçmişin ağırlığının altında ezim ezim eziliyorum. Her nefeste biraz daha geçmişe gömülüyor, biraz daha o eski hikâyelerin içine düşüyorum. Yade ile Uraz’ı hatırladıkça, içim ürperiyor. Onların kavuşamadan biten o masalsı hikâyesi, sanki kaderin bana yolladığı bir uyarıymış gibi. Gözümden süzülen yaşlar, yanımdaki çıplak tenin sıcaklığına karışıyor. Daha da yaklaşıyorum ona… Uluğ’a. Kalbimle değil, korkularımla sarılıyorum bu defa.

Onu kaybetmek istemiyorum. Ben, Yade ile Uraz gibi bir son yaşamak istemiyorum. Bu, son zamanlarda içimde büyüyen en büyük korkuya dönüştü. Sevmenin bedelinin hep bir kayıpla ödendiği şu dünyada, ben kaybetmemeyi diliyorum sadece.

Uluğ’un nefesi enseme dokunuyor, yavaş ve huzurlu. Parmak uçlarım omzuna uzanıyor, teni ılık. Zaman yavaşlıyor. Kısa bir sessizlik, sonra içimizi saran dingin bir karanlık. Uykuya dalıyoruz… hem birbirimize, hem kaderin belirsiz kollarına.

Birkaç saat sonra, bir ses beni derin uykumdan çekip alıyor.

“Mihran, uyan… hadi, kalkmalıyız.” Uluğ’un sesi. Telaşlı. Gözlerimi açtığımda tepemin cam oluşu soluk bir gün ışığını belirmesine neden olmuştu. Yüzüme düşen gölgeden onun ayakta olduğunu anlıyorum.

“Ne oldu?” dedim, sesi tam çıkmayan bir fısıltıyla. Uluğ üstünü giyinmiş, elindeki saati kontrol ediyor.

“Gitmemiz gerekiyor,” dedi, kelimelerinin arasında gizlenen bir aceleyle.

“Gitmemiz mi? Nereye bu saatte?”

“Bir iş toplantısı çıktı. Şehir dışına.” Sesinde garip bir sertlik var. Minderlerin arasından doğrulmuşken, battaniye omuzlarımdan düşmüştü.

“Ciddi misin? Okulum var Uluğ, bu kadar ani…” Uluğ bakışlarını kaçırdı. İşte buna kaş çatmıştım.

“Burada kalmanı istemiyorum,” dedi sonunda. “Etraf hiç güvenli değil.” O an içimde bir fırtına koptu.

“Ne demek bu? Ne oluyor Uluğ?”

“Hiçbir şey, sadece… lütfen güven bana.” Yüzündeki o tanıdık inat çizgisi belirdi. Bir şeyler gizlediğini hissediyorum, ama kelimelerin arasına duvar örmüş. Derin bir nefes aldım. Kısa bir sessizlik, ardından yavaşça ayağa kalktım

“Peki,” dedim sadece. “Ama bil diye, içime bir korku düşürdün.” Uluğ başını salladı ve esnada gözünün içi parladı. Bana acıyan bir yüz ile baktı. Bu beni korkuttu.

“Hazırlan güzelim, seni burada bırakamam.” Giyinmeye başladım sessizce. Ben ona bakarken o bakışlarını durmaksızın kaçırıyordu. Kalbime telkinlerde bulunuyordum. Sadece ayakkabıların sesi var çatıda, zemine değen o tekdüze vuruş.

Birazdan ev yoluna düşeceğiz, ama içimde bir his var… bir şeylerin başladığı o yerden, artık hiçbir şeyin eskisi gibi dönmeyeceğini söyleyen bir his. Ve içimden, kimselerin duymadığı bir dua geçiyor:

Yade ile Uraz gibi olmasın sonumuz…

Arabaya bindiğimizde, şehrin sabah sisi henüz dağılmamıştı. Uluğ direksiyona geçti, ben yan koltukta sessizce oturdum. Motorun sesi, içimizdeki sessizliği bastırmaya yetmiyordu. Ne o konuşuyordu, ne ben bir şey sorabiliyordum. Yüzüne baktığımda, dün gece bana sarılan o adamdan eser yoktu. Omuzları gergin, bakışları uzak… Sanki içinde bir hesap dönüyor, ama bana dokunmaması için her kelimesini yutuyordu.

Camdan dışarı baktım; yollar ıslaktı, yağmur izleri hâlâ kaldırım taşlarında parlıyordu.öİçimde, tarif edemediğim bir sıkıntı geziniyordu. Karnımda bir düğüm, kalbimde yabancı bir titreme. Bu sessizlik, bir fırtınadan önceki o ağır havaya benziyordu.

“Uluğ…” dedim usulca. Gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi: “Hm?”

“Bir şey mi oldu?” Bir anlık duraksama…

“Hayır, sadece iş. Telaş yapma.” Ama sesi, her zamanki gibi değildi. Kelimeleri, bir yalanın kenarında titriyordu. Ellerini direksiyona biraz fazla sıkı kavradı. Parmak kemikleri beyazlamıştı. Benimse içimde bir ürperti büyüyordu. Radyoda çalan müzik bile yabancı geliyordu artık… her notası, yakında olacak bir şeyin habercisi gibiydi.

Yol uzadıkça sessizlik kalınlaştı. Şehrin kenar mahallelerinden geçerken, sabahın solgun ışığı camlardan içeri sızdı. Ve o anda fark ettim… Uluğ’un gözleri aynadan bana hiç bakmıyordu artık. Sanki kendini benden koruyordu.Ya da beni, kendisinden.

“Eve mi gidiyoruz gerçekten?” diye sordum.

“Evet,” dedi kısaca. Ama sesi, daha çok “keşke sormasaydın” der gibiydi. Arabayı bahçenin önüne park ettiğinde, kalbim hızla çarpmaya başladı. Evin kapısına değil, bahçeye baktım önce… ve o an, içimdeki bütün huzur yerle bir oldu.

Korer ve Uraz oradaydı. Ayakta, birbirlerine yakın ama konuşmadan duruyorlardı. Yüzlerinde o tanıdık, kasvetli ifade. Bir şey olmuştu. Kesinlikle bir şey olmuştu. Kapı açıldı, dışarı adım atar atmaz havanın ağırlaştığını hissettim. Gözlerim Uluğ’a döndü. O, dudaklarını sıkmış, belli belirsiz bir nefes veriyordu. Sanki her şeyin sonunda sessizce “hazır ol” der gibiydi.

“Uluğ…” dedim yine, sesi titreyen bir çocuk gibi. Ne Korer’in ne Uraz’ın bana bakışında açıklama vardı. Sadece o tanıdık sessizlik.

Yade’nin sahne öncesi sessizliği gibi… Bir fırtına öncesi o donuk, zarif sükûnet. Ve o anda anladım: bizi buraya getiren yol, yalnızca eve değil, gerçeğin tam ortasına çıkıyordu.

Uluğ’un cevap vermeyeceğini anladığım anda gözlerimi Uraz’a çevirdim. Korer’in dün ettiği o kırıcı sözlerden sonra, ondan biraz olsun anlayış bekliyordum. Ama karşımda duran Uraz’ın bakışları her zamankinden farklıydı. O öfke dolu, yakıcı gözlerin yerinde şimdi sadece derin bir acı vardı.

Korktum.

Ciddi anlamda korktum.

“Uraz… herkes iyi değil mi? Uluğ bana hiçbir şey söylemiyor, bari sen bir şey de.” Sesim titriyordu; kelimelerim sanki dudaklarımın ucunda donup kalıyordu. Oysa o, Yade’yi kaybettiği günden beri taş kesilmiş gibiydi. Gözleri ifadesiz, yüzü solgun, hareketleri kısıtlıydı. Bir heykel gibi duruyordu karşımda… acıdan yapılmış, sessizlikle oyulmuş bir heykel.

Yine de bir adım attı. Gözlerini benden ayırmadan yaklaştı. Elini kaldırdı, sağ yanağıma koydu. Parmak uçları soğuktu, ama dokunuşu… tuhaftı, neredeyse şefkatli. Ardından o el enseme doğru kaydı. Hiç beklemediğim bir anda beni kendine çekip sımsıkı sarıldı.

Uraz bana sarılmıştı. Kırk dört gündür yüzüne dokunamadığımız, konuşmaktan bile korktuğumuz adam, bir anda kollarını üzerime kapatmıştı. Boyum göğsüne ancak yetiyordu, o ise dev gibiydi… iri, sert ama içten içe yorgun bir adam. Çınar ağacı gibiydi… gövdesine yaslandıkça içimde biriken korku çözülmeye başladı. Ona karşılık verdim. Kollarımı onun etrafına doladım. Ağlamaya başladım… bu kez kendim için değil, onun için.

Uraz’ın geçmişini, yaşadıklarını, kaybettiklerini biliyordum. O yüzden hıçkırıklarım arttıkça kalbimdeki ağırlık da büyüyordu. O her gece ağlıyordu, bunu göz altlarındaki morluklardan anlardınız. Boynu Yade gittiğinden beri hep eğikti. Kasları daha belirgin, bedeni daha yorgundu; sanki ne kadar çalışırsa o kadar acısından uzaklaşacağını sanıyordu. Ama durmuyordu. Çünkü durursa… düşeceğini, parçalanacağını çok iyi biliyordu.

“Uraz…” dedim, boğuk bir sesle. “Yine çok kötü bir şey oldu, değil mi?” Cevap vermedi. Sadece hafifçe başını eğdi, sonra kollarını gevşetip uzaklaştı. Ben de geri çekildim, gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. Aynı donuk ifade… aynı sessizlik. Bir leke gibiydi, silinmiyordu. Cevap alamayacağımı anlayınca omuzlarım düştü. O anda, konuşmasını hiç beklemediğim birinin sesi arkamdan geldi.

“Endişelenme,” dedi Korer. “Bu aralar fazla duygusallar. Sadece bir iş seyahati. Aklına başka bir şey getirme. Ona döndüğümde yüzündeki ifadenin bir maske olduğunu anladım. Sert görünmeye çalışıyor, kaşlarını çatıyor, ama bakışları her şeyi ele veriyordu. Gerçekleri benden saklıyordu.

Tam o sırada Uluğ arkadan yaklaştı, belime sarıldı. Sıcak nefesi boynuma çarptı.

“Hazırlan artık, gitme vakti geldi,” dedi. Sesi, içimdeki korkuyu büyütmekten başka bir işe yaramadı. Tepeden ona baktım… gözlerinde merhametle karışık bir acı vardı. Elini ittim, kendimi ondan kurtardım.

“Şu acıklı yüzünü al da defol, Uluğ,” dedim dişlerimin arasından. “Korkutmaktan öteye gitmiyorsun.” Arkamı bile dönmeden merdivenlere yöneldim. Basamakları hızla çıktım, kendimi odamıza kapandım.

İlk işim banyo olmuştu. Duşun altında uzun süre kaldım. Suyun sıcaklığı cildimi yakarken içimdeki karanlık biraz olsun dağılır sandım. Ama olmadı. Aynada kendime baktığımda, gözlerimin altındaki çizgiler sanki bir gecede derinleşmişti. Usulca bir kaç kıyafet topladım, küçük sırt çantama yerleştirdim. Nereye gideceğimi bilmeden hazırlanmak… bu, içimdeki en büyük çaresizliğe dönüştü.

Aşağı indiğimde Uluğ, Korer ve Uraz beni bekliyordu. Arkamızda ise Fuat ve Arif vardı… sessiz, dimdik, gri takımlarının içinde birer gölge gibiydiler. Zırhlı araca bindik. Kapı kapandığında içerideki sessizlik neredeyse dayanılmazdı. Kimse konuşmuyordu. Sadece motorun uğultusu, tekerleklerin sesi… ve içimde çınlayan binlerce soru.

Yaklaşık yarım saat sonra, aracın penceresinden uzanan ışıklarda geniş bir pist belirdi.Devasa projektörlerin aydınlattığı bir alan… Bir uçağın burnu sisin içinden beliriyordu. Özel bir jetti. Siyah, keskin hatlı, tıpkı Uluğ’un zevki gibi. Araç durdu. Kapı açıldığında, dışarıdaki rüzgâr yüzüme çarptı. Birlikte indik. Askerî üniformalı birkaç kişi, hostesler ve pilotlar sıralanmıştı. Hepsi disiplinli, hepsi ifadesizdi. O an içim daha da daraldı.

“Bari,” dedim, sesim ince bir çizgi gibi titriyordu, “hangi şehre gideceğimizi söyleyin.” Kimse cevap vermedi. Birbirlerine bakıp sustular. Uluğ sadece elini uzattı.

“Güven bana,” dedi sessizce. O an içimdeki bütün sesler sustu. Ne kadar kızgın olursam olayım, elim yine onun eline gitti. Ve o eli tuttuğum anda kaderin yönü çoktan çizilmişti.

Uçağa bindik.Kapı kapanırken motorların sesi içimde yankılandı. Koltuklara oturduk. Camın ardında sabahın solgun ışığı vardı. Ben, ellerimi dizlerimin üzerine koyup sımsıkı kenetledim. Uçak pistte hareket etmeye başladığında kalbim hızla atıyordu. Bir süre sonra kulaklarımı dolduran tek ses, motorun uğultusu ve kendi iç sesimdi:

Beni nereye götürüyorsunuz?

Ama kimse cevap vermedi. Ve o sessizlik, tüm sorulardan daha gürültülüydü.

Uçak sarsıldıkça içim de sarsılıyordu. Her bir titreşim, kalbimin içine bir çivi daha çakıyor gibiydi. Dışarıda rüzgâr, metal gövdeye çarpa çarpa uğulduyordu ama asıl fırtına içimdeydi. Gözlerimi kapattığımda bile o sesler susmuyordu: Yade’nin gülüşü, Uraz’ın sessizliği, Uluğ’un sustuğu her anın ağırlığı… Hepsi birleşmiş, içimde bir mahkeme kurmuştu.

Sanık: Ben.

Yargıç: Ben.

Cellat da bendim.

Bana kimse bir şey söylemiyordu ama zaten söylemelerine gerek yoktu. Kendi içimde yeterince bağırış, çağırış vardı. “Yine senin yüzünden oldu,” diyordu o iç ses. “Yine birini kaybedeceksin. Çünkü senin dokunduğun her şey ya yanıyor ya da ölüyor.”

Tırnaklarımı avuçlarımın içine geçirdim. O acı, düşüncelerimden daha gerçekti. Belki de bu yüzden hoşuma gitti. Çünkü o an sadece ben vardım. O canavarı… evet, kendi elimle büyüttüğüm o canavarı… bastırmanın tek yolu, kendimi incitmekti. Nefesim daralıyordu. Uçağın içi sanki küçülüyordu, oksijen yoktu.

“Mihran, iyi misin?” diye fısıldadı biri… muhtemelen Uluğ’du. Başımı çevirmedim. Cevap verirsem ağlayacağımı biliyordum. Yutkundum. Suskunluk artık bir tür zırh gibiydi.

Tekerlekler piste değdiğinde kalbim boğazıma yükseldi. Derin bir sarsıntı, ardından motorların kesik sesi. Camdan dışarı baktım. Ve… o manzarayı gördüğüm anda nefesim dondu. Dağların koyu yeşili, sisin arasında saklanan evler, o tanıdık yağmur kokusu.

Artvin.

Memleketim.

Bir an beynim durmuş gibi oldu. Sonra içimden buz gibi bir korku yayıldı. “Ailem…” dedim içimden, sesim çıkmadan. Belki bir şey olmuştu. Belki… Ama sormaya cesaret edemedim. Çünkü cevabı duymaktan korkuyordum. Bir şeyleri kaybetmekten o kadar korkuyordum ki, artık öğrenmemeyi seçiyordum.

Uluğ’un yanına dönüp ona bakmayı bile başaramadım. Başımı eğdim, çantamı omzuma taktım. Ve sessizce, bir şey sormadan, yüzüne bakmadan uçaktan inmeye başladım. Uçaktan her adım atışımda, içimdeki o mahkemenin yankısı daha da belirginleşti:

“Kaçma.”

Ama kaçıyordum.Kendimden, cevaptan, her şeyden.

Uçaktan inmiş bizi bekleyen araca yerleştik. Dört kişiydik. O an hissettim, bu dört kişi ölüme bile birlikte gidecekti artık. Aracın kapısı kapandığında içimde bir sessizlik çöktü. Sanki motor sesi bile uzak bir yankıya dönüşmüştü. Ellerim hâlâ titriyordu. Ne kadar sıksam da durmuyordu.

Uluğ yanımdaydı; bir an bile tereddüt etmeden parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. Derin bir nefes aldı, sonra kulağıma doğru eğildi… sesi rüzgâr kadar yumuşak, bir o kadar da yakıcıydı.

“Baktığın her yerdeyim, tam arkanda dağın, önünde ise zırhınım. Yanındayım, güzelim.” O an, kalbim göğüs

kafesime sığmadı. Sadece başımı onun omzuna yaslayıp ağlamak istedim. Onu elimden tutup buradan, her

şeyden, geçmişimden, bu lanetli şehirden uzaklaştırmak istedim. Ama yapamadım.

Bir kez daha sustum.

Sanki dilimle değil, ruhumla mühürlenmiştim. Gözlerim yandı, boğazım düğümlendi. Başımı eğdim, içimdeki ağrıyı gizlemek için. Omzumda iki elin ağırlığını hissettim. Kaldırdım başımı… Korer ve Uraz’dı. Konuşmadılar, gözlerinde bir sessizlik vardı sadece. Ama o sessizlik, binlerce kelimeden daha gürültülüydü. Hepsi biliyordu. Ben de biliyordum. Ama hiçbiri söylemeye cesaret edemiyordu. Artık işin ciddiyeti, kelimeleri boğacak kadar ağırdı.

Uraz’ın parmakları omzumdan çekilirken yüzündeki o kırık ifade yüreğimi parçaladı. Korer ise bir anlığına gözlerimi yakaladı; “Dayan,” der gibiydi. Ama ben… artık dayanmaktan yorulmuştum.

Camdan dışarı baktım; yağmur başlamıştı. Artvin’in dağları gri bir örtüye bürünmüştü. Silecekler çalışıyor, ama önümdeki manzarayı değil, içimdeki bulanıklığı temizleyemiyordu.

Yol uzadıkça düşüncelerim de karardı. Her şey sessizdi; sadece motorun düşük bir uğultusu, arada bir nefes alışlarımız… Zaman bile ilerlemiyordu sanki. Kendimi o anın içinde kilitlenmiş gibi hissettim. Bir kez daha başladığım yere dönmüştüm… Ve bu defa gerçekten hiçbir yere kaçamayacaktım. İçimden fısıldadım, kimse duymadı ama kendi sesimi net işittim:

“Beni bu dağlar büyüttü… ama aynı dağlar şimdi beni gömmeye hazırlanıyor.”

Beni karşılayan soğuk, yağmura karışmış Artvin havasıydı. Toprağın kokusu burnuma dolduğunda dizlerim titredi. Burası benim çocukluğumdu. Ve şimdi, yeniden bir mezar sessizliğinde geri dönmüştüm. İçimden sadece şu geçti:

“Bazen insan en çok korktuğu yere, cezasını tamamlamak için döner.”

Dağlar, sisin içinde birer siluet gibi uzanıyordu. Her virajda, her kıvrımda çocukluğumun anıları canlanıyordu. Artvin’in o taş sokakları, yeşilin tonları, yamaçlardaki küçük evler… Hepsi bir anda zihnimde film şeridi gibi akmaya başladı.

Küçük bir Mihran, bahçede koşturuyor, annesinin sesiyle çağrılıyor, babasının ciddi ama sevgi dolu bakışlarıyla karşılaşıyordu. O zamanlar korkularım başkaydı; şimdi ise içimdeki canavar çok daha büyüktü. Her adımda, her hatıra bir yük gibi omuzlarıma biniyordu.

Bir taş köprünün üzerinden geçerken, zihnim bir anda yıkılan evi gördü. İçerideki yalnızlık, suskunluğun ağırlığı… O an, küçük Mihran’ın gözlerinden süzülen yaşlarla, içimdeki korkunun ne kadar derin olduğunu fark ettim. Uluğ yanımdaydı, ama ben onun gözlerine bakmaya cesaret edemedim.

Rüzgâr, aracın camından sızıp saçlarımı karıştırıyor, yavaş yavaş yüzüme değiyordu. Her bir esinti, geçmişin gölgesiyle birleşiyor; içimdeki canavarın boynunu sıkıyor, nefesimi kesiyordu. Kendi kendime fısıldadım:

“Her şey benim suçum gibi… Her korku, her acı, benim elimde büyüdü.”

Uluğ bir kez daha elimi tuttu. Parmakları, tıpkı dağların sağlam taşları gibi, sıkıca benimkilerle kenetlenmişti. Başımı ona yasladım; gözlerim kapalıydı ama her şeyin farkındaydım. İçimdeki korku, çaresizlik, suçluluk… hepsi o sıcaklığa karıştı.

“Bırak kendini, güzelim,” dedi Uluğ sessizce. Ama ben bırakacak durumda değildim. Her adım, her an, bana kendi yargıcımı hatırlatıyordu. İçimde kurduğum mahkemede suçlu bendim; kaçacak yer yoktu.

Araç vadiden kıvrıla kıvrıla ilerlerken, gözlerim önümüzdeki dağ yamaçlarını taradı. Her tepe, her orman, geçmişin ve geleceğin kesiştiği bir sınır gibi duruyordu. Kalbim sıkıştı, ama bir yandan Uluğ’un yanında olmak, nefesimi biraz olsun açıyordu. İçimdeki canavar hâlâ var, hâlâ fısıldıyor, hâlâ güç gösteriyordu; ama yanımda bir sığınak da vardı artık.

Ve o an fark ettim ki; ne kadar korksam, ne kadar acı çeksem de, yanında olduğum bu insan, bu sessizlik, bu yolculuk… belki de hayatımın son kalıcı anlarından biri olacaktı.

Araç yavaşladıkça kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Başta kendimi kandırıyordum; belki bu gerçekten bir iş seyahatiydi, belki her şey normaldi. Ama gözüm yola düştüğünde, içimdeki tüm o küçük umutlar bir anda çürüdü. Yol bizi doğduğum, büyüdüğüm evin önüne getiriyordu.

Uluğ’un elini hızlıca çektim, kalbim sıkıştı; nefes alamıyordum. Her bir virajda gördüğüm manzaralar içimi daha da daraltıyordu. Hiç görmek istemediğim o Ladin ağacı… Küçük ellerimle diktiğim, yıllarca büyümesini izlediğim o ağaç… Şimdi önünden geçiyordum ve bütün anılar birbiriyle çarpışıyordu.

Ve işte evim… Kaçtığım, korktuğum, işkenceler gördüğüm o ev… Gözlerimi kapattım, ellerimi kulaklarıma bastım. Sanki dış dünyadan tamamen kopup, ruhumu korumaya çalışıyordum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, her vuruşu acı ve korku doluydu.

Uluğ bana endişeyle baktı; elini tutmak, bir şeyler söylemek istedi ama ben artık orada değildim. Ben ruhen, zihnen o eviyle, geçmişimle baş başa kalmıştım. Gözlerimi sıkıca yumdum, her şeyden uzaklaşmak istedim; nefes almak bile imkânsızdı.

Artık hazırdım; kendi korkularımla, kendi hatalarımla ve o evin gölgesinde yüzleşmek üzereydim. Uluğ yanında olmasına rağmen ben orada değildim; ruhum tamamen başka bir yerde, geçmişin karanlık köşelerinde sıkışıp kalmıştı.

Araç durdu ama ben hâlâ gözlerimi sıkıca kapamış, ellerimle kulaklarımı tıkamış bekliyordum. Görmek istemiyordum; yaşadığım her anın ağırlığı, nefesimi kesiyordu. Sert bir rüzgar içeri girdiğinde, otomatik kapının açıldığını hissettim. İçimden haykırdım: “HAYIR!” Kimse beni ikna edemezdi. Bütün içgüdülerim, bir felaketin eşiğinde olduğumu söylüyordu.

Tanıdık bir ses duydum; önce ellerim çekildi ve yüzüm avuçlarının arasında tutuldu. Yüzümüz aynı hizaya geldiğinde gözlerimi araladım… karşımda Poyraz abi vardı. Ağlamaktan şişmiş gözleri ve öfkeli soluklarıyla bana bakıyordu. İçim birden daha da sıkıştı. Beni kucakladığında boynuma birkaç damla yaş düştü. Onu zorlukla ittim, nefesim kesilmişti.

Poyraz şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu. Ben ise deli gibi başımı iki yana salladım: “Hayır!” diye haykırdım. Artık kimseyi görmek istemiyordum. İçimdeki korku ve öfke öylesine büyüktü ki, kendimi aracın dışına attım.

Dışarı çıktığımda gördüğüm manzara içimi paramparça etti. Tüm komşular, annemin ve babamın aileleri, dizlerini vurup ağlıyorlardı. Tüm bakışlar bana çevrildiğinde hâlâ gözlerimden tek bir yaş akmadığını fark ettim. İçimde bir boşluk, bir yıkım vardı; kelimeler bile dökülmekten korkuyordu. Sonra tüm gücümle dudaklarımdan bir kelime çıktı: “Anne!”

Koştum. Bir maraton koşucusu gibi, tüm içimdeki acıyı adımlarıma yükleyerek koştum. Evimiz iki katlıydı; alt katında kiracılarımız vardı, üst kat ise bizim yaşam alanımız. Merdivenleri ikişer ikişer çıktım, nefesim yanıyordu, kalbim delicesine çarpıyordu.

Kapıyı açtım ve üst kata fırladım. “Ben geldim, anne! Asi kızın geldi!” diye bağırdım, boğuk ve nefes nefese. İçimde bir şeyler kırılıyordu; korku, suçluluk, özlem… Hepsi bir araya gelmişti. O an, ne kadar küçük, ne kadar korunmasız olduğumu ve anne sevgisinin her acıyı hafifletebileceğini hissettim.

Eve adım atar atmaz kalbimi avuçlarımın içine almak istedim. Gözlerimi kapatıp bir an her şeyden uzaklaşmak istedim; ama içimdeki çığlık buna izin vermedi. Hiçbir odaya bakmadım, ilk durağım kendi odam oldu. Çünkü annem, yıllarca benim her anımda, her nefesimde oradaydı. Her duvar, her mobilya, her köşe bana onun varlığını fısıldardı.

Sağa döndüm, beyaz cam kapının önünde durdum. Derin bir nefes aldım; ciğerlerim yanıyordu, kalbim göğsümü delip geçecekmiş gibi atıyordu. Kapıyı araladım ve içeriyi gözlerimle taradım; kimse yoktu, yalnızca boşluğun sessizliği. Ama bir an sonra içimde fırtınalar koptu, öfkeyle her odayı taradım, çığlıklarım boşluğa karıştı:

“Anne, neredesin?!”

“Anne, bir şeyler oluyor. Korkutma beni!”

İçim inanmak istemiyordu, ama gerçek, odalar arasında sessizce bekliyordu. Sonunda kendi odamın kapısını tekrar araladım, gardroba dahi baktım; ama içeride hâlâ boşluk ve sessizlik vardı. Kabullenmek istemeyen ruhum ve yorgun bedenim yatağıma bıraktı kendini. Gözyaşlarım hâlâ akmamıştı; hâlâ anlam veremiyordum olanlara.

Elimi yatağın üzerine bıraktığımda, parmaklarımın ucuna keskin bir his geldi. Dikkatle baktım; elimde bir kırmızı gül vardı, altında ise küçük, zarif bir not. Elime alıp titreyen diğer elimle gülü kavradım. Notta sadece tek bir satır yazıyordu:

“Yade’nin 40’ı geçtiğine göre bana edilen ihanetin bedelini ödeme vakti, güzel mi güzel Mihran. Başın sağolsun, bir 40 gün sonra görüşmek dileğiyle.”

O satırlar, zihnimde bir patlama gibi yankılandı; kelimeler gözlerimin önünde dans ediyor, içimde sızlayan bir boşluğun üzerine tuz serpiyordu. Kalbim ağırdı, nefesim düzensizdi, ama bir şey kesinti: bu ev, bu zaman, bu an, artık benim ve onun arasındaki her şeyin sınırlarını çizen bir dönemeçti.

Bir süre, sadece orada oturdum, sessizliği dinledim. Duvardaki gölgeler, güneşin camdan süzülen ışıkları ve odadaki durgun hava, her şeyi daha da anlamlı kılıyordu. O an, bu evin içinde yaşadığım her anı, sevinci, korkuyu, kaybı ve aşkı aynı anda hissettim. Ve fark ettim ki, ne kadar ağır olursa olsun, hayatın bana verdiği bu sahne, yıllar boyunca unutamayacağım bir anı olarak kalacaktı.

-BÖLÜM SONU-

 

Bölüm Sonu Sözü…

“Kalbin seni neye doğru sürüklerse sürüklesin, korkularını takip et; çünkü hayatın anlamı oradadır.”

(Paulo Coelho)

-Bölümü nasıl buldunuz kuzucuklar? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Ve sizden istirhamım lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın. Siz yorum yapınca ben daha da motive

oluyorum.

 

-İçinizden Geçenler

-Uluğ Mirza Köksoy?

-Mihran Uluöz?

-Korer Akay?

-Uraz Demirhan?

-Yüzbaşı Yiğit Bozkurter?

-Binbaşı Sungur Amirova?

-Mit Görevlisi Sardana Yakut?

-Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtac?ı

-Teğmen Ekin Giray?

 

İletişim bilgileri...

Instagram/ lidyassland

Twitter/ Dilayybaskin

Bölüm : 05.01.2026 22:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...