
“Bir annenin sessizliği, bazen bir çocuğun ömür boyu sürecek çığlığı olur.”
(Franz Kafka)
FEVERAN
-
CİNNET
🕊️
Ve ölüm kapımızı çaldı. O günden sonra kimse yaşayamadı.
Ne zaman ebeveynlerini bir şeylerden sorumlu tutmamayı öğrenir insan, işte o vakit olgunlaşmış sayılır derler. Peki ya hiç suçu onlarda aramayan biri, gün gelip de birden tüm yükü onların omzuna bırakmaya kalkarsa? Bu bir çelişki değil midir, yoksa bastırılmış bir isyanın gecikmiş yankısı mı?
Belki de insan, affettiğini sandığı şeyleri aslında sadece erteleyerek içinde saklar. Bir gün bir kırılma yaşanır, yılların sessizliği birikmiş öfkeye dönüşür. Ve o zaman fark eder ki, olgunluk sandığı şey aslında korkunun ta kendisidir: Sevdiği insanları kaybetme korkusu, onları suçlayarak kirletme korkusu.
Ama hiçbir korku gerçeğin yerini tutmaz. Bir noktada herkes çocukluğuna döner, annesinin gözlerine, babasının sessizliğine… Ve o an anlar… suçlu aramıyordur aslında; yalnızca anlaşılmak istiyordur.
Elime bir su kasesi tutuşturdular.
“İlk suyu sen dök,” dediler. “Senin hakkın.”
Benim hakkımmış. Hangi çocuk, annesinin ölü bedenine ilk suyu dökme hakkını ister ki? Kim böyle bir hakkı talep eder, kim böyle bir yükü sırtlanmak ister?
Sormadılar. Zaten annem çoktan karar vermişti: “Babamın evinde yıkasınlar beni,” demiş halama, “soğuk bir morg köşesinde değil, çocuklarımın elleriyle, o eski banyoda…”
Ve işte o banyonun kapısındaydım. Bir zamanlar kahkahalarla yıkandığım, suyun sabunla dans ettiği o yer, şimdi ölüm kokuyordu. Annem bıraktığım gibi değildi. İncecikti. Teninin altındaki kemikler, yılların suskunluğunu dışa vurur gibiydi. Oysa bir zamanlar aynı kemikler beni taşımıştı, aynı eller alnımdaki ateşi düşürmüştü.
Çığlık atmam gerekiyordu. Yıkılmam, bağırmam, dünyayı suçlamam gerekiyordu. Ama ben sessizdim. Bir gassalın yönlendirdiği ellerle, suyu döktüm. Parmak uçlarım annemin saçlarına değdiğinde kalbim durdu sandım.
Saçları hâlâ o tanıdık kokuyu taşıyordu… lavanta ve biraz da sabır. Ablamın dirseğini tuttum, düşmesin diye. Başını omzuma yasladı, hıçkırıkları yankılandı duvarlarda. O ağlıyordu. Ben ise annemin ölmüş olamayacağına inanıyordum hâlâ.
Yıkayacaktık… sonra uyanacaktı.
Göz kapaklarını aralayacak, “Üşüdüm,” diyecekti. Ve ben o zaman diz çöküp ısınsın diye ellerimle ovuşturacaktım kollarını.
Ama su soğudukça gerçek büyüyordu. Suyun altında annemden geriye kalan tek şey, dokunmaya korktuğum bir sessizlikti. Ve o sessizlik… yıllardır içimde sakladığım bütün korkuların sesiydi.
Gassal beyaz bir çarşafa benzer bir şey çıkardı. Ben ağlamıyor, tepki vermiyorum diye doğrudan bana baktı. Güçlü sandı sanırım.
“Hadi gel,” dedi, “yardım et. Anneni kefenleyelim.”
Annem mi öldü benim?
Ne kefeninden bahsediyordu bu kadın?
Ablamın çığlıkları duvarların sıvasını söküyordu sanki. Ben ise hâlâ anlamıyordum. Beynim, bu kelimeleri reddediyordu. Bir kadının elleri, annemin bedenini sarmaya başladığında… işte o anda gerçek, göğsümün ortasına saplandı.
Benim annem öldü.
Ben annemi yıkadım.
Bir şey içimde çatladı. Birden dizlerimin bağı çözüldü, su kasesi ellerimden kaydı, yere çarpınca bütün ev o sesle yankılandı. O an, içimde bir şey koptu.
“Anne!” diye bağırdım, nefesim parçalandı. Bir değil, bin kez “Anne!” dedim. Her biri bedenimden bir parça kopardı. Koştum, kefenin içindeki o soğuk bedene sarıldım. Cildine dokundum… buz gibiydi. Kokusunu tanıdım, o eski sabun kokusu… ama teni artık yaşamıyordu. Sarsmaya başladım, “Kalk!” dedim. “Ne olur kalk!”
Sesim boğuldu, çığlıkla dua arasında bir şeye dönüştü. Ablam yere çökmüştü, ağlıyordu; ben annemin boynuna kapanmış, delicesine onu öpüyordum.
O sırada dış kapı gürültüyle açıldı. Uluğ içeri daldı, sesimi duymuş olmalıydı. Bir anlık şaşkınlıkla durdu, sonra ne olduğunu anladı. Ama anneme bakmadı bile… gözleri yalnızca bana kilitlendi.
“Mihran!” dedi. Sesini duymadım.
“Güzelim, bırak onu, incitme…” Ben bağırdım, ağladım, saçlarımı yolmaya başladım. Kollarım annemin üzerinden çekilmiyordu. Onu bırakmak ölmek gibiydi.
Uluğ hızla yanıma geldi, beni sardı, o kolların gücünü hatırladım. Direndim, vurmak istedim, ama gücüm kalmamıştı. Beni kollarının arasına aldığında her şey karardı. Son duyduğum ses, ablamın kesik kesik hıçkırıklarıydı. Son hissettiğim şey, annemin saçlarının alnıma değen soğukluğu.
Ve sonra… hiçbir şey.
Karanlık.
Sessizlik.
Sanki dünya nefesini tutmuştu.
Saat öğlene geliyordu. Bir saat önce annemi ben yıkamamış gibi öylece oturuyordum. Yurt dışında yaşayan annemin akrabaları bekleniyordu. Annemin selası ikinci kez okunuyordu. Her kelimesi içimi oyuyor, sanki göğsümün içine çivi çakıyorlardı.
“Dün hakkı rahmetine kavuşan Dursun kızı Ayda Uluöz kardeşimizin cenazesi, bugün öğle namazına müteakip baba ocağından kaldırılarak Borçka Mezarlığına defnedilecektir…”
Sokaktan yükselen ses yankılandıkça içimde bir şey eksiliyordu. Artık herkes biliyordu: Annem öldü. Ve ben, hâlâ yaşadığım için utanıyordum. Ağrı kesiciler, sakinleştirici iğnelerle ayaktaydım. Uluğ, doktor Selim’i getirmişti. Yanımdan ayrılmamasını istemişti; sanki bir an gözünü ayırsa ben de annemin peşinden gidecektim. Uluğ kapının eşiğinde nöbet tutar gibiydi. Korer’le Uraz da ara sıra sessizce uğruyorlardı; bir şey söylemeden oturuyor, sonra yine gidiyorlardı. O sessizlik, bazen taziye sözlerinden çok daha ağırdı.
Komşuların kendi aralarında fısıldaştıklarını duydum:
“Yazuk oldi… delirdü kızcağuz.”
Delirmemiştim. Henüz.
Ama yakındı.
Dünden beri anneannemin evindeydik. Öyle istemişti annem:
“Ben ölürsem, babama götürün,” demiş.
Dedem… Altı yıldır yatağa bağlı. Bir zamanlar bu köyün bilgesiydi, sözü dinlenirdi. Şimdi sadece nefes alıyor, bakışlarıyla bir dünya kuruyordu kendine. Konuşamıyor, kıpırdayamıyor. Yalnızca parmak uçlarıyla avuç içimize küçük desenler çiziyordu… herkes alışmıştı artık, kimse sormuyordu ne yaptığını. Oysa o desenler, anlamsız karalamalar değildi. Hiç kimsenin bilmediği bir dilin çığlıklarıydı.
Ayağa kalktım. Doktor Selim peşimden gelecekti, biliyordum. Elimi kaldırıp durmasını işaret ettim. Kalabalığın arasından yürüdüm; insanlar sessizleşti, geri çekildiler, gözlerini kaçırdılar.
Dedemin odasının önünde durdum. Kapı aralıktı, içeride sabahın solgun ışığı. O hep aynı şekilde yatıyordu; gözleri tavana sabit, yüzü taş gibi, ama elleri hep hareket ederdi. O parmak uçları, yıllardır havaya görünmez şekiller çizerdi. Kimse anlamazdı, ama ben hep bakardım onlara. Sanki bir dili vardı… yalnızca kendine ait, dilsizlerin sessizliğiyle yazılmış bir dil.
Dedem yatağında sırtüstü yatıyordu, başı hafif yana dönüktü. Yüzündeki çizgiler daha da derinleşmiş, saçları neredeyse tamamen yok olmuştu. Tavana bakan gözlerinde, kımıldamayan bir deniz vardı. Gözleri yavaşça bana döndü. İçinde bir şey titredi; bir tanıma, bir sarsılma.
O an, o yaşlı, donuk gözlerin içinde yılların hüznü birikti. Sanki tüm acıyı o tek bakışla duyuyordum. Bir damla yaş süzüldü gözlerinden. Çenesine doğru aktı, sessizce yastığa düştü.
Yavaşça yanına gittim. Dizlerimin üzerine çöktüm, elini tuttum. Soğuktu. Derisinin altındaki damarlar, kâğıt gibi inceydi.
“Dede…” dedim, titreyen bir sesle. “Anne gitti.”
Bir anda parmakları kıpırdadı. Avuç içime parmak uçlarını bastırdı. Bir çizgi. Sonra bir nokta. Sonra yine çizgi. O an kalbim duracak sandım. Sanki bir koddu bu. Bir şey söylemeye çalışıyordu. Ama ben anlamıyordum. Sadece izliyordum; o ellerin titreyerek bana dokunuşunu, sanki son bir sır fısıldıyormuş gibi.
“Öksüz diyorlar,” Nefes alamıyorum artık. Her yer yine kararıyor. “öyle koymuşlar adını…” diye devam ettim.
“Dede, Meyra ile bana öksüz dediler. Halen yatıyor musun? Kalk artık…” Dedemin yaşları daha da arttı. Masmavi gözünün rengi dahi kayboldu. Gözlerinden avuç içine akan bir acı mevcuttu.
“Dede…” Ağlamaktan bitap bir haldeydim. “Mavi pulin gitti.” Hıçkırıklarım arttı, yaşlarım dedemin avucuna dökülüyordu. Anneme öyle seslenirdi. Parmaklarının hareketleri hızlandı. Arkamda bir hareket hissettim. Uluğ. Sessizce içeri girdi. Yaklaşıp bir süre dedemin ellerini izledi, sonra bana baktı. Alçak bir sesle sordu:
“Bu… mors alfabesi mi?” Bir an nefesim kesildi. Başımı çevirdim, şaşkınlıkla baktım. Hiç bunu düşünmemiş,
düşünmek için çaba sarf etmemiştim. Dedem o an gözlerini büyüttü ve iki kere hızlıca kırptı. İlk defa… Böyle
heyecanlıydı. Uluğ bir adım yaklaştı, dedemin eline kendi parmaklarını koydu.
“Ben Uluğ Mirza Köksoy, Dursun dede,” dedi usulca.
“Allah nasip ederse… Mihran’ın müstakbel eşi olmak isteyen biriyim.” Tereddüt etmeden, hatta kapının eşiğinde duran amcama, Poyraz abime, dayıma ve teyzeme aldanmadan tek düz konuştu. Biz bile geleceğe dair hiç konuşmazken benimle böyle bir ileriyi istediğini bilmiyordum. Poyraz abiye baktığımda kaşlarını çatmış ve Uluğ’a baktığını gördüm.
Dedemin dudak kenarları titredi. Gözlerinden yaşlar aktı, ama parmakları durmadı. Yine yazmaya başladı, bu kez Uluğ’un avucuna. Uluğ dikkatle dinledi, gözlerini kapattı, sonra yavaşça seslendirdi:
“Kızımı… bana getirin.”
Kapıdakilerin yüzleri bembeyaz, gözleri şiş, ama bir şey demediler. Sadece içeri baktılar. Dedem gözlerini onlara çevirdi, bir damla daha yaş süzüldü. Uluğ sessizdi. Ben ellerimi sıkmış, dedemin avuç içindeki sıcaklığa tutunuyordum.
Kızını…
Yani annemi…
Ona getirecektik.
Ama o cümle, o sabahın içinde öyle bir yankılandı ki… Sanki evin duvarları bile ağladı. Sanki herkes anladı artık… bu evden bir değil, iki can gittiğini.
Vakit gelmişti. Ev, uğultulu bir sessizliğe bürünmüştü. Kimse konuşmuyor, kimse nefes almıyordu sanki. Önce annemi dedemin odasına geçirdiler. Yüzünü açtılar. O an, odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Dedem…
O taş gibi duran, yıllardır bir kelime dahi edemeyen adam… Bir anda gözlerinde bir harabe belirdi. Sanki o an, içindeki bütün şehirler yıkıldı. Bedeni sarsılmaya başladı… önce elleri, sonra tüm vücudu. Gözbebekleri küçüldü, alnındaki damarlar kabardı. İlk krizini biliyordum; Civan beni hastanelik ettiğinde geçirmişti.
Bu ikinciydi. Ama bu… Bu sefer kızını kaybettiği için olmuştu.
Doktor Selim hemen atıldı, kapının önündeki ambulanstan sedye çağrıldı. Odanın içinde telaş, fısıltılar, ağlayan kadın sesleri… Ben ise köşede, duvara yaslanmış haldeydim. Elim hâlâ dedemin avucunda bıraktığı o kızarık izdeydi. Sanki içimden biri, “unutma” diyordu.
Dedemi sedyeyle dışarı çıkardılar. Annemin yüzü yeniden örtüldü. Sonra sessizce, ağır adımlarla tabutun başına geçildi. Ahşap gıcırdadı, dualar yankılandı. Ardından annem, cenaze arabasına yerleştirildi. O an her şey gerçek oldu.
O an, çocukluk bitmişti. Biz arkadan yürüyorduk. Tüm mahalle… herkes oradaydı. Başımın üzerindeki siyah tülbent rüzgârda savruluyor, yüzüme çarpıyordu. Sanki beni tokatlarken, “uyan” diyordu. Halam koluma girmişti.
“Cinnet geçirdi puli,” diye fısıldıyordu yanındakine. Ama ben gayet sakindim. Hiç olmamış kadar. O kadar sakin ki, neredeyse ölü gibiydim.
Yanımda amcam, ablam Meyra’yı zorlukla yürütüyordu. Ablamın gözleri kapalıydı, her adımda sendeleyip annemin adını sayıklıyordu. Sonra bir anda önümüzde bir hareketlenme oldu. Kalabalık durdu. Başımı kaldırdım, babamın yere düştüğünü gördüm.
Amcam ve halam kollarımızı bıraktı, koşa koşa yanına gittiler. Babam uzun boylu, iri yapılı bir adamdı. Dünden beri ikinci kez görüyordum onu. İlki… annemi yıkamak için getirdiği andı. İkincisi şimdi… bir yıkıntının ortasında, tozun ve sessizliğin içinde.
Elinde bir kâğıt vardı, sımsıkı tutuyordu. Başını eğmiş o kâğıda bakıyor, sanki orada bütün hayatını okuyordu. Benden nefret ediyordu. Evden kaçtığım için, adını kirlettim diye yüzüme tükürür, arkasını döner sanmıştım.
Ama hayır… O adam şimdi dizlerinin üzerindeydi. Sessizdi. Ve gözyaşlarını saklamıyordu. O katı yüzü gitmiş babam gibi değildi. Omuzları sarsılıyor. Düştüğü yerde göğsünü yumrukluyordu. Öfkeyle gömleğinin üst düğmelerini hiddetle koparıyordu.
Biraz geride Civan vardı. Abim. O kadar içmişti ki, neredeyse ayakta duramıyordu. Anneannemin evindeyken dışarıdaki bağırışlarını duymuştum; camdan baktığımda, Poyraz abi tek yumrukla yere sermiş, onu odunluğa kilitlemişti.
Ama şimdi… Şimdi annem toprağa verilecekti. Bu yüzden kapılar açılmış, Civan da salınmıştı. Sendeleyerek yürüyordu, gözleri bulanık, ağzından belli belirsiz sözcükler dökülüyordu.
Cenaze arabası hareket etti. Kalabalık bir an durdu, sonra dalga gibi peşinden yürümeye başladı. Toprak yolu inleyen ayak sesleri doldurdu. Ben her adımda biraz daha küçülüyordum sanki. Sanki annemin tabutunun içinde ben de taşınıyordum.
Bir ara Uluğ sessizce yanıma geldi. Elini omzuma koydu, bir şey demedi. 1.96 boyunda, iri yapılı bir adamdı. Üzerinde kolları dirseğe kadar kıvrılmış siyah bir gömlek, altında siyah bir kumaş pantolon vardı. Uraz’la Korer de aynı şekilde giyinmişlerdi. Arkamızda, sessizce bizi süzen Arif ile Fuat duruyordu; onların da üstü başı kapkaraydı.
Yerel halk, meraklı gözlerle bu kalabalığı izliyordu. Özellikle Uluğ’a takılmıştı herkesin gözü. “Kim ola bu uzun boylu, karalar giyinmiş delikanlı?” fısıltıları yankılanıyordu çevremde.
Bir an sendeledim. Uluğ hemen belimden yakaladı, beni kendine doğru çekti. Göğsüne yaslandığımda kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Gözlerim kararıyor, dizlerimin bağı çözülüyordu. Tam o sırada arkamızda bir gölge belirdi. Uluğ’un omzuna bir el kondu. Başımı çevirince Poyraz abiyi gördüm. Kaşları çatılmış, bakışları öfkeliydi.
“Uzak dur, sinirlerimi oynatma,” der gibiydi sessizce. Uluğ’un, gözlerinde alaycı bir tavır geçti, omzunu silkeleyip Poyraz abinin elini itti. Ben hemen Uluğ’un koluna dokundum, gözlerimle yalvardım:
“Tatsızlık çıkmasın,” dedim sessizce. Başımı yana eğdim, ama Uluğ meydan okumayı seven bir adamdı. Etrafımızda tüm Borçka halkı varken bile aldırmadı; siyah tülbentimin üzerinden başımı usulca öptü.
“Buradayım,” dedi kısık bir sesle. Sonra geri çekildi, ama bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Poyraz abi koluma girdi, beni nazik ama kararlı bir biçimde yönlendirdi. Cenaze aracı durduğunda başımı kaldırdım. Mezarlığa gelmiştik. O an içimde bir şey koptu… Kalbimde volkanlar patladı sanki.
Borçka’nın erleri tabutu omuzlamış, musalla taşının üzerine koymuşlardı. Cenaze namazı kılındı; bir ağızdan “Hakkımız helal olsun!” sesleri yükseldi. Sonra tabut yeniden omuzlara alındı… içinde annem vardı. Yeni evine, toprağın koynuna doğru gidiyordu.
Halamın sesi yükseldi o an, Karadeniz’in hüzünle yoğrulmuş ezgisiyle; yağmurla karışık, dağın yankısıyla dolan bir ağıtla:
“Ah Ayda’nım, Ayda’nım,
Gözün doymadu dünyaya.
Bir gül gibi soldu yüzün,
Kaldun dağun dumanına…
Ula kara toprak, az yut,
O da senin kızındur.
Gül kokardun, mis idun,
Şimdi rüzgâr ağlar ardundaa…
Ah Ayda, Ayda bacim,
Bir yüz güldün mü dünyada?
Kör hastaluğun aldu seni,
Gittiğin yer orda mı, orda mı soğuk ola?”
Kadınların feryadı, rüzgârın uğultusuna karıştı. Yağmur hafif hafif çiselemeye başladı. Uluğ, uzaktan bir an bana baktı. O bakışta hem sessiz bir yemin vardı, hem de kelimelere sığmayan bir yas.
Toprak hazırdı artık. Kürek sesleri yavaş yavaş susmuş, sessizlik herkesi boğar olmuştu. Rüzgâr uğuldayarak geçti başımızdan; sanki o da hüzne ortak oluyordu.
Tamda onun yanı başında küçük bir mezar vardı;
EFE TUĞRUL ULUÖZ
D.T: 05.02.2009
Ö.T: 11.09.2009
Mezarcılar, tabutu yavaşça aşağıya indirmek için konumlandı.
içimden bir şey kopup gitti. Bir ses duydum, önce çok uzaktan, sonra yakından. Sonra fark ettim, o ses bendim.
“Hayır! Hayır indirmeyin!” diye bağırdım. Sanki ciğerlerim yanıyordu. “Bırakın beni de onunla gömün! Ne olur… beni de alın!” Ayaklarım beni dinlemedi, koşup mezara atladım. Ellerim toprağa daldı, tırnaklarım kırıldı.
Saçlarımı yolarken içimden sadece tek bir cümle geçiyordu:
“Anne… beni bırakma.”
Soğuk tahta parmak uçlarıma değdi. O an dünya sustu. Ne imamın sesi vardı, ne kalabalığın uğultusu. Sadece ben vardım ve annemin sessizliği.
Tepemden bir gölge belirdi ve kadınlar hep bir ağızdan, “Aman delikanlı!” diye bağrıştılar. Bir çift güçlü kol beni kavradı o anda. Yukarı çekildim. Bağırdım, direndim ama faydasızdı. Kolları demir gibiydi; beni sanki hayata geri çekiyordu.
Uluğ’du o. Söylemeden tanıdım. Kokusundan, nefesinden, o sert ama titreyen ellerinden.
“Bırak beni!” dedim.
“Git, bırak!” Ama bırakmadı. Göğsüne bastırdı beni, avuçlarını başıma koydu.
“Tamam,” dedi, sesi kalbimin içine işledi. “Orada artık huzur bulacak. Senin zamanın değil, annen de öyle isterdi.” Başımı kaldırdım, gözlerimle toprağı aradım. Annemin tabutu yavaşça kayboluyordu. İmamın sesi uzaklardan yankılandı:
“Kızım, yapma. Ananı incitirsin.” İncitmek mi? Ben zaten onunla birlikte ölmedim mi? Benden kalan ne var ki artık incinsin… Uluğ’un kalbine yaslandım. Karnımda bir şey düğümlendi, gözyaşım gömleğini ıslattı. Titreyen dudaklarımla fısıldadım:
“Ben nasıl dayanacağım buna?” Bir an sustu. Sonra başını eğdi, nefesini kulağımda hissettim. O anda gökyüzü çöktü üzerimize. Yağmur başladı… önce birkaç damla, sonra sağanak. Sanki annem de bizimle ağlıyordu. Ben toprağa, o bana karışıyordu.
Uluğ başını saçlarıma yasladı. “Buradayım,” dedi sessizce. “Hep yanında olacağım, güzel kızım.” Ve ben, ilk defa “yalnız” kelimesinin ne kadar soğuk olduğunu o an anladım.
Ayaklarım bedenimi taşımıyordu. Uluğ’un güçlü kolları, beni ayakta tutan tek şeydi. Annem artık bir karış toprağın altındaydı. Son toprağı babam attı… ve o anda dizlerinin bağı çözüldü. Yere yığıldı. O da benim gibi, ayakta duracak gücü bulamıyordu.
Annemle babam birbirlerini severek evlenmişlerdi… ama kaçarak. Her iki aile de yörenin zengin, nüfuzlu insanlarıydı. Fakat babamın babası, başka bir aileye kızlarını alacaklarına dair söz vermişti. Bu yüzden evliliklerine karşı çıkmış, onları ayırmak istemişti. Onlarsa engellere rağmen kaçıp evlenmiş, bir yıl sonra da kucaklarında Civan’la geri dönmüşlerdi.
O zaman herkes onları bağrına basmıştı. Ama Efe Tuğrul öldüğünde, babamın anneme olan sevgisi de gömüldü sanki. Öfkesi, aşkının önüne geçti.
Babam, çocukluk aşkını kaybetmişti…
Kalabalık yavaş yavaş dağılırken, başsağlığı dileyen herkes sessizce uzaklaştı. Gün batarken, annemin mezarının başında bir başımıza kaldık. Uluğ ellerini gevşetti, kenara çekildi. Ben bir adım atıp annemin mezarına kapanmak istedim ama önüme bir gövde düştü. Omuzlarımdan sertçe geri savruldum. Ne olduğunu anlamadan kendimi yerde buldum. Başımı kaldırdığımda karşımda Civan’ı gördüm… leş gibi alkol kokuyordu, ayakta durmakta bile zorlanıyordu.
Uluğ bir anda önüme geçti; öyle sert, öyle öfkeliydi ki Civan’ı tek hamlede yere serdi. Yumruğu mezarlığın sessizliğini parçaladı. Yanıma ilk koşan Uraz oldu, beni kucağına aldı. Korer ise hızla silahını çekip Civan’a doğrulttu.
Korer’in bu hareketini bir emir gibi algılayan Arif ve Fuat da aynı anda silahlarını doğrulttu. O anda ağaçların arasında devasa iki gölge belirdi. Dikkat kesildiğimde, onların Binbaşı Sungur Amirova ile MİT görevlisi Sardana Yakut olduğunu fark ettim.
Uluğ, bayılmak üzere olan Civan’ı bırakmıyordu. Ailem bağırıyor, “Yeter artık, öldüreceksin!” diye haykırıyorlardı. Ama o duymuyordu. Babam ve Meyra ablam, yerde birbirlerine sarılmış halde annemin mezarına bakıp ağlıyorlardı. Civan’ın ne hali, ne canı umurlarındaydı. Halam, amcam, dayım, teyzem… herkes ortalığı inletiyordu.
Ve tam o anda bir silah sesi yankılandı.
Her şey bir anda dondu.
Önce tiz bir çığlık, ardından derin bir sessizlik…
Herkes aynı anda tek bir noktaya döndü. Uluğ’un yumruk yaptığı eli havada asılı kaldı. Poyraz abim öfke içinde Uluğ ile Korer’e bakıyordu. Elindeki silahı havaya kaldırmış, tehditkâr bir şekilde sallıyordu.
“Mafyacılık oynamanız bittiyse, T.C.’nizi alayım!” diye bağırdı.
Uluğ kaşlarını kaldırdı, sanki üzerindeki tozu silkeler gibi omuzlarını hafifçe silkti. Yakasını düzeltti, ardından Korer’e yan gözle baktı. Korer’in bakışlarında alaycı bir tavır belirdi. Elindeki silahı beline geri koydu. Fuat ile Arif de aynı anda silahlarını indirdiler.
Uraz, olup bitenlerden bağımsız gibi saçlarımı okşuyordu. Gözlerim istemsizce babama kaydı. Babam, Meyra’nın yanaklarını okşuyordu. Gözümden süzülen yaşlar kalbime bir hançer gibi saplandı. O an göz göze geldik. Bakışlarında yabancılık kadar derin bir özlem de vardı.
Onu tanımıyordum.
Onun evladı olduğum bir zamanı unuttuğum kadar, o da benim varlığımı unutmuştu.
Ama bu kez farklıydı… Babam bana mahcup, üzgün bir ifadeyle bakıyordu. Başta annemin ölümüyle yumuşadığını sanmıştım ama o elini uzatınca anladım… bu sadece annemle ilgili değildi.
Babam, Soner Uluöz, beni yanına çağırıyordu.
O sert, duygusuz adam… ağlayarak bana elini uzatmıştı.
Uluğ yanıma geldi, başıma bir öpücük kondurdu. Ardından Korer ve Poyraz abiyle birlikte mezarlıktan uzaklaştılar. Amcam, Doktor Selim’i çağırmıştı Civan’a baksın diye ama Selim önce Uluğ’un onayını bekledi. Onun gözlerinden izin çıkınca, ancak o zaman Civan’a yöneldi.
Babamın çağrısına başımı eğdim. Arkamda duran Uraz’a daha da sokuldum. Bu, benim için çok büyük bir adımdı. Babam bana el uzatıyordu… ama ben içimdeki bütün çocuk kırgınlığıyla o eli geri çeviriyordum. Annemin yıllarca sabırla beklediği, görmeyi umduğu şeydi bu. Babamın kalbi sonunda bana yumuşamıştı. Ama bunun bedeli, annemin canı olmuştu.
Ve o an düşündüm; Eğer annem yaşasaydı, babamla biz ölene dek düşman kalsaydık daha iyiydi belki de. Çünkü bazı barışlar, en çok ölülerin canını yakar.
Bağrımdan toprağa bir ezgi döküldü:
“Uykudan uyanmış, gülermiş, bakarmış.
Annesi onu çok öpermiş, severmiş.
Okula gidermiş, yazarmış, çizermiş.
B-abası…”
Kelimeler boğazımda düğümlendi. O son kısma geçemedim. Başımı annemin taze toprağına yasladım. Omuzlarım titreyerek sarsılmaya başladı. Bir annenin nasıl ölebileceğini aklım almıyordu.
Benim annem ölmüştü.
Birileri onu öldürmüştü.
Hayır… ben öldürmüştüm.
Her şeyin tek sorumlusu yine bendim: Mihran Uluöz. O sırada bir ses, mezar taşlarını delip bana ulaştı. Titrek… kısık… aciz bir ses:
“Babası onu çok öpermiş, severmiş.
Annesi onu çok, babası onu çok, herkesler onu çok severmiş, severmiş.
Annesinin yavrusu, kuzusu, pamuğu… annesi ninni söyler, can kuşu dinlermiş.”
Babam… Ağlaya ağlaya, gözleri annemin mezarında, benim yarım kalan ninnimi tamamlıyordu. Son kısmı o kadar acıklı söyledi ki nefesim kesildi. Başımı kaldırıp ona baktığımda, bir anda başını annemin mezar taşına vurmaya başladığını gördüm.
O sahne, zihnimde Efe Tuğrul’dan önceki zamanları hortlattı. Annemin mutfakta şarkılar söyleyerek yemek yaptığı günler… İpeksi sesiyle bizi, beni ve Meyra’yı büyüttüğü ninniler… O anılar sanki birisi tarafından geri sarıldı ve önüme bırakıldı.
Amcamla Poyraz abim, babamı çekmek için koştu ama babam öyle bir sarılmıştı ki annemin mezar taşına, onu oradan ayırmak mümkün değildi. Başından aşağı kan süzülüyor ama o, vurdukça daha sert vuruyordu.
“Abi, kurban olayum dur! Dellendun mi?” diye bağırdı amcam Yusuf, telaş içinde.
“Karımın bari duası kabul olsun, Yusuf! De gidin öteye!” diye hiddetle bağırdı babam, gözleri kan çanağı olmuş halde.
Ve o an bir gölge üzerlerine çöktü. Amcamı da Poyraz abiyi de tek hamlede savuran güçlü bir kol… Babamın mezar taşına sarılı kollarını acımasızca ayırıp onu gövdesinden kavradığı gibi bir metre öteye sürükleyen o kişi, elbette ki Uluğ’dan başkası değildi.
O an kalbimde kopan fırtına, ne babamın çığlığına benziyordu ne de annemin suskunluğuna. İkisinin arasında sıkışmış, yarım kalmış bir çocuk gibiydim. Bir yanım annemin toprağına kapanıp ondan özür dilemek istiyordu; diğer yanım babamın kan içindeki haline bakıp paramparça oluyordu. İçimdeki suç, yas ve öfke birbirine karışmıştı. Kendimden kaçacak bir yer aradım; ama nereye dönsem annemin yüzünü gördüm. Nereye kaçsam, kendi elimle yarattığım bir gölge gelip boynuma sarıldı. O an anladım… Bu mezarda yatan tek kişi annem değildi; onunla birlikte, benim de bir yanım gömülmüştü.
Ciğerimi kaybedeli on beş gün oldu. Bu acıya nasıl dayandım, ben bile bilmiyorum. Oysa yıllar önce en çok korktuğum şeydi; sevdiklerimi toprağa vermek… Şimdi o korkular bile beni terk etmiş, ben ise yapayalnız ve tükenmiş bir hâlde kalmıştım.
Gözyaşlarım elimdeki kâğıdı ıslatmaya başlayınca irkildim. Annemin eli değmişti o mektuba… Ona en ufak bir zarar verme düşüncesi bile içimi kaldırdı, mektubu hemen kendimden uzaklaştırdım.
Annem kansermiş. Tedaviyi de kabul etmemiş. Herkesten saklamış… Halam böyle söyledi en azından. Peki o zaman… O not neyin nesiydi? Bu soruyu düşünmekten aklımı kaçıracak gibi oluyordum.
“Yade’nin 40’ı geçtiğine göre bana edilen ihanetin bedelini ödeme vakti, Çebi’nin dokunulmazı. Başın sağ olsun… Bir 40 gün sonra görüşmek dileğiyle.”
— T.M.M.
Tersiyer’in bıraktığı bu not… Beni korkutmak için miydi, yoksa gerçek bir tehdit mi? Elbet bir gün karşıma çıkacaktı; belli ki bu sadece başlangıçtı. Ama yine de… Ona ihanet ettim diye böylesine bir ceza verecek kadar zalim olamazdı. Bu kadarını şeytan bile yapmazdı.
Keşke, diyorum… Keşke yalnızca… Herbert Roy’un ölümünü o masada açıklamasaydım. O anı geri alabilseydim. Çünkü sözlerimden sonra bomba patladı, çatışma çıktı, Yade öldü. Ve şimdi… Eğer bu not doğruysa… annemi de bunun uğruna kaybetmişim demekti.
Uluğ için gözü dönmüş bir hâlde herkesi karşıma almıştım. Onun canı yanmıştı, derisi yakılmıştı… Nasıl sessiz durabilirdim? Ama şimdi düşünüyorum da, keşke Korer’le birlikte adım atsaydım. Belki Yade, belki de annem hâlâ yaşıyor olacaktı.
Oysa şimdi… annemin çocukluğunun geçtiği bu odada, yalnız başıma oturuyorum. Aslında benim de çocukluğumun odasında.
Ve elimde… annemin ölmeden önce bana bıraktığı mektup var. Babama, Meyra’ya, hatta Civan’a bile bir zarf bırakmış. Her zarfın üzerinde ise aynı uyarı:
Sakın, ait olmayan mektubu açmasın.
🕊️
Mihran’ım… benim güzel kızım, canımın içi,
Bunu okuyorsan, artık yanınızda değilim demektir. Biliyorum… şimdi içini çekip “Anne bunu nasıl yaptın bana?” diye fısıldıyorsundur. O güzel gözlerinde yaş birikmiştir. Ama bil ki, ben ölümü seçmedim… sadece hastalığı sizden saklamayı seçtim. Çünkü siz benim en kıymetlilerimsiniz; acı çektiğinizi görmeye dayanamazdım.
Mihran… benim narin ama dimdik duran kızım. Bu hayatta tek bir dileğim vardı: Babanın seni affetmesi ve sana yeniden sarılması. Belki ben hayattayken bunu başaramadım. Belki kırgınlıklarınızın sesi sevgimin sesinden daha yüksek kaldı. Fakat ben gidince… buzlar çözülecek. Bir eksilince insanın yüreği başka türlü görür. Baban sana sarıldığında bunu anlayacaksın.
Kızım… senden bir şey istiyorum.
Aşık ol.
Yüreğini titreten birine rastladığında kaçma. O heyecanı yaşa. Gülüşünde bahar açtıran birine tutun. Ve bir gün bir kızın olsun Mihran… Dünyanın en güzel kızı. Senin gibi güçlü, senin gibi zeki, senin gibi inatçı. Saçlarından filizler sunsun hayat. Onu kokladığında beni hatırla; ben hep kız çocuklarının gülüşünde saklıyım.
Ablan Meyra’yı sana emanet ediyorum. Sen dışarıya güçlü görünürsün ama içindeki fırtınaları ben bilirim. Meyra ise daha kırılgan… Onu kolla. Onu koru. Ben yokken o senin nefesine, senin eline ihtiyaç duyacak. Dedenin dediği gibi pulimin pulisisin, o yüzden ablanın kanadı ol kızım.
Okulunu bitir Mihran. Gelmiş geçmiş en iyi avukat ol. Ol ki bu adaletsiz düzeni adaletinle sarmalayabilesin. Bir gün biri karanlığa düştüğünde, senin ışığın yolu olsun ona. Kalbinin temizliği mahkeme salonlarını bile aydınlatacak, buna inanıyorum.
Ve son olarak… Babanı affet.
Evet, biliyorum. Ben öldükten sonra ondan uzaklaşacaksın. Yaşadığın onca kırgınlık yeniden kabuk bağlayacak, belki daha sertleşecek. Ama kızım… o kötü bir adam değil. Sadece yaralı. Ve bir baba olarak seni sevmeyi çoğu zaman beceremedi. Ama seni sevmediği bir gün bile olmadı.
Onu affet ki… sen de özgürleşebilesin. Bir insan affetmediği yerlerde büyüyemez, ben bunu geç öğrendim. Sen öğrenmeden gitmeni istemem.
Mihran’ım…
Ben toprak olsam da sen benim gökyüzümsün. Her adımında yanındayım. Nefesinde, yüzündeki çillere sinen güneşte, sana esen rüzgârda… Sen benim en büyük gururum, en büyük sığınağımdın.
Seni sonsuzluğa kadar seven annen,
-Ayda Uluöz.
🕊️
Mektubu titreyen ellerimle katladım, gözyaşlarım hâlâ kâğıdın köşelerinde parlıyordu. Cebime özenle yerleştirirken dizlerimden güç çekilmiş gibiydi. Tam ayağa kalkacakken camıma sert bir tıkırtı çarptı; irkildim. Elimin tersiyle yüzümü hızlıca sildim, derin bir nefes alıp camı araladım.
Soğuk hava yüzüme vurdu.
Ve o yüz… o yüz her şeyi unutturur ya…
Karşımda duran Uluğ’du.
On beş gündür onunla doğru düzgün konuşamamıştık. Ben ancak dışarı çıktığımda, sabahları annemin mezarına dua etmeye gittiğimde hemen yanı başımda beliriyordu. Her iki günde bir kapıyı çalıyor, hiç çekincesi veya korkusu yoktu. Mihran’ı göreceğim deyip giriyordu. Tabi yine Poyraz abi ile karşı karşıya düşüyorlardı. Onun dışında herkes beni öyle bir acıyla sınırlandırmıştı ki adeta adımlarım bile yas altındaydı.
Poyraz abim, Yusuf amcam, Miyase halam… hepsi Uluğ’u benden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyordu. Korer desen, sessiz sessiz dikilip gözleriyle tehdit saçıyordu. Uraz ise hep uzakta duruyor, olay büyümedikçe yanımıza yaklaşmıyordu… sanki nefes bile alınsa ortalık karışacakmış gibi.
Uluğ ise tam tersiydi. Her fırsatta elimi tutmak, beni yanına almak istiyordu. Ailem ise bu halime bakıp rahatsızlık duyuyorlardı. Ben bu kadar kırık, bu kadar paramparça olmasaydım Poyraz abi çoktan benim karşıma dikilirdi, bundan eminim.
Mesela Vefa abi… O da Meyra’ya bu süreçte çok yakındı ama onlar nişanlıydı. Herkes tarafından kabul görmüş, aileye karışmıştı artık. Ama Uluğ… O başka. Sertti. Kaba görünüyordu. Ve davranışları… Sanki ben onun karısıymışım gibi sahipleniciydi. Herkese meydan okuyan o bakışı, “Mihran’dan beni uzak tutamazsınız,” der gibiydi.
Ben camın ardında donup kalmışken Uluğ’un nefesi soğukta buhar olup yükseliyordu. Gözleri bana kitlenmişti; o bakışta hem öfke hem korku hem de tarifsiz bir özlem vardı.
Ve ben…
O an ilk kez, acının tam ortasında bile olsa içime bir sıcaklık aktığını hissettim.
Bu mahallenin alışık olduğu şeyler değildi bunlar. Ben Artvin Borçka’da yaşıyorum; burada hayat sakindir, insanlar birbirini bilir, dedikodu aynı gün yayılır… ama böyle adamlar? Böyle araçlar? Mahalle daha önce hiç görmemişti.
On beş gündür dedemin evinin önünde üç zırhlı araç nöbet tutuyordu. Evet, yanlış duymadınız. Uluğ, beni bir an görebilmek için günün yirmi dört saatini kapının önünde çürütüyordu. Mahallenin genç kızları ise dedemin evinin önünü podyuma çevirmişti. Geçen gün birinin abiye giyip o araçların önünden havalı havalı geçtiğini gördüm. Ben bile utanıp kafamı çevirdim, kız utanmadı.
Arif ile Fuat ise en ufak ilgiyi göstermemişlerdi. Fuat’ı anlarım, dünyadan bihaber dolaşır. Ama Arif’ten beklerdim doğrusu… Lakin o da tam o anda aracın içinde ağzı iki karış açık uyuyor, bildiğin horluyordu. Duş almak ve yemek yemek için iki sokak aşağıda bir daire kiralamışlardı; ama oraya da günde yalnızca yirmi dakika gidip dönüyorlardı. Evet, dönüyorlardı. Tıpkı Uluğ gibi.
Uluğ, Uraz, Korer… Arif ile Fuat…
Hepsi araçların içinde ya da kaputların üstünde oturmuş, bütün gün yolu gözlüyorlardı. Ve içimde bir his vardı: Uluğ’un sabrı tükenmişti. Artık beklemek ona yetmiyordu.
Bahçenin dışına çevirdim bakışlarımı. Kaputun üzerine yayılmış bir Korer gördüm; umursamaz, yarı uyur yarı sinirli. Biraz ileride ise Uraz vardı… elinde yanan sigarası, başını gökyüzüne dikmiş… Sanki karanlığın içinde düşünceleri bile sigara dumanı gibi ağır ağır yükseliyordu.
Mahallenin sokak lambaları bile bu adamların gölgesinden ürküp titriyordu. Her yer karanlıktı. Ve bu karanlıkta bekleyen tek bir şey vardı: Uluğ’un sabrı… ve benim kapımı açmam.
“Merdiven dayayacağım duvara, oradan inersin,” dedi. Sesindeki o yumuşaklık… Uluğ Mirza asla kimseden çekinen biri değildi ama şu hâli… sanki dünyadaki bütün masumiyet ona sinmişti. Sırf ben biraz olsun üzülmeyeyim diye her şeyi yapmaya hazırdı.
“Nereye?” diye sordum, boğazım düğüm düğüm. Soğuk içime işliyordu; yılbaşına iki hafta kalmıştı, yağmur ince ince vuruyordu ve annem artık yoktu.
“Ne fark eder… gelmez misin?” Bu cümlesi içimde kopan bütün fırtınaları bir anda susturmaya yetti.
“Sen gel dersin de… ben gelmez miyim?” Sesim bitik, çatlak ve ağlamaklıydı. Uluğ’un dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Ardından duvarın dibine yaslanan merdiveni dikleştirdi, penceremin hizasına getirdi. Tam basamağa adım atacakken sesi beni durdurdu.
“Montunu al.” Bu bir rica değildi; doğrudan, tereddütsüz bir emirdi. Ve beni benden çok düşündüğünün en büyük göstergesiydi.
Derin bir nefes aldım. Askıdan montumu kaptım, üzerime geçirdim. Pantolonum ve ince badimle soğuk için pek hazırım sayılmazdım ama en azından Uluğ içi biraz rahatlamış olurdu. Yeniden pencereye geldim, bir ayağımı dışarı uzatıp basamağa yerleştirdim. Tam o anda Uluğ’un eli ayak bileğimdeydi. Bu süreçte elini de desteğini de hiç esirgememişti.
Üç basamak indim. O sırada Uluğ elini çekti, merdiveni sabitlemek için yan tarafa uzandı. Bir basamak daha inmeye çalıştığımda adımı yanlış hesapladım ve ayağım bomboşluğa kaydı. Nefesim kesildi.
Ve düşerken… Kollarım değil, kalbim titredi. Uluğ yıldırım gibi davranıp belimden kavradı. Sıcak avuçları, soğuk yağmurun altında bile ateş gibiydi. Tam o an, bahçenin dışından bir ses duyuldu.
Korer, kaputun üstünden fırladı. Uraz ise sigaranın yarısını yere attı, diğer yarısını da öfkeyle avucunda söndürdü.
“Bir gece de düşmeyin lan!” diye homurdandı Korer. Yere bastığımda bacaklarım hâlâ titriyordu. Uluğ kolumdan tuttu, beni kendine doğru çekti.
“Yavaş…” dedi yalnızca. Sonra başıyla kapıyı işaret etti. Sessizce bahçeden çıktık. Uluğ önde, ben arkada.
Gözüm istemsizce eve kaydı; Poyraz abimin ışığını, gölgesini, bir hareketini aradım. Ama saat gecenin ikisiydi…Borçka çoktan uykuya gömülmüştü.
Bahçe kapısının dışında bizi Korer ile Uraz karşıladı. İkisi de bir şey demedi, sadece yüzüme bakıp derin bir nefes aldılar. Sonra ağır adımlarla kendi araçlarına yürüdüler.
Biz öndeki zırhlı araca geçtik; Uluğ sürücü koltuğuna geçmişti. Arkamızdan Korer ile Uraz’ın araçları, onların ardından da Arif’le Fuat’ın aracı dizildi. Konvoy hâlinde Borçka’yı arkamızda bıraktık.
Artvin’in öfkeli, kıvrımlı yollarına girdik. Rakım yükseldikçe rüzgâr da yükseldi; dağlar homurdanıyor gibiydi. Yarım saattir yoldaydık ve artık nereye gittiğimizi anlamıştım.
Livane Kalesi.
Ama kaleye çıkmadan önce askeri birliğin bulunduğu kontrol noktasından geçmek gerekiyordu. Çocukken halka açıktı; sonra kapandı. Artık izinsiz girilmiyordu, turist bile alınmıyordu. Bu nedenle kapıya yaklaştığımızda içimde bir endişe sardı beni.
Üniformalı birkaç asker yaklaşınca Uluğ camı indirdi. Cebinden cüzdanını çıkardı, açıp tuttu. Askerin gözleri büyüdü önce, sonra yüzündeki ifade ciddileşti. Başını eğdi.
“İyi akşamlar efendim. Kapıyı açın!” diye arkasındakilere seslendi. Kapı açıldı.
Uluğ “Kolay gelsin,” diyerek gaza bastı. Güvenlik çemberi geride kaldı. Yol daraldı, rüzgâr güçlendi. Kalenin taşları ve karanlık silueti, sanki gökyüzünden kopup önümüze düşmüş gibiydi.
Araç tam zirvede durduğunda başımı kaldırdım. Karşımda Livane Kalesi… Sanki yüzyılların yalnızlığını taşıyordu. Ve ben, annesizliğin ağırlığıyla, Uluğ’un yanı başında, nefesimi tuttum. Kalbim hem ürkek hem de tuhaf bir şekilde bu karanlığa ait hissediyordu.
Arabaların kapıları usulca açıldı. Önce Uraz indi, sonra Korer, en son Uluğ… Onu görür görmez içimde hafif bir ürperti gezindi. Soğuk havadan değildi bu; on beş gündür ilk defa nefes alır gibi hissettiğim bir andandı. Yine de hiçbir şey demedim. O da demedi. Sadece gözlerimiz azıcık değdi, sonra hemen kaçtı.
Kaleye doğru yürüdük. Adımlarımız sessizdi. Şehir uzaktan bir ışık kümesi gibi görünüyordu; sanki hayat başkasının hayatıydı ve biz uzağından bakıyorduk. Korer’le Uraz biraz geride kaldı. Arif ile Fuat araçların yanında nöbet gibiydi; Arif termostan çay hazırlarken buhar havaya karışıyordu. Ama hiçbiri yanımıza yaklaşmadı.
Kale duvarlarının kıyısındaki büyük taşa oturduğumuzda etraftaki tüm dünya geri çekildi sanki. Uraz’la Korer çok geride kaldılar, araçların yanında birer gölge gibi duruyorlardı. Ama ben sadece rüzgârı duyuyordum, bir de kalbimin kırılan yerlerini.
Bir süre sustuk. Uluğ başını yukarı kaldırmış göğe baktı, sonra bana döndü. Sanki yüzüme değil, içime bakıyordu.
“Mihran…” dedi, sesi ilk defa bu kadar kısık. “Dayanmak zorunda değilsin, biliyorsun değil mi?” Dayanmıyordum ki… On beş gündür sadece düşmüyordum. Bir şey söylemek istedim, ama nefesim doldu. Sonra o kelime, kendini benden zorla söktü:
“Anne…”
Uluğ, dizlerinin üzerine çöküp yüzüme baktı. “Buradayım,” dedi. “Tam buradayım.”
Ve o an, içimde bir şey koptu. Kelimesiz, sebebsiz, kontrolsüz bir ağıt gibi. Soluğum düzensizleşti, gözlerim doldu, dudaklarım titredi. Rüzgâr bile acımı taşıyamıyormuş gibi üzerime çöktü.
“Onu ben yıkadım…” dedim. “Kokusu hâlâ ellerimde.“ Uluğ’un dudaklarından bir nefes düştü; bir dua gibi, bir yara gibi.
“Mihran… gel buraya.” Elimi tuttu, çekmedi… kendine çağırdı. O an bedenim duramadı. Göğsüne doğru eğildim. O da beni sardı. Bir insanın bir başka insanı hayattan kaçırır gibi sardığı o türden… kolunu omzuma değil, omurgama doladı. Avuç içi sırtımda gezindi. Ben ağladıkça o daha çok bastırdı beni kendine. Gözlerim kapandığında kokusu karanlığa karıştı. Tüm acım boğuk bir iniltiye döndü. Sanki içimdeki çığlığı ilk defa biri duyuyordu.
“Uluğ…” dedim, nefesim parçalanırken. “Geçmeyecek gibi.”
“Ama geçecek, değil mi?” dedim. “Bak… sen söylersen… inanırım.” O, alnımı yanak hizasına bastırdı. Dudakları saçlarıma dokundu, nefesi tenimde gezindi. İlk defa o kadar kırılmış görünüyordu ki fark etmemek imkânsızdı.
“Geçecek,” dedi. “Hatta aklına gelmeyecek çoğu zaman.” Sonra beni biraz daha çekti kendine. “Bahar yakın güzelim, sen söyledin; İnan buna.” Göğsüme yaslanan yüzünden sıcaklığı hissettim. Yalan söylüyordu, oysa Uluğ yalandan nefret ederdi.
“Ama… sen bu acıyla yalnız kalmayacaksın. Sana yemin ediyorum.” Birden içimdeki kabuk yırtıldı. Sesim kontrolümden çıktı, boğuk bir çığlık gibi yükseldi. Kendimi durduramadım; nefesim kesilir gibi oldu.
Uluğ’un elleri o anda titredi. Gerçekten titredi. Sırtımı kavrayan o güçlü parmaklar ince ince silkelendi.
“Tamam…” dedi. “Tamam Mihran… içinde ne varsa at. Ben buradayım. Seni tutuyorum. Yere düşmene izin vermem.” Uluğ nefesimi duydukça benimle birlikte sarsılıyordu. Bazen başımı çenesine bastırdı, bazen saçlarımı okşadı, bazen de sadece ellerini kenetledi sırtımdan çözmesin diye.
“Mihran…” dedi yine. “Sen varsan bu dünya hâlâ dönüyor. Bir gün… bu acı seni boğmayacak. Bir gün nefesin açılacak. O güne kadar ben seni taşırım. Yeter ki bırakma kendini.”
Ağladım. Belki on dakika, belki bir ömür. Ve her ağlayışımda o daha sıkı sardı. Her nefessiz anımda o biraz daha kırıldı. Sonunda sesi çok ince bir yerde titreyerek kulağıma geldi:
“Keşke… keşke acını devralabilseydim.” Başımı kaldırdığımda gözleri buğuluydu. Hiçbir şey söyleyemedim.
Çünkü o an…
İkimiz de tek bir gerçeği biliyorduk: Bu gece, kalenin bu taşında, ikimiz de bir parçamızı gömdük. Ve dünya, artık başka bir dünya oldu.
Beni sararken ansızın aklına gelenle yeniden konuştu. “Üşüyor musun?”
“Hayır,” dedim. Yalan değildi. Zaten üşümek başka bir şeydi; ben tamamen başka bir yerden kırılıyordum. Bir sessizlik daha oldu. Sonra, birden, yüzüme bakarak hafif bir tebessüm etti.
“Biliyor musun… çocukken Uraz’la beraber gece gizlice kaleye tırmanırdık. Düşe kalka. Korer de gelir sanıyorduk ama korkuyordu. Her seferinde ‘Geliyorum!’ deyip kaçardı.” İstediğim kadar gülmesem de, dudaklarımın kenarı kıpırdadı. O bunu görünce daha da yumuşadı.
“Korer bir keresinde düşüp yuvarlandı. Öyle bir çığlık attı ki… zannettik bacağı koptu. Meğerse pantolonuna diken batmış.”
O an hafifçe başımı salladım. “Hayal edebiliyorum.”
Uluğ da hafifçe güldü, ama gülüşü acının içinden çıkan bir ışıktı. Beni gülümsetemedi belki ama denediğini görmek bile içimi ısıttı. Az sonra ayak sesleri geldi. Uraz’la Korer yanımıza geldiler. Korer tam karşıma geçti ve hiç beklemediğim bir ses tonuyla:
“Uluğ sana bizim sakarlıklarımızı anlattı mı hiç?” dedi. Başımla onayladım.
“Bak,” dedi hafif bir gülümseyle, “bir de şöyle bir rezilliğimiz var: On beş yaşındayken Uluğ’u kaleden aşağılara ittim. Bilerek değil ama… ittim. Sonra öyle bir bağırdım ki bütün kasaba uyandı.”
Uluğ homurdanır gibi güldü. “Sen itmedin, ben yanlış bastım.”
Korer kaşlarını kaldırdı. “Tabii canım.” O esnada hiç ses çıkarmayan Uraz mırıldandı.
“Aynı beni dövdüğün gibi ayağın kaydı demi Çebi?” Sesi kadar duruşuda sertti. Aralarında alaycı homurtular yankılandı. Benim yüzüme yine o küçük, kısa gülümseme geldi.
Uraz daha fazla ayakta kalmamış yanımıza oturdu, sessizce. Bir şey demedi. Sadece baktı. O bakışta, Yade’nin yokluğunun gölgesi vardı. Ben onun sessizliğinde kendi acımı gördüm; o da benimkinde kendisini.
Korer konuşurken bir an durdu, gözleri bana takılı kaldı. Daha iki hafta önce Yade’nin ölümünden beni sorumlu tutan adam, şimdi nefesimi incitmekten korkuyor gibiydi.
“Mihran…” dedi alçak bir sesle. “İnsan… sevdiğini kaybedince dünyanın sesi değişiyor. Sen… sessiz kalmak istersen… biz yanındayız.” İçim titredi. Hiçbir şey demedim. Dememe gerek yoktu.
O an fark ettim: Üçü de yamalı bir battaniye gibi etrafıma serilmişti. Birbirine ters düşen duygularla, öfkelerle, acılarla ama sonunda aynı yere bağlanan o görünmez bağla.
Ve biz o taşın üzerinde… ilk defa aynı sessizliğin içinde iyi hissetmeye çalışıyorduk.
İyi olamasak da… birlikteydik.
Kalenin taşları soğuktu ama içimdeki soğuk bundan daha derindi. Yanımda Uluğ, biraz geride Korer ve Uraz… Arif’le Fuat araçların yanında sessiz bir çizgi gibi duruyorlardı. Gökyüzü yıldızsızdı; rüzgâr sessizdi; dünya parmağını dudağına götürüp “sus” der gibi.
Bir süre kimse konuşmadı. Ben de sustum. Ta ki içimde biriken o cümle artık yerinde duramaz olana dek.
“Bu savaştan galip çıktığımızda… yine yan yana olur muyuz?” dedim.
“Bu geceleri… acıları, kayıpları, korkuları… bir gün ‘biz atlattık’ diye gülerek yad eder miyiz sizce? İyi bir son hayal edelim. Hayal etmek henüz yasaklanmamışken…” Sesim titredi. Rüzgâr duymuş gibi yüzümü okşadı.
İlk konuşan Korer oldu. Her zamanki kabalığının altına gizlediği o delici kırılganlıkla.
“Kimse ölmesin artık…” dedi ansızın. Kelime kelime, yavaş… sanki boğazındaki kanı temizliyormuş gibi. “Yeter… Özellikle…” Nefesi titredi. Bakışı Uluğ’un yüzüne düştü, adeta oracıkta ezildi.
“Özellikle sen… ölme kardeşim.” Uluğ gözlerini kaçırdı. Benim içime ise bir ağırlık oturdu. Benim içimde adeta biri yumruğunu sıkıyor. Ölme kelimesi, Uluğ’un adıyla çarpışınca içimde fırtına koptu.
Sonra Uraz. Sessizlik onun başına çöreklenmişti, yılların ağırlığı gibi. Bir süre yüzünü bile göremedim. Sonunda bir cümle düştü dudaklarından… taş gibi, buz gibi:
“Canınızı sıkarım. Devam edin.” Kimse karşılık vermedi, veremedi. Çünkü hepimiz biliyorduk: Yade’yi gömdüğü gün, Uraz tüm iyi ihtimalleri de gömmüştü. Bir sessizlik oldu. Soluduğum hava bile canımı yaktı.
“Neyse…” dedim, dudaklarım çatlayacak kadar kuru. Ellerimi dizlerimde kenetledim. Annemin yüzü geldi, saçları, kokusu, sesi…
“Ben… Annemin istediği gibi.” Boğazım düğümlendi. “Avukat olurum. O bunu görmeyi çok isterdi.” Sonra içimdeki ikinci bir hayal çıktı yüzeye. On beş gündür rüyalarıma giren tek iyi an. Ve bunu kimseye söylemediğim. Uluğ’a bile.
“Ve…” dedim. “Bir kızım olur. Saçları omuzlarıma dökülür. Gözleri… babasına benzer.”
Bu cümlede gözlerim istemsizce Uluğ’a kaydı. O ise nefesini tutmuş bana bakıyordu. Bir yabancıya değil… kaderine bakar gibi. Uzun, çok uzun bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile bekliyordu sanki. Sonunda Uluğ konuştu. Sesi kısık, derinden, içi dolu… ilk kez böylesi bir duygunun içinde kaybolmuş gibiydi.
“Benim hayalim…” dedi. Durdu. Yutkundu. Bir adamın ilk kez kendine bile itiraf edemediği bir düşü özgür bıraktığı anda duyulan o nefes…
Korer gözlerini kapadı. Uraz başını yana eğdi. Ben kalbimin yer değiştirdiğine yemin edebilirdim. Ama Uluğ devam etti. Bu defa sesi daha sarsıcıydı.
“Masa yok edilmiş.”
“Düşmanlarımız temizlenmiş.”
“Ve biz… çok uzakta bir yerde bir ev kurmuşuz.” Gözlerim doldu. O bakmazken bile bakıyordu bana.
“Beş kişiyiz,” dedi. “Sadece beş.” Parmaklarımla taşın kenarını sıktım. O beş kişinin kim olduğunu hepimiz biliyorduk. Bildiğimiz şey daha acıydı: Kimse bir evin hayalini kurmazdı. Netice de herkesin bir evi vardı. Uluğ bir nefes verdi; göğsünü kesen bir nefes.
“Karım.”
“Kızım.”
“Ve iki dostum.” Boğazı düğümlendi. Birden hepimiz soluk almaktan vazgeçtik Çünkü kelimeler değil, kaybedilmiş ömürlerin yankısı konuştu.
Rüzgar bile durdu o an. Dünya daraldı. Yüreklerimiz aynı dar çemberde birbirine çarpıp durdu. Ve ben fark ettim: Bazı sözler, insanın içini yakarak büyür. Bizi birbirimize bağlayan da tam bu yanık yerlerdi.
O gece… Hepimizin içinden bir parça eksildi, beraberinde bir parça çoğaldı… Hayallerimiz kırık ama hâlâ sıcak. Ve her bir cümle, kıyametin içinden kopmuş gibi ağır. Deprem gibi. İnsanı ayakta tutan tek şey, yanında duran üç sarsıntı.
Borçka’ya dönerken sabahın ilk ışığı, kalenin taşlarında bıraktığımız sessizliği yavaşça arkamızdan çekip alıyordu. Güneş doğuyordu… ama gökyüzü doğmaya inat eder gibi griye çalıyordu. Tam ışık yüzünü göstermeye başlamıştı ki yağmur ince ince vurdu. Önce camlara, sonra düşüncelerimizin üzerine…
Gitmemiz gerekiyordu. Üç araç… Birbirinin ardına dizildik. Aralarında gözle görülmeyen bir bağ vardı; sanki aynı acıyı üç farklı kapta taşıyorduk.
Ben öndeki araçtaydım; Uluğ yanımda, sessiz… Parmakları direksiyonda, ama aklı belli ki başka yerdeydi. Onun sessizliğinde bir ağırlık vardı; savaşın, kaybın ve söyleyemediği bütün şeylerin çöküşü…
Arkamızdan gelen diğer iki araçta Korer ve Uraz… onların da içinde fırtına döndüğünü hissediyordum. Kaybettiklerimizin gölgesi, bu sabahın ışığından bile daha soğuktu.
Borçka sınır tabelasını geçtik. Yağmur biraz daha sıklaştı. Saat altıyı geçiyordu ama Karadeniz uyanmıştı bile. Her evin perdesi kımıldıyordu. Bizi izliyorlardı.
Bu mahallede insanlar meraklı değildir; sezgileri güçlüdür. Uluğ’u soran, onu tanıyan olmuştu. Hasan Çebi’nin torunu olduğunu duyunca herkes hürmetle elini öpmek istemişti. Karadeniz’in adı ne kadar genişse, Hasan Çebi’nin saygınlığı da o kadar yaygın olduğunu gördük.
Ve Uluğ bunun farkında değildi belki, ama onun için kaldırılan her perde, mahallede yankılanan her “geldiler” fısıltısı Poyraz abinin yüzüne bir öfke daha ekliyordu.
O öfke… Borçka’ya girer girmez hissediliyordu. Hava zaten ağırdı, ama Poyraz abinin durduğu yer… O noktada nefes bile daha gürültülü çıkıyordu.
Dedemin evini gördüğümde bir an gözlerimi kapadım. Yağmurun kokusu, ıslanmış toprağın derinliği, ahşap kapının gıcırtısı hâlâ çocukluğumdan kalma bir iz gibiydi. Kendimi toparlamaya çalıştım. “Sakin ol Mihran,” dedim içimden, “sakin…”
Ama sonra… Tahta bahçe kapısının önünde yürüyen gölgeyi gördüm. Kalp atışlarım ritmini unuttu. Önce hızlandı, sonra bir an duracak gibi oldu. Çünkü Poyraz abi… Omzunda av tüfeğiyle ileri geri gidiyordu. Adımları sinirliydi; toprağı döver gibi. Yağmur onu ıslatıyordu ama o sanki hiçbir şey hissetmiyordu.
Yanında Vefa abi vardı. O… Dünyanın en ağır yükünü bile gülümseyerek taşır normalde. Ama bu sabah… yüzündeki ifade tanıdığım hiçbir şeye benzemiyordu. Gözleri büyümüş, nefesleri kısa… Korktuğunu ilk kez o kadar açık görüyordum.
Araç durduğu anda içimdeki bütün güç çekilip alınmış gibi oldu. Ellerim hafif hafif titremeye başladı. Tam o an, elimin üzerine sıcak bir el kondu. Uluğ’un eli. Başımı ona çevirdiğimde gözlerimden yaş taşmaya çoktan başlamıştı; burnum kızarmış, nefesim sıkışmıştı. Beni bu hâlde görmek ona da ağır geliyordu, biliyordum.
“Her şeyi yoluna koyacağım, güzelim. Bana güven.” Sesi tok, kararlı… ama içinde o sertliğin kırıldığı bir yer vardı. Ve benim sığınabildiğim tek yer oydu artık. Herkes gidebilir, beni terk edebilir… ama o? O benim ailemdi artık. Evimdi. Yaşlarım yeniden süzülünce yüzünü buruşturdu.
“Yapma bunu,” dedi alçak bir sesle. “Gözlerine yazık. Bir avuç kaldın… hiç mi acımıyorsun kendine… bana?”Son kelimesi içime bir şey sapladı; küçük, keskin bir bıçak gibi.
“Uluğ…” dedim, ama sesim parçalanmış bir nefes gibiydi. Yüzümü elleri arasına aldı. Parmakları sıcak, kendisi perişandı.
“Canım,” dedi, o kelimeyi öyle söyledi ki… sanki bütün acımı bir anlığına üzerine aldı. Yaşlarım avuçlarına doğru aktı. Engel olamadım. Artık hiçbir şeye olamıyordum.
“Gitme…” dedim, çaresizce. “Ne olursa olsun… sen de gitme.” İçimde ne varsa döküldü. Yalvarıyordum artık. Sığınacak tek yerim kalmıştı çünkü. O giderse… geriye hiçbir şeyim kalmayacaktı. Gözlerime baktı uzun uzun. Bir şey arar gibi… belki de aynı korkuyu paylaştığını gizlemeye çalışıyordu.
“Gitmem,” dedi yavaşça. “Ne mümkün bırakmak.” Sesi titredi bu defa.
“Hele bak halime, dizinin dibinden ayrıla bilir mi bu adam!?” Ama o sözün altında başka bir şey daha vardı. İkimiz de hissediyorduk: Bir gün mecbur kalacaktı. Bir gün birimiz gitmek zorunda kalacaktı. Ama o gün bugün değildi. Ve bugün bile tutunmamı sağlayan tek şey buydu.
Tam nefesimi toplamıştım ki dışarıdan bir bağırış duyuldu. Poyraz abinin sesi, sabah ayazını yaran keskin bir balta gibiydi.
“ULA! DÜTDÜTLEŞMEYİ BIRAKIN ARTIK!”
İçim irkildi. Uluğ ise kıpırdamadı bile. Gözlerini benden ayırmadan elimi daha sıkı tuttu. Sanki o bağırışa değil, bütün dünyaya meydan okuyordu. Kapı açıldığında soğuk hava yüzüme vurdu, yağmur şakaklarıma değdi. Uluğ arabadan indiğinde yanıma gelmiş inatla elimi kavramıştı; bıraksın istedim aksine daha da kavradı.
Dışarıda Poyraz abinin öfkesi, Vefa abinin tedirgin bakışları, dedemin evinin eski tahta kapısı, Borçka’nın sabah ayazı… hepsi bizi sıkıştırıyordu. Ama Uluğ, eliyle benim elimi tutuyordu ya… O an, bütün bu yükün altında ezilmeyeceğime dair küçük bir inanç geldi içime.
Uluğ’la Poyraz abinin karşı karşıya gelişini izlerken nefesim göğsüme saplanıyordu; her ikisi de benim yaralı yerime basıyordu, ama geri çekilecek gibi değillerdi. Poyraz abinin bakışını tanırım; o bakış bir insanı önce tartar, sonra hükmünü verir. Ve bugün o hüküm Uluğ’un üzerine çökmüştü.
Uluğ elimi tuttuğunda, parmaklarındaki o kontrolsüz hiddeti hissettim. Poyraz abi ise bunu görür görmez gerildi.
“Bırak ula kızın elini,” dedi Poyraz abi. Sesi titremiyordu; sadece öfkesi saklanacak yer arıyordu. “Asabımı daha da bozma.” Uluğ elimi bırakmadı. Gözlerinde o tanımadığım, köşeye sıkışmış bir canavar gibi parlayan karanlık vardı.
“Bozulsun,” dedi. “Hayırdır?” Poyraz abim bir adım attı. Karadeniz’in karanlık sokaklarından taşıdığı o sertlik tam karşımızdaydı.
“Belli buralardan bihaber değilsin,” dedi. “Böyle şeyler buralarda uygun değil… mafya bozuntusu.” Söz havayı bıçak gibi yardı. Arkadaki arabaların kapıları neredeyse aynı anda açıldı. Uraz, Korer… ardından Fuat ile Arif. Toprağın başında bile nefes nefese bir gerilim. Poyraz abinin avuçları kenetlendi.
“Mesleğimi yaktırma bana,” dedi dişlerinin arasından. “Topla pılını pırtını. Siktir git buralardan.” Uluğ hafifçe gülümsedi. İçimdeki tüm korkularım o gülüşe doldu; ne kadar tehlikeli olabildiğini bir tek ben biliyordum.
“Niye?” dedi. “Sizin buralarda sevdaluk yasak mıdır, devlet kuşu?” Alay… kış gibi soğuk. Poyraz geri adım atmadı, hatta bir gölge boyu daha yaklaştı.
“En destansı aşklar burada yaşanır,” dedi. “Ama adı olur. Öyle zıpıdık zıpıdık kola takılmaz mafyacık.” Annemin fotoğrafı gözümün önünden geçti. Adım, nefesim… kimsenin sahiplenmesine gücüm olmayan her şeyim. Dizlerim titredi ama yerimden kıpırdayamadım. Uluğ başını hafifçe eğdi, sesi ölüm sessizliğini yaran bir fısıltıydı.
“Kaçan yok,” dedi. “Gel koyalım adını… kuşçuk.” İkisinin arasında sıkışmış gibi hissettim; biri geçmişim, biri geleceğim. Ve ben, ikisinin de ortasında çöküşümle sallanıyordum. Bir anlığına her şey durdu. Cenazemin ortasında kavga eden bu iki adam…
“Ben şimdi sana koyacağım!” diye hiddetle bağırdı. Tüfeğin namlusunu Uluğ’a doğru doğrulttu. Öylece baktım, durdum ve izledim. Tek bir harekette bulundum. Tek… Uluğ’a siper oldum. Duvar oldum. Korkmadım, ürkmedim. Silahlara alıştım. Elimde avucumda kalmış tek adamı kaybetmeye ne bedenim ne de direncim izin vermezdi.
Poyraz abinin eli titremeye başladığında göz göze geldik. Bana baktı; acıyla, üzüntüyle ve en çok da merhametle. Sağ gözümden akan yaşı takip etti. Uraz herkesten önce atak yaparak önüme geçti; elinde çektiği silahıyla. Ve tam yanında Korer belirdi. Önümüzde durdular; iki yanımıza da Fuat ile Arif geldi. Her bir yanımızı etten duvar örmüşlerdi.
“Ben Uraz Demirhan, nam-ı değer Demir kardeşlerime dokunana kan kustururum.” Uraz, bunca zaman sonra ilk kez bu kadar uzun bir cümle kurmuştu. Uluğ önce elimi bırakmış, ardından omuzumdan tutup yana kaydırmıştı. Sonra Uraz ile Korer’in omuzlarına dokunarak uyarıda bulundu.
“Ula siz benim başıma bela mısınız?” Bu defa öyle çok bağırdı ki, tüm mahallelinin kapılarının açılma sesi duyuldu.
“Mihran abiciğim, yamacıma gel.” Sesini kontrol etmeye çalıştı fakat pek de başarılı olamadı. Elinde hâlâ tüfeği tutuyordu. Vefa abi ise kolunu tutuyor, durması için telkinlerde bulunuyordu.
“İndirin silahları!” Uluğ sonunda konuştuğunda sesi ne yüksek ne de alçaktı. Verdiği bu emirden sonra Poyraz abi hariç herkes silahlarını indirmişti. Poyraz abi ise kaşlarını çatmış, Uluğ’un yüzüne bakıyordu.
“Bak, on beş gündür yasınız var diye edebimle sustum. Senin kardeşin benim ise sevdiğim kadın… Normal şartlarda olsa senin şu triplerini siker atardım. Anlamadın, anlamayacaksın; seninki inatsa benimki katır inadı. Yaktırma bana bu evi!” Uluğ’un sesinde hem netlik hem de sertlik vardı.
“Ula sen kimsun da bana posta koyaysun! Seni şuracıkta gebertirum, Karadeniz bile senin cesedunu kabul etmez!” Poyraz abi artık kendini zapt etmekte güçlük çekiyordu.
“Durma o zaman, çünkü artık benim gidecek ne bir evim ne de şehrim var. Tüm yollarım Mihran’a çıkar, tüm nefes alışlarım onu zikreder Poyraz Uluöz. Hiçbir güç beni ondan almaya yeltenemez. Kabullen ve evine geri gir.” Sakindi ve emindi. Her sözüne kalbime tuz bastım. Uluğ benim canım… Sen de gitme.
“Hasbinallah! Ula senin kim olduğun belli, kimlerin yanında dolaştığın belli… Böyle bir hayatın içinde sen ne demeye sevda etmeye durursun? Ha ettin diyelim, anlat hele benim amca kızını nereden buldun?” Silahını sallaya sallaya bağırmıştı. Her Uluğ kapıya dayandığında hiddetle bu sözleri söylüyordu. Anladığım şey: Poyraz abi Uluğ’u araştırmıştı. Fakat Uluğ dünyaca bilinen bir finansör; diğer yüzünden kimsenin haberinin olduğunu sanmıyordum.
“Desdur Poyraz’um, sevdanun hesabını sormak sana mı kaldı! İndir o tüfeğini komiser.” Arkamızdan gelen sesle hepimiz o tarafa baktık. Mahallenin muhtarı ve dedemden sonra en bilgili adam olan Cihad Akçalı’nın sesiydi. Yanımıza vardığında Uluğ’a bakıp elini uzattı. Uluğ tereddütsüz elini karşılık verdi ve sıktı. O esnada Poyraz abi de silahını indirmişti.
“Selamınaleyküm Çebilerin torunu. Ben Cihad Akçalı, buranın muhtarıyım.” Cihad amcanın gözü parlıyordu. Yanında mahalleden birkaç adamla gelmişti. Yaşı yetmişleri geçmiş, kısa boylu, yuvarlak yüzlü, badem gözlü bir adamdı. Üzerinde gri bir takım vardı. Uluğ kaşlarını çattı, Fuat’a baktı. Fuat ise gözlerini kısmış, adama dikkatle bakıyordu.
“Ve aleykümselam muhtar efendi. Akçalı dedin değil mi, yanlış duymadım?” dedi merakla. Cihad amca gülümsedi ve Uluğ’un arkasında kalan Fuat’a baktı. Ardından yeniden Uluğ’a döndü.
“Doğru duydun…” dedi ve yine Fuat’a baktı. “Ayhan’ın oğlu musun sen?” diye sordu. Fuat ağzını araladı, sonra Uluğ’a baktı. Onun izni olmadan konuşmazdı. Uluğ merakla ona döndü, başıyla onay verdi. Fuat öne çıkarak Uluğ’un yanına vardı.
“Öyle… Ayhan Akçalı babam olur. Tanıyor musun onu?” Cevabı gecikmemişti. Dedemin evinin karşısındaki tahtalı evlerin önünde duran kadın ve erkeklerden mırıldanmalar yükseldi. Bazı kadınlar şaşkınlıkla ağızlarını kapadı. Cihad amcanın gözleri parladı.
“Tanımak mı? Hâlâ oğlumdur, ciğerimdir.” Konuşmakta güçlük çekmişti. Yanındaki adam, Cihad amcanın koluna girdi.
“Çardağa geçelim muhtarım.” Dedemin bahçesindeki çardağı işaret etti. Fuat donup kalmıştı. Öylece adama bakıyordu. Uluğ anlamaya çalışıyor, Uraz ile Korer sakince izliyordu. Muhtar yanımızdan geçerken beni fark etti. Durdu. Bana baktı. Yaşlarım artık kurumuyor, her geçen gün şiddetini artırıyordu. Elini uzattı, yanağımı okşadı. Usulca gözümü kapadım.
“Dursun’umun pulisi daha iyisun demi?” dedi buğulu gözlerle.
“Sağ ol Cihad amca,” diyebildim.
“Amcan kurban olsun sana Mihran’ım.”
Beni severdi. Kaç kez evi benim için basmıştı. Bir defasında: “Eğer bakamayacaksan ver de babalık edeyim puliye!” diye bağırmıştı babama. Babam da en az onun kadar sertti; kimse radikal bir şey yapamıyordu. Dedemi abisi olarak görüyordu. ‘Mertliği dedenden öğrendim,’ derdi.
Poyraz abinin kolundan tutup bahçe kapısından geçerek çardağa oturdular. Uluğ da arkasından gelirken elimi tuttu. Çekmek istedim ama izin vermedi. Mahalleli beni tanıdığı için utanıyordum. Ama Uluğ’un lugatında utanmak yoktu.
Beni de beraberinde çardağa götürdü. Poyraz abi birleşen ellerimizi görünce ayağa fırlayacaktı ki hem Cihad amca hem Vefa abi omzundan bastırıp oturttular. Öfkeyle ellerini başının arasına aldı, kendi kafasına vurmaya başladı. Oturduğumuzda stresle ayaklarımı sallamaya başladım. Uraz ile Korer de yanımıza oturdu. Sağımda Uluğ, solumda Uraz vardı. Elim Uluğ’un parmakları arasındaydı. Meyra ablam bize doğru geliyordu; bana bakıp neler döndüğünü anlamaya çalıştı.
“Cihad amca, hoş geldiniz. Ne içersiniz?” dedi Meyra abla.
“Hoş bulduk kızım, bir şey istemeyiz. Amcan nerededir haber et gelsin,” dedi.
“Camiye kadar gitti Cihad amca, arayayım istersen.”
“Yok, kalsın kızım.” Cihad amca derin bir nefes aldı, Uluğ’a döndü. Uzunca baktı. Uluğ ise oldukça rahattı.
“Anan… o kadın mı?”
Bu sorudan ben bile rahatsız oldum. Uluğ’un sıktığı elim gevşedi, sonra usulca serbest bıraktı. Yüzüne baktım; donuktu. Fakat kirpiği titredi. Orada gömüldüm. Dik duruyordu ama parmakları titredi. Bunu sadece ben gördüm. Saçları uçuşup alnına çarpıyordu. Artık tek evim olan gözlerinin içi kızarmıştı. Soğuktan mı, acıdan mı bilemedim.
“Firüze’nin bir oğlanı bir pulisi olmuş ama ufaklar…” Cihad amca cevabını beklemeden konuşmaya devam etti.
“Bahar,” dedi ve yutkundu. O an nefesim kesildi. Uluğ oturağın kenarını sıkıyordu. Hızla elini elimin arasına aldım. Utanmam kalmamıştı. Poyraz abi bu hareketime şaşkınlıkla baktı.
“Yel aldu, rüzgâr oldi. Bu dağlarda ince sesi galdi. Babası giibi mert, anası giibi ana’ydu. Kardaş kurbanı oldi. Buralarda bahar vardi da, o ne zaman düştü toprâğa, kış bizim yakamızı bi da gavşamaz oldi.” dedi Miyase halam, evden çıkıp çardağa yaklaşırken. Uluğ’a öfkeyle baktı.
“Ula sen, adını anmak istemediğum o kadının oğlu misun?” Sesindeki öfkeyi bastıramıyordu.
“Öyle,” diyebildi. Zor çıkmıştı bu söz. Uluğ utanmıştı. Burayı yakmamak için kendimi tutuyordum. Öfkeyle halama baktım. Çok eski bir mevzuydu, belli ki tüm Karadeniz halkı bu olayı duymuştu. Halamın daha fazla konuşmasına izin veremezdim.
“Ne fark eder hala, sus. Daha da bir şey deme.” Sesim burada hiç olmadığı kadar yüksek çıkmıştı. Cihad amca şaşkınlıkla bana baktı. Uluğ elimi okşadı; gözleriyle sakin olmamı söyledi.
“Nasıl susarım ula? O kadın Hasan ağanın sebebi oldi,” diye öfkeyle konuştu. Cihad amca lafa girip bitirdi:
“Böyle bir son yakışmadi, yakıştıramadum.” Uzun bir süre Uluğ’u inceledi. Dik duruşuna, saçlarına, omuzlarına baktı.
“Ula sen Aker misun?” diye sordu yeniden.
“Yok… Uluğ Mirza. Aker abimdir,” dedi Uluğ. Ona hiç bu kadar üzülmemiştim. Annesinin günahını yıllardır sırtında taşıyordu. İlk defa abisinin adını anmıştı.
Cihad amca bir anda ayağa kalktı. Gözleri büyüdü. Halam Miyase’ye baktı; o ise ‘ne oldu?’ der gibi Cihad amcaya.
“Dedesunun tavandaki bedenuni ayaklarindan çeken, teyzesinin vurulduğunu köyun her yanina yayan, anasinin günahini gören sonra da buralardan kaçan güccük Uluğ mi?” Cihad amcanın sesi titriyordu. Bu sözlerin her biri canımı yakıyordu. Uluğ ise yine duvar gibi dimdikti. Sanki hiçbir şey hissetmiyordu.
“Hasan Çebi’nin ‘Uşağım olmadi, bi torunum vardur; canumun canidur, beni seven elini öpsun’ dediği Uluğ musun?”Gözünden usulca akan yaş beni de nefessiz bıraktı. Uluğ’un usulca yutkunduğunu gördüm.
Hasan Çebi’yi merak ettim. Ölesiye… İsmini duyan ayağa kalkıyordu. Ölmüştü fakat adı hâlâ saygıyla eğdiriyordu başları.
Uluğ sadece başını salladı. Bunun üzerine Cihad amca hızla Uluğ’un karşısına geçti; eğilip elini öpmeye yeltendi fakat Uluğ izin vermedi, ayağa kalktı. Böylece elimi bırakmış oldu.
“Öteye muhtar efendi! Haşa, ben el öptürmem!” diye sertçe konuştu. Cihad amca başını kaldırdı, Uluğ’a hayranlıkla baktı.
“Deden de öptürmezdi,” dedi ve Uluğ’a sarıldı. Uluğ önce kıpırdamadı ama sonra sırtına iki kez vurdu. Cihad amca uzaklaştı, yerine geçti. Miyase hala ötede ağlamaya koyulmuştu.
“Uyy Dursun babam, iyi olaydın da Hasan’unun kıymetlusina sarılaydun. Bak evine kadar gelmiş daa, ula senin pulinin pulisine sevdalukmiş,”dedi dramatik bir yakınmayla. Uluğ yeniden yerine oturdu. Kaşlarını çatarak Cihad amcaya baktı.
“Muhtar efendi, sen dedemi nereden tanıyorsun? Onu söyle.”
“Buralarda onu tanimayan mı vardur uşağum? Onun adi Laz Kaplanı’dir. Bi dert mi vardur, gideruk onun kapisini çalaruk. Tüm kan davalarini çözmüştür; aç olani doyurmuştur, askere kurşun sıkanun ellerini kesmiştir. Küfür eden güççük uşaklara edebi öğretmiştir. Bi ‘alo’ deruk, sabahinda kapimizdadir. Devlet onu sever, sayar, kollardi; onu sevmeyen vatan haini’dir. Gacakçiliğa zinhar izin vermemiştur. Onun izni dahilindeydi her şey. Devlet denetmeye dahi gelmezdi; Laz Kaplanu’na gelir sorardi.”
Cihad amca yüzünde karışık bir saygıyla konuşuyordu. Uluğ’un neden dedesinin yolundan yürüdüğünü anladım. O da dedesine hayrandı. Göğsünü kabarttı. Omuzları bir an düştü ama hemen toparladı.
“Dursun Abi’nin da yakin dostuydu ha. O da buralardan sorumluydu; her şehirde bi adamı oldurdu. Düzuni boyle yürütürduler. Zaten bu amansız hastaluğa, Laz Kaplanı’nın başina gelenlerden sonra yakalandi. Sustu, hiç konuşmadi; öyle sustu ki günun sonunda yatağa mahkûm kaldi.”
Dedem ile Uluğ’un dedesi arkadaş mıydı? Şaşkınlıkla Uluğ’a baktım. O da bana dönmüştü. Bu kader miydi? Oysa ben kadere inanmazdım. Tesadüf olabilir mi?
“Şimdi bir şeyler sormak istesem söyler mi?” diye sordu Uluğ.
“Uşağum, hiç görmedun mu? Konuşamıyor adam!” diye cevap verdi.
“Mors alfabesiyle konuşuyor yıllardır, hiç fark etmediniz mi?” diyerek şaşkınlıkla muhtarın sağdıcına baktı. Adam omuz silkti.
“Tek parmakları hareket ediyor diye oynatıyor sanıyordum, ne bileyim uşağum…” dedi utançla, başını eğerek.
“Abi?” Fuat Uluğ’a seslendiğinde ona baktık. Uluğ gözünü iki kez kırptı, yani izin verdi.
“Babamla nasıl bir sorununuz vardı peki? Hatırlarım; ‘Tüm âlem önümde eğilir, bir babam var yüzüme bakmaz,’ derdi. Madem Hasan babayı bu kadar seviyordunuz, ne diye babama sırt çevirdiniz muhtar efendi? Hasan Çebi bir tek babama güvenirdi; onun sağ koluydu, bilmiyor muydunuz?” Sesini kontrol etmekte güçlük çekti. Fuat ilk defa bu kadar sorgulayıcıydı. Cihad amca derin bir nefes aldı, yutkundu. Çardağın çatısına çarpan yağmur damlalarına baktı.
“Laz Kaplanı cesurdu, yiğitti ha. Hayranduk ona ama düşmani da çoktu. Her gün onu öldürmek için saldırular yapildığını duyarduk. Her ne kadar devletin yaninda gibi görünse da, yaninda dolandığı bazu adamlardan ötürü altinda başka sebepler da ararduk. Kafamiz karışurdu. Devlete kurşun sıkanla çay içtiğini da gördü bu gözler ha! Bundan ötürü dedem istemezdi yanında duralum. Bi gün Hala oğluma dedi ki: ‘Bu kapidan çıkacaksun, bi daha da yüzuni görmeyeceğum! Ha kapima gelursen, namerdum ki senin kafana sıkmazsam!”
Bu sözlerle herkes sessizliğe gömüldü. O günlerde yaşananların aynılarını şimdi Uluğ ve ailesi yaşıyordu. Kimse bilmiyordu ki Hasan Çebi aslında bir MİT casusuydu. Görünenler bambaşkaydı. Belki de bir dönem onu düşman ilan etmişlerdi ama o vatanını koruyordu.
“Kim kaldı babamın akrabalarından peki?” diye sordu Fuat. Bu yaşına kadar babasının yaşadıklarının belki daha fazlasını yaşamıştı. Nasıl ki babası yıllarca Hasan Çebi’yi yaşatmak için canını ortaya koyduysa, o da Uluğ’u yaşatmak için ailesinden uzak bir hayat yaşıyordu. Ailesi Amerika’daydı ama gitmeyi düşünmüyordu.
“İşte biz kuzenler varuk. Büyüklerumuz da hakkı rahmetine kavuştu,” dedi Cihad amca.
Bu konuşmanın ardından uzun bir sessizlik oldu. Uluğ sustukça içimdeki çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Onun ne düşündüğünü tahmin ediyordum; tanık olduğu her sahne belki de şu an gözünün önünden geçiyordu. Ve belki de o buralardan gitmeseydi tüm suçu o kadının oğlu olduğu için üstüne yıkacaklardı. O buralardan gitti onlara sırt çevirdi diye herkesin takdirini kazanmıştı. Oysa daha çocuktu, hem yetim hem de öksüz kalmaya hakkı yoktu. Kimse bunun bilincinde değildi.
“Geldiğuni tüm Karadeniz duymali Çebi torunu! Trabzon’a gitmelusun, buralarda değil senin işun. Yillardur seni bekler durur o topraklar. Hasretiler Laz Kaplanı’na… Git de bu hasreti dindir.”
Cihad amca yaşlı gözlerini gökyüzüne kaldırıp göğsünü kabarttı. Uluğ elimi tutup sıktı; güç almak ister gibiydi. Oraya gitmek demek çocukluğunu görmek demekti. Ve Uluğ’un çocukluğu o evin tavanında asılıydı. Onu oradan artık kurtarması gerekiyordu. Zamanı gelmişti.
Yuvasız kaldı bir yanım; boşluğun içinde bir boşluktum. Bir tanıdığımın sözü kulağımda çınladı: “Ölüm insana verilmiş bir ödüldür.” Ne de doğru demiş zamanında…
Yaşadık, direndik ve hiç olduk. Böyledir yaşamak; bazılarına sadece ıstırap vaat eder, bazılarına cennet bahçesi…
Bizler ıstırap çekenlerdik; direnmekten başka yolu olmayanlar.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm Sonu Sözü…
“Bir kez kırılan için dünya hep gürültülüdür.”
(Franz Kafka)
-Bölümü nasıl buldunuz Çiçeklerim? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz?
Heyecan içinde herbir kelimenizi okuyorum. Sizden bir istirhamım olacak;
oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Unutmayın, herbir kelimeniz içimde binlerce bahar getiriyor.
-İçinizden Geçenler?
-Uluğ Mirza Köksoy?
-Mihran Uluöz?
-Korer Akay?
-Uraz Demirhan?
-Ayda Uluöz?
-Binbaşı Sungur Amirova?
-Mit Görevlisi Sardana Yakut?
-Komiser Poyraz Uluöz?
-Muhtar Cihad Akçalı?
-Fuat Akçalı?
-Miyase Uluöz?
-Hasan Çebi?
-Dursun Cebeli?
-Söner Uluöz?
-Meyra Uluöz?
-Civan Uluöz?
İletişim bilgileri...
Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaski
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.75k Okunma |
536 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |