32. Bölüm

32. BÖLÜM: ÇEBİ

talia lidya
lidyatalia

“Ölüler susar; asıl çığlık, yaşayanların içindedir.”

(Jean-Paul Sartre)

FEVERAN

-

ÇEBİ

🕊️

İki ayrı dünya, koca bir hayat.

Buluştuk, kavga ettik, sevdik, seviştik.

Gençliğimin en güzel anısıydı. Onunla başladım her sabah ve onunla kapattım her gece gözümü. Nefes alışlarım onu takip ediyordu, onun yörüngesinde ve onun kıtasından başka hiçbir oksijeni kabul etmiyordu bedenim.

Başkaldırıyorum… Onsuz yiyeceğim her lokmanın boğazıma dizilmesi için Tanrı’ya meydan okuyorum.

Başkaldırıyorum… Onsuz atacağım her kahkahanın içimi oyup geçmesini diliyorum; omuzlarında biriken o yük gelsin aklıma, ciğerlerim sıkışsın istiyorum.

Başkaldırıyorum… Onsuz ayakta kalacak gücü kendimde bulmayayım diye kaderle kavga ediyorum.

Cihad amca gittikten sonra Uluğ bir anda yerinden doğrulmuş, uzaklaşmak istediğini söylemişti. “İstersen seninle gelebilirim,” dediğimde gözlerinde beliren o çocuksu parıltıyı ilk kez bu kadar yakından gördüm.

“İsterim,” dedi.

O an elini kendiliğinden kavradım; sıkı, sahip çıkan bir tutuştu bu. Arkadan Poyraz abinin bağırışı yükseldi, “Kızım ayıptır, yeter da!” diye halam söylenip durdu. Ama hiçbirinin sesi kulağıma değmedi bile. Sanki o an dünyada yalnızca Uluğ’un eli ve benim kararlılığım vardı.

Uluğların kiraladıkları eve vardığımızda duşa gireceğini söyleyip içeri geçti. Ben ise oturma odasında kanepeye oturdum. Cama vuran yağmur damlaları birbirini kovalıyordu; dışarıdaki fırtına sessizce içime sızıyordu.

Annemin gidişinden sonra ben de böyle savrulmuştum işte…

Doğa bile benim yasımı tutar gibiydi. Dağların omuzları çökmüş, rüzgârın sesi annemin son nefesine karışmıştı sanki. Gökyüzü ne zaman kararacak olsa içimdeki boşluk biraz daha büyürdü. Annemi toprağa verdiğimiz o gün, toprağın kokusu hâlâ parmaklarımın arasındaydı. Ağaçların dalları eğilmişti; sanki hepsi başını benim acıma eğiyordu. Ne nefes almayı doğru becerebiliyordum ne de yaşamayı… Yalnızca göğe bakıp annemin yokluğunu taşıyan o sessizliğe tutunuyordum.

Bir an, yağmurun ritmine dalmış hâlde başımı cama yasladım.

Kapıdan Uluğ’un ayak sesleri duyuldu.

Başımı kaldırdığımda karşımda duruyordu. Saçlarından hâlâ su damlıyordu; siyah kot pantolonunun üzerine oturan kaslarını belli eden siyah tişörtüyle oda bir anda daralmış gibi hissettirdi. Gözlerindeki buğunun duştan mı yoksa aramızda asılı duran, söylemeye cesaret edemediğimiz onca şeyden mi kaynaklandığını ayırt edemiyordum.

Bakışını yakaladığım anda içimdeki bütün fırtına bir anlığına sustu. Sanki annemin ardında bıraktığı o derin boşlukta filizlenen tek şey oydu. Ve o an, onun olduğu yerden başka hiçbir yere gitmek istemediğimi fark ettim.

Elindeki yüz havlusuyla yanıma geldi, sessizce oturdu. Başını yana eğip ağlamaktan moraran gözaltılarıma uzun uzun baktı. Kaşları hafifçe çatıldı; titrek, acı dolu bir nefes verdi. O tek nefes bile içimdeki ağlama isteğini yeniden kabarttı. Gözlerimi ardı ardına kırpıp kendime gelmeye çalıştım. Elindeki havluyu çektim; o sadece izledi.

Kanepeden dizlerimi kırarak doğruldum. O başını kaldırdı. Onun oturuyor, benim ise yarı ayakta olmam hiçbir şeyi değiştirmedi; yalnızca boyumuz eşitlenmişti.

Havluyu saçlarına koydum. Dinginlikle, sevgiyle ve en çok da şefkatle saçlarını kurutmaya başladım. Gözlerini kapattı; göğsü derin derin kabarıyordu. Uzun uzun izledim. Kirpikleri sık ve açık kahveydi, tıpkı saçlarının tonu gibi. Ensesinden kulaklarına kadar neredeyse hiç yoktu… bilerek öyle kullanırdı. Üstleri daha gürdü ama o hep kısayı tercih ederdi. Yalnız sakallarını son zamanlarda her zamankinden daha fazla uzatıyordu. Özellikle annemin vefatından beri hiç kesmemişti. Ona bunu soracaktım.

Hiç sevgi görmemişti. Dedesini kaybettiğinde on iki yaşındaydı. Oysa dedesinin bile çoğu zaman sevgisini hissetmediğini söylemişti. “Güçlü ol” diye diye karşısına hep sert bir yüz koymuşlardı. O yaştan sonra da hep bir savaşın, hep bir kanın içinde çırpınıp durmuştu.

Gözümden usulca bir yaş süzüldü, onun sol göz kapağının üstüne düştü. Uluğ acıyla gözünü daha sıkı yumdu. Artık ağlamalarıma tahammül edemiyordu; bende biriken her acı, onda daha derin bir yara açıyordu.

“Böyle bir oğlum olsaydı,” dedim fısıltıyla, “durmaksızın öperdim. Sarılmalara doyamazdım. Nefretle bakmak bir kenara, onu incitmekten korkardım.”

İçimde dolaşan cümleyi saklamadım. Önce kaşları çatıldı, sonra kapalı olan gözlerini yavaşça araladı.

Havluyu saçlarından alırken ellerim titriyordu. O hâlâ kıpırdamıyordu; ne geri çekiliyor, ne de bir şey söylüyordu. Sanki konuşursam kırılacak bir sessizliğin ortasında gibiydi.

“Biliyor musun,” dedim nefesimin arasına takılan bir sızıyla, “senin için üzülmek… kendim için üzülmekten daha ağır geliyor bana.”

O sadece gözlerini bana dikti. İçimde ne varsa, hepsini çekip alacakmış gibi.

“Annemi kaybettiğim gün… dünyam dağıldı sandım. Ama senin çocukluğunu düşündükçe… içim daha çok acıyor. Çünkü ben bir süre de olsa sevgi gördüm. En azından neye benzediğini hatırlıyorum. Sen ise… hiç tatmamışsın. Bir insanın sevgiye hiç dokunmadan büyümesi… çok daha korkunç bir şey.”

Göz kapakları titredi; nefesi göğsünde ağırlaştı. Ama yine konuşmadı.

“Bazen seni izliyorum,” dedim, “içinde kocaman bir çocuk varmış gibi geliyor. Üşümüş. Korkmuş. Herkes tarafından yarım bırakılmış.”

Elimi yanağına götürmek için tereddüt ettim, sonra değdirdim. O, gözlerini bir an kapattı ama yine tek kelime etmedi.

“Senin için kötü bir şey söyleyeni duyduğumda içimde bir şey kopuyor,” dedim. “Seni savunmak istiyorum. Senin savaşmana gerek kalmasın istiyorum. Çünkü… kimse seni savunmamış.”

Parmaklarım yanak kemiklerinin üzerinden süzüldü. Gözleri hafifçe buğulandı, ama hâlâ susuyordu.

“Uluğ…” dedim yutkunarak, “bana kızabilirsin, ağlamama dayanamayabilirsin, sinirlenebilirsin… hepsini anlarım. Ama sen ne yaşarsan yaşa, kimseye anlatmadığın o acılarını bile… ben senin yanında dururken ağırlığını biraz olsun bırakabilirsin.”

Hafifçe başını eğdi, ama bu bir teslimiyet değildi; daha çok söyleyeceklerime kendini hazırlayan bir duruştu. Ben nefesimi tuttum, konuşmaya devam ettim.

“Sen güçlü olmak zorunda kaldığın için güçlü olmadın,” dedim. “Seni kimse tutmadığı için güçlü kaldın. Bence en acısı da bu.”

Uluğ’un burnu hafifçe seğirdi; belli ki boğazı düğümlenmişti. Yine konuşmadı. Ve bu suskunluğun içinde, içimdeki her şey daha da büyüdü.

“İstersen bağır,” dedim. “İstersen hiçbir şey söyleme. Ama ben seni anlıyorum. Seni gerçekten görüyorum.”

Uluğ’un gözleri parladı; dudakları titredi. Ama yine… hiçbir kelime dökülmedi. Ben, parmaklarım hâlâ yüzündeyken, fısıltıyla devam ettim:

“Ben seni… olduğun yerden çekip çıkarmak istemiyorum. Sadece yanında oturmak istiyorum. Karanlığın varsa… ki var, biliyorum… onun içinde seninle kalmak istiyorum. Yalnız olmadığını bil diye.”

O an, Uluğ’un gözlerindeki o yıkım… öksüz kalan yanımı içli içli ağlatmaya başladı.

“Mihran…” dedi titreyen bir sesle. Yanağımdaki elime kendi elini koydu. Taş gibi bir yüz ifadesi vardı; duygularını dışa vurmayı hiçbir zaman beceremeyen bir adamdı.

“Canım,” dedim, onun bana seslendiği o tonda konuşarak. Elinin sıcaklığı artmıştı; aramızdaki mesafe tamamen yok oldu. Dışarıda yağmur şiddetini artırıyordu.

“İyi ol… sen hep iyi ol, olur mu?” dedi. Kendi acılarını, her zamanki gibi geriye itmişti.

“Sen iyiysen iyiyim artık. Sen kötüysen benim yaşamamın ne anlamı kalır?” Sesimdeki kırıklık ona ulaştığında göz altları kızardı. Bana biraz daha yaklaştı. Yanağımdaki elimi indirdi; önce yanağıma, sonra parmağıyla dudağıma dokundu. Gözlerimi kapatmadan edemedim.

“Ruhum senin varlığını daima yüceltsin,” diye fısıldadı. “Ola ki bedenim bir gün senden ayrı düşerse, ruhum seninle yeniden hayat bulsun, güzel kızım. Ben bir tek sende aşkı tattım. Yaralı yüreğinden öpüyorum.”

Tok, içten gelen bir sesle söylemişti bunu. Donmuş haldeyken bir anda özlediğim o dudakları dudaklarımın üzerinde hissettim. Beni gerçek dünyanın karmaşasından uzaklaştıran tek andı.

Aşık oldum, anne… Hem de her dokunuşunda bana baharı getiren bir adama.

Öpüşümüz, hafif bir dokunuştan korkarcasına fakat tüm özlemiyle başladı. Gözümden süzülen yaşlar dudaklarımız arasında tuzlu bir iz bırakıyordu. Kollarımı boynuna doladım, hafifçe yükseldim. Ne yapmak istediğimi anladığında belimden kavradı ve beni kucağına aldı.

Öpüşleri dudaklarımdan çeneme, oradan boynuma indi. Uzun, çok uzun bir süre şah damarımın üzerinde dolaştı; sonra derin bir iç çekip yüzünü saçlarımın arasına gömdü. Belimi kıracak bir güçle sarıyordu beni.

Dakikalar geçti; hâlâ birbirimize sarılmıştık. Gök gürlediğinde irkildim. Uluğ, bedenini benden ayırmadı; sadece başını boynumdan kaldırıp kaşları çatık bir ifadeyle yüzümü inceledi.

“Sen korkuyor musun?” diye sordu merakla.

“Aslında korku değil… alışkanlık,” dedim. Anlamayan bir yüzle baktı.

“Nasıl oluyor o?”

“Her gök gürlediğinde babam, ablamla kaldığımız odaya gelirdi. Ablamı kucağına alıp kendi yatak odalarına götürürdü. Ben de her girişinde irkilir gibi yapardım, beni de görsün diye. Ama hiç görmedi.” diye itirafta bulundum. Uluğ, sırtımdan sarkan bir buklemi parmaklarının arasında çevirmeye başladı.

“Ama şimdi gördü,” dedi. Söylediği şeye şaşakaldım.

“Artık hiçbir anlamı kalmadı,” dedim titreyen bir sesle. Gözlerimi kaçırdım, yeniden ağlayacağımı hissediyordum.

“Zamanında verilmeyen tepki yersiz ve manasızdır,” diye mırıldandı. Bu cümleyi bir defasında Meyra ablama söylemiştim.

“Annem ölmüş benim, babam kim oluyor?” dedim öfkeyle soluyarak.

“Seviyor seni,” dedi bir anda. Kaşlarımı çattım.

“Nereden çıkardın onu?” Kucağından inmeye çalıştım ama izin vermedi.

“Kapında on beş gündür yatan tek ben değilim, Mihran Uluöz. Hayranın çok,” dedi alaycı bir sesle. Beni güldürmek için yapmıştı ama hiç komik değildi.

“Meyra’yı görmek içindir o,” dedim. İçimdeki öfkeyi bastırmak için gözlerimi kaçırdım. Pencereden bir defa görmüştüm; ama her gün geleceğini düşünmemiştim.

“Meyra her sabah dokuzda sizin eve gidiyor; babana kahvaltı hazırlıyor. Hem görmek istese arar. Düşmanı değil ya!” İğneleyici sözleri sinirimi artırdı. Kucağından inmek istedim, sıkı sıkı sardı. Öfkelendiğimi anlamıştı; bu yüzden bırakmıyordu.

“Derdin ne senin?” diye soludum. Uluğ başını hafifçe yana eğdi; gözlerindeki karanlık büyüdü.

“Benim derdim sensin,” dedi sakin ama bastırılmış bir öfkeyle. “Senin kalbin… her acıyla biraz daha küçülüyor. Ve ben bunu izlemek zorunda kalıyorum.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. Kendi içimdeki sa aşı ona yansıtmakta geri durmadım.

“Bırak o zaman. İzlemek zorunda değilsin.” Bu cevabı vereceğimden eminmişçesine gözlerini kıstı. Çenemden tutup yüzümü kendine çevirdi.

“Değilim, evet. Ama gitmeye de niyetim yok.” Bir an sustu. Göğsünün nefesi omzuma çarpıyordu.

“Beni anlamıyorsun,” diye devam etti. “Babanın seni görmediğini biliyorum. Seni duymadığını, sevmediğini düşündüğünü de biliyorum. Ama öyle değil… tüm tecrübelerimle söylüyorum; gördüm, bir babanın evladını ne kadar severse o kadar seviyor seni.” Sözlerini boğazım düğümlenerek dinliyordum.

“Elini çek ve beni indir,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle. Benim sözlerime rağmen beni biraz daha kendine yaklaştırdı.

“İndirmem,” dedi. “Çünkü şimdi bırakırsam… yine içine kapanacaksın. Yine o karanlığa gideceksin.”

“Nereye gideceğimi sen belirleyemezsin.” Başını bana yasladı.

“Belirlemeye çalışmıyorum. Sadece… seni kaybedemem.” Nefesi kulağımın kenarında dolaşıyordu.

“İçindeki o öfkeyi bana bırak,” diye fısıldadı. “Senin taşıyamadığın ne varsa… hepsini ben taşırım.” Kollarındaki baskı gevşemişti artık; öfkem değil, kırgınlığım daha ağırdı. Ona bakmak için başımı kaldırdım. Yüzündeki çizgiler, yağmurla birleşmişti.

“Benim acımı taşıyamazsın,” dedim.

“Taşırım,” diye karşılık verdi. “Çünkü sen… benimle öğrendin sevilmeyi. Ben de seninle öğrendim korkmayı.” Kelimeleri, içimde bir yerimi delip geçti. Dudaklarım aralandı, ama söyleyemedim. Uluğ başımı avuçlarının arasına aldı.

“Ben senin derdini bilmek istiyorum,” dedi. “Benden korkmanı değil.”

“Ben… senden korkmuyorum,” dedim sessizce. “Ben, seni kaybetmekten korkuyorum.” O an Uluğ’un bakışı değişti. Beni sıkıca sardı, bu kez içgüdüsel bir sahiplenişle değil… korunmaya muhtaç bir şeyi saklar gibi.

“Kaybetmeyeceksin,” dedi. “Ben buradayım.” Ve ilk kez… sesinde hem adamlığının sertliği hem de çocuğunun yarası vardı. O an, Uluğ’un gözlerindeki yıkım, öksüz kalan yanımı içli içli ağlatmaya başladı.

“Uluğ?” dedim ansızın. Akan yaşımı silme derdine düşmüştü; bir damlasının bile yere düşmesine asla müsaade etmiyordu.

“Söyle, güzelim.”

“Tersiyer’e ne yaptın?” Eli havada asılı kaldı. Bakışları yanağımdayken usulca gözlerime yükseldi. “Ne alaka?” der gibiydi. Annem öldüğünden, hatta Yade’yi kaybettiğimizden beri zihnimi kemiren tek soru buydu. Tersiyer giderek daha korkunç birine dönüşüyordu. Korkmuyor, korkmak bir yana; sanki ölümsüzlüğü bulmuşçasına, ürkütücü bir özgüven taşıyordu içinde.

“Bu nasıl bir soru?” dedi. Bocalamıştı; sesinin altında bastırılmış bir öfke sezdim. O adamın adını anmak bile bana yasaktı.

“Yade’yi kaybettiğimizden beri aklımda,” dedim. “Söyle… merak ediyorum.” Bir süre sustu. Bakışlarını kaçırdı. Ardından hafifçe kıpırdandı; ben de kucağından inip yanına oturdum. Yüzünde kederli bir siluet belirdi. Göğsünü kabarttı, düşünceli bir halde sakallarını kaşıdı.

“Saye,” dedi usulca. Adı başından beri zikredilen, yarım bırakılan o kız… Hikâyesini öğrenecektim. Bana benzediği söylenirdi. Döndü, gözlerimin içine baktı.

“Birlikte büyüdük. Onunla tanıştığımda yedi yaşındaydı. Tıpkı senin gibi lülük saçları vardı…” dedi ve yutkundu. Bakışları saçlarımda takılı kaldı.

“Lülük?” diye sordum. Kederli bir tebessüm belirdi yüzünde.

“İlk öyle seslenmiştim. Adını bilmiyordum. Zafer Usta onu San Francisco’daki evine götürmüştü. Bir gün lavaboya gitmek isterken aralık bir kapı gördüm. İçeriden bağırışlar geliyordu; ama görmen lazım, sanki biriyle kavga ediyor gibiydi.” Bunu söylerken hafifçe gülümsedi. Hiç bölmedim; bakışlarımla bile rahatsız etmedim.

“Aynanın karşısına geçmiş, kuru saçlarını taramaya çalışıyordu. Tarağı her geçirişinde saçları birbirine dolanıyor, ‘Hadi düzleşsenize, salak saçlar!’ diye bağırıyor; yetmeyince eline ne geçerse aynaya fırlatıyordu. Uzun süre orada durup onu izledim. Lila’yı gördüm onda. Kardeşim daha kundaktaydı. Trabzon’dan kaçmadan önce dedemin, Lila’nın doğumuna ait bir fotoğrafı odasının duvarında asılıydı. Sadece o fotoğrafı aldım ve evden çıktım.” Bakışları uzaklara daldı. Düşündü. Bir kez daha düşündü. Her düşüncede biraz daha küçüldü.

“‘Lülük,’ diye seslendim. Önce korktu, sonra kaşlarını çattı. Ardından bütün gücüyle ‘Baba!’ diye bağırdı. Zafer Usta koşarak geldi. Bizi tanıştırdı. Kocaman gülümsedi; küçücük boyuyla, sarı eteğiyle cilveli cilveli yürüdü. Elinin tersiyle saçını bir kenara attı dikkat çekerim tarak hâlâ saçında asılıydı. ‘Hoş geldin, yakışıklı abiciğim,’ dedi. İlk lafı buydu. Neşe doluydu. Hayatı seven çok az insan görmüştüm. O yaşta birinin bu kadar yaşamı sevmesine aklım ermiyordu.” Bakışlarını bana çevirdi. Hüzünle karışık bir öfke vardı yüzünde.

“‘Annen yok mu? Ne diye sen tarıyorsun saçlarını?’ dedim. Oysa ne bileyim… onun da annesinden yaralı olduğunu bilseydim söyler miydim? Dilim kopsun, söylemezdim. O gün çok ağladı. O sözümden sonra gözyaşları uzun süre dinmedi. Ne babası ne kimse…” Ağlarken yanına yaklaşmıştım.

“Saçındaki tarağı aldım. Bir anda hıçkırıkları kesildi, bana baktı. ‘Saçlar kuru taranmaz, bilmiyor musun? Gel, ıslatalım da öyle tarayalım,’ dedim. Çok masumdu Mihran. Hani ‘cennetten mi inmiş’ derler ya… yemin ederim, görsen sen de öyle derdin.” Sözleri sanki genzinde düğümlendi. Gözlerim doldu, engel olamadım.

“O gün saçlarını ıslattım, taradım. Ölene kadar da annesinin yokluğunu bir an bile hissettirmedim. Öyle derdi: ‘Sen benim ailemsin abi. Ben ölüyüm, Allah sana can yazsın.’ Dilediği oldu galiba… Herkes ölüyor, bir ben kalıyorum Mihran.” Başımı omzuna yasladım. Başımın üzerine bir öpücük kondurdu. Çok ağır şeyler yaşamıştı. Kıyaslamıyordum; ama kalbim dayanmıyordu.

“Meğer annesi… yani Zafer Usta’nın eşi…” dedi ve sustu. Sanki ağzına almak istemiyor gibiydi. Başkasının günahından utanç duyuyordu; tıpkı annesine karşı hissettikleri gibi.

“Aldatmış onu. Zafer Usta yakalamış ve oracıkta karısını öldürmüş.” Başımı kaldırmak isterken izin vermedi. Yeniden saçlarıma bir öpücük bıraktı. Parmakları saçlarımda dolaşıyordu.

“Eğitimim tamamlanınca Zafer Usta beni masaya oturttu. Dedem Hasan Çebi baş liderdi; koltuğu bana verdi, veliaht niyetiyle. Dedem… nam-ı diğer Laz Kaplanı, tüm Matinyan soyunu kuruttuğu için Tersiyer’de bitmeyen bir düşmanlık vardı. Ben o koltuğa oturunca bu düşmanlık daha da harlandı.” Belimden tutup beni sıkıca sardı. Acısını görmemi istemiyordu. Parmakları titriyordu; sesi kısılıyordu. Saye’nin ölümüne yaklaştıkça Uluğ küçülüyordu.

“Masadan çekilmemi istedi. Allah yukarıda, o ana kadar ilk kez boyun eğecektim. Yapacaktım Mihran… yapardım.” Sesi boğuk, acı doluydu. Kendini suçluyordu; sanki ona inanmayayım diye beni korumaya çalışıyordu.

“Ama Binbaşı izin vermedi. Karşımda durdu ve dedi ki: ‘Gerekirse ölecek ve gerekirse bu yolda kimsesiz kalacaksın. Ama dönmek yok. Dedenin davasını sen bitireceksin. Ya ölürsün ya devam edersin. Bu yolun başka bir yolu yok.’” Derin bir nefes aldı.

“Mihran… bütün bunlar olurken benim yaşım on dokuzdu.”

Elim silaha değil,

Birine uzanmalıydı.

Ben tetiği hayal ediyordum.

Aklıma ansızın Uluğ’un şiiri geldi. Canım yandı. Ruhsal değil; bu, fiziksel bir acıydı. Uluğ’un göğsü kabardı. Benim ciğerim parçalandı.

🕊️

Flaşbelek;

Yazar’dan…

|Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya,

|San Francisco,

|6 Şubat 2014,

|12:02

 

San Francisco’nun keskin soğuğu, Pasifik’ten yükselen tuzlu rüzgârla birlikte şehrin üzerine çöküyordu. Gecenin yarısı, sisin hafifçe sokağa çöktüğü, dağılmış neon ışıklarının birer hayalet gibi titrediği o saat… Uluğ Mirza’nın doğum gününe denk gelen, ama hiçbir kutlamanın nasibi olmayan bir gece daha. On dokuz yaşına girdiğini hatırlatan tek şey, içini kemiren ağırlığın bir yıl daha büyümüş olmasıydı.

O gece, şehrin yükseklerine vuran rüzgâr kadar sertti omuzlarına binen yük. Askeri birlik eğitimleriyle okul arasında sıkışmış genç bir bedenin taşıyamayacağı kadar çok sorumluluk… Ve bir çocuğun bile olmaması gereken kadar karanlık bir savaş: sevdiklerinin ölmemesi için geceleri uykusundan sıçratan, gündüzleri içini oyup geçen o amansız mücadele.

On dokuzuncu yaşının ilk saatleri, Uluğ Mirza’nın kendine karşı kurduğu bir mahkeme gibiydi; hayatının hesabını en acımasız yargıç olan kendisine veriyordu. Ellerini soğuktan değil, içindeki fırtınadan titretirken, “Belki bu gece,” diye düşündü, “belki bu kez bitiririm.”

San Francisco’nun buz tutmuş sokakları, genç bir adamın umudu ile intiharı arasında sıkışmış, sessiz bir tanık gibi bekliyordu. Uluğ Mirza’nın, o karanlık gecenin içinde, hem dünyayı hem kendini omzunda taşımaya çalışan bir çocuğun son nefeslik yorgunluğunu duyuyordu.

İnşaat halinde olan kendi şirketinin en tepesine, henüz camları takılmamış, rüzgârın her boşluktan uğuldayarak geçtiği o kaba beton iskeletin üzerine oturmuştu. Ayaklarını yüzlerce metrelik boşluğa sarkıtmış, şehrin ışıklarına bakıyordu. Soğuk, bedenine değil, ruhuna işlemişti; ama o buna aldırmıyordu. Belki de üşümenin kendisine hatırlattığı tek şey hâlâ canlı olduğuydu.

Altında San Francisco’nun dolaşık yolları, köprüleri, sisle boğuşan sokak lambaları vardı. Yukarıdaysa yalnızlık… Öyle bir yalnızlık ki insanın içine doğru çöküyor, kaburgalarının arasına bir ağırlık bırakıyordu. Uluğ Mirza o gece tam da bunun ortasında sıkışmıştı.

Ağlamak istiyordu. İçinden taşacak kadar çok duygu vardı; ama gözleri alışmıştı tutmaya, zihni alışmıştı bastırmaya. Ne bir damla yaş akıyor ne de boğazına düğümlenen acı çözülüyordu. Sanki yıllardır kendi içindeki fırtınayı sessizce taşımaya yemin etmişti.

Parmak uçları üşümüş çeliğe değdiğinde, ölümü düşündüğü o tanıdık soğukluk yeniden geldi. Aşağıda, şehrin uğultusu hayatı hatırlatırken; yukarıda, kendi nefesinin kesik soluğu ölümü çağırıyordu.

Uluğ Mirza, gözlerini bir an kapatıp rüzgârın taşıdığı tuz kokusunu içine çekti. “Ben daha kaç gece böyle dayanacağım?” diye sordu kendine. Cevap yoktu. O cevapsızlık, karanlığın en ağır yanıydı.

O gece, on dokuz yaşına giren bir çocuğun sessiz çöküşü, şehrin üzerinde asılı duran sis kadar belirgindi; ama kimse görmüyordu. Uluğ Mirza, dünyadan saklanmış bir yük gibi, o beton iskeletin tepesinde kendi varlığının ağırlığıyla baş başa kalmıştı.

Uluğ’un elinde buruşturduğu kâğıt, rüzgârın uğultusuna karışmış titriyordu. Beton iskeletin tepesinde, şehrin karanlık nefesi yüzüne vururken kaçmak istiyordu; ardına bile bakmadan, bu yükten, bu kandan, bu kaderden uzak bir yere. Ama gidemiyordu. Bacaklarına değen soğuk değil onu durduran; parmaklarının arasında ezilen o mektubun ağırlığıydı.

Hasan Çebi’nin sesi, yıllarca kapalı kalan bir sandığın içinden yükselen paslı bir çan sesi gibi çınlıyordu kulaklarında. “Hazır olduğunda oku,” demişti dedesi… Uluğ on iki yaşındaydı o cümleyi duyduğunda. Hazır olmaya hiç cesaret edememişti. Çünkü o cümlenin ardında, bir çocuğun taşıyamayacağı kadar çok karanlık gizliydi.

Ama bu gece… on dokuzuncu yaşının ilk dakikalarında, ölüm ile yaşamın ince çizgisinde otururken, içine bilmediği bir güç çökmüştü. Kendini o mektuba mecbur hissettiren bir güç. Bu yolun neden seçildiğini, neden dönülmediğini anlamak zorundaydı.

Dedesini anlıyordu artık: Hasan Çebi gibi adamlar bu hayatı seçmez, mecbur kalırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin “özel adamı” dedikleri o gölgeli dünyanın içinde, gerektiğinde vatan haini ilan edilen fakat yine de geri adım atmayan bir adamdı o. Yücelmek, kahraman olmak için değil; bir daha aynı acılar kimsenin kapısına uğramasın diye yürümüştü bu yolda.

Ve ölmeden önce söylediği tek şey vardı:

“Ben öldükten sonra davamı yürütecek tek kişi torunumdur. Benden sonra onu eğitin, büyütün, yoluma yoldaş edin.”

Masayı parçalaması için yetiştirilmişti Uluğ…

Oysa o bunu hiç istememişti.

Ta ki bu geceye kadar.

Ta ki mektubun mürekkebi, yüreğinin en derin yerine ulaşana dek.

Uluğ’un içi öfkeyle bir daha kıvrıldı. Gözleri bu defa akamayan yaşla değil, gerçekle yanıyordu. Dedesinin yarım bıraktığı yük artık onun omzundaydı. Kaçmak yoktu artık.

Yol belliydi.

Kanlı, keskin, acılı.

Ve bu yol artık onundu.

 

 

“MEKTUP”

 

Uluğ’um…

Bu mektubu okuduğuna göre, zamanı geldi demektir.

Ya büyüdün…

Ya da büyümeye mecbur kaldın.

 

Önce şunu bil: Sana bıraktığım hiçbir yük, ben istedim diye sırtına bindirilmiş değil. Bu kader benim elimde

doğmadı. Bana da bıraktılar. Ben de yürüdüm. Yürürken düştüm, yaralandım, öldüm, dirildim. Ve şimdi sıra

sende. Sana asla masum bir hayat vaat edemem, Uluğ’um. Çünkü sen masum kalmaya hiç izin verilmeyecek bir

soyda doğdun. Bunu bilerek büyü.

 

Sana söyleyeceklerim ağırdır, ama sen zaten ağır bir soyda doğdun.

 

Bu masa denen şey… dışarıdan bakınca devlet gibi duran, içeriden bakınca ihanetle çürümüş bir oyundur. Bu

ülkeyi sevenlerin omzundan kan alan bir düzendir. Kimsenin bilmediği, gölge sandıkları ama gölgeden daha

karanlık adamların toplandığı bir sofradır. Ben yıllarca onları izledim. Yanlarına girdim. Yeri geldi dost oldum, yeri

geldi düşman.

 

Matinyan’ların soyunu ben kuruttum. Çünkü bu masa, bu devlet, bu düzen… birinin kanıyla ancak ayakta

durabiliyordu. Bir gün öğren istedim: O soyun tek veliahtı kaldı… Tersiyer. Masanın alt lideri. Kanla

beslenen, ihanetin oğludur o. Yoluna çıkarsa sakın acıma. Sakın merhamet etme. Merhamet, bu dünyada kendine

yapılacak en büyük ihanettir. Unutma uşağım: Fazla merhamet mezar açar.

 

Bu davada ben çok kaybettim. Saygınlığımı, itibarımı, ailemi, gece uykularımı… Elim kanla, alın yazım kederle

yazıldı. Bu yol sana miras değil, kaderdir.

 

Bil ki ben seni seçmedim.

Biz seçildik.

Bu soy, bu ülkenin görünmeyen yarasına ilaç olmak için seçildi.

 

Masayı yıkmak senin boynunun borcu olacak. Ben başlattım, sen bitireceksin. Gerektiğinde acımasız ol.

Gerektiğinde dünyayı kucakla. İkisini ayırt etmeyi öğrendiğinde, benim bıraktığım yerden daha ileriye

gideceksin.

 

Eğer bir gün karşına Tersiyer çıkarsa… Onun gözlerinde benim sayemi göreceksin. Çünkü o, bitiremediğim

yarım kalan hesapların sahibidir.

 

Ülkem beni vatan haini ilan etti. Korkmadım. Çünkü ihaneti yapanın kim olduğunu bir ben biliyordum.

 

Bu ülkenin düşmanı dışarıda değil, masanın tam başında oturuyor. Ona el uzatan herkes de aynı ihanetin

ortağı uşağım. Seninle ilgili tek korkum var, Uluğ’um: Bu yol seni de benim gibi yalnız bırakacak.

 

Çünkü bu yolda yoldaş olmaz.

Seven olmaz.

Dost olmaz.

Bu yolda sadece görev olur.

 

Ama bil: Görev dediğin şey, bir gün seni öldürür. Belki teninden, belki içinden. Ben bu mektubu sana bir seçim

bırakmak için yazmadım. Çünkü seçme hakkımız hiç olmadı. Bu kan, bu soy, bu dava… biz istemesek de bizi

seçti.

 

Benden sonra seni alacaklar, eğitecekler, büyütecekler. Masayı yıkmak için hazır olana kadar seni

şekillendirecekler. Ama unutma Uluğ… seni yetiştiren onlar olmayacak. Seni yetiştirecek olan acıların ve

gördüklerin olacak. Eğer bir gün bu mektubu açacak kadar güçlü olursan, şunu bil:

 

‘Dede neden dönmedin?’ diye sorma artık. Hiçbir adam dönemezdi. Çünkü dönersem, beni öldürürlerdi.

Dönmezsem de başka bir çocuğu öldürürlerdi. Ben bir çocuğu değil, kendimi ölüme yazdım.

 

Şimdi sıra sende, Uluğ’um. Eğer bu mektubu okuyorsan… yarım kalan davayı tamamlamak artık senin boynunun

borcudur.

 

Masayı devireceksin.

Çünkü ben deviremedim.

Ve bil ki deviremezsen, onlar seni de bir gün devirecek.

 

Seni seviyorum uşağım.

Benim için değil…

Vatan için yapacaksın.

Kendin için yapacaksın.

Soyun için yapacaksın.

 

-Hasan Çebi

 

(14 Aralık 2007)

 

Mektubu kapatıp cebine itti, ama kâğıt sanki oradan damarlarına bir zehir yürütüyormuş gibi ağırdı. Çenesini sıktı, geriye çektiği nefes göğsünde birikti. Şehrin loş ışıkları üzerinde titreşirken, kendini ilk kez bu beton yığınının çocuğu gibi değil, onların tutsağı gibi hissetti. Dedesinin kanla çizdiği yollar, ailesinin küle dönüşmüş hatırası, hepsi bir anda omzuna çöktü. Ne acımasız olmayı biliyordu ne de merhametin hâlâ işe yarayıp yaramadığını. Fakat mektup ona şunu hatırlatmıştı: Bu dünyada ya keskinleşecekti ya da kesilecekti. Ve her adımında, çocukluğunun son parçası biraz daha eziliyordu.

Bu gece, on dokuzuna basarken, bir çocuk gibi ağlamak istiyordu. Ama olmuyordu. Gözleri doluyor, yanaklarına doğru yürümeyen yaşlar göğsünde düğümlenip kalıyordu. Sanki içinde büyüyen her acı, dışarı çıkacak yolu bilerek reddediyordu. Çünkü o artık dünyaya karşı değil, kendi kaderine karşı savaşan bir adamdı.

Ve bu savaşın adı Tersiyer Morgas Matinyan’dı.

Onu çoktan tanımıştı. Onun nefretini, öfkesini, suskunluğunun arkasına gizlediği o gölgeyi çoktan biliyordu. Tersiyer her fırsatta saldırıyordu; sözle, yumrukla, bakışla…

Evet, Matinyan’ların intikamını almak için büyütülen bir torun vardı karşısında: Tersiyer Morgas Matinyan.

Ve bu adam, ölümün kokusunu içine çekerek büyümüş, savaşın gölgesinde şekillenmiş, önünde binlerce kişinin can verdiği bir celladın torunuydu. Tersiyer, bir insanın değil; bir devrimin, bir öfkenin, bir lanetin devamıydı. Onun gözlerinde korku yoktu. Yürüyüşünde tereddüt yoktu. Saldırılarında duraksama yoktu.

Oysa Uluğ… Ne kadar güçlü görünse de içi darmadağındı. O, nasıl acımasız olunur bilmiyordu. Ve aslında bilmek de istemiyordu.

Kimse ona bir adamı gözüne bakarak öldürmeyi öğretmemişti… çünkü o öğrenmemek için elinden geleni yapıyordu. Kimse ona acıyı kana dönüştürmeyi öğretmemişti… çünkü o son ana kadar bu çizgiyi geçmemekte direnmişti.

Verilen eğitim mükemmeldi; ama acımasızlığı içselleştirmesi gerekiyordu. Uluğ bunu reddediyordu. Sessiz, inatçı, derin bir reddediş..Silah eğitiminde, keskin nişan atışlarında, yakın dövüş becerilerinde… Düşman taktiği okumaktan bomba imhaya kadar her konuda okuldaki hatta masadaki herkesin önündeydi.

Her üstün öğrenciyi anında sahaya süren masa, onu defalarca operasyona çağırmıştı. Her defasında raporlar, talep yazıları, ısrar dolu çağrılar gelmişti. Hocaları “Hazırsın artık, sahaya çıkmalısın,” dedikçe Uluğ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi parlamış ama yine de gitmemişti.

Çünkü o kimseyi öldürmek istemiyordu. Henüz değil. Mümkünse hiç.

Okul bitene kadar dişini sıkacak, ardından bir yolunu bulup bu hayattan kaçacaktı. Bu, sessizce içinde büyüttüğü tek plandı. Tek umut. Tek nefes.

Ama Tersiyer…Ölümün arasında büyüyen bu adam, Uluğ’un içindeki o temiz tarafı bir zaaf gibi kokluyor, her fırsatta o yaraya daha sert basıyordu.

Derslerde birinci olan Uluğ’du. Hemen arkasında ise tek gerçek dostu Uraz Demirhan. Ama derslerde birincilik, sahada tecrübesizlik demekti. Ve Uluğ’un sahaya çıkmamak için gösterdiği her direnç, Tersiyer’in gözünde onu daha büyük bir hedef hâline getiriyordu.

Tersiyer’in bakışı hep aynıydı: “Sen iyi bir öğrencisin, ama savaşçı değilsin.”

Bu bakış Uluğ’un içini yıllardır çürütüyordu. Sonra bir tehdit geldi: “Masaya oturmayacaksın. Eğer oturursan… Saye’ne hayal edemeyeceğin şeyler yaşatırım.”

Saye. O ismin taşıdığı masumiyet bile Uluğ’un içindeki bütün kapıları tek tek kırdı. Dizlerine bir ağırlık çöktü. Göğsünde keskin bir sancı. Kuyruğunu kıstırmış bir korkak gibi değil; ailesi tehdit edilen bir kurt gibi titredi.

İşte o an… Uluğ’un içindeki tutunduğu son ışık da titredi. Onun kaçmak istediğini biliyordu. Merhametini biliyordu. İnsan kalma direncini biliyordu. Ve şimdi, en zayıf yerinden vurmuştu.

Karanlık, Uluğ’un içindeki o gizli köşeye sinsice dolmaya başladı. Sanki tüm şehir ayaklarının altında yanıp sönüyor, dünya nefesini tutuyor, kaderi yavaşça üzerine kapanıyordu.

Aradan iki yıl geçmişti. Uluğ artık yirmi bir yaşındaydı. Tarih, yine aynı günü gösteriyordu; 5 Şubat 2017. Adeta bir lanet gibi.

Kaçmak isteyen o çocuk… Savaşın yanından bile geçmek istemeyen o genç… Gözlerinden merhametin silinmesini reddeden o delikanlı…

Artık yoktu.

Onun yerini, dedesinin gölgesini taşıyan, Hasan Çebi’nin neden dönmediğini anlayan, kaderini kabul etmiş bir adam almıştı. Ve bu adam, iki yıl boyunca bir tek hedefe kilitlenmişti: Masa’yı yok etmek. Kökünden. Temiz bir iz bile bırakmadan.

Okulu birincilikle bitirdiği gün, hayatının en sessiz anı en yüksek gürültüye dönüşmüştü. Kalabalığın içi uğulduyordu. Tüm gözler ona dönmüştü. Siyah bir takımın içinde omuzları düz, çenesi sıkı, bakışları bıçak gibiydi. Zafer Usta onun yanına geçmiş, göğsüne doğru bir elini koyarak konuşmuştu:

“Hasan Çebi’nin tek veliahtı Uluğ Mirza… Karşınızda Çebi torunu… Baş lider Hasan Çebi’nin vekili olarak; Bundan sonra bu koltuğun sahibi: Uluğ Mirza Köksoy’dur.”

Salon sessizliğe gömülmüştü. Bir gölge hariç… Tersiyer. Onun yüzü anında kararmıştı. Nefes alışları keskinleşmiş, gözbebekleri küçülmüş, öfke damarları boynunda belirginleşmişti.

Bu sahne, onun kabusu olmuştu: Çebi soyundan biri… Matinyan soyunun celladının torunu… Şimdi masanın tepesindeydi.

Ve o an, Tersiyer içinden şu kararı vermişti: “Bu koltuğa oturursa önce kalbini öldürürüm.”

Ve kalbi Saye’ydi.

Tam da o günün gecesi… Uluğ, telefonundaki tek bir görüntüyü görür görmez nefesi kesildi.

Saye.

Ellerinden kelepçeli… Gözleri yarı kapalı… Yüzü uyuşturucudan beyazlamış… Bir sandalyeye yığılmıştı. Ve arkadan Tersiyer’in sesi:

“Masaya hoş geldin Çebi torunu. Hadi bakalım… Kimsin, görelim.”

Ardından görüntü kesilmişti. Uluğ’un içi buz tuttu. Zaman dondu. Ayakları kendine rağmen koşmaya başladı. Arabayı nasıl sürdü, yolu nasıl geçti anlamadı.

Gece, denizin üstüne kara bir çarşaf gibi çökmüştü. Ada neredeyse nefes almıyordu; rüzgâr bile çekilmişti kıyıdan. Uluğ’un ayak sesleri villanın taş döşemeli koridorlarında yankılanırken, kalbinin ritmi kulaklarında çığlık çığlığa çarpıyordu.

Hiçbir ses yoktu. Ne bir insan nefesi… Ne bir tıkırtı… Ne de hayatın varlığını hatırlatan bir fısıltı… Villanın kapısını kırarak içeri daldığında hissettiği tek şey, göğsünü delercesine yükselen bir öngörüydü: Kötü bir şey olmuştu.

Koridorun duvarlarında yansıyan hafif ışık titriyordu. Sanki ev bile korkuyordu. Sanki beton bile olacakları biliyordu. Uluğ ilerledikçe bir koku vurdu yüzüne. Nem. Ilık bir ilaç kokusu. Ve boğuk bir çürüme havası… Daha önce defalarca eğitimlerde karşılaştığı, ama hayatında iki kez gerçeğiyle yüzleştiği o koku…

Ölüm.

Kapının altından hafif bir gölge sızıyordu. Sanki biri tavanla yer arasında yavaşça sallanıyordu. Uluğ’un ayakları o kapının önünde durduğunda dizlerine kadar hissizlik çöktü. Kapının tokmağına uzanan elinin tüyleri diken diken olmuştu. Nefesi kesildi.

Ve kapıyı açtığında… Zaman ikiye ayrıldı. Biri bugündü. Diğeri on iki yaşındaki o çocuk.

Kapı aralandığı anda Uluğ’un boğazı yandı. Göz bebekleri küçüldü. İçi buzdu ama vücudu yanıyordu. Oradaydı.

Saye.

Tavana bağlı kalın bir urgan… Ayakları havada… Gövdesi nefes ararken çırpınıyor, dizleri titreyerek son çabalarını veriyordu. Gözleri yarı kapalı, dudaklarından sadece inilti dökülüyordu. Bir anlığına Saye’nin yüzü bulanıklaştı. Ve onun yerine başka bir yüz geldi:

Hasan Çebi. On iki yaşındaki Uluğ’un tavandan asılı bulduğu dedesi.

Aynı gölge. Aynı açı. Aynı sessizlik. Aynı korku. Aynı vahşet.

Beynine bir şimşek indi. Göğsüne bıçak saplanmış gibi nefesi kesildi. Ayakları geri gitmek istedi ama bedeni ileri fırladı. Uluğ, hiç düşünmeden koştu. Kollarını sallanan ayaklara doladı. Aynı dedesinin bacaklarına sardığı gibi. Ardından elini gırtlağındaki ipi tutan düğüme attı. Parmakları ne kadar güçlüyse, o urgan da o kadar inatçıydı.

“SA—YE!”

Sesi titredi, boğuldu. Saye’nin nefesi kesik kesikti. Bir inilti, bir çırpınış… bir acı… Sonunda urgan çözüldü. Saye onun kollarına düştü. Bedeninin sıcaklığı hızla soğumaya başlıyordu. Göğsü zayıf bir şekilde kalkıp iniyordu.

Uluğ onu yere değil, doğrudan göğsüne bastırdı. Nefesi onun boynuna vuruyordu ama her nefes biraz daha sönüktü. Fısıldadı:

“Saye… Lülük etme da! Bak ben geldim… dayan… ne olur… dayan…”

Ama kızın gözleri kapanıyordu. Kolları Uluğ’un omuzlarından kayıyordu. Hayatı, Uluğ’un parmaklarının arasından kum gibi akıyordu. Uluğ’un içi koptu. Bir damla yaş akmadı. Ağlayamadı. Bağırmadı. Sadece çöktü. Saye’yi kucağına aldı, biri çalınmış bir heykeli tutar gibi. Ne kadar süre böyle kaldığını bilmiyordu.

Beş dakika?

Bir saat?

Bir gün?

Zaman çökmüştü. Ada susmuştu. Dünya durmuştu. Kucağında taşlaşan beden, Uluğ’u da taşlaştırdı. Ve o an Uluğ şunu anladı:

Bu sahne tesadüf değildi. Bu bir mesajdı. Bu, Matinyan soyunun ona bıraktığı lanetin mühürlü son cümlesiydi.

Tersiyer, Uluğ’un içinde ne varsa öldürmüştü. İradesini. Kalbini. İnsanlığını.

O gece adadaki villa iki cenaze sakladı: Saye’nin bedeni… Ve Uluğ’un masumiyeti.

Artık geriye sadece biri kalmıştı: İntikam.

Saye’nin ölümünden sonraki üçüncü geceydi. Uluğ Mirza aynaya bakmadı; çünkü aynalar hâlâ insan gösterirdi. Oysa içinde kalan şey insan değildi artık… karar gibi, hüküm gibi, geri alınamaz bir cümle gibi sessiz ve kesindi. Ağlamak bir refleks değil, bir ayrıcalıktı; Uluğ o ayrıcalığı Saye’yle birlikte toprağa bırakmıştı.

Silahı ilk kez eline aldığında elleri titredi. Bu titreme korkudan değildi; yaşayan son parçanın direnişiydi. Metal avucuna oturdu, soğukluğu kemiğine kadar indi. Tetiğe dokundu; parmağı geri çekildi. Bir an durdu. O an, Uluğ Mirza’nın son tereddüdüydü. Sonra dedesinin tavanda sallanan gövdesi geldi aklına, ardından Saye’nin moraran boğazı. Tereddüt o an öldü.

İlk adam düştüğünde yüzü değişmedi. Ne gözleri büyüdü ne nefesi hızlandı. Tetiğin sesi kuru ve netti; iş bitmişti. İkincide daha hızlıydı. Üçüncüde durmadı bile. Gece ilerledikçe kapılar kırılmadı, açıldı; çığlıklar uzamadı, yarım kaldı. Kaçış yoktu. O gece kaçış yoktu.

Altmış altı isim silindi. Unvanlar söndü. Korkular sayı oldu. Uluğ Mirza içinse artık sayı bile değillerdi.

Son villa sessizdi. İçeri girdiğinde odanın ortasında Tersiyer Margos Matinyan’ın karısı duruyordu. Korku yüzüne yerleşmişti; karnındaki hayat, kalp atışlarına tutunuyordu. Uluğ baktı. Bir anlığına bile durmadı. Çünkü merhamet, Saye’yle birlikte ölmüştü. Karşısındaki kadın sıradan biri değildi; Tersiyer Margos Matinyan’ın eşi, Matinyan soyunun devamıydı. Uluğ bunu biliyordu. Bilerek baktı. Bilerek yürüdü.

Tetiğe bastığında yüzü taş gibiydi. Kurşunlar duvarlarda yankılandı; sayıların anlamı kalmadı. O gece 114 kurşun, Tersiyer Margos Matinyan’ın karısını ve karnındaki çocuğu susturdu. Sessizlik çöktüğünde Uluğ dizlerinin üzerine çöktü; bu bir çöküş değildi, kabuldü. Kaçtığı her şeyin içine kendi rızasıyla girişi. Silah elinden düştü; eğilip almadı. Çünkü artık silaha ihtiyacı yoktu. O, silahın kendisi olmuştu.

“Bu benim ilk cinayetim,” dedi.

Bir itiraf değil, bir mühür gibi.

Sabah olduğunda şehir uykudaydı; yeraltı ayaktaydı. İsimler fısıldanıyor, dengeler yıkılıyordu.

Herkes aynı şeyi anladı:

Uluğ Mirza artık kaçan adam değildi. Merhameti eksiklik sanan biri hiç değildi. O gece, Uluğ Mirza’nın acımasız yüzü doğmuştu… ve bir kez doğan şey, bir daha asla gömülemezdi.

 

🕊️

Günümüz…

|Artvin, Borçka

|17 Aralık 2022

“Tersiyer’e ne yaptın?”

Bu soruyu sorduğum anda pişmanlık içime bir bıçak gibi saplandı. Sözcükler ağzımdan çıkar çıkmaz geri dönmek istedim ama artık çok geçti. Annemin öldüğü gün, odasında bulduğum o not sanki hâlâ cebimdeydi; kâğıt değildi, yanıyordu. “Yade’nin kırkı geçtiğine göre bana edilen ihanetin bedelini ödeme vakti, Çebi dokunulmazı. Başın sağ olsun. Bir kırk gün sonra görüşmek dileğiyle.” O satırlar bir tehdit değildi yalnızca. Bir tarih, bir vaatti. Ve şimdi Uluğ konuşurken, o vaadin nasıl tutulduğunu, kelime kelime, nefes nefes öğreniyordum.

Hamile bir kadın…

Tersiyer Margos Matinyan’ın karısı…

Yüz on dört kurşun…

Uluğ anlatıyordu. Sesi ne yükseliyor ne düşüyordu. Ne bir öfke vardı içinde ne de bir pişmanlık. Sanki bir insanı değil, bir dosyayı kapatıyordu. Sanki ölüm, onun dilinde sıradan bir ayrıntıya dönüşmüştü. Dinlerken içimde bir şey yerinden koptu. Aydınlanma değildi bu; bir yangındı. İçime yayılan, kaçacak yer bırakmayan bir yangın.

Korktum.

İlk kez gerçekten korktum.

Çünkü o an fark ettim: Uluğ sandığım adam değildi. Annemin yasını benimle paylaşan, omzuma elini koyduğunda beni ayakta tutan o adamın içinde başka bir yüz vardı. Daha derin, daha karanlık, daha soğuk bir yüz. Ve ben o yüzü hiç görmemiştim. Belki de görmek istememiştim.

Tersiyer’in sesi zihnimin içinde yankılandı, günler önce söylediği o cümle şimdi etime kemiğime işliyordu: “Bir karım vardı; senin gibi tapacağım türden. Sevgilin onu benden aldı. Söylesene güzel kadın… bana yaşattığını ona yaşatsam yaşayabilir mi?” O sözler artık bir tehdit değildi. Bir itiraftı. Ve ben, annemin ölümünden önce atılan adımların, çok daha önce çizilmiş bir karanlığın ortasında durduğumu anladım.

O an fark ettim ki annemin ölümü bir son değildi.

Bir başlangıçtı.

Ve ben, farkında olmadan, Uluğ Mirza’nın karanlığının tam ortasına düşmüştüm.

Boğazım kurudu. Uluğ’un anlattıkları zihnimde dönüp duruyordu ama hiçbir yere oturmuyordu. Kelimeler anlamlarını yitiriyor, geriye yalnızca karanlık bir şekil kalıyordu. Anlatılan şey bir hikâye değildi; bir uçurumdu. Yaklaştıkça içime çekiyordu.

Bir süre sustu. Gözlerini yere indirdi, sonra yeniden kaldırdı. Bu kez sesi daha kısıktı ama daha keskindi. Sanki yükseltmeye ihtiyacı yoktu; söylediği her şey zaten can yakıyordu.

“Gerçekten…” dedim. Nefesim yarıda kaldı. “O hamile kadını gerçekten öldürdün mü?” Cümleyi tamamlamak bile içimi parçaladı.

“Bunu yaptın mı, Uluğ?” Cevap vermedi. Başını çevirdi. Gözlerini kaçırdı. O kısa an… benim için her şeyden daha sarsıcıydı. Çünkü inkâr yoktu. Savunma yoktu. Yalnızca kaçan bir bakış vardı. Ve o bakışın ardında saklanan, tartışmasız bir kesinlik.

“Bak bana,” dedim. Sesim titriyordu. “Bana bak ve söyle.”

Derin bir nefes aldı. Omuzları hafifçe indi. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı bir yükü o an yere bırakmış gibiydi. Sonra başını kaldırdı. Gözleri karanlıktı. Ama öfkeyle değil. Daha kötüsüyle. Soğukkanlılıkla.

“Bakmak istemiyorum,” dedi. “Sana baktığımda… susturduğum şeyler uyanıyor.” İrkilerek yutkundum.

“Ne demek o?” Sesi yükselmedi, sertleşmedi. Ama her kelimesi olduğu yere çakıldı.

“Ben o acımasız yüzümü göstermeseydim,” dedi, “bu masada nefes almama bile izin vermezlerdi. Etrafımda yaşayan tek bir adam bırakmazlardı. Gücümü değil, sınırımı görmek istediler. Ben de onlara sınırım olmadığını gösterdim.” Başımı iki yana salladım.

“Ama… bir çocuk… bir kadın—” demeye çalıştım.

“Sözümü kesme.” İlk kez bana sesini yükseltti. Uluğ, ilk defa bana bağırdı. Bu bile anlattıklarından daha çok yaraladı beni.

“Yeri geldiğinde ne yapabileceğimi bilmeleri gerekiyordu,” dedi.

“Kimsenin dönüp tekrar denemeye cesaret edemeyeceği bir yerden vuruldular.” Sessizlik çöktü. O sessizlikte ellerimin titrediğini fark ettim. Kalbim göğsümde değil, boğazımda atıyordu.

“Peki ya pişmanlık?” diye fısıldadım. “Hiç mi… hiç mi pişman olmadın?” Dudakları kıpırdadı. Bir anlık duraksama oldu.

O boşluğa tutunmak istedim. Belki bir çatlak… belki bir geri dönüş… belki hâlâ insan kalmış bir yer… Ama o boşluğu kapattı.

“Hayır, Mihran,” dedi. Sesi netti.

“Hiç pişman olmadım.” İçimde bir şey koptu. Bu kez ses çıkmadı. Çatırdama yoktu. Sadece içe doğru çöken, ağır bir yıkım vardı.

“Bunu…” dedim, kelimeler ağzımdan zor çıktı. “Bunu nasıl bu kadar sakin söylüyorsun?”

“Ben annemi toprağa verdim, Uluğ,” dedim. “Sen… bir annenin ve doğmamış bir çocuğun, toprağa bile giremeden yok oluşunu anlatıyorsun.” Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Borçka’nın karanlığı camda yüzüne vurdu. Bir süre dışarı baktı; sanki şehir değil, geçmişe bakıyordu. Sonra konuştu.

“Çünkü ben o gece insan olmaktan çıktım,” dedi. “Ve bir daha da geri dönmedim.” Yerimden kalkamadım. O an anladım ki karşımda duran adam sadece sevdiğim biri değildi. Bir kararın, bir karanlığın, bir bedelin beden bulmuş hâliydi.

Ve ilk kez şunu düşündüm: Belki de annemin ölümü bir tesadüf değildi. Belki Uluğ’un karanlığına dokunduğu için olmuştu.

Bu düşünce… İçimi, ölümden bile daha fazla acıttı.

“Göze aldın yani?” dedim usulca. Camdan dışarıya bakan bakışları, sessizce bana döndü.

“Bir gün vurduğun yerden vurulmayı göze alıp çıktın o yola, değil mi Uluğ?” Bu söz aramıza bomba gibi düştü. Bir anda kendini öne attı, önümde dizlerinin üzerine çöktü. Ellerime uzandığında ellerimi ondan çektim. Sertçe gözlerini yumdu.

“Mihran… benim Mihran’ım,” dedi. “Geçmiş benim en büyük dersim oldu. Yaptıklarım, yapacaklarımın yanında küçük bir ayrıntıya dönüşür. Sana yeminim olsun, kimse sana dokunmayı aklının ucundan bile geçiremez.” Kendine duyduğu güven öyle yoğundu ki, hayretle baktım.

“Ya çoktan o sınırı geçmişlerse?” dedim. “Ya dokundularsa?” Dudağıma yerleşen, bıkmışlıktan doğan o yarım tebessüme takıldı bakışları. Gözleri bir kurdunki gibi yüzüme kilitlendi. Nefes alışverişi sertleşti, düzensizleşti.

“O ne demek?” dedi, boğuk bir sesle.

“Oradan bakınca iyi mi duruyorum sanıyorsun?” Bu soru ona değil kendimeydi.

“Onların belirlediği bir hayatın içinde dolaşıyorum. Tolga’nın bedelini bana kestiler. Sen olmasan, çoktan o urgana boynumu geçirmişlerdi. Ve belki de bu hikâyenin sonunda, tıpkı o hamile kadın gibi, yüz on dört kurşunla can veririm.”

Bu kelimelerin onda yaratacağı tahribatı bilseydim, susar otururdum. Parmakları titredi, yüzü bir hayvanı andıracak kadar morardı. Nefes alamıyordu. Bayılacak ya da ölecek gibiydi.

“Ben masum kalmak istedikçe eksilttiler,” dedi. “Parçaladılar. Günün sonunda bir cellat yarattılar. Ve o cellat, onların sonu oldu.” Öfkesi sesine yansımış bakışları deli deli bakıyordu.

“Bir sevdiğim var dedim. Dokunan her eli kesmek boynumun borcudur. Kulakları sağır değilse ne demek istediğimi anlamışlardır.” Diye sözünü bitirmişti. Konuşmakta zorlanıyordu. Ayağa kalktı. Ellerini saçlarına daldırdı. Yeniden cam kenarına gitti. Cama vuran her damla, aramızdaki sessizliğin tam ortasına düşüyordu.

Bacaklarımı kendime çektim, ben de başımı cama yasladım. Kapının önünde duran araçların içinde Urazlar vardı. Yağmura aldırmadan Uraz araçtan inmiş, bir sigara yakmıştı. Bir eli paltosunun cebinde, diğeri sigarayı tutuyordu. Başını eğdi. Uzun, çok uzun bir süre öylece kaldı. Sonra omuzları iki kez ardı ardına sarsıldı.

Uraz ağlıyordu.

Sonra dikleşti. Omuzlarını toparladı ama bu kez yüzünü saklamak istercesine başını daha da eğdi. Yağmurun, bu aciz hâlini örteceğini sandı. Ama ben gördüm. Gördüm… ve onunla birlikte ağlamaya başladım.

“Acılarımız tüm bedellerden büyük, Mihran,” dedi ansızın. Ona baktım. O da Uraz’ı izliyordu. Onun hissizleştiğini sanıyordum ama gördüklerimden sonra, hâlâ acılar içinde kıvrandığını anladım.

“O nasıl dayanıyor, Uluğ?” dedim. Gözümden akan yaşlar artık kalbime saplanıyordu. “Birini kaybettikten sonra ayakta kalmak sağlam bir akıl gerektiriyor.” Diye mırıldandım.

“Dayanıyor gibi mi duruyor?” dedi. “O artık hiçbir zaman iyi olmayacak. O gün… o mezara kendini de gömdü.” Kollarımı bacaklarıma sardım. Camın dışında, Uraz sırtını kaputa yaslayıp usulca yere çömeldi. Tam o sırada aracın diğer kapısı açıldı. İçinden Korer indi. O da Uraz’ın yanına oturdu. Hiçbir şey söylemeden, öylece.

“Ölmeden önce…” dedim ansızın. “Birlikte olsalardı belki bu kadar acı çekmeyecekti.” Bunu içten söyledim. Uluğ bana baktı. Ben de bedenimi ona çevirdim. Gözlerinden bir anlık bir ışık geçti. Tanımadığım, adını bilmediğim bir şeydi bu.

“Mihran…” dedi tok, kalın bir sesle. “Ben affederdim.”

Uraz adına konuşuyordu ama sözleri bana değiyordu. Sağ gözümden akan yaşı izledi. Dudaklarımda beliren tebessüme kaşlarını çattı. Bu tepki onu öfkelendirmişti. Ama o tebessüm, kabullenişten doğan bir delilikti. Çünkü bu yolun sonunda ya ölecektim ya da delirecektim.

“Öyle söyleme,” dedim mırıltıyla. Sesim odanın sessizliğinde yankılandı. “Sınanırsın.”

Sanki kelimeler değil, inançlar yakılmıştı. Geriye kül kalmıştı. Gözlerinde bir şey söndü; öfke değil, karanlık bile değil. Daha sessiz, daha tehlikeli bir şey… vazgeçiş. İnsanların tutunarak ayakta kaldığı ne varsa, hepsini geride bırakmış bir adamın bakışıydı bu. O an anladım: Uluğ artık hiçbir şeye inanmıyordu. Ne adalete, ne affa, ne de geri dönüşe. İnançlarını yakmıştı. Küllerinin üzerinde yürümeyi seçmişti.

O yıkımın ortasında daha fazla duramadım. Nefesim daraldı. Ayağa kalktım. Dışarı çıkmam gerekiyordu. Yoksa boğulacaktım.

“Mihran, dur.” Sesi arkamdan geldi. “Nereye? Montunu giy.”

O an ne dediğini duymadım bile. Ya da duymak istemedim. Botlarımı ayağıma geçirdim, kapıyı açtım ve çıktım. Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Ama umurumda değildi. İçimde kopan fırtınanın yanında bu sadece sudan ibaretti.

Araçların önünde Uraz ile Koray oturuyordu. Islanmışlardı. Omuzları düşüktü. Dünya, onların üzerine çökmüş gibiydi. Yanlarına yürüdüm. Arkamdan ayak sesleri geldi. Uluğ koşuyordu. Elinde mont vardı. Öfkeliydi ama bu öfke bana değil, dünyayaydı. Montu sert bir hareketle omuzlarıma geçirdi.

“Hasta olacaksın be kızım!” dedi. Sesinde kırılmış bir şey vardı. Cevap vermedim. Uraz’ın yanına çöktüm. Başını eğmişti. Yağmur, saçlarından yüzüne akıyordu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamıştı. Belki hâlâ ağlıyordu.

Elini tuttum. Titriyordu. Avucunu açtım. Avucunun içine usulca bir öpücük kondurdum. O an yağmur sustu sanki. Dünya birkaç saniyeliğine nefesini tuttu.

“Hatırlıyor musun?” dedim. “Uluğ vurulduğunda… ‘İyileşeceğiz, beraber’ demiştin.” Gözleri doldu. Ama bu kez kaçmadı.

“Şimdi ben sana söylüyorum, Uraz,” dedim. “İyileşeceğiz.”

“Hem de beraber.” Yağmur yeniden şiddetlendi. Ama ben ilk kez üşümedim.

Uraz’a baktım. Gözlerinde tek bir kıvılcım bile yoktu. Ne itiraz, ne umut, ne öfke… Yalnızca tükenmişlik. Yade’yi kaybettiğinden beri dünyayla arasına kapanmayan bir mesafe koymuştu. Artık hiçbir şeye inanmıyordu. Belki de inanmamayı seçmişti.

“Varsın inanma,” dedim. Sesim sertti. Kendi kulağıma bile yabancı geldi. Yağmur yüzümü dövüyordu ama durmadım.

“Ailemsiniz,” dedim. Bu kez tek tek baktım yüzlerine. “Ve savaşmak istiyorum.”

Uluğ’un bakışlarını hissettim. Rahatsızdı. İçinde bir şey kıpırdanmıştı. Bu sözler ona tanıdıktı. Çok tanıdık. Bir zamanlar kendi ağzından dökülen cümlelerin yankısıydı bu. Ve bunu bende görmek istemiyordu.

“En çok da,” dedim, “ölmeyin diye.”

Uluğ başını hafifçe yana çevirdi. Çenesini sıktı. Bu hâlim ona dokunuyordu. Beni bu noktada görmek istemiyordu. Kendi karanlığını başkasının yüzünde görmek gibiydi bu; insanı rahatsız eden türden.

“Şimdi,” dedim, “önce Uluğ’un hesabını kapayacağız.” Bu cümlede duraksamadım. Geri adım atmadım.

“Bunu çocukluğundan kalmış, edilmemiş bir veda gibi düşünebiliriz.” Uluğ bana baktı. İlk kez sözümü kesmek ister gibi oldu ama sustu. Çünkü anlıyordu. Bu cümleler tehdit değil, karardı. Ve kararlardan geri dönüş olmazdı.

“Trabzon’a gidiyoruz,” dedim. Net. Tartışmasız.

“Sonra da,” diye devam ettim, “o masayı başlarına yıkacağız.” Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte herkes bana baktı. Tanıdıkları Mihran’a değil… yeni doğan bir şeye.

“En çok da,” dedim,

“Yade için.”

Korer’in yüzünde istemsiz bir hareket oldu. Dudakları sıkıldı, gözleri parladı. Hiçbir şey söylemedi ama o kelime ‘aile’ onda bir yere değmişti. Kimsesiz bir adamın en sevdiği yerden.

Uraz başını eğdi. Ne karşı çıktı ne onayladı. Artık ne hevesi vardı ne de inancı. Yade’den sonra içindeki her şey çoktan yıkılmıştı.

Uluğ ise hâlâ bana bakıyordu. Gözlerinde korku yoktu. Ama huzur da yoktu. Beni durdurmak istiyordu. Ama nasıl durduracağını bilmiyordu. Çünkü artık söylediğim hiçbir söz geri alınacak türden değildi.

Trabzon’a gitmeden önce durmam gereken bir yer vardı.

Bu bir ziyaret değildi. Bir vedaydı. Söylenmeyenlerin, söylenemeyenlerin yükünü taşıyan türden.

Araçlara yeniden bindik. Motor çalıştı, kapılar kapandı. Camdan dışarı bakarken yolun değil, içimin hareket ettiğini hissettim. Hiç kimse konuşmadı. Hepimiz nereye gittiğimizi biliyorduk. Dursun Cebeli’nin evine.

Evin önüne vardığımızda ilk gördüğüm şey kapının önünde dikilen Poyraz abi oldu. Daha arabadan inmeden gerildiğimi hissettim. Bizi fark ettiği anda öne atıldı. Yüzü sertti, adımları kararlıydı. Sanki geç kalınmış bir felaketi durdurmaya çalışıyordu. Bir adım daha attığında elimi kaldırdım.

“Dur,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi. İçimdeki fırtınaya ters düşecek kadar.

“İzin ver abi,” dedim. “Hatırım varsa… izin ver.” Durmadı. Gözlerime baktı, ama beni görmüyordu. Karşısında hâlâ çocuk sandığı birini vardı.

“Mihran kızım,” dedi, sesi sertleşerek. “Ne yapıyorsun sen? Artık seni tanıyamıyorum.” İçimde bir yer çatladı. Ama geri çekilmedim.

“Sadece yaşamak istiyorum artık, abi,” dedim. Bu kez kaçmadım bakışlarından. “Ve müsaade et…” Yanımdaki eli sıktım. Uluğ’un elini.

“…yanında durduğum, elini tuttuğum bu adama saygı duy.” Yine de çekilmedi. İnatla önümüzde durdu. Göğsünü siper etmişti sanki; beni benden, onu benden korumaya çalışıyordu. Tam o anda kapı sertçe açıldı.

Miyase hala.

Sesini duymamla birlikte içimdeki düğüm biraz daha sıkıldı. Gözleri alev alevdi. Bastonunu yere vurdu, sesi taş duvarlarda yankılandı.

“Ula Poyraz!” diye bağırdı. “Kenara çekil!” Poyraz arkasını döndü, bir şey söylemeye yeltendi ama Miyase hala sözünü kesti.

“Hasan ağanın kıymetlisünün karşısında durmaya nasıl cesaret edersin?”

“Ula seni fuşki yiyen biri mi doğurdi, yoksa aklını mı yitirdun?” Bir adım daha yaklaştı. Sesi daha da yükseldi. Dayım Akbel ile Halam Miyase evliydi. Ve halam yengemi yani kendi yengesinden nefret eden biriydi.

“Ula mermiyi senin alnına saplarım ha!”

“De git öteye, Poyraz efendi!” O an herkes sustu. Yağmurun sesi bile geri çekildi sanki. Poyraz’ın omuzları düştü. İstese de direnemedi. İsteksizce kenara çekildi. Gururu incinmişti ama Miyase halanın öfkesinin önünde duracak hâli yoktu.

Uluğ’un elini bıraktım sanmıştım ama bırakmamışım. Beraber içeri girdik. Adımlarım ağırdı. Sanki her adımda bir parçam geride kalıyordu. Halamın sesi arkamdan geldi ama dönmedim. O an durursam, gidemeyeceğimi biliyordum. Doğrudan dedemin odasına yöneldim.

Kapıyı usulca açtım. Oda sessizdi. Hastane kokusu evin duvarlarına sinmişti. Yatağın içinde, hiç kıpırdamadan yatıyordu. Dursun Cebeli… Sertliğinin ardına merhamet saklayan o adam. Çocukluğumun sığınağı.

Yatağın yanına çömeldim. Uluğ da benimle birlikte eğildi. Konuşmadım. Çünkü bazı vedalar kelime istemez. Elimi yatağın kenarına koydum. Sanki duyacakmış gibi. Sanki hissedecekmiş gibi.

Dışarıda bizi bekleyenler vardı; Korer, Uraz, Fuat, Arif… Hepsi oradaydı.Ama bu an, yalnızca benimdi.

Ve ilk kez şunu hissettim: Geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Ama artık kaçmıyordum.

Bakışlarını bana çevirdi. Masmavi gözlerinin içi kederle oyulmuştu. Kızını kaybettiğinden beri parmaklarını bile konuşturmaz olmuştu artık. Annemi kaybettiğimden beri ben de yalnızca dedeme sığınmak istemiştim. Bu on beş gündür, her gece—bir saatliğine bile olsa—dedemin yatağına kıvrılıyor, ona sarılıyordum. Ve her sarılışımda, o sessiz bir acı çeker gibi gözlerinden yaşlarını akıtıyordu.

Elini tuttum; o anda gözümden süzülen yaş, avucunun içine düştü. Dedem gözlerini kapattı. Küçükken ağlamamdan nefret ederdi. Çok torunu vardı ama beni el üstünde tutardı.

“Senin bu yetim bakışların içimi oyuyor, pulim,” demişti bir defasında.

Acı çekişime bir türlü engel olamamıştı. Çünkü babam gibi büyük bir engel vardı.

“Veda etmeye geldim,” dedim ansızın. “Dede… ben gidiyorum.” Bakışları gözlerimde uzun süre oyalandı. Ardından gözleri benden Uluğ’a kaydı; bir kez kırptı. Uluğ, avuç içimdeki eli alıp kendi avuçlarının arasına hapsetmişti.

“Trabzon’a,” dedim yüzündeki karmaşayı dağıtmak istercesine. Kirpikleri titredi. Bakışları Uluğ’da sabitlendi. Parmakları yavaşça hareket etmeye başladı. Uluğ’a dönüp baktım; ne demek istediğini merak ediyordum. Her ne söylediyse, Uluğ dedeme biraz daha yaklaştı.

“Ne diyor?” diye sordum; sesime yansıyan heyecanı gizleyemedim. Dedemin parmakları durmuyordu. Hatta olması gerekenden daha sert biçimde Uluğ’un avucuna bastırıyordu. Dokunduğu yerler kızarmıştı.

“Tanıyamadım seni,” diye tercüme etti Uluğ. “Kaplanımın kıymetlisi olduğunu bilseydim, göz ardı edemezdim seni.”

Anlaşılan halam sabah olanları anlatmıştı. O sırada içeriden bir kapının açılıp kapanma sesi geldi.

“Ben de o yüzden geldim aslında, Dursun dede,” dedi Uluğ. “Belki geçmişle ilgili bana söylemek isteyeceğin bir şeyler vardır diye düşündüm.” Uluğ’un dikkati tamamen dedemdeydi. Dedemin elleri yeniden hareketlendi; ritimliydi bu kez. Bakışlarını bir an olsun Uluğ’un gözlerinden çekmiyordu. Yoğun bir duygu taşıyordu.

“Takribi yedi yaşlarındaydın,” dedi. “Ellerin cebindeydi, kaşların çatılıydı. Hatırlıyor musun? Sarp Sınır Kapısı’nın önündeydik.”

Uluğ’un bakışları uzaklara daldı. Düşünüyordu. Nasıl yani? Dedem Uluğ’u bu kadar küçükken görmüş müydü? Peki bizim yollarımız gerçekten kadere mi bağlıydı, yoksa sadece bir tesadüf müydü?

“Dedem beni birçok sınır kapısına götürürdü,” dedi Uluğ. “O yüzden hatırlamam zor.”

“Sana bir gemi başı figürü vermiştim,” diye devam etmiş dedem. “Bunu yanında taşı, seni kötü ruhlardan korur, demiştim.”

Uluğ’un gözleri parladı. Hatırladığı her neyse, göğsünü kabartmıştı. Ben ise bu sohbetin arasında mekik dokuyordum.

“O sendin,” dedi Uluğ. “Anımsadım… Ve evet, hâlâ taşıyorum, Dursun dede.” Sesindeki mutluluğu gördüm. Geçmişten kalan küçücük bir şey bile onda derin bir hüzün bırakmıştı. Göğsümün yandığını hissettim.

“Kötü ruhlar yakanda değil, değil mi evladım?” dedi dedem. “Bana ‘he’ de.”

Dedemin mavileri dolarken diğer elini de avuçlarımın arasına aldım. Geçmiş, geleceğe sesleniyordu. Ve geçmiş, kendi çektiği acıları gelecekte görmekten korkuyordu.

“İyileri görmek henüz nasip olmadı, Dursun dede.” Uluğ’un sesi sessizleşmişti. Kaşlarımı çattım. Dedem sertçe gözlerini yumdu; uzun süre açmadı. Sanki duyacaklarını biliyor gibiydi. Sanki Uluğ’un konuşmasına bile gerek yoktu.

Öğrendiklerimden sonra şunu anladım: Belki Dursun Cebeli, Hasan Çebi ve hatta Ayhan Akçalı… bizim şu an yaşadıklarımızdan çok daha ağır şeyler yaşamışlardı.

Dedemin gözlerini kapatıp bu gerçekten kaçmasının sebebi de buydu belki. O kadar ağır yükler taşımışlardı ki, torunlarının aynı acıları yaşamasına kalpleri dayanmıyordu.

“Hasan Çebi,” dedi gözleri kapalıyken, “elindeki meşaleyi sana teslim edip de mi gitti evladım?”

Kaplanım diye andığı adamı ilk defa ismiyle seslenmişti. Gözlerini açmaya niyeti yok gibiydi. Uluğ dudaklarını araladığında dedemin parmakları yeniden hareketlendi.

“Dediğini yaptı yani…” diye devam etti. “Kendi cehennemin içinde yanarken seni de mi sürükledi?”

Bu sözlere kalp dayanmazdı. Uluğ’a baktım; o da bana döndü. Bakışlarındaki kederi gördüğümde başımı omzuna yasladım.

“Dedemin yolu yoldaşımdır Dursun dede.” Diye yanıtladı. Ona etmiş olduğu vasiyeti yerine getirme derdindeydi. Acıyla ona baktım. Dedem gözünü kırpmadan Uluğ’a kitlendi. Göz bebekleri büyüdü. Ve kızardı.

“Ula o koltuk neyin yolu olabilir. O masa vatana ihanettir, hain olamayı marifet mi sanırsınız?”

Dedemin parmakları hareket ettikçe Uluğ ifade ediyordu. Nasıl yani, tüm herkes sadece Hasan Çebi’nin yeraltında ki masanın baş lideri olduğunu mu biliyordu. Ve tabi Uluğ’u da. Bir ajan olarak yetiştirildiklerini biliyordum, onlar için gizlilik esastı. Fakat en yakın dostlarının da bunlardan bihaber olması işte bu tuhaftı. Ne Zafer Usta biliyor ne dava dostu Dursun Cebeli. Öleli on beş yıl olmuş kimse onun aslında kim olduğunu bilmiyordu. Vatan için vatan haini ilan edilmişti fakat o yine de yolundan dönmemişti. Buna ne ad verilir bilemiyorum.

Uluğ’a baktığımda soğuk kanlı ve duygusuzdu. Yüzünde hiçbir anlam yoktu.

“Önemi yok. Dedem ne etiyse doğru etmiştir, onun yolunda olmak sadece bana gurur verir.” Diye yanıtladı. Dedemin göğsü şiddetle inip kalktı.

“Vakti zamanında Hasan Çebi de kendi babası Behçet Çebi hakkında böyle konuşmuştu. Mert, yüreklidir sizin erler her ne kadar devletin karşısında gibi görülse de devlet size hürmet eder. Başka işlerinde olduğunu anlayacak kadar akıllıyım. Ne diyeyim ırkınız daim olsun evladım.” Diye karşılık vermiş dedem.

“Sağolasın Dursun dede.” Cevabında gecikmemişti.

Önce dedemin bakışları ilk defa bana uğradı. Uzun uzun baktı. Ve o esnada gözleri doldu. İşte buna içim burkuldu. O benim babamdı. Öyle hissettirmişti bana. Okuldan babanızı çağırın dediklerinde dedeme giderdim. Koşa koşa gelirdi. Okul bahçesinde beni kucağına alıp koştuğunu anımsıyorum. Hep cebime harçlık koyardı. Amcam kızlarının saçlarını taradığında; ‘Ula kıskandım bana bir puli lazım, bakıyım bakıyım nerdeymiş bu puli. Heh buldum gel bakim nasıl örülürmüş puli saçı gösterelim.’

Dedemin parmakları yeniden hareketlendi. Bu kez acele yoktu. Telaş hiç yoktu. Sanki yıllardır susmuş da, artık konuşmaya karar vermiş gibiydi. Uluğ bir an bile gözünü ayırmadı. Avuç içini biraz daha açtı; dedemin parmaklarına alan tanıdı. Omuzları sertleşti. Yutkundu. Sessizlik ağırdı. Yağmur camın dışına vuruyor, odanın içi nefes almayı unutmuş gibiydi. Dedemin işaretleri yavaşladı. Uluğ’un bakışları bir an dalgalandı. Sonra dudakları aralandı.

“Trabzon…” dedi kısık bir sesle. “Trabzon seni bekliyor.” Dedemin parmakları kısa kısa bastı. Sert. Kararlı. Uluğ’un çenesi kasıldı.

“Ama…” dedi, duraksadı. “Ama iyi şeyler değil.” Kıpırdayamadım. Nefesimi tuttum. Dedemin eli Uluğ’un avucuna daha derin bastı. Parmak uçları titredi ama ritmi bozulmadı. Uluğ’un sesi biraz daha sertleşti.

“Alver ailesinden… bir oğul kalmış.” Bir an Uluğ sustu. Sanki adı söylemek istemiyordu.

“Lazut.” Dedemin parmakları onaylar gibi bastı. Uzun. Keskin. Uluğ’un bakışları karardı.

“Kaplanım… tüm Alver ailesini toprağa gömdüğünde,” dedi yavaşça, “bu çocuk kaçmış.” Dedemin eli bir an durdu. Sonra yeniden başladı. Bu kez daha hızlıydı. Uluğ’un nefesi göğsünde sıkıştı.

“Kaplanım öldükten sonra,” diye devam etti, “geri dönmüş.” Bir an başını kaldırdı, sanki odanın duvarları Trabzon’a dönüşmüştü.

“Oraya yerleşmiş,” dedi. “Halka kök söktürüyormuş.” Dedemin parmakları sertleşti. Uluğ’un avucuna bastırdı. İz bırakacak kadar.

Uluğ öfkelenmişti. Sertçe gözlerini yumdu. Ve başını eğdi. Sakin olmaya çalışıyoru. Elimi omzuna koyduğumda hemen dikleşmişti. Alver ailesi kim oluyor bilmiyordum fakat Uluğ’da hiç iyi bir etki bırakmamıştı.

“Haberim var Dursun dede. Buralara adım atmayacağıma söz verdiğim için göz ardı etmiştim.” Diye bir açıklamada bulundu.

“Uluğ kim bunlar, anlamadım.” Diye atladım. Dönüp bana baktığında içli bir nefes çekti. Bakışlarıyla sonra mesajı vermişti bile. Bende anlayışla göz kırptım. Dedemenin parmakları yeniden hareket ettiğinde Uluğ hızla döndü. Merak içinde parmak hareketlerini izledim.

“Sana diyeceğim şu, başın belli ki dertten kurtulmuyor. Bir yenisini ekleme kendine git gör oraları fakat belaya bulaşma!”

Diye bir uyarıda bulunmuştu dedem. Uluğ’da rahat bir tavır geçti. Onun Mirza oluş hikayesini öğrendiği den beridir ona şefkatle bakamıyordum. Evet bana göre Uluğ’un o kötü yüzünün ismi Mirza'ydı.

“Ya bela yakamı bırakmıyorsa Dursun dede, onu ne yapacağız?” Serseri bir tavırla konuştuğumda kaşlarımı çattım. Sesli bir nefes bıraktığımda bana döndü. Yüzümü inceledi. Çatık kaşlarıma baktı. O rahat tavrı bir anda yok olmuş rahatsız bir yüzle benden gözlerini ayıramamıştı. Bir şey diyecek oldu fakat yeniden dedemin parmakları hareket edince Uluğ zorla olsa bakışlarını benden çekip avuç içine yönelmişti.

“Torunum, pulim…” dedi Uluğ ve sustu. Dedem bana baktı. Bende merak içinde dedeme baktım. Gözünden bir damla yaş aktı. Uzandım ve yanağında düşen yaşı yakaladım. Bu yaş benden bir ömür çalmıştı. Onu böyle görmek içimi parçalıyordu. Dağ gibi bir adamdı. Amansız bir hastalıkla aciz kalmıştı. Torununa eziyet etmişlerdi ama o sadece ağlamakla yetinmişti. Kızını kaybetmiş, onun cansız yüzünü görmüştü tek tepkisi ise kriz geçirmesiydi. Kızım diye haykıramamıştı bile. Oysa Dursun Cebeli için bir zamanlar dünya bir yana kızı Ayda Uluöz bir yanaydı.

“O yaralı kınalı kuzudur, ciğerparemdir. Yetimdi… şimdi de öksüz kaldı. Önce Allah’a sonra sana emanettir.”

Sözleri çocuk yanımın canını yaktı. Usulca ban döndü bakışları. Dedemin bu bakışında gömülmek istedim. Çünkü ben orada o küçük Mihran’ı görüyordum. İki yıl boyunca dilsiz kalmış o Mihran avazı çıktığı kadar ağlıyordu.

“Şüphen olmasın dünyadaki tüm kötülüklerden onu koruyacağım.” Diye karşılık verdi Uluğ. Dudaklarımı büzmüş yaşlı gözlerle ona baktım. Bu halime daha çok kederleniyordu. Dedemin Parmakları yeniden hareket etti.

“De ona,” dedeme baktığımda gözlerinde öfkeli bir hal gördüm.

“Söyle dedem.” Diye karşılık verdim.

“Ola ki yüreğin yumuşar o lunaparkı hatırla.”

Parmaklarını sertçe bastırmasından anladığım çok öfkeli olduğuydu. Kaşlarımı çatıp dikkatle ona baktım.

“Niye kalbim yumuşayacakmış?” Diye sordum merakla.

“O deyyus yanıma geldi.”

Dedemin bahsettiği kişiyi bilmemek salaklık olurdu. Yatağa düşmeden önce ona şöyle seslenirdi; “Deyyusun oğlu!” Bakacak olsa diğer dedem gayet sakin ve yufka yürekli bir adamdı. Günün birinde bunu ona sorduğumda şöyle demişti; “Deyyus olmasa böyle bir oğulu dünyaya getirmezdi. Soyu bozuk ki bu olmuş!”

“Pişmanmış, ölüyormuş acıdan. Bana söyle ne yapayım dedi. Ula deyyus oğlu, ayakta olsaydım dayardım tüfeği alnına boşalana kadar sıkardım.”

Babam dedemin yanına mı gelmişti? Oysa annemin cenazesinden sonra hiç yanıma gelmemişti. Sabahları annemin mezarına gittiğimizde ilk onu mezarının başında görürdük. Meyra ablamın dediğine göre çoğunlukla orada vakit geçiriyormuş. Ağzına kilit vurmuş hiç konuşmuyormuşta. Sevdiği kadını kaybetmişti, fakat o kadına uzun yıllar boyunca sadece acı vermişti.

Dedemin evini izlerken gördüm bir defa, annemin yani benim şu an kaldığım odayı izlerken.

“Söz ver bana puli, şu deden gözünü bu dünyaya kapatmadan önce söz ver.”

Yaşlarım hızlandığında buradan kaçmak istedim. Çünkü kendimi zapt edemeyecek bir kıvamdaydım.

“Affetmeyeceksin, ayaklarının altında can verse de kalbin yumuşamayacak.”

Dedeme baktım, dik dik bana bakıyordu. Onun kadar öfkeyle harlanmış şu yüreğim ayağa kalktı. İçimde ki nefret şu Karadeniz’i aşarda taşardı. Tanrı bilir ya, ona olan tüm sevgilerim annemin mezarının başında can verdi. Gözümden akan yaşı öfkeyle savurdum. Derdin bir nefes alıp dedeme döndüm. Bana gözünü kırpmadan bakıyordu. Tüm hareketlerimi izliyordu.

“Dede,” diye mırıldandım. Güç almak için Uluğ’un dedemin elini tutuğu kolu sıktım.

“Bu yemin değil, ahdi misaktır. Bozarsam vebali boynuma.” Hiddetle söylediğim bu sözle dedem gözlerini büyüttü. Parmakları usulca titremeye başladı.

“Annemin süttü şahit olsun, ola ki ona yumuşarsam bir ömür gün yüzü görmek nasip olmasın.” Bu sözün ağırlığı gözlerimden taşmıştı. Uluğ hiddetle kolumu sarstı.

“Ulan kendine kastın mı var senin? Geri al şu sözleri, çıldırtma adamı!” Öyle bir bağırmıştı ki tüm ev sesiyle yankılandı. Fakat ben ayağa kalkmış dedemin elini avuç içime alıp ters çevirmiştim. Elini öpüp başıma koydum.

“Hoşçakal dede, dua et puline.” Demiş ve yanağına kocaman bir öpücük kondurmuştum. Baktım ağlıyordu. Kocaman gülümsedim.

“Sen şimdi beni öpmeden edemezsin.” Diye kıkırdadım. Gözlerinin içi parlamıştı.Yanağımı dudaklarının üzerine bastırdığımda alt dudağı titredi. Ve aynı şekilde yaşları şiddetlendi. Geri çekildiğimde dayanamayacak kıvamdaydım.

Daha fazla bakamadım ve kendimi odanın dışına attım. Kalbîmi ellerimin arasına almış derin derin nefesler almaya çalıştım. Fakat göğsümde öyle bir sızı vardı ki hiçbir şey dindirmiyordu artık. Koridorda bir kaç adım atmışken arkadan adım sesleri duydum. Salona girdiğimde, Miyase halamın, Poyraz abimin, Meyra ablamın, Vefa abinin, Muhtar Cihad amcanın, Uraz’ın, Korer’in oturduğunu gördüm.

Ve bir kişi daha… Kut Akçalı. Muhtar Cihad Akçalı’nın küçük oğlu. Ve benim çocukluk aşkım. Abimin namusuzluk etmişsin deyip parmaklarımın kırılmasına neden olan çocuk.

Beni görünce ayağa kalktı. Zayıf kumral orta boyda bir çocuktu. Üzerinde bir oduncu gömleği altına ise bir kot pantolon giymişti. Adımları bana yöneldi. Karşımda durduğumda büyük bir tebessümde bulunmuştu. Başını sağ omzuna yatırdığında, şefkatle bana yaklaştığını hissettim. O nasıl benim ilk aşkımsa bende onun öyleydim.

Bir şey demeden kollarını açıp bana yaklaştı. Karşılık vereceğim esnada, aramıza koca heybetiyle bir beden girdi. Ve Kut bu sayede Uluğ’a sarılmıştı.

“Hoşt!” Diye karşılık verdiğinde ağzım bir karış açık kaldı.

“Af buyur!” Kut’ta aynı diklikle karşılık verince önümdeki büyük bedeni es geçip yana kaydım.

“Senin mezhebin ne koçum?” Uluğ kaşları bir karış çatılmış hatta yüzü öfkeyle morarmıştı. Uraz ile Korer iki bacaklarını açmış arkalarına yaslanmış ellerinde çaylarla pür dikkat Uluğ’a bakıyorlardı.

“Anlamadım.” Boş gözlerle Kut Uluğ’a bakıyordu. Aynı benim gibi yani.

“Bizim mezhepte başkasının karısına eşine dokunulmaz. Sen af buyur mezhebin ne?” Fevriliğinden asla ödün vermiyordu. Yüzüm kızardığında Meyra ablama baktım. Ağzı bir karış havada etkilenmiş bir biçimde Uluğ’a bakıyordu. Hızla bana döndü kaşlarını oynattı, sen çok fenasın imasını yaptı anladım.

“Asıl sen af buyur, Mihran’ın evlendiğini bilmiyordum.” Diye cevap verdi. Bana döndüğünde yanıt vereceğim esnada Uluğ elimi elinin arasına alıp yanına çekti.

“Bak yine diyorum sana çocuk; hoşt!” Sesindeki tonla daha da öfkeleneceğini anladım.

“Uluğ!” Öyle bağırdım ki tüm ev çınladı. Ve tabii ev halkı da şaşkınlıkla bana döndü. Bunca zaman Uluğ’a şefkatle yaklaşan beni ilk defa böyle görüyorlardı.

“Hepsi çok sevmekten!” Korer’in yorumuyla, Uluğ ile birbirimize olan öfkeli bakışlarımızı Korer’e çevirdik.

“Korer!” Ve aynı anda bağırdık. Korer başını başka yöne çevirdiğinde yeniden hızla birbirimize döndük.

“Kim diye sormadan bu neyin hareketi ya!” Diye çıkıştım. Tepemde adeta bir dev adam gibiydi. Üzerinde ki deri ceketten omuzları patlayacak gibiydi.

“Kim?” Alaycı üslubunun ortasına bir tane geçiresim vardı. Çünkü bu sözü öyle söylemişti ki, kim olursa olsun sana sarılamaz demeye çalışıyordu. Cevap vereceğim esnada Meyra ablamın sesiyle gözümü kapattım.

“Mihran’ın ilk aşkı.” Mırıldanmıştı fakat bütün salon oldukça sessiz olduğu için herkesin duymasına neden olmuştu. Ağzım aralanmış Meyra ablama dönmüştüm. O esnada Miyase halam elindeki bastonunu Meyra ablamın bacağına geçirmişti. Tüm kuvveti ile bağırdığında herkes kulağını tıkamıştı.

“Adamın öngörüsü ileri seviyede,” dedi Korer çay bardağını dudağına yapıştırdığı esnada. “kim diye baştan sormadığından belli.” Diye devamını getirdi. Kuşlar beni de alın diye bağırasım vardı.

Uluğ’a döndüğümde bakışları yerdeki halıdaydı ve derin derin nefesler alıyordu. Bir şey sormaya çekindiğim esnada elimi elinden çekmek istedim ama o daha çok sıkarak hatta bedenlerimizi birleştirerek bunun mümkün olmayacağını gösterdi.

“Veda et, hemen gidiyoruz buradan!” Oldukça sessiz ve alçak bir sesle. Elimi tutan parmaklarının titrediğini gördüğümde ona hak verdim. Bir olay çıkmadan buradan uzaklaşmalıyız.

Sesinde tartışmaya açık tek bir boşluk yoktu. İçimdeki karmaşayı bastırıp başımı salladım. Salondaki kalabalığa doğru birkaç adım attım. Gözler bana döndü. Sanki birazdan söyleyeceklerim evin tavanına çarpıp geri düşecekti.

“Miyase hala…” dedim önce. Sesim sandığımdan daha sakindi. “Gitmem gerekiyor.” Halam ayağa fırladı. Bastonunu yere sertçe vurdu.

“Destur halam, daha ananın toprağı kurumadı! Bu ne acele?” Gözlerinde korku vardı, saklayamadığı bir korku. Poyraz abi de doğruldu. Yüzü gerilmişti, çenesi kilitlenmişti.

“Hayır,” dedi net bir sesle. “Hiçbir yere gitmiyorsun.” Ona döndüm. Çocukluğumdan beri beni en çok kollayan, en çok susturan adamdı o.

“Sen ne yaşıyorsun, ne yapıyorsun belli değil Mihran,” diye devam etti. “Nasıl bir işin içindesin bilmiyorum. Bilmediğim, tanımadığım bir yere gitmeni zinhar istemiyorum. Duydun mu beni?” Derin bir nefes aldım. İçimde yıllardır biriken her şey, boğazıma dayandı.

“Kimsem yok benim, Poyraz abi,” dedim hüzünle. “Bu benim yolum. İyisiyle kötüsüyle ben yaşıyorum.” Bir adım daha attım.

“Evet, hep yanımdaydın. Ama günün sonunda her zaman yalnız kaldım. Alışkınım. Düştüğüm yerden kalkmayı hepinizden iyi biliyorum. Tecrübelerim sağ olsun, şu an ayaktaysam onlar sayesinde.” Salonda bir uğultu dolaştı. Kimisi başını salladı, kimisi nefesini tuttu.

“Saçmalama!” diye çıkıştı Poyraz abi. “Bana haksızlık ediyorsun. Derhal yerine otur!” O an içimde bir şey koptu. Annemin mezar toprağı gibi ağır, geri dönüşsüz bir şey.

“Önüme çıkma benim!” diye bağırdım. Sesim evin duvarlarına çarpıp yankılandı.

“Veda ediyorum ben! Ve belki de bu, beni son görüşünüzdür. İyi değerlendir, Poyraz abi!” Bir anda herkes tuhaf sesler çıkardı. Nefesler kesildi, sandalyeler gıcırdadı. Uluğ’la Poyraz abi aynı anda konuştu.

“Ne abuk sabuk konuşuyorsun sen? Bak artık şu lafların yüzünden kafayı sıyıracağım.” Uluğ’un hiddetle çıkışması ile gözümü kapattım. Ardından Poyraz abinin o öfke dolu sesi kulağıma yetişti.

“Ölüme gider gibi konuşuyorsun!” Diye çıkıştı. “Sinirlerimle oynama abiciğim!” Kendini telkin etmeye çalıştığını anladım. Hepsine baktım. Tek tek. Yüzlerini ezberler gibi.

“Yeter, geldim annemi bırakıyorum bu kör olası topraklarda ve defolup gidiyorum.” Ellerimin titremesine engel olamıyordum.

“Pulim, bak babanda pişman biraz kalsan belki affedersiniz birbirinizi, olmaz mı?” Halamın söylemiyle öfkem gün yüzüne çıktı.

“Dedeme de söyledim size de söy-“ devamını getirmeme bir el müsade etmedi. Eli ağzıma kapanmıştı. Yeşil bakışları kıpkırmızı olmuştu.

“Sus da, sus be kızım… delirtecek misin ula beni? O lafları ağzına alırsan şu tatlı dilini koparırım senin!” Uluğ’un Karadeniz’e kayan şivesiyle mahsunca gözlerimi kırpıştırdım. Halen eli ağzımdayken ev halkına hitaben konuştu.

“Şu an gitmemiz gerekiyor ama ne zaman görmek isterseniz sabahında kapınızda olacağız Miyase hala, aklınız kalmasın gözümden sakınıyorum yeğeninizi.” Açıklayıcı bir üslupla konuşmuş ve bana bakmıştı. Bir süre suskunluk oldu.

“Bir şey desene güzelim.” Diye konuştu yeniden. Eli halen ağzımdayken bunu söylüyordu. Göz devirdiğimde kaşlarını çatıp alnımın ortasına baş parmağı ile işaret parmağıyla bir fiske vurdu.

“Göz devirme bana.” Diye uyardı. Alnım acıdı. Salak. Elimle elini tutup savurduğumda, ‘He.’ Diye bir nida kaçmıştı ağzından. Bu halleri gözüme tatlı gelmişti fakat şu an bunu göz ardı ediyordum. İlk hedefimde Poyraz abim vardı. Sadece bana bakıyordu. Her hareketimi inceliyordu.

“İstanbul içinde olacaksın demi?” Diye konuştu. Beni bu yoldan geri çeviremeyeceğini biliyordu.

“Evet.” Diye yanıtladım.

“Yılbaşına kadar izinliyim. Ama sonra… göreve döneceğim, ilk işim kaldığın yeri görmek olacak bilgin olsun.” İtiraz barındırmayan bir üsluplaydı. Olmaz ama olurdu.

“Olur Poyraz abi.” Diye cevapladım.

“O telefonlara ne zaman ararsam cevap verilecek.” İsteklerinin olmama gibi kaidesi yok gibi davranıyordu. Dedemden sonra ailede en sevdiğim tek adamdı.

“Tamam.” Diye karşılık verdim. Hüzünlü gözlerle bana baktı. Gözleri doldu. Sonra bana yaklaştı ve kocaman sarıldı aynı şekilde bende ona karşılık verdim.

“İyi ol abiciğim, derdinde kederinde beni ara bir telefon uzağındayım. İşimi gücümü bırakır peşinden gelirim. Ha mutluluğunda da beni arayabilirsin, mesela Poyraz abi ben mutluluktan ağlıyorum diye… çok makul.” Sözleri ağlamamı tetiklemiş omzuna usulca yaşlarım dökülmeye başlamıştı bile.

Ondan ayrıldığımda tüm ev halkına baktım sadece tek kişiden bakışlarım kaçmıştı. Miyase halamın yanına varıp elini öptüm ve geri çekildim. Cihad amcaya yaklaşıp onunda elini öpüp başıma koymuştum. Vefa abi beni sulu gözlerle sarmalamıştı. Ablamın önünde durduğumda başını eğmiş hiç kaldırmamıştı. Bende ısrar etmemiş arkama dönmüştüm. Başımı eğmiş son kez onlara seslendim.

“Hakkınızı helal edin. Hoşça kalın.” Uluğ’la birlikte kapıya yöneldik. Uraz ve Korer de peşimize takıldı. Tam eşiği geçecekken bir ses geldi.

“Mihran…” Döndüm. Kut karşımdaydı. Gözleri doluydu, sesi kırılıyordu.

“Diyemedim,” dedi. “Başın sağ olsun, sıra arkadaşım.” O an Uluğ’un bedeninin nasıl gerildiğini hissettim. Yanımdaki hava sertleşti. Öfkesini tutuyordu. Benim içimdeyse başka bir şey oldu. Acı. Sessiz, derin bir acı.

İçimden geçirdim: Başın sağ olsun dediler. Annem gidince baş da sağ kalmıyormuş, onu anladım.

Cevap vermedim. Veremedim. Kapıdan çıktık. Soğuk yüzüme çarptı. Tam merdivenlere yönelmişken arkamdan koşan ayak seslerini duydum.

“Miiihran!” Meyra ablaydı. Kendini bana attı. Kollarını boynuma doladı, sıkı sıkı sarıldı. Saçlarımın arasına yüzünü gömdü.

“Ne olur kendine dikkat et,” dedi titreyen bir sesle. “Ne olur.” Gözlerimi kapattım. Onu daha da sıkı sardım.

“Sen de,” diye fısıldadım.

Meyra beni bıraktı ama tamamen değil. Parmakları montumun kolunu hâlâ tutuyordu. Sanki biraz daha gevşese ben gerçekten gidecektim. Gözleri kızarmıştı, dudakları titriyordu. O güçlü durmaya çalışan hâli, annemden sonra en çok yorulan yüzdü belki de.

“Mihran…” dedi kısık bir sesle. “Annemden sonra şu canım başka bir acıya katlanmaz.” Bu cümle içime saplandı. Sanki biri kalbimi yerinden söküp avucunda sıkmıştı. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bakarsam kalacaktım.

“İnsanoğlu Meyra, kör olasıca katlanıyor.” dedim. “Katlanmak zorunda. Başka bir seçeneği yok.” Başını iki yana salladı. Bir adım daha yaklaştı bana.

“Yok deme,” dedi. “Var. Hep vardı. Ama sen seçmedin.” Nefesim düzensizleşti. Ellerimi cebime soktum. Parmaklarım titriyordu. Ne demek istediğini anladım. Usulca Uluğ’a baktığımda benden uzaklaşmışlar ve araçların önünde üçü de sigara içiyordu. Fakat bakışları bendeydi.

“Seçmek için önce bir yerin olması lazım,” dedim. “Benim tutunacak bir yerim kalmadı.” Gözlerime baktı. O bakış… Annemin bakışıydı biraz. Kaybetmiş ama hâlâ bekleyen bir bakış.

“Babam…” dedi duraksayarak. Yutkundu. “Sana sarılmak istiyor bir kez. Sadece bir kez.” İçimde bir şey daha koptu. Başımı kaldırmadan dinledim.

“Onu çağırsam,” diye devam etti. “Gelse… anlatsa kendini. Dinlesen. Bir kez olsa sarılsanız olmaz mı, Mihran?” İşte orada durdum. Adımlarım yere çivilendi. Annemin mezarı geldi gözümün önüne. Toprağın nemi, sessizliği… Babamın küçükken o lunaparka götürüp çocuklarıyla mutlu oluşunu izletişini anımsadım.

“Meyra…” dedim, sesim sandığımdan daha sert çıktı. “Bazı boşluklar sarılarak dolmuyor.”

“Belki dolar,” dedi inatla. “Belki sen bilmiyorsundur.” Diye devam etti ve ekledi. “Hani hiç tatmadın ya, ondan söyledim.” Bu söz içimde ki kırk baharı da kışa çevirmişti.

“Ben çok iyi biliyorum,” diye fısıldadım. “Sarılmadığında ne olduğunu da, geç kaldığında neye dönüştüğünü de.”Gözlerinden yaşlar süzüldü. Elini yüzüne kapattı ama ağlamasını gizleyemedi.

“Ben annemi kaybettim,” dedim. “Ama babamı çok önce toprağa gömdüm Meyra. Şimdi mezarından çıkaramam.” Başını kaldırdı. Gözlerindeki umut yavaş yavaş söndü.

“Bir gün pişman olursan?” diye sordu. “Bir gün çok geç olursa?” Kalbim acıyla kasıldı. Ama geri adım atmadım.

“Geç olan şeyler zaten içimde,” dedim. “Daha geç olamaz.” Bir süre öylece baktık birbirimize. Söylenmeyen onlarca cümle aramızda asılı kaldı. Sonra Meyra beni yeniden sardı. Bu kez daha yavaş, daha kabullenmiş.

“Ne olur,” dedi kulağıma. “Nereye gidersen git, kendini kaybetme.” Saçlarını okşadım.

“Ben kendimi çoktan kaybettim,” dedim. “Şimdi sadece yolumu bulmaya çalışıyorum.” Beni bıraktı. Gözlerimi son kez yüzünde gezdirdim. Bu bakış, hafızama kazındı.

Ardımı döndüm.

Ve bu kez gerçekten yürüdüm.

Araçlara yerleşmiş hareket etmeye koyulmuştuk. Önce annemi görmeye gidecektim sonra uçağa binecektik. Mezarlığa gidiş sessiz oldu. Kimse konuşmadı. Konuşulacak bir şey de yoktu zaten. Toprakla arama giren her kelime, annemin yokluğunu daha da büyütüyordu.

Annemin mezarı başında durduğumda zaman durdu.

Toprak hâlâ tazeydi. Üzerine serpiştirilen çiçekler, yağmurdan ağırlaşmış, boyunlarını eğmişti. Dizlerim titredi. Eğildim. Avucumu toprağa bastım. Soğuktu. Annemin yokluğu gibi.

“Gidiyorum anne,” dedim usulca. “Tek tesellim ayrılığımız öyle uzun sürmeyecek.” Sesim içime kaçtı.

“Bu kızını buralarda bağlasan duramaz artık,”diye mırıldandım. “geri geleceğim ama, tamam mı?”

“İnşallah sebebin hastalığındır, ola ki yaşayan cellatlar aldıysa canını o vakit yapacaklarımdan ötürü senden özür diliyorum anne.” Toprağı elimin arasında ezdim.

“Seni seviyorum mavişim, seni hep seveceğim.” Sesim çıkmadı sandım ama kalbim duymuştu. Başımı eğdim. Ne dua okudum ne isyan ettim. Sadece sustum. Çünkü annemle aramdaki bağ artık kelimelerden değil, sessizlikten geçiyordu.

Ayağa kalktığımda içimde bir şey kapanmıştı. Acı değil… Daha çok kabulleniş.

Araçlar bizi bekliyordu. Artvin’den havalanan jet, şehrin üstünden süzülürken camdan aşağı baktım. Dağlar, yeşil denizler gibi uzanıyordu. Sis, vadilerin içine çökmüştü. Uluğ hiçbir şey söylemedi. Sormadım. Sormak istemedim. Bu yolun cevapları yoktu.

Trabzon’a indiğimizde hava daha ağırdı. Yağmur ince ince yağıyordu. Toprak, deniz ve çam kokusu birbirine karışmıştı. Ayağımı bastığım anda içimde garip bir his dolaştı. Sanki bu şehir beni tanıyordu ama ben onu tanımıyordum.

Zırhlı araçlar önümüze yanaştı. Uluğ direksiyon başına geçti. Arka araçlarda Korer ile Uraz, diğerinde Arif ve Fuat vardı. Konvoy hâlinde yola çıktık. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Sormadım.

Camdan dışarı baktım. Uçsuz bucaksız yeşillik… Ağaçlar yağmurdan ağırlaşmış, dallarını eğmişti. Sis, yolu yer yer yutuyordu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Ama adı yoktu. Araç durduğunda başımı kaldırdım. Etrafıma baktım.

Bir mezarlık.

İçimden soğuk bir ürperti geçti. Hiçbir şey söylemeden Uluğ’un peşinden indim. Arkadan Uraz, Korer, Arif ve Fuat da sessizce geldi.

Mezar taşlarının arasından yürüdük. Sabahın ilk ışıkları taşların üzerine düşüyordu. İsimler, tarihler… Her biri bir hayat, bir sondu. Ayaklarım ağırlaştı. Uluğ bir mezarın önünde durdu. Başımı kaldırdım.

HASAN ÇEBİ

D.T. 01.01.1951

Ö.T. 04.01.2007

Büyük harflerle kazınmıştı. Derin bir nefes aldım. Ama asıl dikkatimi çeken o değildi. Mezarın birkaç sıra ilerisinde, demir parmaklıklarla çevrili bir alan vardı. Sanki bir evi andırıyordu. Kapalı. İzole. İçinde eliye yakın mezar. Gözlerimi kıstım. Bir ismi seçebildim.

FATİH ALVER

D.T. 09.03.1981

Ö.T. 20.12.2006

Dedemin söyledikleri beynimde çınladı. Uluğ nereye baktığımı fark etti. Kaşları çatıldı.

“Bakma şu soysuz soya,” diye çıkıştı.

“Kim onlar ki?” dedim.

“Fatih Alver,” dedi. “Teyzemin nişanlısı olacak it.” Bir adım geriye gittim. İçim ürperdi.

“Ama…” dedim, boğazım düğümlenmişti.
“Sanki tüm ailesi ölmüş gibi.” Uluğ’un bakışları değişti. O an, gözlerindeki Uluğ gitti. Mirza kaldı.

Sessizlik ağırlaştı. Yağmur mezar taşlarına daha sert vurmaya başladı. Ve ben o an anladım… Bu toprak, kanı çoktan görmüştü. Ve bizi de boşuna çağırmamıştı.

 

-BÖLÜM SONU-

 

Bölüm Sonu Sözü…

“Kanla yazılan tarih, ancak mezarlıkta susar.”

(Walter Benjamin)

 

-Bölümü nasıl buldunuz Çiçeklerim? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Heyecan içinde herbir kelimenizi okuyorum. Sizden bir istirhamım olacak; oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Unutmayın, herbir kelimeniz içimde binlerce bahar getiriyor.

-İçinizden Geçenler?
-Uluğ Mirza Köksoy?
-Mihran Uluöz?
-Korer Akay?
-Uraz Demirhan?
-Ayda Uluöz?
-Komiser Poyraz Uluöz?
-Muhtar Cihad Akçalı?
-Miyase Uluöz?
-Hasan Çebi?
-Dursun Cebeli?
-Söner Uluöz?
-Meyra Uluöz

-Saye
-Tersiyer Margos Matintan?

Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaskin

Bölüm : 12.02.2026 19:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...