
“Geçmiş, toprağa gömülmez; sadece daha derine iner.”
(William Faulkner)
FEVERAN
-
KAPAN
⛈️
Vazgeçmek mümkün değildi; insan bir kez eve vardığında, orayı terk etmek de mümkün olmuyordu. Vazgeçilmez
olan hiçbir zaman dört duvarla bir çatı olmadı. Asıl mesele, o evin içindekilerdi. Çünkü ev denilen şey, mekân
değil; bir bedende duyulan sıcaklıktı. Bir uzvun, başka bir uzva sığınmasıydı. Bir uzvun, bir başka uzva ev
oluşuydu.
Ve bir gün, çocukluğunun hatıralarında saklanan bahar sessizce kışa döner. O anılar soluk bir kartpostala
dönüşür; rengi çekilmiş, nefesi kalmamış. Zaman geçtikçe, o griliğin içinde büyüttüğün gökkuşağını bir bir
yitirirsin. İşte tam orada, insanın kaderle yüz yüze geldiği o ince sınırda bir seçim doğar: Ya geçmişini yeniden
bahara çevirecek bir bedene sarılır, ya da sana uzatılan tüm elleri elinin tersiyle itip, yalnızlığı bir şan gibi
taşıyarak yavaş yavaş yok olursun.
“Teyze, ben geldim.” Uluğ, dedesini görmeden, duraksamadan yan mezarın başına geçti.
BAHAR ÇEBİ
D.T. 20.12.1984
Ö.T. 08.12.2006
Tarihlere odaklandığımda, içimi huzursuz eden bir ayrıntı çarptı gözüme: Fatih Alver’in ölüm tarihiyle Bahar Çebi’nin doğum günü aynıydı. Aklıma düşen düşünceyle nefes alacak yer aradım. Hasan Çebi, kızının intikamını böyle almayı uygun görmüştü. Kızını bu dünyadan koparan adamın kalemini, kızının doğum gününde kırmıştı.
Bahar Çebi, doğduğu ayda ölmüştü.
Ve yaşı hep yirmi ikiydi.
Mezarında, çok acı bir hikâye taşıyordu. Sevdiği çocuk tarafından, üstelik ablasıyla aldatılmış; yolun sonunda canice katledilmişti.
Mezar taşında bir fotoğraf vardı. Gri, soluk bir fotoğraf… Ama saçlarının sarılığı, o griliğin içinden bile parlıyordu. Kocaman bir gülümsemesi vardı; elinde karanfil çiçekleri tutuyordu. İnsan bakarken içinden bir şey kopuyordu. Üzerinde çiçekli bir elbise, boynunda nazar boncuklu bir kolye… Gözleri açık renkti, yeşili andırıyordu. Dudağının altında kocaman bir ben vardı. Uluğ’da da vardı ama bu kadar büyük değildi; küçücük bir izdi sadece.
Uluğ, Bahar teyzesinin kopyasıydı. Önce annesine benzetmiştim ama bu kadını gördükten sonra fikrim değişti. Bilmeseydim, annesi sanırdım.
“Biraz büyüdüm,” dedi. Bakışları, yeni ekildiği belli olan çiçeklerdeydi. Uluğ kaşlarını çattı; ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Üç mezar yan yanaydı: Hatice, Bahar ve Hasan Çebi. Her birine özenle bakıldığı belliydi. Toprak görünmüyordu; mezarların üzeri rengârenk çiçeklerle örtülmüştü.
“Teyze…” Sesi titredi. Usulca bir köşeye çekildim. İçim burkuldu. Ona baktım; içim daha çok acıdı. Mezarlıklar, evimiz olmuştu artık.
“Hani son nefesini verirken bana bir şey dedin ya…” diye devam etti. Nefesi hızlandığında boynumu büktüm.
“Ben o sözü tutamadım. Sonra da felaketim oldu işte.” Uluğ’un acısı, bedeninden taşmak üzere olan bir havuz gibiydi. O sırada Uraz ile Korer de gelmiş, karşıdaki mezar mermerine oturmuş, başlarını eğmişlerdi.
“Ama sen söyle, nasıl tutayım?” dedi. Teyzesinin fotoğrafını usulca okşadı.
“Öngördün, biliyorum. Baban neticede… Ama ben bilemedim.” Göz pınarları titredi. Gözlerini yavaşça yumdu.
“O kadına hak ettiğini verir dedim. Ama kendi canına kıyacağını düşünemedim, Teyze.” Onca zaman sonra yaptığı ilk yüzleşmeydi bu; o an bilmiyordum.
“Hem biliyorsun, çocuktum…” Sesi kısıldı. Orada biraz daha eksildim. Çenesini sıktı; nefes alabilmek ister gibi başını gökyüzüne çevirdi. Ağlamak istedi ama bir damla bile akmadı. Gözleri dolmadı bile. Yade’yi kaybettiğimizde de böyleydi.
“Ben…” Tereddütle çıkan bu tek kelimeye kulak kesildim. Ansızın bakışları bana değdi. Kaşlarımı kaldırdım, derin bir nefes aldım.
“Teyze, ben âşık oldum.” Sanki hayatında ilk kez itiraf ediyormuş gibiydi. Kalp ritmim yükseldi. Yanımda bir hareketlilik hissettim; Uraz yerinden doğrulmuş, şaşkınlıkla Uluğ’a bakıyordu. İçimden, Acaba dedim, bana olan hislerini ilk bana mı dile getirmişti?
“Saçları sen gibi kokuyor, biliyor musun?” Sesi hem kısık hem boğuktu. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Yanındaydım ama sanki başka birinden söz ediyordu.
“Biraz inatçı, çokça huysuz… ama bir o kadar da güzel.” Sesindeki yoğunluk nefesimi kesiyordu. Bakışları hâlâ resimdeki teyzesindeydi.
“Teyze, adı Mihran. Anlamı: hayat veren ışık.” Sesi adeta içine çöktü. Onun bana duyduğu bu sevgiyle gözyaşlarım boşaldı. Kaybetmek istemiyorum… Hem de hiç.
“O, benim şu ıstıraplı yaşantımın yegâne tek aydınlığı.” Her sözüyle gözyaşlarım arttı. Bakışlarımız kesiştiğinde, her ağladığımda takındığı o huysuz ifadeye büründü.
“Ama ağladığında çok çirkin oluyor,” diye homurdandı. “Hem de çok.” Buruk bir tebessümle elimi yüzüme götürdüm; yaşlarımı silmeye çalıştım ama nafileydi. Sildiğim her yaşın yerine yenisi geliyordu.
“Kendini kötü biri sanıyor. Oysa ona hiç iyi davranılmadı. Ben… ben bile.” Her kelimeyi gözlerimin içine bakarak söyledi.
“Teyze, o oyuncaklardan korkuyor biliyor musun?” Kalbime ağır ağır çöken bir şey vardı. Anladım ki Uluğ geçmişten hiç söz etmemişti; ama duruşuyla, bakışıyla pişmanlığını hep taşımıştı. Şimdi ise bana yaşattıklarının altında eziliyordu.
“Aldım onu, oyuncak dolu bir odaya kapattım. Teyze, ben ettim. Senin ‘Kalbine kurban olduğum teyze uşağum’ dediğin çocuk.” Bunu ona söylüyordu ama bana bakıyordu. Gözlerimle etme dedim. Ama o, her şeyin tek sorumlusuymuş gibi duruyordu.
“Bana dedi ki: ‘Seni de Allah’a şikâyet edeceğim.’ Teyze, o gün uyuyamadım. Yoksa sen mi uyutmadın beni? ‘Bu sen değilsin,’ diyen sen miydin bana? İyi de teyze, benim üzerimde çok ah var… Hangisine uykusuz kalayım?”Ağzımdan bir hıçkırık koptu. Korer sigarasını yakmış, başını öne eğmişti.
“Bana hep ‘Öfkene sahip çık’ derdin. Hiç anlamadın… Bu öfke değildi. Bastırdığım acının feveranıydı. Ama buna sığınamam. Acı çektirdiğim kadar acı çekiyorum.”
“Mihran…” dedi. “Şu yirmi yedi yıllık ömrümü aydınlatan kadın.” Derin bir nefes almış göğsünü kabartmıştı.
“Onu üzdüm, ağlattım, hırpaladım… ve âşık oldum. Allah’ın bana gönderdiği bir cezaydı belki. Ama Teyze, bu cezaya ölünür.” Daha fazla dayanamadım. Yerimden fırlayıp yanına gittim. İki kolumu da gövdesine doladım, başımı omzuna yasladım. Bedeni titriyordu. Gözünden akamayan yaşlar, içinde yara oluyordu. Daha sıkı sardım. Uluğ, başımın tepesine bir öpücük kondurdu.
“Ölürüm,” dedi kısık bir sesle. Kayıtsız kalamadım. Gözyaşlarım omzunu ıslattı.
“Ölürüm,” dedim ben de. Kırık sesim mezar taşlarına çarpıp yankılandı. Uluğ bir an dondu. Elini dudaklarıma koydu.
“Şş…”
“Senin adın ışık,” dedi. “Nerede görülmüş ışığın söndüğü.” Sadece sözümü değil, gözyaşlarımı da susturmuştu.
Konuşma bittiğinde, sessizlik büyüdü. Öyle sıradan bir suskunluk değildi bu; mezarlığın içinden, toprağın altından kalkıp gelen bir ağırlıktı sanki. Hava daha da koyulaştı. Sabahın ilk ışıkları, mezar taşlarının üzerine düşerken artık aydınlatmıyor; aksine gölgeleri keskinleştiriyordu. Taşların arasından geçen rüzgâr, isimleri fısıldıyor gibiydi. Her adım, bir başkasının yasına basıyormuş hissi uyandırıyordu insanda.
İçimde, açıklayamadığım bir ürperti gezindi. Az önce duyduklarım toprağa karışmıştı ama acı hâlâ ayaktaydı. Mezarlık, biraz önce olduğundan daha dar, daha soğuk, daha korkunçtu artık. İnsan burada yalnızca ölümü değil; yarım kalan hayatları da görüyordu.
Uluğ ağır ağır doğruldu.
Bir an, Hasan Çebi’nin mezarına doğru baktı. Uzun bir süre… Kımıldamadan. Ne bir adım attı ne de başını eğdi. Sanki bakmak, durmak demekti; durmak ise yutulmak. O yüzden sadece baktı. Gözleriyle. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, o mezarı yine es geçti.
Yolunu, nenesi Hatice Çebi’nin mezarına çevirdi. Tarihe baktım; Hasan. Çebi’nin ölümünden altı ay sonra hakkı rahmetine kavuşmuştu.
Taşın önünde durdu. Eğildi. Mezartaşını usulca öptü. O an, Uluğ’un sertliğinden geriye hiçbir şey kalmadı. Ellerini açtı. Dudakları kıpırdadı; sesini duymadım ama dua, yüzünden okunuyordu. Bitirdiğinde ellerini yüzüne sürdü. Parmaklarının izi, alnında kısa bir an kaldı.
Biz de… Uraz, Korer ve ben.
Sessizce ellerimizi açtık. Dualarımız birbirine karışmadı; herkes kendi kaybına, kendi iç yarasına seslendi. Ben annemin adını geçirdim içimden. Toprağın altında kalan her şey, bir anda üstüme yığıldı. Mezarlar çoğalmış gibiydi. Taşlar sıklaşmış, gökyüzü daralmıştı.
Sonra hiçbir şey söylemeden yürüdük. Mezarlıktan çıkarken arkamı dönmedim. Bazen bakmamak, hayatta kalmanın tek yoludur.
Araçlar hazırdı. Motorlar çoktan çalışıyordu. Siyah camlar, içerideki sessizliği saklamak ister gibiydi. Fuat ile Arif önden hızlıca yerlerini aldılar. Hareketlerindeki disiplin, buranın bir ziyaret değil, bir geçiş noktası olduğunu hatırlatıyordu.
Uluğ’la aynı araca bindik. Başka bir araca Uraz ile Korer geçti. Arif ve Fuat, arkadaki araca yerleşti. Kapılar kapandı. Araçlar aynı anda hareket etti.
Camdan dışarı baktım. Mezarlık geride kalırken, içimde bir şey hâlâ oradaydı. Toprağın altında değil; taşların arasında değil… Tam göğsümün ortasında. Uluğ konuşmadı. Ben de sormadım. Bazı sessizlikler bozulmaz; taşınır.
Yokuşlu taşlı yolların arasından süzülüyorduk. Rakım giderek yükseliyordu. Uluğ’a baktığımda dalmış olduğunu gördüm. Onu sevmek ile nefret etmek arasında dolaşıyordum. Her şey üst üste geliyordu. Ve ben yolumu kaybetmiştim. Uluğ hamile bir kadını öldürmüştü. Korer onun ne kadar acımasız olduğunu bilmiyorsun demişti. Haklıydı. Ben Uluğ’u tanımıyordum.
Araç durduğunda etrafıma baktım. Karşımda devasa, siyah, sürgülü bir demir kapı vardı; ardında ise bütün ağırlığıyla yükselen bir köşk. Karadeniz’e özgü ahşap dokusuyla, tek kelime etmeden “ben buradayım” diyordu. Zamana direnmiş, bakışını kaçırmayan bir evdi bu.
Araçlardan indiğimiz anda sert bir rüzgâr yüzüme çarptı. Islak hava, ciğerlerime kadar doldu. Uluğ, kapının önünde durdu. Olduğu yerde bir an sendeledi; çok kısa, çok belli belirsiz… ama ben gördüm. Kapının tam ortasında, demire işlenmiş bir kaplan motifi vardı. Gövdesi gerilmiş, dişleri sıkılı. Sanki bu evin hafızasını bekliyordu.
Sıralı dizilmiş evlerin arasında kalmıştık. Trabzon’un Sürmene ilçesinin tam ortasında. Ve şu an önünde durduğumuz bu ev, çevresindeki tüm evlerden daha heybetli, daha iddialıydı. Sadece büyüklüğüyle değil; taşıdığı hikâyeyle de.
Yağmur sağanak hâlindeydi. Herkes sobalı evlerine çekilmişti. Bu yüzden sokak bomboştu. İnsan yoktu ama bakış vardı. Perdeler birer birer aralandı. Önce temkinle… sonra daha cesurca. Tüm sokak, görünmez bir anlaşma yapmış gibi bize dönmüştü. Aralanan perdeler yeniden kapandı, ama bu kez camlarla birlikte açıldılar. Merak ağır ağır uğultuya dönüştü. Evlerin içinden fısıltılar sızıyordu.
Uluğ’un yüzüne baktım. Uluğ ise hâlâ kapıya bakıyordu.
Burası onun çocukluğuydu.
Ve aynı zamanda cehennemi.
Bu kapının ardında büyümüştü. Bu avluda gülmüş, bu evin içinde dedesinin intiharına tanık olmuştu. Ardından, arkasına bakmadan Amerika’ya kaçmıştı. Kaçtığını sanmıştı en azından. Oysa bazı evler vardır; insan nereye giderse gitsin, içinden çıkamaz.
Şimdi yıllar sonra yeniden buradaydı. Ve ben, onun bedeninde on iki yaşındaki o küçük çocuğu görüyordum.
Gözlerinden yaş akmıyordu. Ama her akamayan damla, sırtına bir yük gibi biniyordu. Omuzları bu yüzden ağırdı. Nefesi bu yüzden dardı. Bu ev onun için hem sıcak bir anıydı hem de yanmaya hazır bir hatıra. Aynı anda hem sığınak hem yangın yeriydi.
Uluğ, kapının önünde dururken zaman durmuş gibiydi. Ve ben, bu eşiğin bir eve değil, geçmişin en karanlık yerine açıldığını biliyordum.
Uluğ kapının önünde durdu.
Ne geri döndü ne de içeri girdi. Sanki ayakları toprağa değil, geçmişin tam ortasına basmıştı. Omuzları sertti ama bedeninin içinde bir muharebe vardı; sessiz, kanlı, kimsenin görmediği cinsten. Gözleri kaplan motifine takılı kaldı. O an, koskoca bir adam değil de on iki yaşındaki o çocuktu sanki. Kaçamamış, saklanamamış, sadece bakmıştı.
Derin bir nefes aldı.
Göğsü genişledi, sonra ağır ağır çöktü. Deri ceketinin iç cebinden anahtarları çıkardı. Birbirine dolanmış, yılların yükünü taşıyan metal sesleri geceyi çizdi. Parmakları tereddütle gezindi aralarında. Aradığı anahtarı tanıyordu; onu unutmamıştı. Demir kapının kilidine yerleştirdi. Anahtar dönerken çıkan o boğuk ses, yıllardır mühürlü kalmış bir mezarın kapağı açılır gibiydi.
Kapı açıldı. Bu ev yıllardır ölüydü.
Evin kaplanı Hasan Çebi’i öldüğünden beri bu köşk nefes almıyor, sadece bekliyordu. İçinde yankılanan sessizlik, yaşayanlardan çok ölüleri barındırıyordu sanki. Camlara çıkan insanlar bir bir kapı aralıklarından fırladı. Sağanak yağışa aldıran yoktu. Çünkü bu kapı on beş yıldır ilk kez açılıyordu. Bir zamanlar bu evin sahibi sadece bu evin değil, bu şehrin de hükümdarıydı.
Uluğ içeri adım attığında biz de onu takip ettik.
Bahçeye girer girmez ağır bir koku çarptı yüzüme; nem, çürümüş yapraklar ve terk edilmişlik… Uluğ durdu. Hiç konuşmadı. Tüm heybetiyle etrafı süzmeye başladı. Bakışları tek tek her ayrıntıya takılıyordu, sanki geçmişten bir parça arıyordu.
Her şey bakımsızdı.
Budanması gereken ağaçlar göğe uzanmış, dalları birbirine dolanmıştı. Toprağın üzerinde kurumuş çalılar vardı; ayak bastıkça çıtırdayan, yıllardır kimsenin dokunmadığı. Otlar bir insanın dirseğine kadar uzanıyordu. Bu bahçede zaman durmuş, sadece unutulmuştu.
Uluğ’un sırtı biraz daha çöktü. Gözlerinden yaş akmıyordu ama her akamayan yaş, omuzlarına yük gibi biniyordu. Bu ev onun çocukluğunun sıcaklığıydı… Ve aynı zamanda cehennemiydi.
Burada kaçmıştı.
Burada susmuştu.
Burada büyüyemeden yaşlanmıştı.
Ben susarak izledim. Çünkü bazı acıların tanığı olunur ama ortağı olunmaz. Bu bahçe bir ev değildi artık; Uluğ’un içindeki yangının ilk çıktığı yerdi. Ve kapı bir kez açılmıştı. Artık ne ev eskisi gibi kalabilirdi, ne de Uluğ.
Uluğ ağır adımlarla merdivenlere yöneldi.
Ne acele ediyordu ne de duruyordu; sanki her basamakta geçmişin bir parçasını sırtına alıyordu. Verandaya çıkan merdivenleri tek tek aştı. Tahta basamaklar ayaklarının altında ince bir iniltiyle karşılık verdi. Bu ev hâlâ konuşuyordu, sadece fısıltıyla.
Verandaya vardığında durdu.
Uzun bir süre kıpırdamadı. Yağmur ince ince yağıyordu; rüzgâr, çürümüş yaprakları ayaklarının dibinde sürüklüyordu. Uluğ’un bakışları verandanın köşesine takılı kaldı. Orası… Kapının eşiği. Bir zamanlar orada oturmuştu. Dizlerini karnına çekmiş, gözlerini yere dikmişti. O anı bana anlatmıştı. Sesi düz, ifadesizdi ama kelimelerin arasından kan sızıyordu.
Teyzem Bahar öldüğünde, demişti, evin önündeki verandada taziye kabul ettiler.
İnsanlar gelip gitmiş, başlar eğilmiş, dualar okunmuştu. Oysa o verandada sadece ölüm yoktu; korku da vardı, utanç da. O gün annesi onu buradan sürüklemişti. Kolundan tutup odaya götürmüş, kapıyı kapatmıştı. Sonrasını anlatırken gözlerini hiç bana kaldırmamıştı.
Dedesi Hasan Çebi’nin o kargaşayı yarıp odaya girdiğini söylemişti. Ve içeride gördüğü manzara… Kızının, torununu dövdüğünü.
İşte orada kopmuştu fırtına.
İşte orada dağılmıştı bu evin duvarları, temeli, kaplanın hükmü. Asıl gerçekler o gün dökülmüştü ortaya. O gün, bu ev bir daha asla ev olmamıştı.
Uluğ şimdi aynı verandada duruyordu.
Ellerini cebine sokmuş, omuzlarını biraz daha düşürmüştü. Rüzgâr ceketinin eteklerini savuruyordu. Yüzü bana dönük değildi ama sırtından tanıyordum onu. Bu kadar uzun süre bir yerde durmasının sebebi buydu belki de. Anılar… Bu evin her tahtasına, her çatlağına sinmiş anılar.
Kendi kendime sordum: Acaba şu an zihnine düşenler bunlar mı? Kapının eşiğinde oturan o çocuk mu? Taziye evinin kalabalığında kaybolan o sessiz çığlık mı? Yoksa dedesinin deliliğe çarpan bakışı mı?
Ben sustum.
Çünkü bazı anılar dile gelmez, sadece bedeni felç eder. Uluğ’un duruşunda bunu gördüm. Bu evin verandası bir eşikti. İçeri girmek de çıkmak da aynı derecede acıydı. Ve Uluğ, o eşiğin tam ortasında, yıllar önce yarım kalan bir çocuğun ağırlığıyla bekliyordu.
Elindeki anahtar karmaşasının sesi yeniden yükseldi.
Metal metale çarptıkça, o ses bu evin sessizliğini yarıyordu; sanki yıllardır kilitli kalan her şey uyanıyordu. Uluğ bir anahtar daha ayıkladı aralarından. Tereddüt ettiğini gördüm. Sonra ahşap, eski kapının önüne geçti. Bir adım attı. Anahtarı kilide yerleştirdi.
Kapı açılırken ardında büyük, ağır bir ses bıraktı. Pasın, bekleyişin ve unutulmuşluğun sesi… Yıllar sonra ilk kez açılıyordu. Kapı bile yorulmuştu bu yalnızlıktan. Zordu. Direndi. Uluğ itmedi. Zorlamadı. Sanki içeri girerse, bir daha çıkamayacağını biliyordu.
Giremedi.
Olduğu yerde kaldı.
Usulca yanına gittim. Elini tuttum, avuçlarımın arasına aldım. Parmakları soğuktu. Gözleri kısıktı; bakışları sisli, derin ve yorgundu. Omuzlarındaki yük, benim canımı yakıyordu. O yükü taşıyamadığını değil, taşıya taşıya ezildiğini hissediyordum.
Ben kendi acımın altında ezilmişken, bir de onun acısı çöktü içime.
İki ayrı çocukluk, iki ayrı yıkım… Aynı karanlıkta büyümüş gibiydik. Hayata tutunmak için verdiğimiz mücadele, bu acımasız düzenin ortasında ayakta kalma çabasıydı sadece. Ve buna rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsak, kimsenin bizi yargılamaya hakkı yoktu.
Uluğ’un eli benimkinde titredi.
O an anladım; bu kapı sadece bir eve açılmıyordu. Bir çocuğun yarım kalmış çığlığına, bastırılmış öfkesine, susarak büyüttüğü acısına açılıyordu. Ve ben, onunla birlikte o kapının önünde dururken, kendi yaralarımın da kanadığını hissettim. Bu ev ölüydü. Ama içimizdeki acı… Hâlâ yaşıyordu.
Tüm o acıya rağmen içeri adım attı.
Elimi daha sık kavradı; sanki bırakırsa bu ev onu yutacakmış gibiydi. Ben de onunla birlikte yürüdüm. Eşiği geçtiğimiz an, içimde tuhaf bir ürperti dolaştı. Bu ev nefes almıyordu ama hatıraları hâlâ diri, hâlâ ağırdı.
İçeri girdiğimizde kocaman bir salon karşıladı bizi.
Koltukların, yemek masasının, televizyonun üzeri bembeyaz çarşaflarla örtülmüştü. Bu evden çıkan son kişi, eşyalar zarar görmesin diye üstlerini örtmüş olmalıydı. Gidiş acele değil, acılıydı. Ahşap duvarlar yılların yükünü taşıyor, sessizlik bile yorgun duruyordu.
Gözlerim duvarlara kaydı.
Fotoğraflarla doluydu her yer. Ama televizyonun olduğu duvarda, diğerlerinden daha büyük bir fotoğraf hemen kendini belli ediyordu. Hasan Çebi ile Bahar Çebi… Mezartaşındakinden daha küçük bir haliydi bu. On beş yaşlarında olduğu belliydi. Yüzünü tanıdım. Kollarını babasına dolamıştı; Hasan Çebi de onu sarmış, saçlarının arasına bir öpücük kondurmuştu. İkisi de kocaman gülümsüyordu. Bir babanın kızını ne kadar severse, o kadar sevmişti onu. Ve o sevgi uğruna, kendiyle birlikte herkesin hayatını yerle bir etmişti.
Başka bir fotoğrafa baktım.
Hasan Çebi, kolunu yanında upuzun, incecik bir kadının omzuna atmıştı. Firüze Çebi… Evet, bir teyze daha vardı. İçimde bir merak kıpırdadı. Melek Köksoy’un hali ortadaydı. Bahar Çebi’nin kaderi belliydi. Peki Firüze Çebi neredeydi?
Bir başka fotoğraf daha vardı; en az onlar kadar büyük.
Hasan Çebi oturmuş, kucağında bir erkek çocuk… Kaşları çatık, alt dudağı hafif sarkmıştı. Bakışlarıyla “ben” diyordu adeta. Uluğ’du bu. Daha çocuktu ama o bakışlar şimdiki Uluğ’un ta kendisiydi. Başka bir karede Hatice Çebi vardı. Yüzünde o ağır, kader yüklü ifade… Ama Melek Köksoy yoktu. Hiçbir karede yoktu. Bu evden silinmişti. Ebediyen.
Uraz ile Korer dışarıda kalmıştı.
Girmeyi tercih etmemişlerdi. Bu evin yükünü herkes taşıyamazdı.
Uluğ salondan ayrıldı, tek bir yöne doğru yürüdü. Sonra ansızın durdu. Ne olduğunu anlamak için baktım. Bakışları, karşımızdaki kapının üstünde yer alan küçük pencereye kilitlenmişti. Ne gördü bilmiyorum. Ama o an göz pınarları kızardı, parmakları titremeye başladı. Yüzü tanınmaz bir hâl aldı; dehşetle, öfkeyle, bastırılmış bir acıyla.
Bir adım geriye gitti. Göğsü kabardı. Ve ben, o an anladım… Bu ev sadece hatıralarla dolu değildi. Bu ev, hâlâ kanayan bir yaraydı.
Avuç içine, ne çizdiğimi ben bile tam olarak bilmeden, sakinleştirici bir ritimle şekiller çizmeye başladım. Parmaklarım onun teninde dolaştıkça nefesinin yavaşladığını, göğsündeki o kontrolsüz kabarışın usul usul düzene girdiğini hissettim. Sanki çizdiğim her çizgi, içindeki fırtınadan bir parçayı susturuyordu.
“Buradayım,” diye fısıldadım, sesim dudaklarımın arasından güçlükle döküldü.
“Tam buradayım… Sakın yalnız hissetme. Görmek istediğin her yerdeyim, sevgilim.”
Başını hafifçe eğdi. Sisli gözlerinin ardından bana baktığında, içinde biriken bütün muhtaçlık tek bir anda yüzüne çöktü. O an zaman durdu sanki. Herkesin kötü dediği, herkesin karanlıkla yaftaladığı bu adam, tek bir bakışıyla bana cenneti uzatıyordu. Ne savunmam vardı ne de kaçacak gücüm.
Elimde değildi.
Ben, duygularımın esiriydim.
Cevap olarak elimi sıktı. O sıkışta ne bir söz vardı ne de bir isyan; yalnızca “dayanıyorum” diyen bir sessizlik… Gözlerini kapadı, birkaç saniye öylece kaldı. Sanki kendini içeride bekleyen şeye hazırlıyordu. Sonra kapıya doğru yürüdü. Ben de onunla birlikte adımladım; attığı her adımda omuzlarına binen yükü daha ağır hissediyordum.
Kapı kolunu tuttu.
Yine durdu.
Bekledi.
Yüzü giderek şişiyor, rengi çekiliyordu. O an, oyuncak odasında yaşadığım acı geldi aklıma; nefessiz kalışımı, kaçacak yer bulamayışımı… Şimdi o, aynı sıkışmışlığın içinde kıvranıyordu. Tüm gücüyle kapıyı araladığında, ciğerlerinden kopan derin bir nefes havaya savruldu. Sanki yıllardır tutulmuş bir çığlıktı o.
İçeride bizi, üzeri çarşafla örtülmüş bir yatak karşıladı. Uluğ adım attı, ben de peşinden girdim. Sağda, üzeri yine beyaz bir örtüyle gizlenmiş bir gardırop vardı. Ortada yatak… Solda ise ahşap bir masa. Masanın üzerinde onlarca kitap duruyordu; tozlanmamış, kapağı açık, sanki birazdan okunmaya devam edilecekmiş gibi. Zaman orada yarım kalmıştı.
Uluğ’a döndüğümde, bakışlarının gardırobun yanındaki o dar boşluğa kilitlendiğini fark ettim. Duvarla dolap arasında kalan o köşeye… Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Parmakları titredi, duruşu çözüldü. Bir an bayılacak sandım. Oysa karşımda, üç gün boyunca işkence görmüş, sırtındaki izlerle hâlâ dimdik duran; acının ortasında bana gülümseyip şarkı söyleyebilen bir adam vardı.
Şimdi ise…
Sanki derisini yüzüyorlardı.
Yüzü buruştu, acısı gözlerinden akıyordu. Bir an sendeledi; yatağın ahşap başlığına tutundu. O an belinden sardım onu. Kollarım istemsizce daha da sıkıldı. Ağlama isteğim boğazımı yaktığında, kendimi değil onu tuttum. Daha sıkı sarıldım.
Çünkü biliyordum… Bu odada, onun çocukluğu ve hâlâ kanıyordu.
“Kendini bırak artık, Uluğ…” diye fısıldadım. Sesim, kırılmamak için incelmişti. “Bak, kimse yok. Ne varsa içinde, dök. Akmayan o yaşlarını özgür bırak. Yeter artık bu esaret… Hiç mi yorulmadın, sevgilim?”
Elim istemsizce göğsüne kaydı. Kalbine… Avuçlarımın arasına alıp, sanki oradaki yangını okşarsam dinecekmiş gibi sevesim vardı. Ama o, kendini dizginlemeye çalışıyordu. Toparlanmak, yeniden dimdik durmak istiyordu. Her ne yaşıyorsa, kimseye…bana bile…göstermek istemiyordu.
“Biraz müsaade et… toparlanacağım.” Nefes nefese fısıldadı bunu. Kelimeler boğazında sürüklenmişti sanki.
İçimde bir öfke kabardı. Kırıcı değil, çaresiz bir öfke. Bir şeyler yaşıyordu ve beni dışarıda bırakıyordu. Neden? diye bağırmak istedim. Bir insan bu kötülüğü kendine neden yapardı?
“İşte toparlanma,” dedim, sesim bu kez titreyerek yükseldi. “Buradayım. Bırak kendini. İnsan bedeni çöp kovası değil ki, boşaltınca temizlensin. Bu sadece bir eziyet… ve ben buna dayanamıyorum. Uluğ, bu hâline çok üzülüyorum.”
Sesimin tonunu ayarlayamadım. Ben acıdığımda haykırırdım; içimde ne varsa döker, ancak öyle ayakta kalırdım. Bu, benim yürüyebilme biçimimdi.
Peki ya o?
O, nasıl susarak devam edebiliyordu?
Önce duruşunu düzeltti. Sonra iki eliyle yüzünü sıvazladı; sanki derisini, yaşadıklarını üzerinden silmek ister gibi. Saçlarını karıştırdı, başını tavana dikti ve derin derin nefesler almaya başladı. Nefes aldıkça uzaklaşıyordu. Bana döndüğünde… yine o maskeyle karşı karşıyaydım.
Nasıl aşacağım seni?
Nasıl ulaşacağım?
“Üzülme,” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. “Sen sakın üzülme, bebeğim. Zaten yeterince üzülüyorsun. Bir de bana üzülme.” Avuçlarının arasına yüzümü aldı, alınlarımızı birleştirdi. “Hatta,” dedi fısıltıyla, “hiçbir şeye üzülme. Tamam mı?”
O an, yine o koku doldu içime…orman ve deniz. Burnumun direklerini sızlatan, beni çocuk gibi savunmasız bırakan o koku… Kollarımı gövdesine doladım, tüm muhtaçlığımla ona sığındım.
“Böyle sarılabileceğim bir tek sen kaldın,” dedim. “Üzülme istiyorum ama… boynunu eğme. Şu sırtındaki yükleri paramparça edesim geliyor. Ama izin vermiyorsun. Hep bir maske var aramızda, kimseyi yaklaştırmıyorsun.”
Sesim çatladı. “Oysa ben… ben kimse de değilim. Değilim, demi?”
Titreyen sesimle gözyaşım aynı anda çözüldü. Önce kaşlarını çattı. Sonra hiçbir uyarı vermeden, hırçınca dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Ani olduğu için sarsıldım; ama bir saniye sonra beni, benim onu sardığım gibi sardı.
Sıkı.
Koruyucu.
Sanki dağılmamı istemiyordu…ya da kendisinin dağılmasını.
Dudakları dudaklarıma değdiği an, içimdeki bütün gürültü sustu. Önce alt dudağımı yavaşça emdi; sanki orada biriken tüm sözlerimi, söyleyemediklerimi alıp götürmek ister gibiydi. Ardından acele etmeyen, sabırlı ve ıslak öpüşler bıraktı dudaklarıma. Her temasında acının içinden süzülüp gelen bir sevgi vardı; hoyrat değil, tam tersine derin ve ağırbaşlıydı.
O an anladım, bu bir kaçış değildi… bu, kalmaya dair bir sözdü. Göğsümün ortasında bir şey çözülüp sıcak bir dalga gibi yayıldı; dizlerimden kalbime kadar uzanan bir teslimiyet. Uluğ beni öperken, sanki dünyadaki bütün kötülüklere rağmen “buradayım” diyordu. Aşkını gösterme biçimi bile bir direnişti; yıkımdan doğan, sessiz ama görkemli. Dudaklarının her hareketinde, beni değil, bizi seçtiğini hissettim. Ve ben, o yüceliğin içinde, bir anlığına bile olsa, acının yenilebileceğine inandım.
Öpüşme bitti ama dudaklarımız ayrılmadı; nefeslerimiz birbirine karışmış, aradaki mesafe yok olmuştu. Uluğ alnını bana dayadı, dudakları dudaklarımda dinlenirken sanki konuşmadan söz veriyordu. Hareket etmedi; geri çekilmedi. Sadece kaldı. Başparmağı alt dudağımın kıyısında usulca dolaştı, saçlarımın arasına giren eliyle beni kendine daha da yaklaştırdı. O yakınlıkta acele yoktu… sükûnet vardı, merhamet vardı. Gözlerime baktığında, aramızdaki temasın hâlâ sürdüğünü bilerek baktı; sevginin en yüksek hâli buydu belki de: ayrılmadan durabilmek. Kalbimdeki fırtına o an dindi; dudaklarımız değiyorken, ben ilk kez tamamen evimdeydim.
“Kimse?” diye mırıldandı.
Kelime dudaklarından dökülürken dudakları yine dudaklarıma değdi; aramızda mesafe yoktu, hiç olmamıştı zaten. Nefeslerimiz birbirine karışmış, tenlerimiz aynı havayı paylaşırken ben içimde yükselen ateşi susturamaz hale gelmiştim. Uzun zamandır onunla böylesi bir yakınlığın kıyısında durmamıştım; dokunmadan, kaçmadan, geri çekilmeden… Şimdi o kıyıdaydık ve ben yanıyordum.
Aklıma annemi kaybetmeden önceki o gece düştü; zamanın içime kazıdığı o ağır hatıra ateşi daha da harladı. Boynumda hâlâ duran kolye, o gecenin tek sessiz tanığıydı; sanki şimdi bile nabzımla birlikte atıyordu.
“Sen benim her şeyimsin,” dediğinde gözlerimi gözlerine kilitlemek istedim ama başaramadım. Bakışlarım istemsizce dudaklarına sürükleniyordu. Oysa o, sanki dünyada ilk kez görüyormuş gibi yüzümü inceliyordu; kaşlarımı, kirpiklerimin titreyen ucunu, nefes alırken hafifçe aralanan dudaklarımı…
“Bu naçizane vücudum bir seni ister,” dedi tok ve kaba bir tınıyla. “İstemek şöyle dursun, uğrunda yanıp tutuşuyor.” Sözleri içimde bir eşiği geçti. Dizlerimin bağı çözüldü; kalbim kulaklarımda atmaya başladı. Bu cümleler bir arzu itirafından fazlasıydı; teslimiyetin, kabullenişin ve derin bir aidiyetin ifadesiydi.
“Kurtarıcım,” diye devam etti, sesi bu kez daha yumuşak ama bir o kadar sarsıcıydı. “Dokunulmazım… Son umudumsun.” Göğsümde bir şeyler kırıldı. Kalbim sanki dar bir kafese sığmıyordu artık. Tam o anda sesi yeniden değişti; sertlik çekildi, yerini bildiğim o merhamet aldı.
“Ama seni üzemem,” dedi. “Evet, bazı şeyler ağır… Ama sana bu yükü veremem. İsteme bunu benden, canımın içi. Alıştım ben. Hallederim.” Parmakları yüzüme doğru geldi; dokunmadan, sadece varlığıyla.
“Ama senin acı çekişini halledemiyorum,” diye fısıldadı. “Bak, kaç zamandır yaşların dinmiyor. Allah yukarıda, bir ara nefesim kesildi sandım. Beni anla… ve üzülme güzel kızım.” Sakinliği ve şefkati göğsümde bir çiçek bahçesi gibi açıldı. Alt dudağıma kondurduğu o küçük, masum öpücükte gözlerimi kapattım. Dudaklarımız hâlâ birbirine değiyordu; ayrılmadık, uzaklaşmadık. Sadece durduk.
Ve ben, o an, içimden tek bir şey diledim. Bunu dile getirmeye cesaret edemedim. Çünkü bazı dualar sesle değil, kalbin en derin yerinden edilir.
“Ama çok üzülüyorsun, sen de beni anla. Sen bu haldeyken ben nasıl üzülmeyeyim. Artık kalbimin diğer yarısı sensin, birbirimize bağımlıyız.”
Bu cümleyi kurarken yüzüne bahar gelmişti; sanki biraz önceki ağırlık omuzlarından çekilmiş, yerini hafif bir sevinç almıştı. Gözlerinde gezinen o sıcaklık, söylediklerimin onda bir karşılığı olduğunu fısıldıyordu bana. Hoşuna gitmişti.
“Birbirimize bağımlıyız… Sevdim bu tabiri,” diye fısıldadı. Sözleri dudaklarından süzülürken araya bir öpücük daha sıkıştırdı; sanki cümleyi dudaklarıyla mühürlemek ister gibiydi.
“Her fırsatı değerlendirip beni öpüyorsun, fark etmedim sanma.”
Kendi içimde bile şaşırdığım bir tona bürünmüştüm. Bana açılmayışına, yükünü yine tek başına sırtlanışına içerlemiş; farkında olmadan trip atan, huysuz bir kıvama gelmiştim. Kollarımı göğsümün altında birleştirip yüzümü ondan çevirmek istedim. Elbette izin vermedi.
“Laf olsun diye demedik ya kızım,” dedi, sesi yarı şaka yarı ciddi. “Bu vücut uğrunda yanıp tutuşuyor diye. Tabii her fırsatı değerlendireceğim. Kaç zaman oldu sarılamadım bile doya doya… Acı şu adama.”
Sözlerinin sonunda kendine acır gibi bir hâli vardı. İstemsizce alt dudağımı büzdüğüm an, dudaklarımı yine dudaklarının arasına aldı. Bu kez kısa sürdü; çünkü göğsünden ittim onu. Geri çekildiğinde kaşlarını çattı. İşaret parmağımı iki kaşının arasına koyup düzeltmek istedim ama nafileydi. Kaş çatmak, onun için çoktan bir mimik olmaktan çıkmış, yüzüne yerleşmişti.
“Hiç lafı çaptırma, aptal değilim,” dedim bezgin bir nefesle. “Yine konuyu kendinden uzaklaştırıyorsun. İyi olmadığını biliyorum. Evet, özledin beni; bunun da farkındayım. Ama şu an bu evde, bu odada oluşundan ötürü hâlâ bedenin titriyor. Farkındayım Uluğ.” Sanki söylediklerim ona hiç ulaşmıyordu. Gözleri hâlâ başka bir yerdeydi; geçmişin karanlık bir köşesinde.
“Hiç de bile,” dedi tok ve kalın sesiyle. “Bu yarım kalan öpüşten ötürü o titreyiş. Bu beden daha fazlasını ister, Mihran Uluöz.” Bakışları ürkütücüydü; sadece arzudan değil, bastırılmış bir fırtınadan beslenen bir yoğunluk vardı orada. İçimde bir şeyler yer değiştirdi.
“Sapıksın,” diye söylendim. Dudağının kenarında gerçek bir gülümseme belirdi.
“Sadece senin sapığın ama…” Cümlesini bitirmesine fırsat vermeden hiddetle göğsüne vurdum. Sarsılmadı bile; sanki hissetmemişti.
“Yok, istersen başkalarının da sapığı ol. Bir o kaldı çünkü.” Kendime şaşıyordum. Ben çemkiren, trip atan biri değildim; ama şu hâlim şımarık bir kız çocuğundan farksızdı.
“Hasbinallah,” dedi teatral bir edayla. “Bana ne elâlemin kızından. Bizim gözümüz bir ceylan gözlüde; ister bağ olsun ister bahçe… İlle de Mihran, ille de Mihran.”
Şiir okur gibi konuştuğunda ağzım bir karış açıldı. İçimdeki kelebekler düzeni bozmuş, halay çekmeye başlamıştı. Karşımda duran bu adamı sevmekten parçalamak, sevgimle boğmak istiyordum. İçimde kopan bu cümbüş, göz bebeklerimden yüzüme taşmıştı. Ve o, bunu görüyordu.
“Ah Uluğ…” diye mırıldandım; omuzlarım kendiliğinden düştü. Usulca burnunu burnuma sürttüğünde, günler sonra ilk kez içimden gerçek bir gülüş sızdı dudaklarımdan. Küçüktü ama rahattı; uzun süredir unuttuğum bir hafiflik gibiydi.
“Bir daha söyle, bebeğim,” diye fısıldadı.
Gözlerimi art arda kırpıştırıp istemsizce büyüttüm. Yüzüne bir canlılık yayıldı; sanki bir anda yılların ağırlığı çekilmişti üzerinden. Hızla yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. Teması seviyordu ama bu, yalnızca bana mahsustu. Görüyordum; Uraz’a da Korer’e de mesafeliydi. Bana dokunduğundaysa bambaşka bir hâle bürünüyordu.
“Neyi?” Gerçekten anlamamıştım.
“İsmimi…” diye soludu, sesi boynumda gezinen sıcak bir nefes gibiydi. “O zambak kokan sesinle yeniden zikret.” Zambak demişti. O kelimede takılı kaldım. Şaşkınlıkla ona baktığımda gözlerimin içine eğildi.
“Zikret ki huzur bulsun şu adam.” Sevgisi büyüleyiciydi; ama benim içimde kabaran duygu, tarif edemeyeceğim kadar yüceydi.
“Uluğ… benim koca adamım,” diye kıkırdadım. Gözlerinden bana doğru bir alev yükseldi; parladı, büyüdü. Bu, beni ürkütmekten çok kabuğuma çekilmeme sebep oldu.
“Ulan…” dedi, kelime boğazında zorlandı. Derin bir nefes aldı; yüzü hafifçe şişti.
“Seni nikâhıma alamazsam bana da yazıklar olsun.” İtirafı karşısında ağzım aralandı. Kalbim göğsümde yer değiştirdi sanki. Bir anda bana doğru eğildi; öpeceğini anladım. Hızla elimi dudaklarına kapattım. Kaşlarını çattı, bakışları sertleşti.
“Sen ciddisin!” dedim; şaşkınlığım sesime taşmıştı. “Dedene söylediğinde de, kalede o kız çocuğundan bahsederken de… sen o zaman da mı ciddiydin?” Meraktan bayılacak gibiydim. Yüzü hâlâ öfkeliydi. Elimi dudaklarından çekip avucunun içine aldı.
“Öncelikle bir uyarıda bulunacağım, güzelim,” dedi. Tonu sakindi ama bu sakinlik, öfkesini ele veriyordu.
“Bu iki oldu. Bir dahakine seni öpecekken buna mani olursan…” Bir an durdu; bakışları arkamdaki gölgede asılı kaldı.
“Şu arkanda gördüğün gardıroba seni yaslar rekor kırana kadar seninle sevişirim.” Sözlerini tamamlamadı ama anlamı havada asılı kaldı. Ciddiydi. Bunu, sakinliğinden anladım. Yüzüm utançla kızardı; yerin altına girmek istedim. Onun beni arzuladığını her hâlinden hissediyordum ama bu açıklık, bu sahipleniş… beni hem sersemletmiş hem de içimde ürpertici bir sıcaklık bırakmıştı.
Onun o arzu yüklü sözü içimde bir ürperti yarattı; korku ile utanç birbirine dolandı. Geri çekilmek istedim, bir adım kaçayım dedim ama tam o anda belimden kavradı. Dünya yerinden oynadı sanki. Bir nefeste beni kucağına aldı; şaşkınlığım kahkahaya dönüştü. Sonra kendi etrafında döndürmeye başladı beni. Evin duvarlarına çarpıp geri dönen gülüşlerimiz, yıllar önce vahşetin yankılandığı bu odada yeni bir ses oldu. O ses, geleceğe bırakılmış bir umut gibiydi; kırık dökük hatıraların üstüne serilen ince bir örtü.
Dönerken gözlerim tavana, duvarlardaki gölgelere takıldı; bu evin bildiği acıların arasından yükselen kahkahamız, sanki yaraları usulca kapatıyordu. O an kapı aralığından salona geçen iki siluet gördüm. Korer ile Uraz durup bizi izlediler. Yüzlerinde hem duygusal bir yumuşaklık hem de gerçek bir mutluluk vardı; uzaktan, sessizce tanıklık ettiler. Bir süre sonra Korer’in sesi geldi:
“Biz de adam travmasını yaşıyor diye dışarda içim içim içerleniyorduk. Bize kastın mı var birader?”
Uluğ, beni döndürmeyi bıraktı. Hâlâ kucağındaydım. Bakışlarını Korer’e çevirdi; yüzünde hoşnutsuz bir buruşturma belirdi.
“Özel diye bir şey var,” dedi. “Saygısız herifler.”
Uraz ise hafif bir gülümsemeyle duruyordu; gözlerinde kırılmayan bir sükûnet vardı. Ben utanıp Uluğ’un omzuna usulca vurdum, indirmesini istedim. Sözsüz anladı. Sakinlikle beni yere bıraktı. Ayaklarım zemine değdiğinde kalbim hâlâ hızla atıyordu; ev susmuştu ama içimdeki sesler, umutla konuşmaya devam ediyordu.
Tam o sırada Uluğ’un telefonu çalmaya başladı. Üzerimi toparlarken, merakla ona döndüm. Cebinden telefonu çıkarıp ekrana baktığında kaşları kendiliğinden çatıldı. Yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Usulca odadan salona doğru geçti; ben de adımlarımı sessizleştirip arkasından ilerledim.
“Firüze Teyze arıyor,” dedi. Sesi anlamsız, boğuk ve yorgundu. Bu isim içimde bir merak kıpırtısı uyandırdı. Sözleri Uraz’a yönelmişti. Uraz, sesine sinen tedirginliği saklayamadan,
“Durma, aç. Belli ki bir şey olmuş,” dedi. Uluğ telefonu kulağına götürdü.
“Efendim teyze,” dedi; kendi etrafında yavaşça dönüyor, bakışlarını yere mıhladı. “İyiyim… sen nasılsın? Bir an durdu. Dinledi. Yüz kasları gerildi.
“Evet, doğru da… sen nereden biliyorsun?” Konuşmanın hiçbir yerini çözemiyordum; kelimeler bana kapalıydı. Uluğ’un yüzü iyice buruşturuldu.
“Dışarıya mı bakayım?” diye sordu.
Bakışları kısa bir an Uraz’a, sonra Korer’e kaydı. Ardından sertleşen adımlarla dış kapıya yöneldi; iki adımda kapıya ulaşıp başını dışarı uzattı. O an, evin içindeki hava bir kez daha ağırlaştı. Sanki biraz önce duvarlara çarpan kahkahalar, yerini yeniden bekleyişe bırakmıştı. Ben ise olduğum yerde kalmış, Uluğ’un sessizliğinde büyüyen o bilinmezliği içimde tartıyordum.
Kapının önünde dururken, yağmurun sesiyle birlikte evin çevresine çöken o garip sessizlik içimi ürpertti. Uluğ başını hâlâ dışarı uzatmıştı. Omuzlarının arasına bir gölge yerleşmiş gibiydi. Sanki sadece sokağa değil, geçmişin en kuytu yerine bakıyordu.
“Bu insanlar niye burayı izliyor teyze?” dedi. Sesini yumuşatmıştı ama temkinliydi. Bir cevap dinledi, gözleri hafifçe kısıldı. “Lazut Alver’den mi bahsediyorsun?” diye sordu bu kez. İsmi ağzından çıkarken dudakları istemsizce gerildi.
Bir süre sustu. O suskunlukta yılların birikmişliği vardı. Sonra ses tonu değişti. Daha sakin, daha güven veren bir yere oturdu.
“Her şeyden en başından beri haberim var teyze,” dedi. “Hatta şöyle söyleyeyim… on iki yaşımdan beridir.”
Başını kapı pervazına yasladı. Yağmur damlaları saçlarının ucundan süzülüyordu. Mahalle hâlâ oradaydı. Pencereler, balkonlar, sokak lambalarının altında toplanmış siluetler… Hepsi bu eve bakıyordu. Sanki ev yeniden nefes almış, onlar da bu nefesin nereye varacağını merak ediyordu.
“Avusturya’da mısın?” dedi aniden. Sesi sertleşti. O an anladım; hatta duydum. Telefonda bir başkasının sesi vardı artık. Uluğ’un çenesindeki kaslar belirginleşti. “Aker…” dedi yalnızca. İsim, evin içinde yankılandı. Bir duvar daha çatladı sanki. Bir şeyler dinledi. Bakışları boşluğa sabitlendi. Telefonu kulağından az uzaklaştırıp derin bir nefes aldı. Sonra yeniden konuştu.
“Bak teyze,” dedi, sesi yeniden kontrol altına girmişti. “Yeniden Türkiye’ye geliyorum falan deme. Kesinlikle gelmiyorsun. Burası senin için hiç güvenli bir yer değil.”
Yağmur hızlanmıştı. Mahallelinin bakışları daha da belirginleşmişti şimdi. Islak kaldırımların üstünde yankılanan sessizlik, yıllar önce bu evde yaşanan vahşeti hatırlatır gibiydi. Uluğ bunu görüyordu. Ben de görüyordum.
“Çok kalamayacağım zaten,” dedi. “Toplantı olacak masa ile. Bir iki güne dönerim.” Telefonu kulağında tutarken dudağının kenarında küçük, yorgun bir tebessüm belirdi. O tebessümü iyi tanıyordum. Fırtınanın ortasında bile kendini dizginlemeyi başardığında yüzüne yerleşen o kısa anlık ifade…
“Çocuk yok karşında, merak etme,” dedi. “Kimseye de sataşmam.”
Görüşme bittiğinde telefon elinde öylece kaldı. İçeri döndü. Kapıyı kapattığında yağmurun sesi kesildi ama evin içindeki ağırlık dağılmadı. Bakışları benimle buluştuğunda, Avusturya’dan buraya kadar uzanan o görünmez hattın hâlâ canlı olduğunu hissettim.
Bazı kapılar kapanınca insan iyileştiğini sanıyor. Ardında bıraktığını, unuttuğunu, hatta affettiğini… Oysa o kapıların kilidi hep cebinde duruyor. Ne zaman bir isim söylense, ne zaman uzak bir ülkeden tanıdık bir ses duyulsa, anahtar avucuna batıyor.
Uluğ o eve geri dönmemişti aslında. Ev, onu yıllar sonra yeniden bulmuştu. Ve mahalle… Mahalle de bunun farkındaydı. Bu yüzden bakıyorlardı. Yağmura rağmen, sessizce, sabırla. Çünkü bazı yüzleşmeler yalnızca yaşayanları değil, tanık olan herkesi içine alırdı.
Uluğ evden çıkmadan önce Fuat ile Arif’i yanına çağırmış, tek bir nefeslik sürede evi yaşanabilir hâle getirmeleri için emirler yağdırmıştı. Temizlik ekibi bulunacak, eksik ne varsa tamamlanacak, bu ev geçmişin ağırlığından arındırılacaktı. Sözleri sertti ama hedefi belliydi; yıkmak değil, ayağa kaldırmak. Sonra hiçbir şey söylemeden elimi tuttu. O an anladım, bana bir şey anlatmak istemiyordu; göstermek istiyordu. “Mahallede bir dolaşalım,” dedi yalnızca.
Uraz ile Korer ise kendi dünyalarına çekilip bahçedeki banka geçmiş, sigaralarını yakmışlardı. Ayak ayak üstüne atmış hâlleriyle bizi izliyorlardı. Bu rahatlıkları beni ürkütüyordu. Ben daha kapıdan çıkmadan içimde bir huzursuzluk kabarmıştı çünkü.
Bahçe kapısından adımımızı atar atmaz fısıltılar yükseldi. Kaçamak bakışlar, yarım yamalak saklanmaya çalışan merak, açıkça süzülen öfke… Utandım. Çünkü kalabalıktı. Yağmur yağıyordu ama kimse dağılmıyordu. Erkeklerin yüzleri sertti; kaşlar çatık, çeneler kilitliydi. Bakışların bize özel olup olmadığını düşünürken, aralarında beş yaşlarında bir çocuğun bile aynı öfkeyle baktığını fark ettim. O an içim ürperdi. Hep duymuştum; Trabzon insanı zor olur derlerdi. Huysuz, inatçı, kendi içinde ayrı bir dünya… Ama bunu bir çocuğun yüzünde görmek başka bir şeydi.
Elim Uluğ’un avucunda küçüldü. Arkada Uraz ile Korer hâlâ sigaralarını içiyor, sanki mahalle bizi değil de biz mahalleyi izliyormuşuz gibi bir rahatlıkla oturuyorlardı. İçimden geçirdim: Bu ne rahatlık? Belki de bir dakika sonra adamlar üstümüze yürüyecekti, kim bilebilirdi?
O esnada Uluğ durdu. Yağmur hızlanmış, şimşek göğü yarmıştı. Islanmıştık ama o aldırmadı. Bir adım öne çıktı ve sesi tüm mahalleyi yararak yükseldi.
“Ben Laz Kaplanı’nın torunu Uluğ Mirza Köksoy,” dedi. “Vardır tanıyanız. Yoksa bile illa ki duymuşsunuzdur.”
Tok, sert, kaçışı olmayan bir sesti bu. Kalp ritmim bozuldu. Fısıltılar bir anda yükseldi, ardından kesildi. Gözler büyüdü. Yaşlıların olduğu tarafta bir hareketlenme oldu; bazıları gözlerini sildi, bazıları başını eğdi. Yaşlarını tutamayanlar vardı. İşte bu beni asıl şaşırtandı. Merakla her birini izledim. Bu isim, bu ev, bu soyadı… Bu mahallede yalnızca bir geçmiş değil, bir yara demekti.
Kalabalığın arasından yaşlı bir adam hızlı adımlarla Uluğ’un yanına vardı. Yağmur omuzlarına abanıyor, bastonuna rağmen adımlarını yavaşlatamıyordu. Nefesi kesik kesikti ama gözlerindeki acele, yılların taşıdığı bir hasret gibiydi. Tam Uluğ’un karşısında durduğunda başını eğip elini öpmek için hamle yaptı.
Uluğ, tek bir an bile tereddüt etmedi. Elini geri çekmedi; aksine adamın omzuna koydu avucunu. Ne sertti o dokunuş ne de zayıf. Merhametle yoğrulmuş bir saygınlık vardı içinde.
Yaşlı adamın titreyen omuzları o temasla sanki biraz daha çöktü. Gözlerinden yağmurdan ayrı bir ıslaklık süzülüyordu. Uluğ başını kaldırıp doğduğu şehrin insanına baktı. Sesini yükseltti; ama bu yükseliş öfkeye değil, karara aitti.
“Ben Uluğ,” dedi. “Kimsenin elini öpmem… kimsenin de elimi öpmesine müsaade etmem.” Sözleri yağmurun uğultusunu yararak yayıldı. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra o sessizliğin içinde gözlerde bir parıltı doğduğunu gördüm.
Genç kızların kimi başındaki yazmayı düzeltti. Kimi, yıllardır örülü duran saçlarının ucuna dokundu; sanki geçmişten kalan bir düğümü çözer gibi. Erkekler dimdik durmaya çalıştı ama bakışlarında saklayamadıkları bir yumuşama vardı.
Bu… içimi sıktı. Sebebini o an tam koyamadım ama göğsümde ince bir huzursuzluk gezindi. Ve ben orada, düşünmeden yaptım bunu. Uluğ’un elini tuttum. Avucumu onun avucunun içine yerleştirdim. O hiç şaşırmadı. Hiç tereddüt etmedi. Parmakları anında kapanıp elimi sıkıca kavradı. Sanki olması gereken buydu.
“Dedemi tanıyorsunuz,” dedi yeniden. “Ziyaret etmek istedim. Amacım sizleri rahatsız etmek değil.” Bu kez kalabalığın içinde kaşların çatıldığını gördüm. Yağmurun altındaki yüzler sertleşti. Geçmiş, adını duyar duymaz kabaran bir yara gibiydi hâlâ.
Tam o sırada, aralarından biri öne çıktı. Orta yaşlıydı. Kırk beşlerinde… belki biraz daha fazla. Uzun boylu, kel başlı, mavi gözlü bir adam. Bakışlarını doğrudan Uluğ’a dikti. Ne korku vardı içinde ne de saygısızlık. Sadece ağır bir hatıranın gölgesi.
“Durasun orada, Çebi torunu,” dedi tok bir sesle. “Senin soyun eziyet etse de bizlerin gıkı çıkmaz. Laz Kaplanı’ndan kalan tek yadigârsın… emret.” Bu kelime avlunun ortasında asılı kaldı. Uluğ’un parmakları elimde bir an gevşedi. Sonra yeniden sıkılaştı. Gözleri adamın gözlerine kilitlendi. Yağmur ikisinin arasında ince bir perde gibiydi.
“Eyvallah… ama buraya ağa olmaya gelmedim. Varsa, gitmeden kahvenizi içmeye gelirim.” Uluğ’un sesi yumuşaktı; yağmurun uğultusuna karışsa bile herkesin içine değen bir yumuşaklık. O an fark ettim… kalabalığın arasındaki genç kızların bakışı değişmişti. Biraz önce temkinli duran yüzlerde şimdi başka bir şey vardı. Kabulleniş mi, hayranlık mı… adını koyamadığım bir sıcaklık.
Ve bu, içimde durduk yere yükselen öfkeyi kabarttı. Emily’de ne hissettiysem… aynısı. Sebepsiz, mantıksız ama yakıcı.
“Kahve ne demektur, ayıp ediyusun Çebi torunu! Bu akşam mahalle muhtarlığında Çebi torunun gelişune tüm Sürmene ziyafet edecektur. Duydunuz mu uşaklar?” Uzun boylu, orta yaşlı, şık giyimli bir adam kalabalığın önüne atıldı. Sesi buyurgan ama neşeliydi; sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi. Ardından Uluğ’a yaklaştı. Gözleri doluydu. Onu uzun uzun, doymak ister gibi inceledi.
“Ben Araklı Mahallesi Muhtarı Velid Cenkoğlu. Memlekete hoş geldin, Çebi torunu. Biz de asırlardur seni bekler dururduk.” Elini uzattı. Uluğ’a baktım. Yüzünde tuhaf bir huzur vardı. Derin, eski bir yorgunluğun içinden doğmuş gibi. İç çekmeden edemedim. Havadaki eli tuttu. Sıktı.
“Hoş buldum, Muhtar Efendi,” dedi gecikmeden. Sonra gözleri kalabalığın üzerinden kayıp yeniden muhtara indi. Bakışlarında ölçülü bir mesafe vardı.
“O zaman akşam görüşmek üzere… Biz biraz etrafta dolanacağız.” Aslında bu bir müsaade isteğiydi. Ama o cümleyle birlikte içimde sebebini bilmediğim bir huzursuzluk doğdu. Muhtarın yüzü düştü. Kalabalığın içinden fısıltılar yükseldi. Yağmurun sesi bile o an daha soğuk geldi kulağıma.
“Af buyur, Muhtar Efendi… bir problem mi var?” diye sordu Uluğ, herkesten önce davranarak.
“Uşağım… dikkat edesun. Etraf pek tekin değildur. Duyulmuştur geldiğun. Gelişine rahatsız olacaklar olur elbet…” Endişesi saklanamayacak kadar açıktı. Konuşurken elini Uluğ’un omzuna koydu.
Tam o anda, evin demir kapısında bir hareket oldu. Uraz ve Korer belirdi. Arkalarında Fuat’la Arif. Uraz omzunu kapının pervazına yasladı, sigarasını yaktı. Her zamanki gibi ruhu çekilmiş gibiydi; dünya ile bağı ince bir duman çizgisi kadar. Korer kapının diğer tarafına yaslanmış, kollarını göğsünün altında bağlamıştı. Boynundaki dövmeler yağmurun altında daha koyu görünüyordu. Bu sağanağa rağmen siyah, kaslarını ortaya çıkaran bir tişört giymişti… sanki üşümek onun doğasında yokmuş gibi. Yeniden önüme döndüğümde Uluğ’un o tanıdık ifadesiyle karşılaştım. Üstten bakan, hafif alaycı… ama asla boş olmayan.
“Tasalanma, Muhtar. Haberdarım.” Kısa konuştu. Fazlasına gerek duymadı. Ama muhtarın yüzündeki endişe silinmedi.
“Bak uşak… o Alver ailesinin tek celladı Lazut Alver illa peşine düşecek. Dikkat et kendine, Çebi torunu.” Bu isim havada soğuk bir bıçak gibi asılı kaldı. Tam o sırada Fuat’ın sesi yükseldi. Beklenmedik bir şekilde.
“Bizde de Demir var! Zamanında cellat önünde diz çökmüştür. Abimize bulaşan, Demir’i karşısında bulur!” Sesi özellikle yüksekti. Bu bir cevap değil… bir duyuruydu. Şaşırdım. Çünkü Fuat, Uluğ’un emri olmadan tek kelime etmeyen bir adamdı. Demek ki burası… onun da memleketiydi. Ve burada susmayacaktı.
Uraz’ın tek tepkisi, Fuat’a yan gözle bakmak oldu. Çok konuşuyorsun der gibi. Sessiz, soğuk, kopuk.
O an uçakta geçen bir an takıldı aklıma. “Uzun sürer mi… mezarlığa gitmeliyim,” demişti Uraz. Uluğ hemen, şimdi gidebilirsin demişti. Ama kabul etmemişti. “Seni tek bırakamam,” diye fısıldamıştı.
“Neyse, Muhtar Efendi… uyarın için sağ ol.” Uluğ konuşmayı bitirdi. Etraftakilere selam verdi. Ve yürümeye başladık. Ama arkamızdan ne Korer geldi… ne de Uraz. Öylece kapıda kaldılar. Sanki bütün mahalleye yetecek kadar güvenleri vardı kendilerine. Ben ise hâlâ muhtarın sözlerini düşünüyordum.
Lazut Alver.
Cellat.
Peşine düşecek.
Yağmur şiddetini artırırken, içimde başka bir fırtına büyüyordu. Ve ilk kez… Bu şehre gelmenin yalnızca geçmişle yüzleşmek olmadığını hissettim. Burada birileri bizi bekliyordu. Sadece görmek için değil… bitirmek için.
Kalabalığın uğultusu arkamızda kaldıkça yağmurun sesi daha belirgin duyulmaya başladı. Adımlarımız dar sokaklardan taş merdivenlere, oradan da yavaş yavaş yükselen yamaç yoluna karıştı. Sürmene’nin içinden geçen o keskin toprak kokusu, ıslak yaprakların ağır nefesiyle birleşip ciğerlerime doluyordu. Şehir aşağıda kalıyor, sesler inceliyor, insanın içini yoklayan o tuhaf sessizlik yukarı doğru bizimle birlikte yürüyordu.
Yol kıvrıldıkça manzara açıldı. Karadeniz, kurşuni bir örtü gibi ufka serilmişti; dalgalar uzaktan bile hırçın görünüyordu. Yağmur denizin üstüne ince çizgiler çekiyor, gökyüzüyle suyun sınırını silip tek bir renge dönüştürüyordu her şeyi. Yeşil ise burada başka bir yeşildi… bildiğim hiçbir renge benzemeyen, sanki toprağın kalbinden yeni kopmuş kadar diri. Fındık dalları suyun ağırlığıyla eğilmiş, çayırların üzerinde ince bir sis sürünmeye başlamıştı. Her şey ıslaktı. Her şey canlıydı. Ve garip bir şekilde… her şey suskundu.
Uluğ benden yarım adım önde yürüyordu. Omuzları dik, adımları ölçülü. Sanki bu yollardan hiç gitmemiş gibi değil de, her taşın yerini ezbere biliyormuş gibi ilerliyordu. Onu izlerken içimde anlamlandıramadığım bir duygu kıpırdadı. Bu şehir ona yabancı değildi. Belki de hiçbir zaman olmamıştı.
Rüzgâr bir anda sertleşti. Yağmur yüzüme yatay çarpmaya başladı. Saçlarım ıslandı, kirpiklerim ağırlaştı ama nedense durmak istemedim. Çünkü yukarı çıktıkça içimdeki gürültü de azalıyordu. Aşağıda kalan kalabalık, fısıltılar, isimler, tehditler… hepsi sisin içinde eriyip gidiyordu sanki.
Bir noktada yol daraldı. Sağımız uçuruma yakın bir eğime açılıyor, aşağıda dalgaların kayalara çarpan sesi boğuk bir homurtu gibi yükseliyordu. Solumuzda ise eski taş evler vardı; pencereleri kapalı, duvarları yosun tutmuş. Zaman burada yavaşlamış gibiydi. Belki de hiç ilerlememişti.
Derin bir nefes aldım. İçime dolan hava tuzluydu, ıslaktı… ve garip bir şekilde tanıdıktı.
Önümüze, bir anda keskinleşen bir yokuş çıktı. Islak toprak ayağımın altında kayıyor, yağmur zemini neredeyse cam gibi parlatıyordu. Durup nasıl ineceğimi tartacak kadar bile vaktim olmadı; Uluğ çoktan aşağı atlamıştı. Dönüp bana baktığında yüzünde o tanıdık yumuşaklık vardı… sormayan, tereddüt etmeyen, yalnızca bilen bir şefkat. Tek kelime etmeden belime uzandı. Beni kendine çekti.
O an bedenimin ağırlığını değil, kalbimin hızını taşıyordu sanki. Yokuştan inerken adımlarını öyle dengeli, öyle emin atıyordu ki… yorulmak ihtimali bile aklıma gelmedi. Sanki beni taşımıyor, kendi bedeninin devamıymışım gibi koruyordu. Yüzümüze savrulan su damlacıkları usulca kayıp yeniden toprağa düşerken zaman yavaşladı. Yağmurun sesi uzaklaştı. Geriye yalnızca onun nefesi kaldı.
Elini yanağıma götürdü. Islak saç tellerimi, yüzüme yapışan damlaları başparmağıyla sildi. Sonra yanağıma, hafif… ama içime işleyen bir öpücük bıraktı.
“Yoruldun mu, güzelim?” diye sordu. Sesindeki yumuşaklık, içimde sakladığım bütün dirençleri çözecek kadar sıcaktı.
“Biraz… Daha yolumuz var mı?” dedim.
“Geldik sayılır.” Cümlesi biter bitmez kolları altıma kaydı. Bir çırpıda yerden kesildim. Boğazımdan ince bir çığlık koptu; refleksle boynuna sarıldım.
“Ne yapıyorsun, Uluğ!” dedim korkuyla karışık bir şaşkınlıkla.
“Ben sevgilimi yoramam,” dedi hiç düşünmeden. “Bu mümkün bir şey değil.” İstemeden güldüm. O an gülmemek elde değildi.
“Bu defa sen yorulacaksın ama… Ben nasıl sana kıyabilirim ki?” Gözleri bana kilitlendi. İçlerinde yanan şey yalnızca sevgi değildi… daha büyük, daha derin, daha geri dönüşsüz bir şeydi.
“Kıyamazsın… değil mi, güzelim?” diye fısıldadı. Bu soru, aramızda hiç konuşulmayan bütün hikâyelerin içinden geliyordu. Geçmişin, korkuların, kaybetme ihtimalinin içinden…
“Sen benim biricik aşkımsın,” dedim.
“Kıyarsam bana yazıklar olsun.” Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Dudağının altındaki bene, ıslak ve uzun bir öpücük bıraktım. Bunu yapışımla birden kahkaha attı. Ve koşmaya başladı. Ben de güldüm… daha yüksek, daha özgür. Yağmur üzerimize boşalırken, Sürmene’nin yamacında, uçurumun kıyısında… sanki dünya yalnızca bizim kahkahalarımızdan ibaretmiş gibi.
“Tekrar söyle… Bağır hatta!” Uluğ’un sesi bir anda dağın eteğinde yankılandı. Öyle güçlü, öyle taşkındı ki sanki yalnız bana değil; toprağa, rüzgâra, yağmura, bütün Sürmene’ye sesleniyordu. Yankı geri döndüğünde bile gülüşü hâlâ havadaydı. Gülmeden edemedim.
“Neyi yahu… delirdin mi sen!” dedim. Acılarımın arasına baharı getiren adama baktım. Gerçekten de öyleydi içimde ne kırık varsa, onun yanında kısa bir anlığına susuyordu.
Beni kollarının arasında kendi etrafında döndürdü. Bacaklarımı daha sıkı sardı; belim onun gövdesiyle tek bir bedene dönüşmüş gibiydi. Başım geriye savrulurken yağmur yüzüme vuruyor, kahkaham gökyüzüne karışıyordu.
“Ula ben senin neyinim?” diye haykırdı. Bu hâli… tarifsizdi. Çocuksu, taşkın, savunmasız. Göğsünün mutlulukla kabarışını hissedebiliyordum. Kalbinin atışı, benimkine karışıyordu. Ve içimden geçen o sessiz cümle yine oradaydı: Ben Uluğ’un tek noksanıydım. Gün gelir beni kaybederse… kendini de bu uğurda kaybedecekti.
“Aşkımmm!” diye bağırdım, onu taklit ederek. Uluğ, kucağında olduğumu unutmuş gibi yerinde zıplamaya başladı. Çılgınca. Özgürce. Sanki dünya yalnızca bu andan ibaretmiş gibi.
Kahkahalarımı durduramıyordum artık. Yağmur, rüzgâr, uçurum, korku… hepsi silinmişti.
Yağmurun sesi kahkahalarımıza karışmıştı. Dünya o an yalnızca bizim etrafımızda dönüyor gibiydi; rüzgâr, uçurum, ıslak toprak… hepsi bulanık bir mutluluğun içinde eriyordu. Tam o sırada, sağanağın arasından kulağımıza sert, kızgın bir ses çarptı.
“Ula sevdaluk delileri, ne tepinir durursunuz bakim!” Ses öyle ansızın, öyle keskin geldi ki Uluğ’un kollarında bir an irkildim. Kahkaham boğazımda yarım kaldı. Başımı çevirip sesin geldiği yere baktığımda, ağaçların arasından çıkan yaşlı kadını gördüm.
Sırtına bağladığı odunlar neredeyse kendi ağırlığını geçmişti. Başındaki yazma yüzünün tamamını örtüyor, yalnızca gözleri görünüyordu. O gözler… tuhaftı. Yaşlıydılar ama sönük değillerdi; aksine, insanın içine bakıp bir şeyleri yerinden oynatan cinsten. Bedeni öylesine eğilmişti ki sanki biraz daha yaklaşsa toprağa değecekti. Yine de adımlarında garip bir kararlılık vardı.
Onu görür görmez içimde açıklayamadığım bir ürperti dolaştı. Bu yalnızca huysuz bir yaşlı kadının gelişi değildi. Sanki yağmurla birlikte başka bir şey daha inmişti yamaca… adı konulamayan, eski, ağır bir his.
Uluğ da bunu hissetmiş olmalıydı. Kolları gevşedi. Beni yavaşça yere indirdi. Ayağım toprağa değer değmez rüzgâr yeniden yüzüme çarptı ama az önceki hafiflik yoktu artık. Kadının bakışları üzerimizdeydi; kaçacak yer bırakmayan, saklanmaya izin vermeyen bir bakış.
Uluğ bir adım öne çıktı. Ne saygısızdı ne çekingen. Tam onun huyuna yakışır bir dengeyle baktı kadına.
“Ne diye kızıyorsun, nine?” dedi sakin bir sesle. “Sevdaluk haram mıdır?” Yağmur o an biraz daha hızlandı sanki. Rüzgâr ağaçların dallarını birbirine sürttü.
Yağmur dalların arasından süzülüp omuzlarımıza inerken kadın birkaç adım daha yaklaştı. Islak toprağın üzerinde sürünen ayak sesleri bile huysuzdu sanki. Sırtındaki odunlar her hareketinde gıcırdıyor, o ses yamacın sessizliğini çiziyordu.
Gözlerini önce Uluğ’a, sonra bana dikti. Uzun uzun baktı. Öyle sıradan bir bakış değildi bu… insanın içini yoklayan, saklanacak yer bırakmayan bir bakış.
“Haramdur demedum…” diye homurdandı.
“Ama sevdaluk dediğun şey, ateş gibidur uşağum. Elini sokarsun, yanarsun. Yandun mi da söndürmesi zor olur.” Sesi sertti, neredeyse azarlıyordu. Ama o sertliğin altında tuhaf bir yorgunluk vardı. Sanki söylediklerini bizden önce yüzlerce kez yaşamış gibi.
Uluğ kıpırdamadı. Yağmur kirpiklerinden akarken kadına dimdik baktı. Kadın bu kez bastonunu toprağa vurdu. Tok bir ses çıktı.
“Sen…” dedi Uluğ’u işaret ederek.
“Gözlerun dedene benzer ama kaderun… he onunkinden kara.” Kalbim bir an boşluğa düştü. Nefes almayı unuttum sanki. Kadın başını hafif yana eğdi, gözleri daraldı. Sanki görmediğimiz bir şeye bakıyordu.
“Bu kız…” dedi sonra, sesi biraz daha kısılarak.
“Senun canundur. Amma can bazen insana derman değil, imtihan olur.” İçim ürperdi. Sebebini bilmediğim soğuk bir his omurgamdan yukarı tırmandı. Uluğ’un eli elimin üzerine kapandı. Sıkı. Kararlı. Sanki kadının sözlerini duvar gibi durdurmak istercesine. Kadın bir adım daha yaklaştı. Yağmur yazmasının ucundan damlıyordu.
“Sevdalukla gülersunuz şimdi…” dedi hırçınca.
“Ama ağlayacağunuz gün de uzak değildur. Dağ bilir, deniz bilir… kader gelir bulur sizi.”
“Yeter,” demek istedim. Diyemedim. Çünkü gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu. Ve o bakışta… acıma vardı. Huysuzluğun arkasına saklanmış derin bir merhamet. Kadın yavaşça doğrulmaya çalıştı, başaramadı. Yine eğik kaldı.
“Gene de…” diye mırıldandı.
“Sevmeden ölenler var bu dünyada. Siz hiç olmazsa yanarak yaşayacaksunuz.” Sustu. Rüzgâr konuştu yerine. Yağmur hızlandı. Sonra arkasını döndü. Odunların ağırlığıyla birlikte yavaş yavaş ağaçların arasına karıştı. Biz yerimizde kaldık. Hiç konuşmadan.
Uluğ’un eli hâlâ elimdeydi. Sıcaktı… ama içimde büyüyen ürpertiyi ısıtmaya yetmiyordu.
“Bunamış…” dedi Uluğ; sesi neredeyse kekeler gibi kırıldı. Ona baktım. Donmuş gibiydi. Gözleri hâlâ kadının gittiği yerde asılı kalmıştı.
“Ne dediğini bilmiyor,” diye mırıldandım ben de. Kendi sesim kulağıma yabancı geldi. Uluğ başını çevirip bana baktı. O an içime tuhaf bir korku düştü. Sanki yalnız ben değil… o da korkmuştu. Kadının sözlerinden mi, yoksa o sözlerin içinde saklı ihtimalden mi bilmiyordum.
“Baksana,” dedi aceleyle. “Ne işi var bu dağ başında, bu havada? Köyün delisidir.” Beni mi, kendini mi inandırmaya çalışıyordu anlayamadım. Ama inanmak istedim.
“Tabii…” dedim nefes nefese.
“Delidir. Ne etse yeridir.” Başını hafifçe salladı. Onayladı. Fakat iyi değildi. Bunu hissedebiliyordum. Kadının sözleri onun içinde bir yere saplanmıştı. Sessiz, görünmez… ama derin.
“Neyse… bayağı uzaklaştık. Dönelim mi?” dedi bir süre sonra.
“Nereye gidiyorduk ki?” diye sordum. Derin bir nefes aldı. Göğsü kabardı.
“Uraz’la çocukken kaçtığımız mağaraya götürecektim seni,” dedi.
“Keyfim kaçtı… sonra geliriz.” Sadece başımla onayladım. Konuşacak hâlim yoktu. Beni yeniden kollarının arasına aldı. Kucağına değil… Ama sıkı sıkı sardı. Öyle sıkı ki… neredeyse canımı acıtacak kadar. Bu, sarılmak değildi. Bu… tutunmaktı.
O yaşlı kadının sözleri, Uluğ’u kendi içine çekmişti. Kabuğuna kapanmıştı. Ve ben o kabuğun dışında kalmış gibi hissediyordum.
Usulca geri dönmeye başladık. Aynı yoldan. Aynı yağmurun altında. Sırılsıklamdık. Ama içimiz yanıyordu. Hiç konuşmadık. Tek bir kelime bile. Ben konuşmak istedim. Defalarca. Ama Uluğ… cevap verme zahmetine bile girmedi.
Sadece beni daha sıkı sardı. Sanki bıraksaydı kaybolacaktım. Ya da kaybolacak olan oydu. İçinde ne yaşıyorsa bilmek istiyordum artık. Paylaşsın, anlatsın, dağılsın istiyordum. Ama Uluğ… kapalı bir kutuydu.
Dedesinin evinde bile o maskeyi takabildiyse… gerisini düşünmeye cesaret edemiyordum.
Eve girdiğimizde ilk fark ettiğim şey temizlik değildi, telaştı. Her yerde insanlar vardı; salonun zemini yeni silinmiş gibi parlıyor, merdiven korkulukları ışığı geri yansıtıyor, bahçeden gelen sesler dışarıda da aynı hazırlığın sürdüğünü fısıldıyordu. Arif’in bizim için kıyafetler aldıklarını söylemesiyle Uluğ kısa bir baş hareketi yaptı, ardından yüzüme bile bakmadan üst kata çıkacağını, duş alacağını söyledi. Sesinde ne yumuşaklık vardı ne öfke; yalnızca uzaklaşma isteği. Kaçıyordu. Bunu inkâr etmeye çalışsam da hissediyordum. Bir şey yaklaşıyordu ve o da ben de bunun farkındaydık. Bu kadar yoğun bir sessizlik artık yalnızca huzursuzluk değil, korku veriyordu.
Ansızın aklıma gelenle ürperdim. Masa suskundu, Tersiyer ise halen oturuyordu ve biz tedirgindik en azından ben. Herbert Roy’un ölümünün ardında Tersiyer’in olduğu ortaya çıkmış, Clark ailesi onu masadan men etmiş ve hakkında soruşturma başlatmıştı. Eğer söyledikleri doğruysa annemin ölümünde de onun payı vardı ama Tersiyer bununla yetinecek bir adam değildi. Çünkü Uluğ yalnızca baş lider yapılmamış, aynı zamanda haksız yere cezalandırılmasının telafisi gibi bütün kirli düzenin imza yetkisi ona verilmişti. Artık hiçbir ilaç sevkiyatı, hiçbir insan ya da organ ticareti onun imzası olmadan gerçekleşemeyecekti. Bu kirli özür, istihbaratı memnun etmiş olabilirdi ama bu uğurda Yade ölmüştü. Bu yüzden kimse bu meseleyi Uluğ’un yüzüne açıkça getirmeye cesaret edemiyordu. Ben bile.
Sessizce odalardan birine girip bana bırakılan poşeti açtım. Kumaşların arasından kırmızı, parlak, omuzları düşük elbiseyi seçmemin sebebini bilmiyordum; belki içimde büyüyen fırtınaya en çok o yakışıyordu. Üzerime geçirip çantamdaki makyaj malzemelerini çıkardım, aynanın karşısında abartısız, yalnızca yorgunluğumu örtecek kadar hafif bir makyaj yaptım. Artvin’de duş alıp saçlarımı örmüştüm; örgüyü çözdüm, saçlarım omuzlarıma döküldü. Dudaklarıma kırmızı ruj sürdüğümde aynadaki kadının ben olup olmadığından emin değildim ama işlem bitmişti. Getirilenler arasında duran bej rugan topuklu ayakkabının Korer’in seçimi olduğunu anlamak zor değildi; kadın giyimine tuhaf bir hâkimiyeti vardı. Ayakkabıları giyip çantamı aldım ve yeniden salona döndüm.
Uraz ile Korer kanepelerde oturuyordu. Camdan baktığımda Arif’le Fuat’ın bahçede beklediğini gördüm. Uraz’ın bakışları bana döndüğünde yüzünde hiçbir şey değişmedi; o artık yaşayan bir ölüydü ve Opia’sını kaybetmiş birini sorgulamak kimsenin hakkı değildi.
Yine de ansızın, “Güzel olmuşsun,” dedi. Böyle bir cümle beklemiyordum. Gülümsedim.
“Teşekkür ederim, Uraz.” Diye mırıldandım.
“Ben seçtim. Yakışacağını bildim.” Korer, ansızın konuşunca ona döndüm. Sessiz bir gülümsemeyle karşılık verdim. Tam o sırada merdivenlerden gelen ayak sesini duydum ve başımı kaldırdım.
Uluğ iniyordu. Üzerindeki siyah kumaş pantolon, siyah keten gömlek ve siyah palto abartılı değildi ama onu inkâr edilemez bir şekilde yakışıklı gösteriyordu. Saçlarını şekillendirmişti ve nedense her seferinde gözümde biraz daha büyüyordu. İlk bakışı bana oldu; ben ona nasıl bakıyorsam o da bana öyle baktı. Baştan aşağı süzdü beni. Merdivenleri inip tam karşımda durduğunda adem elmasının hareket ettiğini gördüm. Derin bir nefes aldı, yüzümü inceledi, bakışları dudaklarımda asılı kaldı. Sonra belimden kavradı ve sakin, tartışmaya yer bırakmayan bir sesle,
“Derhâl siktir oluyorsunuz,” dedi.
Gözlerim istemsizce büyüdü. Arkamdan Korer’in bastıramadığı kıkırtı yükseldi ama ikisi de tek kelime etmeden ayağa kalkıp kapıya yöneldi; emir almış askerler gibiydiler. Uraz’a baktığımda aylar sonra ilk kez dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümü gördüm. İçim o an tuhaf bir şekilde burkuldu.
Kapıdan çıktıkları an belimde duran ellerinin ansızın aşağıya, kalçamın kıvrımına doğru kaydığını hissettim; ardından beni kendine çekti ve bedenimi kendi bedenine bastırarak aramızda tek bir boşluk bile bırakmadı. Ateş yüzüme yürüdü, nefesim düzensizleşti. Önce sırtımı arkamdaki duvara yasladı, sonra yüzüme öyle yaklaştı ki nefesi tenimde dolaşırken sanki koklayarak ezberliyordu beni. Korku muydu bu, yoksa baş döndürücü bir heyecan mı, ayırt edemedim; kulaklarım uğuldadı, dünya bir anlığına sustu.
“Uluğ…” diyebildim yalnızca. Gözlerindeki yeşil koyulaşıyor, beni içine çeken derin bir göle dönüşüyordu.
“Söyle,” dedi; acele etmeyen, fakat geri dönüşe de izin vermeyen o tok sesiyle. Ne sorulduğunu bile tam anlayamadan, “Ne oldu?” diye fısıldadım.
“Ne olsun…” dedi, sesi bu kez daha derinden, göğsünden yükselerek. Nefes nefeseydim. “Bilmem…” Bir an sustu, bakışları dudaklarımda gezinirken yutkunuşunu gördüm.
“Şimdi benim bir vazifem var,” dedi ansızın, “ve onu yerine getirmem gerekiyor.” Ne demek istediğini sormak zorundaydım.
“Ne o?” İç çekti; sanki bu soruyu sormamı bekliyormuş gibi.
“Şu kırmızı ruju bozmak boynumun borcu. Yapmazsam, bu güzelliğin karşısında erkekliğimi sorgularım.” Sözlerinin ağırlığı sırtımdan soğuk bir ürperti gibi geçti, ama ateşi harlayacak cümle dudaklarımdan kendiliğinden döküldü.
“Niye sorguluyorsun kendini… hadisene, aşkım?” Cümlem biter bitmez beni kanepenin yanındaki dar komodinin üzerine yatırdı; nasıl sığdık, nasıl dengede kaldık, hâlâ bilmiyorum.
Önce çeneme hafifçe dokundu, kıkırdadığımı duyunca şakağıma usulca bir öpücük bıraktı. Sonra durdu… gözlerimin içine baktı. O bakışın ardından dudaklarıma kapanışı sertti, aç bir suskunluğun birikmiş hâli gibiydi. Bacaklarımı refleksle beline sardığımda bir an durdu; dudakları hâlâ dudaklarımdayken gözlerime baktı, kaşlarını hafifçe kaldırdı… sanki “emin misin?” der gibi. Cevabımı beklemeden bu kez daha derin, daha hırçın bir öpüşe döndü. Ona yetişmeye çalıştıkça sendelediğimi hissediyordum; çünkü o geri durmayı bilmiyordu.
Parmakları iki bacak aramda dolaşmaya başladığı anda yaşama yetimi kaybetme radesindeydim. Beni hep arşa çıkarıyor ama asla düşmeme izin vermiyordu. Zamanın eridiği bir anda, ne olduğunu anlayamadan bütün ağırlığıyla üzerime kapandı. Komodinden yükselen o sert kırılma sesi hem canımı yaktı hem de beni şoktan dondurdu. Gözlerimi sımsıkı kapattığım sırada telaşlı sesi işittim:
“İyi misin, Mihran? Bana bak… iyi misin?” Gözlerimi araladım. Çenesi, dudakları benim rujumla dağılmıştı; gözlerindeki endişe ise her şeyden daha gerçekti. Aşağı baktığımda yerde olduğumuzu gördüm… parçalanmış komodin etrafa dağılmıştı. Ama sırtım zemine çarpmamıştı; altımda onun kolları vardı. Son anda beni korumuştu.
“İnanamıyorum bize, Uluğ…” dedim fısıltıyla. Göz göze geldik ve bir anda ikimiz de gülmeye başladık; öyle beklenmedik, öyle çocukça bir kahkahaydı ki…
Tam o sırada mutfaktan gelen bir tıkırtı gülüşümüzü bıçak gibi kesti. Ardından homurdanan bir ses:
“Yuh… amına koyayım.” Uluğ başını kapıya çevirdi. Salonun loşluğunda içeriyi seçmek zordu; ben zaten onun gölgesinin ardında kalmıştım.
“Sikeyim böyle işi,” diye söylendi dişlerinin arasından ve beni de peşine katarak ayağa kalktı. İlk yaptığı şey sırtımı kontrol etmek oldu; elbisemi nazikçe çekip bir yerim acımış mı diye baktı, sonra elimi tuttu.
“Salona gelirseniz sizin ecdadınızı sikerim, Binbaşı!” diye bağırdı kapıya doğru. Utançtan yer yarılsa içine girecektim.
“Biz ayıp hiçbir şey görmedik,” dedi Binbaşı Sungur’un sesi. O an ölsem razıydım.
Uluğ dişlerinin arasından küfrede küfrede beni lavaboya götürdü. Aynanın önünde ıslak mendili kaptığı gibi önce benim yüzümü silmeye başladı.
“Rezil olduk, Uluğ…” diye mırıldandım dudaklarımı büzerek.
“İbne herif… sözde intikam aldı benden. Kalır mıyım bunun altında…” diye homurdanıyordu.
“Ben nasıl yüzlerine bakacağım diyorum sana…” Yüzümü temizleyip yanağıma kısa bir öpücük bıraktı. Mendili elinden çekip bu kez ben onun yüzündeki dağılmış ruju sildim.
“Rezil falan olmadık,” dedi sakinleşmiş bir sesle. “Kaç kere onu Sardana’yla bastım. Bu benim için ilkti… ama onun ağzına sıçacağım.”
Şaşkınlıkla baktım. “Nasıl yani… Sungur’la Sardana mı?”
“Hiç anlamadın mı?” dedi.
“Sezdim… ama bağlayamadım.” Mendilleri çöpe attım.
“Karışık biraz,” diye mırıldandı. Sonra elimi yeniden tuttu. “Hadi gidelim.” Ve ben, kırık bir komodinin, dağılmış bir rujun ve hâlâ göğsümde çarpan o düzensiz kalbin arasından, onunla birlikte yeniden yürümeye başladım.
Salona yeniden döndüğümüzde Sungur’un parçalanmış komodinin başına çökmüş olduğunu gördüm. Yere saçılmış kırık parçaları tek tek eline alıyor, sanki bir suç mahallini inceler gibi dikkatle çevirip bakıyordu. Sardana her zamanki umursamazlığıyla kanepeye yayılmıştı; Uraz ile Korer de gelmiş, ayakta sessizce duruyorlardı. Yüzüm yeniden kızarınca alnımı Uluğ’un koluna dayadım, yüzümü saklamak ister gibi. Keşke şu an bu odada eriyip yok olabilseydim. Sungur bizim geldiğimizi fark edince ağır ağır doğruldu ama elinde hâlâ komodinden kopmuş bir parça duruyordu.
“İstesen bunu bu hâle getiremezsin,” dedi ciddi bir sesle. “Meşe ağacından yapılmış… Kalıntılar bile hâlâ sıcak.”Onun o dedektifvari tavrı karşısında yüzümü daha da Uluğ’un koluna gömdüm.
“O nasıl bu hâle geldi?” Korer’in sesi duyulur duyulmaz yok olmak istedim.
“Binbaşı, bunun intikamı ağır olacak, bil!” Uluğ’un sert sesiyle irkildim. Derin bir nefes alıp yüzümü kaldırdım ama kimseyle göz göze gelemedim.
“Şimdi benim ne hissettiğimi anladın mı, Çebi?” diye karşılık verdi Sungur. İstemeden ona baktım. Bana hiç bakmıyor, o serseri sırıtışıyla yalnızca Uluğ’a odaklanıyordu. Korer’in yüzü ifadesizdi; Uraz ise sanki her şeyi anlamış gibi silik bir yarım gülümsemeyle Uluğ’a bakıyordu. Bana döndüğünde göz kırptı. Hızla bakışlarımı kaçırdım.
“Siktir lan, ibne!” diye homurdandı Uluğ. “Hayırdır, ne iş?” diyerek Sungur’la Sardana’yı işaret etti. Sardana rahatlığından hiçbir şey kaybetmemişti; elindeki armudu kemiriyor, olup biteni tiyatro izler gibi seyrediyordu.
“Peşinizde dolaşmaktan üşüdük,” dedi Sungur alaycı bir sakinlikle. “Biraz da burada takılalım dedik. Değil mi Sardana?” Gözler Sardana’ya çevrildi. O ise hiç istifini bozmadan konuştu:
“Hayır, öyle olmadı. Uraz’la Korer’in evden çıktığını görünce seni merak etti, mutfak camından izledi. Sonra da ‘Şimdi yedim seni, Çebi piçi’ dedi. Gerisini zaten biliyorsun.” Ağzındaki armudu çiğnerken bunu söylemesi sahneyi daha da tuhaf kılıyordu. Sungur tiksintiyle ona döndü.
“Anan seni doğururken ‘ben bir halt yedim, geri sokun’ dedi mi, Sardana?” Yüzünde tek bir mimik yoktu; asıl komik olan buydu. Sardana ise umursamazca arkasını dönmüş, o uzun boyuna rağmen kanepeye yan yatmış, poposunu Sungur’a doğru çevirmişti.
“Evlat olsan sevilmezsin, mendebur suratlı karı…” diye söylenerek önüne döndü Sungur. Sonra Uluğ’la göz göze geldi ve gülümsedi.
“Birbirimizin arkasını toplayacağımız yerde yoluma taş koyuyorsun ya, Binbaşı… Şimdi ben seni elime almaz mıyım?” Uluğ’un sesi uyarıdan çok tehditti.
“Sen de ne azgınmışsın be, Çebi torunu!” diye alay etti Sungur. Bir sonraki anda Uluğ onun üzerine atıldı. Sungur kaçamadan Uluğ’un eline düştü; kolunu ters çevirip diz çöktürdü. Uraz şaşkınlıkla doğruldu, Sardana bile keyifle izlediği yerden kalktı.
“Senin o ağzını çuval ederim, Binbaşı!” Uluğ gerçekten öfkeliydi.
“Öğrencim Uluğ Çebi, kolumu bırak… Besle yetimi, soksun…” diye bağırdı Sungur. Uluğ onu sertçe değil, kontrollü bir hareketle bıraktı. Sungur hızla ayağa kalktı, yüzünü toparlamaya çalıştı.
“Demek o yüzden Çebi’yle ringe çıkmuyorsun, ha… Boynuz kulağı geçmiş mi, Binbaşım?” Sardana’nın eğlenen sesi ortamın gerilimini bir anda dağıttı. Sungur yüzünü eliyle sıvazladı, sonra Uluğ’a baktı. Dudaklarını oynatarak bir şey mırıldandı; kimse duymadı ama Uluğ anlamıştı. Bir anda kahkaha attı. Sungur kanepedeki yastığı alıp Uluğ’a fırlattı. Uluğ yastığı havada yakaladı.
Onları ilk kez böyle görüyordum. İçime ansızın derin bir huzur doldu. Uluğ hep gülsün istedim; çünkü gülmek en çok ona yakışıyordu.
“Neyse Binbaşı, biz yemeğe gidiyoruz,” dedi Uluğ hâlâ o kurnaz gülümsemeyle. “Dönünce gelişmeleri konuşuruz.”
“Yarın zaten İstanbul’a dönüyoruz, Çebi,” diye ekledi Sungur. Hepimiz merakla dikleştik. Uluğ’un yüzündeki gülümseme bir anda silindi; o soğuk, katı maske yeniden yerine oturdu.
“Bir şey mi oldu?”
“Albay öyle istedi. ‘Al getir’ dedi. Başka bilgim yok.” Bu belirsizlik havayı ağırlaştırdı. Uluğ derin bir nefes aldı, kısa bir süre sustu.
“Tamam. Gelince konuşuruz.” Elimden tuttu ve beni dışarı çıkardı. Arkamızdan Fuat’la Arif yine sessizce takıldı; elleri tetikteydi. Yanımızda Korer ve Uraz’la birlikte yola koyulduk. Araklı Mahallesi Muhtarlığı’na doğru… İçimiz yangın yeriydi. Yol karanlıktı. Ve biz, hayatta kalmaya çalışıyorduk.
Beş dakikanın sonunda söylenen yere vardık. Araklı Mahalle Muhtarlığı yazısını taşıyan büyük tabela, yağmurun altında karanlığa rağmen dimdik duruyordu. Arabaları park edip indiğimizde Fuat elindeki şemsiyeyi hemen başımızın üzerine açtı. Uluğ, şemsiyeyi onun elinden alırken diğer eliyle kabanımın önünü kapattı, ardından omzuma kolunu doladı. Yağmur damlaları ayaklarımızın dibine düşerken birlikte kapıdan içeri girdik.
Büyük bir bahçeye açıldık. Uzun çardaklar kurulmuştu; her birinin altında yanan sobalar, havaya dumanla karışık bir sıcaklık yayıyordu. Masalar tıka basa yemek doluydu. İnsan çoktu… ve bizim bahçeye adım atmamızla birlikte hepsi aynı anda ayağa kalktı.
Orta çardağın önünde durduğumuzda Uluğ elini havaya kaldırdı, sesi yağmurun sesini yararak yükseldi.
“Selâmünaleyküm, Sürmene ahalisi.” Herkes tek ağızdan karşılık verdi.
“Ve aleyküm selâm, Çebi torunu.” Muhtar yanımıza geldi.
“Uşağum, hoş geldin, sefa getirdin. Gel, yerin buradadur.” Ardına dönüp yürümeye başladı. Biz de onu takip ettik.
Geçtiğimiz her masada insanlar ellerini göğüslerine koyarak Uluğ’u yeniden selamlıyordu. Bu saygının ağırlığı havaya sinmişti. Bizim için ayrılan yere vardığımızda Uluğ önce sandalyemi çekti, oturmamı bekledi, sonra yanıma geçti. Oturur oturmaz sandalyemi kendi sandalyesine yaklaştırdı; bir kolunu arkamdan geçirip beni adeta yanına mühürledi.
Ona baktım. Yüzü sertti. Ciddi… mesafeli… herkese gösterdiği o değişmez yüz.
Diğer yanıma Korer oturdu, Uluğ’un yanına Uraz yerleşti. Fuat ile Arif ise her zamanki gibi ayakta kaldılar; ne kadar ısrar edilse de kısa ve net bir “Biz böyle iyiyiz,” demekle yetindiler. Gözleri durmadan etrafı tarıyordu.
Biz oturmuş olsak da bahçedeki sessizlik sürüyordu. Herkes hâlâ bize bakıyordu. Etrafa göz gezdirdiğimde genç kızların özenle giydirildiğini fark ettim. Bakışlarının yönü belliydi: Uluğ. Göğsümde istemsiz bir gerilim kabardı.
“Of…” diye içimden taşan sesi bastıramadım.
“Ne oldu güzelim, sıkıldın mı?” Uluğ yüzünü neredeyse yüzüme değecek kadar yaklaştırmıştı.
Önce ona, sonra yeniden o bakışları üzerimize dikilmiş kızlara baktım. Hepsinin pür dikkat bizi izlediğini görünce kocaman gülümsedim. Elimi kaldırıp yanağını okşadım. Uluğ’un kaşları anlık çatıldı; kısa bir bakışla etrafı yokladı.
“Hayır sevgilim, iyiyim ben,” dedim sahte bir rahatlıkla. Elimin üzerine yumuşak bir öpücük bıraktı. Sonra birlikte önümüze döndük.
Karşımda oturan olgun kadınla göz göze geldik. Bana yapmacık bir gülümseme gönderdi. Yanında muhtar, öbür yanında ise genç bir kız oturuyordu. O kızın bakışları bir an bile Uluğ’dan ayrılmıyordu. Kendimi tutmakta zorlanıyordum. Kadının muhtarı dirseğiyle dürttüğünü gördüm. Muhtar boğazını temizledi.
“Uşağım, seni karım Sevda ile… kızım Çimen’le tanıştırayım.” Söz biter bitmez bahçedeki uğultu tamamen sustu. Kızının kim olduğu belliydi… Uluğ’u gözleriyle yutan o genç kız. Babasının sesiyle saçlarıyla oynamaya başladı; cilveli, hesaplı bir hareket.
Sevda elini uzattı. Uluğ bekletmeden sıktı, sonra geri çekti.
“Memnun oldum, Sevda Hanım.” Ardından Çimen elini uzattığında kanın başıma sıçradığını hissettim. İstemeden Korer’in bacağını sıktım. Korer bana baktı; olup biteni anladığını gösteren kısa bir bakıştı bu.
Uluğ ise elini göğsüne koydu. “Memnun oldum, Çimen bacım,” dedi. Ama kıza bakmadı. Doğrudan bana baktı. O an… Onu öpmek istedim. Tam orada. Kızın yüzü bozuldu, rengi soldu. İçimden sevinç çığlığı yükseldi. Sevda’nın sesi yeniden duyuldu.
“Hanım kızımızla bizi tanıştırmak ister misiniz, Çebi uşağı?” Gülüşünün altındaki imayı açıkça gördüm. Kızına yakıştırmıştı onu.
Tam o sırada Uluğ elimi tuttu. Ona döndüm. Eğildiğinde bir şey fısıldayacak sandım. Ama şakağıma yumuşak bir öpücük bıraktı. Sonra başını kaldırdı, sesini özellikle yükseltti.
“Mihran,” dedi. “Müstakbel karım olur.” Bakışları benim üzerimdeydi. Mesaj açıktı: Canını sıkacak hiçbir şey yok. Ben seninim.
Ve ben… Tam o anda, içimde yalnızca ona ait olan o derin gülümsemeyle karşılık verdim.
Etrafa göz attığımda az önceki o cilveli hâllerinden hiçbir iz kalmadığını gördüm. Genç kızların omuzları düşmüş, bakışları sönmüştü. İçimde tuhaf bir ferahlık yayıldı; sanki göğsüme çöken görünmez bir ağırlık kalkmıştı.
“Önce yemeğumuzu yiyelum, daa konuşacak çok konumuz vardur. Buyurun, afiyet bal şeker olsun.” Muhtarın sözü biter bitmez çatal kaşık sesleri çardakların altını doldurdu.
Uluğ her zamanki gibi önce benim tabağımla ilgilenmeye başladı. Hep böyleydi. Öncelik daima bendim. Önce benim karnım doymalı, önce ben üşümemeliydim. Tabağıma balık koydu; sonra bütün dikkatini verip kılçıklarını ayıklamaya başladı. Onu izlerken içimde tarifsiz bir hayranlık kabarıyordu. Parmaklarının sakinliği, yüzündeki ciddiyet… hepsi bana aitti sanki.
Kılçıkları tamamen temizleyince tabağı usulca bana uzattı. Ona baktığımı fark ettiğinde gözlerinin içi parladı. Hiç acele etmeden çatalımı balığa batırdım ve yemeye başladım. O da kendine bir balık aldı, aynı titizlikle temizledi, sonra yedi.
Biz kendi aramızda fısıltıyla konuşmadan duramazken masadaki kimsenin konuşmaması dikkatimi çekiyordu. Herkesin pür dikkat bizi izlediğini hissediyordum. Yemek bittiğinde masalar bir anda toplanmış, tertemiz edilmişti. Önümüze ince belli bardaklarda çaylar ve közlenmiş kestaneler bırakıldı.
Tam o sırada Uluğ, muhtara dönüp sordu:
“Muhtar efendi… madur dağı yamaçlarında yaşlı bir kadın gördüm. Meczup biri mi?” Sesi sakindi ama içindeki merakı hissedebiliyordum. Ben de dikkat kesildim. O kadını hâlâ düşünmesine şaşmamalıydım.
“Şina nineden mi bahsedeysun acep, Çebi torunu?” diye sordu muhtar.
“Sırtında odunlar vardı. Uçurumun kenarında, yağmurun altındaydı. İsmini söylemedi,” diye açıkladı Uluğ.
“Nen odur… Şina nine. Meczup değildur aslında, bilge kadındur. Pek yanaşmayruz ona; ermiş derler büyükler. İnsanın gözünden geleceğini görür. Halk bu yüzden istemedi onu buralarda. O da dağ başında kulübesinde yaşayıp gider, uşağum.” Sözleri havaya ağır bir sis gibi yayıldı.
“Peki… söyledikleri hiç çıktı mı?” diye sordu Uluğ hemen. Muhtar alnını stresle ovaladı.
“Hep çıktı, uşağum… Hep. Millet bu yüzden korktu ondan. Ağzından ne çıksa çok geçmeden olurdu. Hele yaklaşan felaketleri hisseder… gider, bulur o kişiyi… söyler içindekini.” Yaklaşan felaket. Bu iki kelime kalbimi avucunun içine alıp sıktı. İçimden haykırmak geldi: Daha erken… daha çok erken… Ama sesim boğazımdan çıkmadı. Tam o sessizlik büyürken kalabalığın arasından bir ses yükseldi:
“Muhtarım! Çalsun kemençeden bir türkü! Duysun kara dağlar Çebi’nun geldüğünü!” Bir anda enstrümanlar ortaya çıktı. Çardakların ortasına sandalyeler çekildi. Hava değişti; sanki az önceki ağırlık yerini törene bırakıyordu. Kemençeci yayı kaldırdığı anda Uluğ konuştu. Tek kelime söyledi:
“Haram… Bunu çalın.” O türküyü ezbere biliyordum. Çünkü acıyı ezbere bilirdim. Uluğ bana döndü. Bakışlarında derin bir yıkım vardı. Saklamaya çalışmadığı, saklayamadığı bir yıkım… Sağ gözümden süzülen yaş yanağımdan aşağı inerken hem onun canını yaktığını hissettim hem de benimkini.
Kemençe çalmaya başladığında zamanın sesi değişti.
Yanında oturan adam, ezan okur gibi kulağını eliyle kapattı, gözlerini yumdu. Yay tellere değdiği an içimde sakladığım bütün acılar yerinden söküldü. Kemençenin o ince, yanık sesi… beni tutunduğum yerden koparıp bilinmeyen bir boşluğa bırakıyordu. Gözyaşlarım durmadan akmaya başladı.
Ardından adamın sesi yükseldi; yanık, derin, kader gibi kaçınılmaz…
Gel etma, sevdiceğum
Sevdaluk çok zor iştur
Gel etma, sevdiceğum
Sevdaluk çok zor iştur
Her söz içime saplanan yeni bir acıydı. Uluğ bir anda beni gövdesine çekti. Aceleci, telaşlı… sanki geç kalmaktan korkar gibi. Ben de ona sımsıkı sarıldım. Hayır… bu adamı bırakamazdım. Gözyaşlarım gömleğini ıslatıyordu ama bunun hiçbir önemi yoktu.
Âleme her gün bahar
Âşığa yazlar kiştur
Âleme her gün bahar
Âşığa yazlar kiştur
Uluğ’un kalp atışları göğsümde deprem gibi yankılanıyordu. Onu daha da sıkı sardım. Saçlarımın arasına öpücükler bıraktı, sonra kulağıma fısıldadı… acıyla, kırılarak: “Ölürüm Mihran… ölürüm.”
Senun yüreğun kanar
Benum içumde yaram
Ay güneşe kavuşur
Bize kavuşmak haram
Demeyin… İşte bunu bize demeyin. Bize kavuşmak bahardı. Sevdalığın haramı mı olurdu? Uluğ sanki beni şimdi alıp götüreceklermiş gibi sarıyordu. Nefesim onun nefesine karışmıştı.
Altun değilum, altun
24 ayar miyum?
Altun değilum, altun
24 ayar miyum?
Ufaksun, benum gülum
Ben sana kıyar miyum?
Ufaksun, benum gülum
Ben sana kıyar miyum?
Uluğ saçlarıma defalarca öpücük kondurdu, kokladı. Beni kaybetmekten korkuyordu. Ben de korkuyordum. Çünkü dediği gibi… ölürdük.
Türkü bittiğinde biz de bitmiştik. Ne ben ondan kopabiliyordum ne o benden. Dünyada başka hiçbir şey kalmamıştı; kalabalık silinmiş, sesler susmuş, zaman durmuştu. Sadece biz vardık. Ne ben onu bırakabiliyordum ne de o beni. Sıkı sıkı birbirimize sığınmıştık. Böyle büyük bir aşkın imtihanı da büyük olacaktı. Keza olmasa büyüklüğünün ne anlamı kalırdı. Hem Allah’ın gücüne giderdi, değil mi?
Sessizliği bozan şey ayak sesleri oldu. Ardından telaşlı fısıltılar yükseldi. Uluğ benden yavaşça uzaklaşmak istediğinde ben de onunla birlikte doğruldum. Önce ona baktım… herkesin baktığı yere bakıyordu. Çardakların girişine… Başımı çevirdiğimde onu gördüm.
Uzun boylu, soluk beyaz tenli, kusursuz denecek kadar simetrik yüzlü… neredeyse bir vampire benzeyen bir adam. Arkasında sayamayacağım kadar çok adam vardı. Başındaki dönem şapkası Tersiyer’inkine benziyordu. Bohem bir şıklık taşısa da içimde nedensiz bir nefret uyandırdı.
Arkamızdaki hareketlenmeyle ben de ayağa kalktım. Çünkü Uluğ, Uraz ve Korer çoktan doğrulmuştu.
“Hoş geldin, Çebi torunu,” dedi adam ansızın. Yüzünde rahatsız edici, sinsice bir gülümseme vardı. Etraftaki insanlar korkudan donmuştu. Bir adım daha ileri gitse masaların altına saklanacak gibiydiler.
“Hoş buldum, Alver piçi!” diye karşılık verdi Uluğ. Bu sözle birlikte Sürmene’nin üzerine görünmez bir korku çöktü. Çünkü karşımızdaki kişi Lazut Alver’di. Ve bir orduyla muhtarlığa gelmişti. Onu gören… savaşa geldiğini sanırdı.
O an içimde tek bir düşünce yankılandı: Büyük aşklar yarım kalır. Kanla yazılan tarih mezarda biter. Sevgiler nefrete döner. Ve her duygu… tersine dönmeye mecbur kalır.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm Sonu Sözü?
“Seni yitirmekten korkarak yaşamak, seni yitirmekten daha acı.”
(Özdemir Asaf)
-Bölümü nasıl buldunuz Çiçeklerim? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Heyecan içinde herbir kelimenizi okuyorum. Sizden bir istirhamım olacak; oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Unutmayın, herbir kelimeniz içimde binlerce bahar getiriyor.
-İçinizden Geçenler?
-Uluğ?
-Mihran?
-Uraz?
-Korer?
-Binbaşı Sungur Amirova?
-Mit görevlisi Sardana Yakut?
-Şina Nine?
-Lazut Alver?
İletişim bilgileri…
Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaskin
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.75k Okunma |
536 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |