19. Bölüm

-MESNET-

Özge
malihulya_

Canlarım selamünaleyküm 🖤 nasılsınız? Umarım iyisinizdir.

Bölüm yazmam uzun sürdü, farkındayım. Ama inanın ki uğraşmam gerek çok fazla şey var. Anlayışınız için ayrıca teşekkür ederim🖤

keyifli okumalar canlarım...

... 

 

O da onunla dibe çekildi. Bırakmadı.

Düştüler.

Zemine çakıldılar.

Ama kalpleri hariç hiçbir yer kırılmadı.

“Baybars!” Nefesi ikisinin arasında söylenemeyen sözler gibiydi. Silik ve cansız.

Baybars Piraye’nin kafasını kendine bastırırken genç kadın her an bayılabilirdi. Yavaşça, birbirlerini hiç kırmamış gibi kırmaktan korkarak yere çöktüler. Dizleri üzerinde birbirlerine sarmaşık gibi dolandılar. Piraye ellerini nereye koysa bir yanı eksik kalıyor, hemen ellerini oraya götürüp oraya tutunuyordu.

“Baybars beni nasıl sevebildin?” Dediğinde onun gibi yanmak istedi. Onu yaktığı kadar yakmak!

Koyu yeşil gözler onu içine çekti. Genç adamın gözleri kanlanmıştı. On yıllık ağırlığını sevdiği kadınla pay etmek onun düşük omuzlarını kaldırdı sanki. Ama bu kadın ona onu nasıl sevebildin diye sormuştu.

Yüzüne yapışan kahve tutamları kenara çekip alnını sevdiği kanının alnına dayadı. Dayanamazdı Piraye'sine. Ne yapmış olursa olsun dayanamazdı.

“Sevmek için nedene ihtiyacım yok demiştim sana.” Alnını daha çok bastırdı.

“Ama illa soracaksan da seni sevmeme gibi bir seçeneğe hiç bakmadım.” Dedi. Bir yıldan fazla zaman geçti. Çok fazla zaman. Onu konuşsalar bir diğerini konuşamayacaklardı. Söylenen sözlere girmediler bile. Çünkü girerlerse çıkamayacaklarını ikisi de gayet iyi biliyordu. Saatlerce sadece yerde birbirlerine sarılıp ağladılar. Birlikte eksildiler, birlikte yarım kaldılar.

Baybars’ın kendini tuttuğunu gördüğünde de sırtını okşayıp bir çocuk gibi onu avuttu.

“Bu gece içindekileri dök Baybars. Bu gece yeniden doğacağız ve ben senin göz yaşlarını görmemiş gibi yapacağım. Söz.” O andan sonra Baybars da sadece ağladı. İçine içine ağladı. Sessizce ağladı ama kollarındaki kadına sarılıp ağladı. Bu öyle büyük bir nimetti ki ağlamadığı yıllara nispet yapar gibi ağladı.

Bende yıkılıyorum! Dedi. Bende düşebiliyorum!

Ama artık düştüğüm yerden yaralarla değil, yaralarım sarılmış olarak kalkıyorum! Dedi.

Vakit geçmiş, ikisi de zemine alışmış bedenleriyle oracıkta uykuya dalmışlardı. Birbirlerine sarılı halde... Canı elleri arasında olan adama baktı. Hatırladığı anılar yüreğindeki kabuklaşmayan yaraları tekrar tekrar kanattı. Sahip olduğu yara asla kanamayı durdurmayacak bir yaraydı.

Kime söyleyecekti? Kiminle paylaşacaktı içindeki acısını?

Ağır geliyordu, bu yük ona da ağırdı elbet. Ama taşımaktan başka yapabileceği ne vardı? Bu yükü ondan kimse almak istemezdi. O da kana bulanırdı. Elini uzatan kim varsa kana bulanırdı.

Gözünden düşen yaşa aldırmadan adamın boynunu daha çok sıktı. Silah yoksa elleri vardı. İstese öldürebilirdi ama onun inandığı şeye tersti. Olmasaydı bir saniye düşünmez alırdı canını. Şu an bile kendine zar zor hâkim olurken silahı dolu olsaydı kendi yapabileceklerinden korktu.

“Tek başına yapmana imkân yok. Son kez soracağım, cevap gelmezse kafana sıkacağım. Dağ evini kundaklamanı kim söyledi Hasan?” Sakinliği yüzündeydi. Yüreğinde değil. Yüreğini görseler yaklaşamazlardı Baybars'a.

Hasan Baybars'ın ciddi olduğunu ancak kavrayabilmişti.

“Dur! Psikopat piç dur!” Elinin altında hızlı hızlı atan şah damarı iliklerine kadar hissediyordu Baybars. Onu kesip atmak için büyük bir arzu duydu.

“Bu benim soruma cevap değil.” Parmağını tetiğe götürdü. Bunu an be an gören adamın yüzünden tüm kan çekildi. Onu gerçekten öldürecekti.

“Söyleyeceğim! Yalvarırım vurma söyleyeceğim!” Can hayliyle bağıran şeye tiksintiyle baktı. Öldürse bile ne eline bulaşan kana ne de girdiği günaha değmeyecek olduğunu bilmek tüm sinirini daha da perçinledi.

Hasan Baybars’ın izin verdiği kadarıyla dizleri üzerine çöküp ellerini toprağın iki yanında yumruk yaptı. Her türlü ölecekti, bundan kaçış yoktu. Uzun yıllar kaçsa da artık sona gelmişti.

Genç adam bir kolunu dizine yaslayıp onun yüzüne eğildi. Söyleyeceği isimleri tek tek elden geçirecekti. Hepsiyle tek. tek. tek ilgilenecekti. Bu yüzden ağzından çıkan isimlere dikkat kesildi.

“Söyle. Eğer beni biraz daha oyalarsan seni bu toprağın altına gömerim Hasan. Anladın mı?” Korkuyla kafasını salladı. Bunu söyleyecek ve omuzlarındaki bu vebalden ebedi kurtulacaktı. O öyle sanıyordu. Ama iki cihanda da eli yakasında olacaktı.

Bilmedikleri tek şey orada sadece ikisinin olmayışıydı.

Hasan'a iş vermeleri ona güvendikleri anlamına gelmiyordu. İzliyor, attığı her adımdan anında haberdar oluyorlardı. Tıpkı şu an silahın ucuna susturucu takan adamın her şeyden haberi olduğu gibi...

Baybars bir gün büyüyecek ve intikam peşine düşecekti. Bunu bildikleri için ortaya bir yem atılması gerekiyordu. Ve Hasan çok güzel bir yem olmuştu.

Kurtların önüne atılan bir yem...

Boğazı kurudu. Karşında dikilen adamın ne yapacağını kestirememek onu korkuttu. Kim bilebilir belki de gerçeği öğrendikten sonra onu öldürecekti?

Baybars’ın sabrının son demlerini yaşarken artık dayanamayıp elindeki silahı Hasan’ın şakağına yasladı.

Hasan onu vuracağını sanarak korkuyla, bağırdı.

“O gece evi kundaklamamı isteyen bir değil-”

Bir kurşun...

Hasan küpçü’nün alnından geçen tek bir kurşun.

Gerçeği öğrenmeye hiç bu kadar yakın, hiç bu kadar uzak olmamıştı.

Piraye gördükleriyle karnına tekme yemiş gibi iki büklüm olurken, ağacın arkasından ellerini ağzına kapatıp çığlığını susturdu. Toprağa düşen adam bulunduğu yeri kanıyla suladı. Bakışlarını adamdan çekemiyordu.

Midesi çalkalandı, başı döndü ve kulakları uğuldadı.

Biri ölmüştü.

Gözleri önünde.

Yerde yatan adam hareketsizce Piraye’ye bakıyordu. Bu onun sendelemesine neden olurken ağaca tutunmak istedi. Gördükleri boğazını düğüm düğüm ediyordu. Az önce bir cinayete tanıklık etmişti.

Acı dolu bir iniltiyi artık tutamadığında yaslandığı ağacın arkasından Baybars'la göz göz geldiler. Öyle anlık bir bakışmaydı ki bu, kimse ne hissetmesi gerektiğini anlayamadı.

O gözler birbirinin yalancısı olacaktı. Zehir olacaktı. Kaderin birleştiği iki insan olacaktı.

Henüz haberleri yoktu ama ruh tanımıştı yarısını. Gözler görmüştü doğruyu.

Baybars bir elindeki silaha bir karşısındaki kadına bakarken gerçekten aklını yitirmenin eşiğine gelmişti. Bu kurşun onun silahına ait değildi. Burada, tam da arkasında biri vardı.

Bedenini döndürmeye çalıştığı an vururlardı onu.

Ağacın arkasında saklanmaya çalışan kadınına doğru bir adım attı. Aydan yansıyan ışık tenini bembeyaz etmişti. Rüzgârdan uçan saçları yüzüne doğru bir set çekmiş, sanki Baybars’a bakma diyordu. Bakma.

Kendini açıklamak istedi ama doğru kelimeleri bulup da konuşamıyordu.

“Ben-” Piraye'nin bacakları titrerken adamın kendisine doğru geldiğini gördüğü gibi bilinci tamamen bedenini terk etti. Toprağa yan düşen bedeni sızıyla dolup taştığında gözleri yarım kapanmıştı. Bedeni uyuşuyordu. Yavaş, yavaş.

Yerde kanlar içinde yatan adamın kanı tüm saçına ve yüzünün yanına bulaştığı o an ölmek istedi. Bu toprağın onu diri diri içine almasını istedi. Bunların hiçbiri gerçek olamayacak kadar karanlıktı. Bu kadar karanlık mümkün müydü?

Gözlerini kapatmadan önce bir el silah sesi daha geldi. Ama bu çok silik bir silah sesiydi.

Baybars sırtında hissettiği sıcaklıkla karışık acıya gözlerini yumup dizleri üzerine çöktü. Yanında gözleri kapanmış kadına ve yüzüne sıçramış kanlara baktı. Burada ölecekti.

Son bir dirayet gösterip Piraye’nin elini tuttu. Bunu niye yaptığını sorsanız o an cevap veremezdi. Gözleri önüne annesi geldi.

Sonra yerde yatan kadın.

Annesinin yanan uzun kahve saçlarını gördü.

Kana bulanmış kahve saçlara baktı.

Ailesini alevlere teslim edişini gördü. Yine ve yine!

Her Allah’ın günü! Her yastığa kafasını koyduğunda! Her rahat nefes alışında, bir gün uyuduğunda, bir tebessüm ettiğinde, ailem dediği insanları gördüğünde!

Her gün,

Her gün yandı.

Her gün biraz daha eksildi.

Hatta o kadar eksildi ki, bir daha asla tamamlanamayacak zannetti.

Daha fazla ölüm görmek istemiyordu. Biri daha ölsün istemiyordu. O kadının kim olduğunu bilmeden ciğeri dağlandı. Tam göğsünün ortasına bir ateş düştü o akşam. Ve o kadar çok yaktı ki canını, Piraye ne söylerse söylesin gözünü kapattı, kulaklarını sağır etti. Hiçbir şey o gece gibi yakmadı canını.

Kadının bir ölüyü aratmayacak soluk parmaklarını avuç içine alıp sarmaladı.

“Hiçbir şey olmayacak.” Diyebildi.

“Koruyacağım seni.” Söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Hiçbir suçu olmadan olaylara karışan bu kadını gücü yettiğince koruyacaktı.

Sırtına giren ağrı onu kaskatı bıraktı. Nefesi boğazında asılı kaldı. Koca bedeni Piraye’nin yanına düşerken gözleri yavaşça kapandı.

O kan ikisinin bedenini de kapladı. Kokularını sildi. Ölüm her yanlarını sararken toprak bedenlerini almak için yanıp tutuştu. Belki de o an almalıydı.

Bunca acıya değmediğini görünce almalıydı...

... 

Birbirlerine tutundular. O kadar sıkı sarıldılar ki bir beden olmuşlardı.

Onca ayrılığa rağmen buluştukları, teselli oldukları yer yine birbirlerinin koynu oldu. Piraye Baybars'ın omuzlarından o düşmesin diye tutuyordu. Ama düşecek bir yer kalmamıştı ki. Onlar en dipteydi zaten.

 

O kadar uzun zamandır ayrı kalmışlardı ki ne kadar sarılsalar yetmeyecek gibi gelmişti. Piraye Baybars’a sarılınca hangi derdine yanacağını şaşırmıştı. Bu adamın neresine sarılırsa orası kırılıp dökülüyordu. Ellerine tutunuyor, kolları yanıyordu. Saçlarını okşuyor, yüzü hasret kalıyordu.

Elleri sırtına yetemiyordu. Omuzlarındaki yükü kaldırıp da alamıyordu. Öylesine çaresizdi ki hiç bu kadar mahcup olmamıştı.

... 

Sıcak.

Etrafımı saran sıcak bir şeyler vardı.

Belim ağrıyordu. Elimi belime atarken gözlerimi yarım açıp olduğum yere baktım. Burada mı uyumuştum?

Kafamı olduğu yerden kaldırdım. Belimin dört bir yanına sarmaşık gibi sarılan kolları yavaşça çektim. Yerde uyumuştuk. Birbirimizin yanında.

Kollarını yavaşça iki yana bırakırken yüzünü izliyordum. Kemikli burnu, düz bir çizgi halinde olan dudaklarını ve ilk defa çatmadığı kara kaşlarını... Hepsini yeni fark ediyordum.

Zaten her şeyi yeni fark ediyordum. Bu ironik duruma gülmek istedim. Ama o kadar canım yanıyordu ki bunu yapamadım. Onu ve yaşadığı şeyleri düşünmek yüreğimi kor gibi yakıyordu.

Bunca şeye tek başına nasıl katlanmıştı? İnsan böyle bir şeye nasıl katlanırdı? Ailesi bildiği insanların hangisinin anne babasının katili olduğunu düşünüp nasıl da kafayı yememişti? Belki bilmediğim tonla şey olabilirdi, ama emin olduğum bir şey varsa o da bu olayın arkasında Turanlardan birilerini bulacaktık. Belki hiç beklemediğimiz, belki de çok emin olduğumuz, en başından beri rengini belli eden insanlar olacaktı. Ama olacaktı. Bu çok acı verici olsa da perdenin ardında onun ailesinden insanlar bulacaktık.

Biraz mırıldanıp diğer tarafına döndü. Belli ki yerde yatmayı yadırgamamıştı, rahat gözüküyordu.

Yavaşça ayağa kalkıp mutfağa geçtim. Susamıştım ve saat çok geç olmuştu. Yengeme haber versem o bir şekilde abime açıklardı. Cebimdeki telefondan Lale’yi ararken tezgâha yaslandım.

Bir iki defadan sonra açtı.

“Alo? Kızım neredesin sen?” Başka bir odaya geçtiğini duydum.

“Sakin ol yenge.” derken başım çatlayacaktı.

“Hülyayla da kavga etmişsiniz, abin evde seni soruyor. Neredesin Piraye?”

“Baybars’ın yanındayım.” sesimi sakin tutmaya çalıştım. Olanlardan sonra Lale de en az abim kadar karşıydı ve ona da bir şey diyemezdim.

Yine de sessizce söyleyeceği şeyi bekledim.

“Ne işin var peki orada?” sakince sorduğu soruda kırgınlık seziyordum. Elimle telefonu sıktım.

“Konuştuk.” diyebildim. Bana inanırdı, bundan yana bir endişem yoktu ama abime durumu açıklayamazdık. Onu zor duruma da sokmak istemiyordum ama hızlı gelişen olaya müdahale edememiştim.

“Ne konuşacaksınız Piraye? Ya da neyi konuştunuz? O birini öldürmekle yargılandı, anlıyor musun? Bunu anlayabiliyor musun?”

“Lale bir dakika dinle beni lütfen.”

“Hayır! Dinlemeyeceğim. Sürekli seni dinliyoruz. Bu sefer Baybars gelip konuşacak! Artık abin onu kovar mı kovmaktan beter mi eder bilemem, ama kendini açıklamak zorunda. Abin inanana kadar.” Telefonu kapattı. Yüzüme kapanan telefonu tezgâha bırakıp derin bir nefes aldım. Onu daha önce hiç bu kadar sinirli görmemiştim. Bu sefer daha da zor olacaktı. Herkes için.

O şekilde biraz durup düşündüm. Buna ihtiyacım vardı. Zaten sabahki olanları üzerimden atamamışken bir de bu çıkmıştı. Yavaş hareketlerle arkamı döndüm. Kollarını bağlamış, kapı ağzından bana bakıyordu Baybars. Duymamış olmasını diledim ama yüzündeki sinire bakılırsa her şeyi duymuştu.

“Her şeyi duydun değil mi?”

“Evet.” Dolabı açıp su aldım. Şu an soğuk sudan başka bir şey beni kendime getirmezdi.

“Belli ki canın sıkılmış.” İçtiğim suyun yarısını tezgâha bıraktım. Çok normalmiş gibi onu oradan alıp kendisi içti. Gözlerimi ondan çekip ellerime sabitledim.

“Sıkıldı elbet. Nasıl sıkılmasın?”

“Ben konuşurum o zaman.” kafamı hemen kaldırdım. Ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştım ama anlaşılan o ki ciddiydi.

“Saçmalama Baybars. Abim bu sefer çığırından çıkar.” Ve şu an bunun olması hiç mi hiç iyi olmazdı. Mutfaktan çıkıp karanlık çöken evde sürgülü kapıdan bahçeye çıktım.

Hava soğumuştu.

“Abinle konuşmazsak anlamaz Piraye. Kaçmak bir şeyi değiştirmez bu konular eninde sonunda konuşulacak.”

“Kaçmıyorum ki, sadece bu kadar şey fazla. Daha birbirimizi çözemedik biz, geride çözülecek çok şey var ve bu beni korkuttuğu kadar yoruyor.” Tükendiğim doğruydu bunu göz ardı edemezdim. Ama o da tükenmişti. Birbirimizi tüketmiştik.

Yavaşça yanıma gelip bana sarıldı. Kocaman kolları beni esir alırken orada ilk defa bu kadar güvende ve sıcak hissettim. Sıcaklık böyle bir şeymiş demek dedim kendi kendime. Sarılmak bu kadar önemliymiş.

“Seni bilemem ama ben seni çözdüm, yani kendi adınıza konuşun Piraye Hanım.” Güldük. Kafamı biraz daha kaldırıp yüzüne baktım. Her şey bu kadar normalmiş gibi ilerleyemezdi. Ona bakınca uzaklaşsam mı yakınlaşsam mı yoksa koşarak bir yere saklansam mı kestiremiyordum.

“Hiçbir şey normal değil.”

“Şu an, şu saniye her şey normal Piraye.”

“Hayır. Sen sandığım kişi değilmişsin. Ve bu normal değil.” dedim. Bunca zaman sandığım şeylerin aslında öyle olmadığını öğrenmek, Düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyordum.

“Zaman. Zamanla her şey normale dönecek.”

Keşke. Öyle olmasını her şeyden çok isterdim ama bu kadar engel varken, birinde yıkılmasam bir diğerinde mutlaka yıkılacaktım. Birine sabretsem birinde yeter artık diyecektim.

“Benden uzak kalmak istemiyor musun?”

“Bunu hiç düşünmedim.”

“Neden?”

“Çünkü bilmiyordun. Ve aklı başındaki her insan senin davrandığın gibi davranırdı.”

“Yani seni öldüremeye çalışırdı.”

“Aynen öyle.” daha çok sarıp sarmaladı beni. Kokusunu alan ciğerlerim derin derin soluklar alırken yaşadığımı hissederek kollarımı kaldırıp beline sarıldım.

“Bana isteyerek sarılıyorsun.”

“Sana isteyerek sarılıyorum.” Tebessüm ettiğini biliyorum.

“Ve bu paha biçilemez.”

 

 

Bölüm : 02.01.2026 18:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...