34. Bölüm
naz / LAHZA / Bölüm:31| II. Kitap “Huzurun Kıyısında”

Bölüm:31| II. Kitap “Huzurun Kıyısında”

naz
nazaydin

Uzun bir aradan sonra Merhabalar arkadaşlar! Nasılsınız? Ben çokça iyiyim, vakit buldukça buralarda olacağım artık.
II. Kitaba geçtik, sizlerin büyük ilgisini toplayan Lahza’da yeni bir dönem başlıyor! O zaman tekrardan bizimle olmaya varsanız biz hep VARIZ!😄🎈

Uzatmadan bölüme geçelim. Keyifli okumalar, oy ve yorumlarınızı bekliyorum…⭐️🩵

 

 

 

Bahar Ece KANER


 

19 Mart, Şimdiki Zaman

İzmir/Urla

 

 

Bazı şeyler, insanın hayatında bir anda olmaz.
Bir günde değişmez hiçbir şey.

Ne kalbin iyileşir bir gecede,

ne de bir sabah uyandığında “tamam, artık her şey yolunda” diyebilirsin.

Ben diyemedim.

Ama yine de…

bir şekilde oldu.

Yavaş yavaş.

Kırılarak, yorularak, bazen vazgeçmenin eşiğine gelip yine de devam ederek…

Oldu.

Eskiden hep bir yere yetişmeye çalışıyormuşum gibi hissederdim.

Sanki hayat benden bir adım öndeydi de ben hep arkasından koşuyordum.

Ne zaman durup nefes alsam, bir şey eksikti.

Bir huzur, bir tamamlanmışlık… adı neyse artık.

Sonra anladım.

Huzur dediğin şey, bir yere varmak değilmiş.

Birine varmakmış.

Bir eve…

bir kalbe…

bir “biz”e.

Şimdi dönüp baktığımda, yaşadığım her şeyin beni buraya getirdiğini görüyorum.

İstediğim gibi değil belki… ama olması gerektiği gibi.

Bir adamın omzuna başımı koyup hiçbir şey düşünmeden durabildiğim bir hayata…

Sabah uyandığımda ilk gördüğüm şeyin sevdiğim yüz olduğu günlere…

Ve en önemlisi…

Anne” diye seslenen bir sese.

Ege.

Hayatımda ilk defa birinin nefesi benimkine karıştı o gün.

İlk defa kalbim, kendi ritmini unutup başka bir kalbe ayak uydurdu.

O küçücük eller… o bana ait olan ama benden ayrı bir dünya olan varlık…

Beni ben yapan her şeyi yeniden yazdı.

Artık korkularım bile değişti.

Kendim için değil… onun için korkuyorum.

Kendim için değil… onun için güçlü duruyorum.

Ve Arhan

Bazı insanlar vardır, hayatına girmez…

hayatının ta kendisi olur.

O benim sığınağım oldu.

Yorulduğumda durduğum yer…

kırıldığımda toparlandığım yer…

bazen en büyük kavgam, bazen en büyük huzurum…

Ama hep benim.

Biz… kolay olmadık.

Ama gerçek olduk.

Şimdi ise elimde kalan şey, kocaman bir hikâyenin ardından gelen o sessiz cümle gibi:

Değdi.”

Her şeye rağmen… değdi.


 

“ANNEEEE!”

İşte o ses…

Gerçek hayatın kendisi.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Deniz kokusu doluyor içime. Urla’nın sabahı… hafif serin, biraz rüzgârlı… ama tanıdık.

Gözlerimi açıyorum.

Karşımda masalar, sandalyeler, yarım hazırlanmış bir gün…

Mutfağın içinden gelen tabak sesleri…

Ve tezgâha yaslanmış, elinde bir fincan kahveyle bana bakan Enes.

“Dalma yine,” diyor gülerek. “Daha gün yeni başlıyor.”

Gülümsüyorum.

Çünkü haklı.

Gün yeni başlıyor.

Ve ben… artık kaçmıyorum.

Yaşıyorum.

Tam ortasında.

“Annee dedem ıhmamur istiyormuş!”

Başımı çeviriyorum.

Koşarak bana gelen küçük bir mucizeyle.

Ve hayat…

tam da olması gerektiği yerden devam ediyor.

“Ne istiyormuş?” Dedim gülerek. Karşımda dili dönmeyen minik bebeğime.

”Ihmamur!”

Elimi kaldırıp sarıya kaçan alnına yapışmış saçlarını kenara çekerken, “ıhlamur olmasın o oğlum?” Dedim. Ege elimi tutup kafasından uzaklaştırırken beni çekiştirmeye başladı.

”Nereye çekiştiriyorsun? Yine terlemişsin koşturma demedim mi Ege.”

Hafif kızarmış yanaklarını şişirdi “Dedemle yakalamaç oynuyorduk, sonra o yorulup oturdu ve ıhmamur istedi! Hadi yapalım!”

Çekiştirmesine ayak uydurup beraber tezgahın arkasına geçtiğimizde Ege, onun için özel aldığımız ahşap merdivene tırmanarak tezgaha erişti.

”Egeciğim sen ıhlamuru french presse koy,” diyerek kurutulmuş ıhlamur yapraklarının olduğu kabı önüne koydum. Daha öncede yaptığından alıştığı işlemi hevesle yapmaya başladı.

Bende su kaynarken oğlumun minik elleriyle, epey dikkatle yaptığı işi izlemeye koyuldum.

Ege aylar önce üçüncü yaşına girmişti.

“Üç yaş…”

Söylerken bile garip geliyor. Daha dün gibi… kucağımda küçücük bir bebekti. Sadece ağlayan, sadece bana bakan… sadece bana ihtiyaç duyan.

Şimdi bakıyorum…

Kendi cümlelerini kuruyor.

Kendi kararlarını veriyor.

Bazen bana kızıyor bile.

‘Anne ben büyüdüm.’

Diyor.

Gülüyorum.

Ama içimde bir yer… biraz sızlıyor.

Çünkü ben… onun büyümesini izlerken, biraz biraz o eski hallerini kaybediyorum.

O ilk “anne” dediği anı…

Gece yarısı uykulu gözlerle bana sarılışını…

Kokusu hâlâ üstümdeymiş gibi hissettiğim o bebek günlerini…

Özlüyorum.

Ama sonra bir şey oluyor.

Bir anda dönüp bana sarılıyor mesela.

Hiç beklemediğim bir anda, “Seni çok seviyorum anne” diyor.

İşte o an…

Geçmişle bugün birbirine karışıyor.

Anlıyorum.

Ben hiçbir şey kaybetmiyorum aslında.

Sadece… şekli değişiyor.

Onun sevgisi büyüyor.

Onun dünyası genişliyor.

Ve ben… o dünyanın içinde hâlâ bir yerdeyim.

Belki eskisi gibi merkezinde değilim.

Ama hâlâ en güvenli yeriyim.

Bu da yetiyor.

Hatta bazen… fazlasıyla yetiyor.

Onu izliyorum yine.

Kendi kendine konuşuyor, bir şeylere kızıyor, sonra unutup gülüyor.

Hayat onun için ne kadar basit…

Keşke diyorum bazen, biraz onun gibi olabilsem.

Bu kadar düşünmeden…

Bu kadar korkmadan…

Sonra fark ediyorum.

Ben zaten onun sayesinde böyleyim.

Daha sabırlıyım.

Daha güçlü…

Ve garip bir şekilde, daha yumuşağım.

Annelik böyle bir şey galiba.

İnsanı aynı anda hem kırılgan…

hem de yenilmez yapıyor.

Ege tekrar bana bakıyor o sırada.

Göz göze geliyoruz.

“Anne bak!” diyor heyecanla.

Sanki dünyadaki en önemli şeyi gösterecekmiş gibi.

Gülümsüyorum.

Çünkü onun dünyasında…

gerçekten de öyle.

Ve ben…

Onun gösterdiği her şeyi izlemeye razıyım.

Büyümesini de…

değişmesini de…

benden uzaklaşmasını bile…

Yeter ki hep dönüp bana baksın.

Ve o gözlerle…

beni hâlâ “anne” olarak görsün.

 

•••

Restoranın cam kenarındaki masa, her zamanki gibi en sakin köşeydi. Dışarıda deniz, griye çalan bir maviyle kıyıya vuruyor; dalgaların ritmik sesi içerideki hafif uğultuya karışıyordu. Hava serindi ama içerisi sıcaktı. Camlara vuran rüzgârın sesi bile huzurlu geliyordu insana.

Aydın, o masada tek başına oturuyordu.

Omuzları biraz daha düşmüş, saçlarına düşen aklar eskisinden daha belirgin olmuştu. Elinde telefonu vardı ama bakışı ekranın içinden çok daha uzağa gidiyordu sanki. Arada başını kaldırıp denize bakıyor, sonra tekrar ekrana dönüyordu.

Zaman… onu yavaşça değiştirmişti.

Ama en çok da, fark edilmeden.

O sırada mutfak tarafında küçük bir telaş vardı.

“Dikkatli tut,” dedi Bahar, tepsinin bir ucundan tutarken.

“Tutuyorum!” dedi Ege, dili hafif dışarıda, bütün ciddiyetiyle.

Tepsinin üzerinde iki bardak ıhlamur vardı. Buharı ince ince yükseliyor, hafif tatlı kokusu etrafa yayılıyordu. Ege, sanki dünyanın en önemli görevini yapıyormuş gibi ağır adımlarla yürüyordu.

“Dökme ama,” dedi Bahar hafif gülerek.

“Dökmem!” diye karşılık verdi hemen.

Birlikte masaya doğru ilerlediler.

Ege dedesini görünce yüzü aydınlandı.

“Dedeee!” dedi neşeyle.

Aydın başını kaldırdı. O an yüzünde beliren ifade… yumuşak, derin, biraz da duyguluydu.

“Gel bakalım,” dedi.

Ege tepsiyi masaya bırakır bırakmaz gururla dikildi.

“İhlamur yaptık sana. Afiyet olsun!”

Aydın’ın gözleri bir an torununda kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi.

“Eline sağlık aslanım.”

Ege, görevini tamamlamış bir asker edasıyla başını salladı.

“Ben tuvalete gidicem!” diye bağırarak koştu. “Enes daycaa!”

Koşarak uzaklaştı.

O an masada bir sessizlik kaldı.

Bahar, tepsiyi düzeltti. Bardakları babasının önüne itti. Kendisi de karşısına oturdu. Ihlamurun kokusu aralarında yumuşak bir boşluk gibi yayıldı.

Camın arkasında deniz vardı.

İçeride… geçmiş.

Aydın bardağı eline aldı. Bir süre konuşmadı. Sadece o buharı izledi.

Sonra yavaşça,

“Eskiden ben sana ıhlamur yapardım,” dedi.

Bahar’ın dudakları kıvrıldı.

“Hatırlıyorum.”

“Hasta olurdun… sabaha kadar başında beklerdim.”

Bahar gözlerini kaçırdı. Camdan dışarı baktı.

“Çok hastalanırdım ben,” dedi hafif bir gülümsemeyle.

“Çok inatçıydın,” diye düzeltti Aydın. “İlaç içmezdin. Kaçardın.”

İkisi de hafifçe güldü.

Sonra yine sessizlik.

Ama bu sefer o sessizlik… boş değildi.

Aydın gözlerini kızına çevirdi. Uzun uzun baktı. Sanki ilk defa görüyormuş gibi.

“Büyümüşsün,” dedi.

Bahar hafifçe kaşlarını çattı.

“Baba…”

“Yok,” dedi Aydın başını sallayarak. “Gerçekten büyümüşsün.”

Bir an durdu.

“Ben fark etmedim ne zaman oldu.”

Bahar’ın içi hafifçe sıkıştı. Ama sustu.

Aydın devam etti:

“Bir gün elini tutup okula götürdüğüm kız… şimdi karşıma geçmiş, çocuğuyla bana ıhlamur getiriyor.”

Gözleri dolmadı belki… ama sesi değişti.

“Zor mu?” diye sordu aniden.

Bahar bu soruya hazırlıklı değildi.

“Ne?”

“Anne olmak.”

Bahar bir an düşündü. Gerçekten düşündü.

“Zor,” dedi sonra. “Ama… güzel.”

“Nasıl güzel?” diye sordu Aydın.

Bahar hafifçe gülümsedi.

“Yoruluyorsun… bazen kendini unutuyorsun… bazen ne yaptığını bile bilmiyorsun. Ama sonra gelip sana sarılıyor ya…”

Durdu.

“Her şey geçiyor.”

Aydın başını hafifçe salladı.

“Aynıymış,” dedi.

Bahar gözlerini kaldırdı.

“Ne?”

“Babalık.”

Bu sefer Bahar sustu.

Aydın, bardağından bir yudum aldı.

“Ihlamurun tadı değişmemiş,” dedi. “Aynı.”

Sonra ekledi:

“Sen değişmişsin.”

Bahar’ın kalbi hafifçe sıkıştı.

“Kötü mü?”

Aydın hemen başını salladı.

“Hayır.”

Biraz daha yaklaştı masaya.

“Güçlenmişsin.”

Bahar bir şey söylemedi.

“Eskiden ağlardın,” dedi Aydın. “Şimdi… içine atıyorsun.”

Bu cümle, Bahar’ın içine dokundu.

Ama belli etmedi.

Aydın onu izlemeye devam etti.

“Anne olmak böyle bir şey galiba,” dedi. “İnsan kendini ikinci plana atıyor.”

Bahar bu sefer gözlerini kaçırmadı.

“Değişiyorsun,” dedi. “Ama kaybolmuyorsun.”

Aydın hafifçe gülümsedi.

“Kaybolmadığını görmek güzel.”

Dışarıda bir dalga daha kıyıya vurdu.

İkisi de bir süre konuşmadı.

Ama o sessizlik… ağır değildi.

Tam aksine.

Yılların, büyümenin, değişmenin… ama kopmamanın sessizliğiydi.

Aydın tekrar kızına baktı.

“İyi ki,” dedi sadece.

Bahar kaşlarını kaldırdı.

“Ne iyi ki?”

“İyi ki bu hayatı kurmuşsun.”

Bahar’ın boğazı düğümlendi. Ama gülümsedi.

“Baba…” dedi, usulca. Gözleri dolmuştu. Sandalyesinden kalkarak masanın etrafından dolaştı ve babasının boynuna kollarını doladı.

Aydın hafif pürüzlü ellerini kızının kollarında gezdirdi. O an ikisi için bir sarılmadan çıkmış, büyülü ve özlenen bir ana dönmüştü.


Akşam, fark ettirmeden çökmüştü.

Günün o telaşlı kalabalığı yerini daha yavaş, daha dağınık bir akışa bırakmıştı. Camın ardından bakıldığında deniz artık koyu bir maviye dönmüş, kıyıya vuran dalgalar daha belirgin duyulmaya başlamıştı.

Restoranın içi hâlâ sıcaktı ama günün yorgunluğu duvarlara sinmiş gibiydi.

Bahar tezgâhın arkasında bardakları yerleştiriyordu. Gün boyu ayakta kalmanın verdiği o hafif ağırlık omuzlarına çökmüştü ama içi… garipti.

Birkaç dakikadır midesi ağrıyordu.

Tam o sırada telefon çaldı.

Arhan.

Bahar’ın yüzü yumuşadı. Hemen açtı.

“Efendim?”

Karşıdan gelen ses… tanıdıktı ama bir şey eksikti.

Ya da fazlaydı.

“Bahar… neredesin?”

Bahar kaşlarını hafifçe çattı.

“Restorandayım. Sen?”

“Çıkıyorum. Hava da karardı zaten… geleyim sizi alayım, eve geçelim.”

Sesindeki ton…

Düzdü. Ama düz olamayacak kadar kontrollüydü.

Bahar bunu hissetti.

“İyi olur aslında,” dedi. “Ama biz birazdan çıkıcaz zaten.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Biz?” diye sordu Arhan.

“Enes’le. Ege’yle babam çıktı. Çarşıya gittiler, birkaç eksik alıcaklar. Sonra anneme geçeriz diye düşündük.”

O an.

Hattın diğer ucunda bir şey değişti.

Bahar bunu duymadı belki… ama hissetti.

Arhan’ın nefesi bir an kesildi.

“Ne dedin?” dedi bu sefer daha net, daha sert.

Bahar şaşırdı.

“Çarşıya gittiler diyorum. N’oluyor Arhan?”

Bir adım geri attı istemsizce.

Arhan’ın sesi artık aynı değildi.

“Ne zaman çıktılar?”

“Yarım saat falan oldu… Arhan ne oldu?”

Bu sefer sessizlik yoktu.

Ama o sessizliğin yerini… bir şey almıştı.

Gerginlik.

Arhan hızlı konuşmaya başladı.

“Bahar beni dikkatli dinle.”

Bahar’ın kalbi bir anda hızlandı.

“Ne—”

“Çarşı meydanında az önce bir olay oldu.”

Sesi daha da sertleşti.

“Ciddi bir olay.”

Bahar’ın parmakları telefona daha sıkı sarıldı.

“Nasıl yani?”

“Detaya giremiyorum şimdi,” dedi Arhan. “Ama orası şu an karışık. Ekipler orada.”

Bahar’ın nefesi daraldı.

Babam…” dedi fısıltıyla. “Ege…”

 

 

 

Bölüm Sonu.

Bölüm : 23.03.2026 13:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...