
Son kez keyifli okumalar!!🥹
<3
Aylar sonra...
Simay Naz Akgül
Dünyan alt üst olacak diye korkuyorsun, ya altı üstünden daha güzelse?
İnternette gördüğüm bu alıntı aslında benim hayatıma en büyük örnekti. Çok şey yaşamış, çok acılar çekmiştim, çektiğim acı kadar acı da çektirmiştim ancak yolun sonunda mutluluğu yakalamıştım.
"Leyla, hocanın verdiği ödevi unutma."
Gülerek konuşan Gökçe'nin bana hitabına güldüm. "Unutmam unutmam."
Okullar açılmıştı. Yıllar önce hayalini kurduğum bu okul yurt dışında olmasa da burada açılmıştı ve ben hayallerimi yaşıyordum. Bu okula geldiğim her an Yaman abim ve Mahir abime içimden o kadar çok dua ediyordum ki, sırtları yere gelmezdi valla.
Telefonum çaldığında çantama atmış olduğum telefonumu çıkararak ekrana baktım. Asaf arıyordu. "Asaf arıyor," Dedim yanımdaki kıza kısa bir açıklama yaparak. Neşeyle telefonu açtığımda, "Efendim aşkım?" dedim istemsizce etrafımda gezinen bakışlarımla.
Evet aylar sonunda sevgilim olmayı hak kazanmıştı. Yakın olsak da bana bir o kadar yaklaşamıyordu ki en sonunda onu çıldırtmıştım. Şimdi ise dolu dolu aşkım demesi beni o kadar güldürüyordu ki...
"Ne yaptın güzelim?"
"Gökçe ile dersten çıktık şimdi. Sen ne yaptın?"
"Selam söyle." dedi okuldaki tek arkadaşıma. İsmail ve Sümeyye'nin üniversiteyi şehir dışında tutturmaları, Ali Baran ve Asaf'ın; Emre, Selim ve Nihat ile aralarına mesafe koyması ile arkadaş grubumuz gittikçe küçülmüştü. Ali, Asaf ve Zeliş burada, aynı okulu tutturmuşlardı ancak ben yine onlardan ayrı olarak bu okula geliyordum. Hepimiz bir yana dağılmıştık ancak akşam telefonları elimize aldığımızda yine yan yanaydık.
İlk başlarda o kadar yalnızdım ki burada, benim gibi yalnız kalmış Gökçe ile karşılaşmıştım. Şüphesiz ki Asaf çok sevinmişti çünkü yalnız kalmama benden daha çok üzülüyordu. Zeliş ve Sümeyye için aynı şeyi söyleyemezdim tabii, ikili en yakın arkadaşımın onlar olduğunu unutmamam gerektiğini her seferinde söylüyorlardı.
"Zeliş'le Ali'yi bekliyoruz." dediğinde Zeliş'in arkadan homurdanma sesi geliyordu. Asaf güldü. "Atışmışlar yine Ali'yle."
"İso ve Sümeyye bile sevgili olup şehir dışına çıktılar, bunlar hala aynı yerde." diye homurdandım gülerek. Zeliş Ali'nin burnunu sürtüyordu ve bana kalırsa en iyisini yapıyordu. Bu konuda sonuna kadar onun arkasındaydım.
"Boş ver onları, eve mi geçiyorsun yavrum sen?"
Başımı salladım. "Mahir gelecekti."
Ve evet ona hala abi demiyordum. Planım ise bugün beni okuldan almaya gelen adama gün sonunda bu sürprizi yapmaktı. Aylardır o kadar çok çabalamıştı ki... Bir ara evleri birleştirdik sanmıştım, o derece bizim evden çıkmıyordu.
"Tamam yavrum, öğleden sonraki derse girmem belki, haberleşiriz."
"Tamam aşkım, görüşürüz."
"Yeşil'im," gülümsedim. "Seni seviyorum." en güzel alışkanlığımızdı belki de telefonu kapatmadan önce seni seviyorum demek.
"Bende seni seviyorum." dedim hemen şımararak. Yanımda Gökçe bu halime güldüğünde taklidimi de yapıyordu bir yandan. Telefonu kapattığımda karşımızdan gelen çocuğu işaret ederek bende onun taklidini yaptım.
"Eee, sağ ol Çağrı, teşekkürler Çağrı, çok iyi bir-" koluma vurduğunda heyecandan elleri de titremişti platonik aşığın. Çağrı bize bakmadan yanımızdan geçip gittiğinde asıl Leyla olan arkadaşım bir süre arkasından bakmıştı. Elimi omzuna atarak önüne döndürdüm onu. "Şu çocuktan ne anlıyorsun Allah aşkına? Burnu düşse eğilip almaz herif, nefret ediyorum. Üzme şu çocuk için kendini."
Okulun burada yeni açılması ile çok fazla kişi değildik esasında. Şu anlık 4 sınıf açmışlardı, Çağrı ise ilk seçilenler arasında olduğundan olsa gerek, A sınıfındaydı. Hepimizin seviyesi farklıydı, öğrendiklerimizde farklı oluyordu elbette. Gökçe ve ben B sınıfında yer alıyorken bu kız nerede denk gelmişti bu çocuğa? 160 kişi arasında Çağrı'yı mı bulmuştu?
Ben onu başkasıyla shipliyordum. "Naz!" diye bağıran Akın'la adımlarımızı durdurdum. Gökçe yüzünü buruşturduğunda merakla arkamı dönmüştüm. Aceleci birkaç adımla karşımda dikildiğinde bakışları çok kısa bir an suratsız olan Gökçe'ye döndü. "Nasılsın?"
Gülümsedim çünkü shipim yan yanaydı. Evet, Çağrı'nın düşman kesildiği Akın'la shipliyordum Gökçe'yi. Bence Çağrı'nın bir yarası vardı, yoksa okula ilk seçilmiş olan Akın'a ne diye öfke besleyecekti?
"İyiyim Akın, sen?"
"Bende iyiyim." bakışları Gökçe'ye döndü. "Sen iyi misin?"
Gökçe göz devirdi. Akın'la doğru düzgün konuşmuşlukları yoktu bildiğim kadarıyla. Okulda dolaşan birkaç dedikodudan dolayı önyargıyla yaklaşıyordu Akın'a. "Sana ne?"
"Cansel hocadan azar işitmişsin duyduğum kadarıyla?"
Onun sorar tavrına yüz ifadesi değişmedi Gökçe'nin. "Hala seni ilgilendiren kısmını bulamadım?"
O an gelen korna sesi ile bakışlarım bahçenin önünde duran arabaya çevrilmişti. Mahir camı açıp kendini gösterirken Akın ve Gökçe'ye döndüm. "Akın abim geldi, gitmem gerekiyor. Önemli bir şey mi diyecektin?"
"Yok, sonra da söyleyebilirim."
"Güzel güzel, sonra görüşürüz. Gökçe," Gökçe şu an yedi sülaleme sövüyor olmalıydı onu Akın'la bırakacağım için ancak yapacak bir şey yoktu. "Kanka sonra haberleşiriz, görüşürüz öptüm." Ona uzaktan öpücükler yollarken arabaya gittim hızlıca.
Arabaya bindiğimde Mahir eğilip saçımdan öpmüştü. "N'aptın abisi?"
"Aynı," heyecanla koltukta geriye yaslandım ve bahçede kalmış Gökçe ve Akın'ı işaret ettim. "Gökçe sövüyor bana şu an."
Arabayı çalıştırdığında gülüyordu bana. "Neden?"
"Akın'dan nefret ediyor çünkü Çağrı da ondan nefret ediyor ama Akın Gökçe'den hoşlanıyor bence. Ben shipliyorum ikisini."
Beni asla anlamadığından emindim ancak beni kırmamak adına gülmüştü. Eğilip radyodan bir şarkı açmış, onun beni götüreceği yere kadar şarkıya eşlik etmiş, onun kulaklarına yeterince zarar vermiştim.
<3
Yemek yerken bana işlerinden bahseden Mahir'i merakla dinliyor anladığım kadarıyla sorular soruyordum. Yaman'a, Ali'ye abi dedikten sonra onunla bir kez konuşmuş, zamanı gelmedikçe abi demeyeceğim demiştim. Ailesi vardı, çocukları vardı, onlarla da ilgileniyordu ancak o yoğun temposunun arasına bu zamanlarda daha çok beni eklemiş, benimle vakit geçirmek için can atmıştı.
Yusuf abimi kıskandığını söylemişti Yaman abime bir kere. Merak etmiştim nedenini çünkü Yusuf abime hali hazırda daima abi demiştim. Yaman abime ve Ali Baran'a sonradan abi demeye başlamama rağmen neden Yusuf abimi kıskanıyordu?
Yusuf abim demişken, Selin ablayla o kadar mutluydu ki... Gerçekten kendi ailesini kurmuştu kerata. Doruk'a o kadar güzel baba olmuştu ki, dünya üzerindeki tüm babalar onu kıskanırdı.
"Naz, daldın?"
Bakışlarım bana seslenen abime döndüğünde gülümsedim. "Yusuf abim geldi de aklıma, göreve çıkacakmış sanırım, biliyor muydun?"
Derin bir nefes verdi. "Biliyorum." dedi bu konu canını sıkıyor gibi. Gittiği görevleri önceden sadece beni arayarak haber veren abimin elbette öncelik sırası değişmişti. Önce Selin ablaya, ardından babamlara haber veriyordu. Beni üçüncü sıraya bile atmıyordu, kardeşler arasında kurulan gruba göreve gidiyorum yazıyordu sadece. En azından artık onu bekleyen kişi sayısının epey bir arttığının farkındaydı. Üçüncü sırayı abilerimle paylaşmak hiç sıkıntı değildi.
Daldığını fark ettiğimde elimi havada salladım ohoo der gibi. "Binlerce göreve gitti geldi, bazen yaralandı bile. Bir şey olmaz. Hem... Artık daha dikkatli olacaktır. Herkesi unutsa, onu bekleyecek oğlunu unutmaz."
"Pırlanta gibi çıkmışsınız o ailenin içinden, gurur duyuyorum ikinizle de." dedi yüzündeki gülümsemeyle.
Aynı şekilde gülümsedim ona. "Sizde çok şanslısınız tabii, benim gibi bir kardeşiniz ve onun gibi bir abiniz var."
Güldü. "Ne kadar mütevazisin öyle?"
Başımı salladım onur duyduğumu göstererek. "Öyleyimdir, teşekkürler canım benim."
"Deli kız..." dedi tebessüm ederek. Onunla sohbet ederek bitirdiğimiz yemek faslından sonra nereye gittiğimizi öğrenmek için darlayacaktım ancak buna müsade etmemiş, ben ağzımı her açtığımda uzanıp açtığı radyonun sesini biraz daha arttırmıştı. Yine de keyfimin azalmasına neden olmamıştı çünkü bugün onun en mutlu günü olacaktı. Dolayısıyla da benimde.
<3
(Bu kısım tamamen Akça'ları anlatacak, istersen bir sonraki emojiye kadar kaydırabilir, Akça'lara ne olduğunu okumak istersen kalabilirsin. Öpüldün bayss<3 )
*Yazar*
Dört bir yanı duvarlarla kaplı, çatısı olan ev, ev de değil saray. Nazlı bu eve ilk geldiğinde böyle düşünmüştü. Kocaman bir ev, yıkılmış bir aile, toplanmaya muhtaç kalp kırıklıkları...
Mutluydu, kendinde onları toparlayacak gücü görüyordu. Mutsuzdu, geride bıraktığı ailesini özlüyordu.
"Seni sormamışlar bile, hepsi de Simay'ın yanında, senin sesini duymasına rağmen seni umursamadı, Simay'ı sormaya devam etti. Tamam abinler sana önyargılı ama görmüyor musun? İlk geldiğinde dediğim gibi onlara bağlı kaldıkça bize odaklı kalamıyorsun. Bir seçim yapmazsan eninde sonunda yapmak zorunda kalacaksın, süreci uzatmak sana zarar verir."
Mihrimah Akça tüm samimiyetiyle bu cümleleri ona söylerken Nazlı kabullenmişti. Kendi içinde zorlansa da uzaklaşmıştı aile dediği insanlardan. Mutlu olurum sanmıştı, başaramamıştı çünkü başkasını yakan ateş sıra ona geldiğinde küle dönmemişti. Onu da sarmış, onu da yakmış, onu da bir başına bırakmıştı. Küle dönen ateş değil, kendisi olmuştu.
Yıl olmuş muydu bu eve geleli? Hatırlamıyordu. Şimdi ona sorsalar, o güne dönse bu eve asla gelmezdi.
Toparlayacağını düşündüğü ailesi paramparça olmuştu. Mehmet Akça hapishanedeydi. Arkada kalan Mihrimah Akça'ya tüm çocukları sırtını dönmüştü çünkü hepsi de nefret etse de Naz'ın göz göre göre zehirlendiğini bilmiyorlardı. Anne ve babaları onları da kandırmıştı.
Hepsi kendi hayatlarında dibe çökmüştü çünkü aylar öncesinde Türkiye'nin sayılı zenginlerinden olan Akça ailesi önce Naz'ın kendini haber yapmasıyla başlayan ardından açılan dava ve öğrenilen gerçeklerle hızlı bir düşüş yaşamışlardı. Kutay temelli olarak yurtdışına gitmişken Bartu neredeyse batmanın eşiğine gelmiş şirketi kurtarmak için son çırpınışlarını yaşıyordu. Barın ve Çınar'ın okulda yaşadıkları zorbalıklar ikisinin de psikolojisini mahvetmişken Elif artık ona kafes gibi gelen bu evden çıkmıştı. Daha mütevazi bir hayat yaşamak adına okul değiştirmiş, şehir dışına çıkmıştı.
Ne Mihrimah Akça ile arası iyiydi Nazlı'nın ne de abi bile diyemediği kardeşleriyle...
Çok ağlamıştı, yalvarmış, diğer ailesine ulaşmaya çalışmıştı. Unuttuğu bir gerçekse onların telefonunda engellenmiş olmasıydı. Kendi tercihiydi oysa, en başta o açmıyordu onların telefonunu, şimdi kendisi bekleyemezdi ulaşabilmeyi.
"Allah'ım," diye mırıldandı acıyla. Evden çıktığında tam uzaklaşmamışken arkasını döndü, ona saray gibi gelen evin içinde aradığı mutluluğun topraklarına gömdüğü acıyı hissetti. "Bilseydim," dedi kendi kendine gözlerinden birer damla yanağına düştüğü sırada. "Bilseydim gelir miydim?"
Bilse, inansa Naz'a, anlattıklarına deli saçması demese, içine atlamak istediği dünyanın ışıltısına kanmasa, kalır mıydı bu evde? Defalarca kez onu uyaran Naz'a döner miydi sırtını? Kendine dikkat et diyen Yusuf'a hak etmediği cümleleri söyler miydi?
Adımlamaya başladı. Nereye gittiğini umursamadan sokakta sadece adımladı. İçinde ona gerçekleri haykıran sesini susturmak için ya da sadece onun sesini dinlemek için, o da hangisi için olduğunu bilmeden yürüdü.
Aylar önce evinin prensesiydi. Mutluydu, o kadar mutluydu ki dünya üzerinde ondan daha mutlu bir insan olamazdı. Şimdi ise yapayalnız kalmıştı. Çıkmıştı evden mesela, nereye gidecekti? Çocukları ona sırt döndü diye annesinin evine giden Mihrimah Akça'ya mı gidecekti? Nerede olduğunu bilmediği Kutay ve Elif'in yanına mı yoksa? Geri dönemezdi, Bartu ona karşı önyargısını kırmış olsa da o duyduğu hiçbir cümleyi unutamıyordu. Çınar'ın Asaf ile ettiği kavgayı öğrendikten sonra onunla da arası hiçbir zaman tamamen iyi olmamıştı.
O da 17 yaşında çocuktu. Adalet miydi? Hem ailesini kaybetmişti hem de arkadaşlarını. Sevdiği çocuk bile hiçbir şey yapmadan önce de bakmıyordu suratına.
"Hak etmedim!" diye mırıldandı yanağından akan yaşlarla bilmediği sokakta yürüyorken. "Ben böyle bir hayatı hak etmedim."
Adımları yerdeki bir taşa takıldı, yere kapaklandı. Dizleri, elleri acıdı ama en çok kalbi. Bağıra bağıra, hıçkırarak nerede ve ne halde olduğunu umursamadan ağlamaya devam etti.
"Çok acıyor!" dedi hıçkırıklarının arasından. "Allah'ım çok acıyor!"
Önünde diz çöken bedeni gördüğünde korkudan geriye kaçmaya çalıştı ancak bu gördüğü yüzü tanıyana kadar sürdü.
"Çok mu acıyor?" dedi şefkatle. "Büyüyeceksin, kabulleneceksin. Gel, yaranı sarmamız gerekiyor."
"Neden geldin?" dedi öfkeyle. Öfkeli mi olması gerekiyordu yoksa hayatında olan insanların gerçek yüzlerini gösterdiği için sevinmeli miydi bilmiyordu. Bildiği tek şey canının acısıydı.
"Sen yaşındaydım istenmeyen çocuk olduğumu öğrendiğimde," diye mırıldandı karşısındaki adam onun gibi yere çökmüşken. Bir dizi yere değiyorken karşısındaki kızı korkutmamaya çalışıyordu. "Hayallerime onay verilmediğinde, yaşadığım ev bana ev değil hapishane gibi hissettirmeye başladığında."
"Nasıl yaptın?" sokağın ortasında yerde gözyaşları içinde bulunmasını umursamadı Nazlı. İnsanların gözünde daha acınası bir hale gelemezdi zaten. Elinin üstüyle hızla silmeye çalıştı yüzünü ancak çok da başarılı olamamıştı. "Nasıl çıktın o evden? Ben beni tutmamalarına rağmen çıkamıyorum. Tek başıma kaldım."
"Asker olmak istiyordum, bunun için hepsini geride bıraktım ve yatılı okula gittim." dedi Yusuf sakince. "Tek kalmak bu yaşlarda korkutucu gelebiliyor ancak seni daha güçlü yapacağını unutma."
Güldü Nazlı. Histerik bir gülüştü bu. "Onu neden yalnız bırakmadın öyleyse? O ne zaman arkasını dönse sen vardın!"
Yusuf başını iki yana salladı. "Şimdi seni kucağıma alacağım ve arabaya götüreceğim. Önce yaralarına bakacağız, ardından nasıl olacağına."
Nazlı gözlerinden yaşlar süzülürken sesini çıkarmadı. Yusuf onu kucakladığında düşmemek için kollarını boynuna dolamıştı. Ağlaması bir an dinmiyorken, "çok acıyor..." diye mırıldandı kendisine bile yabancı gelen bir sesle.
Acıyan diz kapakları ya da avuç içleri değildi, Yusuf biliyordu ancak yorum yapmadı. Acırdı, insanın yüreği acıdığında tenine rüzgar dahi değse acıtırdı canını.
"Neden?" dedi Nazlı arabaya bindiklerinde Yusuf onun emniyet kemerini bağladıktan hemen sonra kendi emniyet kemerini bağlarken. "O her şeye rağmen mutluyken ben neden bu hale geldim?"
"Kendini başkasıyla kıyaslamaya devam edersen mutlu olamazsın." dedi Yusuf. "Anlamıyorsun, sana anlattıklarım hep bir kulağından girdi diğerinden çıktı değil mi? Bu evin sana da mutluluk getirmeyeceğini söylemiştim Nazlı. Sana her şeyi anlattım, geç de olsa Yaman da uyarmadı mı seni? Bile bile attın kendini ateşe."
"Yardım etme o zaman," kafasını kaldırıp bakmadı bile Yusuf'a. Başı bile o kadar ağır geliyordu ki bedenine, yasladığı yerden kaldırmadı. Bakışları camdan dışarıya bakıyordu ancak ne gördüğünü bile bilmiyordu. "Niye geldin?"
"Çocuksun da ondan," dedi Yusuf bir an beklemeden. "Bu hayatta herkesin kendi tercihlerinin bedelini çekmesi gerektiğine inanırım ancak Nazlı, sende benim onların elinden kurtardığım kardeşim yaşındasın. Her şeyin ötesinde, kan bağımın olduğu kardeşimsin." Yutkundu. "Naz için ayrı, senin için ayrı endişelendim. Naz'a yaptıklarını öğrendiğimde sana da aynısını yapmasınlar diye tetikte beklediğimi hiç mi fark etmedin?"
Öyle miydi? Fark etmemişti Nazlı. Dudak büktü bu yüzden. Artık önemi kalmamıştı, ona bir şey yapmamışlardı ancak bu parçalanmış hayatın içinde olmak ona yaptıkları en büyük kötülük olmuştu. "Nereye götürüyorsun beni?"
"Daha iyi hissedebileceğin, kendi ayakların üzerinde durabileceğin bir yere." Bakışları yanındaki kıza kaydı. "O eve geri mi dönmek istersin?" Nazlı tüm gücü bedeninden çekilmiş gibi yavaşça başını iki yana salladı. Hayır istemiyordu. Kutay ve Elif gibi bu evden siktir olup gitmek ve bir daha asla dönmemek istiyordu. "O zaman beni dinleyeceksin."
"Evet?"
Yusuf 17 yaşına bakıyor gibiydi. Aynı tükenmişlik, aynı vazgeçiş vardı. "Akgül'lere dönmek mi istiyorsun?"
Nazlı bunu uzun zamandır düşünmemişti. Evet pişmandı bu eve geldiğinden, evet özlemişti aile dediği insanları ancak dönmek istiyor muydu?
"Hayır." dedi boş bakışlarını Yusuf'a çevirerek. "Onlar benim ailem değiller." Kabulleniş miydi? Öyleyse Nazlı kabulleniyordu. Akgül'lerin hayatında güzel bir anı olarak kalmasını kabul ediyordu. Artık istese de dönemezdi.
"Hedefin hala aynı mı?"
"Ne?"
"Hala hukuk mu okumak istiyorsun yoksa MSÜ'den mi devam edeceksin?" derin bir nefes verdi Yusuf. "Hukuk istediğini en son Yaman'a söylemişsin, bunun üzerinden aylar geçmiş. MSÜ'ye girmek istediğini de Barın'a demişsin, güzel bir puan da almışsın. Kendini denemek için mi girdin o sınava yoksa hedefin mi değişti?"
"Bilmiyorum."
"O halde karar ver, seneye hem YKS'ye hem de MSÜ'ye gireceksin. Hedefine göre de ilerleyeceğiz." Bu sene YKS'de yüksek bir sıralama yapmış olsa da açıkta kalmıştı. Ne istediğini de bilmiyordu, sanırım psikolog olan başka bir arkadaşından onun adına randevu almalıydı. Hatta bunu tam şu an yapmak istedi. "Seni bir arkadaşımla tanıştıracağım," dedi bu yüzden kararının ani olmasını umursamadan.
"Olur." umurunda bile değildi Nazlı'nın. Sadece geçiştirmek için cevaplamıştı.
Aralarında bir telefon sesi yankılandığında Nazlı'nın bakışları onun telefonuna kaydı. Biriciğim yazıyordu. Yüzünde bir gülümseme yer edindi ancak mutluluğun kıyısından geçmiyordu. "Neden açmıyorsun?" dedi telefonu meşgule atan Yusuf'a. "Seni merak etmiş olmalı." cevap vermedi Yusuf. Telefonu açmamış olsa da durumu anlatan kısa bir mesaj atmıştı. Naz'ın Nazlı konusundaki hassasiyetini bile bile yalan söyleyemezdi. "Onun arkasında dağ gibi duran abisisin, lütfen, cevap ver."
"Sırtını dönmeseydin üç tane abin vardı arkanda dağ gibi duracak." dedi Yusuf dayanamayarak. Bu cümleyi söyledikten hemen sonra dilini ısırmıştı ancak iş işten geçmişti, Nazlı bunu duymuş, bir kez daha kırılmıştı. Cevap vermedi, başını tekrardan cama çevirdi ve dışarıyı izledi.
Her tercihinin onu kucağında çiçeklerle beklemediğini 17 yaşında öğrenmişti Nazlı. Tercih onundu, acısını da kendisi çekecekti.
<3
*Simay Naz Akgül*
Yusuf Abim: Nazlı yanımda, iyi değil sonra döneceğim sana.
Gördüğüm mesaja nasıl tepki vermem gerekirdi? Bilmiyordum ancak parmaklarım benden bağımsızca gezindi klavyede.
Siz: Dikkat edin abi.
"Ne daldın öyle telefona?" Günü tamamen beraber geçirecektik ancak çıkan bir aksaklıktan kaynaklı Ali Baran'da bize dahil olmuştu. Telefonun ekranını ona çevirdim. Mesajı okuduktan hemen sonra derin bir nefes verdi ancak tek kelime etmedi.
"Eeee abi?" dedi mesajlara bir tepki vermek yerine, arka koltuktan kafasını Mahir abim ve benim aramdan uzattığında. "Nereye götürüyorsun bizi?"
Duraksadı Mahir abim. "Sinemaya gidecektik, uyar mı sana da?"
"Of saçma sapan film izlemeyin de." diye homurdandı hemen. Gülerek onun da sevdiği filmin vizyona girdiğini hatırlattığımda manyak çocuk araba kullanan adama sarılmaya çalışmıştı.
"Lan salak, bırak kaza yapacağız şimdi!"
Kahkaha attığımda ikisi bir tartışmanın içine girmişlerdi. Benimse aklımda güzel planlar vardı. Ona yalnızken itiraf etmek istiyordum. Hayır abartıya bakar mısın alt tarafı abime abi diyeceğim, şurada şafak operasyonu düzenlemediğim kalmıştı! Yine de içimdeki heyecanı dindiremeden onlarla aldığımız mısırlarla beraber salona geçmiştik.
İkisinin arasında otururken film başlamadan telefonu kaldırdım, ne kadar karanlıkta çıkmış olsak da anı köşeme ekleyeceğim bir fotoğraf daha çektim.
Sevgili günlük, sağımda gördüğün adam beni başta umursamamış, sert davranmış olsa da şimdi gördüğün gibi benim yanımda kocaman sırıtarak elinde mısırla oturuyordu. Bu planı yapan da oydu ayrıca. Aylardır ne kadar çabaladığını yazdım bu sayfalara, sanırım bugün onun en mutlu günü olacak.
Solumda gördüğün çocuksa... Onun yolu daha engebeliydi. Yine de her şeye rağmen herkesten daha değer verdiğim bir insan olmuştu. Nefret sevgiyi besliyordu, ondan etimle kemiğimle nefret ediyordum başta. Şimdi sorsan, Yusuf abimin dahil olmadığı en sevdiğim abi sıralamasında birinci yere adını altın harflerle adını kazımıştı.
Gözlerim önümde oynayan filmde olsa da beynimde dönen, günlüğüme yazacağım satırlara güldüm. İki yanımda da oturan abilerim filme gülmüş olsa da benim güldüğüm şey bu zamana kadar gelişimizdi.
Kaç yaşıma gelirsem geleyim buna şaşıracağımı, bunu hatırlayarak güleceğimi biliyordum.
"Çok iyi değil miydi?" diyen Ali Baran'a başımı çevirdiğimde çoktan arabadaydık. Filmi izlemiş, aynı keyifle arabaya binmiş ve Yusuf abimin isteği üzerine onlara gidiyorduk.
"Aşırı iyiydi, çok güldüm." dediğim yine aynı neşeyle. "Yaman abimler gitmiş mi?"
Yaman isminden sonra gelen abi kelimesiyle ne kadar sevinse de kendi adına üzülen adama bakmadan Ali Baran'a döndüm. "Yaman abimin Yusuf abiden çıktığı mı var sanki?"
Alayla kurduğu cümle istemsizce güldürmüştü çünkü haklıydı. Selin ablayla beraber kalan Ayperi abla, Selin ablayla Yusuf abimin evlenmesinin ardından tek başına yaşamaya başlamıştı. Ne kadar kabul edemeyeceğini söylese de Yusuf abim onu ikna etmişti.
Yusuf abim melek gibiydi. Yalakalık olsun diye değildi bu kelime, cidden bir melekti. Kim zordaysa, kimin yardıma ihtiyacı varsa, kimin acı çekmeye, mutlu olmaya ihtiyacı varsa oradaydı. Çınar ve Barın'ın ona neler dediğini biliyordum, o hiç ağzını açıp söylememişti ancak ben kendim duymuştum. Buna rağmen Mehmet Akça hapishaneye girdiğinde onları defalarca kez aramış, okulda uğradıkları zorbalıklarla ilgili gerekli kişilere müdahalede bulunmuştu.
Nazlı mesela, kader ortağımdı ama bile bile atmıştı kendini ateşe. Özellikle kendimi haber yaptığım gece abime ağıza alınmayacak mesajlar atmıştı. Yaşadığımız hayatı hak ettiğimizle ilgili, onun mesleğiyle ilgili kalp kırıcı birçok söz... Yine de abim onun yanındaydı bugün.
Ergenliğim deli dolu geçmişti ki hala geçiyordu. Bana bile sabrediyordu. Bu adama melek demeyecektim de ne diyecektim?
"Annemleri almış," dedi Baran başımdaki düşünce balonunu sesiyle patlattığında. "Bizi bekliyorlarmış. Göreve gidecek ya, ondan istemiştir hep bir arada olalım diye."
"Ali, çocukların yanında gereksiz laf etmeyin, çocuklar anlamaz üzülür." demişti Mahir dikiz aynasından Baran'a bakarken. "Hele ki Doruk." diye eklediğinde Ali'nin ortamı yumuşatacağım derken daha da geren şakalarından bahsettiğini anlamıştık. Doruk abime öyle çok alışmıştı ki, tek eksiği sanırım ona baba dememesiydi. Gerçekten, ne kadar onun için zorundalıkla olan bir evlilik olsa da abim hem Selin ablaya hem de Doruk'a bunu hissettirmiyordu. O hep baba gibiydi ancak şimdi gerçekten baba olmuştu. Düğüne gelen Cihan abiyle bir ara konuşurken, "Operasyonlarda deliliğini konuşturmayacak artık, daha dizgin hareket edecek. En çok buna seviniyorum çünkü bu deli her operasyonda sanki ölüme gidiyordu." demişti. Oladabilirdi çünkü onun kaybedeceği bir şey yoktu. Bunca zaman tek başına gelmişti buralara, bundan sonra da onun için en şerefli şey olurdu bu ülke uğruna ölmek.
Şimdi bunu çok istese de kaybedeceği şeyler kazanmıştı. Yine isterdi bunu belki ancak karısı ve oğluna bu acıyı yaşatmamak için daha dikkatli olacaktı.
"Naz hadi," diyen sesle bakışlarımı yan tarafıma çevirdim. Araba durmuştu, bakışlarım tanıdık sokakta gezinirken geldiğimizi yeni fark etmiştim.
"Dalmışım," diye mırıldandım emniyet kemerimi çıkarırken. "Ali Baran insene sende."
"Siz insenize." dedi inatla. İnat edecek ne vardı? Adama abi diyecek ardından bir şey olmamış gibi eve çıkacaktım ama yalnızken diyeyim istiyordum.
"Ali insene!"
"Dedikodumu mu yapacaksın?" Mahir ikimizi de umursamadan indiğinde bakışlarım ona döndü. Bizi hiç de umursamıyordu. Arabadan hızla indiğimde benimde ardımdan Ali Baran inmişti. "Aşk olsun Naz'ım balım, gidiyorum işte!"
Mahir arabanın kontağında bastığı düğmeyle arabayı kitledikten hemen sonra arkasına bakmadan binaya ilerliyorken Ali Baran da onun hemen arkasındaydı.
"Abi!" diye seslendim bir cesaretle. Adımları dursa da bana değil, arkasındaki Ali Baran'a dönmüştü. Seslenişimle Ali Baran'da bana dönmüştü ancak benim bakışlarım Mahir'deydi. "Abi!" diye yineledim kendimi bu yüzden.
"Oha!" dedi Ali aydınlanmasıyla Mahir abime döndüğünde. Mahir abim tekrardan seslenmemle bu sefer bakışlarını bana çevirdiğinde göz göze gelmeyi beklemiyor gibi duraksadı. İçimdeki cesaret dinmeden ona doğru adımladım ve kollarımı beline dolarken başımı da göğsüne yasladım. "Her şey için teşekkür ederim abi."
Karşılık almadım. Sesini çıkarmadı ancak karşılık da vermedi. Başımı kaldırıp yüzüne bakacak cesaretim an itibariyle yok olduğundan ellerimi çekip ondan uzaklaşacaktım ki beklemediğim anda bana karşılık verdi.
"Nasıl beklemiyorsam, bir an Ali'ye teşekkür ettin sandım, deli bana niye sarılıyor diyorum." dedi yaşadığı şoku belli edecek bir ses tonuyla. Kafamı onun göğsüne gömmüş olmanın cesaretiyle gülerken daha sıkı sarıldım ona. "Ben en son Defne'm ile Ömer'imden baba kelimesini duyduğumda şok geçirmiştim."
"Ben şok etmeyi severim." dedim kikir kikir gülerken.
Kollarımdan tutarak uzaklaştırdı beni aramızda biraz boşluk bırakarak. "Bir daha de bakayım?"
Şımardım. "Ne diyeceğim ki?"
Sinir oluyor gibi kaşlarını çattı. "Kız desene!"
"Yukarıda Yusuf abimler bizi bekliyorlar abiciğim, hadi gidelim." parmak uçlarıma çıktığımda hızlıca yanağına öpücük kondurdum ve kendimden beklemediğim bir hızla binaya doğru koşturdum. Arkamdan binadaki herkesi cama çıkartacak kadar yüksek sesle kahkaha atan Ali Baran'a normal şartlarda eşlik edecek olsam da şimdi hafiften utanmamdan kaynaklı ona baya bir sövmekle meşguldüm.
Abisine abi dedi diye olay yaşayan tek insandım resmen ya! Yine de gurur duyuyordum kendimle. 17 yaşımda abi diyebilmiş olmak... Rakiplerim üç yaşında bile değilken bu üstün başarıyı 17 yaşımda tamamladığım için altın madalyamı bekliyordum.
Nefes nefese merdivenlerden çıkarken arkamdan sakince konuşarak gelen abilerimi duyuyordum. Abilerim... Ciddi ciddi hepsine abi demiştim, şaka gibiydi. Kendimle gurur duyuyordum ancak konu Yaman ya da Ali Baran değil, Mahir abimdi. Bu yüzden onda bulundurduğum cesaret balonum hızlıca patlamış utanarak kendimi eve atmanın derdine düşmüştüm. Hızlı çıktığımdan nefes nefese kalmış, bu yüzden daha kapıya vurmamıştım bile. Ben henüz kapıyı çalmamışken kapıyı açan Yaman abimse yüzündeki gülümsemeyle bakıyordu suratıma.
"Ne?" dedim dikkatle bakıyor olduğundan ayakkabımı çıkarır çıkarmaz içeri girdiğimde. Üstümdeki ceketi çıkarıp asarken bile gülümsüyordu. Hatta gülümsemesi kocaman bir kahkahaya döndüğünde ona deliymiş gibi bakmaktan kendimi alıkoyamadım. "Ne oluyor be? Delirdin mi?"
"Sizi gördüm!" keyif sebebi şimdi anlaşılmıştı işte. "O ne güzel seslenmekti, abimin aklını aldın." elini saçıma atıp karıştırdığında hem kaküllerimi bozduğundan hem de ardımdan gelen Mahir abim ve Ali Baran'ın gözükmesinden kaynaklı hafif bir çığlık attım.
"Bırak be beni, kime ne seslenmesi? Kaküllerimi bozdun!" tüm çirkefliğimle üç abimi de kapı önünde bırakarak salona gittim. Cidden tamtakır herkes buradaydı. Ayperi abla bile Selen yengemin yanında oturmuş derin bir sohbetin içindelerdi. "Ben geldim!" dedim uzata uzata ayakta olan Yusuf abime ilerleyerek sarıldığımda.
Kollarını bana doladığında, "Hoş geldin abim." dedi saçıma bir öpücük kondurarak. "Neye ciyakladın kapıda?"
"Hiiiç," dedim omuz silkerek. Bu ailede alıştığım bir şey varsa o da ev kırk kişi de olsa onlarla teker teker sarılıp hoş geldin beş gittin faslına katılmaktı. Bu yüzden bu fasıla katılmış, herkesle selamlaşarak sarılmış en sonda kendimi babam ve annemin arasına bırakmıştım.
Hemen babamın göğsüne sığındığımda salona girmiş olan abilerimin gözleri herkesten önce bana dönmüştü. "Üçte üç," dedi Ali Baran sesini yüksek tutarak. Mahir abimi işaret etti iki eliyle. "Bu adam, Akgül ailesinin medarı iftiharı, sonunda kraliçemiz Simay Naz Akgül tarafından abilik vazifesiyle şereflendirildi." Ellerini birbirine sertçe çarparak alkışlamaya başladığında, o deli, ailemiz ondan da deli olmak üzere ona ayak uydurmuş ve herkes alkışlamaya başlamıştı.
Ayperi ablanın, "Nasıl yani? Sende abi dedi diye bayılmıştın, anlamadım?" dediğini duyduğum sırada utançla kafamı gömmüştüm babamın göğsüne.
Babam gülerek saçlarımı okşamaya başladığında Yaman abimin, "Anlatacağım sonra, sen alkışla." dediğini duymuştum. Ömer, Defne ve Doruk herkesin aksine anlamasalar da neşeli çığlıklarla beraber alkışlamışlardı.
"Salak," diye homurdanan Mahir abimle kafamı kaldırdım az biraz, onu görecek kadar. Yüzündeki tebessüm her zaman ki gibi durgun değil aksine gerçekten mutlu olduğunu gösteriyordu. Yüzümde onunla benzer bir gülüş belirdiğinde Selin ablanın yanında keyifle oturan Yusuf abimle göz göze geldik.
Onunla bu evde sadece ikimiz varken Akgül ailesini anlattığı anı anımsadım. İkimizde bir başımıza kalmıştık. Şimdiyse belki de benim hayatım güzel olur umuduyla bana anlattığı insanları önce ailem olması için çabalamış sonrasında da kendi ailesi yerine koymuştu. O insanlar sayesinde tanıdığı kadınla kendi ailesini kurmuş, ailecek oturuyordu.
Kötü bir karakter olduğumu savunmuştum her an. Hiçbir zaman mutlu olamayacağımı, kötü karaktere iyi son yazan bir yazarın mürekkebinden dökülmüyorum demiştim. Şimdiyse anlıyordum ki, kötü karakter değil muhtaç bir karaktermişim. Sevgiye, neşeye, adalete, mutluluğa.
Sonum bundan sonra ne olurdu bilmiyorum ancak ben ailemle olduktan sonra daima mutlu olacaktım.
<3
Gökçe: Seni geberteceğim!
Gökçe: Sonra da sarılacağım.
Gökçe: Bilmediğin bir sürü olay oldu!
Gökçe: Ya nerdesin nerde????
Gökçe: Gelmiyorsun kaç gündür okula?
Siz: Şeyy
Siz:

Siz: Sümsüm'ün yanına gelmiş olabilirim
Gökçe: *ses kaydı*
"Gökçe yedi ceddime söven bir ses kaydı attı," diye mırıldandım kızlara, çektiğim fotoğrafı Gökçe'ye attığımı da söyleyerek.
"Açsana," dedi Sümeyye merakla. Gökçe'yi çok merak ettiğinden birkaç kez telefonda konuşmuşlardı ama Sümeyye bizi terk edip başka şehirlere okumaya geldiğinden daha karşılaşmamışlardı. Ali Baran ve Asaf ise buldukları ilk fırsatta önce Zeliş'in annesini sonra kendi annelerimizi ikna etmişti. Kendimizi bir anda onların yanında bulmuştuk.
"Allah cezanı vermesin Naz!" diye bağırarak başlamıştı ses kaydına Gökçe. "Bana desen uçarak gelirdim, resmen ekildim!" birkaç saniye beklemiş ve sakince devam etmişti. "Kızlara sevgiler saygılar, en yakın zamanda onlarla tanışmak isterim. Girls night bile talep edebilirim çünkü bugün Çağrı, Akın'la kavga etti."
"Ne?!" yaşadığım şokla telefona döndüğümde ses kaydını bu sefer ben açtım. "Allah o Çağrı'nın da belasını versin, şu serserinin nesini sevdin ki? Akın'la shipliyorum ben seni, ne dağ ayısı ne de hanımcı. Tam ayarında, olursunuz siz bununla."
Kızlar cümlelerime şaşırmamışlardı çünkü okuldan her döndüğümde onların da yaptığı gibi gün içinde yaşanan tüm olayları onlara anlatıyordum. Gökçe ve bulunduğu üçgeni de onlara anlattığımda tek olmadığımı anlamıştım çünkü onlarda Akın'la shipliyorlardı Gökçe'yi. Çağrı'dan bir sap olmayacağının hepimizin farkındaydık, Gökçe dışında.
"Gökçe, git Akın'ın yaralarını sar bence." dedi Sümeyye gülerek ses kaydını daha bitirmemişken. "Senin için etmediyse o kavgayı, bende bir şey bilmiyorum."
"Sevdiğini söylemeyen korkaklar için çabalama Gökçe," diyen Zeliş sanırım yanımızda diğerleriyle konuşan Ali Baran'a da laf atıyordu. Öyle ki onun bu cümlesinden sonra erkeklerin dikkati de bize dönmüştü. "Akın'ın eli mi yok? Sarsın kendi yarasını!"
"Sen Zeliş'i boş ver, bizi dinle." dedim kararlılıkla. "Git Akın'ın dudaklarına yapış. Yapış ben arkandayım."
Ses kaydını bitirip gönderdiğim sırada, "Ohooo!" dedi İso. "Siz düzeltmediniz mi arayı daha?"
Bakışlarım cevap vermek için ağzını aralayan Ali Baran'a çevirirken Asaf'la göz göze geldim. Başıyla kapıyı işaret ettiğinde kızlara çaktırmadan sessizce mutfağa ilerledim. Mutfağa girdiğimde belimi tezgaha yasladım ve kapıya bakmaya başladım. Neyse ki canım sevgilim beni çok bekletmemiş ve hemen ardımdan gelmişti. Muhtemelen salonda çıkmış olan tartışmayı duymamak adına kapıyı kapattığında gülümseyerek izledim onu.
"Gitsin dudaklarına yapışsın öyle mi?" dedi ellerini iki yanımda tezgaha yasladığı sırada. Yüzümde bilmiş bir gülümseme oluştuğunda kollarımı boynuna doladım. Bu hamlemle bir eli belime dolandığında beni kendine çekmişti.
Yüzümü biraz daha yüzüne yaklaştırdım. "Hıhım. Ne olmuş ki?"
"Bilmem," diye mırıldandı bakışları dudağıma kaydığında. Dudaklarımı yaladığım sırada beni dahası varmış gibi çekti kendine. "Ne olabilir ki?"
Bakışlarım dudaklarına kaydığında ona cevabı sözlü olarak değil de fiziksel göstereyim dedim, dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Altta kalmayı sevmezdi canım sevgilim, karşılığını da aynı hırçınlıkla veriyordu.
Elimden birini saçlarına çıkardığımda, "Abin..." dedi nefes nefese benden ayrılarak. Çok da uzaklaşmamıştı benden. Alıp verdiği her nefesi hisseder durumdaydım. Şu an ona fazlasıyla yükselmiştim de ayrıca, Ali ya da diğerleri umurumda değildi, tekrardan dudaklarına yapışmam an meselesiydi. "Mahvediyorsun beni."
"Ali'yi siktir edebilir miyim?"
"Hayır," dedi sırıtarak. Dağınık saçları, öpüştüğümüz için kızaran dudakları ve nefes nefese kalmış olsa da sırıtması... Aklımı başımdan alıyordu.
Kapı hiç beklemediğimiz anda aralandığında panikle onu göğsünden ittim, bakışlarımı balkona çevirdim. O ne haldeydi bilmiyorum ancak içeri giren İso, "Naz mal mısın?" dediğinde bakışlarımı ona çevirmiştim. Asaf'ı mutfağın ortasında gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmış şekilde beklerken gördüğümde omuz silktim. "İçeride abisi manitasıyla tartışır, bu burada manitasını götürür... Şaka gibi bir aileye denk geldik ya."
"Öf tamam sus," dedim hemen çirkefleşerek. "Niye geldin?"
"Evimin mutfağına girdiğim için çok özür dilerim hanımefendi," diye homurdandı dolaba ilerlediği sırada. Asaf bana göz kırptığında bir şey demeden çıkmıştı mutfaktan. "Sümeyye'ye su götüreceğim, su içmeyi unutuyor."
"Çok güzel oldunuz he," dedim bunun mutluluğuyla yüzümde kocaman gülümseme olduğunda. "Allah'ım nazarlar değdirmesin."
"Amin." dedi uzata uzata. "Bir de seninkileri halletseydik." derken Ali Baran ve Zeliş'i kastettiğini hemen anlamıştım üstün zekamla.
"O biraz zor, Ali Baran Zeliş'in gözleri önünde çekti Deniz'in acısını. Birden çıkıp seni seviyorum Zeliş deyince kız da inanmıyor doğal olarak."
"Olurlar bunlar, Zeliş'in öfkesi dinsin bir." dediğinde onu onaylar gibi başımı salladım. O beklememi söyleyerek içeriye gittiğinde Sümeyye'ye suyu verip geri gelmişti.
"Ulan İso, sizde oldunuz ya." dedim neşeyle sırtına vurduğumda. "Üzmüyorsun değil mi Sümsüm'ü?"
"Ölürüm Sümsüm'e, ne üzmesi?" dedi çok saçma bir şey diyormuşum gibi. "Ailesini özlüyor bazen, ona bir duygulanıyor ama onun dışında problemimiz olmuyor valla. Ben bir adım atarsam on adım atıyor. Onun her adımına karşılık vermek de benim boynumun borcu hani."
"Duygulandım amına koyayım ya..." olmayan göz yaşımı siliyor gibi yaptığım sırada kolunu koluma vurarak benim gibi kalçasını tezgaha yasladı.
"Sana sizi sorardım ama adamı götürdüğüne canlı canlı şahit olduğum için soramayacağım. Gelmesem bir sonraki aşama yataktı herhalde?" koluna en sertinden bir sille çaktığımda kocaman bir kahkaha attı. Beni sinir etmeye bayılıyor gibi kolunu omzuma atıp bizi tezgahtan uzaklaştırdığında aynı zamanda salona da ilerletmişti. Zeliş, Asaf bir yanda duruyorken Ali Baran ve Sümeyye bir yanda duruyordu.
"Aranızdan tır geçecek tır," dedim söylenerek Zeliş'imin yanına geçtiğimde.
Ali Baran bir şey diyecekti ancak İso, "Savaşmayın sevişin," dediğinde Sümeyye ve Ali Baran'dan kafasına kırlenti yemişti. Zeliş tepki bile vermemişti çünkü bu sürecin onu da yorduğunu fark etmiştim. Ona onu anladığımı gösteren bir gülümseme verdiğimde kollarımı da dolamıştım. Aynı şekilde bana karşılık verdiğinde, "Tamam be!" dedi İso çirkefçe. "Gelin sizinle dışarı çıkıyoruz."
"Ben bir-" muhtemelen gelemem diyecek olan Zeliş'e, "Aaaa!" diye yükseldi Sümeyye. "Yok öyle gelmem falan, çok özledim sizi ben." gözlerini doldurduğunda yavru köpek bakışlarından atıyordu. "Hadi Zeliş'im ya. Çok özledim sizi!"
"Bende seni çok özledim," dedi Zeliş. "İyi gidelim, biri yüzünden sizin de keyfinizi kaçıramam zaten."
Ali Baran beklemediğim bir anda ayaklanıp Zeliş'in kolundan tuttuğu gibi kendine çekti. "Siz çıkın, geliriz bizde bir saate."
Peşlerinden gidecektim ama İso kolumdan tuttu. "Bırak bağırışsınlar, sonra da öpüşür barışırlar. İso demişti dersiniz, sevgili olmadan gelmez bunlar."
Asaf da onu onayladığında bakışlarım Sümeyye ile kesişti. Başını salladığında onunla birlikte İso'nun onun için düzenlediği odaya gittik. Sümeyye yurtta kalıyordu ancak İso eve çıkmıştı. Arada Sümeyye burada onunla birlikte kalıyordu, bu yüzden de birkaç eşyası da buradaydı.
Biz ayrı geçirdiğimiz günlerin aktarımını beraber yaparken İso ve Asaf da içeriden anlamadığım bir tartışmaya girişmişlerdi. Yine de aklım Ali Baran ve Zeliş de kalmıştı. Umarım İso'nun dediği gibi olur ve öpüşür barışırlardı. İçlerinde bulundukları süreci ne kadar uzatıyorlarsa o kadar yara alıyorlardı. Onlar yarasız bir aşkı en çok hak eden insanlardı.
<3
*Yazar*
Yıllar sonra...
Ninniler söylenir bazı evlerde çocuklar uyuyabilsin diye. Yalanlar anlatılır bazı evlerde insanlar uykusundan uyanmasın diye. Gerçeklerse zorla gösterilir yara kanasın, zehrini akıtsın diye.
Postalları yeri ezerken o kendinden emin adımlarla ilerliyordu yemekhaneye. O gerçeklerin saklanmadığı, neşenin eksik olmadığı, her akşam ninnilerle masallarla büyütülen bir çocuk olmuştu.
Kader ona seçenek sunmuştu. Doğru ya da yanlış, demişti. Kendi ellerimle gösterdim sana, neyi seçeceksin?
Doğru ona uzaktı, yanlışta ısrar etmişti. Israrlarının sonucu ergenliğinde onu mutsuz etse de şimdi mutluydu. Hayalleri sürekli değişen bir insandı, bir şeyde karar kılsa da başka bir meslekte aklı kalırdı ancak karşısına çıkan o adam ona gerçek isteğini göstermişti.
Karşılaştığı üstlerine selam vere vere tamamladığı süreç yemekhanede son bulmuştu. Tabldotunu alarak kendi timinin masasına geçecekti ancak onu durduran görmeyi hiç beklemediği adamdı. Onu bu yola sokan, ona ayakta durma gücünü veren adamdı.
Gözleri kesiştiğindeyse tabldotunu yanındaki masaya bıraktı, selama durdu hemen. "Teğmen Simay Nazlı Akça, İstanbul, emret komutanım!"
"Rahat asker," dedi onun gördüğü insandan çok uzak olan o adam. Askeriye burası, sivilde olduğu gibi olacak değil ya dedi içinden. Yüzbaşıydı onu en son gördüğü dönem, omuzlarındaki apoletlere bakacak olursa şimdi Binbaşı olmuştu. "Çok değişmişsin." diye mırıldandı Yusuf. "Kararını bu şekilde öğrenmek tuhaf hissettirdi."
"Sağ olun komutanım."
Yusuf cevap verebilirdi belki de, onu durduran bir askerin telefonundan gelen ses olmasaydı. Bakışları oraya döndüğünde Nazlı'nın bakışları ise kendi tim arkadaşlarına dönmüştü.
Yusuf arkasını dönerek o masaya ilerlediğinde arkasından Nazlı da onu takip etmişti. Karşılarına dikilen Binbaşı'yı gören askerler selama duracaklardı ancak Yusuf elini kaldırdı. "Kimden geldi o ses?"
"Benden komutanım," dedi aralarından bir asker çekinerek.
"Ne zamandan beri magazin takip ediyorsun?" alay ediyor sanıyorlardı, gerçekten alay da ediyordu ancak yüz ifadesi o kadar sertti ki, kimse bunun alay olduğunu düşünmüyordu. "Aç o haberi."
Asker onu ikiletmedi, elindeki telefonu açarak Binbaşı'ya uzattı.
Ekranda gördüğü kadınla Yusuf bir an gülümser gibi olmuştu. Canlı yayınlanan bir röportajdı ekrandaki. Nazlı telefonun ekranına bakmasa da onu gülümseten sebebi biliyordu. Ergendi nefret besliyordu, şimdi yetişkin bir kadın olmuş, büyümüştü. Yaptığı tüm haksızlıkları görmüş, nefretin boşa olduğunu anlamıştı.
O sırada karşısındaki kadına gülümseyerek bakan Simay Naz, "Tabii ki aileme minnettarım ancak en büyük teşekkürüm abim Yusuf Akça'ya." diyordu abisinin şu an onu izlediğini hisseder gibi. "O olmasaydı ne şu an burada olurdum ne de aileme kavuşabilirdim. O bu hayatımda tanıdığım en iyi insan, ona bir ömür de minnettar kalacağım."
Röportajı yapan kadın samimiyetle gülümsediğinde, "Senin bu denli yükselişinin arkasındaki dağ diyebilir miyiz abiniz Yusuf Akça'ya?" demişti. Sorusunda ima yoktu, okuduğu okullar, aldığı eğitimler, açtığı sergiler, birbirinden özel çizdiği resimler onun torpili olmadığını zaten gösteriyordu.
"Evet," dedi Simay Naz samimiyetle gülümserken. "Yusuf abim başta olmak üzere tüm ailem yükselmemdeki asıl sebep."
"Röportajın sonuna geliyorken size son kez sormak istediğim bir soru var," diyen kadına başını salladı Simay Naz bekliyorum dercesine. "Hayat hikayenizi az çok biliyoruz Simay hanım, peki siz sizi örnek almak isteyen nice gençlerimize bir cümle söylemek isteseydiniz bu ne olurdu?"
"Bir arkadaşım var, kader ortağım dediğim." dedi Simay Naz kameralara bakıyorken. Nazlı sanki onunla göz göze konuşuyor gibi hissettiğinde bir şey demedi, bakışlarını da çekmedi. Merakla dinledi yıllar sonra gördüğü kadını. Eğer tekrardan hastanede karıştığını öğrenmediyse, yıllar önce bir tek ona diyordu kader ortağım diye. "Dürüst olmak gerekirse birbirimizden ölümüne nefret ediyorduk. Yıllardır onu görmüyorum, o da benim gibi hayatla kavgası olan bir insandı. Geçenlerde öğrendim ki o da istediği hayatı kurmuş, istediği meslekte hiç olmadığı kadar mutluymuş hem de."
"Sana." diye mırıldandı Yusuf yanındaki kadının onu duyduğunu biliyorken. Simay Naz cümleleri ne kadar gençlere diyerek söyleyecek olsa da aslında geçmişteki Simay Nazlı'ya ve kendine söylüyordu.
"Hayat hep hırsla sizi devirmek için çabalayacak, siz pes etmeden onunla kavga etmeye devam edin." dedi Simay Naz kameralara bakıyorken. "Çünkü biz öyle yaptık. Ne kadar zorlansak da öyle yaptık ve bugün," gülümsedi Naz ve gülümsedi Nazlı telefonun diğer ucundan onu izliyorken. "o arkadaşımın doğum günü, aynı zamanda benim de."
Nazlı kısa bir an Yusuf'un yüzüne baksa da Yusuf, gözünde hala küçücük olan bu iki kadına gülümseyemezdi bulunduğu ortamdan kaynaklı. Askerlerinin gözündeki imajını zedeleyemezdi. Onun yerine Naz'ın o göreve çıkmadan önce ona verdiği küçük hediye paketini cebinden çıkardı.
"Doğum günümüz kutlu olsun," dedi Simay Naz kameralara bakıyorken.
"Doğum günümüz kutlu olsun," diye mırıldandı Nazlı sessizce. Onu ondan başka duyan kimse olmamıştı ancak kimse duymasa bile hissetsin diye ekrandaki Naz'a bakıyordu. Naz sanki hissetmiş gibi gülümsemesini büyüttüğünde Nazlı'nın da yüzünde aynı gülümseme vardı.
Belki de yanlış zamandı, askerleri bu hediye paketinden sonra birçok dedikodu döndürecekti ancak Nazlı'nın kendisinin abisi olduğunu dile getireceğini bildiğinden içinde tuttuğu gülümsemeyi dudaklarına çıkardı Yusuf, hediye paketini Nazlı'ya uzattı. "Doğum gününüz kutlu olsun."
Yıllar sonrasında ilk kez kutladığı doğum günüydü. Naz haklıydı, onlar kader ortağı olan iki ayrı insandı. Nefret de öfke de gereksizdi. Hayat onları hiç beklemediği noktalara sürüklemişti ve ikisi de mutlu olmanın bir yolunu bulmuştu.
Öyle ki hayat herkesi dilediği noktaya getirmez, bir fırtınada beklemediği, içinden çıkamayacağını düşündüğü çukurlara sürüklerdi. Önemli olansa o çukurdan çıkabileceğin inancını bir an olsun kaybetmemekti.
---------
FİNAL
AĞLARIM DURUN
Çok düşündüm, kitabı bir kez daha okudum bu süre de. Tamamen olmasa da çat pat işte, okudum tekrardan. Bu hikayede yazık olmasını istemediğim tek kişiydi Nazlı. Akçalar açısından yani durun kjvhebfıjvnfscn
Naz'ın dediği gibi kader ortakları onlar, aynı ailenin nefretiyle yaşadılar. Nazlı bunu ne kadar geç ve az görmüş olsa da gördüğü gerçeği değişmiyordu. Final de olsa içim el vermedi onu Akçaların sonuyla birlikte yazmaya.
Akça'lar hak ettiğini yaşadılar, herkes çok mutlu ve yıllar sonra Naz da Nazlı da ergenlikteki nefretin ne kadar gereksiz olduğunu fark ettiler. Büyüdüler, hayatın onları sürüklediği yerden Yusuf'unda yardımlarıyla olsa da ayağa kalktılar. Birisi abisi gibi asker oldu, diğeri hayalini kurduğu mesleğini yaptı, röportaj bile verdi annecim:')
Özel bölümler gelecek elbette, onlarda ve umarım başka hikayelerde görüşmek üzere. Kendinize cici bakın<3
Seviliyorsunuz, çokça!!!!🥹💗💗
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 53.71k Okunma |
5.48k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |