
Gazel Yalçın
Gözlerimi kapattığımda oda hâlâ karanlıktı ama içimde tuhaf bir aydınlık vardı. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide, kalbim sanki bir şey olacakmış gibi hızlandı. Sonra kapı… Odama açılan kapı usulca aralandı. Ne gıcırtı vardı ne de korku. Sanki her zaman olduğu gibi, olması gereken bir anmışçasına.
Başımı kaldırdım. Gözlerime inanamadım.
Cihan kapıdaydı.
Üzerinde en sevdiğim montu vardı; omuzları biraz düşmüş, yüzünde yorgun ama tanıdık bir gülümseme… O gülümseme. Beş gündür içimde kanayan yerin tam üstüne bastı. Ayağa kalkamadım. Nefesim kesildi. “Cihan ?” dedim fısıltıyla, sesim bile inanmaya cesaret edemiyordu. "Sen...misin ?"
“Benim” dedi. Sesi yumuşaktı, sanki kırılacakmışım gibi dikkatli.
"Geldin mi sevgilim ?"
Kafasını salladı. "Geldim, nefesim."
Nefesim.
Bir adım attı, sonra bir adım daha. O yürüdükçe kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Gözlerim doldu. “Gerçek misin ?” diye sordum. “Yoksa… yine mi aklım bana oyun oynuyor ?”
Gülümsedi. Yanıma geldi, diz çöktü. Elleri ellerimi sardı. Sıcacıktı. Gerçekten sıcacıktı. “Ben buradayım” dedi. “Bak, hissediyorsun.”
Hissettim. Parmaklarının arasındaki o tanıdık baskıyı, başparmağının avucumda yaptığı küçük daireyi… Bu bir rüya olamazdı. Olamazdı. Dayanamadım, boynuna sarıldım. Yüzümü göğsüne gömdüm. Kokusu… Dünyadaki her şey susmuştu o an. Sadece onun kokusu ve kalp atışı vardı. "Bedenin niye bu kadar soğuk ?" dedim, başımı kaldırmadan. “Üşüdün mü ?”
Saçlarımı okşadı. "Buz gibi bir hava vardı dışarda."
Kendimi suçlu hissettim. Geri çekilip "Benim yüzümden, üşütüceksin" diye mırıldandım, üzgün üzgün.
Yüzüme dokundu. "Yokluğun kadar etmez."
Üzerimize yorganı örtüp "Seni ısıtmalıyız" dedim. Elimi tuttu,yere indirdi."Sıkı sıkı sarılsan yeter, Güzelim."
Onu yanağından öpmeye başladım. "Çok özlemişim, seni."
"Benim kadar mı ?" dedi, karşılık verirken.
“Beni bırakıp gitme,” dedim. Sesim titredi. “Ne olur… bu sefer kal.” Kollarını daha sıkı sardı. Saçlarıma gömüldü. “Hiçbir yere gitmiyorum,” dedi fısıltıyla. “Seni almaya geldim. İkinizi de.”
Başımı kaldırdım. Gözlerim gözlerine değdi. Kahverenginin o en güzel tonu… İçinde hem acı hem umut vardı. Elimi yanağına koydum. “Cihan, sen benim dünyamsın” dedim. “Sakın bizden vazgeçme”
Alnını alnıma yasladı. “Asla!” dedi. “İnsan, hiç kendini nefessiz bırakır mı ?"
Sonra dudakları dudaklarıma değdi. Yavaş, temkinli… Sanki zamanımız kırılganmış gibi. Öpüşümüz acele değildi; özlemle doluydu. Dudaklarının titrediğini hissettim. Ellerim omuzlarına çıktı. Bir an için dünya gerçekten durmuş gibiydi. Ne babam vardı, ne dört duvarlar, ne kapılar, ne kilitler… Sadece biz vardık. Ve karnımdaki küçük tekme… Cihan gülümsedi, elini karnıma koydu.
“Bak” dedi. “Babasını tanıyor.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. “O seni bekliyor” dedim. “Ben de.”
Birlikte yatağın kenarına oturduk. Saçlarımı kulağımın arkasına attı. O hareket… Üniversite yıllarından kalma. Kalbim sıkıştı. “Her şey bitecek” dedi. “Bunu sana söz diye söylemiyorum. Gerçek diye söylüyorum.”
Tam cevap verecektim ki—
Kapı vuruldu.
Tok. Sert. Gerçek. Bir anda her şey dağıldı. Oda soğudu. Cihan’ın kolları boşaldı. “Cihan!” diye seslendim, elim havada kaldı.
Kapı tekrar vuruldu.
Gözlerimi açtım. Yatağımdaydım. Oda karanlıktı. Kalbim deli gibi atıyordu. Yanaklarım ıslaktı. Karnımın üstünde ellerim… Kapı bir kez daha çalındı.
“Gazel,” diye babamın sesi geldi kapının ardından. “Uyanıksan, odama gel.”
Boğazım düğümlendi. Tavana baktım. Az önce gerçek sandığım her şey, bir rüya gibi dağılıp gitmişti. Ama içimde bir şey hâlâ sıcaktı. Elimi karnıma koydum. Fısıldadım,
“Baban geliyor… rüyada da olsa.”
Ve kapının sesiyle, gerçeğin soğuk yüzüne doğru doğruldum.
Annem evde değildi. Birkaç saatlik işim var deyip gitmişti. Evin içi tuhaf bir sessizliğe gömüldü; duvarlar daha kalın, tavan daha alçak gibiydi. Temizlikçinin mutfakta çıkardığı cılız sesler bile bu evin gerçek sahipleriyle kıyaslanınca anlamsızdı. Babam… Halit Yalçın. Ve ben. Bu evde, bu çatının altında, yalnızdım.
Beni odasına çağırttığında, bunun sıradan bir konuşma olmayacağını biliyordum. Babamın odası her zaman bir mahkeme salonu gibiydi; kararlar önceden verilmiş, savunmalar sadece formaliteydi. Kapıdan içeri girdiğimde pencerenin önünde duruyordu. Arkası bana dönüktü ama varlığı bile omuzlarıma ağırlık gibi çöktü.
“Beni neden buraya kapattığını biliyorum,” dedim, daha o konuşmadan. Sesim beklediğimden daha sakindi. “Ve neden Cihan’la olmamı istemediğini de.”
Yavaşça döndü. Gözlerinde ne şaşkınlık vardı ne merhamet. Sadece ölçüp biçen, tartan bir bakış. “Bildiğini sandığın şeyler seni kurtarmaz, Gazel” dedi. “Haddini bil.”
Acı bir gülümseme yayıldı dudaklarıma. “Ben haddimi yıllardır biliyorum baba. Ama senin bilmediğin bir şey var. Senin geçmişini de biliyorum. Kimlerle, hangi masalarda, hangi kirli anlaşmalarla büyüdüğünü… Annemin suskunluğunun sebebini, Gökhan’ın neden yarım kaldığını, benim neden hep fazla geldiğimi.”
Bir anlık sessizlik oldu. O an ilk defa, yüzünde küçücük bir çatlak gördüm. “Cihan’la olmama izin vermeyeceksin,” diye devam ettim. “Çünkü o senin kontrol edemediğin tek şey. Çünkü onun yanında ben, senin kızın değilim. Kendi kararlarını alan bir kadınım. Birde Umay hanımın oğlu olduğu için değil mi ? Elde edemediğin, kadının."
Çenesini sıktı. “Cihan benim için bir tehdit,” dedi soğuk bir sesle. “Ve tehditler yok edilir.”
Kalbim göğsümde çırpındı ama geri adım atmadım. “Sen kabul etsen de etmesen de o benim hayatım” dedim. “Ve karnımdaki çocuğun babası.”
İşte o an, beklemediğim bir şey oldu. Babam masanın kenarına yaslandı ve sesi, bir bıçak gibi keskinleşti. “O çocuğu doğuracaksın” dedi. “Sonra da babasına vereceksin.”
Dünya bir anlığına durdu. Nefes alamadım. “Ne… ne dedin sen ?”
“Bebeği,” diye tekrarladı, en ufak bir duraksama olmadan. “Doğurduktan sonra Cihan’a vereceksin. Karşılığında kimseye zarar vermeyeceğim. Ne ona, ne sana, ne de kimseye.”
Dizlerim titredi. Ellerim istemsizce karnıma gitti. “Kızımı mı bırakmamı istiyorsun ?” dedim, sesim kırılarak.
“Onu babası büyütecek,” dedi acımasızca. “Ve asla bu evde, senin gölgende Batur kanını taşıyan birinin büyümesine izin vermeyeceğim.”
Gözlerimden yaşlar aktı ama silmedim. “O zaman,” dedim, “gimeme izin ver. Cihan’ı da rahat bırak. Hepimiz kendi hayatımıza gidelim.”
Başını iki yana salladı. “Hayır.”
“Eğer,” dedi devamında, “Cihan’ı ve kızını bırakırsan… ikisini de rahat bırakırım. Ama senin asla onunla olmana izin vermem. Bu soyadını taşıdığın sürece, bu mümkün değil.”
Bir fısıltı döküldü dudaklarımdan, istemsizce. “Cihan’ın annesi de onu bırakmış…” Gözlerim doldu. “Ben bunu ne ona, ne de kızımıza yaparım. Bu… bu onları öldürmekten farksız. Benden böyle bir şey isteyemezsin.”
Bebeğim olmasaydı, ayağına kapanırdım. Gururumun, korkumun, geçmişimin üzerinden geçtim. “Yeter artık” diye yalvardım. “Geçmişin hesabını bizden çıkarmaktan vazgeç. Kinini bırak. Ben senin kızınım ya, düşmanın değil. Bir anne olacağım. Lütfen…onun hatrı için.”
Uzun bir sessizlik oldu. Babam hiçbir şey söylemedi. Sonra ağır ağır arkasını döndü. “Çık,” dedi. “Düşüneceğim.”
Ayağa kalktım. Ağır ağır adımlarla çıkışa yöneldim. Kapıdan çıkmak üzereyken durdum. Elim kapı kolundaydı ama içimde kalan son söz, beni geri döndürdü.
Yavaşça ona baktım; bu kez korkarak değil, acıyarak. “Bir şeyi merak ediyor musun baba,” dedim, sesimde istemsiz bir sakinlik vardı. “Annem… Umay Hanım, seni değil de Ferman Bey’i neden seçti biliyor musun ?”
Kaşları çatıldı. Soruya değil, tonuma öfkelenmişti. Devam ettim, durmadan. “Çünkü Ferman Bey sevgi dolu bir adamdı. Parası yoktu belki, gücü de… Ama bir çocuğu gül gibi büyüttü. Elini kaldırmadan, korkutmadan, ezmeden.”
Hafifçe gülümsedim; alay değildi bu, gerçeğin acı bir hatırlatmasıydı. “Fakir olmak kötü bir baba olmak demek değildir. Ama senin zenginliğin, baba olmayı da beraberinde getirmedi.”
Sözlerim havada asılı kaldı. Halit Yalçın’ın yüzündeki ifade değişti; ilk kez, gerçekten neye uğradığını şaşırmıştı.
“Herkes baba olamaz,” dedim, son darbeyi indirirken. “Bazıları sadece çocuk sahibi olur. Ve bazı çocuklar… o farkı bir ömür taşır.”
Gözlerini kaçırdı. Bu küçücük an, onun için koca bir yenilgiydi. Ben kapıyı kapattığımda, ardımda sadece ağır bir sessizlik değil, ilk kez sarsılmış bir baba bırakıyordum. Kapıdan çıkarken içimde tuhaf bir his vardı. Sanki kazanmıştım. Sanki sözlerim bu sefer ona ulaşmıştı. Gözlerinde gördüğüm o kısa duraksamayı umut sanmıştım.
Ama bilmediğim bir şey vardı. Babam, ikna olmuş gibi görünmeyi çok iyi bilirdi. Ve onun aklında, benim bilmediğim bambaşka hesaplar dönüyordu.
Bunu… çok sonra anlayacaktım.
Cihan Batur
Konuma doğru yola çıktığımda şehrin ışıkları gözümü alıyordu ama ben hiçbirini görmüyordum. Direksiyonun başında sadece içgüdülerim vardı; aklımda Gazel, kalbimde kontrolsüz bir çarpıntı. Tarık, Mert ve Gökhan arkamdaydı, belli bir mesafeyi koruyarak. Yalnız gitmeme itiraz etmişlerdi ama bu, birlikte gelmeyecekleri anlamına gelmiyordu. Yine de biliyordum; ne olursa olsun o kapıdan ilk ben girecektim. Çünkü Gazel’e giden her yol, benim sorumluluğumdu.
Buluşma noktası şehrin kenarında, yarı terk edilmiş bir sanayi bölgesiydi. Eski depolar, paslanmış tabelalar, kırık sokak lambaları… Her şey bilerek seçilmiş gibiydi. Sessizliğin bile ağırlaştığı, insanın ensesinde soğuk bir nefes hissettiği türden bir yer. Arabayı yavaşça kenara çektim. Motoru durdurduğum anda kalbimin sesi kulaklarımda yankılandı. Telefonumu cebimden çıkardım; yeni bir mesaj yoktu. Sanki buraya gelmem yetermiş gibi.
Arabadan indiğimde ayaklarım yere sağlam basıyordu ama içimde fırtına vardı. Depoya doğru yürürken geçmiş beş gün gözümün önünden geçti. Gazel’in yokluğunda yaşadığım her saniye, şimdi beni bu kapının önüne getirmişti. Kapı aralıktı. İçeriden loş bir ışık sızıyordu. O an şunu düşündüm: Eğer bu bir oyunsa, oynayan ben olacaktım. Korkunun beni durdurmasına izin veremezdim.
Kapıyı ittim. Metal gıcırtısı gecenin içine yayıldı. İçeri adım attığım anda burnuma nemli beton kokusu doldu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken bir an durdum. “Gazel…” dedim istemsizce, sesim boşluğa çarpıp geri döndü. Cevap gelmedi. Birkaç adım daha attım. Tam o sırada, içerinin derinlerinden bir ayak sesi duydum. Kalbim hızlandı. Kaslarım gerildi. Her şeye hazırdım.
Gölgelerin arasından bir siluet belirdi. Uzun boylu, sakin adımlarla yaklaşıyordu. Yüzünü seçemiyordum ama duruşunda tanıdık bir şey vardı. “Onu buraya getirmedim,” dedi adam. Sesi netti, tehditkâr değildi ama içinde soğuk bir kararlılık vardı. “Ama onu görebileceğin tek yolu ben biliyorum.” Dişlerimi sıktım. “Kimsin sen ?” diye sordum. Bir adım daha attı. Işığın altına girdiğinde yüzünü seçtim ama tanımıyordum. Bu, durumu daha da tehlikeli kılıyordu.
“Bu bir uyarı,” dedi. “Halit Yalçın geri adım atmayacak. Ama Gazel de geri kalmayacak.” İçimde bir umut kıpırdadı. “Onu gördün mü ?” diye sordum, sesim ilk kez kontrolümden çıktı. Adam başını salladı. “Evet. Ve hâlâ seni bekliyor.” Bu cümle göğsüme yumruk gibi indi. Beş gündür ayakta kalmamı sağlayan şeyin doğru olduğunu o an anladım. Gazel vazgeçmemişti.
Tam konuşmaya devam edecekken dışarıdan bir hareketlenme oldu. Farların ışığı depo duvarına vurdu. Tarık’ların geldiğini anladım. Adam geri çekildi. “Bu son görüşmemiz değil,” dedi. “Hazır ol. Bir dahaki sefer onu gerçekten görüp göremeyeceğin, senin ne kadar ileri gidebileceğine bağlı olacak.” Ve geldiği gibi, gölgelerin içine karışıp kayboldu.
Depoda yalnız kaldım. Yumruklarım hâlâ sıkılıydı. İçimde korku vardı ama ondan daha güçlü bir şey vardı: umut. Gazel iyiydi. Beni düşünüyordu. Ve bu, Halit Yalçın’ın kurduğu hiçbir zindanın yeterli olmayacağı anlamına geliyordu. Kapıdan çıktığımda Tarık bana baktı, gözlerimdeki ifadeyi hemen anladı. “Onu göreceğim,” dedim kararlı bir sesle. “Çok yakında.”
Arabaya binerken içimden tek bir cümle geçti: Bu savaş başladı. Ve bu kez, kazanmadan bitmeyecek.
Arabaya bindiğimde ellerim hâlâ titriyordu. Kontağı çevirdim ama motorun sesiyle bile içimdeki uğultu susmadı. Tarık camdan baktı, Mert arka koltuktan öne eğildi, Gökhan ise aynadan gözlerimi yakalamaya çalıştı. Hiçbiri soru sormadı. Çünkü cevabın ağırlığını yüzümde görmüşlerdi zaten.
Yola çıktığımızda şehir yine ışıklarını üzerimize boca ediyordu ama bu kez farklıydı. Az önce duyduklarım, gördüklerim, hatta göremediklerim… Hepsi içimde bir düğüm olmuştu. Gazel yaşıyordu. Beni bekliyordu. Bu bilgi, hem canımı yakıyor hem de damarlarıma ateş gibi yayılıyordu. Çünkü onu orada tutan her saniye, benim gecikmişliğimin bedeliydi.
“Bu bir tuzak olabilir,” dedi Tarık sonunda, sessizliği yaran ilk cümleyle. “Biliyorum,” dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi. “Ama Gazel’i konu alan her şey, benim için göze alınır.”
Gökhan başını eğdi. Onun suskunluğu her şeyden ağırdı. Kız kardeşini koruyamamanın yüküyle, beni durdurmaya da hakkı yoktu. Mert dişlerini sıktı. “Halit’in oyunu büyük,” dedi. “Ama bu adam… aracı gibi. Bir yerden ipleri tutuyor.”
“İpleri kimin tuttuğunu umursamıyorum,” dedim. “Ben o ipin ucundaki eli kıracağım.”
Eve vardığımda odama çıktım. Kapıyı kapattım, sırtımı yasladım ve ilk kez nefesim kesildi. Güçlü durmayı bıraktığım tek yer orasıydı. Cebimden telefonumu çıkardım. Ekrana baktım. Üçümüzün tek fotoğrafıydı.
Yatağın kenarına oturdum. Beş gün boyunca ayakta kalmamı sağlayan tek şeyin ne olduğunu anladım o an: Onu kurtaramasam bile, ona teslim olmayışımdı. Gazel’in “hayır” diyebilme gücü. Babasına, geçmişine, korkusuna rağmen hâlâ anne olmayı seçmesi. Gözlerimi kapattım. Kızım geldi aklıma. Onun nefesini, sıcaklığını, henüz görmediğim ama varlığını hissettiğim kalbini düşündüm. Halit Yalçın’ın teklifini hatırladım. Gazel’in önüne koyduğu o insanlık dışı pazarlığı. Dişlerimi sıktım. Bir çocuğu sevdiğinden koparmak, adamlık değil; korkaklıktı.
Telefonum aniden titredi. Bu kez yeni bir mesaj vardı. Aynı numara değildi. Tek bir cümle.
“Hazır ol. Bir sonraki hamle, seni ya baba yapar… ya da her şeyini kaybettirir.”
Ekrana uzun süre baktım. Sonra telefonu kilitledim. Ayağa kalktım. Aynaya baktığımda gözlerimde başka bir şey vardı artık. Yalnızca öfke değil; netlik.“Ben zaten babayım,” dedim boşluğa. “Ve kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı.”
Perdeyi araladım. Şehir aşağıda akıyordu. Bu hikâye artık gizli pazarlıklarla, gölgele
rde yürümeyecekti. Halit Yalçın kendi kurduğu oyunda, kendi geçmişiyle yüzleşecekti.
Ve Gazel…
O zindanın kapısı açıldığında, onu almaya gelen ben olacaktım.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |