35. Bölüm

31. Bölüm

Farah Sarsılmaz
sarsfarah_

O gün yaptığımız konuşmanın üzerinden tam üç gün geçmişti. Üç koca gün… Babam, ne bir çıkış yapmıştı ne de alıştığım o iğneleyici sözlerini sarf etmişti. Aksine, tuhaf bir sessizliğe gömülmüş, aramıza görünmez bir mesafe koymuştu. Asıl garip olan ise bu mesafenin sadece bana değil, anneme karşı da olmasıydı. Evdeki bu sessizlik, fırtına öncesi bir durgunluk gibiydi; insanın içini daha çok ürpertiyordu.

Gökhan hâlâ eve gelmiyordu. Babam izin vermemişti. Annem ise üç gündür yaptığı gibi yardımcımız Arzu Hanım’ı da yanına alıp mutfağa kapanıyordu. Benim en sevdiğim yemekleri yapıyordu. “İştahım yok,” dediğimde aldırmıyor, beni zorla da olsa yediriyordu. Ve itiraf etmeliyim ki işe yaramıştı… Kilom biraz toparlanmış, rengim yerine gelmişti. Kendimi daha iyi hissediyordum ama annemden başka kimseyi görememek içimde koca bir boşluk yaratıyordu.

Dertleşebileceğim bir Derin yoktu.

Akıl alabileceğim bir Fulya yoktu.

Birlikte gülebileceğim Mert, bana abilik yapacak Tarık da yoktu.

Ve hepsini tek bir kişide yaşadığım adam… O da yoktu.

Diğer yanım eksikti. Buruk, yıkık ve yarımdım. Kalbim büyük bir özlemle doluydu.Kahve Dünyası’na, Cihan’a… İlk aşkıma. Üniversitedeki o yakışıklı çocuğa. Gözlerine tutulup adına günlükler yazdığım, sırf fark etsin diye elbiseler giydiğim ama başkasına ait olduğunu anlayınca ağlayarak vazgeçtiğim adama.

Yıllar sonra kader bizi yeniden bir araya getirmişti ama engellerimiz hiç bitmemişti. Onun güvensizliği, benim bir yere ait olamama hâlim… Aşamadık. Geç kaldık. Kaçtım. O aradı. Gökyüzünde buluştuk. Yine de yetmedi.

Özgürce yaşayamadık. Ormanın derinliklerinde bir evde saklandık. Bebeğin kontrollerine gizli saklı gittik. Sahilde el ele yürümek bir yana, rahatça gülemedik bile. Hep tetikteydik.

Şimdi anlıyorum; biz aslında hiç tam anlamıyla kavuşmamışız. Kavuşur muyuz, ondan da emin değilim. Babam hayattaydı. Tehditleri vardı. Oysa Cihan’ı uzaktan görmek bile bana yeterdi ama o bile imkânsızdı. Onunla her türlü iletişimim yasaktı.

Neyse ki kızımız vardı…Güneş.

Henüz doğmamıştı ama beni ayakta tutan tek sebepti. Onunla yatıyor, onunla kalkıyordum. Doğacağı günü dört gözle bekliyordum.

Annemin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Mutfaktan geliyordu. “Gazel kızım, gel… Yemek hazır.”

Ağır ağır ayağa kalktım. Yemeklerin mis gibi kokusu burnuma dolmuştu. Domates çorbası, mantarlı tavuk sote, pilav ve bol yeşillikli salata… Gerçekten çok güzel kokuyordu ve aç olduğumu fark ettim. Masaya oturdum, hemen. Aruz Hanım’ı mutfaktan çıktı.

Annem, karşıma geçti ve bir süre konuşmadı. Kaşığı tabağın kenarına bıraktı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Yüzüme öyle bir baktı ki, sanki içimden geçenleri tek tek okuyordu.

“Gazel…” dedi yavaşça. “Babanın sessizliği beni korkutuyor.”

Başımı eğdim. “Beni de,” diye fısıldadım. “Ama başka bir şey yapmıyor olması… belki de gerçekten vazgeçmiştir.”

Annem acı bir tebessümle başını salladı. “Tanıdığım Halit Yalçın vazgeçmez kızım. O sadece bekler. En zayıf anı kollamayı sever.”

Elim istemsizce karnıma gitti. Güneş oradaydı. Sessiz, masum ve her şeyden habersiz. “Beni bu evde daha fazla tutamaz,” dedim, sanki kendimi ikna etmeye çalışır gibi. “Cihan’la konuşmamı engelleyebilir ama beni anneliğimden koparamaz.”

Annem derin bir nefes aldı. “Babana kalırsa koparır,” dedi net bir sesle. “Eğer bunu yapabileceğini düşünseydi, gözünü kırpmazdı.”

Yutkundum. Bunu yapacak kadar gözü döner miydi ? Lanet olsun, bilmiyorum. Onun kötülük sınırını tahmin edemiyordum.

"Ne yapacağız anne ?" diye isyan ettim. Sesim titredi. "Ondan nasıl kurtulacağım ?"

Annemin gözlerinden bir parıltı geçti.“Galiba, onu ikna etmenin bir yolunu buldum,” dedi.

Merakla baktım. “Nasıl ?”

Çorbasından bir kaşık aldı. “Geçen gün Ferman’la buluştum. Her ne kadar istemese de Umay Kara’yı Türkiye’ye getirtmeye ikna ettim.”

Şaşkınlıkla sordum. “Cihan’ın annesi mi ?”

Başını salladı. “Evet. Baban olacak o adamın ilk aşkı… Arkadaşım olan Umay'ı.”

Sinirlenirken ses tonuma engel olamadım. “Anne, Cihan’ı çocukken bırakıp giden kadından bahsediyoruz. Bu hiç doğru bir karar değil.”

Cihan’ın yaşayacağı yıkımı şimdiden hissedebiliyordum. Annesini karşısında görmek, tüm eski travmalarını yeniden uyandıracaktı. “Başka çaremiz kalmadı, Gazel,” dedi annem. “Belki de Cihan annesini affeder.”

Alayla gülümsedim. “Sırf maddi durumları iyi değil diye onu bırakıp giden bir kadını nasıl affetsin ? Sen olsan yapar mıydın ?”

Annem duraksadı. “Umay zengin bir aileden geliyordu. Yoksulluğu kaldıramadı. Neler yaşadığını bilemeyiz kızım… Ama baban olmasaydı belki de bunların hiçbiri olmayacaktı.”

İstemsizce kaşlarım çatıldı. “Ne demek istiyorsun ?” diye sordum, kalbim boğazımda atarken korktuğum şeyi mırıldandı annem.

“Ferman’ın işine sürekli çomak sokan, babandı.Onların mutlu olmasına asal izin vermedi.”

Kaskatı kesildim. Gözlerim doldu. Babam dediğim adam, Cihan'ın,annesiz büyümesinin sebeblerinden biriydi. Lanet olsun! Bunu nasıl yapardı ? Acıyla güldüm. “O zaman Halit Yalçın, Umay Kara'yı sevdi diyemeyiz. Sadece reddedildiği için takıntı yaptı" diye düzelttim, onu.

Annem başını salladı."Evet. Reddedilmeyi kaldıramadı. Ve şu anki sessizliğine aldanma… Her an bir şey yapabilir.”

Haklıydı. Babam, ikna edilebilecek bir adam değildi.

Bir an duraksadım. “Anne, sana anlatmam gereken başka bir şey var.”

“Ne oldu ?” dedi korkuyla.

Babamın bana sunduğu o acımasız teklifi anlattım. Bir anlığına annemin yüzü bembeyaz kesildi. Sandalyeye yaslandı.

“Bunu bile düşünebildiyse,” dedi titreyerek, “seni gerçekten evladı olarak görmüyor demektir.”

Elimi kucağıma düşerken “Eğer bebeği Cihan’a verirsem bizi rahat bırakacağını söyledi,” dedim. Sesim çatladı. “Ama ben… ben bunu yapamam anne. Ne Cihan’ı bir kez daha annesizlikle sınarım ne de kızımı dünyaya yalnız getiririm.”

Gözleri öfkeyle parladı. “Demek seni evladından ayırmayı düşünecek kadar alçaldı…”

Başımı salladım. Dudaklarım titrerken "Kızımı nasıl bırakırım, anne ?" diye feryad ettim. "Nasıl ?" Elimi kalbime koydum. "Ölürüm, anne!"

Annem ayağa kalktı, yanıma geldi. Ellerimi tuttu.

“Biliyorum,” dedi gözlerimin içine bakarak. Sarıldı. “Bir yol bulacağız.”

Gözlerim dolu dolu, “Cihan benim dünyam anne,” dedim, “Ama Güneş… o benim nefesim.”

Annem başını eğdi. “Baban yokken dürüst ol bana,” dedi alçak bir sesle. “Cihan seni sadece çocuk için sevmiyor, değil mi ?”

“Hayır,” dedim hiç düşünmeden. “O beni ben olduğum için seviyor. Çocuk… sadece kaderin bize bıraktığı iz.”

Annem dudaklarını birbirine bastırdı.

“Zamanında Merve meselesini biliyorum,” dedi. “Eğer bir gün seni ve kızı arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa…”

“Kızını seçer,” dedim kararlı bir şekilde. “Ve ben de bunu bilerek onun yanındayım.”

Annem gözlerini kapattı. “İşte beni korkutan da bu,” dedi fısıltıyla. “Çünkü sen sevdiğin adam için yanmayı göze almışsın. Baban da bunun farkında… seni en zayıf yerinden vuruyor”

Tam o anda Ayla Hanım’ın sesi koridordan yankılandı.

“Halit Bey geldi. Sizi salonda bekliyor.”

İçime soğuk bir şey oturdu. Annemle göz göze geldik; ikimizin de yüreği aynı anda sıkışmıştı. Salona çıktığımızda babam ayakta duruyordu. Yerinde duramıyor, ağır adımlarla odanın ortasında gidip geliyordu. Beni görünce durdu. Gözleri karnıma takıldı; bakışlarında ne şefkat vardı ne de öfke… Sadece karanlık bir kararlılık.

Sadece “Hazırlan,” dedi. “Gidiyoruz.”

“Nereye ?” diye sordum, sesim istemsizce titreyerek.

Sert bir bakış attı. “Soru sorma. Sadece dediğimi yap.”

Anneme baktım. Dudakları bembeyaz kesilmişti. Babam kısa bir an duraksadı, sonra ona döndü. “İstersen kızına sarıl,” dedi soğuk bir sesle. “Son görüşün olabilir.”

Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Ne demek bu ?” dedim.

Bana yaklaştı. “Sevdiğin adama kavuşuyorsun,” dedi. Dudaklarının kenarında anlam veremediğim bir ifade vardı.

İnanmak istedim ama içimde yükselen korku buna izin vermedi. Anneme sarıldım. Sanki kollarımdan kayıp gidecekmiş gibi onu sımsıkı tuttum. “Galiba mucize oldu,” diye fısıldadım. “Babam beni gerçekten bırakıyor.”

Annem saçımı okşadı ama sesi titriyordu.

“İnşallah kızım,” dedi. “İnşallah bu bir bedel değildir.”

Babam arkasını dönüp kapıya yöneldi. “Eşyalarını arkanızdan yollatırım,” dedi, dönüp bakmadan.

Onun ardından yürürken içimde garip bir his vardı. Umutla korku birbirine karışmıştı. Özgürlüğe mi gidiyordum, yoksa babamın kurduğu daha büyük bir tuzağın içine mi ?

Bunu henüz bilmiyordum.

Ama çok yakında öğrenecektim.

&

Dünyaya sığmıyordum. Göğsümde, her geçen saniye biraz daha ağırlaşan bir baskı vardı; sanki görünmez bir el ciğerlerimdeki havayı yavaş yavaş çekip alıyordu. Zaman benimle yarışmıyor, doğrudan üzerime geliyordu. “Geç kalıyorum” düşüncesi beynime saplanmıştı ve ne yaparsam yapayım oradan sökülmüyordu. Elim kolum bağlı beklemek, çaresizliğin en ağır hâliydi.

Günler önce görüştüğüm adamdan hâlâ tek bir ses yoktu. Sanki yer yarılmış, içine girmişti. Ne yapacağımı bilmiyordum. Gazel’i ve karnındaki kızımı o cehennemden nasıl sağ salim çıkaracaktım?

Adamlarımla evi basmak… Hayır. Bu düpedüz delilikti. Halit Yalçın’ın gözü döndüğünde neler yapabileceğini kestirmek imkânsızdı. En ufak bir zarar ihtimali bile varsa, böyle bir riski alamazdım. Gazel’i gözünü kırpmadan öldürebilirdi. Onları kurtarayım derken, sonsuza kadar kaybedebilirdim. Buna izin veremezdim.

Babam, bir yandan şirketler ve yatırımcılar üzerinden Halit’i sıkıştırıyordu. Ekonomik olarak çökertmek, onu masaya oturtmanın tek yoluydu. Düşen her hisseyle gücü azalıyor, manevra alanı daralıyordu.

“Vazgeçmek zorunda kalacak,” demişti babam. “Onu sana vermek zorunda kalacak.”

Bu bir yıpratma savaşıydı ve işe yaramak zorundaydı. Aksi hâlde kafayı sıyıracaktım. Gazel’i delicesine özlüyordum. Her hâlini… Kokusu, sesi, gülüşü… Karnındaki kızımızla birlikte.

Evdeki odayı defalarca düzenlemiştim. Her şey hazırdı; tek eksik onlardı. Diğer evde de ona ait bir oda vardı ama bu ev… bu ev bizim hayatımız olacaktı. Gazel doğumdan sonra yeni yaptırdığım eve geçecektik. Önce evlenecektik. Sonra o evde, kızımızla birlikte yaşlanacaktık.

Düğün kalabalık olacaktı. Gazel’in hayal ettiği gibi. Tanıdığımız herkes orada olacaktı. Kızımız da… En küçük misafirimiz, en güzel şiirimiz. O fotoğrafta yer alacaktı. Bunların hepsi beni hayatta tutan hayallerdi. Gerçek olmaları için tek bir şeye ihtiyacım vardı: Gazel’e. Yanımda olması gerekiyordu.

Onu başka bir adamdan, bir canavardan kurtarmak zorundaydım. Kızım ne annesinin kaderini yaşayacaktı ne de benimkini. Asla izin vermeyecektim. Eksiksiz büyüyecekti. Benim gibi annesiz kalmayacaktı.

Annem… O kanayan yara hâlâ içimdeydi ama artık kalın bir kabuk bağlamıştı. Kanaması zor, izi silinmeyen bir yara. Babamdan gerçekleri öğrendikten sonra onunla yüzleşmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bazı insanlar affedilmezdi. Onunla hesaplaşmayı mahşere bıraktım. Yıllar önce nasıl gittiyse, hayatımdan da o şekilde çıkmıştı. Ne bensiz ne benimle… Hayatına bir yabancı olarak devam edecekti.

Hayatın yüküne dayanamayıp evladını bırakan bir kadın affedilmezdi. Her doğuran anne olmazdı. Benim doğuran kadın da bunun en büyük kanıtıydı. Umay Kara… Soyadı bile karanlıktı. Bende bıraktığı tek şey, parkta bırakılmış bulanık bir çocukluk anısıydı. Kim hatırlardı ki onu terk eden bir anneyi ?

Mert’in gür sesiyle düşüncelerim dağıldı.

“Cihan, ne oldu ?” dedi. Endişeyle bana bakıyordu.

“Bir şey yok,” dedim ama yalandı.

“Ne düşünüyorsun ?” diye üsteledi.

Gözlerimi yere indirdim. Ayağa kalkıp bir sigara daha yaktım. Kaçıncı paket olduğunu bilmiyordum. Gazel’den sonra her şey daha ağırdı.

Tarık söze girdi. “Herhangi bir gelişme var mı ?”

“Babam ekonomik baskıyı artırıyor,” dedim. “Ama Halit… beni tanıyor. Nerede canımı yakacağını biliyor.”

Tam o anda telefonum titredi.

Son bir şansın var, Cihan.

Kalbim duracak gibi oldu. “Ne şansı ?” diye bağırdım. “Gazel nerede ? Onu nereye sakladın ?”

Ekran aydınlandı. Görüntülü aramaydı. Halit Yalçın. Ekranda karanlık, soğuk ve rutubetli bir depo belirdi. Kamera aşağı indi.

Gazel…

Ellerinden bağlanmıştı. Yerdeydi. Yüzü solgundu, gözleri korkuyla doluydu. “Bu depoda,” dedi Halit sakin bir sesle. “Zamanında gelirsen onları kurtarabilirsin. Ama bir saniye bile geç kalırsan…”

“Ne olur ?” diye haykırdım.

“Onları sonsuza kadar kaybedersin.”

Telefon elimden düşecek gibi oldu. Sigaramı yere fırlattım.

“Konum at!” diye bağırdım.

Aramayı kapatmadan kapıya fırladım. Mert ve Tarık çoktan adamları toplamıştı. Babam da geliyordu. Gökhan’ı da aramışlardı. Herkes yoldaydı.

Arabaya atladım ve verdiği konuma doğru son hızla sürmeye başladım.

Evet, riskliydi.

Evet, bir tuzaktı.

Ama Gazel için buna razıydım. Sevdiğim kadın ve kızım için cehenneme bile giderdim.

“Geliyorum aşkım,” diye fısıldadım direksiyonun başında. “Biraz daha dayan. Söz veriyorum, seni kurtaracağım.”

Yirmi dakika…

Sadece yirmi dakika sürmüştü.

Depoya yaklaştıkça zaman duygum parçalandı. Saniyeler uzuyor, sonra birden kısalıyordu. Motor sesleri sustuğunda kulaklarımda sadece kalbimin gümbürtüsü vardı.

Arabadan indiğim anda burnuma mazot ve pas kokusu doldu. Gece soğuktu ama alnımdan ter akıyordu.

“Orası,” dedi biri.

Depoyu gördüm.

Kapıları yarı açıktı. İçeriden zayıf bir ışık sızıyordu. Gazel’in orada olduğunu bilmek, birkaç metre ötede nefes alıyor olabileceği ihtimali… Göğsüm sıkıştı ama adımlarım hızlandı. Koşmaya başladım.

“Cihan, yavaşla!” diye bağırdılar.

Duymadım.

Gökhan önümde durdu. Yüzü bembeyazdı.

“Bir terslik var,” dedi. “Çok sessiz.”

Haklıydı.

Fazla sessizdi.

Bir an duraksadım. Kapıya birkaç metre kalmıştı. İçimde iki ses vardı. Biri bağırıyordu: Dur.

Diğeri daha güçlüydü: Koş.

Koştum.

O an saçma bir umut geçti içimden. Belki hâlâ zaman vardı. Belki Gazel kapının arkasındaydı. Belki elleri çözülmüş, beni bekliyordu. Belki kızım…

Adını düşündüm.

Güneş.

Sonra her şey aynı anda oldu.

Önce göğsümün ortasında tuhaf bir basınç hissettim. Ardından kör edici bir ışık patladı gözlerimde. Kulaklarımı yırtan bir gürültüyle yer sanki altımdan çekildi; dünya bir anlığına nefesini tuttu ve ardından bütün öfkesini kusar gibi infilak etti. Alevler bir anda yükseldi, sıcaklık yüzüme çarptı, kirpiklerimin yandığını hissettim.

Bedenim geriye savruldu. Sert bir darbeyle yere çakıldım. Başım bir şeye çarptı ama acıyı algılayamadım. Kulaklarım uğulduyordu; dış dünya yok olmuştu sanki, sadece içimi parçalayan bir çınlama vardı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama vücudum bana itaat etmedi. Dizlerim çöktü, ellerim titreyerek yere tutundu.

Gözlerimi kaldırdığımda depoyu gördüm.

Yanıyordu.

Kapılar alevlerin içinde eriyip kayboluyordu. İçeriden ne bir çığlık ne bir ses geliyordu; sadece ateşin uğultusu vardı. O sessizlik, patlamadan daha korkunçtu. Gazel’in adını bağırmak istedim. Göğsüm doldu, boğazım yandı ama sesim çıkmadı. Sanki adını söylemek bile onu tamamen kaybetmek demekti.

O anda birinin ‘Geç kaldık…’ dediğini duydum. O iki kelime, patlamanın kendisinden daha sert vurdu beni. Dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yere çöktüm. Ellerim toprağa saplandı. Göğsümün tam ortasında bir şey kırıldı; sessiz, derin ve geri dönüşü olmayan bir şekilde.

Hayır.

Bu bir haykırış değildi. Bir yalvarma hiç değildi. Bu, gerçeği reddetmenin son çırpınışıydı. Gazel ölmemeliydi. Kızım ölmemeliydi. Böyle bitmemeliydi.

Nefes alamıyordum. Ciğerlerim doluydu ama havayla değil; suçlulukla, korkuyla, geç kalmışlıkla doluydu. Kalbim atıyordu ama yaşamak için değil, parçalanmak için. Gözlerimin önüne istemsiz görüntüler üşüştü. Gazel’in saçlarını kulağının arkasına atışı, sabahları uykulu hâli, odaya astığım perdeler, giyilmemiş gelinlik, henüz doğmamış bir çocuk odası… Hepsi tek tek alevlerin içine düşüp yok oldu.

‘Ben geliyorum,’ demiştim. ‘Söz,’ demiştim.

Sözümü tutamamıştım.

Ayağa fırlamak istedim. Alevlere doğru bir adım attım. Sıcaklık yüzümü yaktı ama umurumda değildi. Onlar oradaydı. Gazel ve kızım oradaydı. Eğer yanıyorlarsa, ben de yanmalıydım.

Birileri kolumdan yakaladı. Sertçe.

‘Cihan, hayır!’ diye bağırdılar. ‘Oraya giremezsin!’

Silktim. Çırpındım. Sesim bana ait değildi artık; kırık, yabancı, tanınmaz bir sesti. "Bırakın beni!"diye hırladım. "Onlar beni bekliyor!"

Tutuyorlardı. Daha sıkı. Kollarım güçsüzdü ama içimdeki isyan hâlâ canlıydı. Alevlere doğru hamle yaptıkça beni geri çektiler. O an anladım; düşman Halit değildi artık, ateş değildi, patlama değildi. Düşman, beni hayatta tutmaya çalışanlardı.

Bir el omzuma dokundu. Bu sefer kaçamadım.

"Dokunma," dedim kısık bir sesle. "Lütfen… dokunma."

Çünkü biri bana dokunursa, bu an gerçek olacaktı. Gazel’in gerçekten gittiğini, kızımın hiç doğamayacağını, benim ise buna engel olamadığımı kabul etmek zorunda kalacaktım.

O an şunu anladım: İnsan bazen sevdiklerini kaybettiğinde bağırarak değil, sessizce çöker. Ve ben, alevlerin birkaç metre ötesinde, patlamadan değil; geç kalmış olmaktan yıkılmıştım.

 

Bölüm Sonu

Gelecek Bölümde ne olacak?

Instagram da kesit olacak.

Yorum ve beğenmeyi unutmayın 🥰

 

Bölüm : 08.02.2026 21:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...