14. Bölüm

Bölüm 13

Suveyda Rey
suveyda_rey

3-5 adamın sırayla açtıkları mezara minicik kefenlenmiş bedeni koymuşlardı. O kadar zoruma gidiyordu ki anlatamam. Diğer çocuklar gibi uykuya yenik düşmüştü. O kadar tez canlı o kadar eğlenceli bir çocuktu ki içim yanıyordu.

Yetimhaneye getirildiği günü hatırlıyordum.

Gözlerim elinde kürekle toprak atan müdüre kaydı. Ne kadar süre ona baktım bilmiyorum fakat Emre'nin beni dürtmesiyle kendime gelmiştim. "Adama gözlerini dikmeyi kes." Omuzlarımı silktim. Bu adamdaki numarayı da bulacaktım. Onlara çalıştığına o kadar emindim ki.

Allah aşkına gündüz vakti bir yetimhaneden 3 çocuk kaçırılıyor ve 48 saat sonra çocuklardan birisinin ölüsü bulununca mı gerçek ortaya çıkıyor? Buna beni kimse inandıramaz. "Onunda sırası geldi merak etme." Diye konuştu Emre. Kafamı ona çevirdim. "Kaç gündür yakın takibindeydim müdürün yüz yüze kimseyle görüşmedi fakat telefonda çok konuşması oldu." Hızlı şekilde Emre'ye dudaklarımla sus dedikten sonra bakışlarımı ilerideki adamlara çevirdim.

Yekta ve Çakır birkaç mezar ileride durmuş beni bekliyordu. Çarkı telefonuyla ilgileniyordu fakat Yekta zümrütlerini bana dikmiş beni izliyordu. Gözleri kısa bir an Emre'ye değdi. Gözleri bizdeyken Emre'nin konuşmaması lazımdı. Yekta çok iyi dudak okuyabiliyordu.

Kafamın bir köşesine Müdürün telefonunu takip etmem gerektiğini not aldım. Hocanın okuduğu son duaların ardından herkes yavaş yavaş ayrıldı mezarlıktan. Zaten öyle çok bir kalabalıkta yoktu. Herkes gittikten sonra mezara doğru yaklaştım. Gözlerim dolmasına engel olamamıştım. Gözlerimde yaş kalmadı diye düşündükçe akıyordu yaşlar. Yere eğilirken gözlerim mezar taşındaydı.

Sefa Kalkan.

Sadece 6 yaşındaydı. Tek başına öldü. Arkasında dualar edecek annesi yok. Belki de aylar sonra mezarı kaybolup gidecekti bakımsızlıktan. Çiçek ekecek babası yok. Toprağı yağmurdan yağmura su görecek. Mezarını sulayacak bir kardeşi yok. 6 yaşında bir çocuk sadece.

En azından mezarı belli diye düşündüm acı bir şekilde.

Yüzlerce çocuğun mezarı yoktu. Hepsi yanarak ölmüş toprağa kül olarak dağılmıştı. Gözümde canlanan anılar aklıma onu getirmişti. Kalbimdeki sızı öyle büyüdü ki nefes alamayacağımı hissettim.

Gözlerimin önünde ölmüştü. Elimi tutuyordu. Özür dilerim diye fısıldadım içimden elim mezar toprağına kayarken. Sefa'dan mı yoksa ondan mı özür diliyordum bilmiyorum. İkisini de kurtaramadım. Elimdeki çiçekleri mezarın kenarına koyduğum sırada Emre yanıma çömelmişti. Ayak seslerinden ve gölgelerden Yekta ve Çakır'ın geldiği anlamıştım.

"Yapma böyle," dedi Emre titreyen sesiyle. O da çok zorlanıyordu. Ağlamam sessiz ama şiddetliydi. Eliyle omuzu sıkıp ayağa kalktığında omuzlarıma kot ceket bırakıldı. Yekta'nın deri eldivenlerini görünce onun olduğunu anlamıştım. Ellerini çekmek yeri omuzlarımdan tutarak beni ayağa kaldırmış göğsüne bastırmıştı.

"Ağla," diye fısıldadı. "Ağla rahatla göğsümde. Sana feda."

Sanki bunu bekliyormuşum gibi daha fazla ağlamıştım. Sessiz hıçkırıklarım durmak bilmezken kafamı Yekta'nın göğsüne gömmüştüm. Ne kadar ağladım bilmiyorum ama rahatlamış şekilde geri çekildiğimde kafamı kaldırmadan ellerimle yanaklarımı silmiştim.

Yekta'nın tişörtü gözyaşlarımla ıslanmıştı. Emre'nin gitmesi gerektiğini söylediğini ağlarken duymuş bir şey dememiştim. Şimdi Sefa'nın mezarının başında ben Yekta ve Çakır vardık.

"Daha iyiysen gidelim mi?" diye sordu Çakır. Çatık kaşları ile telefona bakıyordu. "Ekip bir sorun olduğunu yazmış." Kafamı sallayıp onayladıktan sonra hep beraber mezarlığın çıkışına doğru yürüdük. Dar yolda önde Yekta, arkasında ben hemen arkamda ise Çakır vardı.

Derin nefes aldığım sırada yanıma yaklaştı. Elini omzuma koyup destek olurcasına sıktı Çakır. "Başın sağ olsun." Başımı teşekkür edercesine salladım. Birisi şoför koltuğuna diğeri yolcu koltuğuna binerken kendimi çoktan arka koltuğa atmıştım bile.

Akıp giden yolu seyrederken aklımda bambaşka şeyler vardı. Gece Karadul'un başkanı diye düşündüğüm kişiyle görüşecektim. Onun heyecanı vardı içimde. Atacağımız adımla artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı bunun korkusu kendisini arada belli ediyordu.

Olacaklardan değil de o adamların yapacaklarından çok korkuyordum.

Aven olarak savaşacaktım fakat onlar ilk olarak Neva'ya saldıracaklardı çünkü kurtulan tek kişi bendim. Aynı anda iki kimliğimi de saklamam iki kimliğimi de yaşamam lazımdı.

Belgelerim hazırdı fakat bunların hiçbiri delil niteliği taşımıyordu. Kaldı ki taşısa da başındaki adamlara dokunamazdım. Adaletin bazı suçlara elleri kelepçeliydi. Bu kelepçeyi takanlar ise bizzat adaletin sistemini yürüten adamlardı.

O yüzden bu olayı farklı yürütmemiz gerekiyordu. Alışılmadık şekilde, çok farklı.

Yekta'nın sürdüğü araba ile içinde kaybolduğum düşüncelerimden arındım. Dedemlerin dükkanının hemen önüne park etmişti. Arabadan indiğim gibi yorgun bir şekilde dükkana girdim. Geceye kadar vakit öldürmem gerekiyordu zira vakit hiç geçmiyordu.

Benimle birlikte Yekta ve Çakır da dükkana girmişti. Ve ekibin geri kalanının hummalı bir şekilde bir masada oturmuş çalıştıklarını gördüm. Diğerleriyle birlikte bende oraya doğru yürüdüm. "Nedir son durum?" diye sordu Çakır. Masaya yaklaşmış bir sandalye çekmiş oturmuştu.

"Eslem'e ulaşamıyoruz." demişti birden Enes. Kaşlarım havaya kalkarken nasıl ulaşamıyoruz diye sormak istedim. "Ulaşamıyoruz derken?" Yekta içimdeki soruyu kendi tarzında sordu. Enes sinir dolu nefesi bırakıp dirseklerini masaya dayayarak saçlarından geçirdi.

"Sanırım deşifre oldu. Bir anda sinyal kesildi. Mikrofon kapalı, kulaklık kapalı. Telefonunun son sinyalini almaya çalışıyorum."

Elim hemen yanımda ayakta duran Yekta'nın koluna gitti. Bakışları bana dönünce "Bilgisayar var mı?" diye sordum dudaklarımla. Yekta yardım edeceğimi anlamıştı ve bakışları Giray'a kaymıştı. Parmaklarını ona doğru şaklatıp dikkatini kendisine çekti. "Neva'ya bilgisayar getir çabuk," dedi. Giray kalktığı gibi koşarak oto yıkamaya girdi.

O sırada Yekta yan masadan iki sandalye alıp birini benim için geri çekti. Diğerine de kendisi oturdu. Vedat abi ve Yekta'nın ortasına oturmuştum ki Giray getirdiği bilgisayarı bana verdi. "Sinyali aldım,"dedi bir anda. Bilgisayar açıldığı sırada Enes sinyalin geldiği bölgenin adını söyledi. Kafamı hızlı şekilde Yekta'ya çevirdim.

"Enes'e söyle, tam koordinat versin bana." Enes'in gözleri bilgisayarda olduğu için benim ne dediğimi görmüyordu. "Tam koordinat lazım," deyince Enes bana koordinatları verdi. Hızlıca uyduya koordinatları girip telefonun sinyal verdiği yeri açtım. Patika bir yoldu. Hiçbir şey yoktu çevresinde. "Sinyal buradan mı geliyor?" diye sordu Vedat abi. O sırada Enes hariç herkes arkama geçip uydudan açtığım yere bakıyordu. "Telefonu yola atmışlar piçler." Çakır'ın sesi tam arkamdan geldi. Tuşlarla patika yolun çevresini inceleyip bir ev, depo fabrika var mı diye baktım fakat hiçbir şey yoktu. Uzun uzun tarlalar vardı.

Telefonu atmış olduklarına göre mutlaka onu bir yere götürüyorlardı. "Giray, Asya'yı al, sinyalin geldiği yere gidip araştırın. Bir şeyler bulacak mısınız bakın," deyince anında onaylayan cümleler gelmişti.

"Allah kahretsin nasıl ulaşacağız," diye konuştu Vedat abi sinirle. Kafamı çevirip ona baktığımda bana döndü. "Gizli görev gibi bir şey miydi?" Dudaklarımı okuduğu gibi kafasını salladı. "Milletvekiline karşı yapılan şantajın sorumlularının peşindeydik. Eslem adamların arasına sızıp bilgileri alacaktı. Adamla konuşup elinde Milletvekiline karşı daha büyük koz olduğunu söyledi. Bugün buluşacaklardı."

Çalan telefonu ile susup ayaklanan Vedat abinin ardından aklıma gelen şeyler ile duraksadım. Vedat abi telefonla konuştuğu için Yekta'ya dönüp "Eslem adamlarla nereden konuştu?" diye sordum. Yekta'nın yeşil gözleri dudaklarımdan gözlerime tırmandı. "Telefonla." Sanki her gün konuşuyormuş gibi söylemesine gözlerimi devirdim. "Kendi telefonuyla mı?"Önce birkaç saniye düşündü sonra kafasını salladı.

İstediğim bilgiye ulaştığım gibi hızla bilgisayara döndüm. Hızlı şekilde Eslem'nin telefonuna sızmasını istediğim trojeni hazırladım. Telefona sızmak çok zor değildi. Bir yandan hızlı şekilde kodları yazarken diğer yandan gözlerimi ekrandan ayırmıyor kontrol ediyordum.

"Kız taramalıya bağladı." diye konuştu Çakır şaşkın şekilde.

"Aklında bir şey mi var?" Yekta'nın sorusunu gözlerimi ekrandan ayırmadan kafamı sallayarak cevapladım. O sırada Vedat abi tekrar yanıma oturmuştu. 10 dakika sonunda Eslem'in telefonuna sızmıştım. Hızlı şekilde mesajları ve aramalarını inceledim. Aramada yalnız iki kayıtlı olmayan numara vardı. Yan taraftaki kalemi alarak kağıda numaraları yazdım. Ardından mesajları inceledim.

Numaralardan birine Şile yolunda beklediğini yazmış. Hızlı bir şekilde numaranın kime ait olduğunu araştırmak için numaranın GSM operatörünün verilerine sızmak için uğraştım. Burada dikkatli olmalıydım ama aynı zamanda hızlı da olmak zorundaydım. Zamanla yarışıyorduk, Eslem zarar görebilirdi. Yazdığım kodlar trojeni aktif hale getirince hızlıca elim sızlayan boynuma gitti. Kısacık ovduktan sonra tekrar işime dönmüştüm ki boynumda başka bir el hissettim. Bir anda irkilince "Benim," dedi Yekta. "Sen devam et." Hafif hareketlerle boynumu ovalarken GSM'den aldığım bilgileri kenara yazdım.

Numaranın sahibi Mehmet Korkmazdı.

Kendi adına çıkartılmış tüm numaraları ne olur ne olmaz diye kenara yazdım. İkinci aranmış olan numarada onun çıkmıştı. Boş duran bir kağıda numarayı yazıp "Yerini hemen bul," yazarak masada tam karşımda duran Enes'e doğru kaydırdım.

Enes kağıdı inceledikten sonra "Tamam," deyince ben hızlı şekilde numaranın bulunduğu telefona sızmaya çalıştım. Yeni yazdığım trojen kısa sürede aktif hale geldi. Kodları yazarken aynı anda da kontrol etmeye devam ediyordum. 15 dakikanın sonunda telefona sızmıştım. Kendimi belli etmeden telefonun ayarlarından mikrofonu açtım.

Bilgisayarın ses tuşlarına basarak sesi yükselttim. Birkaç takırtı sesi geliyordu. Ardından telefonun kamera sistemine girdim görüntü almak için. Bilgisayarın kenarında açılan görüntü karanlıktı. "Eslem'i kaçıran kişiler mi?" diye sordu Çakır. Bir şey demek yerine görüntüyü büyüttüm. Adamın telefonu açıktı ve beton bir yerde yürüyordu.

"Susturdunuz mu kızı?" diye sordu boğuk bir ses.

"Lan sen neymişsin böyle," dedi Çakır büyük bir şaşkınlıkla. "Sen ciddi misin?" diye konuştu Yekta. Omzumdaki eli duraksamıştı. "Şimdi Eslem'i götüren adamların telefonunda mıyız?" Gülümseyerek kafamı salladım. Benim için kolaydı önemli olan Eslem'in kurtarabilmemizdi.

"Kime çalıştığını bir daha sormayacağım." Bilgisayardan ses gelince tüm dikkatler oraya kesilmişti. "Şu telefonu biraz daha kaldırsa da Eslem'i görsek," diye mırıldandı Vedat abi. Telefon hafif yatık şekilde duruyordu çünkü adam aynı zamanda online şekilde açık duran okey oyunundaydı.

Ön kamerayı aktif hale getirdim. Yan ve yamuk şekilde görünen surat ile yanımdaki herifler küfür savurmuştu. "Şantajı yapan adam,"dedi Yekta. Bir eli oturduğum sandalyenin arkasına biride masaya dayanmıştı. Zümrüt gözleri kızgın bir atmaca gibi ekrandaydı.

"Kimseye çalışmıyorum pezevenk!"

Eslem'in adamlara karşı verdiği tepki Çakır'ı güldürmüştü. "Odamda eşyalarımı karıştırırken yakalandın. Ne demek kimseye çalışmıyorum? Senin yüzünden yer değiştirmek zorunda kaldık!" Adamın sinirli suratı telefonun ekranından karşısına doğru çevrilmişti. Eslem tam karşısında olmalıydı.

"Seni ne ilgilendirir? Hem bana ne?" Eslem'in sinir bozan sesinin ardından adamın değişen yüz ifadesi ekibin hoşuna gidiyordu. Adamın üzerindeki siniri anlayabiliyordum çünkü Eslem ciddi manada sinir bozucu oluyordu. "Lan ne demek seni ne ilgilendirir? Sen benimle daşşak mı geçiyorsun?"

"Evet." diyen kayıtsız, umursamaz ses beni bile güldürmüştü. Adamların cidden damarına basıyorlardı. "Aferin," diye konuşan Yekta'nın hoşnutluğu suratından okunuyordu. "Yeri buldum," dedi bir anda Enes ve elini telefonuna atıp hızla birini aradı.

Karşı taraf cevap verince hızlı bir şekilde "Şile'ye varmadan patikadan sola dönün. Yolun sonunda karşınıza eski bir ayakkabı fabrikası çıkacak. Eslem orada," diyerek telefonu kapattı.

"Giray'ların varması beş dakikayı bulur," dedi Enes parmaklarını çıtlatarak. Yekta duyduklarıyla doğrulup cebinden telefonunu çıkardı. "Sen milletvekilini bilgilendir adamlarını göndersin abi oraya,"derken gözleri kısa bir Vedat abiye değmişti. Ardından masada yuvarlak içine aldığım numarayı tuşlayarak aradı.

Aynı anda arama benim ekranıma da düşmüştü. Numarasını gizlemişti. Fakat adam "Bu kim amına koyayım," diyerek arabayı reddetti. Kafamı Yekta'ya çevirip tekrar dene diyerek dudaklarımı oynattım. Yekta tekrar aradığı sırada adam yine ekrana dönmüştü. Fakat aramayı reddetmeye fırsatı olmadan aramayı cevaplamış adamın telefondaki erişimini de engellemiştim.

"Sen kimsin lan!" diye konuştu adam hızlıca. Alaylı bir suratla güldü Yekta. "Bizim kız," dedi oldukça rahat bir tavırla. Adamın cevap vermesini beklememişti. "Sizin yanınızdaymış." Konuşmayı devam ettirirken Eslem için aramayı hoparlöre almıştım bile. "Ay buradayım burada!" diye bağırdı Eslem. "Şükür kavuşturana!"

"Hehh!" dedi Yekta yalandan bir heyecanla. "İşte onu almaya geliyoruz." Diyerek aramayı kapattı. "Ne oluyor lan?" diyen adamın cümlesi Eslem'in kahkahasına karıştı. "Eğlence başlıyor canım daha ne olsun?" Tam o sırada bir gürültü koptu ve "Silahları atın!" bağırtıları arasında telefon görüntüsü karanlığa karıştı fakat sesler geliyordu.

Nereden baksak on dakikanın sonunda Yekta'nın telefonu çaldı. Aramaya cevap verip hoparlörü açtı. "Helloo benim canım arkadaşlarım!" diye şakıyan kişi Eslem'di. "Yav bir git şuradan. Senin yüzünden oyunumdan çıkmak zorunda kaldım," diyen Giray ile hışırtı sesleri geldi. Sanırım Eslem'i iteklemişti.

"Bizim artist iyi. Kurtuldu, burayı ne yapalım?"

Herkes sevinçle gülümserken Yekta telefonu dudaklarına yaklaştırdı. "Milletvekilinin belgelerini alın gelin adamları gerisini halledecek." Giray'ın onaylamasının ardından aramayı kapatmıştı. Derin bir nefesi rahat bir şekilde soludu. Sanki üzerinde bir yük kalkmış gibiydi.

"Hadi bakalım," diyerek ellerini birbirine çarptı Vedat abi. "Eslem de kurtuldu. Şimdi rahatlayıp bir çay içelim." Ben bilgisayardaki programları kapatıp geride hiçbir iz bırakmamaya çalışırken Vedat abi dükkanda çalışan ve hala adını bilmediğim çocuğa seslenmişti. Adının Selim olduğunu öğrenmiştim.

Bilgisayarları kapatmıştık ki dükkanın önüne yanaşan araç Çakır'ın ayaklanmasına sebep oldu. Yekta ile beraber dışarı çıktıklarında adamlardan birisi Yekta'yı sormuştu. Ardından kısa sayılacak şekilde bir şeyler konuştuktan sonra adam açtığı sürgülü kapıdan arka arkaya koliler indirdi.

"Çabuk gelmişler," diye konuştu Vedat abi cam kapıdan dışarıya çıkarken. Elini omzuma koyarak beni dışarıya çıkardı. "Bu kadar abi başka bir şey lazım olursa ararsın, numaram var sende."

Yekta adamın uzattığı eli sıkıp "Eyvallah." dedi.

"Neler gelmiş?" diye sordu Vedat abi içimdeki meraktan habersiz. Çakır eğilip kolilerin üzerine bırakılan kağıdı aldı. "Belirlenen yemeklerin erzakları, verilecek çorbalar için kap, tap lot, ayranlar falan işte. Gerekli her şey gelmiş." Kaşlarım duyduklarımla anında havalanmıştı. Göğsümün sıkıştığını hissetmiştim. Bu kolilerin içindekiler kimsesizler için miydi? Yarın biz şehrin çoğu yerinde dağıtacaktık fakat onlarında böyle isteyerek girişeceklerini sanmıyordum.

Gözlerimi kolilerin üzerinden ayıramıyordum. Daha bugün Sefa'yı gömmüşken yarın biraz da onun hayrına dağıtılacaktı bu yemekler. Onun ve gözümün önünde uykuya yanarak yenik düşen diğer çocuklarında.

Bugün kabusumun başlangıcıydı.

"Biz yemeklere karar verdik sana sormadan ama istersen değişiklik yaparız." diye konuşan Yekta'ya zorlukla çevirdim kafamı. Başımı iki yana sallayarak "Gerek yok," dediğimde kaşları çatıldı. "Bir şey mi oldu?" Onun bu sorusu Çakır'ın, Enes'in ve Vedat abinin bana dönmesine sebep oldu.

Burukta olsa kendimi gülümsemeye zorladım.

"Yok," diye oynattım dudaklarımı. "Her şey çok güzel." fakat gözlerim o kadar doluydu ki buna inanmaları zordu. Yaptıkları şey çok güzeldi. Fakat benim bu her sene yaptığım şey hayır işi değildi. Yüzlerce çocuk ölmüştü tam yanımda, hatta kurtarılmasaydım bende onlardan biri olacaktım.

Orada çok şey yaşadım. Çok fazla acılar çektim. En çokta açlıktan ölen çocuklar gözümün önünden gitmiyordu. Tamam daha fazla acı çekerek ölen çocuklarda vardı fakat hemen iki oda yanımızda yemekler pişerken, her gün o yemeklerin kokusunu solurken gözlerimin önünde açlıktan ölen 3 yaşındaki miniği asla unutamıyordum.

Çocuklar ölmemeliydi.

Hele ki açlıktan hiç ölmemeliydi.

Daha fazla dayanamamış gözyaşlarımı akıtmıştım. Zaten bu birkaç gündür yaptığım başka hiçbir şey yoktu. Vedat abi beni birden göğsüne çekerken içimde bir şeyler canımı acıtmıştı. Vedat abinin sıcaklığını açıklayamıyordum. Niye bilmiyorum ama ona karşı tuhaf hislere boğuluyordum, bakışları beni anlamadığım duygulara sokuyordu.

Belki de anneme karşı duyduğu özlemi gözlerinde bana her bakışında gördüğüm içindir. Sırtımı sıvazlarken kalkan eliyle kolileri taşımaları için işaret yapmıştı. Beni ise dükkanın önündeki masalara yönlendirmişti. Masadaki peçeteyle gözlerimi silip kendimi sakinleştirdim.

Yekta hızlı şekilde kolileri içeri taşırken her dönmesinde kısa bir an göz göze geliyorduk. "Daha iyi misin?" diye soran Vedat abiye döndüm. Başımı sallarken bir yandan da elimdeki peçete ile gözlerimi kuruluyordum. "Seni bu kadar yaralayan ne?"

Sorusu gözlerime baskı yapan elimin duraklamasına sebep olmuştu. "Anlamadım," diye oynattım dudaklarımı. Vedat abi yana yatırdığı kafasıyla beni izledi kısa bir an. "Annensiz büyümüş olman mı, yoksa küçük yaşta yaşadıkların mı seni bu kadar yıpratan?" Gözlerim sorduğu sorunu ağırlığı ile masaya dalıp gitmişti.

Sahi hangisiydi en çok yoran?

Sanırım bilmiyordum.

"İkiside," diye oynattım dudaklarımı Vedat abiye bakmadan. "Bir annemin beni perişan halde bırakmak zorunda kalışını yediremiyorum bir de 8 yaşındayken her gün açlıktan ölen çocukları izleyişimi yediremiyorum kendime." Gözlerimi kaldırdığımda kolilerin başındakiler durmuş bize bakıyordu. Ekip dudak okumasını biliyor muydu bilmiyorum ama Yekta ve Çakır biliyordu.

Yekta dudaklarımdan okuduğu son cümle ile sarsılmıştı. Bakışlarının karardığını hissedebiliyordum. "Hangisi en çok yıpratan bilmiyorum ama ikisi de beni çok yoruyor ondan eminim." Elimdeki peçeteyi gözlerime tekrar bastırdım. Artık gözlerimin dolmasını istemiyordum.

"Peki baban?" diye sorması ile bakışlarımı Vedat abiye çevirdim. Omuzlarımı silktim. "Babam kim bilmiyorum. Annem evli değildi ne kadar uğraştıysam da onunla ilgili bir şey bulamadım." Vedat abinin gözlerinde kırılan duygular canımı sıkmıştı. Bu adamın üzülmesini veya bana karşı kötü düşüncelere girmesine nedensiz katlanamıyordum.

Belki de o gece annemin perişan hale gelmesinin tek sebebi babamdı. Vedat abi bir şey diyecek gibi oldu fakat o sırada az ileride araba hoparlörü ile uğraşan gençler yüksek sesli müzik açmışlardı.

Derin nefes almama sebep olan müzik canımı yakmıştı. Sözlerin anlamları içimdeki yerlerini kolaylıkla bulurken dudaklarım müziğe eşlik etmişti.

"Sorma, sebebini sorma bana,

Birden gelir başına sorma,

Sorma bana."

Gözlerim boşlukta dalıp giderken dudaklarım içimi yakıp kavuran şarkının sözlerini söylüyordu. Üzerimdeki bakışları o an umursamadım bile.

"Affet beni beni koruyamadım seni ben

Doyamadan uçup gittin benim elimden

Gelme gelme üstüme gelme zalim dünya

Gelme gelme üstüme gelme hain dünya"

Gençlerin müziği durdurması ile bende duraksamıştım. Kendimi toparlayıp karşımdaki adama döndüğümde o da dahil diğerlerinin de beni izlediğini görmüştüm.

Tam ayaklanıp içeri girecekken dükkanın önüne siyah bir araba park edildi ve içinden Eslem, Asya ve Giray indi. "İyi misin kızım?" diye sordu Vedat abi hızlı şekilde Eslem'in yanına yürürken. "İyiyim tabii ki. Bana bir şey olmaz." Vedat abiyle kısa bir sarılmanın ardından diğerleri ile de sarıldı. "Yine dört ayaküstüne düştün artist," dedi Çakır sarılırken.

"Huyum kurusun canım," dedi Eslem havalı şekilde. Herkes onun bu hallerine alışkınmış gibi gözlerini devirdi. Fakat sonra anlık durgunlaştı Eslem. "Teşekkür ederim, her seferinde kurtarıyorsunuz kıçımı." Yekta içten bir şekilde gülümseyerek Eslem'i kendine çekti.

"Ne zaman bizden birini geride bıraktık ki?"

Yekta'nın cümleleri içimin burkulmasına sebep oldu. Bu dostlukları nereden geliyor bilmiyorum fakat o kadar güzeldi ki kıskanmamak elimde değil. Kendi içlerinde aile gibi olmuşlardı, bu gerçekten çok güzeldi.

"Teşekkürün büyüğünü bizim dilsiz hak ediyor," dedi Çakır hiç beklemediğim an. Gözlerim anında ona çevirdiğimde tatlı bir gülümsemeyle bana bakıyordu. "Evet," dedi Yekta hemen arkasından. Sesindeki gurur içimi gıdıkladı. "O olmasaydı ne yapardık bilmiyorum, düşünmek bile istemiyorum."

Abartmayın demek için dudaklarımı oynatacakken Yekta'nın kollarının arasından çıkıp bana doğru gelen Eslem'e baka kaldım. "Giray biraz bahsetti. Hemen yardım için bilgisayar istemişsin falan," derken tam karşımda durmuştu. Simsiyah saçları biraz dağılmıştı. Aynı boydaydık ve rahatça birbirimizin gözlerine bakabiliyorduk.

"Daha önce dediğim ve yaptığım şeyler için özür dilerim. Sadece," deyip duraksadı. Derin nefes alırken buruk bir gülümse kapladı suratını. "Bilirsin işte, insanın bir kere canı yandıysa tekrar yanmaması için insanların canını yakmak kolay oluyor. Sadece bir daha kimseyi kaybetmek istemiyordum." Güzelce gülümseyip beklemediğim bir anda bana sarıldı.

Şaşkınlığım kısa sürmüştü. Sakin bir şekilde kollarımı beline dolamıştım. Geri çekildi fakat ellerini kollarımdan çekmemişti. "Yeni bir başlangıç yapalım mı?" Gözlerinde ki istek kırılacak gibi değildi. O kadar heyecanlı şekilde sormuştu ki kendimi kafa sallarken buldum.

Geri çekilip bir anda elini uzattı. "Ben Eslem. Bu ekibin artisti olurum genelde. Biraz hovardayım ama olsun alışırsın." Tatlı bir ifade oluştu suratında. "Aramıza hoş geldin Dilsiz."

Neden bilmiyorum ama yüzümü kocaman bir gülümsenin esiri altına girişine engel olamıyorum. "Hoş buldum," deyip uzattığı eli tuttum. Hayatımıza sanki ilk defa girmişiz gibi davranmamız çok değişik fakat bir o kadar güzeldi. "Madem tekrar tanışıyoruz," diye konuştu Enes. Bana doğru adımlarken Eslem kenara çekildi. "Merhaba ben Enes. Grubun bilgisayarcısıyım." Elini tutarken hafif bir öksürük sesi geldi. Kafalar Giray'a döndü.

"Arka sokakların Aylin'i bizim Enes'imiz," deyip bana doğru geldi. "Merhaba tatlı kadın," diyerek elimi tuttu. Şapkasını kafasına yine ters takmış ve kulaklıkları yine boynundaydı. "Ben Giray grubun 2. Beyni. Oyun bağımlısı." Gülümseyerek elini sıktım. Fakat o sıkmak yerine elimi kendine çekip üzerine öpücük bıraktı. "Sıra bende," diyen Asya yanına gelerek Giray'ı itekledi.

Tatlı bir gülümsemeyle bana baktı önce ardından "Merhaba," diye şakıyıp kısacık bir süre sarıldı. Geri çekilip "Ben Asya, grubun hemşiresiyim," diyerek kıkırdadı. Grup deseler bile kendilerine aile oldukları o kadar belliydi ki. Asya geri çekilince karşıma Çakır geçti. Gerginliği belli olsada yamuk bir gülüş oluştu dudaklarında.

"Hala sinsi olduğunu düşünüyorum," diye konuşunca güldüm. Burada olduğum vakit boyunca onu tanıdım. Duygularını veya hislerini belli eden birisi değildi. Her şeyi dalgaya alan bir yapısı vardı. "Fakat bir yerde kardeş oluşumuzu göz ardı edemem," deyişi kaşlarımı çatmama sebep oldu. Sanırım diğerlerini kardeş yerine koyduğunu ve beni de onlar gibi gördüğünden bahsediyordu.

Göz ucuyla Vedat abiye bakıp geri döndüğünde bende bakmıştım çaktırmadan. Çakır'ın üzerinde olan bakışları yine Çakır'ın dedikleri ile dalgalanmıştı. Duygulanmış ve özlem yüklü bakışlarıyla bir bana bir Çakır'a bakıyordu. "Aramıza hoş geldin, Mrs. Dilsiz Robot."

Sessiz bir kahkaha atarken Çakır'ın elini sıktım. "Hoş buldum, Dövme Mezarlığı." Tek kaşı havaya kalkarken dudağının kenarı kıvrılmıştı. Kafasını sallayıp "Sevdim," diyerek kenara geçti. Gözüm elleri cebinde bekleyen Yekta'ya kayınca bana doğru gelmeye başladı. "İkinci karşılaşmamızdaki yaptıklarım için özür dilerim Dilsiz cepci. Sana şu an bir sebep veremem fakat hak vereceğine eminim." Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan başımı salladım.

Başını biraz daha yaklaştırıp "Ve aramıza hoş geldin, Opia," dedi. Geri çekilip yandan bir bakış atarak önümden çekildi. Fakat hala etrafımda dolanan kokusunu burnuma yeterince solumuştum. Gözlerimiz hala birbirinde dolanırken "Bu da ekibimizin babası," diyerek konuşan Asya göz temasımızın bozulmasına sebep olmuştu. Gözlerim Vedat abiye dönünce gülümsedim.

Gerçek bir baba gibiydi tıpkı.

"Hoş geldin aramıza kızım," deyip beni göğsüne çekince gülümsedim ve bende sarıldım. Birkaç saniye sonra ayrılmıştık ki "Hadi bizim mekana gidelim," dedi Yekta bir anda. Ben neyden bahsettiklerini anlamasam da diğerleri oldukça sevinmişti.

"Siz eğlenin ben Yemekçilerle görüşeceğim," dedi Vedat abi. Ardında Yekta elini omzuma atarak beni diğerleriyle beraber yürümeye zorladı. Mekan neresi bilmiyorum fakat kendi aralarındaki konuşmadan anladığım kadarıyla kafa dağıtıp eğlendikleri bir yerdi.

Sokaktaki insanların bakışları arasında yürüyorduk ve ben dışında ekipten hiç kimsenin umurunda değildi bu. Aileye girmek falan benim amacım değildi, hatta başından beridir de asla istemiyordum. Fakat yalnız büyümüş, tek başına her şeye göğüs germişken şimdi böyle bir dostluğun arasında olmak beni heyecanlandırıyordu.

Sokağın sonundaki mekana gelince herkes durmuş gülüşerek içeriye girmişti. Hafif tonda arabesk çalarken çoğunluk 30 yaş üstü adamlar vardı. Meyhane olduğu belliydi. Adamlar tuhaf bakışlar atmak yerine sanki hep görüyormuş gibi selam veriyordu.

Çakır'ın ilerlediği duvar kenarındaki masaya sırayla herkes oturdu. Ben Yekta'nın yanında otururken masanın benim tarafımdaki başında Çakır vardı. Hemen karşısındaki baş kısma Enes ve Asya oturmuştu. Ben ve Yekta'nın karşısında ise Eslem ve Giray denk gelmişti.

"Abi doldur masayı," diye seslendi Yekta arkamıza doğru. Dirseklerimi masaya yaslayarak etrafa göz atmıştım. Okey oynayan adamlar, öylesine sohbet eden adamlar ve şarkıyı söyleyerek dert atmaya çalışan adamlar vardı.

"Sevdin mi?" diye konuştu Yekta. Bana sorduğunu anladığım için kafamı ona çevirmiştim. Yönü hafif bana doğruydu ve kolunu masada bana doğru koyarken diğerini de sandalyemin arkasına koymuştu. Gülümseyerek kafamı salladım. "Ara sıra geliriz buraya. Dertleşir, konuşur birbirimize destek oluruz," diye konuşan Enes ile durumu anlamıştım.

Kaç gündür berbat halde oluşumun herkesi etkilediğini zaten biliyordum. Fakat benimle dertleşmek için buraya getireceklerini hiç düşünmezdim. Neden bir anda bana karşı tabularını yıktılar bilmiyorum ama en azından artık düzgün bir iletişim kurabilirdik. Tabii annemin konusu açılmadıkça çünkü hala anneme karşı olan nefretlerini görebiliyordum.

"Ve," dedi Yekta, adamın koyduğu kolayı benim önüme sürüklerken. "Bugün derdini anlatacak kişi sen derdine ortak olacak kişiler de biziz." Gözlerim Yekta'nın zümrütlerine kayarken bakışları merhamet doluydu. Omuzlarımdaki yükü sırtlamama yardım edecek bir aileye, dosta olan ihtiyacım şu birkaç gündür kendini çok belli etmişti. Ama karşımdaki gençlere ne kadarını anlatabilirdim ki? Bu dertleşmek değil onların başını derde sokmak olurdu sadece.

"Tabii sende istersen. Teklif var ısrar yok," dedi Çakır benim kararsızlığımı görünce. "Her şeyi anlatamam, çünkü bulanık. Anlatabildiğim kadarını anlatırım." Yine hafif moraran parmaklarımla kola bardağını sarmıştım. Klima açık olduğu için içeri soğuktu ve şansıma bugün belimde gömleğim yoktu.

Garson o sırada masaya son tabakları da koyup geri gidince gözlerim masaya düşmüştü. Masadaki herkesin dudak okuyabildiğini artık biliyordum o yüzden dudaklarımı oynatarak anlatacaktım.

"7 yaşındayken yurt müdürümüzün bakıcı annelerden biriyle konuşmasını duymuştum. Başta amacım dinlemek değildi ta ki adımı duyana kadar." Kafamı kaldırıp masadaki gençlere baktım. "Annemin beni yurda bırakışını anlatıyordu." Gözleri anında büyük şaşkınlık sarmıştı. "Nasıl yani?" diye sordu Çakır. Şaşırmaktan çok tuhaf bir yüz ifadesine bürünmüştü suratı.

"Öyle cami avlusuna veya yetimhane bahçesine bırakılmamışım," diye anlatmaya başladık tekrar dudaklarımı oynatarak. "Müdür annemi yolda perişan halde bulmuş. Neredeyse doğum yapmak üzereymiş ve," deyip duraksadım. Kafamı kaldırdığım anda masaya çoktan yaklaşmış olan Vedat abiyi gördüm. Ne zamandır oradaydı bilmiyorum ama çatılmış kaşlarından anlattıklarıma hakim olduğu belliydi.

"Devam et," der gibi işaret edip Eslen ve Çakır'ın arasına bir sandalye koyarak oturdu. "Çok kötü şekilde şiddet görmüş. Müdür onu yetimhanedeki odasına taşıyıp bakıcı kadınlardan eski bir ebe olan kadını çağırıyor. Bu arada annem ambulans çağırmaması ya da hastaneye götürmemesi için yalvarıyor. Bakıcı annemin doğum yapmasına yardımcı oluyor fakat sonra annem gitmesi gerektiğini söylüyor. Eğer beni yanında götürürse öldürüleceğimi söylüyor ve olurda yaşarsam kızımı almaya geleceğim diyor."

Koladan birkaç yudum alıp beni dinleyenlere döndüm tekrar. "Neden anlatıyordu bilmiyorum fakat onu dinledikten 3 ay sonra müdür sırra kadem bastı. Bir anda tayini çıktı bahanesiyle gitti zaten ondan aylar sonra da ben kaçırılmıştım."

Asya beyaz saçlarını ensesinde toplayıp gözlerime baktı. "Çok iyi bir Hackersin. Araştırmadın mı hiç anneni ya da babanı?" Başımı sallarken "Araştırdım," diye konuştum. "Fakat yeteneklerimin tükendiği ilk nokta orasıydı. Zaten üzerinden seneler geçmişti. Annemin en son resmi kaydı 98 yılındaki polis arama ve gözaltı emriydi. Ondan sonrada tek bir iz yoktu. Zaten evli de olmadığı için babam olabilecek hiçbir aday yoktu," dediğim an Yekta ve Çakır'ın bakışları anlık Vedat abiye döndü.

Vedat abi anında ikisine de baş hareketiyle önlerine dönmesini işaret edince kaşlarım çatılmıştı. Fakat üzerinde durmak istemediğim için Enes'in sorduğu soruya döndüm. "Buraya gelmendeki tek amaç annen miydi?" Kafamı salladığımda yarım yamalak anlattığım şeyler arasında en dürüst olduğum cevaptı.

Aslında diğer anlattıklarımda yalan değildi sadece ufak birkaç yer değiştirilmişti. "Uzun zamandır annemi bulmak için uğraşıyordum. Neden kaçıyordu, neden şiddet görmüştü, madem bir ailesi varmış neden sığınmamış. Fakat sonra buradaki herkesin ona olan nefretini görünce buradakilerin bir şeyler yaptığını düşünür olmuştum. Bu düşüncemde olanaklar dışında kaldı."

Vedat abinin iç çekişiyle gözüm ona kaymıştı. Masaya doğru yaklaşıp bana baktı. Gözlerine taşan duygular darmaduman olmuştu anlattıklarımla bu yüzden oldukça zorlanıyordu. "Annene buradan kimse zarar vermez. Vermedi. Niye bilmiyoruz fakat annen bir anda buradan bizden kaçtı, fakat kaçmasaydı da olanlardan sonra kimse onun kılına zarar veremezdi. İzin vermezdim, için rahat olsun."

"Peki neden annemden nefret ediyorsunuz?" Diye sordum. Sorduğum soru Vedat abinin gerilmesine sebep oldu. Doğrulup gömleğinin yakasını düzeltirken kendini toparladı.

"Bunu daha sonra konuşuruz," deyip masadaki içeceğini kafasına dikmişti. Başımı salladıktan sonra tek elimle şakaklarımı ovaladım. "Bir şey sormak istiyorum," diye mırıldandı Eslem çekingen bir sesle.

Bakışlarım ona döndüğünde devam etmesini bekliyordum. "Kaçırıldıktan sonra neler yaşadın da böyle etkilerini yaşıyorsun?" Sorunun boğazıma oturttuğu yumru bir anlık nefesimi kesmiş gibi hissettim. Bakışlarımı tekrar dalgınlık ele geçirdiğinde her şey gözlerimin önünde geçti.

En ince ayrıntısına kadar hatırlıyordum.

"Çok fazla şey hatırlamıyorum, bir kaç acı olay, bölük bölük anlar."

Eslem'in meraklı bakışlarında bir yumuşama oluştu. "Anlatmak istemezsen..." Demişti ki kafamı iki yana salladım. "Çok fazla çocuk vardı benim yaşlarımda, benden küçük veya büyük. Önce kalabalıktık, yatmamız için konulan minderler yetmiyordu. Fakat bir zaman sonra yatacak yer artacak kadar kaybetmiştik çocukları. Teker teker ölmüştü. En unutamadığım ise yan odamızda yemekler pişerken her yeri yemek kokuları sararken karşımda 3 yaşındaki minik bebeğin açlıktan ölmesiydi."

Dudaklarımı okuyabildiler mi bilmiyorum ama sonlara doğru dudaklarım titrediği için anlatmakta zorlanmıştım. Burnumu çektiğim sırada Parmaksız deri eldivenlerin uzattığı peçeteyi almıştım. Gözlerimi ve burnumu sildikten sonra diğerlerine döndüm.

Hepsinin yüzündeki keder ve acı aynı duyguları hissettiğimizin kanıtıydı. "Yeter artık bu kadar," diye konuştu Yekta, yumuşacık sesiyle. Bir kez daha başımı iki yana sallayıp gülümseyerek ona baktım. "İyi hissettiriyor anlatmak," diye oynattım dudaklarımı. Yanakları gerilmiş boğazında damarlar belirginleşmişti. Dağınık saçlarını hırsla tekrar dağıttı. "Ne zaman ölmüştü o bebek?" Diye sordu Çakır zorlanarak. Ona baktığımda bileğindeki zincirle oynuyordu.

"Tam hatırlamıyorum tarihini." Kafasını sallarken daha fazla soru sormak istiyor gibi bir hali vardı. "Yarının önemi ne peki?" Bir soru kalbimin sıkışmasına sebep olamazdı, olmamalıydı. Boğazıma daha büyük bir yumru oturmuştu ve acısını tam kalbimin üstünde hissediyordum.

"Yarının öneminden çok acısı büyük," diye oynattım dudaklarımı. "Benim kurtulduğum fakat diğer tüm çocukların yanarak can verdiği gün. Asla atlatamayacağım tek gerçek."

"Hassiktir!" Diye sinirlenip masaya vurarak ayaklandı Yekta. Elini önce saçlarından sonra sakallarından geçirdi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. "Sakin ol," diye konuştu Vedat abi. Kafamı çevirip tekrar Yekta'ya baktığım da yerinde duramıyor dağınık saçlarının ense kökünü sıkıp duruyordu.

Daha fazla durmayacağını düşünmüş olmalı ki mekandan dışarıya çıktı. Arkasından bende ayaklanıp kimseye bir şey demeden peşinden gittiğimde kapının kenarında kaldırımda sigara içiyordu. Benim geldiğimi görünce sigarasını attı.

"Konuşursam eğer, kimse kaldıramaz demiştim," diye dudaklarımı oynatarak ona doğru yürüdüm. Koyulaşmış gözleri dudaklarımı okuduktan sonra gözlerime tırmandı. Yanına yaklaştığımda parmak uçlarını yanağıma sürttü. "Nasıl dayandın bunca zaman?" İster istemez gülümsedi yanaklarım buruk şekilde. "Dayanamadım," dedim. "Uykularım kalmadı, çocukluğum kalmadı. Annem dışında tutunabileceğim hiçbir şeyim kalmadı."

O an Yekta acıyla gözlerini kapattı. Aklına bir şey gelmiş gibi yüzünü buruşturdu ve art arda avuç içiyle kafasına vurdu. "Sikeyim! Kafamı sikeyim!"

Ardından iki elini birden kafasına sürterek ensesine getirip bana sırtını döndü. "Kahretsin!" Deyip hızla bana doğru döndü ve bir anda elimi tutup beni kendine çekti. "Affet beni," diye konuştu gözleri sinirden kaynarken. "Ne?" Diye oynattım dudaklarımı.

"Ne desen ne kadar sövsen haklısın! Tam bir şerefsiz gibi konuştum o gün, kabus gördüğün gün. Ve diğer günler." Yine aklına gelmiş gibi yüzünü buruşturdu. Sanki uyanmıştı yaptığında. "Tam bir göt gibi davrandım! Affet beni Cepci. Affetmezsen anlarım haklısın da yemin ederim. Ama ben kendimi affettireceğim söz veriyorum."

Bir şey demek yerine başımı salladığımda beni bir anda kendine çekip sarıldı. Ve arka arkaya "Özür dilerim."diye sayıkladı.

Geri çekildiğim sırada hemen dibimizdeki örümcek çizimi dikkatimi çekmişti. Karadul'un çizimine benzemiyordu fakat onlar için çizildiği belliydi. "Karadul'u duydun mu hiç?" Diye sordu Yekta gerçek bir merakla. Yine başımı salladım olumlu anlamda.

"Desteklerim de," diye konuştum Yekta'ya bakarak. "Tek sevmediğim şeyleri bu sembolleri. Kötü bir anısı var." Benim böyle söylemem ile Yekta'nın kaşları çatıldı ve merakla bana baktı.

Tam soracağı sırada bizimkiler mekândan çıkmış "Eve gidelim artık," diye konuşmuştu Vedat abi. Onların peşine takıldığımız sırada kolumdaki saate baktım. Gece yarısını geçmişti ve eve gider gitmez hazırlanıp gitmem gerekiyordu.

Kalbimin heyecanını anlatabilecek kelimelerim yoktu. Yerimde duramıyor hemen koşarak buluşma noktamıza gitmek istiyordum. İlk beni bıraktıkları gibi Vedat abi de bizim apartmanın karşısında ki apartmana yönelmişti. Aynı apartmana Çakır, Enes ve Asya da giderken Giray sokağın sonundaki binaya Eslem hemen bizim binanın bitişiğindeki binaya gitmişti. Yekta ise tam odamın ve salonun balkonunun karşılıklı durduğu binaya yöneldi. Binaya girmek yerine binanın önünde park edilmiş arabasına binmiş gitmişti.

Nereye gittiğini çok merak etsemde umursamayıp hızlıca eve girdim. Herkes uyuyordu bu yüzden ses çıkarmadan odama geçip kapımı kilitledim.

Üzerime siyah tayt ve siyah sweatshirt giydim. Saçlarımı açık bırakarak kep spor şapkası takarak sweatin şapkasını da geçirdim kafamdan. Üzerinde fosforlu şekilde çene kemiği işlenmiş fuları ağzıma takıp ensemde bağladım. Siyah ince deri eldivenleri takarak eşyalarımı siyah sırt çantama attım.

Bacağıma silah kabzalarını takıp elektroşok veren ama görüntüsü silah gibi duran aletleri yerleştirdim. Bileğimdeki ve belimdeki kabzalara bıçakları yerleştirip valizin gizli bölümünden tırmanma halatını çıkardım. Etrafta kimse yoktu. Yine de bilgisayardan önce sokaktaki bizim binaya yakın duran ve aydınlatan lambanın kapanmasını sağladım. Sabahtan bunları hacklediğim için mutluydum.

Halatın demirlerini pencere pervazına geçirip aşağıya sallandırdım. Hemen arkasından halat sayesinde aşağıya inip halatı çektim ve ağacın dalına asarak görünürden kaybettim. Hızlı şekilde kimseye görünmeden mahallenin çıkışına yürüdüm ve beni bekleyen aracın yolcu koltuğuna bindim.

Emre araca binmem ile anında gaza basarak sürmeye başladı. Kadıköy sahilinin sonunda buluşacaktık.

Sahilin sonuna gelince aracı durdurdu ve bana baktı Emre. "Dikkatli ol, seni izliyor olacağım," diyerek yumruğunu uzattı. Fularla burnumu iyice kapatıp Emre'yle yumruklarımızı tokuşturduktan sonra araçtan indim.

Botlarımın yerde bıraktığı sesler bomboş sahilde gürültü yaratırken kendimden emin şekilde sahilin sonunda motoruna yaşlanmış duran adama yürüdüm. Siyah büyük motoruna yaslanmış siyah pantolonu ve siyah sweatshirt ile aynı benim gibi siyahlara bürünmüştü. Kafasına kapşonunu geçirmiş ağzında benimki gibi fakat üzerinde karadul örümceğin resmi olan fular takmıştı. Beni görünce yaşlandığı yerden doğrulmuştu.

"Hoş geldin Aven," dedi ben ona yaklaşınca. Seni boğuktu.

"Hoş buldum Alar," diye konuştum gözlerimi parlak yeşil gözlere dikerken. Sesim Alar'ın sesine tezat gür çıkmıştı.

***

 

offff fene bir son oldu demi?

oy vermeyi unutmayın lütfen :) yani size fazladan bölüm attımm o kadar

Bölüm : 09.02.2026 01:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...