
Helloooo :) keyifli okumalar minik örümceklerim.
****
Yekta'dan...
"Yani Aven kız mıydı?"
Eslem'in sorusu gözlerimi devirmeme sebep olmuştu. Benim kafa sallamam ile Eslem sevinç çığlığı attı Enes ise yenilgiyle masaya vurmuştu. "Çıkar parayı çıkar!" diye konuşurken Enes'in yanağından makas almışlardı.
İki gün önce Aven'in cinsiyeti üzerine iddiaya girmişlerdi.
Tam o sırada Çakır ve Vedat abi de odaya girdiler. Oto yıkamanın üst katındaki evdeydik. Burası bizim yerimizdi. 3 odası vardı biri ekipmanlarımızın olduğu odaydı orası hep kilitli olur. Diğeri, bilişim odası gibiydi ve Enes'in yeriydi daha çok. Çünkü çoğu işleri oradan yürütürdük. Son oda ise kapıdan girildiği gibi açılan odaydı. Toplantı yaptığımız bir masa, sayımız kadar da armut koltukları ve televizyon dışında başka bir şey yoktu. Şimdi ise önemli durumu konuşmak için masanın etrafından ekibin toplanmasını bekliyordum.
Tek bir uyku girmedi gözüme bu yüzden sapık gibi sabah kadar Neva'nın odasını izledim.
"Önemli durum dedin, evden nasıl çıktığımı bilmiyorum," derken bir sandalye çekmiş oturmuştu Vedat abi. O arada Enes'in yenilgisiyle dalga geçen Çakır ve ekibin diğerlerinin dikkatini çekmek için elimdeki dosyaları sert bir şekilde attım ortaya.
"Durum düşündüğümüzden daha büyük," deyip ellerimi masaya yaslayarak öne doğru eğildim. "Hatta Neva'nın başı büyük ihtimal derde girecek." Vedat abi ve Çakır anında duraksayıp merakla öne doğru doğruldu. "O ne demek?" diye konuştu Çakır dövmeli alnındaki kaşlarını çatmıştı. "Neva ne alaka?"
"Şu alaka," diyerek dosyalardan birini aldım fakat açmadım. "Ne olduklarını bilmediğimiz bir grup pezevenk belli aralıklarda, çocuk kaçırıyorlar. Bunlar yetimhaneden kaçırılan çocuklar çoğunlukla çünkü emniyet prosedürü kolay halloluyor," derken bu bilgileri Aven'in hazırladığı dosyadan okumuştum. "Yaş sırı var mı bilmem ama kaçırılan çocuklar küçük bir eski binada tutuluyormuş. Ve ölen çocukları ise ortaya çıkmaması için o binada bulunan soğuk oda deposu olan odaya atıyorlarmış."
Her ne kadar normal şekilde anlatıyor olsam bile içimdeki kasırgayı bir ben bilirim. Anlatmak o kadar zor ki. Yaşanan o acıları tahmin etmek bile imkansız. "Çocukların ölüm sebepleri belli mi?"
Elimdeki dosyayı sıkarken amacım sakinleşebilmekti. Sıkıntılı bir şekilde sakallarımı kaşıyıp soruyu soran Giray'a döndüm. "Kimisi alınan organ ameliyatında, kimisi açlıktan, kimisi istismardan, kimisi oranın şartından yakalandığı hastalıklardan ölmüş. Bilenen tam bir çocuk sayısı yokmuş fakat tahmini 300 den fazla." Asya'nın üzgün şekilde elleriyle ağzını kapattığını Çakır'ın ellerini saçlarında geçirerek ensesinde durdurduğunu, diğerlerinin ise dalgın şekilde bir taraflara bakışını izledim.
"Bilinmeyen bir sebepten dolayı, adamlar o binayı terk etmek zorunda kalmışlar. Sanırım ifşa olmak üzerelermiş. Fakat nereden baksanız henüz daha yaşayan 150'ye yakın çocuk varmış. Geri kalan tüm çocukları ise diğer ölen çocukların cesetlerinin bulunduğu depoya kilitliyorlar ve binayı ateşe veriyorlar."
"Hassiktir! Oruspu çocukları!" diye bağırıp, masaya vurarak ayağa kalkan Çakır'a baktım. Elleri titremeye başlamıştı ve sinirlerine hakim olmakta zorlanıyordu. "Otur şuraya daha bitmedi," dediğim gibi şaşkınlıkla bana baktı. Muhtemelen soğuk kanlı oluşumu yadırgamıştı. Onun şu anki sinir harbini ben geceden sabaha kadar yaşamıştım.
Yine de bir şey demeyip kalktığı sandalyeye oturdu. "Yine nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde o yangından da o soğuk odada donmaktan da kurtulan tek bir çocuk var." Elimdeki dosyanın kapağını açıp katladım. Sayfanın köşesini ve üst yarısını kaplayan resimdeki kıza birkaç saniye bakmaktan kendimi alamadım. Derin nefes alarak dosyayı elimde tuttuğum şekilde masaya atarken "Neva Aslan," dedim.
Aynı anda büyük şaşkınlık yaşayan ekip ne diyeceklerini veya ne yapacaklarını şaşırmışlardı. "Sikeyim! Sikeyim! Nasıl lan?" Çakır'ın yükselen sesine zıt olarak Vedat abi dosyada ki resime baka kalmıştı. Kurtulan kişiyi bilmesek ve bulmak zorunda olsak ilk şüphemiz Neva olurdu zaten ama şu an hiç beklemediğimiz bir şeyin altından bir anda çıkması hepimizde büyük etki yaratmıştı.
"Daha fazla ne kadar ezilebilirim dediklerim ve yaptıklarım arasında, bilmiyorum."
Eslem'in sorusunun hemen ardından akan gözyaşı ile alnımı ovaladım. Düşünmekten başım çatlıyordu. "Şaşırmanız bittiyse devam edeceğim," dediğim de "Daha devamı mı var?" diye sordu Asya. Dalga geçer gibi güldüm.
"Daha yeni başlıyor."
Sandalye çekip oturduğum gibi ellerimi masada birleştirdim. "Başındaki adamlar hala kim bilmiyoruz fakat çok güçlüler ve öyle mafya falan değiller. Direk politikadan, devletin içinden insanlar. Ve her boku çabucak öğreniyorlar." Alnıma düşen saçlarımı elimle dağıtıp gözümün önünden çektim. "Dün saldırıya uğradık," dediğim gibi anında bağırtılar gelmişti fakat hızlıca asıl konuya gelmek için susturdum.
"Hiçbir şey olmadı. Amaçları öldürmek değildi belliydi, gözdağı veriyorlar. Ayrıca daha önce de Neva'yı öldürmeye çalışmışlar yaşayan ve bilen tek kişi olduğu için. Kaza süsü vermeye çalışmışlar tam detay bilmiyorum. Aven'in dediğine göre adamlar Neva konuşamıyor ve hatırlamıyor diye öldürmemişler fakat biz işin içine girdiğimiz için kızı ortadan kaldırmak isteyeceklerdir. Tek tanık ve şahit o."
"Allah kahretsin!" Vedat abinin bize bile yansıyan siniri sıkıntılı bir nefes almama sebep oldu. "İşler karışıyor. Alaz'la konuşmamız lazım." Çakır'ın söyledikleri ile kafamı salladım. "Sizden önce onunla konuştum durumdan haberi var. Şu an uyuyor olması lazım Neva'nın."
"Peki şimdi ne olacak?" diye sordu Eslem bir yandan da önündeki bardağa su doldurup Vedat abinin önüne bıraktı. "Çoğunlukla zaten Neva ile birlikteyiz ve gözümüz hep üzerinde olacak. Olası bir duruma karşıda Aven onu izliyor olacak. Bir yandan da araştırmaya devam edeceğiz."
Kolumdaki saate baktığımda öğlen olmak üzereydi. Yemekler her yerde 14'de dağıtılmaya başlayacaktı. Bizde iki sokak yukarıda ki geniş, çocukların futbol oynamak için kullandığı arsada dağıtacağız. Hatta biraz müzik ve eğlenceye çevirmeyi bile düşünüyoruz.
"Hadi saat yaklaşmış gidelim," dediğimde herkes ayaklanmıştı. Hepsinin Neva'ya gözü gibi bakacaklarına emindim zaten önceki davranışlarının pişmanlığı hepimiz iliklerimize kadar yaşıyorduk. Oto yıkamadan çıktığımız gibi karşıdaki dükkana girdik. Alaz ve diğerleri hatta Canan bile dükkandaki yemeklerle uğraşıyorlardı.
"Heh hoş geldiniz çocuklar. Yemeklerin hepsi hazır siz yukarıya götürün," diyen Nadire sultan yukarı derken birkaç sokak yukarıdaki arsadan bahsediyordu. "Eşyaları arabaya koyalım hadi," deyip bizimkilerle birlikte yemekleri, ayranları, tap lotları arabaya koymaya başladık. Birkaç gün önce her yerden yemek verileceğini duyurmuştuk. Hatta Karadul'un tüm hesaplarından bildiri bile paylaşmıştık.
Son ayran kolisini de koyduktan sonra geride kalan Alaz'a döndüm. "Neva neden hala gelmedi?" Alaz sorduğum soruyla kolundaki saate baktı. "Uyanmış olması lazımdı," diye konuşurken tezgahın arkasından Nadire sultan çıktı. "Neva çoktan çıktı ki. işi varmış kağıt bırakmıştı. Herhalde diğer yemek dağıtılan yerlerle ilgilenecekti." Anında gerilirken sinirle gözlerimi kapattım. Dakika bir gol bir. "Nasıl bana demezsin anne!" Elindeki tap lotları bırakan Alaz sinirle elini cebine attı. Ardından telefonu yüzüne doğru kaldırdığı sırada görüntülü aradığını anlamıştım.
Yanına yaklaştım fakat uzun süre çalmasına rağmen cevap vermemişti. "Ne bileyim oğlum ben. Gencecik kız nere gittiğini sana hesap vermek zorunda mı?" Burun kemiğimi sıktım sakinleşmek için. Bugün yoğun bir gündü. Şehrin dört bir yanında yemekler veriyordu ve hepsiyle ilgilenmek zorundaydı, ulaşmamamız normaldi.
O sırada eşyaları arabaya yerleştiren ekip içeriye girmişti tekrar. Bakışlar bana ve bir ayağını yere vurarak sabırsız şekilde arama yapan Alaz'a kaydı. "Ne oldu?" diye sordu Vedat abi. Tek elimle ensemi ovalayıp son kez hala yanıt gelmeyen aramaya baktım. "Neva bir yere gitmiş. Nereye gittiğini bilmiyoruz, şimdide telefonunu açmıyor."
Vedat abi dinlenmek için oturduğu yerden kalkarken Çakır ise yaslandığı masadan hızlı bir şekilde doğruldu. "Tamam telaş yapmayalım. Sonuçta kızın bir dünya işi var bugün." Doğru söylüyorsun der gibi kafamı sallayıp sakinleşmeye çabaladım. Adamlar Neva yemek dağıtılan yerlerdeyse saldıramazlardı. Kalabalık olacaktır mutlaka herkesin gözü önünde ve böyle yardımlaşma gününde olacağını sanmıyorum.
"Yok cevap vermiyor," dedi en sonunda aramaları bırakan Alaz. Dışarıda birileri ile konuşan Enes'i gördüğüm gibi cam kapıyı açıp kafamı uzatmam bir oldu. "Bilgisayarı kap çabuk buraya gel." Bir şeyler olduğunu anlayan Enes arkadaşına bir şeyler dediği gibi oto yıkamaya koştu. Dükkanın ortasında bir oyana bir bu yana gidip duruyordum.
"Bir şey mi oldu Neva'ya ne bu telaş?" diye sordu Nazlı. Bir bana bir Vedat abiye bir Alaz'a bakıp cevap bekliyordu. Alaz bilmem kaçıncı aramanın ortasında kafasını kaldırıp Nazlı'ya baktı. "Bir Neva'yı bulalım hele akşam anlatacağım."
"Geldim," diyerek içeriye girdiği gibi masalardan birine oturdu Enes. "Neva'nın telefonunun yerini bulman gerekiyor," dediğimde gözleri açıldı. "Evde değil mi?" Sabrımın son demlerini yaşıyordum. "Evde Enes ama seni eğlence olsun diye çağırdım," deyip sinirle ellerimi saçlarımdan geçirdim. Sakinleşmem lazım, panik yapacak zaman değildi. "Pardon," diyerek bilgisayarına dönerek bir şeyler yapmaya başladı bile.
Ne kadar geçti bilmiyorum ama beşinci kez Enes'in yaptıklarına bakıp tekrar doğrulmuştum ki "Hay sikeyim ya!" diye bağırdı Enes. Anlık saran korkuyla "Ne oldu?" Diye sordum. Ümitsiz ve yenilmiş bir şekilde bilgisayardan kafasını kaldırışı daha fazla delirmeme sebep oluyordu.
"Telefonu takip edilemiyor," dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. "Ne demek takip edilemiyor?" Bilgisayarına bir şeyler daha yaptıktan sonra kafasını iki yana salladı.
"Telefonunda casus programı var ben ona ulaşmaya çalıştıkça beni sisteminden attı uydudan da başka yerden de telefonunun yerini bulamadım. İzlenme kapalı. Neva gibi bir hackerdan da bu beklenirdi."
Tekrar dükkanda olta atmaya başladım. Bir yandan da kime ulaşabilirim ya da kim yardımcı olur diye düşünürken Emre denen çocuk geldi aklıma. "Neva'nın arkadaşlarına ulaşmalıyız!" diyerek bizimkilere döndüm. "Emre denen lavuk yerini mutlaka biliyordur."
"Peki, adamın telefonuna nasıl ulaşacağız?" diye sordu Asya.
"Yetimhaneyi arayın. Muhtemelen orada değildir ama dağıtılacak yemeklerde sorun çıktı deyip numarasını isteyin," diyen Giray'a döndü tüm gözler. Grubun ikinci beyniydi doğru fakat bu düşüncesi bile gösterdiği zekasının minicik bir kısmıydı.
Herkes ona bakmayı sürdürünce oyun oynadığı telefonundan kafasını kaldırıp baktı. "Ne?" Çakır gözlerini devirip sinirle konuştu. "Neva ortalıkta yok farkında mısın bağımlı?" tekrar oyununa dönerek birkaç tuşa bastı ve kapattı. "Nerede olduğunu bilmiyorsunuz sadece. Bugün günlerden ne? Neva için önemi ne? Böyle bir günde siz ne yapardınız, etrafa iyiyim gülücükleri mi saçardınız yoksa kabuğunuza çekilip bugünü atlatmaya mı çalışırsınız?"
Söylediklerinin haklılık payı omuzlarımı düşürmeme sebep oldu. Dünden beri düşündüklerim, gördüklerim ve yaşadıklarım sonunda telaşa sürükledi beni fakat Giray haklıydı. Neva'nın yalnız kalmak istemek gibi bir huyu var ve bugün özellikle yalnız kalmak isteyeceğine emindim.
"Yine de tek başına kalması iyi değil. Yerini öğrenelim," diyerek telefonunu kulağına dayadı Giray. Şerefsiz sabahtan beri telaşımızı görüyor ve oyunundan kafasını kaldırıp adam akıllı bir şey demiyordu.
"İyi günler ben Emre beyle görüşecektim. Dağıtacağımız yemeklerle ilgili ufak bir sorun çıktı. Ancak o haledebilir fakat bende numarası da yok, kaybettim," diye gerçek bir oyun sergiledi. Kısa bir an dinledikten sonra "Evet not alıyorum," dedi.
Not almak yerine karşı tarafı dinleyip telefonu kapattı. Ardından bir kez daha numaraları tuşladı ve bana uzattı. "Telefonla konuşma kotamı doldurdum başkan," dedi. Telefonla konuşmaktan nefret ediyordu. Birkaç kere çalan telefonun ardından "Efendim?" diyerek açtı Emre.
"Ben Yekta. Neva'ya ulaşamıyoruz sabahtan beri. Nerede olduğunu biliyor musun?" Bir yandan konuşurken diğer yandan telefonu hoparlöre aldım. "Nerede olduğunu bilmiyorum ama tahminim var. Fakat bugün yalnız kalmak ister hep kimseyi istemez yanında."
Bizimkilere kısaca göz attıktan sonra dudaklarımı yaladım. "Nerede olduğunu bilsek yeter. Dayısı ve dedesi merak ediyorlar, habersiz çıkmış evden." Yanında kendisine bir şeyler soran adama kısaca cevap verdikten sonra uzaklaştığını duydum.
"Kocaeli kent ormanında olmalı. Milli parkın daha gerisinde, ararsanız içerlerinde değil dışarılarda kuytu köşe bir yerde olmalı." O sırada bir gerçek yüzüme çarptı.
"Eyvallah," diyerek kapattım telefonu.
"Orada ne işi var ki? Baya da uzak." Bunu nasıl düşünmemiş olduğum gerçeği canımı sıktı. Konu Neva olunca sanki çalışan beynim donup kalmıştı. "Kaçırıldıktan bir sene sonra Kocaeli kent ormanında bulunmuştu. Eski küçük bir çocuk parkında." Dükkandan çıktığım gibi eve doğru yürümeye başladım. Bizimkilerin peşimden geldiğini bana seslenmelerinden anlıyordum.
"Bizde geliyoruz," diye konuştu Çakır yanımda benim gibi hızlı adımlarla yürürken. "Acaba rahatsız etmesek mi? Yalnız kalmak istediği belli," diye konuştu Eslem. Yandan ona bakıp döndüm. "Yalnız kalmak isteyen bir insan acı çektiği bir yere girmez. O oradaki çocuklarla birlikte ölmesi gerektiğine inanıyor. Onlar öldü ve kendi yaşadı, bu canını yakıyor ve kendini bununla cezalandırıyor."
Neva'dan...
Kocaman bir ölüm çukurundan tek başına kurtulmak bazen hiç iyi bir şey değildir. Koskoca bir yılın içinde tanıdığın herkesin tek tek ölümünü izlemek veya ölüme gidişlerini izlemek o kadar ağır bir yaradır ki anlatacak kelimeler yok.
Herkes öldü fakat ben o günde takılı kaldım. O soğuk depoda ölmüş, ölmek üzere can çekişen tüm çocukların arasında kaldım. Bir türlü çıkamadım. Gözlerimi kapattığım sırada o ağlayışları şu an kulaklıktan gelen şarkı sözlerini bastırıyordu.
En çokta onun sinsi bastıramıyordu.
Bir çocuk bir yılda sizin neyiniz olabilirdi? Yalnızlığın için öyle her şeyiniz oluyor ki onu kaybedince dünyanız duruyordu. O da öyleydi. Bana abi olmuştu, baba olmuştu çocuk haliyle. Yaptıklarını asla unutamaz ve atamazdım. Benden ve orada ki tüm çocuklardan büyüktü. Sanırım 15 yaşındaydı ve benim yaşımdan daha küçük yaşta kaçırılmış onların elinden hiç kurtulamamıştı.
"Kızım dursana, yine senin yüzünden dayak yiyeceğim," demişti mavi gözlerini sinirle açarken. Mahcup olmuş bir şekilde baktığımda yüzü yumuşamıştı. "Tamam üzülme hemen," deyip saçımın yandan çıkan bir tutamını çekmişti. Bu onun sevgi gösterme şekliydi.
"Ben bir şey yapmıyorum ki?" dedim çocuksu bir sesle. Elindeki kuru ekmeği bana uzatmıştı. "Tamam hep böyle akıllı durursan daha çok ekmek bulmaya çalışırım,"demişti bana fakat yüzünde ki kederi o zaman bile fark edebilmiştim. Diğer tüm çocuklar açtı.
Ben onun 99 yılında kaybettiği küçük kardeşi olmuştum o benim ise hiç sahip olmadığım abim. Adını hiçbir zaman öğrenememiştim. Söylememişti ve hatta benim adımı da öğrenmek istememişti. Gelen her çocuk geri gidiyor demişti. Geriye dilimde solmayan isimleri kalıyor diye de devam etmişti.
Ben ona Umut diyordum hep, en kötü zamanımın içine umut gibi doğmuştu o ise bana çok fazla isim takmıştı. Çilli, pasaklı, süpürge saç, koca göz, aptal, velet ve daha nicesi. İçimde onu kaybetmemin acısı daha çoktu.
Kulağımdaki kulaklıklardan birisinin çekilmesiyle irkilmiştim fakat bu kısa sürmüştü. Uzandığım toprağın iki yanına 6 bedenin oturmasıyla doğrulmam bir oldu. Kulaklığımı çeken Yekta hemen soluma otururken Çakır sağıma oturmuştu. Diğerleri ise hepsini görebileceğim şekilde yuvarlak kurarak oturmuşlardı.
"Ne işiniz var burada?" diye oynattım dudaklarımı.
Yekta diğer kulaklığımı da telefonumla birlikte çekip elini aldı. Kulaklığın kablosunu telefondan çektiği gibi çalan şarkının sesini açtı. Derya Bedavacı'dan Kalbimi kırıyorlar anne çalıyordu. Hemen ortamıza toprağın üzerine bırakırken "Dinleyeceksek de beraber," deyip bana döndü. "Ağlayacaksak da beraber." Zaten saatlerdir ağlamıyormuşum gibi tekrar gözyaşlarım akmaya başlamıştı.
Yekte elini omzuma atarak beni kendine çekmişti.
"Çok mu zordu," diye sordu Eslem. "Orada yaşadıkaların." Gerçek bir merak vardı gözlerinde. Zorda olsa yutkunmuştum. Sorulan her soru berbat görüntüler getiriyordu gözümün önüne. "Tahmin bile edemezsiniz."diye oynattım dudaklarımı. "Onlarla birlikte ölmem gerekiyordu benimde."diye tekrar oynattım dudaklarımı.
"Saçmalama," diye konuştu Yekta anında. Sesinde söylediklerime karşı oluşan siniri sezebiliyordum. "Belki de onlar için yaşaman gerekiyordu,"diye devam eti gözlerimin içine bakarak.
Yaşamak canımı çok acıtıyordu ama.
Onlar için yaşamaya yemin etmiştim zaten. Onalr için, Umut için, hiçbirinin kanı yerde kalmasın diye yemin ettim. Fakat bu omuzlarımda kalan ağırlığını göz ardı edemiyordum. Kimseye bir şey anlatamıyordum. Ben artık dertleşmek istiyorum.
Ben babama başıma gelen her şeyi anlatmak, onun göğsüne başımı gömerek bağıra çağıra ağlamak istiyordum.
Ben annemle dertleşmek istiyorum.
"Daha fazla ağlatma bizi hadi kalk," dedi Çakır bir anda oturduğu yerden kalkarak. Mavi gözlerinin kızarıklığı belki oluyordu. Elini uzattığında bakışlarım dövmeli ellerine kaydı. "En azından kalan tüm çocukların doyması lazım."
Elini tutarak ayağa kalktığımda diğerleri de bizimle kalkmıştı. İlerideki araca yürürlerken ben ve Yekta geride kalmıştık. Yürümek yerine bekleyince ona döndüm, diğerlerinin gitmesini bekliyordu sanki.
Diğerleri uzaklaşınca zümrüt dolu bakışları bana döndü ve siyah deri eldivenli elleri yanağıma çıktı. Hala gözyaşlarımın duran ıslaklığını parmak uçlarıyla silmişti.
"Sessizliğinin sebebini senden koparmayı o kadar çok isterim ki."
Söylediği sözler içimin ılımasına sebep olurken kendime sert bir şekilde tokat atmak istedim. Başımı hafif yana yatırarak yanağımı Yekta'nın parmaklarından ayırdım.
"Bu samimiyetiniz," diye oynattım dudaklarımı. Zümrütleri dudaklarıma inince derin bir nefes aldım. "Yaşadıklarımı öğrendiğiniz için mi?"
Eğer öyleyse muhtemelen bana acımamalarını sert bir dille söyleyecektim. Dudağının kenarı kıvrılmıştı. "Sana acıdığımızı mı düşündün?"
Omuzlarımı silktim öyle düşünüyorum der gibi. Ellerini benden çekip cebine koydu. "Ben karşımda sadece her şeye göğüs germiş, yaşadıklarına rağmen kendi ayakları üzerinde durmuş bir kız görüyorum."
Sözlerinin gerçekliğini görebiliyordum, yalan söylemiyordu. Fakat yinede içimin hep şüpheci bir yanı vardı. "Peki o zaman," diyerek oynattım dudaklarımı. Söylediklerimi takip edebilmesi için yavaş konuşuyordum. "İlk tanıştığımızdan, şimdiki zaman kadar ne değişti de hepiniz böyle iyi oldunuz?"
Söylediklerim biraz laf sokar gibiydi fakat umurumda değildi. Derin bir nefes alışı sıkıntılıydı.
"Yalan söylemeyeceğim," dediği sırada bakışlarını bana çevirmişti. Söyleyip söylememekte kararsız gibiydi. "Seni ilk geldiğinde annenin gönderdiğini düşünmüştüm. O an ise tek derdim annenle yüzleşmekti. Fakat öğrendiklerimle birlikte şerefsiz gibi davrandığım gerçeği de suratıma çarptı."
Sözlerindeki samimiyet bakışlarına bile yansımıştı. Söylediği her laf anneme olan merakımı kabartsa da şu an sormak içimden gelmiyordu. Pek anlatma taraftarları değillerdi ve doğru söyleyip söylemeyeceklerini de bilmiyordum. Bu yüzden sadece kafa salladım ve geride kalan araçlara yürüdüm.
Önde şoför koltuğunda oturmuş bekleyen Çakır bizi görünce arabayı çalıştırmıştı. Yanında Giray arkada ise Eslem ve Asya oturuyordu. Arkadaki araçta ise Enes arka koltuğa oturmuştu bile.
Peşpeşe çıkan arabaların gürültüleri arasında 1 saatten biraz fazla geçen yolculuğun arkasında ise mahalleye varmıştık bile. Enes'in konuşmaları arasında Vedat abinin ve dayımın telaşlandıklarını duymuştum.
Mahalleye girdiğimiz gibi büyük bir kalabalıkla karşılaşmıştık. Yemek dağıtma saatiydi ve bu kadar çocuk, genç hatta yaşlı bile dağıtılan yemekler için buradaydı. Dükkânın olduğu sokağa sapmak yerine hızlıca yukarıya doğru sürdü ve bir kaç dakikanın ardından yemeklerin dağıtılacağı yere gelmiştik.
Mahalleden birkaç kişi ve bizimkiler yemekleri dağıtıyordu. Arabadan inerek yemeklerin başına geçip tanımadığım bir gençten işi devraldım. Ve önüme gelen herkese bol bol tavuklu pilav koymuştum. Hemen bir yanımda Yekta diğer yanıma Çakır gelecek şekilde ekip de dağıtmaya başlamıştı.
"Biz niye daha önce bunu düşünmedik hiç?" Diye soran Eslem'e bakmak için öne doğru eğildi Giray. "Biz başka şekilde yardım ettiğimiz için olabilir mi?" Diye sorarken aslında Eslem'e cevap vermek istemişti bir nevi. Nasıl bir yardım yaptıklarını merak etmedim çünkü tahminim vardı. Karadul'a çalıştıklarını düşünüyordum ve Karadul'un insanlara yardımı gizli gizliydi. Paraya ihtiyacı olanın evine para bırakıyor, ilaca ihtiyacı olanın evine ilaç dolu kutular bırakıyordu. Ve bunlar daha hiçbir şeydi.
Kaç saat yemek dağıttık bilmiyorum ama yemeklerin beşincisi gelince yorgunluktan bitmek üzereydik. Yekta eliyle birilerini çağırıp yerimize geçirmelerini söyleyince gençler hızlı şekilde koyduğumuz kaşıkları aldılar.
Biraz ilerideki moloz yığınlarının üzerine oturduğum gibi bacaklarımın sızlamasını hissetmiştim. Aşırı yorulsak da içimdeki mutluluğu tarif edecek hiçbir kelime yoktu. Günlerce aç olan çocukların, insanların bugün tok uyuyacak olmaları neredeyse ağlayacaktı beni.
Bu yorgunluk bu mutluluğa değerdi
"Bu kadar kişinin ve daha fazlasının senin sayende bugün karınları doydu, Cepci."
Bakışlarım hemen yanında beton moloza oturmuş Yekta'ya döndü. Zümrütleri parlatacak kadar ışık dolu bir şekilde karşıdaki kalabalığa bakıyordu. Gülümsedim. Tek başıma değildim, onlarda yardım etmişlerdi.
"Bu Cepci ne ya? Ne zamandır soracağım unutuyorum." Diyen Asya ile anında gözlerimi açarak Yekta'ya baktım. Bakışlarım hepsini güldürdü. "Yemin ederim artık daha fazla merak ettim. Öğrenmezsem çatlarım."
Çakır anlatacağını gösterir gibi sırıtarak doğrulmuştu. Başparmağı ile burnunun ucuna vurup yandan bana baktı. "Biz Neva ile ilk başka yerde tanıştık." demesiyle kafamı geriye doğru attım. "Cepcilik yapıyordu."demesiyle aynı anda 'oha' diye bağıran ekip yüzünden ellerimle yüzümü kapattım.
Çakır eğleniyormuş gibi kahkaha atınca kafamı kaldırıp ona ters bakışlar attım. "Gerçekten mi?" diye sordu Enes merakla. Aynı merak diğerlerinin gözlerinde de vardı.
"Hayır." diyen Yekta ile aynı anda dudaklarımı oynatmıştım. Fakat böyle bir cevap beklemediğim ona dönmüştüm. Yaslandığı molozdan doğrulmuş parlayan bronz tenini gösterircesine boynunu kaşımıştı. "Adamlar zaten kaçakçıydı. Yani o torbada ne varsa onların değildi muhtemelen. Sen de çalmış olsaydın o yakınlık arasında bizimde cüzdanlar, telefonlar ve kolumdaki saatimi de çalardın".
Söyledikleri kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturmama sebep oldu. "Saatini neden çalayım ya?"
Sırıttı ve bu sırıtışı hiç sevmedim. "Çünkü eğer gerçek bir Cepçi olsaydın saatimin yüksek model olduğunu ve iyi para ettiğini hemen anlar ve çalardın."
Neyse ki Cepçi falan değildim.
**
Günün yorgunluğu tüm vücuduma sararken ayaklarımı sürüye sürüye odama girmiş ve bayılmak üzereyken zorla üzerimi değiştirmiştim. Uyumak bana iyi gelmeyeceğini bildiğim için yorgunluktan bayılma raddesine gelene kadar kendimi bir şeylerle meşgul etmem gerekiyordu.
Bilgisayarın başında yeni programlarım üzerinde çalıştığım üç saatin ardından kendime kahve yapmak için ayağa kalmıştım ki bastığım eski parke yerinde oynamıştı.
Kafamı eğip bakarken tekrar ayağımla baskı uyguladım ve parkenin oynadığını kendi gözlerimle görmüştüm. Çevresindeki diğer parkelere de basmıştım ve oynayan tek parkenin ilk bastığım olduğunu anlamıştım.
Ya sadece bu yerinden çıkmıştı ya da hemen altında bir şey vardı. Gözlerimle parkeyi sökecek bir şeyler aramıştım ki tam o sırada telefonum sinyal vererek ötmeye başladı.
Koşarak kapat tuşuna bastığım gibi programı açtım telefondan. Karadul'un sistemine sızdırdığım bir programdı ve benim telefonuma bağlıydı. Görev olduğu an tüm bilgiler aynı anda bana da kopyalanacaktı. Ve okuduğuma göre iki saat içinde bir iş adamına suikast düzenlenecekmiş ve Karadul'un da orada olacağına emindim.
Oynayan parkenin üzerine sandalyemi çektiğim gibi odamın kapısını kapatıp hazırladım. Kısacık sürede hazırlanıp suratıma üzerinde A ve V nin birbirlerine girmiş şekilde amblemi olan fuları taktım. Işığı kapatıp pencereyi açtım ve etrafa hızlıca göz attım. Yekta'nın odası dışında önümüzdeki ağaç yüzünden odam kimse tarafında görünmüyordu.
Yekta'nın ise perdesi bile çekiliydi.
Halatla indiğim gibi yine aynı şekilde ağaca astım ve hızlı şekilde caddeye çıktım. Caddenin daha da ilerisinde mahalleye uzak kalan bir ara sokakta iki binanın arasında sakladığım motorumun örtüsünü kaldırdım ve binip adrese doğru sürmeye başladım. Adrese bir sokak kala durdum ve kenara park ettim. Geldiğim adresi incelerken şaşırmamak elde değildi.
Bir iş adamına suikast düzenlemek saçma bir yerdi çünkü burası ücra bir gecekondu evlerle dolu bir mahalleydi. Hemen durduğum sokağın arkasındaki sokakta gerçekleşecekti görev o yüzden yanımdaki iki katlı binanın merdivenlerini çıkarak damına çıktım. Diğer sokağa bakacak ucuna geçip dümdüz yürüme başladım. Evler bitişikti ya da atlamam gereken en fazla bir iki metrelik ara vardı. En sonunda ilerde bir karartı görünce hızlandım. Yüksek model bir arabanın önünü kesen kapüşonlu 5 kişi vardı. Eğilip gizlice izlemeye başladım. Eli silahlı olan kişi aracın kapısını açmasını söylüyordu. Kapılardan 3 tanesi açıldı ve içinden bir şoför bir koruma birde arkada oturan adam inmişti. Arkadan inen adamın suratını göremiyordum.
Sonra bir anda adama saldırmaya başladılar ve ben tam ayaklanıp öne doğru atılacakken kenardaki çok yüksek olmayan damlarda bir kaç kişi inmişti.
Bunlar Karadul'du.
Maskelerindeki fosforlu örümcek görünmeyecek gibi değildi. Karadul'dan 4 kişi vardı gayet iyi dövüşüyorlardı fakat işin kötü yanı araçtan inen iki koruma da Karadul'a saldırmaya başlamıştı. Hemen arkasındansa yan taraftaki gecekondudan bir kaç kişi daha çıkmıştı. Karadul'un başkanını arayan gözlerim onu 3 kişiyle dövüşürken gördü. Kapüşonu düşmüş koyu renk saçlarını tutan tek şey şapkasıydı. İkisini bayıltıp diğerini de etkisiz hale getirecekken arkadan gelen iki kişiyi gördüm. Durduğum tek katlı evin damından atladığım gibi Alar'ın arkasındaki adamın diz arkasına vurup ensesine dirsek geçirdim. Diğerinin ise elindeki sopayı tuttuğum gibi kolu kırılacak şekilde kıvırdım.
Çıkan sese hepsi bana döndü. Adamların hepsi neredeyse bayılmış ya da acıyla yerde inliyorlardı.
Alar'la kısa bir an göz göze geldik ve hemen yan taraftan gelen adama tekme savurdum.
Tüm adamları haklayınca etrafa kısa bir göz attım. Ben ve Karadul'dan olan 4 kişi dışında kimse yoktu ayakta.
O iş adamı da dahil buna.
Adam kaçmıştı.
"Senin burada ne işin var?" diye sordu boğuk bir ses. Sanırım seslerini boğuk çıkartacak bir şey kullanıyorlardı. Ses değiştirme cihazı gibi. Kafamı sesin geldiği yöne çevirdiğimde kapüşonunu kafasına geçiren Alar'ı gördüm. Nefes nefeseydi herkes gibi.
"Geçiyordum uğrayayım dedim."
Alar'ın hemen yanında duran kişi bana doğru hızlı adımlarla geldi. "Nereden biliyorsun bu görevi lan!" Diye bağırınca yüzümü buruşturarak geri çekildim. "Bağırma kulağım dibinde," diye tersledim sert bir dille. "Bunu düşüneceğine iş adamı olan herifin nereye kaçtığını bulun. Burada bir boklar döndü." Etrafa bakarken duraksadım ve bu sefer Alar'a döndüm. "Hem hayatını kurtardım, bu şekilde mi teşekkür ediyorsun?"
Gözlerini bana dikip kafasını salladı. "Ödeşiriz, merak etme," deyip yanındakilere kafasıyla işaret verdi. Onlar yukarı doğru yürümeye başladıkları zaman bende yönümü aşağıya vermiştim. Sokağı dönmeden önce tekrar geriye baktığımda Alar da bana bakıyordu.
Aynı baş selamı aynı el selamı. Sonra ikimizde yolumuza devam ettik.
*****
intagram ve tiktoktan bkleniyorsunuz.
oy ve yorum yapana küserim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |