20. Bölüm

18. BÖLÜM: ZEHROLAN ZAFER

Siyavuş
syavus

 

 

1.BÖLÜM: ZEHROLAN ZAFER

 

 

~Burnum düşüncelerimde boğulduğumda kanardı...”

 

 

Hançer, Günümüz

 

Burnumdan akan kanların sildim. Öğrendiğim gerçekler içimdeki kızgın demirin suya bırakılması gibiydi. Cayır cayır yanan demirden yüreğim acımasızca dövülüyor ardından onu tutup buz gibi bir suyun içine atıyorlardı...

“Al!” dediler. “Al, senin hakkettiğin bu!” dediler. Oysaki hak ettiğim hayat neydi ki? Mutluluktan uzak, yaşamak denmeyecek bir hayata sahipken gerçekten benim hak ettiğim aslında neydi ki? Henüz savaşmadan, kan akıtamadan neden bana saldırılıyordu ki?

Hançer Giray kimdi?

Var olduğu anda savaşı başlamış, yok olmanın eşiğindeki yorgun savaşçı... Benim bir ailem vardı ne kadar eskide kalmış olsa da bir hiçlikten evlaydı. Sevenlerim vardı ihanet kavramından oldukça uzakta. Annem vardı , hasret kalmaktan öte hiçbir şey bilemediğim. Bir babam vardı gücünün gölgesinde sevgisine aç kaldığım, hiç doyamadığım...

Ben savaşın içine doğmuştum, savaş içimdeydi. Savaş bendim. Benim kendimle olan savaşımı daha kimseyle gütmemiştim. İçimde büyüyen bu şüphe ve delilikle daha da bu savaşı bitiremezdim. Kimsesizliğe açtım ilk savaşı daha sonra kimsesiz bırakanlara... Varlığının haberi öylesine aniydi ki... Burnumdan şıp şıp damlayan kanı ne durdurur hiçbir fikrim yoktu. Ama eğer yaşayan bir ailem varsa, Berk gerçekten benimleyse, onu benden alacak kişilere güdeceğim savaş akla hayale sığmaz türden olurdu. İhanete uğrasam da savaşırdım, terk edilsem de savaşırdım.

Ama o bana gelmezse savaşamazdım... Bir çocuk gibi o gelsin diye ağlamak istiyordum ama bir yandan da onu öldürmek istiyordum! Bunca sene yaptığım da bu değil miydi? Onu hissedip yıllar sonra savaş istememiş miydim? Kısas benim de hakkımdı! Amcamdan babam için kısas istiyordum! Ama ya Berk... Benim arkamdan işler çevirip kendisine hasret bırakıyor sonra da ben geldim diyor! Ona öylesine ihtiyacım var ki... Yumruğumu daha ne kadar sıkabilirim ki?

Ben onu öldü bilirken reva mıydı çektiğim azap? Reva mıydı yokluğunda çektiğim sevgisizlik? Ama her şeyden öte, iyi ki savaş bayrağını açmıştım. Dostum, biricik arkadaşım Ptifordy’nin intikamının bir bölümü almıştım. Masum insanların öldürülüşünün intikamını almıştım işte daha ne diye kendimi üzüyordum! Uyguri madenlerini ele geçirdim daha neye üzülüyordum ki?!

İhanet nedir bilirim... İhanet, şah damarından akan kanın bile sana yabancı gelmesidir. An be an hissetmiştim. Göz yaşlarım burnumdan akan kan kadar sessiz akarken, kendimi tanıyamazken, hayatımı gözden geçirirken, değişmeye çabalayıp anlamaya çalışırken an be an hissettim.

Yaşadığım ihanet sarsıntısı değildi, yaşadığım aşk, ayrılık, yarım kalma ve daha bir çoğunun acısıydı... Yılların büyüklüğüne, geçen zamanın acımasızlığına karşı bir isyandı! Ama bu kadar büyük olmasına sebep olan ihanet değildi. Kandırılmak, aptal yerine konmak, nefret edilen olmak ve hatta dışlanmaktı. Geride kalan olmaktı...

Kendime dair anlatamadığım onca olay, onca anıdan sonra kimse böyle düşünmezdi hakkımda. Çünkü güçlü durmak, içini kimseye açmamak böyle bir şeydi... Bu yüzden gözlerimden akan yaşlar ilk defa bambaşka bir amaç için akıyordu.

Aptal olduğum için...

Hayatımda çok kez aptallıklar ettim. Babamı dinlemedim, Berk’i dinlemedim ve veliaht töreninde yine kimseyi dinlemeyip işime geleni yaptım, Doğu Obaları için yardım isteyen adama geç cevap verdim ve işleri bu hale getirdim. Ben aslında kötü biriydim.

Gece uyumayıp gündüz oturmadan başta ait olduğumu sandığım ailemin sonrada bana, bana rağmen katlananların güzel yüreklerine borç bildiğim bir savaşa atıldım. Geç kalsam da bir şeyleri pek iyi başlayıp bitiremesem de ben çok çabalayan ve ne olursa olsun aptal yerine konmayı hak etmeyen o fedakar insandım!

“Atabey’im... Sana neyi söyleyemedim biliyor musun? Ben, inkar ederim. Ne olursa olsun sevdiğim birini bu kadar canıma koymuşken ihanetini, gizli saklı işler yapmasını inkar ederim. Tıpkı senin için söylenen onca şeyi duyup da inkar edip sana olan sevgime tutunmam gibi... “ Berk içinde aynı şeyi yaptığımı kendime itiraf edememem gibi... Ona olan sevgim basit değildi, meğer her bedende yine aynı kişiyi bulup aşık olmak böyle bir şeydi...

“Sen benim baba yarımdın. Sen kimsesiz kalışlarımdaki kimsemdin! Sen, sen benim bu dünyadaki hayatta kalma dayanağımdın! Ama sen, beni bunca sene bir bilinmezliğe atmışsın. Her şeyi kendiniz üstlenmiş bana sadece suçumu çekmemi sağlamışsınız...Şimdi öğrendiğim onca şeyden sonra hala seni eskisi gibi sevip hatırlayabilir miyim? “ Evet...

Bana bakan tüm yüzlerde keder vardı. Atabey’imin başını hala göğsüme yaslıyordum. Özür dilerim bedeninden ama, hala kanım üzerine damlıyordu. Katili olduğumu bilmek öyle ağırdı ki... Ben bu zaferden sonra onun öldüğünü görmeyi hak etmemiştim! Ben, biri benden hakikati gizledi diye onu öldürecek kadar aptal olmamalıydım! Ben, bana anlatacağı hakikatlere açtım, sevgisine, beni bana bırakmayan merhametine... Ölmeden önce bahsedilen sırra... Şimdi kim beni onun kadar düşünüp bağrına basacaktı? Üzüntüm öfkemi harladığında kendimi kaybettim. Gözlerim bana bakan Kurt Ata’ya döndü.

“Sizi şurada kurtlarıma boğdurmamak için tek bir sebebim var! O da bana yaptığınız her hata için bedel ödeyecek olmanız!” öyle bir bağırıyordum ki bana doğru az öteden koşarak gelen bir atlı ve kurdu hayal meyal seçebiliyordum. Timurtaş, omuzlarımı tutup beni Atabey’imden uzaklaştırmaya çabalıyordu. Omuzlarımı sertçe çektim. Ona dönüp hırsla konuştum. “Beni ondan ancak toprak ayırır! Çek ellerini üstümden.”

Bana alınan bakışlar atarak geri çekildi. Üzerine doğru biraz daha kapanmıştım ki gözlerimden yaşlar çağlayan ırmaklar gibi boşandı. Burnumdan da kan oluklu su gibi akmaya başladı. Ben böyle bir zafer hayal etmemiştim! Askerlerimin kılıçlarını yere bırakıp çömelme seslerini duydum. Zafer kazanmıştık ha? Çabalamıştım ha?

Hayatımda bundan daha saçma bir şey yapmamışımdır... Gözlerimi zoraki bir şekilde silip yönümü gerçek Yakut Berk’e çevirdim. Bana öyle kötü bakıyordu ki sanki ölen oydu. Onu öldürmek isteyen yanımla yaşatmak isteyen tarafım kavgaya tutuşmuştu.

Debret adım, diye yalan söyledi bana yıllarca. Bir hain de olabilirdi! Ama yine de sevgim bir yabancıya gitmişti işte! Yüzümü ekşiterek ona bağırdım. “Kaldır hadi, susturduğunuz adamın ebediyen konuşamayacak bedenini kaldır! Benim yıprattığım bedenine sarılmaktan başka yapabildiğim hiçbir şey yok! Hadi, seni bir şey yap!”

Benim suçumdu. Her şey benim suçumdu! Benden çekinerek sırrı bunca yıl taşıması benim suçumdu. Onlara bu hakkı ben vermiştim. Güçlü olmanın, sert olmaktan geçtiğini düşünmek kadar saçma bir şey yoktu. Benim güçlendiğim falan da yoktu.

Ben güçlendikçe çevremi zayıflattığımı şimdi anlıyordum. Gözlerim farkına vardığım hakikatle yaşlarımı kuruttu. Ölümlerden sorumlu olmak ve öldürmek... En iyi yaptığım şeylerdi. Zayıf kalıp onların beni korumaları gereken bir kadın haline gelmem benim aptallığımdı. Daha akıllı olmamak benim suçumdu! “Benim suçum! Doğarak en büyük hatayı ben yaptım zaten!” diyerek ellerimi yere vurdum.

Kurtlarım acı içinde ulurken etrafımızı iyice sarmışlardı ve en önde Kanlı Diş vardı. Ve arkasındaysa Altuğ bana mahcup ve suçlu bir edayla bakıyordu. Beynimde patlayan alevle ayağa nasıl kalkıp üzerine koştum bilmiyordum. “Sen!” dedim ama o beni yüzüne yumruk dahi atamadan savuşturup kollarımdan tutarak ters çevirdi. Bana yalan söyledin, diyemeden sırtım göğsüne çarptı ve o ellerimi önümde çapraz tutarak beni adeta gölgesine esir etti. Delice çırpınsam da ondan soluduğum kokuyla duraksadım. Altuğ ne ara benim için aileden de öte oluvermişti ...

Kulağıma değen dudakları ile daha çok çırpınmaya başladım ya da sadece ben öyle yaptığımı sanıyordum. İkna mı olmak istemiyordum yoksa anlamak mı istemiyordum? Altuğ’u devirmem hiç zor değildi ama nedense gücüm çekilmiş gibiydi. Gözlerim esas Yakut Berk’e değdiğinde öfkeyle bağırmaya başladım. “Hançeri bir daha batırdınız kalbime! Bir kez daha beni yok ettiniz! “ aynı anda gözlerimizden yaş aktı. Biz bunu istememiştik ki?

Ben Debret’i çok severdim. Onun kadar iyi bir insan görmemiştim ama bana yıllarca yalan söyleyecek kadar rahat olabilmesi... Küfür bile edemiyordum. “ Ben sadece savaşmak ve intikam almak istedim ama siz! Siz beni hiç bilmediğim, arkamdan çevirdiğiniz işlerle vurdunuz! Neden ya neden!” Ellerim öyle bir hissizleşti ki parmaklarımı büksem dahi hissetmiyordum. Boğazıma batırılan közler vardı sanki... Göğsüme hançer saplanıyordu sanki...

Altuğ’un dudakları titrek sesini bana ulaştırmayı nihayet başarmışa benziyordu. “Yalvarırım Hançer... Anla bizi...Acın acımız! Önce onun ruhuna saygı göstermeliyiz...” Gözlerim titreyerek Atabey’imin kimsesiz gibi uzanan bedenine değince kollarında direnmeyi bırakıp beni tutması için kendimi ona yasladım.

Eğer diz çökersem, çok kan akıtırdım ve başta sırtımı yasladığım kişinin kanı akacaktı... “Altuğ,” sesim titredi. Hızla yüzüme doğru eğilip beni yukarıya doğru çekti. “Söyle Yürek...” burnumdan sesli nefesler çektim. “Beni kim tutacak artık? Kim beni onun kadar sevecek? Sen yapabilecek misin? Ya o? Bunca yıl sonra siz benimle aranızdaki o boşluğu kapatabilecek misiniz?”

Altuğ’un sesi tam tahmin ettiğim gibi geç çıktı. “Yaşadığım müddetçe Yürek... O da ben de senin için varız. Bir arada olmak için yaşayacağız. Aile demek, bu demek...” Boynumu yarım döndürdüm de yüzüne baktım. Tüm gerçekliğimle karşısındayım. “Ben ne kadar yalan söylerseniz söyleyin yine sizi affederim ki... Ben, biri beni sevsin görsün diye yanan o kız çocuğuyum Altuğ... Ama bu sefer canımı çok yaktınız...”

“Telafi ederiz al yanaklım... O senin bildiğin Berk ben de tanımaya başladığın Altuğ... Sen bizi affet, biz kendimizi sana adayalım...” Gülüşüm solgun bir gün gibiydi. Umut ve ölümü koynunda saklayan. O beni ayakta tutan bir dağ oldu bense dağdan kopan çığ gibiydim...

O andan sonrasını parça parça hatırlıyordum. Atabey’im bir at arabasına kondu. Askerlerim etraftaki cesetleri topluca gömdü. Ganimetler yüklenip Gökçe ve Aslantaş ile karargaha götürüldü. Geri kalanlar şehri boşaltan ahaliyi karşılamaya koyuldu. Ahtım büyüdü. Girayhan’ın altını üstüne getirecektim! Orayı bana bir ömür yasak edenleri oraya sonsuza değin gömecektim!

Ispanak ve Sarımsak orada kaldı. Bizim gözümüz kulağımız olmak için... Gözyaşları beni yaralıyordu... Kolumun acıdığını az sonra ata bindiğimde hissettim. Atabey’imin mezarı için yola çıktık. Onu, benim olan bir yere gömecektim. Altuğ beni atının arkasına çıkardı. Önüme bindiğinde başımı at arabasından çekemeden sözde zaferimin sağır edici sessizliğini de alıp yola çıktık.

At arabasının gıcırdayan sesi, kurtların dillerini dışarı çıkarıp yanımda koşturması ve Atabey’imin arabadan sallanan solgun eli... Giray soyundan olan ya da olmayan her önemli savaşçıyı, savaş esnasında kahramanlık sergilediği o kıyafetle toprağa gömerdik. Zihnimdeki pus yavaş yavaş dağılıyordu. Yıllardır içimde susturulan bir yer duymaya başlamış gibiydi! Hırıltılı bir sesi tam içimde duydum. “Görünmeyen güçlerimize artık eriştin Hançer Giray... Kurt Kağan oldun.” Gözlerimi hemen yanı başımdaki kurda çevirdim. Ayakları kırık olduğu için yenmek istenen kurttu o!

Ama nasıl olur? İyileşmiş hatta yanı başımda koşuyordu! O gür, içten ve heybetli sesini tam kalbimde bir daha duydum. “İntikam, acı ve ölüm... Sonunda bu posta oturduğunun kanıtı... Kırılmaktan korkmamak, asıl zaferin kendisidir.” Gözlerim ağlamak için değil yaşadığım uhrevi duygularla ıslandı.

Az sonra bambaşka sesler işitmeye başladım. Bu Kanlı Diş’ti. “Bir sürüyü sürü yapan, liderdir. Liderin kurt olmasıdır. Sen bize nasıl bir lider olduğunu gösterdin.“ Başka bir kurdun sesini duydum. “Yaşlı kurtlar ölür, taze kan gelir. Eskinin yasını çok tutmak yeninin mezarını kazar.“ Sonra bir başkasının sesini duydum. “Bir müddet yas tutmak iyidir. Bilenmeni sağlar. Ama bizi unutma. Yoksa başımızın girdiği ilk deliği birbirine katarız.”

Gözlerimi kapattım ve yalnız olmadığımın bir kez daha farkına vardım. Onların varlığı kadar kudretli hiçbir varlık yoktu... Ben de tam yüreğimden, onlarla konuştum. “Kurt Kağan olmak, bu demek değil mi? Yasını kısa tutmak, savaşmak, sevmek ve sevilmek... Hayatın akışına kapılmak. Var olduğun müddetçe dengene hakim olman. Yüreğinin sesini duymak ve duyurmak... Oysa ben, yüreğimin demirden olduğunu sanırdım...”

Bana cevap veren ilk baştaki yaşlı kurt oldu. “Demire her vurduğunda bir ses çıkar. Madem demirden sanırdın yüreğini sesini de duydun. “ bir an susup uludu. Ulumasına karşılık gecikmedi. “Vahşi çağrıya uymaktır Kurt Kağanlık. Berk sandığın yüreğinin sökülmesi, demirden örmeye çalıştığın yüreğin kor almasıdır. Seni hislerinin değil aklının yönetmesidir. İşte Kurt Kağan olmak için herkesin çırpınma sebebi budur. Bilgelik, gümüşten sessizlik ve kordan kıyamet... “

Yüreğimi dinlediğim vakit her söylediğini anlayabiliyor ve yine aynı şekilde onlarla konuşabiliyordum. Korkmadım. Daha önce bunu yaşamadığım için hayal kırıklığı yaşamadım. Affettim her şeyi. Mücadele edersem affedemeyecektim zira. İçimde çağlayan duygularımı alıp kordan yüreğime gömdüm ve dumanını iki dudağımın arasından bıraktım.

Kurtlar sustu. Bir daha da konuşmadılar. İçimde beni yiyip bitiren bir hesap vardı. Ve konuşacağım tek kişi vardı. Altuğ’un sırtını alnımla dürttüm. Başını bana doğru çevirdi. Sesimdeki öfkeyi gizleyemeden konuştum. “O şimdi nerde? Yoksa müstakbel dedemle iş birliği mi yapıyor? A, ya da yok benim bir düşmanım dedem değil ki? Benim düşmanlarım dostlarımdan daha çok!” Altuğ başını öne eğip iki yana salladı. Aynı ben gibi davranmaya devam etmek de postumun gereğiydi, bunu biliyordum. “Bilmiyorsun, seni suçlamıyorum ama sana en kısa sürede her şeyi anlatacağız Hançer. Lütfen, bu kadar öfkelenme.”

Başımı sırtına acımadan art arda vurdum ve her vuruşumda acıyla bağırdım. Öfkeli değildim, hayal kırıklığım vardı. Öldü sandığıma yıllarca aldanmışlığım vardı. Avutulacak bir sığınağımın olamayışı vardı. Yıllarca vicdan azabı çekmenin yanmış yüreği vardı...Ağlamalarım da dinecekti elbette. “Yanıyor! Yanıyor bir şey yap da düşünmesin!” Altuğ, başımı vurmama zerre şikayet etmedi çünkü onun canını yakmak istediğimi biliyordu. Susuyordu çünkü can yakmamak için kendimi dizginlememin tek yolu buydu.

Hızım iyice azaldığında kulaklarım çınlıyordu. Ölümler peşimi bırakmıyordu, ona yormak istedim... Başımı sırtına yaslayıp sessizce göz yaşı akıttım. Ellerini tutmak istediğim kimse yanımda değildi.

Hala toyum.. Kendim gibi olduğumdan zerre emin değilim ama baksanıza, size benzemekten öte içimden bambaşka bir evren çıkıyor. Bir şeyler seziyorum...” Dediğimde hırıltılar yükseldi. Bu defa Kanlı Diş konuştu. O da artık yaşlı kurdun yanındaydı. Kendilerini yormayacak düzenli bir şekilde koşuyorlardı.

İnsan olmanın getirisi bu. Hakikati ve yolculuğu bilirsin, doğruyu yanlışı ayırt edersin ama içindeki sesin seni yönetmesine izin verirsin. Çünkü her zaman, seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmek istemezsin. Nefis bu. Ama senin içinden doğru bir ses yükseliyorsa da ondan uzak kalmamanı isteriz.”

İnsanı insandan iyi tanımak onların bilgeliğiydi... Ama bana beni anlatmıyorlardı. Onların bilge dili beni, benim dışımdaki nesneler aracılığıyla anlatıyordu. Gözlerimi yavaşça kapatıp nefesimi bıraktım. “ O zaman ben de bu nefse baş kaldırıp o yeni sesi kuşak vereceğim. Kendim olacağım. Lakin, acımı yaşamam gerek. Daha sonra savaş ve kan göreceğiz. Emin olun.” Yaşlı kurt alt dudaklarını geriye çekti. Üstü dudağını yukarı kaldırıp sivri dişlerini öne çıkardı. “Senden emin olmasaydık burda olmazdık. Kendin ol, yolunu bul. “

Kendimi bulacaktım. Büyüdükçe intikamımı alır, mutsuz hayatıma devam ederim sanmıştım. Oysa yaşadığım onca şeyden sonra savaşın da barışın da bir zamanı olduğunu öğrendim. Elime aldığım kılıcın hükmünün yetersiz olduğunu ellerim onu kavrayamadığında fark ettim.

Ve işte gelmiştim. Beraberliğini kıskandığım ailemin mezarlığı... Can Atabey’im, gözüm Atabey’im...Onu da buraya gömmek istiyordum. Onu ailemden başka biri göreceğimi düşünemezlerdi bile. Askerler hızla mezarını kazmaya başlayınca akan yaşlarımı son kez silip gökyüzünü kaplayan hüzünlü kopuz sesine kendimi bıraktım.

Sagu... Ağıt demekti. Keder ve yasın müziğe karılması... Havada asılı kalan seslere teslim olarak mezarı kazan askerlerimin yanlarına çöktüm. Çukuru izlemek azabın kendisiydi. Var olmak bu kadarmış meğer... Gözlerini açtığın andan itibaren başlayan sırlar, kahkahalar, sevinçler, nefret ve sevgi arasında geçen günler... Sonra seni yaşatan ruh, kafesinden azat olunca bedenini oracığa yığıverir arkasına bile bakmadan...

İşte bu kadar varoluş. Burası yarını olmayan bir çukur. Bugünü olmayan bir çukur. Sessiz ama susmayan bir çukur... İnsanı yeryüzünde sığdırmayanların bile tek sığınağı bu çukur... Ellerimle yere tutundum. Keşke bende doğmak yerine yok olsaydım... Ben böyle yıkık dökük, olmayı hak etmemiştim...

Askerler geri çekilince onları gördüm. Çukura inen Kurt Ata, Darulgan, Demirdöğen ve Altuğ... Onu çukura indirip yukarı çıktılar. Ve üstüne sırası ile toprak atmaya başladılar. Gözlerim cansız bedenini azar azar kapatan toprağı izliyordu. Ayaklarına kürek kürek inen toprağı. Babacan ellerini kapatan kara toprak. Burnunu, dudaklarını, gözlerini, başını kapatan doyumsuz toprağı çaresizce izledim.

Dokunduğum insan, toprak olacak insan mıydı? Baba olurdu, sırdaş, yoldaş. Sırlarla gitmişti ama şimdi sır da olmuştu... Yalan söylemişti... Ama ona neden kızamıyorum! Tırnaklarımın arasına dolan topraklar canımı sızlatırken üzeri tamamen kapanan mezara uzandım.

Arkamda kalan mezarlar ilk defa önceliğim olmamıştı... Mezara sarılarak ağlamaya başladım. “ Seni kara toprağa bırakmamı mı bekledin? Bana neden her şeyi sen anlatmadın? Niye yüreğini patlattın böyle? Buna benim yüreğim nasıl dayansın o zaman Atabey’im...” hıçkırıklarım, göz yaşlarım, burnumdan akan kan hiçbiri umurumda değildi. Toprağına daha sıkı sarıldım.

“Neden beni kızın yerine koydun ki? Ben senin yetiştirmen gereken bir veliahttım... Şimdi bendeki bu ‘sen’ boşluğunu ne dolduracak? Niye aldın canımı da gittin...” alnımı soğuk toprağa bastırdım. Darulgan’ın bağıran gür sesini işittim. “Emanetin emanetimizdir Ata’mız! Zaferin gölgesi üzerimizden eksilmesin ! Yattığın yerde rahat ol!” Başımı kaldırdığımda gördüğüm gözlerinde derin bir acı vardı. O en çok gülenimizdi oysaki.

Hiç ciddi kalamaz şakalaşırdı. Ama bugün omuzlarımda ağlamak isteyen bir çocuktu. Topraklı elimle burnumu silip ona kollarımı açtığımda asla sorgulamadı. Neden bile demedi. Hep yapıyormuş gibi koşarak bana sarıldı. Başını göğsüme koyup sessizce ağladı. Ediz... Yolda duysa dahi geri dönemezdi. Elimi başına koyup kendi acımla gözlerimi kapadım.

“Sana hep soğuk derlerdi. Arkadaş canlısı bile değildin ama Hançer...” Başı bana yaslı olduğu için sesi boğuk çıkıyordu. “Neden senin soğukluğun bu kadar sıcak? Neden senin için söylenen gerçekler bu kadar yalan? Niçin sana baktığımda kendimi görüyorum... “

“Ben, içinden geçtiğim her devrin sancılarının dile gelmiş haliyim...”

Ağzımı açıp tek kelam edemedim. Diyemedim, sizi çok sevdim diye... Diyemedim, bugün olduğu gibi bir darbe yemek istemedim... Diyemedim, kalbim çok çabuk kırılır da demirden sandığım bir cevherde saklandım... Ne kadar zaman o halde acımı akıttım hatırlamıyorum. Tek bildiğim masum olan insanlar tarafından kucaklanmaktı.

Rüzgar turuncu ile siyahın birbirine girmeye başladığı gökyüzünde nazlı nazlı saçlarımın arasından geçerken ayak sesleri duydum. “Hançer... Konuşmamız gerek.” Duyduğum sesin de bir ölüden farkının olmadığını anlamak zor değildi. Ama kim benim kadar yaralanırdı ki? Zar zor gözlerimi açıp karşımdaki Kurt Ata’ya baktım. “Benimle daha ne ilişiğin kaldı senin? Ne istiyorsan, hayır!”

Gözlerini serçe kapadı. İçimdeki yas yerini öfkeye bırakırsa omuz üstünde baş kalmayacaktı. “Beni anlamıyorsun. Yaşadığın ve dolandırıldığını sandığın her şeyin gerçek yüzünü sana anlatacağım. Bizi ne olursun dinle ve bir kez olsun anlamaya çalış!” gözlerimi serçe kapatıp açtım.

Mezarın ısıttığım toprağından ayrılıp güç bela ayağa kalktım. “Bana ne anlatacaksan zerre umurumda değil Ata! Amcasından bir gün bile iyilik görmemiş birine düşmanlıktan mı bahsedeceksin! Dedem bile diyemediğim adam bana düşman, benim obalarım ve topraklarım üzerinde güç toplamaya çalışıyor. Neden? Çünkü babamı ve beni öldüren o adam için daha fazlası gerekiyor! Bana bilmediğim bir şey söyle! Sen bana ne anlatsan anlat bunu değiştirebilir misin?!”

Gözleri donuklaştı ama yıkılmaz kalesi öfkeydi. Arkasına sığındı. Göğsüne çektiği gür nefesi ile ayaklarını açtı. “Hayır! Ama dinlersen beni bir kere işte o zaman her şey çözülür.” Çözülecek ne kalmıştı ki? Yeniden her şey birbirine girmişti! Gözlerine inatla bakarken bir şey hatırladım. Elinde bana bahsettiği o sır mektubu vardı. Bana her şeyi anlatacak o mektup...

Gözlerim acıyla mezarlığın üzerinde gezindi. Sahi, gerçekler aldatılmış olmanın acısını alır mıydı? Güç bela bulduğum sesimle konuşabildim. “Kısa kes. Affetmeyeceğim çok insan var sırada.” Ya da dinleyip ona göre karar vereceğim.

Ellerini belinde bağlayıp başını usulca salladı. “Her şeyi en başından alacağız. Emin ol, Berk hakkında öğrendiğin onca şeyden sonra sen asla eski sen olamayacaksın.”

İşte orasını bilemeyecektim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 19.08.2025 16:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...