32. Bölüm

30. BÖLÜM: İPLER BAĞLAR

Siyavuş
syavus

 

 

~Hiçbir hikayenin kötü kadını yoktur. Her kötünün kendi cenneti ve kalbi vardır. Ve her göz ardı edilen insanın muhteşem bir geri dönüşü vardır.~

 

 

"Ölmeyeceğim üzerine yemin ederim!" diyen sesi sarayı inletti. Kara Ozan, kaşlarını alayla havaya kaldırdı. "Çok bağırıyorsun ihtiyar. Sessiz ol." Odasına girdiğinde Kılıç Giray’ın ona ettiği küfürleri duymazdan geldi şimdilik. Odasına girdiği vakit gözleri masasının üzerine takıldı. Ordaki haritaya ciddi bakışlar attı.

Gözleri kinle Batı dağlarına seyretti. Orayı başına yıkan Berk’i unuttu mu sandılar yoksa? Hayır... Şimdi tam sırasıydı. Onu ateşe atışını, onlarca hayatta kalmak için savaşan insanı gözünü bile kırpmadan yakışını kimse unutturamayacaktı. Gözü seğirdiğinde güçlükle yutkundu.

Annesi... Abisi... Babası... Ellerini şakaklarına bastırdı. "Ben, bir aile katiliyim... Ben, herkesten daha kötüyüm... Asıl ölümü ben hak ettim."

Gözlerini kapadığında yıllardır olduğu gibi yine bir siluete rastlayamadı. İşte olmuştu, onları unutmuştu! Kafasına art arda tokatlar patlattı. Hırsla kolunu dişlerinin arasına aldı ve var gücüyle ısırdı. Kalbi, hala o günkü çaresiz çocuk gibiydi. “Durun dedim! Benim bir suçum yok dedim! Ne diye ailemi sizin insafınıza bıraktım ki! Küçük Ozan’ın suçunu ne diye büyüttünüz! Onlar ölmeyi hak etmedi...”

Tam da o anda, gözlerinin önüne bir kadın girdi. Ona sıkı sıkıya sarılan, "Beni öldür!" diyen bir kadın. Daha sonra gözlerine daha önce kimsenin bakmadığı bir şekilde bakan bir kadın. Dudaklarına bakacak kadar onu ondan alan bir kadın... Gözlerini hışımla açıp pencerenin önüne geldi. Nihade denen o kızın elinin hissi hala parmak uçlarındaydı!

Ellerini iki yana açıp mermere doğru eğildi. Dün ve bugün kafası hiç yerinde değildi. Üstelik sebebi ezeli düşmanı olan Berk değil de bir kadındı! Katili olabileceği bir kadınla sınanmak istemiyordu çünkü o her zaman kadınların katili olarak görüyordu kendini.

Kendini bunun tam tersini yapacağına inandırmak istiyordu. İşte o anda gözünü bürüyen intikam hissi ile alevlenmeye başladı. Buna da Hançer Giray ile değil, Berk Giray ile başlayacaktı. Masasına oturdu. Ve George’a şahsi bir mektup yazdı. Alacağı mektupla harekete geçecekti. Hayır, bunun sebebi o kadını o sarayda yeniden kendisine hizmet ederken görmek istemesiyle alakası yoktu!

Sonra bir başka kağıt daha aldı ve başka birine yazmaya başladı. Kağıda hırsla sözcükleri geçirirken aklını meşgul eden kadına daha da öfkelenerek kalbini ferahlatmaya çalıştı. Ve işte nihayet, ezeli düşmanına ve ailesine atacağı ilk büyük darbe için müttefikini ağına çekmişti.

“Ural Bey. Hala o oğlun olacak delinin seni vazgeçirmeye çalışmalarını mı dinliyorsun? Sana daha iyi bir hareket alanı yaratmaya geldim. Eğer bu savaşın gerçek kazananı olmayı istiyorsan, yazacağım yerde benimle askerlerinle buluş.

Oğlun, daha fazla göze batarsa şayet ne olacağını dememe gerek yoktur umarım.”

                                                         ***

 

Kurt Ata’nın gözleri, talim yapan askerlerinin üstündeydi. Karargah, daha önce kimsenin göremeyeceği kadar çok savaşçıya sahip olmuştu. Yıllardır uzakta sakladıkları, her yere sızan Börü Giray’ın emaneti ordu yeni üyeleri ile birlikte burda gövde gösterisi yapıyordu adeta.

Kalın yanık renkli kolların üstünden akan kan, ter ve toprak Kurt’u gençlik yıllarına götürmüştü. O zamanlar bir yılkı gibi özgür ve mutluydu. Yabaniydi ama yaşadığı bu hayatı seviyordu. Henüz uğruna kaybettiği hiçbir şey yoktu. Ondaki bu güç ve kuvvet çok doğru bir adamın dikkatini çekmişti.

Börü’nün babası, onu fark ettiği o ilk anda en zor ve imkansız gözüken görevlere göndermişti. Yıllarca tek başına bir ormanda yaşamış, devrin zorbalarına en ağır darbeleri indirmişlerdi.

Şimdi bu ordunun içindeki ateşte neleri yakmazdı!

Atlı sesleri keskin kulaklarına vardı. Arkasını döndüğünde tozları yükselten cüsselerin güneş ışığı altındaki salınışları, düşmana verdikleri korku ve dosta verdikleri güven göğüslerde coşku yaratıyordu. En önde atının üstünde sarsılmamaya yemin etmiş adamın gözlerinde gördüğü ışıkla arkasına dönüp bir ıslık kopardı.

Askerler ezbere bildikleri bu tondaki ıslığın hizaya geçilmesi için atıldığını bilirdi. Askerler elden geldiği kadarıyla yan yana elli kişi şeklinde sekiz sıra halinde dizildiler. İşte bu görüntü çabaladıkları yolda onlara dayanma gücü veriyordu. Sıraya giren askerlerin gözlerinden okunan heyecan kalplerini neşe ile doldurmuştu.

Berk, derin bir nefesi içine çekip atından aşağıya atladığında ayakları yerden taşlar ve toz parçaları kaldırdı. Yakut Berk ve Altuğ çevrelerini yerdeyken daha değişik buldular. Ruh yerde ve gökte aynı ama kudretin yalımı farklıydı. Bu kadar gelişmiş bir karargah görmeyi ummamışlardı. Kurt Ata, beylerin gözünden okuduğu gerçekle keyifle sırıtarak kollarını iki yana açtı.

“Daha önceleri, çok urganlar dolandı boynuma. Ama yılmadım, yılmayan gençler yetiştirdim. Şimdi diyeceksin ki bu adam ne diyor. Akıl yaşta değil baştadır derler ya, işte Berk... Sen o aklınla bizleri bu güne getirensin. Sen birle ikinin arasındaki o ipsin. Demirden ip!" Berk, bu sözlerin altında ezildi. Ama başını dik tutup elini göğsüne vururken adımlamaya ve her adımında sallanmasına izin verdiği başını birliğin üstünde gezdirmeye devam etti.

Birinci askerden yan sıra boyunca devam eden ellinci askere hatta arkadakilere kadar göz gezdirdi. Elini göğsüne yavaş yavaş vurmaya devam ediyordu. Çenesini kaldırdı ve gür sesiyle konuşmaya başladı.

"İpler... İpler tez kopar ama demirden bir ip kopmaz! Siz de birbirinize, bu topraklara ve Hançer Hatun’un savunduğu ve dahi uğruna ölmeyi kabul ettiğiniz düzen adına söz verin! Demirden ip kopacak olursa dahi kopartmamaya söz vereceksiniz! Söz mü!"

İrkilerek dikleşen askerler gür bir sesle bağırdı. "Söz!" Berk elini kulağına götürdü. "Söz mü?" Askerler hep bir ağızdan bağırdı. "SÖZ!" Göğün sessizliğini yırtan fedailerin çığlığıydı bu duyulan. Berk, dudağının kenarında oluşan gülüşü eliyle sakladı. Kurt Ata’ya döndü ama gözlerden gözlere akan hislerle durdular.

"Bir hanedanın yükünü taşıdım... İki devleti yönettim... Ölümler gördüm, ölümlere sebep oldum... Ama bir yerde kurtaran oldum, birçok kişiyi kurtardım... İpler diyorum, demirden iplerim var artık... Ama ya o ipler kopmak yerine beni boğarsa?" Berk derinden gelen bu fısıltıyı susturamıyordu. Kurt Ata gördü. Bu sözsüz ikilemin ardındaki çatlakları adeta kendisi açmış kadar iyi görmüştü. Berk yine adımlamaya başladı. Onunla karşı karşıya gelince, ilk konuşan büyüğü oldu.

"Bazı ipler sadece boğmaz. Kuvvetle sararlar da... Seni saran iplerinden korkma. Kopmazlar. Gözlerinden taşmasın zayıflıkların." Berk’in gözleri en büyük zayıflıklarına değdi. Altuğ ve Yakut Berk gözlerini kocaman açarak birbirlerine baktılar. Sonra derin bir sessizlik sardı ordugahı. Damarlarda gezen kanın akışına kadar herkes her şeyi duyar olmuştu. Sonra bir adım atıldı, sonra bir diğeri ve bir dudak seyirdi. Ela gözler kısıldı ve gür bir kahkaha duyuldu.

Gök gürlemesini andıran kahkahanın sebebi iki kişinin aynı anda gülmesiydi. Altuğ ve Yakut Berk kollarını birbirlerine dolamış öne eğilerek kendilerinden geçiyordu. Berk Giray’ın adil bakışlarında bir endişe ve öfke yeşerdi. Çenesi taş kadar sertleşti. Yumruk olan elleri dört yüz askeri kuş gibi titretti. Gözünün yaşını silen Altuğ başını iki yana salladı.

İkili tam da Berk Giray’ın dibinde durdu. "Sen ordan baktığında bizi gerçekten bir zaaf olarak mı görüyorsun?" Bu bir sorudan çok emin olmak için bir çıkan bir fısıltıydı. Berk, elini onun göğsüne koyup sertçe vurdu. İkilinin duruşu anında değişti. Ama Berk’ Giray'ın durası yoktu.

"Burdan bakıldığında, biriniz gerçek bir kral diğeriniz de hanedanın yaşayan son erkeği görünüyor. Yakut Berk ve sen, daha nasıl bir önem taşımayı bekliyorsunuz?" Elini daha sert böğrüne vurdu. Bu sefer Altuğ kadar Yakut Berk’te sebdeledi.

Ona da sıra gelmişti, bir adım atıp bu sefer de Yakut Berk’in göğsüne vurdu. "Canından çok sevdiğinin son nefesine denk gelirsen şayet, bu gülüşünü hatırla Yakut. Sen sadece onu kaybederken, ben aynı anda daha fazla kişiyi kaybederim." Acının kızıla boyadığı hasret perdesi yırtıldı. Yakut Berk’in gözleri kederle gölgelendi. Herkesin son nefesinde yetiştiği biri vardı değil mi? Son nefes, ölüm demek değildi her zaman da. Seni düşünürken, severken ya da düşünürken. Bir daha asla yapmayacağı o son nefeslik an... Yakut Berk, titreyen kalbini dinledi. Unutturamadığı biri, vardı...

Onun da içine gömdüğü, kaçtığı ve sonsuza değin bulunmamak istediği biri vardı. Berk Giray’ın o sisli gözleri canını acıtmaya yetmiş de artmıştı bile. O değil miydi en büyük yıkımını gören... Kendini, yavaş yavaş yerdeki toprağa bakarak geçmişinde buldu.

                                                 ***

YILLAR ÖNCE: YAKUT BERK, OBAYA GELDİĞİNDE

Obada günler geçiyordu, arkadaşlık kurmakta zorlanmamıştı. Kim derdi nefes alırken bile midesi bulanan Berk böylesine değişecek? Kimse. Obadaki işler onun gelişen cüssesiyle gün be gün daha kolay olurken kalbi aynı oranda zayıflar olmuştu. Arkasına yıllardır bir kez bakmayan Yakut Berk’in gözleri artık yollarda bir iz bir ses arar olmuştu. Kaçmaktan usanan ruhunun kanatlanması için bir nefese ihtiyacı vardı. İki yıl daha ruhunu bozkıra savurarak bekledi. Bilseydi beklemek hiçbir şeyi çözmez, kalır mıydı bunca sene?

O gün, gözünü karatmıştı. Berk Giray’ın yanına Yakut sarayına vardı. Özlem vardı içinde. Yeni haliyle kabullenilmek arzusu vardı. Omuzlarını daha da şişirdi ne erkeklerden ne de kadınlardan korktuğunu belli edercesine. Berk yine her zamanki gibi öfkeli ve sertti o gün. Odasının kapısına vurmadan önce iki kere düşündürten cinstendi bu. Berk o anda onun yanına değil de komutanı ilan ettiği Yuloşa'nın odasına gitti. Kapının hafif aralık olduğunu gördüğü vakit içerdeki gür ama kısık çıkan sese de aldanarak girmiş bulundu.

İşte o an, savrulduğu rüzgar aldı onu bir vadiden aşağıya bıraktı. Gördüğü şey, atlattığını sandığı tüm şeyleri ona geri getirdi. Daha önce Berk Giray’ın yanında görmediği bir komutan vardı karşısında. İri kolları arasına aldığı bir hatunun başına başını yaslamış pencereden dışarıya, engin vadiye bakıyorlardı. Kalın, kısık olsa da tam anlaşılan sesli bu komutan bir soru sordu.

"O kadar savaştım, o kadar orduda yer aldım ki kendimi zafer dolu bir komutan olarak görüyordum. Beni kimse ezip geçemez... Ama sen gelince kollarıma ne savaş kaldı ne de ordu... Ne ben kaldım ne de içime doldurduğumu sandığım hayatım... Sahi, kalbimi nasıl böyle işgal ettin?"

Yerler sarsılmaya başladı gözleri önünde. O göğse yaslanan baş kalktı ve çenesine bir buse bıraktı.

O derin gülüş, o asla ona bu şekilde bakmayacak gözler... Ve incimsi dişlerin dudaklarla çıkardığı o güzelim sesi... "Üzerime zırh edindiğim tüm aptal geçmişimi silip atınca, içimdeki gücü kucakladım." Aptal geçmiş... Silip atmış... "Sonra senin de gönül kalen zayıfmış, Yüzbaşı..." Nefesi kesildi. Adımları geriye düştü. Ama çiftin onu gördüğü yoktu. Yüzbaşı çenesini parmakları arasına aldı. Bir zamanlar Zira'nın kendisine yaptığı o gönül çelen halleri, şimdi bir can suyuymuş gibi içen bu adama karşı kinle doldu.

Fındık burnuna kondurduğu buseyi delicesine kıskandı. Gözleri kısılan Yüzbaşı başını yan yatırdı. "İçine bir Hatun oturtunca kapısını da kilidini de onun eline verdim. " Ve o anda öyle bir şey oldu ki Berk, kusmamak için, içine içine öğürerek dışarıya fırladı. Zira, karnını tutup ovalamıştı. Alt dudağını dişleyip güldü. Berk, en son bir kapı dibine öyle güçlü kustu ki sadece su çıkarabildi. Şiş karnını.

O esnada oradan geçen, diken üstündeki Berk Giray onu buldu ve olanları ondan dinledi. İşte Berk Giray’ın ona anlatmak istediği şey buydu. Bu acıydı. Hafife alınmaması gereken kaybetme duygusu... Son nefeste yetişmek...

Ne kalırdı ki insanda? Kaybetmek, sadece cisimleri etkileyen bir durum olsa yine kabul edilirdi ama gel gör ki en çok insanları etkiliyordu... Kaybetmenin verdiği gönülde açtığı o serin oyuk peki? Yılları doldursa kişi evladı içine yine de dolmazdı... Berk Giray’ın yıllarca acısını çektiği buydu. Berk Giray, bunu ona anlatmayı çok denedi ama olmadı. Yakut Berk’te bunu sandığından daha zor atlattı. Kalbinin atmasını istediği başkalarını bulmaya yeltendi mesela. Obadaki en güzel kızı aramaya başladı.

Aradı da aradı ama gözü önündeki kızı istese de kalbine alamadı. O gün gücün de acının da kendisinde can bulduğunu bildiği Hançer’i düşündü. Ona yer yer ilgili cümleler, sorular ve yakınlıklar gösterdi ama hiçbiri dostluktan öteye geçemedi. “Olmadı. Ne yaptıysam, ne düşündüysem geçmedi. Kaybetmişim işte? Yerine kim gelirse gelsin yara dinmeyecek ki? E ben bunu da göremeyecek kadar kör müymüşüm?”

“Geçmişini bilmeyen kimseye kendini açıklama. Çünkü onlar ancak sana kızar sana düşman kesilir. Oysaki senin en büyük ihtiyacın affetmek ve kabullenmek.” demişti Berk Giray kendisine o gün. Ne demek istediğini o gün değil bugün anlamıştı işte. Bazen kendisi bile neyi niçin yaptığını bilememişti ama o Timurtaş gibi değildi. Onun gibi, ondan sonsuza değin kopan bir hatun için tutulduğu başka bir kadınla burun buruna gelmemişti.

“Hayır, sus. Sen de onun geçmişini bilmiyorsun!”

                                    ***

Silkelenip kendine geldi. Çok yorulmuştu. Ellerine değen ıslaklıkları çok sonradan anladı. Titreyen elini yumruk yapıp göğsüne vurdu. Berk Giray, ondaki bu yıkımı izlememek için başını gökyüzüne çevirdi ve derin bir nefes verdi. Demirden iplerin boğduğu an tam bu andı. Elini kaldırdı teslim olurcasına ama yıkılmayı kendine yasakladı. Elini sertçe göğsüne vurup askerlerin gözlerine tek tek bakarak onları selamladı.

Altuğ, Yakut Berk ile omuz omuza vererek atlarına bindiler. Nihayet yola çıktıklarında arkalarında Yakut’tan hiçbir askeri göremediler. Hepsi, Berk’in yetişmesine katkı sağladığı son başarısı olan gizli askerlerdi. Ve hedef de belliydi. Dünden bu yana ses çıkarmayan George’un ardında bıraktığı hasarı kontrol etmeye, gerekirse de kurtarmaya gidiyordu.

Olası bir saldırıya da meydan bırakmamak lazımdı.

                               ***

Gözlerine vuran ışıklar, kapalı gözlerinden yaşlar akmasına sebep oldu. Eli, gayrı ihtiyari karnına gitti. Sızlayan her bir yeriyle inledi. Bulunduğu odadan ayak sesi ve fısıltı yükseldi. Karanlık odada üşüyen bacaklarını hissetmeye başladı. Açmaya zorladığı gözleri, içinde yükselen panik duygusuyla titredi.

Boğazı dehşetle sızlıyordu. Elleriyle destek almak için gücünü harcadı ama sanki biri üzerinden geçmiş gibi yere yapışmıştı. Son kez kendini kaldırmayı denedi ama bir el, ona engel oldu. Bu defa gerçekten korktu ve bağırmaya başladı. “Dokunma bana!”

Elin sahibi, delici bakışlarını vücudunda gezdirdi ve homurdandı. Loura, gözlerini açabildiğinde ela renk gözleri seçebildi. Ama bu bakış ancak, nahif bakışlı bir kadına ait olabilirdi. Sonra gözleri saçlarına, ellerine ve dudaklarına değdi.

Karşısındaki kadının sinirli ama komik homurtusunu yine duydu. “Kara Yürek bile beni bu kadar izlemedi.” Arkasında olduğunu anladığı erkekler de ona gülerek karşılık verdiğinde tek anladığı Yürek, ismiyle gözleri fal taşı gibi açıldı.

Hançer Giray burda mıydı? Ne için gelmişti ki? Bu isimden ne kadar nefret ettiğini tüm diyar bilirdi! Şimdi onun yardımın alması kadar kötü bir şey yoktu! Gözlerini devirip başını yere yatırdığında başı Hançer’in gücüyle yeniden havaya kalktı. Bu defa sahici bir öfke vardı o gözlerde. “Sana şimdiden söyleyeyim, bir lafı ikiletmeyi hiç sevmem. Şimdi, olabildiğince kalk ve bana yaslan.”

İçinde büyüyüp midesini esir alan öfkeden ötürü bağırmak istedi ama açtığı ağzını bir el kapadı. Daha da bir şey diyemeden yattığı yerden sanki yastık kaldırırmış gibi kaldırıldı. Karnına saplanan ağrıyı şimdilik umursamadı ama asıl umursaması gereken şey onu bekliyordu.

Ezeli düşmanı Hançer Giray tarafından kurtarılmak kadar berbat bir şey yoktu ama... Onun ezeli düşmanı artık George’dan başkası değildi. Onu bu hale getiren babası da vardı tabii. Bedeninde bulduğu güçle doğruldu ve kolların egemenliğinden az da olsa kurtuldu. En önden giden Hançer’e istemeden de olsa imrenerek baktı.

Onun kadar olamamıştı. Esir düşmemişti, dayak yememişti, savaşmıştı. Loura bilmiyordu ama duygusal anlamda çok yorgundu. Ama yine de ayağa kalkıp savaşıyordu ya görünenin takdiri görünmeyenleri ilelebet yaşatırdı. Sahi, o burda bu halde olduğunu nasıl öğrenmişti ki? Yine mi onun kudretli zekası söz konusuydu?

Hançer ve adamları, ki sayıları yaklaşık on kadardı ve bu kadarla geldiğine inanmakta güçlük çekiyordu, en önde tehlikeye dair iz arıyordu. Lakin Loura’nın ruhunda bir yerde burdan sağ çıkacaklarını dair bir inanç yoktu...

Ama intikam yeminine tutunarak adımlamaya devam etti. Onların ayak sesinden başka ses duymamak tüylerini diken diken ediyordu. Hançer bir kapıdan içeriye girerken ona bakan bir kadının çenesini havaya kaldırdı ve çıkıp gitti. Böylesine sert davrandığı ama sempati duyduğu kadını delicesine merak etti.

Ve yanından geçtikleri o anda, bunun iftiradan kurtardığı hizmetçi olduğunu gördü. Kendine inanan bu güçlü kadına bakarken içine dolan güçle sırtını dikleştirdi. Hançer’in her adımında kendine has bir cesaret vardı. Belkide kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar böyle bir güce sahiptiler. Hayale dalacak zamanı buluyordu ki merdivenlerle aşağıya doğru inmeye başladılar. İçine dolan korkuyla merdiveni takip etti.

İzlendiğine dair tüylerini ürperten bir his vardı. Sağa sola bakıyor ama hiçbir şey göremiyordu. Sona geldiğini hissediyordu. Demek son, böyle hissettiriyordu...

***

ÖNCESİ

Hançer obadan ayrılmak için Berk’in biraz daha ilerlemesini bekledi. Lakin aklına bir şey takılmıştı. Gözlerini fal taşı gibi açtıracak bir şey... Loura, sarayda esir düşmüş ve işkence çekmişse bunun tek bir sorumlusu olabilirdi. George... Ama gözleri görmezken böylesine ağır bir işin içine giremezdi ki? Yoksa gözleri açılmış mıydı? Açıldıkça şayet buna kim cüret etmişti!

Bir süre her şeyden uzaklaşıp düşündü. Uzak biri, yakın birini bulmalıydı. Berk’in teslimiyeti, olacakların sorumluluğunu almayacak oluşu ve gözlerin açılışı...

Berk, bunu biliyordu. Hatta dost gibi görünmeye devam ettiği için bir haber bir olay yaşanmamıştı. Atabey’inin ölümü ile birlikte yaşadığı ağır günler meğer birer perde gibi gözünü tıkamış. Peki ya İynem ve Ediz nasıldı? Mektup yazdıklarına göre iyiydiler... Sinirle kızardı.

Mektubu iletenler, zaafları olanlardı değil mi? Öfkeyle yumruklarını sıktı. Tulpar bakışlarını kaçırdı. Ama nihayet duramadı. “Bir ihtiyacınız mı var?” Hançer başını salladı. Aklına gelen ihtimallerle kinleniyordu. “İşini düzgün yap Tulpar, aksi olursa çekip gitmene müsaade etmem bilesin.” Atına atladığı gibi alpleri peşi sıra yola koyuldu.

Oba çıkışına vardığı vakit bir ıslık kopardı. Nöbetçi alp, emri aldı. İçinde fırtınalar kopa kopa yolda gidiyordu. Bu nasıl mümkün olurdu böyle! Şimdi intikam arzusu bir yana hanedan parçalamak görevi bir yanaydı artık. “KILIÇ GİRAY!” diye sessizce bağırdı. “KILIÇ GİRAY!” İntikam alma uğruna çıktığı bu yolda öyle dolambaçlı yollara sapmıştı ki bir ara intikam almanın ne kadar zor ve imkansız bir şey olduğuna dair derince düşündü.

Ama ne kadar dolansa da her şey aslolduğu yere varacaktı. Öldüreceklerinin sayısı artsa da yola öldürmek için çıktığı kişiyi unutmuyordu. Ormana vardıklarında artık saklanma zamanıydı. “George...Gözlerini kapadığında sonsuz bir karanlık gör istiyorum. Ölüm sana o karanlığı verecek.” Yanına çağırdığı dostları birer ateş gibi parıldıyordu gözünde. Son savaş için herkes birlik içindeydi.

Her emre uyacaklardı. Hepsiyle göz göze geldi. Yükü de acısı da bitmeyen hayatından kısa bir an büyük bir yük kalktı. Balamiz, avcunun içindeydi. Daha doğrusu, Bankiz avcundaysa Balamiz de avcunda demekti.

Aslantaş, düşünceli suratını kaşıyıp Hançer’e baktı. “Biz böyle geldik ama, George bu. Ne yapacağı belli olmaz ki hiç?” Hançer başını usulca bir aşağı bir yukarı salladı. “Gözleri de görür olmuş artık.” diye mırıldandı Hançer. Gökçe Aslantaş’ın koluna girip endişesini yatıştırdı. Çünkü Aslantaş korkuyordu. Saraydan bir prenses kaçıracaklardı. Burdan sağ da çıkamayabilirlerdi. Bunca adamla saraydan hiç kadın kaçırmaya mı gidilirdi?

Yiğitcan, kaşlarını çatıp sağa sola bakındı. Bir tur etrafında döndü. Hançer’e şüpheyle baktı. “Arkadaşlar, Hançer’in gölgeleri burda. Siz, neyin yalnızlığından bahsediyorsunuz?” Darulgan, bir eliyle yüzünü kapayıp ofladı. “ Kurtlar ne zaman bizimle beraber değil ki? “ Gökçe Aslantaş’a bakıp gülümsedi.

“Sessizce. Sayıca çok azız. Sessizce girip çıkacağız. Kimsenin ruhu duymayacak. Hazır mısınız?” Az sonra tüm alpler toparlanıp Hançer’in planına kulak verdiler. Ve içeriye sızmak için İynem’in alaycı kuş taklidini beklediler. İşareti aldıkları an, surlara sarkıtılan halatla yukarıya çıkmaya başladılar.

Hançer yere ilk inen oldu ve karşısındaki adamla kadını dövmemek için zor durdu. İynem’in gözlerine ok atarmışçasına gözlerini dikti. “Bana bu haberi vermek için saraya gelmem mi gerekiyordu? Daha ne kadar saklayacaktınız! Bir baskın yediğimde mi!” Ediz mahcupça öne çıktı. “Bağışla Beyhatunum. Mecbur kaldık. Ama sana daha kısa sürede haber edecektik,”

Hançer elini kaldırıp kısık sesini sertleştirdi. “Kes!” İynem’e döndü. Bunu kimin yaptığını merak ediyordu ama sırası değildi ya... “Bugün bittikten sonra daha fazla burda durmayacaksınız, anlaşıldı mı! “ İynem hüzünle başını yere eğdi.

Ediz ise itiraz etmek için ağzını açmıştı ki Hançer onlara arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Hepsi ve en birincileri İynem ve Ediz ona yardım etmek ve kabahatlerini ört bas etmek için arkasından koşturmaya başladı. Hançer ise ihtiyaç duymadığını belli ederek ilerlemeye devam ediyordu.

 

***

 

Loura’nın kapalı tutulduğu zindana indiğinde ona ağır bir işkence edildiğini gördü. İçinde kabaran kinle kadını ürkütmeden uyandırmaya çabaladı. Loura, uyandığında onu korkuyla inceledi. Hançer’in yüreği sızlasa da bunu göstermedi. Kızdan ona yaslanmasını istediğindeyse inadını anında anladı. Alpleri onu alıp dışarıya çıkarken görmezden gelemediği bir tutkuyla mücadele ediyordu.

Her an öldürme! Biriken hesaplar kapatılmalıydı artık! Merdivenin karanlığında kendine en iyi gelen şeyi düşündü. Zümrüt yeşili gözleri... Ama ondan sakladıklarını düşününce delirmeden edemiyordu. Tam da tahmin ettiği gibi ortalık sessizdi. Ya bir kutlama ya da bir iş peşindeydiler. Eğer iş peşinde olsaydılar İynem bunu bilirdi değil mi? Bu defa, en kısa yolu açan kapıdan çıktılar.

Ormana giden yola koyulmuşlardı ki işte tam o anda, boğazlarına yaslanan kılıçlarla durdular. Ve o anda Loura ruhunda hissettiği karanlığın bitmediğini anladı.

Hançer’in gözlerinin önüne gece karası gözleriyle Kara Ozan geçti. Gözlerinden okunan öfke ve kazanmanın ışıltısı yüzünde çarpık bir ifade oluşturmuştu. O buz gibi ama kalın sesiyle kaşlarını kaldırıp onu selamladı. “Geç kalmadım umarım?”

 

***

 

Berk, Yakut ile Altuğ’un bu kadar susmasına bir anlam veremedi. Saraya az kalmışken bu kopukluk canını sıkıyordu. Nihayet sarayın yakınına konuşlandılar. Berk gözcüleri çevreye dağıttı ve sabırla beklemeye başladı. Bir müddet gözleri yere çakılı şekilde bekledi ve nihayet bir gözcünün kan ter içinde ona doğru koşmasıyla ayaklandı. Ama gördüğü pek iyi şeylere gebe değildi.

Endişeyle kollarını kavradı. “ Ne oldu, ne bu halin?” Gözcü anlattı. “Bey’im, Hançer Hatun ve alpleri kıskıvrak yakalandılar. Loura ve diğerlerini de alıp Ural Beyliği’ne ait bir yılkılığa götürüyorlarmış. İstikamette bir tek orası görünüyormuş diğer gözcümüz haberi yolladı. “

Berk hınçla yumruğunu sıktı. “Arkalarında hala bir gözcü var değil mi? İzlerini kaybederseniz kendinizi öldü bilin!” Gözcü, onayladığı vakit Berk zaman kaybetmeden bir plan yapmaya başladı.

Altuğ ve Yakut Berk her biri ayrı yerlere dağıldı. Berk, tam merkezde arkasında askerleri ile plan yapıyordu. Yürek... Kalbindeki aşk, ailesi, yaşamı, varlığı... Gözlerinde sızılar belirdi. Herkesin başı dertteydi. Lakin, kaybetme korkusunu hiç bu kadar derinden hissetmemişti.

Derken o esnada aklına bir şey geldi. Eğer oraya gidiyorsa, elindeki en kuvvetli kozunu da kullanmalıydı.

 

***

 

Hançer, yaptığı hata için kendine öfkelenirken Kara Ozan’ın gözlerine buz gibi bir ifadeyle karşılık verdi. “ Yok, bak seni karşılamaya bile geldim.” Kara Ozan kızıl demirden dövülme hançerini havaya kaldırıp kaşlarını çattı. “Bu hayatta bir ateşin bir de benim yüzümü unutamayacaksın Hançer Giray. Yakacağım seni.”

Hançer gözlerini dostlarının üstünde hızlıca gezdirdi. Sayıca üstünlük ve zehirli oklar. Adaletsiz bir savaş ama ihmal dolu bir plan. Bedel ödemek mi yoksa ödetmek mi?

“Ben zaten yandım. Dikkat et yanımda seni de götürmeyeyim Kara Ozan. “ O anda bir yumruk yanağına doğru kalktı. Hızla geri çekilip kılıcını çekti. Kara Ozan hiç vakit kaybetmeden kılıcını çekip üstüne atıldı. Sadece o ve Hançer vardı savaşan. Gerisi usulca kollarından bağlanıyordu. Savaşırlarsa ölülerdi.

Hançer savrulan kılıca karşılık kılıcını çapraz tutup önünü kesti. İki derin güç bir süre hareket edebilmek için çabaladı. Kara Ozan şaşırtıcı bir şekilde geri çekilince Hançer üzerine gitti. Adım adım gerileyen Kara Ozan bir anda havada çarpışan kılıçlarını yere eğip yüzüne kafa attı.

Öyle bir sendeledi ki Hançer yere düşecekti. Boğazına dolan kanın tadı midesini bulandırdı. Derken bir tokatla yere sırt üstü düştü. Bağırış sesleri yükseldi dört bir yanından.

Ural Bey, gür bir kahkaha patlattı. Alkış tutarak meydana daha fazla askeri ile doluştu. "Sevgili torunum, beni ziyarete mi gelmiş yoksa?” Hançer dudağından akan kanı usulca tükürdü. Dilini dudağının sağında aheste aheste gezdirdi. “Sen bu kadar korkakken ben geleyim dedim. Ne yazık, amcamla dedem aynı hamurdan. “ Ural bir an bile düşünmeden yanağına bir yumruk indirdi.

“Senin o kepaze dilin beni üzer mi sandın? Sen beni yıkabileceğini mi sandın? Kovalamaca bitti Hançer! Korku ya da çekinge yok! Ben varım, benim kurallarım var! Kızımın intikamını alacağım! “

Hançer bu sefer ağzında biriken kanı sırtını ağaca dayayan Kara Ozan’ın önüne doğru tükürdü. Gözleri yerinden düşecek gibi hissediyordu. “Ne tesadüf, ben daha çok onun kuralları ve oyunu var sanıyordum. Sahibinden izin aldın mı Ural Bey?” Ural kılıcını çıkarmıştı ki Ozan onun kolunu tutup geri çekti. “Yavaş, Ural Bey. Biz buraya öldürmeye değil esir etmeye geldik.” Ural bir ona bir de Hançer’e öfkeyle baktı daha sonra geri çekildi. Ozan, yavaş yavaş elleri ceplerinde tam önüne geldi.

Hançer yerden kalkamıyordu. Sırtını dayayacağı tek yer topraktı artık. “Hazırlan, gidiyoruz.” Askerin biri gelip hızla bileklerini kalın iplerle sardı. Tüm alpleri de yara bere içinde ve bağlıydı. “Hata ettim... Ben ne yaptım!”

 

***

 

Yol boyunca nereye gittiğini anlayamadı. Bir baktı ağaçlar vardı bir baktı nehir var. Ve bir baktı bilekleri yukarıdan zincirlenmiş. Gözleri yeteri kadar iyi görse her şeyi halledecekti lakin toparlanamıyordu. Bir anda bir karaltı gözlerinin önüne geldi. Yüzü yüzüne iyice yaklaşan Kara Ozan, acımasızca burnunu sıktı. Nefesi kesilir gibi olan Hançer zincirleri zorlayarak çırpındı ama Kara Ozan bundan zevk aldı ancak.

Elini geri çektiğinde burun buruna geldiler. Hançer’in sivri bakan gözlerinden bir şey eksilmezken Kara Ozan fısıldadı. “Sana ne yapsam mutlu olursun, Yürek?” Hançer güldü ve dikleşerek gözlerini gözlerine yaklaştırdı.

“Kendini bu diyardan silersen?” Ozan bir elini kışkırtıcı bir yavaşlıkta beline attı. Daha sonra diğerini. Beli parmakları arasında daha da küçüldü. Atabey’inin ölümü sonrasında kilo kaybı olduğu doğruydu. Dik dik bakan gözler bir an olsun birbirinden ayrılmıyordu. “Sen henüz bir çocukken, ben alevlerle dans eden o genç adamdım.” Belinden yukarıya kaburgalarının olduğu o yere parmaklarını geçirmeye başladı.

Bu ciddi anlamda acı demekti ama Hançer direndi. “Ne yazık, o dansı da becerememişsin. “ diyerek gülümsedi. Ama Kara Ozan tüm parmaklarını beline ve kaburgalarına batırmaya devam ediyordu. "Tam buralar, “ dedi. Parmaklarını kaburgalarından geçirmek ister gibi daha çok bastırdı. Hançer’in alnı terden sırılsıklamdı.

Kaburgalarına art arda attığı yumruklarla nefesi kesilip sendeledi. Nefesini içine çekmeye çabaladıkça onun parmaklarının baskısı artıyordu.

“O yangında, tam buralarım cayır cayır yandı. Şimdi, “ diyerek ondan uzaklaştı. Ateşe koyduğu kılıcını kaldırdı ve gülümsedi. “Beni yakanın yandığına acımam, Yürek. Yakarım.” Hançer gözlerine bir an bile olsun zayıf bakmadı. Ona Yürek demesi bile dayanma gücünü arttırıyordu.

Ozan, kılıcını yüzlerinin hizasına kaldırıp gülümsedi. Daha sonra karnını açıp keskin ateşi derisine bastırıp onu yakarken dahi gözlerinden gözlerini ayırmadı.

Sağ tarafını yakmaktan kevgire çeviren Kara Ozan zevkle soluna doğru yaklaşmıştı ki asker içeriye girdi. Hançer’in teri burnuna oradan da dudaklarına aktı. Kara Ozan ona ters bakışlar atarak askere baktı. Asker, “Efendim, Ural Bey ve Kral George sizi avlağın girişinde bekliyor.” Kara Ozan nefretle burnunu çekti.

Loura elindeydi daha ne diye onu rahatsız ediyordu bu aptal George! “Unut gitsin, işim var!” dedi. “Olmaz efendim!” diye korkuyla fısıldadı asker. George gözlerinin kör olmasına olan öfkesini atmak için ilk sırayı istemiş ama buna müsaade etmemişti. Hançer ve adamlarını kendisi esir etmişti, bu zevki onlara bırakamazdı. Ellerini havaya kaldırdı bir aptala sorar gibi. “Neden?”

Asker tam o anda, Hançer’in kahkaha atacağı o sözü söyledi. “Çünkü Yakut Han’ı Berk Han geldi. Hançer Giray ile takas edeceği mühim biri varmış.” Kara Ozan’ın aklına bir an kimse gelmedi. Ama sonra yavaş yavaş aklına güzel gözlü o kadın gelince ürktü.

Kendine bile itiraf etmediği bir şeyi o lanet Berk nerden bilebilirdi ki? Yangını büyürken ne olduğunu görmek için hazırlandı. Elbette Hançer’i de aldı yanına.

 

***

 

“Hani sadece Loura ve diğerlerini götürüyorlardı! Hançer ve alpleri de esir edilmiş götürülüyor!” Altuğ hırsla yerdeki otları tekmeledi. “Daha birkaç saat önce beraberdik! Ne ara bizden önce buraya geldiler ağabey? Hançer böyle bir hatayı nasıl yapar?” tüm askerlerini buraya yığmıştı. Bugün Hançer burdan sapasağlam çıkacaktı!

Yumruk yaptığı elindeki kabza çatlamak üzereydi adeta! Aradaki mesafeyi dengelemek zorundaydılar. Yakut Berk, arkadaki askerleri yere çöktürmüş emir veriyordu. Hepsi son derece kaygılıydı. Buradan sonra ya yaşamdı ya da ölüm! Berk, elini alnına koyup kazımaya başladı.

Vicdanı büyük bir savaşın içindeydi. Sevdiği biri için başka bir sevdiğini feda etmek arasında eriyip gidiyordu. Altuğ yanına geldiğinde omzuna tutundu. “İstediğin gibi, George’a haber gönderildi. Bizimle anlaşacaktır. “ Berk, başını başına vurup teşekkürünü ifade ederken bir anda, “Ya diğer dediğim?” diye sorunca Altuğ gönül rahatlığıyla göğsünü şişirdi.

“Her şey hazır, Hançer bir işe girişiyse şayet biz de onun yarım bıraktığını tamam ederiz. “ Berk gözcülerin salladığı bayrağı görüp dikkat kesildi. Bu geliyor, demekti. Omuzlarını dikleştirip derin bir soluk aldı ve atına atladı. George’a ve Ural’a yaklaştıkça yüzündeki o asalak sırıtmayı için için yanarak izledi.

Atından indiğinde artık yolun son şarkısı olan rüzgarı duymaz olmuştu. Zira Kara Ozan burda değildi ve Hançer de öyle. Her şeye rağmen güçlü durarak omuzlarını gerdi. Çenesini havaya kaldırarak önünde duran şeytana baktı. George kaşlarını kaldırıp güldü. “Demek, takas ?” Kollarını kaldırıp dudağını büzdü.

Berk taviz vermedi. “Hançer’in canını sağ salim almaya geldim. Siz, benden ne alabilirsiniz ki?” George yani eski dostu sözlerini esirgemedi. “Ona karşılık senin canın?” Berk kaşlarını çattı. Tam o esnada Kara Ozan dört nala bir şekilde ya lafına vardı.

Arkasında da bir araba vardı ki Berk’in yüreği gürledi. Katı ve duygusuz tuttuğu sesiyle meydan okumaya devam etti. “Size hiçbir zaman inancım olmadı. Hançer’i alamayacağımı bile bile böyle bir şeyi kabul eder miyim sanıyorsun?” Kara Ozan atından inip gayet neşeli ama neşesi hiçbir yerinden okunmayacak şekilde omuzlarını kaldırıp indirdi. “Etrafın ordularımızın en maharetli birlikleri tarafından çevrili. Sen bize biat etmekten başka şansın olduğu sandın mı gerçekten?”

Berk’in alnında bir damar belirdi. Kollarını iki yana açtı. “O halde onları getirin karşıma. Göreyim,” George iki parmağını havada salladı. Birkaç dakika sonra sürtünen zincir sesiyle gelen onları gördü. O kadar harap bir haldeydiler ki... Hançer’in en son gelmesi ve geldiği an bedeninde yüzünde gördüğü izler ve yanıklar herkesin şok olmasına sebep oldu. Neden karşı koymamıştı!

Lanet olsun Hançer’in aklı ve gücü neredeydi! Berk ileri atıldığı an karşı taraf derhal Hançer’e etten duvar ördü. Berk alt dudağını ısırdı. Hasarı çoktu ama zincirlenmemişti. Hırsla başını salladı ve elini kaldırdı.

“Takas istiyorsunuz öyle mi? O zaman, getirin!” Arkasında bir uğultu koptu. Başlarına çuval geçirilen iki kişi en önde diz çöktürüldü. Kimse ne olduğunu anlamadı. Bu kişiler kimdi? George şüphe duyarak bağırdı. “Şimdi sen ne halt etmeye bunları buraya getirdin? Bizim kaybedecek hiçbir şeyimiz yok Berk! “

Berk, takındığı sivri gülüşünü Kara Ozan’a çevirdi. Kor yanmaya başladı. Kuşağından buruşmuş bir kağıt çıkarıp ayak ucuna fırlattı. Ozan kadar George da gerilmişti. Asker kağıdı alıp açtı. Ozan, eliyle oku emrini verince asker okumaya başladı.

“BEN KARA OZAN.” İşte o anda Ozan’ın gözleri açıldı. Neyin okunduğunu biliyordu. Peki bu lanet olası adam ne demeye bunu gündeme getirmişti ki!? Gözleri yerde diz çöken iki kişiye döndü. Ne demek oluyordu bu? Göğsü dehşetle sarsıldı. Berk, sanki içinden dediği her şeyi duyar gibi gülümsedi ve cevap verdi.

“Yıllarca yana yana aile aramak nedir iyi bilirim. Hatta, biliriz değil mi Ozan?” kollarını iki yana açtığı vakit Kara Ozan’ın kaburgaları bir daha yandı. Tükürüğü boğazında kaldı. Berk acımasızdı. Devam etti. “Ölümü kabul etmek kolay değildir. Zaten ölüm de ölüm olsa keşke de neyse!”

Berk’in elleri o çuvallara gittiği vakit yer ayağının altından kaydı sanki. Son kez nefes alma ihtiyacı duydu. Berk’in her hareketini takip eden gözleri arkalarında bir yere baktığını gördü. Hançer ile bakışıyordu.

“Bir kere öldüm, ölünce de uyandım. Ama senin daha uyuman gerek Ozan.” Tam o anda çuvalları çekti. Ve işte karşısında yıllardır aradığı artık öldü diye yas tuttuğu annesi ve abisi vardı... Tora Hatun, utançla başını yere eğdi. Ama sonra oğlu Ozan’a bakmaktansa kınayan ama üzgünlükten şişen gözlerini Berk’e çevirmeyi yeğledi.

Berk o gözlere baktıkça yerin dibine girdi ama mecburiyeti sağlayan kendi oğluydu. Dudaklarını güç bela oynatabildi. “Savaşta, Tora Hatun... Her şey, dediğin gibi. Mübah...”

 

***

 

“Beni ne diye buraya böyle getirttin oğlum?” Berk gözlerine bakarken buruktu. Ama onu anlayacağını bildiği için nefesini usulca bıraktı. “Hançer’i, esir aldılar Tora Ana...” Tora’nın elleri yüreğine kondu. “Nasıl peki o nasıl peki oğul.” Berk başını salladı. “Bilmiyorum, Bilmiyorum ana... Ama onu almak için, seni-“

Tora’nın gözünden akanlar sel oluvermişti. Başını göğsüne bastırıp ızdırabını paylaştı. Ardından yavaşça başını salladı. “Olur evladım, olur...” Berk omzuna eşini koyarken artık vaktin geldiğine hükmediyordu. “Ana...” dedi titrek bir sesle.

Tora her ne düşündüyse yanlış düşündü ve “Ölmüş deme!” diye feryat etti. Berk onu omzundan tutup güç bela sakinleştirdi. Ona sarıldığı vakit Altuğ’a elini kaldırıp indirdi.

Altuğ, koluna girdiği adamı tam karşılarına getirdi. Berk Tora’nın gözlerini silip gülümsedi. “Bu sefer yalnız değilsin Tora Ana. Sana, esir düşen oğlunu Ozan’ın ağabeyini getirdim.” Tora Hatun yavaşça uzaklaştı göğsünden.

Ne dediğini anlayamadı. Gözleri birbirinden bağımsız kırpıldı. Karşısında gözleri yaşlı, kafası yarılmış yaralı yiğit bir adam vardı. Ayakları yerden kesildi sandı. Kocasına bu kadar benzeyecek kim olabilirdi şu dünya üstünde?

Berk’e döndü ağzı kocaman açılırken. “B-benim mi o-oğlum?” Berk’in gözünden bir damla yaş yanağına süzüldü. İri yarı adamın gözlerinde ise acı ve keder vardı. Gözleri içine göçmüş acıyla bağırıyordu. “Anne! Bana bak anne!”

Tora’nın göz bebeği dahi buz kesti. Kara Ozan’ın karşısına çıkacaklardı yani. O ve oğlu. O ve oğlu. O ve... “Yavrum!” Diye attığı çığlıkla genç adam dizleri üstüne düştü de annesine bir adım dahi atamadan yere yığıldı... Annesi hızla onun boynuna sarıldı. Zaten bu şekilde ancak aynı boydaydılar...

“Annem... Yavrum! Yavrum, yavrum annem!” boynuna dokundu. Elleri yüzüne, çenesine gözlerine dudaklarına dokundu. Oğlunun göz yaşlarının ciğeri çıkarcasına nefes alamazcasına ağlamasına merhem olmak istedi. “ana-“ dedi oğlu çıkaramadığı sesiyle.

Tora oğlunu göğsüne bastırdı. “Annem, canımın içi!” diyerek her bir zerresine sevgisini kazıdı. Berk dolan kursağıyla uzanıp Tora’nın kolunu tuttu. “Tora Hatun, dur haydi. Dur.”

“Dokunma bana!” diye onu gerisin geri itti. Kollarıyla, göğsüyle, başıyla oğlunu bağrına bastı. “Bizi bırak, bizi ayırma!” Berk gözünden akan yaşı sildi.

“Ben hiç öyle bir şey yapar mıyım! Ben seni oğluna vereceğim, tamam takas ama ben sevdiğime kavuşurken sen oğullarına kavuşacaksın!”

 

***

 

“Ailen elimde Kara Ozan! Eğer canın yanmasın istiyorsan Hançer’i bırak!” Kara Ozan, yalpalayıp titrerken George’un öfkeli sesi inletti her yanı. “Kes şu zırvalığı! Canın lazım Berk! Canın! Onun moruk anası ve sefil abisi değil!” Hançer’in ellerini tutup kendisine çekti. Sızlayan yaralarını umursamadan Berk’in tam karşısına geldi.

İşte artık yüz yüzeydiler. Ural Bey, bir Berk’e bir de Hançer’e baktı. Aralarında bir hayli mesafe olsa da umursamadı. Kılıcını çekti. Berk henüz ileri dahi atılamadan Hançer’in buğulu gözleri ona veda edercesine kırpıldı. Geç kalmıştı Berk... Hep olduğu gibi...

Geç...

 

 

 

 

Devam edecek

 01:13

13 Ekim 2025

Finale koyduk! 🥹🤝🏻

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 13.10.2025 01:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...