
Timurtaş
Hayatın yükünü bazen tek başıma sırtladığımı düşünüyorum. Öyle ki, ben olmasam bu diyar bu oba ayakta kalamayacak gibi... Kendime yükleniyorum, kimseye yükümü veremiyorum... Durdum artık. Zaman da durdu mekan da. Kendimi dinlemeye başladım, araya farklı sesler girmeye başlıyor.
Konuşmak istiyorum, sesimi duysunlar istiyorum, boğulmamak için çırpınıyorum ama kimse arkasına dönüp de bana iyi misin demiyor. Çünkü ben hep arkalarını topluyorum...
Dolu dizgin at koşturanlar, arkalarını sağlama aldıklarını biliyor ama o kişinin kıymetini asla bilmiyor. Ne zaman Hançer ile konuşmak istedim elinin tersiyle beni itti. Hayır, bu kaba bir tabir olur. Beni fark edemedi. İkimizin de yanlış zamanda yanlış insanlarla bir araya geldiğimiz o noktada koptuk.
O gün bana, kendime olan inancımı pekiştirmek için Ural Bey’in ve babamın isteğini yerine getirdim. Kovulmadım ama dur da demediler. O günden beri bir kere beni arayıp sormayan ama söz konusu başka bir prensesi kurtarmak olduğu vakit dişe diş savaşmaları kadar yaralayan bir şey olmadı.
O meydanda esir olan arkadaşlarımı gördüm. Kolumu bile kaldıramadım Hançer’i görünce. Var olma savaşımızı veriyorduk öyle değil mi? O meydanda esir düştüklerini görmek bana o çocukluk günlerimizi hatırlatmıştı. Babasız anasız dahası kimsesiz bir Hançer’i hayata döndürmek için verdiğim onca çaba...
Oysa ben de anasız ve babasızdım. Arkadaşlarım haricinde kimsem yoktu. Kimsem olanlar bana yüzlerini döndü. Onların gözlerinde gördüğüm o parıltı, benim koruyup kollamama alışkın o çocukların bana ihtiyaç duyması kanıma dokunmuştu işte. Fedakar bir abi, ona yaslanmayan omuzların yerine geçmeye çabalayan bir omuz olarak hiç mi görülmedim? Kalbim, işte en çok burda yara alıyordu... Her neyse... Herkes değişmişti işte. Değişenler değişirken ben geride hala aynı kişi olarak aynı yarayı almaya devam ediyordum. Bakıyorum, bakıyorum da benim en doğru kararım gitmek değil miydi?
Ural Bey’in sayıklamasıydı aslında beni kendimle çetin bir konuşmaya iten. Hançer’in dayısıyla karşılaşması ve o ölmesin diye verdiği manevi çaba onda unuttuğu şeyleri hatırlatmışa benziyordu. Obaya ağır bir yenilgi alarak dönmüştü sonuçta. Esir etmeye, öldürmeye gitmiş ama eksilerek geri dönmüştü. Zira Berk’in arkasındakiler ve Altuğ’un kudreti azımsanacak gibi değildi.
Onu ilk gördüğümde sandığımdan daha büyük kuvvetleri topraklarımıza yerleştirdiğini anlamıştım. Öylesine hızlı öylesine kararlı bir birliği vardı ki orda bulunan üç büyük adamı devirmeye yetmişti.
Yine dik durmuştu Berk Giray. Yaşadığı tüm o hayata rağmen dik durmuş ve ait olduğu yeri işaretlemişti. Ben hiçbir zaman ailemde koruyacak bir kardeşe ya da bir insana sahip olmadım. İstenilen uygun görülen neyse onu yaptım.
Hançer, beni battığım o bataktan çıkaran benden yardım alan en değerli kişiydi. Bu değil miydi ona karşı savruluşum... Hayır hayır... Ptifordy’nin varlığıydı... Ona aşıktım. Ona canımı dahi verirdim... Ama o evlenmiş ve daha da kötüsü ölmüştü... Hançer... Ona en yakın diye kalbim ona meyletti.
Ana şimdi, onca kanın ve kaybın içinden bakınca ben doğru hiçbir şey yapmamışım... Ona bir dost olarak kırılmıştım, bir aşık gibi değil... Başımı gökyüzüne çevirip kendime affı olmayacak bu hata yüzünden öfkelendim. İşte, ne kadar aptalım artık biliyordum... Asla ait olamayacağım yerlerde bulunmak gibi kötü bir özelliğim vardı anlayacağınız. İçimdeki kabarmaya hazırlanan öfkeyi unutmaya çalıştım. Bana öfke değil mantık lazımdı. Gerçeği görüp iyiye adım atmak lazımdı.
Babam ve diğer adamları Ural Bey’in otağısına geçince dışarıda kalmayı tercih ettim. Bazen hala küçükken babasının önünde titreyen o çocuk gibi oluyordum ama sanırım beylik makamında yükseklere yakın durmak o korkumu yok etmişti. Yaramı saracak bir şeylere birilerine ihtiyacım olmadığını fark etmemi sağlamıştı. Sanırım korku baştan uçunca akıl geri geliyordu.
“Yarın öbür gün dev bir orduyla tam da ovada kana kan dişe diş bir savaş olur. İşte o zaman Yakut Han’ı ve Hançer Giray kazığa oturtulur!” iki askerin hınçla konuşmaları beni öfkelendiriyordu ama dinlemekten de geri duramıyordum.
“O nasıl bir müdahale edişti öyle! Kılıç kullanmak sanat olmuş sanat!”
“Onu geç de, dayısı nasıl da bir anda kendini kılıcın önüne attı! Ural Bey, oğlundan olmasa bari...”
“Doğru diyorsun, Hatun gider ayak herkesin ayağını kaydırıp canına kastediyor. Bizden uzak olsun da aman!”
“Olur mu sanıyorsun sen? Baksana, onun ardında koca Han var Han! Bizim ardımızda çürümeye yüz tutmuş bir Kılıç Giray var. Onun dışındakiler? Efsaneleri bile okunmayacak cinsten.”
“Ulan sen ne şerefsiz bir adamsın! Aldığın onca altın kimden geliyor sanıyorsun sen?”
“Bankiz yahut Balamiz ’den diyeceksin değil mi? Hiç boşuna çeneni yorma. Biz, ahalinin cebinden çalıp yiyoruz. Onlar ne zaman bu topraklara bizimle anlaşma yapmak yahut saflarında olan Uraloğulları askerlerini doyurup gözettiler ki?”
“...”
“İşte öyle susarsın! Aslanın dişisi de aslan deriz ama bizde o dişi aslanı öldürmeye çalışıyoruz. De bana, ölümden kaçan ve şimdi küllerinden doğan Hançer Giray kadar doğru başka kim var görüyor musun?”
“...”
“Sen de sustun. Çünkü sen de kandın. Yanık yüzlerin emaresidir yalanlar ve vaatler. Aç gözünü! Aç ki neslini ve masumları kurtar.”
Nefes nefese dinlediğim adamlara bakakaldım. Ondan gözlerimi alamıyordum. Ne kadar da doğru konuşuyordu. Elim kuşağıma gidip yolumu çizmek istedi. Yazdıkça yazdım. Doğru olan her şeyi yazdım. Ve nihayet kaldırıp baktığımda önümde iki yolun olduğunu görüyordum.
Bunların birincisi ait olacağım yere karşı nankörce davranmak, diğeriyse her şeye rağmen bir zamanlar ait olduğum yere gidip son bir yüzleşme yaşamak. Yanık yüzüm bana ne konuşma hakkı verir işte orası tam bir bilinmezlik...
Atıma atlayıp uzaklaşmaya başladım. Bir tarafım delicesine korkuyor bir tarafım aptal bir cesaretle dimdik duruyor. Yönümü bulmam için yönümü kaybettiğim yere sürmeye karar verdim. Süratle Kurucu Obaya gidiyordum. Hançer’i orda bulacağımı biliyordum. Bilmediğim tek bir şey vardı:
Hançer beni dinleyecek miydi?
***
Çevreden topladıkları çalıyı odunu at arabasına yükleyen bir grup obalı kendi aralarında konuşuyordu. Derken bir ulak son sürat yanlarından geçti. Derken koruma askerleri ve görkemli bir araba yanlarından geçip gitti. Yön, Kurucu Oba’yaydı.
“O gelen de kim? Yine kim başımıza bela oldu?” dedi biri.
“Öyle deme! Belli ki mühim birisi, Hançer Hatun onunla alakadar oluyor. Baksana, nasıl da endişeli?”
“Benim gördüğüm tek bir şey var, o da her zamanki gibi eli boş dönen toy bir hatun!” dedi bir başkası.
“Yine başlıyorsun hatun, başka bir erkek mi var da biz başa geçirmiyoruz?”
“Var işte! Gökçe Hatun, Aslantaş ile konuşurken duydum. Şu yanına bir anda aldığı Altuğ var ya, Kara Orman’ın son veliahtı aynı zamanda Adar Hatun’un oğlu!” hepsi pek bir şaşırdı lakin az biraz kulaklarına bilgiler çalınmıştı.
“Börü Giray’ın kardeşi Adar Hatun ha?” dedi bir başkası.
“Evet ya ne sandın!”
“O halde, neden burda durmuş hala Hançer’in aptallıklarına göz yumuyoruz?”
“O aptallık etmiyor! Bu yolda düşmek de var kalkmak da!”
“Sen kes sesini, büyükler konuşuyor.” Diye bir kızı azarladılar.
“Korkarım, Kılıç Giray harekete geçecek ve her ley daha da beter olacak.”
“Siz onun korkutucu olup da bilerek mi karışmadığını sanıyorsunuz? Ne zırvalıyorsunuz ama!” bir başkası vurdu bu sefer kızın başına.
“Şu Hançer... Onun aklından şüphe duyduğumu söylesem?”
“Niçin?”
“Bunca sene suskunluğunu koruyan amcasına ne demeye baş kaldırıyor anlamıyorum.”
“Siz isteseniz de anlamayacaksınız!” diyerek kaçmaya başladı genç kız. Obalılar da bunun üzerine hem söylenerek hem de küfrederek obaya doğru gelenleri takip etmeye başladılar.
***
Hançer
Obaya geldiğim anda yüzüme obanın yorgunluğu çarptı. Kaburgalarımdaki yanık ve ezikler beni takatsiz bıraksa da hala dik durmaya çabalıyordum. Timurtaş... Sen olsaydın da sırtımı şimdi sana dayasaydım ya. Ama o vardı şimdi, her yaraya ilaç her derde derman. Berk.
Esen rüzgar artık iyice uzayan saçımı önüme savurdu. Acele edemez oldum çünkü kabullendim. Kendime güçlülüğü de güçsüzlüğü de kabullendirdim. Şifa çadırına az kalmıştı. Her tarafa sessizdi. Bir hata edip esir düşmüş eziyet görmüş ve annemin bir yarısıyla karşılaşmıştım...
Yanıklar daha az geliyordu tam o anda. Berk’in bana bakıp atından indiğini gördüm. Elime uzanıp dikkatlice yüzüme baktı. Ardından atım bir ileri bir geri adımlarken Berk, yanımdan ayrıldı. Şifa çadırına geçti. Demirdöğen, Aslantaş, Gökçe, Darulgan, Yiğitcan ve Debret gerek işkenceden çıktığımız gerekse de savaştan çıktığımız için bir hayli yorgun görünüyordu. Ama hepsinin gözü benim üstümdeydi. Başımı güç bela salladım. “Bana kızmayın, inanın sizin adınıza en çok yarayı ben aldım.” Mahcuptum. Boynumu büktüğümde kimi bana kızdı homurdandı kimi de bana güldü.
Ama Gökçe’nin o bir çift lafı ile hepsi derin bir hüzün ve sevgiyle aynı noktada birleşti. “Sen ben ayrımı olmaz yarada. Yine olsa yine peşinden geliriz. “
“ Hep olduğu gibi, “ diye beni şaşırttı Debret yani Yakut Berk. Gözlerim doldu. Dudaklarım titredi. “Sizi, çok seviyorum...” dediğimde atın sırtına doğru kapaklanıyordum ki son bir güçle atın üstünde kalmayı başardım. Hepsi endişe ile karışık yüzüme bakarken ”Dayı...” diye sızlandım.
Adımlarım beni ileriye taşıyamayacak kadar bitikti ama biri beni belimden tutup yere bırakınca Altuğ ile ilk defa o anda göz göze geldim. Gözleri kan çanağı, omzuna hançer yemiş canı yansa da bana koşmuştu. Elimi kaldırıp yüzüne dokundum. “Seni, en çok bana ulaştığın için seviyorum Altuğ... Seni çok seviyorum, özür dilerim.”
O da titriyordu. Canı yanıyordu ama benim için mi yoksa bizim için mi duruyordu bilemiyorum ama iyi ki duruyordu. Gözlerini kapatıp açtı. Derin bir nefes verdi. “Ben seni senden de çok seviyorum.” Alnıyla alnıma vurdu ve geri çekildi. Artık yürüme zamanıydı. Ya düşmeye ya da koşmaya...
Çadırdan içeriye girdim. Benim sessiz şifacım, Yiğitcan ordan oraya sinir küpü olarak ilerliyordu. Yaralıydı. Sırtında bir sürü kırbaç izi vardı ama dik duruyordu. Ben bugün onları ellerimle yaralamış kadar olmuştum.
Bir elinde beyaz bir çaput diğerinde bir krem tutuyordu. Ocağın başındaki su ve hançerlerle işinin bittiğini içeriyi kaplayan kokudan anlıyordum. İlk defa onun birine bağırdığını gördüm. “O elini hemen yıkayıp gel! Aptal gibi geçmiş orda yarayla oynuyorsun!” Güç bela ayakta durarak Yiğitcan’ın koluna tutunup hana bakmasını sağladım. Gözleri gözlerime değdiği an elindeki her şeyi yanındaki adama verip bana sıkıca sarıldı.
Sırtına üzüldüm ve omuzlarına sarıldım. O benim her şeyimdi. Kimine payına bakmadan omzuna uzun bir buse bıraktım. “Benim ruhumu da aklıma da şifasını ya, seni tüm kalbimle seviyorum Yiğit...”
Ondaki bu korumacı duruş beni şaşırttığı kadar mutlu da etmişti. Sanki, Yiğitcan da benim gibi kendisini bulmuştu. Beni omuzlarımdan tutup uzaklaştırdı. Sertçe gözlerime baktı. “ Veda mı ediyorsun aklınca bilmiyorum ama o iyi olacak. Her şeyden önce de sen iyi ol.” Güven veren kalınlaşan sesine gülümseyerek başımı salladım. “Sen hiç merak etme. Eskisinden daha iyiyim Yiğitcan. Şimdi, bana geri vermen gereken bir dayım var. “
Yiğitcan’ın gözlerinde birer ateş yandı. Hemen dayımın yanına döndü ve ben bir kenarda yapılanları izleyerek ter döktüm. Ne yaptıklarını görmüyordum. Berk de onların yanındaydı. O ne biliyordu hiçbir şey bilmiyorum ama yavaş yavaş bitiyordum. Bizimkiler için bir sürü şifacı ordan oraya koşup duruyordu.
“İyi, iyi. Baksınlar kendilerine.” dedim. Artık teselliye ihtiyacım yoktu zira dik durduğumu biliyordum. Hayatım hem tepetaklak olmuş hem de beni bambaşka bir güce kavuşturmuştu.
Savaşacağım nice insana sahipken artık kimsesiz olmakla bir derdim kalmamıştı. Dayım hala solgun hala aynıydı benim gözümde. Endişem katlanırken Berk ayağa kalktı. Yanıma oturup beni kolunun altına çekti. Şakağımı öpüp nefesini bıraktı. Yorgundu, pişmandı ama yine de yanımdaydı. Biz birdik. Bunu daha iyi kanıtlayamazdı. Çenemi parmağıyla tutup yüzümü kendisine çevirdi.
Zümrüt yeşili gözlerinden akan yorgunluğa rağmen gülümsedi. “O iyi olacak, bundan emin ol.” Elimi dizine koyup sıktım. Dudaklarımı kemikli çenesine bastırdım. O da benden aşağı durumda değildi. Onu da sıyıran darbeler almıştı. “Biliyorum Berk. Artık geçti. “ Gözlerime hiç de öyle kolay geçecekmiş gibi bakmıyordu. Ayaklanıp bir anda benim için de bezler ve merhemler getirdi. En başta da bolca içilecek su.
Suyu kana kana içtikten sonra beyaz bezi ıslatıp ıslatıp yüzümde ve kollarımdaki yaralara sürdü. Ardından oraları kremledi. Gözleri bedenimi izlerken, eli bir anda karnıma gitti. Kaşlarını derince çatmıştı. Kara Ozan’ın ona yapılanı iade edeceğini biliyordu.
Karnımı göğüslerime kadar kaldırdı ve o yarayı gördü. Küfürler ede ede Yanığı temizleyip kremlemeye başladı. Acım an be an azalırken bana bakan kederli gözleriyle kaşlarımı çatıp dizini sıktım. “Sana geçti dedim, iddialaşma benimle. Kendine git bir bak. Çok yorgunsun. Bir de kendine başka şeyleri dert etme. “
Çenemi okşadı, gözlerini kaçırdı. Dayıma doğru bakıyordu. Ama bir eli de karnımdaydı. O yanık kocamandı ve uzunca bir süre benimle yaşayacak gibiydi. Ama ya dayım? Evet, eğer o ölürse üzüleceğim son şey bile olmazdı yanıklarım. Sıkıntıyla sustum.
Berk, karnıma kederle bakıp gömleğimi indirdi. Beni dikkatle kolunun altına alıp sararken dua ediyordum. Lakin o çocuksu yahut eski korkum yoktu. Benimle kurtlarım haricinde konuşan o sesten sonra daha başkaydım. Ellerimde gezen ellerine dikkatimi vermeye çabaladım
Ama bir anda Yiğitcan’ın öfkeli sesini duyunca korkuyla ona döndüm. “Ne oluyor Yiğitcan?” Ayağa kalktım. Ellerini beyaz beze silip ayaklandı.
Kaşları derince çatıktı, bana döndü ve bir anda gülmeye başladı. Berk, belimi kavrayıp omzumu göğsüne bastırdı. Gözlerim korkuyla dayıma bakıyordu. “Boşuna bakma, senin o dayın var ya bir ayı kadar kudretli! Beni öylesine uğraştırdı ki!”
Hem kızan hem gülen hem de bağıran bir Yiğitcan mı? Berk’ten uzaklaşıp onun omzuna elimi koydum. Titriyordum çünkü dayım yaşıyordu , şaşkınım çünkü Yiğitcan bu değildi. “İyi misin sen?” Bana şöyle bir baktı ve sonra bana bağırmaya başladı. “Değilim! Sonunda kafayı sıyırdım! Başına gelenler, sevdiklerini kaybedeceğin korkusu, ortaya çıkan geçmişin hepsi beni delirtti! Ve evet, iyiyim çünkü sen artık eskisi gibi değilsin.”
Ve o anda gözünden bir yaş düştü. Bana artık küçük bir çocukmuşum gibi bakıyordu. Dudaklarım titriyordu. “Bitti Hançer. Artık, ailen de var gücün de. Son bir şey kaldı. Savaş. Al ve bitir onu da ve sonsuza kadar mutlu yaşa!” Gözündeki yaşı silip çadırdan çıktı. Ona deliler gibi sarılmak isterken buldum kendimi. O benim canım, can dostumdu... Onun arkasından diğer şifacılar da çıktı.
İçim rahattı artık. Dayım bana bir aile daha vermişti. Teyzelerim vardı! O vardı! Anneme ait, annem gibi kokan onlarca şeye sahip olacaktım! Ağlarken gülüyordum artık. Adımlarım dayımın yanına götürdü beni. Onun gelişi bende yine yıkım yaratmıştı ama artık büyümüştüm. Bu yüzden, beni seven herkes için ve kendim için daha dik duracaktım.
Evet, bir savaşım var. Alacağım. Unuttum mu sanıyorlar yoksa? Asla.
Yaşımı silip gülümsedim. Yıllarca ezilmeye mahkum olan ruhumla dayımın beyazlamaya başlayan saçlarına baktım. Elim alnına gitti. “Evet, bir ayı kadar güçlüsün sen. “diyerek güldüğümde Berk de karşıma oturdu. “Acaba, anneme benziyor musun? Ondan aldığın ne gibi şeylerin vardır?” Berk, elimi tutup bana usulca gülümsedi.
“Ne garip bir bilebilsen.”
“Garip olan ne?”
“Senin kanından, sana benzeyen insanların olması.” Kaşlarımı çattım düşünürken. “Gördüğün üzere o bana benzemiyor.” Berk kaşlarını kaldırıp indirdi. “Bahsettiğim o değildi. Mücadeleye azminiz. Gücünüz. Aldığınız yaralar ve iyileşmeleriniz. Öylesine siz ki...” Gözlerim yere daldı. “Ben gözümü açtığımda günden beri iki kişiydiniz Yürek. Baban ve sen. Seni şimdi böyle görmek, inan kalbimi nasıl çarptırıyor...“
Evet, tektim. Babam da gidince kimsesiz kalmıştım. Meğer kanımdan olanlar düşmüştü peşime. Yaşatmaya değil öldürmeye. Ama şimdi kendimi bildim bileli dört kişi olan Berk artık bir kişiydi. “Dayımı ve teyzelerimi bilemem ama Ural Bey bana benziyor değil mi, huy olarak?”
Vazgeçmedim. Beni sevmeyen birini bile öğrenmek istedim. “Evet, onu ve dayını ikna ederken ne kadar çabaladım bir bilsen. Onların fikirleriyle de savaşmak gerekiyordu. Dayının dahi ikna olduğunu bugün öğrendim. Ama belli ki Ural Bey hala aynı. “ Dayıma baktım. Gelişi ile her şeyimi değiştirmişti. “Ve, her savaşın bir galibi olur. O da akıl savaşını kazanmış mıdır?”
Başını usulca sallayıp dayımın alnına elini koyup bir süre bekledi. Sonra ellerini göğsünde bağladı. “Kazandı. Seni seçti. Ural Bey de, hakikatle sarsıldı. Evrenin neresine gidersen git Yürek... Ailen itten beter de olsa sizin sizden başka kimseniz yoktur.” Ayağa kalkıp kaldırdığı kolunun altına girdim. Elimi uzatıp dayımın elini kavradım.
“Yok gerçekten. Benim sizden başka kimsem yok.” Berk uzanıp hassas bir şekilde gözlerimi öptü. “Ptifordy’nin seninle ne işi vardı?” bunu sormamı bekliyordu elbette. Açıklamaya girişti. “Senin için geldiğimi ilk o anladı. O bir ruhban aynı zamanda cellat olan bir ruhbaz. O gün, Nihade ile ruhuna geri ulaştığımızda ve senin için her şeyi kabul ettiğimde artık ondan daha fazla kaçamadım.”
“Bana yardım etmeye başladı. İşte senin de bildiğin gibi ailenle seni bir araya getirmem gerekiyordu. Bu da uzun zaman aldı. O gerçekten zor ikna olan biri.” Dedi gülerek dayıma doğru. Ben de gülümseyerek ona karşılık verdim. “Peki sonra?” Derin bir nefes alıp verdi.
“Sonra Karangu ile evlendi. O esnada ben Yakut kalesindeydim. Bana çoğu şeyi ortaya çıkarmamda yardımcı oldu. Tora Hatun’u zaten ben kendim buldum. Oğlunu da senin esirinken buldum. Anlayacağın, o Balamiz yangınında ölse de bana hayatımın sonuna değin tutunacağım bir dal bıraktı. “ alnı alnıma yaslı şekilde nefesini bıraktı.
“Seni. Yaşaman için lazım olan her şeyi...” Gözlerimi kapatarak onun sözlerinde şifa buldum. Ama gözlerine bakarak söylemem gereken bir şey olduğunu hatırladım. “Kara Yürek.” Göz bebekleri titreyerek bana döndü. “Ak Yürek’im...” yanaklarına ellerimi bastırarak güç topladım.
“Ben, senin içini çok yaktım. Ama ben de yandım. Ağaçlar, yangına küsse de yağmur yağdığı vakit yeniden yeşermeye, canlanmaya başlarlar. Küslük uzun sürmedi ve sevgim de sevdam da büyüdü. Sen de bana küs kalma... Biz ikimiz ağaç değildik. İki korları gökten seçilen canlı alevlerdik. Yaktık yaktık ama nihayet baş başayız.”
Gözleri öyle bir bakıyordu ki gözlerime ben gerçekten onunla boy ölçüşemezdim. Derin bir nefes aldım. “Seni; her iki hayatına rağmen ama en çok da benimle olanı adına; seni canımdan geçip yaşatacak kadar, yaşatırken de üzmemek için çabalayacak kadar çok seviyorum. Çocukluğum ve gençliğim senin adınla başladı, yine öyle bitsin.”
Kocaman gülüşünü sundu bana. “Senden gelsin ölüm, başım gözüm üstüne sevgilim...” Sıkıca sarıldığımızda artık ayrılık gayrılık kalmamıştı. Biz vardık yetiyordu. Berk usulca geri çekilip gözlerimi öptüğü sırada kapıdan bir destur yükseldi. Berk geri çekilip bana bakarken ben de hem onun hem de dayımın elini tutarak gel, dedim.
İçeriye giren Demirdöğen'di. Bakışları sertti. Elini göğsüne vurdu. “İyi misin Beyhatunum?” Gülümsememle bakışları az da olsa yumuşadı. “Ne güzel. Şükürler olsun!” Başımı sallayıp gülüşümü bozmadım. Ama o eski haline geri büründü. Tedirgin ve gergin haline bir anlam veremedim.
“Söyle, Demirdöğen.” Dudaklarını yalayıp gözlerini kapatıp açtı. “Timurtaş. “ Ayağa kalktım. “Gelmiş. Obanın dışında seninle görüşmek için bekliyor. Ne için geldiğini bilmiyorum! O meydanda bize karşı kılıç salladığını gördüğümden beri-“ elimi kaldırıp onu durdurdum. İçim içime sığmaz oldu. İkisi de bana inanmaz gözlerle bakıyordu.
Oysa, vefalı bir dostun ardından kırk yıl da geçse yine eskime olmazdı. Kimse onu ne kadar yaraladığımı bilmiyordu. Kişi ancak kendisinin en iyi yol göstericisi olabilirdi. Derhal atıma atlayıp oba dışına sürdüm. Berk, arkamdan gelecekti ama eminim ki uzak duracaktı. Obadan az uzaklaştıktan sonra arkamdan atış mesafesinde yerleşen okçuların seslerini duydum. Ve tabi onun da.
“Burası iyi.”
“Senin için değil! Ağaca çık.”
“Beyim, ben burdayım.”
“Tamam, aksi bir hal olursa sıkın. Acımak yok.”
Çok uzaklaşmadan da Timurtaş’ı gördüm. Obaya hafif üstten bakan bir tepeyi tercih etmişti. Yanakları al al olmuştu. Bana olan hislerini söylediği o günden beri bir kez olsun konuşmuş değildik. Onun babasıyla gittiğini öğrenince çok kötü olmuştum. Yıllardır gözümü emanet ettiğim adam bana gücenip sırtını dönmüştü. Kendimi öyle çok düşünmeye vermiştim ki!
Atımdan inip hızla ona doğru koştum. Ne yapacağını bilmeyen ürkek ama hazır duruşu beni gülümsetti. Kollarımı açıp boynuna doladığımda kolları havada kaldı. Onu özlemiştim. Hayatımdaki erkeklerin gitmesi bende tarifsiz acılar bırakmışken bir de onun gitmesine dayanamazdım. Onu sarsarak sıktım. “Biraz daha ellerin dal gibi havada kalırsa onları kopartacağım!”
Kendi içinde bir ikilem yaşamasına dayanamazdım. Gerçekten benden nefret mi etmişti şu kısa süre içinde? Umudumu kaybettiğim o anda beni öylesine sıkıca sardı ki, nefes alamadım. Sarsılan omuzları ve omzuma akan yaşları ile hiçbir şeye geç kalmadığımı nihayet anlamıştım. “Seni çok özledim...” kalbim delice çarptı. Onunla ettiğimiz kavgada o kadar dik başlıydı ki! Şimdi bu ağlayan ve beni özleyen adam sözde hisleri olduğunu değil gerçek hislerini söyleyen adamdı.
“Herkes, değişir Hançer. Değişime ayak uyduranları suçlamak doğru değil. Aynı kalıp yara almaktansa değişimin içinde yaşayıp dönüşmek en doğru şey.” Hissettiğim bu uhrevi sesle içime bir ferahlık daha çöktü. Yiğitcan, Yakut Berk, Berk ve şimdi de Timurtaş. Hepsi değişmişti. Ve ben, ancak kendimi dinlediğim vakit onların değiştiğini anlamıştım. Timurtaş’ı omuzlarından tutup geri çektim. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Tam içine baktım o kanlı gözlerin.
“Özür dilerim, Timurtaş. Sana hayatımı emanet ederken kendimi alt üst edip sana kızdım. “ bakışlarım istemsizce ondan koptu. Ağzım dilim kupkuru oluvermişti. Kısık bir sesle, “Affet beni.” diyebildim. Yeniden gözlerinin içine bakabildiğimde hala göz yaşlarını akıtıyordu.
Omuzlarını kavradım. “Dağılmak, hata yapmak bana affetmek sana düşüyor... Söyleyebilir misin beni affettiğin?” Ve ben tam da o anda çok doğru bir yeri işaret ettiğini anladım. Timurtaş’ın yanakları seğirdi. Kaşları gözlerine çökerken derin bir gülüşle başını salladı.
“Buraya gelirken ne çok savaş geçti aklımdan. Ya sen beni öldürüyordun ya da ben kendimi. Öyle yaralandım ki.” Derin bir nefes verip dudaklarını ısırdı. Ve ben bir gerçekle daha yüzleştim. Gerçekten acımadan onu öldürebileceğimi mi düşündü? “Ben değiştim Hançer. Hislerim sandığım şeylerin gururumdan olduğunu geç se olsa gördüm. Kendimi buldum. Ama iyi ki burdan gittim.” Yüzüme sinen gülüşüm hızla solmuştu, üşüyordum.
Kalbim seğirdi. Evet, onu o kadar görmedim ki hiçbir şeyi doğru yönlendiremedim biliyorum. Ama bizi biz yapan bağımızdan da mı vazgeçmişti? Kendi kendimi yiyip bitirecekken devam etti. “Görevimi iyi yapmadığımı söyleyerek bana büyük bir acı verdin. Evet haksız benim burda çünkü ailemden görmediğim bağı senden umarak boyumuzu aşan sorunlara battık. “ Omuzlarındaki ellerime ellerini koydu. Çevresine bakıp tekrar bana döndü.
“Bunca yıllık dostunun yerine Tulpar’ın geçtiğini görmek daha fazla beni obada tutamadı Hançer. “
Devam etmesini istedim. Kırgınlığını dinlemek istedim. Ama ellerimi aşağıya indirince konuşamadım. “Git Hançer, . Kendine de bize de acı ve git.“ gülüşü öyle acılı ama öyle yürektendi ki gözümden yaş akmak için sıraya girdi. “Kaçtığın her şey seni yakıp kavurdu. İşte şimdi buradasın.”
Kolunun tersiyle gözlerini sildi. “Size imrenirken buldum kendimi. Biz bizeyken öylesine birdik ki... Bugün kılıcımı çıkarırken bunu fark ettim. Benim elim size asla kalkamazmış...” Kılıcını çıkardı ve yayların çekildiği sesini duydum. “Yine de Hançer Giray, bu obadan bana yadigar kalan son şeyi de almanı istiyorum.” Kılıcını ellerime tutuşturup bir adım geri gitti.
“Gidiyorsun?” Gözlerim kocaman olmuştu. Başını başka tarafa çevirip gözlerini kıstı. “Gidiyorum ama... Sen bilirsin, anlarsın beni. Değiştim Hançer. Sen de değiştin.” Neyi bilirdim ne demek istiyordu ben anlamıyordum. Ne oluyordu böyle ?! Arkasını dönüp atına bindi. Başını havaya kaldırıp tekrar o yöne baktı ve bana nedense endişeli gözlerle baktı. Bir adım attım. İkinci adımda koşmaya kararlıydım ki obanın davulları dehşetle vurmaya başladı. Elimde kılıçla tepenin obayı iyi gören yerine ilerledim.
Uzun bir kervan obaya yaklaşıyordu. Siyah beyaz bir bayrak salınıyordu ellerinde. En öndeki süslü at arabasını görünce kılıcı göğsümde çapraz tuttum. “Bu gelenler, kim? Ve ne için geliyor?” diye düşündüm. Arkamdan pıskıran at sesi yükseldi. Timurtaş’ın gittiğini anladım. Ona son kez bakabileceğimi zannetmiyordum. Okçular koşarak yanıma geldiler. Berk’in burda değil aşağıda olduğunu bilmek endişemi bastırıyordu.
Hafif bir ıslıkla bana yakın ahırdaki atımı çağırdım. Misafirlerimizi öğrenme zamanı gelmişti.
***
“Ben Beyhatunumu yalnız bırakmam! Çekilin.” Tulpar Alp Demirdöğen’i bir kez daha göğsünden itekledi. Siniri her halinden belliydi. “Burda Berk Han var herkesten önce. Sence bakması sana mı düşer? Aklını başına topla Demirdöğen!” Yiğitcan, ilk defa kaşlarını çatmış gökyüzüne bakıyordu. Demirdöğen hiddetle karşı geldi. “Bu obada sözü geçenlerden biri de benim. Yabanın evladı değilim Tulpar Alp!” Tam o anda Timurtaş da böyle derdi, diye düşündü ama kimseye yansıtmadı.
Timurtaş’ın geldiğini ve sadece Hançer ile konulmak istediğini öğrenmesi ile delirmişti denebilir. Yiğitcan kendi etrafında bir tur dönüp gözlerini yere indirdi. O esnada da kavgayı bölen Berk’in sesi duyuldu. “Hançer’in yalnız konuşmaya ihtiyacı var Demirdöğen. Emin ol, onu asla yalnız bırakmam. “
Heybetli bedeni otağıdan çıkarken bir başkaydı. Gardını almış, gücünü de aklını da yerine oturtmuş görünüyordu. Ellerini bel oyuğuna yerleştirip sağlam adımlarla tam karşılarına geçti.
Bir gözü burada bir gözü de Hançer’in gittiği yöndeydi. Demirdöğen, görece daha sakin durmasına sinirli bir gülüşle karşılık verdi ve adeta yakasına yapışırcasına ona adımladı. Ağzından çıkan her söz acı, bir zehirden farksızdı. “Yıllarca onu bir başına bırakan ve aklında ne var ne yok eksilten sen mi diyorsun bunu? Şimdi de geçmiş karşımda sakin duruyorsun!”
Berk, ondan beklenmeyen bir harekette bulundu. İri eliyle öyle bir boğazını kaptı ki tüm oba olduğu yere çivilendi. Gözler şaşkınlıkla açılmış nefesler tutulmuştu. Berk de böylesine vahşi bir hareket yapmayı planlamamıştı. Lakin, içinde affetmek ve affedilmek için çabalayan o yaraya dokunmamalıydı.
Yüzünü, dişleri arasından sert nefesler vererek Demirdöğen’in yüzüne yaklaştırdı. “Gerçekleri bilmen aramızdaki bağın kudretini sorgulayabileceğin anlamına gelmez, alp. ” dedi adeta bir kaplan gibi hırlayarak. “Ondaki yaraları ben onarırım. Sivri sözlerinize karnım tok.” Elini attığı hızda geri çekti ve çevresine şöyle bir baktı.
Ahalinin bir kısmı hala meydandaki kalabalıklığa duyduğu meraktan ötürü bekliyordu. Berk’in içine doğan bir huzursuzluk vardı. Elini kaldırdı ve nöbetçi asker yetişti. Bakışlarını karşıki dağların maviliğinden ayırmadan, “Debret ve Altuğ’u çağır.” dedi. Asker hızla onları çağırmaya koştu. Ama Demirdöğen’in hırsı ve öfkesi geçmiş değildi.
Ona dik dik bakarak elini beline koydu. “Sivri sözlerim olsa da hakikat bu. Varlığın hem kargaşa hem de değişim getirdi. Bizi bekleyen bir savaş var. Fazlasıyla zaman kaybettik. Hançer’in içindeki durumu söylemiyorum bile.”
Berk, çenesini sıkınca iki büyük yuvarlak en köşede yerlerini aldı. Kaşları gözlerinin üzerine bir kılıç gibi düştü. Sesi bir boran kadar ürkütücü ve dondurucuydu. “O savaşı da kazanacak. İçine düştüğü durumdan da kurtulacak. Sadece, susmanız yönü bulmamıza yetecek.” Demirdöğen onun bu emin laflarına boyun eğecek biri değildi ama bir anda ensesinde bir uyuşma oldu.
Orda bulunan herkes bir şeyin yaklaştığını hissetti. Berk’in kalbine bir acı düşerken, onlara yaklaşan Yakut Berk’in (Genelin bildiği eski adı ile Debret) içine kaygı ve Altuğ’unkine de korku düştü. Hepsi birbirine bakmadan bir araya gelmişti. Yaralarını sarmışlardı ama hala dinlenmemişlerdi.
Davulun gür sesini içeriye doğru koşturan askerin sesi bastırdı. “Efendim! Yelhan’dan gelen bir birlik var.” Alpler, Berk’in bundan neden bu kadar rahatsızlık duyduğunu anlamamıştı. Yelhan halkı da yöneticileri de dışarıya kapalı kendi halindelerdi. Bir sorun yokken neden onun ruhunda bir karanlık hissediyorlardı?
Birlik’in içeri girme emrini veren Altuğ oldu. Şu andan itibaren Berk Giray ve askerleri için geri durma zamanıydı. Zira gelen bir müttefikin söz sahibi olduğunu görmemeliydiler. Atların asil adımları göründü. Toprağı sarsmadan, üstlerindeki insanların kibrini kuşanmış gibiydiler. En öndeki süslü atın ardından içeriye tam otuz beş atlı girdi.
Hepsi okla ve kılıçla tam donatılmış kudretli savaşçılardı. Bir at arabası gösterişle atların ortasından geçti ve herkesin merakla büyüyen gözlerinin önünde tam da meydanın ortasında durdu.
Atlılar bir bir yere inerken Yiğitcan kimsenin beklemediği bir şey yaptı. En öne geçti ve az buz olmayan cüssesini meydana serdi. Kimse yıllardır, şifacı diye küçümsediği bu adamdan böylesi bir gövde gösterisi beklemiyordu. Berk’in içinden, “Benim gücümü örtmeye çabalıyor.” fikri geçti. Bir kralın burda olduğunu ve onlarla aynı konumda olduğu bilgisinin sızmaması tam da onun düşünebileceği bir incelikti.
Birisi hızla kapısını açıp kenara çekildi. O kapıdan ilk görünen bir hatun kıyafetiydi. Daha sonrasında deriden kahverengi çizmesi. Ve nihayet uzun boylu, altmış yaşlarında zümrüt yeşili gözlü dik bakışları ile kudretli bir kadın indi arabadan. Diğer kapıdan da görece aynı boylarda ama daha büyük yaşlardaki bir kadın daha indi. Aralarında benzerlik kadar farklılıklar da göz alıcıydı. İkinci kadının gözleri Hançer’in gözleri gibi elaydı.
İçinde ormanların, nehirlerin dahası hayatın canlandığı bir ela... Berk’in aklı öylesine yoğun düşünüyordu ki gözleri boş boş bakar olmuştu. Kendini ona yabancı gelmeyen bu insanların göz hapsinden uzak tutmak için daha da geriledi. İki kadın yan yana gelip tam karşılarında durunca alpleri gür bir sesle bağırdı.
“Kaybolan Soyun Koruyucuları, Girayoğuşları prensesleri Kadım Büyüğümüz Hala Ayka Hatun ve Kadim Karındaşı Hala Ilgıt Hatun!” Herkes dut yemiş bülbüle dönmüştü. Berk’in gözlerinde şimşekler çakıyordu. Çenesi iyice sıkılaşmıştı. Nasıl anlamazdı? Kılıç Giray, tabikide Hançer üzerindeki kozlarından elbette en kudretlisini oynayacaktı.
Aralarının iyileştiğini tahmin etmek güç değildi zira Hançer bunca yıl yalnız bırakıldığı halde onu ve yardımcılarını, Yağmur Ata hariç, affetmişti. Demek devir büyük oynama devriydi ha? Elleri karıncalanmaya başladı.
Hiç sesleri çıkmayan halaları çeyrek asır sonra buraya gelmişti! Yiğitcan’ın dudakları bir hakikati fısıldadı. “Onlar, Hançer’in halaları...” Altuğ’un gözleri doldu ve çenesi gerildi. Elleri yumruk olunca ne yapacağını bilemeyen gözleri iki yana dönmeye başladı. Berk’e baktığında hep aşina olduğu o hesaplı gözleri gördü.
Abi olmaktan, koruyucu olmaktan çok bu bir şeytanın bakışıydı. Ve evet, Berk için bu sıfat tam da yeriydi artık. Başını düşüncelerini bölmek için Altuğ’a çevirince onun yıkıldığını gördü. Gözü Hançer’i aradı. Onun dayısından sonra bu olayı kaldıramayacağından korkuyordu.
Ama duyduğu ses, hiç de öyle olmayacağını söylüyordu. “Peki sizin gelmedeki amacınız nedir? Mutlu ailemizi büyütmek mi?” Ve bir ilk oldu. Hançer Giray, tok bir kahkaha attı. Ellerini beline atıp geniş ve sağlam olmayan adımlar atmaya başladı.
Her adımda başını sağa sola sallayıp gülüyordu. “ Ya da barış mı getirdiniz emeğinize çektiğiniz topraklarımıza?”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.12k Okunma |
303 Oy |
0 Takip |
44 Bölümlü Kitap |