36. Bölüm

33. BÖLÜM: ÖLÜM İLE UYKU ARASINDA

Siyavuş
syavus

Berk, gururla kısılan gözleriyle herkesin arasından başı dik bir şekilde yürüyerek gelişini seyretti. Ortada dağ gibi duran iki kadının gözlerinde birer ışıltı peyda oldu. Hançer’in bedenini görünce sanki bir hayalle bakışıyorlardı. Göz göze geldikleri o anda Hançer’in gözlerinde, Berk’e baktığında ortaya çıkan samimi bir gülüş belirdi.

Berk bir adım atıp onların arasında durmak istedi ama Tulpar Alp'in bir kedi gibi kısılan gözleriyle, elini önüne koyması buna engel oldu. Kolunu sertçe kavrayıp çekti. Hançer ise artık dik ve sarsılmaz adımlar atıp iki kadının tam karşısında duruyordu. En büyük abla Ayka Hatun, gururla çenesini kaldırdı. Alttan bakan gözleriyle Hançer’i şöyle bir süzdü.

Bir parmağını aşağı yukarı sallar gibi yaparak zümrüt yeşili gözlerini üzerinde gezdirdi. “Ortada bir aile bıraktığından, pek emin değilim?” Hançer ok yemiş gibi gözlerini kıstı. Diğer yandan Ilgıt Hatun, elini kaldırıp indirdi. Arkasındaki askerler yerlere kasalar indirmeye başladı.

“Bunlar da, “ dedi kadifemsi ses tonuyla, “ Bu sefil diyara can katabilecek o mükemmel anahtarlar: Altın.” Hançer başını öne çıkarıp söz edilen kasalara baktı ve bir kaşını havaya kaldırdı. “Ben sefil iki hatunun bana zenginlik taslamasından başka bir şey göremedim. Herhalde bunlar da sizin halkınızın dişinden tırnağından kıstığı o altınlar. Yanılıyor muyum?”

Ilgıt Hatun, elini havada bir şey varmış da itmiş gibi salladı. Artık bakışlarından tiksinti akıyordu. “Burda dişinden kısan varsa o da sensin, zavallı yeğenimiz.” Ayka Hatun, başını Berk ve kalabalığın üzerinde gezdirdi. Demirdöğen göğsünü kaşıyarak ona karşılık verirken, Yiğitcan yeni kazandığı sorgulayıcı bakışları ile onları uzun uzun süzdü.

Berk başını kısmi eğip Altuğ’un tarafına bakarken orda kendini gizlemeyen tek kişi vardı. Bir adım atıp ileri çıktı. Kollarını iki yana açıp belini hafif bükerek bir selam verdi. Tulpar. Hançer onu adım adım izledi ve yönünü halalarına çevirdi. “Sizin amacınızı bilmiyorum. Ama Tulpar’ın kanında sizden en ufak bir huy geçmiş değil.”

Ilgıt Hatun gülümseyerek elini yine o şekilde savurdu. “Onu yetiştiren biziz Hançer. Adı gibi keskin olan sensin. O, bizim kanatlı atımız. “ Tulpar tam bu anda söze girdi. “Kıymetli annem ve kıymetli teyzem. Hoş geldiniz. “ Hançer’in sağ gözüne bir ağrı saplandı. Başını eğdiğinde Berk ile göz göze geldi. Hiddetli gözlerinde bir korku vardı. Onun için.

Yüzünde samimi ve hisli bir gülüş peyda oldu. Kontrolü elinde tuttuğunu belli eden bir gülümsemeyle Tulpar’a döndü. Ona bakan gözlerinde derin bir mahcubiyet vardı. Reddeden vakur bir edayla başını salladı. “Kınındaki mücevher senin bir hanedan üyesi olduğunu göstermişti. Beni kandırmış olmuyorsun korkma. Ve evet, bu kadınların varlığının da elbet bir gün kendilerini hatırlatacaklarının da farkındaydım. “ Derin bir nefes aldı. “Ama bugün burda canı yanacak kişi ben değilim.”

Berk işte tam o anda kılıcını kınından çekti ve omzuna koyup boynuna yasladı. Aynı hızı tüm askerleri yapınca misafirler kuşatma altına alınmış, esir düşmüş durumdaydı. Hançer, geniş bir adım atıp halalarıyla burun buruna geldi. Ve o anda fark ettiler ki Hançer’in ellinde gece hançeri denen siyah demirden elde edilen özel hançeri vardı.

Bakışlar o hançere odaklanmıştı şimdide.

***

Obaya giren misafirlerin ardından bakıyordu. Şaşkınlığı geçtiği anda belinde bir şeyler hissetti. Elini kuşağına attığı vakit bir hançer olduğunu gördü. Elde edilmesi hayli güç ama o güçlükte kıymetli bir parçaydı. Bunu ona Timurtaş vermiş olmalıydı ki o esnada fark etmemişti.

Göğsüne ferahlarken bir kağıt parçası da değdi eline. Ama onu okuyacak zamanı yoktu. Yelhan, avcunun içindeydi. Ailesinin yüzleşme kısmını tamamlayacak ve bundan sonra kendi yoluna bakacaktı. Bir aile sahibi olabilmek, nizamı getirmek için...

***

Ve şimdi hepsinin sonu elindeki gece hançerinin vicdanına bakıyordu. Ayka başını gökyüzüne çevirip acırcasına güldü. “Barbarlık senin kanında var. Savaş nedir bilmediğin gibi misafir ağırlamak nedir de bilmezsin. Sahi, sen neden varsın?” Ilgıt Hatun elini sallayıp gülümsedi. “Çünkü o, ölmeyen tek kişi Abla. Ölmemesi gereken. Bakalım, abim ona yaşama sansı verecek mi? “

Hançer, tuttuğu hançerin kendi kalbine girdiğini düşündü. Bu acımasızcaydı. Ama madem acımasızlardı o da acımayacaktı. Derin bir nefes aldı. Bir kurt hırıltısı hissetti tam göğsünde. Bir kurdun atılmasının heybetini hissetti teninde. Ve o sesi duydu. “Emret, orayı yok edelim. Hepsi dişlerimde can versin.” Hançer’in isteği bu değildi. “ULU!” ruhunun onlara verdiği emir buydu ve onlar da buna uydular.

Semayı bir uluma ordusu kapladı. Öylesine bir ulumaydı ki bu her iki tarafın adamlarının elleri titredi, kalpleri durup durup atmaya başladı. Bir gölge düştü bulutlardan üstlerine. Gözlerini gözlerinden çekmeden cesurca başını havaya kaldırdı.

“Doğdum çünkü, içimde almam gereken bir intikamın yazgısı var. Doğdum çünkü siz bir avuç kardeş cihanı baş aşağı cehenneme sürüklüyorsunuz. Eğer, yoluma durursanız ateşimden siz de nasiplenirsiniz.” Ayka, bir adım geri çekildiğini belli eden gözleriyle dikkatle gözlerine baktı.

Ilgıt’ın ise bu değil de başka bir şey dikkatini çekmişti. İyice inceleyen, açık arayan bir hali vardı ki Berk, olayların varacağı yeri anladığı anda ileriye atıldı ve Hançer’i yanına çekti. Herkes garip garip bu delikanlıya bakarken Ayka ve Ilgıt’ın gözleri Berk’in üzerinde dikkatle gezindi.

Bir şey arayan gözleri dur durak bilmiyordu. Berk, başını eğip gözlerini onlardan çekmeyerek sert bir sesle askerlerine bağırdı. “Yaka paça da olsa kanlı paralı da olsa hepsini burdan atın! Ziyaretin, kısa olanı makbuldür.” Ayka bir adım öne çıkıp başını yana yatırdı. “Sen kim oluyorsun da bu şekilde konuşuyorsun?”

Berk da aynı şekilde başını eğip ona baktı. “Kim olduğum sırası gelince konuşulacak. İzle de neler yapıyorum, gör.” Askerler kılıçları ile onları atlarına dahi bindirmeden iteklemeye başladı. Askerler ve görevliler geri geri itiş kakış ilerlemeye başladı. Hançer Berk’in hışımla yanından geçip bir eliyle Ilgıt’ı diğer eliyle de hiç zorlanmadan Ayka’yı omuzlarından ittirdi.

“ Ne bana ne de yakınımdaki herhangi birine yaklaşayım demeyin. Bana, bulaşmayın ki kalan günleriniz huzurlu olsun. Yoksa, inanın ki, son nefesinizde bir albız olur üzerinize çöreklenirim!” Ayka Hatun bozulan ifadesiyle Tulpar’ın gözlerinin ta içine baktı. Hançer nereye baktığını tahmin ederek yan gözlerle Tulpar’a baktı. Ona bakan gözlerinde bir bocalama gördü. Yüzü sinirle gülmeye başladı ve Tulpar’a seslendi.

“Ee, gideceksen sakın durma. Dostum çok, doldururum orayı. Hep olduğu gibi. Yaparım, bilirsin.” Tulpar’ın gözleri kalabalığa kaydı. Oraya bir müddet baktı Tulpar. Omuzları yavaşça inip kalktı ve kalabalıktan kızını bulup doğruca yanlarına adımladı.

Güzel kızını kolundan tuttuğu gibi çekip ortaya getirdi. Yıldız’ın gözündeki cesarete bir kez daha hayran oldu Hançer. Ona gerçekten mükemmel bir kız bahşetmişti Gök Tanrı. Askerlerle itişip kavga çıkaran yabancıların sesleri anlaşılmıyordu. Tulpar, kızı Yıldız’ın bileğine bıçağını dayadı, gözlerine baktı. Yıldız adeta bir deli gibi sırıttı. Bu da Tulpar’a gereken cesareti verdi. Bileğini damardan uzak olacak şekilde kesti. Akan kızıl kan yeri sularken ileriye atılıp bağıran bir kişi vardı.

Darulgan.

O anda her şey durdu. Sadece gür sesiyle bağıran Tulpar ve ona kinle bakan annesi Ayka Hatun vardı. “Kızımın kızıl kanı adına yemin ederim ki, arada kalacak ve kişileri birbirine kırdıracak tek bir hareketim dahi olmayacak. Ve duracağım yer, haklı savaşını veren Hançer Giray’ın yanında olacaktır. “ Tulpar ve Yıldız bir kez daha gözüne girmenin bir yolunu bulmuştu.

Ama acı çeken biri vardı. Dudaklarını korku ve sinirle kemiriyordu. Darulgan’ın omuzları ta içinde duyduğu acıyla çöktü. Hançer’in gözleri zafer dolu bir edayla Ayka Hatun’a döndü. “Benim yanımdan bir kere giden bir daha dönemez. O, doğru olanı seçti.”

Ayka ve Ilgıt acıyan ve öfkeli ifadeleri ile aynı anda arkalarını dönüp arabalarına bindi. Ayka ve Ilgıt hatunlar hesap soracak kindar bakışlarla son kez obaya ve onlara karşı duranlara baktı. Gördükleri onları yeteri kadar delirtmişe benziyordu. At arabasına işareti verdikleri anda sel misali gelenler geri gitmeye başladı. Kavga ve sesler yavaş yavaş sönmeye başlamıştı zaten, tam da o anda arabalar uzaklaştı. Ve o anda, oba da ilk defa ne yapacağını bilemez halde kalakaldı.

Varlıkları unutulan dayı ve halalar ortaya çıkarken halk da ne diyeceğini bilemez gibi duruyordu. Hançer omuzlarını kaldırıp ahalisine döndü.

“Bunlar olacak! Yıllar süren bu zorba insanların hükmü bitecek. Ha Kılıç Giray, ha Ayka ha Ilgıt! Hepsi, hepsi aynı! Bundan sonra bunlarla yüz göz olmayacaksınız. Çünkü artık son çıkış yolumuz savaştır! Ve ben, “ Gözlerini hepsinin üstünde yavaşça gezdirdi. Hepsinin heyecan ve sevgiyle atan kalplerini damarlarında hissetti. “Sizi bir daha boynu bükük bırakmayacağım çünkü, artık benim başım dik! Gölgelerim yok. Ben varım!”

Ahali heyecanla bağırdı. Kimisi aklı karışık kimisi kendinden son derece emindi. “ Sen onları dert etme. Bizi bundan sonra-“ Hançer gidenlerin arkasından bakarken bir anda sözünü kesti. “Her şeyden haberim olacak Berk. Daha fazla gecikmeye tahammülüm yok.”

Obada da bir devir işte böyle kapanmıştı. Artık, yaradılışında ne varsa er kişinin ve her kişinin gösterme zamanı gelmişti. Hançer Giray, bu şekilde büyüdü işte. Bu şekilde ailesini topladı . Yürümek ve dahi uğruna ölmeyi göze aldığı düzen için öldü de, uyandı...

***

Darulgan babasının kolundan Yıldız’ı öyle bir alıp gitti ki kimse bir şey diyemedi. Tulpar son bir kez Hançer ile görüşmek için o anda buna bir şey demedi. Yıldız acıdan dolayı gözünden yaş aksa da babasının yanında ve yolunda gittiği için mesuttu. Ama onu itekleyen adama baktıkça göz yaşı dindi ve yerini şaşkınlık aldı.

Adeta tüm yolu iteklene iteklene gidiyordu. Nereye gittiklerini bilmiyordu ama korkmuyordu ya da sormuyordu. Darulgan, otağının merdivenlerini bir adımda geçip hızla onu şifahaneden içeriye soktu. “İtme!” diyen kızı son anda duymuştu. Yıldız ona dik dik bakarken o da öyle dik dik baktı.

Çadırın mum ışığı altında etrafa bakındı. Hemen bir bez bulup yanına çöktü. Az öncekine nazaran elini nazikçe tutuyor, bezi de canının yanmasından korka korka yarasına bastırıyordu. Yıldız, her hareketini takip ediyor derince yutkunuyordu. O böyle narin davranılmaya alışmamıştı...

“O baban var ya, aha gördün aynı deli kandan! Ne bekliyorsun da çektiği yöne gidiyorsun? Ya boynuna koysaydı o bıçağı!” Darulgan kendi kendine konuşurken bile tüyleri diken diken oluyordu. Elini bile kaldıramazdı herhalde öyle bir şey olsaydı. Yıldız’ın dudakları kendinden emin bir şekilde gülümsedi.

“Babam, öl derse ölürüm. Kanımız deli ne yapalım?” Darulgan öyle hızlı başını kaldırdı ve burun buruna geldiler ki... Kalplerinin atışı tüm obadan duyuluyor gibiydi. Yıldız gözlerine ürkek ama inatçı bakıyordu. Darulgan ise, boynuna, kirpiklerine, yanaklarına bakıyor ağzına gelen cümleleri söyleyemedikçe deliriyordu.

“Sen,” dedi ne diyeceğini bilemeden. Yıldız da onu incelemeye başladı. Gür ve keskin kaşlarını, göz kenarlarının gülünce ya da kaş çatınca oluşan ince çizgisini izledi. Dudakları kupkuru olmuştu. Darulgan ne diyeceğini düşünürken bile düşünemiyordu. “Babam bizi böyle görürse seni asar.” dedi kaçarcasına. Ama içinde bir yerde onu sınayan sesi susturamadı.

Sözler kulağına gelince alayla kaşlarını kaldırdı. “Gelse ne yapabilir? Kızı benim içime bu kadar düşüyor. Ben ne diyebilirim?” Yıldız, utanarak uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı ve diğer eliyle omzuna okkalı bir tokat patlattı. “Bu dediğinde bana nasıl bir kıymet biçtiğini anladım. Uzak dur, uzak dur dedim.” Darulgan aksine, gülümseyerek daha da yaklaştı ona.

“Uzak dur dedim, söyleyeyim de seni babama gör gününü! Asar seni asar!” O esnada Hançer’in has alpi olduğu aklına gelmiyordu ama geldiğinde de diyecek tehditi kalmadığı için sustu.

“Durmayacağım, canına bile mukayyet olamıyorsun sen. Senden ayrı durmayacağım!” Başını geriye attı Yıldız. Küçümser bir nefes verdi. “ Sen de ilk gördüğün bir kıza nasıl da bağlanırmışsın öyle. Git daha öncekilerinle gönül eğlendirmeye devam et.” Darulgan’ın kaşları çatılınca Yıldız ne ara o gözlerine böyle hayran olmuştu anlayamadı bile.

O da bunu fark etti ama ses etmedi. “Benim gönlüm bileyi taşı değil Yıldız Hatun, her isteyenin elinde dönüp duracak değil.” Yıldız başını başka tarafa çevirdi. Omzunu inatla indirip kaldırdı. Darulgan daha da cesaretlendi. Göğsüne derin bir nefes çekti. “Senden başka gözüm ne gördü ne de işitti.” Nefesleri dahi duyulmadı bu esnada.

Yıldız usulca ve kocaman olmuş gözlerle ona döndü. Ne diyeceğini bilemedi. Kalbi boğazında atıyordu şimdi. Ama Darulgan durmadı. "Ben seni babanın yanında ilk gördüğümde vuruldum ama öncesi de var elbet. Gözüme bu obada çarpan tek kişi sensin. Ellerimi açıp sevgisini, aşkını dileyeceğim tek kişisin Yıldız.”

Yıldız’ın boştaki elini tutup yüreğine koydu. Yıldız ne diyeceğini bilemeden göğsüne elini bastırdı. Öyle dehşetli atıyordu ki... Hayran oluyordu her an biraz daha... Darulgan gözlerine bakıp usulca gülümsedi. “Sana olan sevdam işte böyle dehşetli ve hızlı oldu. Sen... Peki sen bir şey diyecek misin?”

Yıldız durup yüzüne baktı. Derin bir nefes çekti içine. Onun gibi sözünü sakınmayan biriydi. Kalbinden geçeni demekten geri durmadı. “Ben, babamın gölgesindeyken kimse bana bu şekilde bakmadı. Benim de gönlüm düşmedi zaten. Ama sen-” dedi dudaklarını yalayarak.

Darulgan içi gide gide cümlesinin devamını bekledi. Hayatında hep böyle bir sevda beklemişti. Şimdi bunu da beklemek öylesine bir heyecandı ki...

“Ama sen, beni öyle hızlı öyle ani sevdin ki sana şaşıramadım bile. “ kaşlarını havaya kaldırıp kendi kendine konuşurcasına devam etti. “Bendeki sana olan bu hayranlık her şeyden daha beklenmedik...” Darulgan çenesini parmaklarıyla tutup okşadı. Ama sonra tekrardan elini tuttu.

“Sevdin değil mi?” diyerek son kez içindeki sesi dinledi. Delicesine istiyordu ona cevap vermesini... Yıldız başını eğip gözlerini kocaman açtı. Ama ona içli içli, hayran hayran bakan bu sıfata sadece aynı ilgiyle karşılık verebildi. “Sevdin, değil m-“

“Kızım!” Yıldız babasının sesini duyunca hızla ayaklandı. Darulgan, elini bırakmayan Yıldız’a yan gözle baktı. Tam o esnada da Tulpar içeriye girdi. Bir kızına bir de yarasını tutan Darulgan’a bakarak kaşlarını çattı. Darulgan’ın üstüne yürürken diğer birleşen elleri çarptı gözlerine.

“Destur!” diye bağırdığı anda Yıldız’ın elini daha sıkı tuttu. Ama Yıldız çekmek isteyince el mecbur bıraktı. Tulpar, derhal Darulgan’ın yakasına yapıştı. “O elini tuttuğun kız, benim kızım Darulgan Bey! Hududu aşmayasın.” Tam o esnada çadırdan içeriye Hançer girdi.

“Sen hiç merak buyurma Tulpar Alp! O hududunu gayet iyi çizmiştir. Ne saklar ne iş çevirir baksana?” Darulgan bıyık altından gülerken Hançer Tulpar’ın omzuna elini koydu. “Ben derim ki, onlara müsaade et. Hududu da, şerefi de bana emanettir her ikisinin de.” Tulpar gözlerini sıkıntıyla açıp kapattı.

“Ama Hançer Hatun, kızım henüz-“ Hançer sözünü hızla kesti. “Senin yaşından kızının yaşını çıkardığım zaman bu yaşlara gelirsin Tulpar Alp.” Tulpar Alp’in nefesi tükenmiş öfkesine gem vurulmuştu. Kızına baktığında mahcup ama hazır duran o ifadeden som sözlerini de yutar olmuştu. Hançer’in ısrar eden gözlerine de el mecbur onayı verdi.

“Bir yemin ettim. Kimseyi birbirine düşürecek tek bir hamlede bulunmayacağım. İsteğin, benim için bir emirdir.” Hançer gururla omzuna vurduğunda şüphesiz en derin nefesi alan Darulgan olmuştu. Herkes gerisin geri Hançer’i takip ederek çadırdan çıkınca geriye sadece ikisi kalmıştı.

Yıldız, utanarak gözlerini kaçırdı. Ama biliyordu ki babası izin dahi verse ondan dizginleri elinde tutmasını istiyordu. Darulgan’ın alaycı ama sevinç dolu tipinden ancak elini sallayıp, “Bundan sonra, adımlarını takip edeceğim. Tek bir hatanda, babama dönerim.” Diyerek sıyrılmıştı.

Darulgan hata yapmayacağını o kadar emindi ki!

***

“Sen, ne at yarışından bahsedersen Yıldız? O elinin kesiğiyle bir hafta izin alır bir alp. Sen benim aklımla oynamak mı istersin?” Darulgan seyisin baygın bakışları içinde Yıldız’ı bir kere daha bıkmadan uyarsa da genç kız katiyen reddediyordu.

“Önce at yarışı yapılacak! Kendine güvenmiyorsan ardımda kal da tozumu yut!” Son sözlerdi onu da bu yarışa ikna eden. Keskinleşen bakışlarıyla bir anda ata binmesi seyise de can mutluluğu vermişti. Yıldız, gözlerini kaçırarak başlangıç yeri olan ahırı izledi. Darulgan’a deminden beri burasının başlangıç olduğunu, ilerleyen ormanın içindeki derenin de bitiş yerleri olduğunu söylemişti.

Seyis Darulgan’ın baş işaretiyle üçten geriye doğru saydı. İkisi de at üstünde yay gibi gerilirken gerçek bir rekabet ile yarışacaklarını biliyorlardı. “Üç!” dediğinde Yıldız, başındaki börkten sarkan kumaşı boynuna doladı. Darulgan bu hareketine bile gülümsemişti. “İki!” Kendisi bu defa burnunu boynuna astığı bezle kapadı. Seyis ikisine de bakıp, “Bir!” dedi ve ok gibi ileri atılan atlıların ardından keyifle sırıttı.

Obanın çıkışına değin her şey gayet güzel ve başa baştı. Yıldız, ahaliye dikkat ederek aralardan geçerken bir anda Darulgan’ı göremedi. Yolunu tam tamamlamış, obadan ilk çıkacaktı ki keyifli kahkahası gönlüne su misali çarpmıştı.

Artık öne geçen Darulgan olmuştu. Uzun yolu ilerlerken buna Yıldız hiç içerlemedi. Ama ta ki Debret onunla alay edene kadar. “ Hey yavrum hey! Sen anca babanın yanında mı dikleneceksin bana? Hani nerde o kanı deli kız?”

Yıldız atını dehledi. Onunla arasında bir at başı mesafe kalana değin hırsla atını sürdü. Gururla bakan genç adam alçak gönüllülük yaparak hızını düşürdü. Yıldız tam bu esnada öne geçti ve atın ayakları kanat misali açılarak mesafeyi arttırdı.

Geriye dönüp baktığında hayran olduğu o göz kıvrımları kalbini sarmalıyordu. En seveceği şeydi ona bakışları... Darulgan mesafeyi kapamak isterken Yıldız bu defa izin vermedi. Hatta yarış bitene değin Darulgan’ı ona izin verdiği için pişman etmişti.

Dere kenarına ilk giren Yıldız olmuştu. Attan inip yüzüne su çarpıp kendine geldi. Eteğiyle yüzünü silerken Darulgan atından indiğinde hevesle başını havaya kaldırdı. “Sana, tozumu yatacaksın dedim.” Genç kızın gururu coşmuştu adeta. Genç adam ona alayla karışık bir gülüş sundu, başını iki yana sallayarak ensesini ovdu. Daha sonra iki adım atamadan acıyla karnını tutup iki büklüm oldu.

Yıldız hızla kollarını tuttu. “Ne oldu? Ağrı mı girdi? Darulgan, bir şey de yüzünün ışığı soldu!” Karnını tutuyordu genç adam. Esirken karnına hayli darbe almış ve attan inince de nedense ağrıyası gelmişti. Güç bela gözlerini gözlerine çevirdiğinde hınzır bir gülüşle elini tuttu. Acısını unutmaya çabalıyordu.

“Tozuna boğarken daha merhametli ol yoksa ben de yaralarımla beraber kanar senin aklını alırım.” Bu söz aralarında soğuk bir rüzgarın esmesine sebep oldu. Kendini ilk toparlayan Yıldız olmuştu. Omzuna art arda vurdu. “Yok, yok ben seninle konuşmayacağım!”

Darulgan dalgın ama boş vermiş bir şekilde doğruldu. Bir kaşını havaya kaldırıp yüzünü görmeye çalıştı. “O ne demekmiş” Yıldız elini kurtarmaya çalıştı da olmayınca sinirle konuştu. “Küçüğüm ben senden! Küçük bir kızla evlenmek yoktur törede!”

Genç adam ok yemiş gibi yerinde sallandı. Bir an sorguladı. Ama şimdi gerçek mi değil mi anlayamadı. “Ne demek o? Öyle bir şey mi var? Yalan etme.” Yıldız kollarını göğsünde bağladı. Omzunu umursamazca kaldırıp indirdi. “Babam ne demeye itiraz etti sanıyorsun?”

Kocaman olmuş gözleri büyük bir saflıkla açıldı. “Ama sen kabul ettin.” Yıldız gözlerini süze süze omzunu kaldırdı. “O zaman yaşım aklıma gelmemişti. “ Darulgan’ın etekleri tutuşmuştu. “O kadar ufak değilsin beni kandırma! O kadar zekisin ki beni rahatça kandırıyorsun, doğru değil mi?”

Darulgan o gün akşama kadar yaşını sorup durdu da bir çift gözün oyunuyla ter attı durdu. Akşam olduğunda babası ivedilikle yanına çağırdığında ona nazlı bir rüzgar gibi gülümsemiş ardından kazara eli eline çarpmış gibi yaparak evine doğru koşmuştu.

Can, anlamını yansımadan görüp manasına erişmişti. Can, her kötünün içinden bir güzel çıkarmayı öğrenmişti.

 

***

 

BALAMİZ SARAYI

İynem’in canı öylesine sıkılmıştı ki... Dostu onu yerin dibine soksa azdı. George’un gözlerinin açılmasını söylememesi bir yana esir düşmelerini engelleyememesi daha da kötüydü. Başını elleri arasına almış kederle Ediz’in dönmesini bekliyordu.

İkiside bu durumdan ötürü ürkmüştü. Çözüm için Ediz saraydan çıkmıştı. Amacı bir şekilde haberi uçurmaktı. Uçurdu mu o haberi ne yaptı bilmiyordu. Oturduğu yerde Nihade’nin dalgın dalgın doğradığı sebzelere bakıyordu.

Önce Loura bir hayvan gibi aşağıda işkence görmüş daha sonrasında da Hançer ve dostları esir düşmüştü. Bu nasıl olmuştu? Gözleri gereksiz yere Nihade’nin üzerinde oyalanmaya başlayınca ani bir hareketle onu duvar ile kendisi arasına sıkıştırdı.

“Sen, Prenses Loura’nın kaçırıldığını Kral George’a mı ilettim?” Nihade ölü bakan gözlerini yüzünde gezdirdi. “Benim hiçbir şeyden haberim yok İynem Hatun... Çıkarım nedir ki bunu yapayım?” İynem öfkeyle boğazını sıktı. “Belki karşılığında o lanet babanı esaretten kurtaracaksın? Ne bilelim?”

Nihade, zeki bir kızdı. Sadece acısı gereği susmayı alışkanlık edinmişti. Boğazındaki acı mıydı Tanrı aşkına? Gözlerini kapatıp açtı. “Hayır,” dedi. İynem bu kızı bir zamanlar seven aklına şimdi küfrediyordu. Elini gevşetti. “Hayır, beni yanlış tanımışsın.” Diyebildi sadece. İynem, açık verdiğinin asla farkında olmadan onu sıkıştırmaya devam etti.

“O masadayken neden Kara Ozan’ın çevresinde dolaşıyordun? Çıkar yol aradığının farkında değil miyim sanıyorsun?” Nihade sustu. Babasının esir olduğunu bilen bu kadının Hançer ile arasındaki bağı çoktan çözmüştü. Ama neden bildiğini söylesindi ki?

Başını olumsuz manada sallamaktan başka bir şey yapmadı. İynem’in gözü an be an kararırken kapıdan içeri bir kadın girdi. Çevresine bakınıp da kızları görünce hızla yanlarına adımladı. “İynem! İynem!” İynem bir adım geri çekilip kadına baktı. “Kocan geldi, seni çağırıyor. Odanızda.” Ama sözü bitmeyen kadın Nihade’ ye döndü.

“Kara Ozan hazretleri senin için bir araba getirtmiş. Seni mülküne çağırıyor.” Bu sözler İynem haricindeki iki kadın arasında bariz bir gerginlik doğurdu. Haberci kadın onun cariye olarak gittiğini düşünürken Nihade nihayet onu öldürmek için ikna olduğunu düşündü.

Dizlerinin bağı güçlenen İynem Nihade’yi orda öylece bırakıp gitti. Kime gittiğinin hiçbir önemi yoktu nazarında. Koridorda canla başla koşuyordu. Neler olduğunu uzun zamandır bilmemek onu derinden üzüyordu. Koridorda nefes nefese koşarken birine çarparak durdu.

Özlediği, korktuğu ve sevdiği her şeydi o. Ediz’in boynuna sardığı kollarıyla derin bir nefes aldı. Ediz de aynı şekilde sarıldı kendisine. Bir müddet sadece sustular ama konuşmaları gerekiyordu. Ediz elini tutup sıktı. Kapıyı kapadıktan sonra duvara sırtlarını verip oturdular.

“Her şeyi mahvettim gibi hissediyorum.” İynem sıkıntıyla başımı duvara yasladı. “Ben de yanındayım.” Diyerek bir müddet dinlediler sessizliği. İynem dudağını ısırıp yüzünü yan döndürdü. Terlemiş, kirlenmiş boynuna ve yüzüne baktı. “Hançer... O iyi mi?”

Ediz’in kısa suskunluğu dağ olup üstüne otururken nihayet yüz yüze gelip gülümseyen yüzünü gördü. Dağ yok olup gitti. “Onları bir müddet takip ettim. Şayet tahmin ettiğim gibi olursa onları bir başıma kurtaracaktım. Ama gördüm ki Berk Giray...”

İynem heyecanla doğruldu. “O gelip Hançer’i de dostlarımızı da kurtardı. “ İynem, kollarını göğsünde birleştirdi. “Nasıl?”

“Kara Ozan’ın yıllarca aradığı annesi ve abisini bulmuş. Takas isteyen George’un kendisiydi. Ama amacı Berk ile Hançer’i aynı ateşte yakmaktı. Berk, herkesi şaşırtacak bir şekilde takasa ikisini çıkarttı. E bu da Ozan’ın geri çekilmesine sebep olunca George kudurdu.”

İynem eliyle ağzını kapadı. “ George yenilgiyle ya Loura’nın canına kıyarsa?” Ediz alnını sıktı. “Artık bazı şeyleri değiştireceğiz. Bunun olmasına engel olacağız. Hatunlara da söyle ortada gezmesinler.” İynem başını salladı. “Hançer ile görüşmem lazım. Bunu yapmamız lazım.”

“Hayır, bizim eskisinden daha fazla çalışmamız gerekiyor İynem. Savaş kağıda değil başladı. Sadece ilk kim ilan edecek o önemli. Burası, düşecek. Ve biz yılların öcünü alacağız.” İynem inançla gülümsedi. “Kazanacağız. Biz, bu savaşı bitireceğiz.”

***

Nihade birbirine dolaşan ayakları ile arabaya bindi. Ne olduğumu bilmiyordu ama hesaplaşacaktı Ozan ile. Ona yardım edeceğine inancı ne ara kalbine girmişti bilmiyordu bile. Arabacının aceleci bakışları altında yavaş yavaş yerine geçti. Ve o anda adeta zamanla yarış başladı. İçinde büyüyen korku yol boyunca susmadı.

Karanlık dar yolları damar gibi uzayıp giden ormanın onu getirdiği yer iki katlı gösterişli ama karanlık bir evdi. Ayakları altındaki çıtırtı sesleri tüylerini ürpertirken araba gözden kayboldu. Ve tek başına kalakaldı. Nereye adımlayacağını bilmezken ensesindeki sıcak solukla ürpererek arkasını hızla döndü.

Yüzüne kapanan siyah ve yıpranmış başlıkla yüzü görünmeyen bu kişiyle kafası iyice karıştı. Ölmek isteyen biri neden bundan ürksün ki, diye düşündü. Baş, usulca havaya kalkınca onun keskin yüz hatlarını gördü. Mosmor olan göz altlarına baktı. Birer kılıç gibi sivri ama konuşmamış gibi duran dudaklarına baktı.

Sivri ama düzgün burnunun ucunda is vardı.

Kara Ozan, yangından ibaret hayatında bunu yadırgamıyor görünüyordu. Nihade başını ondan başka tarafa çevirirken sanki günler sonra konuşmuş gibi çıkan kalın ama çatlak sesini duydu. “Burası. Kalacağın yer. Eğer istersen de, öleceğin yer olabilir.” Tam o anda göz göze geldiler. Kara gözlerinden okunan keder ile durdu. Eve doğru baktı. Pencereden ona bakan kederli bir kadın gördü.

Annesi olabilir miydi ki? Ama böylesine bir adamın ailesi olabilir miydi? Ağlama sesleri duydu. Hatta haykırma sesleri. Ozan onu kolundan tutup kendisine çevirince ondaki yıkılışı bir kere daha gördü. Nihade, ne yapacağını bilemeyerek diğer elini kolunu tutan eline sardı.

“Neye bulaştın bilmiyorum ama bu defa ölmekten beter şeylerle bir arada gibisin. “ Eli altındaki büyük elin gerildiğini ama gözlerinin tam aksini söylediğini o anda anladı. Kara gözler keder nehirleri gibi açılıp kapandı.

“Burda kal. Orası, her şeyden daha zor ve ağır çünkü.”

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 16.01.2026 16:09 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...