
Ben, Ayçiçek. Ay kadar aydınlık olamayan, çiçek kadar canlı olamayan... Şu yalancı dünyada geçirdiğim son günlerimin farkındayım. Yolum, düşüm, geçmişim hepsi artık birer anıdan ibaretti... Yıllar önce, bir düş gördüm.
Gözlerimi kamaştıran ay ile güneş, kapkaranlık bozkırın üstünde olmazlara inat yan yanaydı. Ama ışıkları kara bozkıra düşmüyordu. Elimi gözüme siper edip, yüksek bir yamaca doğru koştum. İkisi yan yanaydı ama ne bir birlik ne de düzen vardı aralarında.
Gücüm yettiğince bağırdım gökyüzüne. Duyulmaz sanılan nice sesleri duyan gökyüzü beni mi duymayacaktı? Var gücümle bağırdım. Daha çok. Daha da çok. Derin bir kopuz sesi duydum ve de bir ulvi mırıldanış.
“Huzur, sandığından daha yakın.” diyordu. Gözlerimi sıkıca kapadım. İçime dolan huzur ile, bağırmaktan vazgeçtim. Ellerimi birbirine bağlayıp göğsümün üstüne koydum. Kabullendim, duyulmayacağımı. “Beni, duymadılar.” dedim kendi kendime.
“Duyamazlar zaten.” dedi o boğuk ama gözlerimi yaşartan ses. Gerçek kadar güzeldi... Nerden geldiğini anlamaya çalıştım. Sağımda solumda yoktu. Arkamı döndüğümde onu görmeyi beklemiyordum. O benim can damarımdı.
Annem.
Nicedir hasretiyle yanan gönlüme, nehirler döküldü de söndü sandım. Kalakaldım yüzüne baktığımda.
Işıl ışıldı annemin yüzü. Ceylan Hatun, güzelliğini hiçbir vakit yitirmezdi. Onun gibi dosdoğru olmaktı her daim amacım. Onun gibi, sevdası için zorlukları aşıp mutlu olmaktı son gayem. Gözlerindeki yaşlar, beni baştan ayağa süzerken yüzüne dökülmüştü.
Gözleri, karnımda durduğu vakit kırık bir gülümseme kaldı yüzünde. Elleri kendi karnını sardı titreyerek. “Kocaman olmuş.” Dudaklarımı birbirine bastırıp boğazımda hazır bekleyen hıçkırık sarsıntılarını durdurmaya çabaladım. Ama nafile bir çabaydı. O, benim ne gebe kaldığımı gördü ne de karnımın büyümesini.
Bir evladın en muhtaç olduğu, düştüğü zamanlarda ben anamın yokluğuyla yanıp tutuşmuştum...
Dudaklarımı açıp nefes almaya çabaladım. Bir şeyler demek ihtiyacı duydum. Ne diyebilirdim ki... “Hani sana, çocuğun olmaz demişlerdi ya ana... Ben de başta çok korktum. Günler aylara aylar da yıllara dönünce korkum arttı. Kimseye de,”
Gözlerinde gördüğüm boşluk, beni duymadığını anlamamı sağladı. Annem bana boş bakmazdı. Anlardı beni... Hıçkırığım karanlık bozkırda yankılandı. “Kimseye de, diyemedim anne. Benim, benim bir bebeğim olmayacak mı bir bildiğin var mı diyemedim ben kimseye! ”
Karnıma sıkıca tutunurken omuzlarım çöküyordu. Ay ve güneş sırtıma binmiş gibiydi. “Midem bulanınca, karnım büyüdükçe, ağırlaştıkça, karnım çatır çatır çatladıkça ben kimseye derdimi açamadım. Senden, kardeşlerimden uzak kaldım.” Gözlerimi kapatan yaşlara ellerimi bastırdım, o nur dolu yüzüne bakabilmek için.
Kopuz, ağır ağır çalarken bir şahin üstümden geçti. Ardından başka bir kuş. O kuş, şahini kovalıyordu. Dudaklarımı güçlükle birbirine bastırdım. “Öleceğim, biliyor musun ana? Senin gibi Gök Tanrı bana evlat acısı yaşatmayacak ama beni de evladımdan ayıracak.”
Gözlerimin önüne gelen suretle başım üstünde ölüm yarışına giren kuşları seyrettim. Ellerim yumruk olmaya başlamıştı. “Ben bir kartaldım, Kılıç ise o, leş kuşu! Ben, börünün yoldaşıyken o bir çakaldı!” Anamın ilk defa yüzünden nur eksilmeye başladı. Kararmaya ve dahi yavaş yavaş silinmeye başladı. Başımı sallayıp ellerimi salladım.
” Gitme, yalvarırım gitme! Sana kendimi aklayayım ana! Kılıç’ın beni şerefimle tehdit ettiğini anlatayım sana! Onunla gelmemi istediğini yoksa evladımı öldüreceğini söyledi ana! Bana bak, yalvarırım gitme...”
Dizlerim üstüne çöktüğümde o gitse de artık hiçbir şey değişmeyecekti. Ben, ileri geri sallanarak ağlamaya devam ettim öylece. “Uyanınca ne edeceğim bilmiyorum ana... Ben, onun gibi bir çakalın lafıyla kirlenecek biri değilim asla ama siz... Siz beni sildiniz, yok saydınız ... Sandınız ki bir erkek, bir kadının her şeyi olabilir.”
Gözümden bir damla yaş değil kan aktı tam da o anda. O kan, beyaz avcuma damladığında yolun sonuna geldiğimi anlamıştım. Gözlerimi gökyüzüne çevirdim. “Bana, su değil zehir veriyorlar anne... Gök Tanrı’nın cennetinde görüşürüz...”
Ayçiçek Hatun’un artan sancıları sonucu yaşadığı baygınlık, onu savunmasız kıldı. Kılıç Giray, ona boyun eğmeyen bir kadının canını almaktan zerre gocunmadı. Ebeler arasına sızan bir kadın, ona su içirmek maksadıyla zehri ağzından içeriye döküverdi. Zehir öylesi tesirliydi ki kimsenin aklından, genç kadının ölmek üzere kasılan bedeninden doymayan bebeğin doğacağı geçmemişti.
O bebek sağ kalıp da Börü Giray’ın kanatları altında muhafaza edilirken, Girayhan da Ayçiçek’in mezarını muhafaza eder olmuştu. Yıllar yılı Kılıç Giray, her şeyini kaybetse yahut kendi elleriyle yok etse de bir tek Girayhan’ı ve Ayçiçek’in mezarını bırakamazdı.
Kara Ozan’ı yaşadığı hezimet kulağına geldiği vakit yıllar sonra ilk defa karısını düşündü. Kızı Uldız’ı, oğlu Kutlu’yu, kardeşi Yabgucu’yu, kız kardeşi Adar’ı ve ablaları Ilgıt ve Ayka’yı ... İlk defa, koca bir hanedanın ne durumda olduğunu düşündü. Elinde kadehi olmadan da bir şeyler düşünebiliyordu. Yalnız bu düşünceler bu defa azap verici olanlardı.
Kovmadı onları Kılıç. Boş boş masaya bakmaya başladı. Şakaklarında başlayan yangın parmak uçlarına değin sindi. Omuzları uyuştu ve görüşü gittikçe bozulmaya başladı. Kader ona hiç mi gülmeyecekti yani? Bir yâr bulamadı, bir evlat sevemedi, bir varis bırakamadı ve bir huzur bulamadı.
Kapının çalışını kafasına vurulmasıyla eş tuttu. Bu sebeple cevap vermedi. Ama, muhafızın gür sesi bir nebze olsun dikkatini dağıtmayı başarmıştı.
“Ayka Hatun ve Ilgıt Hatun!”
Gözleri ablalarının üzerinde ilgisizce gezindi. İkisi de elli yaşlarını geçmiş obalılardan yüksekte, saraylılardan aşağıda yaşayan ailelerin analarıydı. Orduları, güçleri azımsanmayacak olan bu ailelerin şimdilerde sözü geçen en kudretli üyeleriydiler. Gelişlerindeki kini görmemesi ne mümkündü?
“Kardeşim”? diye seslenen Ayka Hatun’a şöyle bir bakıp önüne döndü. “Hoş geldiniz.” diye de yarım ağız onları buyur etti. Ilgıt her zamanki gibi Ayka’nın tam yanına oturdu. Ayka, elindeki zümrüt mavisi yüzüğü sergilercesine elini masaya koydu.
“Hoş gelmedik, kardeşim. Buraya Hançer’in yanından geçip geldik. Tahmin edersin ki, memnun olmadık.” Kılıç, arkasına yaslanıp kollarını masaya özensizce bıraktı. İlgisiz ve boş bakıyordu. “Bunu senelerdir çekiyorum. “ dedi.
Ilgıt’da ablasına bakıp iç çekti. “Onunla savaşımızda doğru yerde durduğumuzu bir kez daha anladım. Her an, her an savaşa tutuşur bu delilikle. “ Ayka, vakur bir edayla başını salladı. “Etrafındakiler ondan öyle kolay vazgeçecek ki! O bile gittiklerini anlamayacak!”
Kılıç, her sözle biraz daha içine kapanıyordu ki Ayka’nın yeniden konuşmasıyla ona döndü. “ Müttefiklerin, Kılıç. Onları iyi seç. Hatta, orduyu topla. Yavuz hırsız, ev sahibini bastıramasın!” Kılıç tembelce başını salladı.
“Ondan koparılacak öyle öyle çok şey vardı ki hepsini aldım. Obasının gücüne varıncaya değin aldım. Şimdi, yolun sonuna o geldi. Hiçbir güç ya da ittifak onu ayağa kaldıramaz. Tüm beyler, benim yanımda.” Adar çenesini kaldırıp yandan Ilgıt’a baktı. İkisi de bu haberle onur duydular.
“En kısa vakitte, “dedi aynı bakış ve güçle. “Biz de sana bir ordu yollayacağız. Bu artık, bir varoluş savaşı. Senin sırtını hiç yere getirir miyim? ” Alaycı ama emin bir gülüş yayıldı Kılıç Giray’ın yüzüne. Parmaklarını masada hareket ettirdi.
“Getirmezsin, abla.”
***
KARA OZAN
“Hadi, soğumadan için için.” Tora Hatun’un ellerinden kopup gelen bir maharet ve lezzet vardı. Masada neredeyse eksik hiçbir şey yoktu. Hatta Tora Hatun, Nihade ile beraber ekmek bile yapmıştı. Böylesi bir sofra için geç kalmadığını her halinden anlayabiliyordunuz. Bir eline bir de Nihade’nin doğradığı otlara bakmış ve sıcacık gülümseyerek, “Bana da ancak senin gibi becerikli bir gelin lazımdı.” demiş, onu da bağrına basmıştı.
Nihade’nin yüzünü basan ateş, bıçağı iyi tutamamasına sebep olmuştu. Kara Ozan’ın gelini olmak mı? Ölüm ile kurban, Cellat ile ölüm kadar yakın ama ay ve güneş, sabah ile akşam kadar ıraktı bu fikir. Elini alnına atmış, gözlerini kaçırmıştı sevinçli kadının gözlerinden.
Ama asıl sınavı bitmemişti. Kapıdan onları izleyen Kara Ozan’ı görmesiyle iyice etekleri tutuşmuştu. Tora Hatun, oğlunun yanağını dolu dolu sevmiş, elini tutup parmak uçlarına öpücükler bırakmıştı. “Yıllar yılı adını duyarak yaşadım. Bir eksiğim hep ağabeyini de bulmaktı. Ben, bunca yıl nasıl nefes aldım hiç bilmiyorum oğlum.”
Ozan’ın kara kalbinde güneş açmaya başladı sözleriyle. “Adımı, kötü duymaman gerekirdi.” Mahcup bir şekilde başını eğdi. Tora’nın gözü önüne Kral Virart’ın ve kızının ölümü geldi. “Onları” dedi aralarındaki yakınlığı öldürmeyecek şekilde yumuşak bir sesle. “ Onları öldürmen, yüreğimde kapanmayacak büyük bir yaradır evlat.”
Ozan’ın sözleri yoktu diyecek. Annesi devam etti. “Yıllarca, Hançer’in de canını yakıp onu da başıbozuk asi yapmaktı niyetin. Bu da beni hayli üzer evlat. O çocuğun bir suçu günahı yoktu. Sen gibiydi, yolunu izini kaybetmiş bir zavallıydı...” Geçmiş bir bir gözünün önüne geliyordu.
O kızı kendisinin veliahtı yapacaktı. Kötülük adına değil, kendi yolu adına. Başıbozuk değil bir cellat yetiştirmekti amacı. Acımasız, asi, kimsesiz bir kızdan daha iyi bir seçenek yoktu. O zamanlardaki Ozan’ın karanlığına bir kere daha göz gezdirdi. Annesinin her sözüyle ve de onun uğruna ölmeyi dileyeceği güzel yüreğini üzmesi sebebiyle için için fokurdamaya başladı.
Annesinin elini tutup koklayarak öptü. Hala mor duran gözlerini kaçıra kaçıra yüzünde tutmaya çalıştı. “Sen, merak etme artık. Her devletin kurucusu böyle işler eder. Beni, hakkım değil ama böyle kabul et anne.” Tora, kederle gözlerini kapadı. “Ederim oğlum, kara gözlüm...” Omzunu hafifçe okşayıp bir diğer zavallı oğlunun yanına geçti.
Ozan’ın içinde bir dağ vardı. O dağın tepesinde bir yuva vardı. O yuvada artık ocak yanıyordu. Karlar o küçük ocağın yalımıyla dahi eriyordu. Kalıcı olmazdı onun dağlarında kar. Adım attığı yerlere geliyordu hep bahar. Ama doğan çiçekler açar ama solar...
Nihade’nin de içinde öyle bir ateş vardı. Kendisi arasında hapsolduğu o karları eritmekten uzun zaman önce vazgeçse de şimdi yeniden niyetlenmişti. Göğsüne dolu dolu nefes çekerken, ona doğru atılan cesur adımlarla içi içine sığmaz olmuştu.
Utangaç değil diye bilirdi kendini ancak şuanda sadece ayakkabılarını görebiliyordu. Bir nefes kadar yakınında durmasına alışamazdı. Kendisi isteyerek yapabilir ama onun yapmasına alışamazdı. Çünkü aşkı, kalbine göre fazla büyüktü. Ancak cesaretini toplayabilirse ona bakabilirdi.
Bu, Balamiz sarayında birbirine kaçamak ve karanlık bakışlar atan o insanları anımsatmıyordu. Bu içlerinde bambaşka insanlar taşıdıklarını gösteriyordu.
Sıcacık parmaklar hissetti çenesinde. Saç tutamları iyice yüzüne kaparken usulca başını kaldırması, Ozan’a daha önce ne bildiği ne de duyduğu duyguları çağrıştırıyordu.
Yangın gibi bir adam, siyah dumanlar gibi bir yaşam ve ölüm kokulu bir nefesle şu anda ona karşı ne hissediyordu, ah hiç bilmiyordu. İçinde belirsiz bir istek vardı. Her şeyini döküp saçmakla sonsuza değin kapanmak arasında sarsıntılı bir istek.
“Bir, bir isteğin mi vardı? Annenle konuşmak istiyorsan şayet,” cümlesinin devamında ne diyeceğini kestiremedi. Göz göze geldiler. Göz bebekleri an be an birbirinin gözüne bakarken ılık ılık titreşiyordu. Ozan, parmaklarını yakan hisle ne yapacağını bilemeden öylece durdu. “Annem, onunla aynı evde yaşamak güzel ve değişik.” dedi. Nihade’nin odağı tamamen değişti.
“Senin adına çok sevindim inan bana. Artık onlarla beraber sonsuza kadar mutlu olursun.” der demez kendi yarası geldi aklına. “Keşke,” derken ve devam ederken buldu kendini. Ozan ile konuşmak istediğini, ikisinin de suskunluğunu ancak bu şekilde dindirebileceğini sandı.
“Keşke, ben de babamı yanıma alabilseydim. Keşke ben de onunla bir ocak başında yaşayabilseydim. “ Ozan, istemsizce konuya daha da yaklaştı. “Baban, nerede?” Onu ilk defa gördüğü yer geldi aklına.
“Yakut zindanında.” Ozan, çenesini sıktı. Başını ağırca sallarken geri çekildi. “Bazen, hak etmediğini zannedersin.” diye başladı, o günkü bir yabancıdan ölümü dilediği aklına gelirken. “Ama inan, mutluluk bir anda da gelir uzun bir çabanın sonunda da. Seninle değil, “ işaret parmağını yukarıya kaldırıp hareket ettirdi. “Orayla alakalı.” Nihade, uzaklığıyla üşürken sözleriyle ısınmanın yolunu bulmuştu.
Tora’nın aynı anda içeriye girmesi Ozan’ı bambaşka biri yaptı. Sanki annesi dizlerime yat, dese dünden razı yaramaz bir çocuk gibiydi. Ozan’ın gece karası sakallarını saçlarını sevip öptü. “Hadi, geç yemeğin soğumasın.” Ozan, annesinin elini sıkıca tutup gözlerine söyleyemediği her şeyi göstermek dilercesine baktı.
Ana yüreği öyle de güzel anlamıştı ki... Birbirlerine sıkıca sarılıp uzun bir müddet ayrılmadılar. Bu defa da Nihade onları yalnız bıraktı. Her şeyi masaya koyduktan sonra ikisini yan yana sarılmış şekilde içeri girerken gördü.
Neden, onun için bu kadar sevindiğini bilmiyordu Nihade. Tek gayesi, ortak mutluluktu sanki. Hep beraber doyasıya yemek yediler. Ozan’ın bir eli sık sık abisinin başında geziniyordu. Abisi, alttan alttan ona bakıyor yutkunup yemeğine devam ediyordu. Bir an, abisi öksürdüğünde eli hızla suya uzandı.
Tora onun bu haline gülümsedi. Nihade bardakta az su olduğunu görünce hızla suyu doldurdu. O esnada kapı çaldı. Ozan, suyu abisinin eline tutuşturduğu vakit ayaklanmak üzere olan genç kadının omzuna elini bastırıp kapıya yöneldi.
Gelenler Ozan’ın adamlarıydı. Hararetle konuşurlarken an be an yumruk olan ellerine baktı Tora. Ozan, başını öne eğerek içeriye baktı. Nihade sadece ayağa kalkabildi. Bakışları adamlarına döndü hemen. Sadece, git işaret yaptı ve ağır ağır yanlarına döndü. Sofraya baktı. Su bardağını hala elinde tutan genç kadına.
Annesine yaklaştı. Ensesini sıktı. “Anne, gitmem gerek.” Abisi, alnını ovuşturdu ardından kolunu sıktı. Ozan bu defa ona döndü. “Gitmem gerek. Ama döneceğim. Merak etmeyin.” Annesi, ne diye sormak istedi lakin susmayı yeğledi. Başını hafifçe sallayıp büyük oğlunu bağrına bastı.
Bir kuzu gibi, annesine yaslandı genç adam. Ozan’ın kursağında biriken çok şey vardı. Zor da olsa gözlerini kaçırdı. Adımları kapıya yönelirken bir anda arkasına dönüp, o suyu içti. Genç kız, elinden alınan suya hayretle baktı. Ozan, gözlerine bakmadan suyu masaya koydu.
Sırtını yarım dönmüştü ki, “Geleceğim...” dedi. Hızla evden çıktığında adamlarının ona uzattığı siyah pelerini başına attı. Şapkası onu adı gibi karanlığa gömerken olanı biteni bir daha adamlarından dinledi. “Sarı Nehir obasına saldırmışlar. Bizimkiler önce Hançer’in tayfası sanmış ama olay öyle değilmiş. Berk Giray,” duyduğu isimle hızla adamına döndü.
“O mu gelmiş?” adamı hızla başını salladı. “Her iki tarafın adamlarını da saldırıya geçirmiş. Fazla bir kaybımız yok asıl kayıp,” derken atlara atladılar. Ozan can kulağıyla onları dinliyordu. “George’un askerlerinin ticarethanelerden beşini yağma etmesi.”
Ozan’ın yüzünde tehlikeli bir gülüş peyda oldu. Atını şaha kaldırıp sürerken kime ne kadar zarar vereceğini düşünüyordu.
***
BERK GİRAY
Ne dediğini anladığımı sanmıyordum. Kolumun garip ve aman vermez sızısı ile yanlış duyduğuma inanıyordum. “Ne, diyorsun?” derken gözlerimi acıyla daha da kıstım. Omuzları dimdik, bakışlarında bir netlik vardı. “Benim sana çizdiğim net bir sınır vardı Berk.”
Meltemle birkaç tel saçım gözlerim önüne düşünce o günlere daldım. O sınırın ne olduğunu çok da iyi biliyordum.
“Bana karşı duran, acımasız gözlerini etrafa diken bu adamı tanımıyorum Berk... Sen, sen de beni tanımıyorsun ki?” Berk’in içi yandı. Aşkıyla taşan ruhu ona dair bilinmeyen bir şeyi kaldıramazdı. “Ne, ne peki Yürek? Sende bilmediğim ne var?” Yürek’in alnını boynuna yasladı. Berk hemen sırtına sardı kollarını. “Ben, dizginlenmeyi sevmem Berk. Sevgini kendime zırh ederim ama bana bir kral gibi hükmedemezsin. Ben, sivrilip kanatırsam daha kötü olur.”
Aklımdan geçenleri okumuş gibi bakışları sertleşti. “Unutmaman imkansızdı zaten.” diyerek bir adım daha attı üzerime doğru. Kavuşmamızın en yaralayıcı yeri belki de büyümüş beni tanımamasıydı. O günkü kadar etrafım çevrili, savunmasız hissediyordum. Hiddetini söndürmek isterken bir yandan da düşünüyordum.
“Ve bunu devam ettirmek senlik bir işti.” Başımı sallayıp gülümsemeye çalıştım. “Hatırlıyorum, evet. Farkındayım ama-“ sözümü kesen onun dişlerini sıka sıka konuşmasıydı. “Ama, her şey hakkında bilgi sahibi olman benim hükmüm üzerine de hüküm vermeni haklı kıldı öyle değil mi? Çocuk mu var karşında. ”
Aramızda kılıçlar çekilmişti de biz bir savaş alanındaydık sanki. Zoraki gülüşüm de yok olup yerini istediği sertliğe bıraktı. “Zor kullanıyorsun Yürek. Kötü hiçbir şey olmadı.” Güldü sözlerime. Ellerini beline attı, yay gibi gerilen kaşlarını kaldırıp indirdi. “Sen ve Yağmur Ata, senelerce benim izin vermediğim halde benden aldığınız onca bilgiyle iki devlet arasında mekik dokudunuz.”
Ağzımı açmama dahi izin vermeden devam etti. “Balamiz’i kuşatan benim, Madenleri alan benim, o gücü kendinde görüp de bunu yapan benim! Kılıç Giray’a savaşı ben açtım, Kurucu obada ben hakimiyet kurdum. Aralarına sızdırdığım casuslarımdan da benim haber almam gerek! Aksi halde ikilik başını alıp gidecek. “ Elini kaldırıp ikimiz arasında gezdirdi.
“Sen hala o yanındakinin aklına uyup benden habersiz iş ediyorsun! Onun beni zerre sevmediğini bilmiyor musun? Benim iyiliğim için dahi olsa, kör ettiğim birini siz iyileştirdiniz! Her attığım adımda ya parmağınız ya da direkt kendiniz varsınız. İki devletin sahibiymiş gibi yaşadınız ama bu devlet, benim Berk. Artık durun.”
Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdığında acıdan dişlerimi sıktım. Sanki dilim de uyuşmuştu. Başını ağır ağır salladı. “Şayet, aramızda ikilik doğurmak istiyorsan bu şekilde devam et. Ama istemiyorsan sarayına dön. Bu savaşa hizmet etmek istiyorsan sevgini de öfkeni de benim gücüme karşı değil, düşmanlarıma karşı kullan. Bizim birbirimizin işini değil kendi işlerimizi yönetmemiz gerekir.”
Sözleri bittiğinde kısa bir an gözlerime baktı. Konuşmak istedim lakin ağzımı açamadım bile. Kolumu oynatmak istedim o anda. Benimle kavga etmesini umursamadım. Zira bunu benimle her zaman yapabilirdi. Kolum... Kolumdan hislerim çekilmiş gibiydi. Gözleri koluma bir an olsun dokunmadı. Arkasını dönüp otağısına girdi. Her adımında benden uzaklaşan sabrını, merhametini gördüm. Onu haklı çıkaracak çok şey dönüyordu artık zihnimde.
***
“Hançer Giray akıllı olduğu kadar inat ve basiretsizdir. “
Gözlerine öfkeyle baktığımda sözünü geri alırcasına ellerini salladı. “Yani, devlet işlerinden anlamaz. O obalı olarak büyüdü Berk. Öfkeni çekmek istemiyorum ama gücü elimize almazsak ellerinde heba olup gidecek nice fırsat var! Senin, daha da hata yapmaya yerin yok anla bunu. “
Her zamanki gibi haklı bulduğum sözleriyle başımı salladım. Ama haklı bulduğum yer, Yürek’in basiretsizliği değil daha fazla hataya yer bırakmadan bu savaşı bitirmekti. Başımı ellerim arasına aldığım vakit kalbime düşen heyecan, çocukluk aşkımın nasıl karşısına çıkıp ona gerçekleri söyleyeceğimdi...
Ben, uzun zamanlar içinden, acılardan geçerken onun en ufak halinden anlar, dilinden söyler olmuştum. Artık onunla arada mesafeler olmadan yaşayacağım hayali vardı zihnimin her köşesinde.
***
Yıllar evvel aramızı bir veliaht seçimiyle açtığımız günleri anımsamadan edemedim. Öfkesi de kırgınlığı da aynı o günkü gibiydi. Gözlerim kararırken güç bela ayakta durdum. Sözlerimi de yutup benim için ayırdığı çadıra yürüdüm. Her adımımda biraz daha ağırlaştım sanki. Biraz daha ter bastı şakalarımı. Yol uzayıp gittiği vakit gözümde, bırakmak istedim kendimi. Ayaklarımı dahi hissetmez olunca bir el sarıldı belime. Koltuğum altına giren kişiyi kayan gözlerle izledim.
“Yürek.” dedim, o olmasını dilerken. Ela gözlerin en yeşili, bozkırın en güzel sarısı vardı karşımda. Işıltısı hüzne gömülen güzel gözleri vardı. “Görmedim mi sanırsın?” İçimde kocaman bir sevinç şimşeği çaktı. “Gördün mü?” Başını boynuma doğru yaklaştırdı. “Senin ne olursa olsun at üstündeyken dizine koyduğun elin bugün kucağına yakın geldi.”
Önüme geçip koluma baktı. Kesiğin üstünü pelerinle kapattıysam da onu açıp yaraya baktı. Yüzünde kederli bir öfke vardı. Bana baktı. Ama ben neredeyse onu göremez hale gelmiştim. “Seni bu hale getirdikleri için ayrı bir savaş açacağım!” Tüm yükümü bedenine alırken hiç zorlanmadı.
“Yiğitcan!” diye bağırdı. Obanın birkaç alpi hemen yanına geldi ama beni bırakmadı. Alplere Yiğitcan’ı çağırmaları için görevlendirdi. Basamakları hızlıca çıktığımızda kafam geriye düşer gibi oldu. Sanki uyuyacaktım ama uyku da değildi bu. Yere yattığımda hızla üstümü çıkardı Yürek.
Elleri öyle aceleciydi ki hızla pelerini, deri zırhı ve kemeri çıkarmıştı. Kolumu tutup bakarken artık ne dediğimi kendim de bilmiyordum.
“Rüyamda bir oğlumuz oluyormuş.” Parmakları durdu. Usulca Bana döndü. Kaşları havaya kalkmış ağzı ceviz gibi yuvarlaklaşmıştı. Güldüm. “Altay diyordun, adını sen koymuştun. Bir de karnında, “ derken tuttuğu kolumu güç bela havaya kaldırıp karnına dokundum. Sanki, orada varmış gibi hüzünlü ve mutluydum.
“Bir kızımız varmış. Sen yine oğlan diyorsun ama ben kız diyorum. Biliyorum.” Elini elimin üstüne koyarken gözleri buğulanır gibi oldu. “Her şey bitmiş geriye sen, ben ve çocuklarımız kalmış. Ne kadar güzel, değil mi?” elimi sıkıca kavradı. Uzanıp yanağımı kavradı. Gülümseyen yüzünü görmek, artık ölümü kucaklayabilecekmişim gibi hissettirmişti.
“Güzel rüyalar görmüşsün yiğidim...” derken bana kızan, bana sabrı taşan o hatundan zerre emare yoktu. Başımı yasladım avcuna. “Maralım...” artık sesim kısıldı. Ne dediğimi anlamadı. Gözlerini kaçırıp gülümsedi sadece. Gözlerim son kez Yiğitcan’ı gördü.
***
“Zehirli bir hançer ya da kılıç yarası almış. Ben ne olduğunu az çok anladım. Ama, “ Derken Hançer’in yüzünde ecel terleri dökülüyordu. “Ama ne? Ama ne Yiğitcan?” Yiğitcan’ın kederli bakışı her şeyi açıklıyordu. Derince yutkundu. “Ben, merhemi sürdüm panzehiri de içirdim. Şu andan itibaren sadece fayda etmesini bekleyeceğiz.”
Hançer, sinirle yakasını tuttu. “Ama dedin bre! Devamını getir.” Yiğitcan kaşlarını çatarak, “Kolu felç kalabilir!” öfkeyle fısıldadı. “Duydun mu? Bırak bende kalsın bu lanet bilgi.” Ayağa kalktı. “Sen git, ben ona bakacağım.” Hançer bir Berk’in boncuk boncuk ter akıtan yüzüne bir de yaralı koluna baktı.
“Git dedim Hançer. O, benimle güvende.” İçinde son birkaç kez daha düşündü. Yiğitcan ayakta o döşeğin başında bir süre durdular. Daha sonra hırsla başını sallayıp ayaklandı. “Ne zaman uyanır, ne sorunu olur doğrudan bana haber edeceksin. Bir kere daha, saklanan geciken haber alırsam hesabını senden sorarım.”
Yiğitcan, eliyle göğsüne vurup başını salladı. Hançer, çadırdan çıktığı gibi otağıya girdi. Teyzeleri, alpleri ve Tulpar oradaydı. Her şeyi duymuş olmalıydılar. İçeri girdi. Kıyafetlerini aralarken kahverengi deri zırhını giydi. Saçlarını ensesinin üstünde bağlayıp siyah bir börk taktı. Son olarak kurt poslu yeşil kaftanını giydi.
Kınındaki kılıcını kaldırıp şöyle bir inceledi. Işığı yararak parıldıyordu. Gece hançerini de alıp kemerine takarken başı dikti. Dışarıya çıktı. Herkes onu ayakta bekliyordu. Yönünü Tulpar’a döndü. “Balamizler, zehirli kılıçla Berk’i yaralamışlar. Şimdi çadırda, Yiğitcan’ı da onu da güvenliksiz koyma. Oba, sana emanet.”
“Sen nereye?” diyen Bahar’dı. Bahar’a döndü. “Benim o bölgeye yakın erzakhanelerim var. Ordumu doyurmak için. Şayet başlarına bir şey geldiyse bunun hesabını sormaya gidiyorum. Ama gelmediyse de onu taşımaya gidiyorum.” Teyzesinin kara gözleri aydınlandı.
“Bende geliyorum.” Yıldız’da öne atıldı. “Ben de!” Hançer başını iki yana salladı. “Sadece Bahar teyzemi alırım. Sen olmaz, Yıldız. Bizim kan dökmemiz gerek.” Yıldız ağzını açıp bir şeyler demek istedi ama Hançer’in bakışları hiç de içini açmadı.
Demirdöğen, burnunda beliren morlukla yaklaştı. Dışarıya çıkıp atlara doğru ilerliyorlardı artık. Hemen yanlarında da Bahar vardı. “Biz varız, bir de has birlik. Hala azız. Onca erzak için az bir güvenlik bu.” Bakışları çevreyi izlerken ince bir kurt uluyuşu duyuldu.
Bahar, gururla gülümsedi ve kaşlarını kaldırıp Demirdöğen’e karşılık verdi. “O, değil artık düşman yalnız.” Hançer de ona katıldı. Gözlerinde farklı bir parıltı göründü. Kurtlar birer birer obaya akın ederken Kanlı Diş, hızla yanına yaklaşıp bacaklarına yapıştı. Başını okşarken Berk’in geri döndüğü askerler birer birer çadırlarından çıktı.
Hançer, sert bir çehreyle onların sıraya girişini izledi. Altuğ da onlara uyduğu vakit Demirdöğen, Darulgan, Aslantaş, Gökçe, Yakut Berk ve daha nicesi sıraya girdi. Nöbetçi alplerin bağırma sesleri duyulunca Tulpar’ı gördü. Obadaki arabaları çektiriyordu.
Bu görüntü karşısında sessiz bir gururla doldu. Ardından askerlere döndü. “Uzun bir dövüşten döndünüz. Sizi çağırmak değildi niyetim. Lakin geldiyseniz, yük taşımaya gerekirse yeniden savaşmaya hazır mısınız?”
Hiçbiri bir an dahi düşünmedi. Tek kelime, hızlı ve keskindi. “Hazırız!” Hançer, başını gökyüzüne çevirdi. Gök Tanrı’dan başkası yardımcısı olamazdı.
***
Hançer, gittiği vakit iyice sakladığı erzakların başına hiçbir şey gelmediğini gördü. Yaklaşık yüz kişi ve kurtlarla iyiden iyiye erzaklar karargaha taşındı. Kurtlar dökmeyecek kadar hızlı gidip gelmeye çabalıyordu. Arabalar, gizli yollar aracılığıyla taşındı. Her anında yanlarında duran Hançer, erzakhaneden elleriyle çuvalları arabalara yerleştiriyordu.
Karargah, gelen erzakları gördükçe karınca misali işlerin ucundan tutmaya başladı. Gün akşama akşam da sabaha vurmuştu ama kimse durmamıştı. Bir ara bir kurt ile haber yollanmıştı.
“Berk gayet iyi. Uyuyor. Uyandığında kolu hakkında bilgi veririm.” Berk’in kolu aklına geldikçe yüreği sızlıyordu. Gözleri doldu. Ama hızla geri çekilmelerini sağladı. Gün iyiden iyiye aydınlanmış ve iş neredeyse bitmişti. Son araba ile karargaha doğru yola çıktı. Balamiz surlarını gören ama kendini aylardır gizleyen karargahına girerken bir zamanlar ne savaşlar vererek buraya geldiğini hatırladı.
Ne bir zaferi ne de dayanağı vardı. Bir çocuğun hayalinden kopan, onun ellerinde şekil almıştı. Şimdi yüzünü yalayan rüzgarın kokusu eşliğinde askerlerini selamlıyordu. Yolun her iki tarafına dizilen askerleri kılıçlarını kaldırmış derin bir sessizlikle onu kutluyordu.
Hançer, atı üstünde kürklü kaftanı içinde aralarından geçti. Yolun sonunda Kurt Ata vardı. Bir eli kılıcında bir eli kalbinde gururla selam duruyordu. Hançer'de ona aynı saygıyla selam durdu. Bir yanında teyzesi bir yanında Altuğ ve ardında Yakut Berk vardı. Kabul ettiği ve yanında durmasını istediği herkes buradaydı.
Askerler, kılıçlarını göğüslerine çapraz tutarak sıraya geçtiler. Bu saygı, bu itaat göğsünün kabarmasına sebep oldu. Omuzlarını saran kurt postuyla dikleşerek yüzlerine tek tek baktı. Atının üstünde, göğsünde inancın ateşi vardı. Derin bir nefes alarak bağırdı kalabalığa.
“Askerler! Yolun sonundayız. Burdan ötesi ya zafer ya ölüm!” Askerler, heyecanla kılıçlarını zırhlarına bir kere vurdular.
“Sizi bu savaşa bol ganimet ya da toprak için sokmadım. Kiminiz Yakut Hanlığı tarafından tarafıma geldiniz kiminizse benimle yolda yürümek için. Ne olursanız olun, kim olursanız ve nerden gelmiş olursanız olun,” Gözlerini kısıp ta içlerini gördü.
“Emir de devlet de benim. Kimin ne kadar kuvvet ve yandaş bulduğu benim için önemsiz. Benim için sizin varlığınız yeter de artar bile! Size, canı gönülden inanıyorum!”
Gözlerinde gördüğü ışık yeter de artardı. Bu yolda en başından beri ne çektiyse gören dostları ona gururla bakıyordu. Onların gurur ve sevinç eserini gizlemek istemedi. “ Kuşatmayı görünür kılın!” diyerek kılıcını çekti.
“İndirin, perdeleri! Aşikar olsun gözleri gören nicesine kudretimiz!” Askerler hızla ağaçlara tırmandılar. Ağaçlardan ve bezlerden yaptıkları her şeyi kesip attılar. Kılıcını bu sefer de ateşe çevirdi. “Yakın, dilediğiniz gibi ateşleri! Sizin nicedir üşüdüğünüzü biliyorum. O yüzden, harlayın ateşinizi! Yakalım ve zaferi elde edelim!”
Tüm karargah, Balamiz kalesini titretecek kadar kudretli bir sesle, “Yakalım!” diye bağırdı. Hançer, “Bir daha!” diye bağırınca artık hiçbiri susmadı. “Yakalım! Yakalım!” Omuzlarını dikleştirdi. Ağaçların arasından gördüğü kale kulesiyle dudakları küçümsercesine büküldü.
“Bir ateşle iki ateşi söndüreceğim. “
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.12k Okunma |
303 Oy |
0 Takip |
44 Bölümlü Kitap |