
~Son kez bak. Son’dan sonrası sadece hayal ürünüdür.~
Hayatım boyunca verilen hiçbir mücadelenin karşılıksız kalmayacağına inanmıştım. Gece gündüz demeden her an amacım ile uyuyup amacım ile uyanmıştım. Çok kez kaybolmuştum hem içimde hem dışımda. Ama yapabildiğim tek bir doğru varsa o da hiçbir zaman acımın ve talihsizliğimin hıncını başka birinin üzerinden çıkarmamaktı.
Terden sırılsıklamdım artık. Emeğim karşısında ne çok ter döktüm bilemem. Bazen yanlış yönden gittiğimi bildim bazen doğru yönden ama döktüğüm o kadar terin sonunda içime en çok sineni bugün olmuştu. Bugün günlerden zafer günüydü, bugün günlerden uyanış günüydü.
Artık intikam almıştık. Aldığımız intikamlar sıra dağlar gibi ölüler getirmişti bize ama olacağın bu olduğunu bir tek ben biliyor olamazdım. Herkes, çıktığı yola başına gelecekleri kabul ederek çıkar. Önüme çıkan tüm düşmanlar ve Kılıç Giray'da buna dahildi.
Son bir görevimiz kalmıştı. Tek biri vardı ölmesi gereken ve ölümü bir an dahi gecikmemesi gereken. Berk’in askerleri getirdi onu önümüze. Diz çöktü kibirli tilki. Anne ve babamın zaferini gördüm onun çökmesinde. Kılıç Giray’ın gözlerinin ta içine baktım. Bana çektirdiklerini ödediğini kabul ediyordu o bakışları.
Ela gözleri, kahverengi saçları ile bana ne kadar da benzediğini düşündüm. Babam, baş düşmanına bu kadar benzeyen bir evladı olmasına rağmen beni çok sevmişti. Minnettarım. Dizleri üstünde durmakta zorlanmaya başladı.
Sırtına attığım ok onun canını pek bir yakıyordu ama umursamadım. “Desene Kılıç Giray. Her aldığın canın bedelini sonunda ödeyeceksin?” Çenesi ve dudaklarının kenarı kırışmaya başladı. An be an ekşiyordu yüzü. “Kalbine attım oku, Kılıç. Acıması iyidir.” diyerek kılıcımı tam önüne, toprağa sapladım.
Kulaklarıma neşeyle uluyan, zıplayan kurtlarımın sesleri geliyordu. “Başardın, zafer artık senindir Hançer Giray!” dedi en yaşlı kurt. İçimde kalın seslerini işitmek tüylerimi ürpertiyordu. “Biz, bu günleri boşuna beklemedik! Yeryüzünde kurdun canı yandı ama Kurt Kağan gelip onu göklere çıkardı.” Kanlı Diş’in gördüm, hem de Kılıç Giray’ın tam arkasında.
Beraber büyümüştük, ikimiz... O kara gözleri ışıl ışıl bakıyordu. “Kısas, en büyük haktır. Üzmeden, kırmadan doğru bildiğini yap! Her adalet, senin elinle gerçekleşecek değil.” Başını eğip geri çekildi. Her adımında geçmiş ve gelecek gözlerime bambaşka göründü. Bir şeyler canlanmaya başladı gözlerimde.
Bir ışık aldı evvela gözümü. Sonra, nehrin gürültüsünü duydum. Ve bir hafif rüzgar saçlarımı birbirine kardı. Bir çığlık duydum. Oraya doğru korkuyla döndüğümde iki çocuğun derede oyun oynadığını gördüm. Birbirlerini hem sinirlendiriyorlardı hem de güldürüyorlardı. Nehrin diğer ucunda onlara göz kulak olan bir dolu asker gözüme çarptı.
Nehrin diğer kıyısındaki bana baktığımda ise kucağımda bir bebek tuttuğumu gördüm. O sessizce ağlarken bir başka çocuğun mırıltısını işittim. Başımı yere eğdiğimde önümde bir bez parçasına oturmuş, elindeki desenli taşlarla oyun oynayan bir kız çocuğu gördüm. Bir çevremdeki çocuklara bir de o işlenen taşlara bakıyordum.
Taşlar... Berk! O neredeydi? Bu çocuklar kimindi? Tam bu esnada deredeki kız ile erkek çocuğu bağırmaya başladılar. Şöyle bağırıyorlardı.
“Anne!” dedi erkek çocuğu.
“Önce ben çağırdım! Kes sesini! Anne!” diye çemkirdi kız çocuğu. Kucağımdaki bebek sesleri yüzünden bağırarak ağlamaya başlayınca ve önümde masum masum oynayan kız çocuğu da ürküp ağlamaya başlayınca başım dönmeye başladı. Bebek hariç hepsi anne diye ağlıyordu.
Bebeğe sarıldım ve yere oturdum. Yer altımdan kayıp gidiyor gibiydi. Ne olduğunu bir süre anlamaya çalıştım. Kız çocuğu bebekten arta kalan kucağıma tırmanmaya başladı. Diğer elim içgüdüsel olarak beline dolandı. O esnada dereden çıkan çocuklar yanıma geliyordu. Arkamdan bir kadının konuştuğunu duydum. “İdil, yavrum in annenin kucağından.” Duyduğum şeyle gözlerim kocaman açıldı. Adının İdil olduğunu öğrendiğim yavrucak bana sarılmak için çabalıyordu. Diğer yanımdan, başka bir kadın bebeğin yüzünü açtı.
“Han’ım, Pusat acıkmış olmalı.” Bebeğe döndüm. İçimdeki kargaşa büyüdüğü ölçüde azalmıştı da. Bebeğin açılan yüzüne baktım. Kapkara saçları vardı, yüzünde ve alnının hemen bitiminde sarı sarı tüyler vardı. Çok güzel bir bebekti. İdil’in hareketli bedenini, Pusat bebeği daha yukarı alarak kucağıma oturttum. Onunda sarıya çalan saçları vardı.
Büzülüp ağlayan dudaklarına baktım. Sonra gözlerine. Zümrüt yeşili gözleri vardı. Ağlarken bile görünen tatlı gamzeleri... Onu daha çok kucağıma çektim. Neden yaptığımı bilmiyordum ama yaparken içimden geliyordu her şey. “Anne!” diye ağlaması sanki kim ve nerede olduğumu hatırlatıyordu bana.
İdil ve Pusat’ı içime sokmak istedim. An be an büyüyen sevgimle dehşete düştüm ama öylesine memnundum ki... Diğer çocukların sesleri ilişti kulaklarıma. Dereden çıkan çocuklara hevesle döndüm. Onlar da benim evlatlarımdı! Önce kızı gördüm. Koyu kahverengi saçları vardı. İnce uzun bedeni gözüme çarpıyordu. Hızlı büyümüş gibiydi ama on yaşında yoktu.
Bana baktı, üstünden akan suları eliyle vura vura sıçrattı. Ela gözlerini o anda gördüm. “İlkay, Pusat’ın üstüne gelecek sular yapma!” diyen Gökçe’nin sesiyle irkildim. Kızımın adı İlkay’ydı... Gökçe onun yanına gidince hem gülüşüyorlar hem de boğuşuyorlardı. Erkek gözüme çarptı bu sefer. Onların yanından hızla geçmiş bana doğru geliyordu.
Bu defa adını tahmin etmek istedim. O çocuğu uzun zamandır tanıyor gibiydim. Evet... O...
“Altay!” Küçük adımları bir anda durdu. Arkamdaki Bahar’ın sesiyle her şeyi anladığımı düşündüm. Burası benim gelecekteki ailemdi! Gözlerim dolunca istemsizce Pusat’a baktım. Benim böyle güzel evlatlarım mı vardı? Tükenmek üzere olan soyumuzu ayağa kaldıran, bu çocuklar mıydı?
Bahar’ın sesi kulağıma ulaşıyor ama dinleyemiyordum. İdil ve Pusat’a uzandım. Başlarını uzun uzun öpüp kokladım. Genzim yandı, öyle güzel ve masumdular ki... Arkamdan biri sarıldı boynuma. Saldırı sanmadım, ürkmedim. Yanağıma dokunan küçük dudakların yarışını hissettim sadece. Bir yanımdan İlkay, bir yanımdan da Altay öpüyordu.
Ne yapacağımı şaşırmıştım açıkçası. Bu kadar sevgiyle dolmaya hem hazırdım hem de değildim. Hazır değildim çünkü çok seversem zarar verebilirdim. Önümde dikilen Gökçe ve teyzem Bahar’a baktım. Önce bana sonra çocuklara bakıyorlar, gülüp eğleniyorlardı. “Ne var?” dedim kendime bile yabancı gelen sesimle.
İlkay ve Altay hala yanaklarımı öpüyor, huylandırıyorlardı. Gökçe gülerek elini salladı. “Berk Han anlatmıştı, küçükken saraydan aha da böyle kaçarmışsın. Şimdi gör bak çocukların kaçmasın diye nasıl da yaz kış demeden dışarı çıkıyorsun?” Buna neden güldüm bilmiyorum ama evet kaçardım ve bugün burda olmamın sebebi onlar kaçmasın diye aldığım önlemdenmiş ha?
“Altay, uzak dur! Vururum!” İlkay’ın kolları beni daha çok sarınca Altay’ın kıskanç sesiyle ona döndüm. “Annemi paylaşmak zorunda değiliz İlkay! Bana ne zaman abi dersen bu sona erer haberin olsun!” Kaşlarımı kaldırdım. Ve o an ilk defa Altay ile konuştum. Güneş gibi gözleri yumuşacık bir şekilde bana bakıyordu.
“Abi demiyor mu sana?” Altay, kederle başını salladı. “Sadece bana olsa iyi, halamın oğlu Kutlu’ya da abi demiyor!” Debret’in ablası Anima’yı halaları sandıklarını hemen anladım. Berk’in kardeşi sanmalarına bir şey demeyecektim.
İlkay öfkeyle ayağını yere vurdu, dizi bel boşluğuma değince hafif bir acıdan başka bir şey hissetmedim. Onu dinledim. “Benden birkaç yaş büyüksünüz! Abartmayın, demem ben abi falan!” Ben ne diyeceğimi düşünürken Gökçe Bahar’ı dürttü. Gülerek, “Kendisini doğurmuş adeta! Obaya geldiği yıllar böyle bir şeydi işte.” dedi. Bahar, eliyle ağzını kapadı. İkisi kıkır kıkır gülerken kucağıma iyice yerleşen İdil’in mırıltılarını duydum. Ona bakınca, Bahar yanıma çöktü.
“Merak etme, Yiğitcan biraz daha büyümesi gerektiğini söylüyor.” Sesinde bir keder vardı. Ama nedenini anlayamadım. “Ne demek istiyorsun?” diye sorduğumda ise başıyla İdil’i gösterdi. “Bu kadar korkuyor, konuşmuyor sadece mırıldanıyor ya iki yaşını az biraz geçti ama diğerleri gibi gelişmedi. Onu diyorum.” Gözlerim bir anda doldu. İdil’in bana muhtaç bedenini sıkıca kendime doladım.
“Ama, ben-“ sözler ağzımda giderek boğuldu. Altay ve İlkay’ın böyle bir sorun yaşamadığını görüyordum ama neden İdil’in böyle bir sorunu vardı? Ya Pusat! Ah bebeğimin de böyle bir sorunu olabilir miydi? Işık gözümü alırken yeniden Bahar’a baktım.
Korkuyordum artık. “Geçer ama değil mi? Ölmez ama değil mi?” Bahar, emin bir edayla gülümsedi. “Gökçe’nin de oğlu öyle olmuştu. Bir şeyi kalmadı biliyorsun.” Olmazdı. Evet, olmazdı tabi! O benim evladımdı! “İlkay! Atay!” ikiside çekişmelerini sonlandırıp dizimin dibine oturdu. Onlara baktım. Büyümüşlerdi ama hala küçücüklerdi...
Başımla çağırdım onları kucağıma. Hızla kardeşlerinin arasında kendilerine yer bulup bana sarıldılar. Tamdım, mutluydum. Kokuları birbirinden ayrı güzeldi. Gözlerim yanarken, Gökçe Bahar’ı başıyla işaret ettiği yere çağırdı. “Akşama Berk Han, habersiz gelecek. Çocuklar bilmesin, yemeklere dikkat etsinler.” dediğini duydum.
Kızlarıma ve oğullarıma daha çok sarıldım. Annemin benimle sarıldığı o ana gittim. Ayrılığımıza nasıl dayanmıştı... Altay’ın şakağını öptüm. İlkay’ın yanağını. Bana sımsıkı sarılan İdil’imin boynunu ve bebeğim Pusat’ın burnunu... Çok şey demek istedim ama...
Ağzımı açmaya fırsat dahi bulamadan kendimi yeniden burada, ölümün buram buram koktuğu yerde buldum. Sarsıldım. İlk defa savaşta böylesine sarsıldım. Berk, kolunu belime doladı. Endişeyle bana baktı. Tamamen dikkat çekmemek için başımı salladım. İnanmasada geri çekilişini izledim.
Yoksunlukla üşüdüm... Gözlerime Altay, İlkay, İdil ya da Pusat bakmıyordu. Yanımda canımın parçaları yoktu. Onların kokuları yoktu. Sadece babaları vardı. Yüreğim bir miktar rahatladı.
Gök Tanrı’dan bana hediye olduğuna inandığım bu anlara alışmıştım. Önce annemi, sonra babamı şimdide ailemi görmek... Onlar şimdi yanımda değildi, ruhum üşüyordu ama başımı onlar için hep dik tutacaktım. Son kez bir ölüm görecekti gözlerim. Son kez, katlanacaktım şu ana. Şimdi önümde daha pis bir şey vardı:
Kılıç Giray’ın kararmış yüzü.
Ben hem George’un hem de Ural Bey’in canını almıştım ama onunkini ben almayacaktım. Kanlı Diş’in dediği gibi yapacaktım. Hak, Berk’indi. Hem benim ailemi hem de onun ailesini alan Kılıç’ın canını almak ona düşerdi.
Dizleri üstünde iyi duramıyordu artık. Kılıç Giray’ın yüzünde artık kötülüğün karartısı görülüyordu. Berk, önce benim gözlerime baktı. Kaşlarını kaldırdı. “İster misin?” diye sordu ama benim cevabım netti. “Bu yolda, çektiğim her acıyı hafifleten sendin Berk. Sen olmasaydın bugün bu kadar güçlü olamazdık. Sen, görünmez bir kahramansın.”
Uzanıp babasının gözü önünde elini tuttum. “Sen, öyle iyi bir baba olacaksın ki ondan sana kalan tek bir acıyı dahi hatırlamayacaksın.” Berk’in gözlerinde huzur vardı, heyecan ve yeniden doğuş... Elimi sıkıca kavradı. Biz bu destanın görünen ve görünmeyen kahramanlarıydık.
Kılıç Giray’ın yutkunma ve inilti seslerini duydum. Çok geç kalmıştı. Oğlunun vicdanına oynama zamanı çoktan geçmişti. Evet, Berk’in oğlu olduğunu bildiğinden benim de haberim vardı. Ama aklımı karıştıran bir yer vardı. Neden onun gerçek adını vermemişti ki? Benim tanıdığım Kılıç Giray bundan asla pay elde etmeden durmazdı...
Bir kez daha kararı Berk’e teslim ettiğim için mutluydum. Onun gibi bir kötünün kanını ellerime bulaştırmayacaktım. Onu kendim öldürsem belki bu kadar tatmin olmazdım. O rahata ererse ererdim rahata. O yaralı kalırsa yara olarak kalmaya devam ederdim...
Birbirimizde asılı kalan gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Berk, bunu onay olarak aldı ve elimi usulca bırakıp sertçe kılıcını çekti. Ama elbette onun da babasına söyleyecek bir çift lafı vardı. İçine çektiği güçlü nefesiyle omuzları yükseldi.
“Her insan baba tarafından şanslı doğmazmış, bunu bana sen öğrettin. Ağabeyimi kız kardeşimi ve beni zerre kadar da olsa sevmedin. Sevmemekle kalmadın insanları öldürdün!” elini göğsüne vurdu peş peşe. “Annemi aldın elimden! Annesini aldın!” dedi parmağını bana çevirerek. Canımı yaktı bu sözleri. Annesiz iki küçük çocuktuk da hesap soruyorduk sanki.
Hayır, Berk bağırmıyordu. Aksine, sakindi ama hesap soruşu çok katıydı. Parmağını o sefile döndürdü. “Hırsına, pis isteklerine kurbanlar buldun, canlar yaktın. Ben senin oğlun olmaktan her daim utandım!” durdu, Kılıç Giray’ın acıyla titreşen her bir yüz hareketini izledi. Yeteri kadar bakmış gibi ondan yüzünü çekti, bana döndü.
Gözlerinde güneşler doğmuştu. Altay’ı o ekmişti kalbime. Bir aile olmanın adıydı, Altay. Gülümsedi dolu dolu, tüm bunlardan habersiz. Ben de her şeye rağmen ona gururla gülümsedim. Kan ve kir dolu yüzümüz apaydınlık gülüşler sergiliyordu.
“ Benim evlatlarım, benden utanmayacak. Beni hep sevecekler, ben de onları seveceğim. Vazgeçmeyeceğim tek şey onların sevgisi olacak. Bize bir bela gelecek olursa da babaları olarak ben koruyacağım onları. Bela yakınlarına bile yaklaşamayacak çünkü bizim hayatımızda sen olmayacaksın! “ Gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Yavaşça benden uzaklaştı.
Kılıcıyla babasının düşen başını şöyle bir kaldırdı. Acıması yoktu artık onun. Susuz bırakılan ruhunu kan doyuracaktı. Canını kılıçtan evvel sözlerle yakmak istercesine bağırdı. “Adın dahi duyulmayacak! Sarayın dahi aynı kalmayacak. Sonsuza dek öleceksin, senden geriye hiçbir şey yaşayamayacak!”
Kılıç Giray, titredi. Sağa sola yaprak gibi sallandı. Ok, kalbini delmişti belkide. Ve umarım delmiştir!
Berk’in an be an gerilen bedenini izliyordum. Elleri yumruk olmuştu, öylesine gerilmişti ki şakaklarında derin damarlar görünüyordu. Ural Bey’in aksine Kılıç Giray’ın diyecek hiçbir şey kalmamış gibiydi. Onun ikimize ve masumlara çektirdiklerini düşündükçe öfkeleniyordum. Gök Tanrı olmasa ne annemin yüzünü görebilecektim ne de babamın.
Bizi mahrum bıraktığı her şeyi Gök Tanrı’nın adaleti yerine koyacaktı, ona inancımın en büyük nedenidir adaleti.
Bize kıyanlardan intikamımızı almıştık. Sırada o vardı. Berk, kılıcını havaya kaldırdı. Kılıç Giray’ın gözlerine daha dikkatli baktım. O da bana bakıyordu. Soğuk ve sessiz bir şey vardı orada. Bir ihanet kadar tanıdık... Şüphem gittikçe arttı. Tamda kılıç boynuna iniyordu ki elimi kaldırıp, Berk’i durdurdum. Bakışlarım çevremizdekilere döndü. Uzaklaşmaları gerektiklerini anladılar. Orada artık ben, Berk ve Kurt Ata vardı.
Berk, “Yürek! Ne diye işi zorlaştırıyorsun? Bırak da işimi bitireyim!” diye öfkeyle bağırdı. Elimi indirmedim. Kılıç Giray’ın döndürdüğü bir dolap olmalıydı. Suskundu ve bu normal değildi. Sanki, bize vereceği en iyi cezayı veriyor olmanın rahatlığını yaşıyordu.
Berk, elimi tutup kendisine çekti. Kaşları gözlerini yok etmişti adeta. “Ne oldu?” Gözlerine uzunca baktım. Biri eksikti. Biri yoktu. Kılıç Giray suskundu. Kılıç Giray, tatmindi...
Elim bir anda Berk’in omzunu kavradı. Bulmuş olmanın verdiği titremeyle tüylerim ürperdi. Evet, kahretsin ki evet anlamıştım! Berk şaşkın şaşkın bana bakıyordu. “Atabeyin nerede?” diye adeta bağırdım. Tüylerim daha da kalktı. İnanamazdım... İnanamazdı Berk, konduramazdı!
Berk, soruma şaşırdı. Dudağını büzdü, sanki basit bir soruymuş gibi. “Yakut Sarayında?” dedi. Ama bana baktıkça bundan caydı. İnanmadığımı o da fark etti. “Neden onu soruyorsun? Görmek dahi istemiyordun ki onu?” diye alttan aldı.
Başımı salladım. “Evet, istemiyordum. Ama Berk, bir düşün. Bu adam senin oğlu olduğunu bildiği halde neden sustu da kimseye demedi? Neden bir kargaşa çıkarmadı? Bunca zamandır sen burada benimleyken neden bir kargaşa çıkmadı?” Berk’in rengi değişti bir anda. “Yağmur Bey nerede Berk!” Kurt Ata küfretmeye başladı. Elleri başında oradan oraya yürümeye başladı.
Berk an be an gerildi. Geri adım attı. Herkese tek tek baktı. Hırsla Kılıç’a döndü. “Ne karıştırıyorsun! Söyle, Atabey’im nerede!” Kılıç’ın yakasını tutup sarstı. Art arda yumruklar savurdu ama Kılıç ölgün gözleriyle bana bakıp gülümsedi.
“Ben,” dedi ağzından akan kanı umursamadan. “Seni asla hafife almamalıymışım Ayçiçek’in kızı.” Anneme kıyan bu adamın canını almadan durmak imkansızdı! Berk bir bana bir de ona baktı. Her şey apaçık ortadaydı. Anlamayacağımı zannetmesi elbette onun aptallığıydı. Berk bana yaklaştı. “Ne, Hançer ne oldu söyle!”
Başımı sallayıp Kılıç’a öfkeyle baktım. Ama açıklamamı Berk’e yapıyordum. “Ben, Atabey’imin ölümünden sonra her şeyi yakıp yıktım. Onu da yaptığı ve söylediği her yalan için affetmedim ama...”
Tabi ya... Bir insanın kalbi, onca sırrı yıllarca taşıdığı halde çökmediyse neden o gün bir anda çökerdi ki? “Atabey’imin canına o kıydı. Alemdar Bey, onun nasıl biri olduğunu anlamıştı! Onu sırlarla toprağa gömdüm ben!” Yağmur Ata daha öncesinde beni uyutmak için suyuma bir şeyler karıştırıyordu. Ona karşı olan şüphelerim bir an olsun yok olmuyordu.
“Berk, o bir hain! O, bizi kandırdı!” Kılıç’ın ölgün kahkahasını duydum. Ellerim tir tir titriyordu. Acı kaybın ardında ben olduğumu sanarken yine bir ihanetin çıkması canımı yakıyordu! “Bunu anladın ama geç de kaldın ha Hançer?” yumruklarımı sıktım. Dişlerim birbirine girmişti sanki. “Çocukluğumdan beri senin nasıl bir hain olduğunu biliyordum! Onun da geri kalmadığını hatta senin bir kuklan dahi olduğunu hissediyordum ama kanıtlayamıyordum!”
Öfkem aklıma set çekmeden evvel düşünmem gerekenler vardı. Oba vardı, Ediz ve İynem’in kalesi Balamiz vardı. Doğu obaları, Uyguri madenleri, Kara Ozan’ın emrime bırakacağı onlarca yer ve sınır bölgeleri.... “Nereye baskın verecektin söyle! Söyle!”
Baskın lafını duyan Kurt Ata ve diğerleri başımıza üşüştüler. Hırsımı alamadım ve çenesine yumruğu indirdim. Berk hala şaşkındı. Diğerleri ise arı kovanı gibi kaynamaya başladılar. Herkesin ardında bıraktığı biri vardı! Baskın ve kıyım olmamalıydı...
Berk, yüzünü sıvazladı. Belli ki böyle bir ihanetle sınamayı beklemiyordu. Onu omuzlarından tutup sarstım. “Berk, harekete geçmeliyiz! Yağmur Gürkan ve ardındaki hainler bize bir fenalık etmeden dağılmalıyız!” Berk’in gözleri karardı, çenesi kaya gibi oldu. Onun öfkesinden ürktüm ama daha da öfkelenmesine Kılıç’ın sözleri sebep oldu.
“Her şeyi anladın ama geç kaldın Hançer Giray. O obaya diktiğin Altuğ ve Tulpar var ya hani? Günler öncesinden Tuman’ın oraya gönderdiği adamları tarafından çepeçevre sarıldı. Hatta bugün ölmüş bile olabilirler?” Elbette Kılıç, Tuman’ın sarayda kalması karşılığında o birliği göndermeyi kabul etmişti. Meğer Tuman’ın hamlesi saraya geldiği günden beri belliymiş...
Yere sapladığım kılıcımı çıkardım. “Berk! Onu sen mi öldürürsün yoksa ben mi!” diye bağırdığımda Berk’in gözlerinde hayal kırıklığı dans ediyordu. Babası, onu iç savaşa götürecek en iyi kişiyi seçmişti. Atabey’ini..
O andan sonra tek bir şey gördüm. Dizleri üstüne çökertilen Kılıç Giray’ın boynuna inen kılıcının, demirindeki asil yansıması. Bize yeteri kadar akıttığı zehirli sözlerinden sonra tek bir kelam dahi çıkmadı ağzından. Ne bir korku ne de bir yalvarış ifadesi belirdi. Gözleri bomboştu artık.
Bana, Berk’e ve hanedanımıza çektirdiği tüm sorunlar çözülmüş müydü şimdi? Bir an derin bir boşluğa düştüm. Bedenimin ve aklımın alıştığı bu eziyetten kurtulmak bu kadar kolay mıydı yani? Yıllar boyunca üzerime bir deri gibi yapışmış intikam artık bitmişti yerine huzur ve barış gelecekti öyle mi?
“Obaya gitmemiz gerek.” dedim yeniden. Berk, babasının bedenine öylece bakıyordu. Uzanıp çenesini tuttum. Gözleri beni görmüyordu. O şu anda annesini ve kardeşlerini görüyordu bundan adım kadar emindim... “Berk,” diye fısıldadım. Bana baktı, baktı. “Obaya gitmemiz gerek. Sevdiklerimize bir şey etmiş-“ Yavaş yavaş beni anladığını düşündüğüm anda davullar çalmaya başladı.
Ama bu zafer davulu değildi. Biri geliyordu. Kalbim korkuyla sıkışıyordu! Kardeşim Altuğ, teyzem Günbala, kuzenim Yıldız ve daha nice insan ordaydı! Kalabalığı yararak öne geçtiğim esnada en önde iki kısa insan gördüm. Bindikleri atlar onlardan büyüktü. Bir an düşünemedim. Kimdi bu gelenler? Atlara bağladıkları birileri vardı. İçimde bir rüzgar esti.
Onlara doğru koşmaya başladım. Aramızdaki mesafeyi kısalttıkça gelenlerin hepsini tanıdım. Ispanak, Sarımsak, Altuğ ve Tulpar geliyordu! Durdum. Onlar güler yüzleriyle bana bakarken benim baktığım tek bir yer vardı. Ölümüne dövülmüş Yağmur Gürkan Bey. Emeline ulaşamamıştı!
Kılıç Giray sonsuza değin mağlup edilmişti! Alplara ve dostlarıma döndüm. Altuğ, atından hızla indi. Ona döndüm. Bana sıkıca sarıldı. Aynı şekilde bende ona sarıldım. Geri çekildiğimde gözlerindeki zaferle tuttuğum nefesimi verdim. “Sen sırtını bize yasladın kardeşim, bizden yana ferah tut içini.” Gururla çenesini kaldırdı. Gözlerim ona duyduğum sevgiyle doldu.
Kolumu uzattığımda yiğit bir bey gibi kol kola tutunduk. Sonsuza değin olacağı gibi. Tulpar ile de tokalaştık. Nihayet Sarımsak ve Ispanak ile de tokalaştık. Onları Doğu Obalarında bıraktığımı düşünürken onların burda yanımda olması bir hayli mutlu olmamı sağlamıştı. Altuğ, iplerini elinde tuttuğu Yağmur’u önüme bıraktı. Bacaklarına vurunca da diz çöktürdü. Hayır, artık ne için yaptıklarını sormak yoktu. Neden ihanet ettiklerini dinlemek istemiyordum. Berk’e döndüm.
“İster öldür istersen öldürt.” Başını dalgın gözleriyle iki yana salladı. Kılıcını bana uzattı. Kılıcına baktım. Kaşlarını kaldırıp almamı üsteledi. “Al ve bitir işini. O haini tanımıyorum bile.” Yağmur’a döndüm. Ne yüzü ne de gözü doğru düzgün görünüyordu. Kılıcını yavaşça aldım.
Boynunun altına doğru yasladım. Şiş ve kanlı gözlerini bana çevirdi. Dudaklarının oynadığını gördüğüm anda kılıcı boynuna indirdim. Üzerime son kan sıçradı.
Son kan aktı.
Son bedel ödendi.
Son intikam alındı.
Kılıcı yere bıraktım. Postumun kanından kurtulmak için çıkarıp yere bıraktım. Artık tamamen küçük zavallı bir insandım. İsterse ölüm gelsin şu anda beni bulsundu. Hiç umurunda değildi. Berk’i gördüm. O da zırhını, başlığını ve kılıcını yere bıraktı. İkimiz de sadece insandık. Artık ne rütbeler ne de zaferler bizimdi.
Hiçbir şeyimiz yokmuştu meğerse. Ve biz o gün sadece bizim olacağına inanacağımız, bizim olduğu için sevdiğimiz ve bizimle özel olan ne kadar şey varsa onları yaşamak için mücadele edecektik.
***
Ölüler birer birer toplanıp gömülürken toprağa, Hançer ile Berk erdiğinde mutluluğa, saraylar ve hanedanlar eskisi gibi olmadığında sayfalar bir daha çevrildi.
Zaman denilen şey göz açıp kapayınca dahi geçen, uyunduğunda devam eden, ölündüğünde ise de bitmeyen bir şeydi.
Girayhan getirilmişti Hançer Giray, saray kapısının önüne geldi. Geriye bakıp yarısı yanmış yıkılmış şehrinin şöyle bir üzerine baktı. Bazen bazı şeylerin düzelmesi için yanmak ve yıkılmak gerekirdi. Bunu hem Berk hem de Hançer artık çok iyi biliyordu.
Ruhuna derin bir ses ilham oldu.
“Evvela Kurt Kağan oldun, beni onurlandırdın. Şimdide Han olup, soyumu devam ettireceksin. “ Hançer bu sesi başta annesi sandı. Ama ses, onun ne düşündüğünü ondan bile iyi biliyordu. “Ben. Umay Ana. Kimsesiz çocukların yardımcısı ve güçlü her kadının içinde bir pusulayım!” Hançer saygıyla gözlerini kapattı. "Beni seçmenle onurlandım Umay Ana! Adını yaşatacağım!”
Gökyüzünden gülümsedi ona Umay Ana. Hançer, bu gücün somut örneklerini, kurtlarını geçirdi. Kanlı Diş sarayın her bir yanını hızla dolaştı, koştu, hırladı, uludu ve en sonunda küçük Hançer ile küçük Berk’in destanlar dinlediği en tepeye çıkıp tüm gücüyle ile ulumaya başladı. Boran gökyüzünde fırtına gibi kanat çırptı. Kuşlar şakıdı, ulu geyiklerin böğürtüsü kapladı dört bir yanı.
Şimşekler yere değil zalimlerin üzerine çıktı.
Berk’in gözlerinin içine baktı Hançer. Bu kapıdan içeriye girmek artık onların hakkıydı Esir edilen birkaç askerin dışarıya çıkarılması haricinde saray bomboştu. Dışarıya çıkarılan o kişilerden biri de Tuman’dı.
Hançer, kapıdan içeriye girmedi. Tuman’ın gözlerinin içine baktığında tek bir şey gördü:
Kılıç Giray’ın yeryüzündeki gölgesi, Tuman Yelhan’ı.
Bu sebeple askerlerine onu tutuklattı. Tuman öfke ile karşı çıktı, nefretle bağırdı çağırdı ama Hançer hiçbirine kulak asmadı. Yüz yüze geldiklerinde ise ona sadece şunu söyledi.
“Ben herkesin yaptığı gibi kan akıttım ama sadece babamın yolundan gittim. Barışın benim tarafımca sağlanma şekli budur. Annen Ayka ve teyzen Ilgıt’ı da merak etme bol bol göreceksin Tuman. Ağabeyin Tulpar ise Yelhan’ın başına geçecek tek kişidir!” sözünün bu yerinde adeta kudurdu Tuman.
Ama Hançer ona tepeden bakmaya devam etti. “ İstersen kendini surlardan aşağı at, umurumda bile değil. Bundan böyle sakın ola ki isyana ya da savaşa kalkışma. Yoksa topladığın bütün kuvvetleri tek tek başına yıkarım!” Tuman ağzını dahi açamadı. Aç gözlülüğü yüzünden kaybettikleri geldi aklına.
“Çocuklarım,” dedi son nefesini verir gibi. Hançer başını salladı. “Beni kuklası olduğunla karıştırma. Sen de o kadınlarda ölene değin hapishanede kalacaksınız. Bu özgürlüğü ellerinizle siz ittiniz.” Eliyle Tuman’ın uzaklaştırılmasını istedi. Ama Tuman susmuyordu. “Ordu gelir! Bu yanına kalmaz!” Berk, başını iki yana salladı.
O günden sonra Tuman, Ayka ve Ilgıt Hançer’in onarttığı yerin en dibindeki hapishaneye kapatıldılar.
Berk, uzanıp Hançer’in elini tuttu. Zaferlerinin nişanı olan bu saraya bir daha çıkmamak üzere girdiler. Yere eğildi Kurt Kağan. Bir avuç toprak aldı. Emek ve kan dolu bir avuç toprak... Onu muhafaza edip Kanın ve dumanın kol gezdiği sarayın içerisinde gezmeye başladı. Sarayın durumu çokta kötü değildi. Onarımla güçlenebilirdi.
Biraz daha gezindikten sonra ikiside aynı yere gitmek için geniş bahçeye geçtiler. Burada ne iyi anıları vardı ikisinin de. An be an gözleri önünden geçiyordu. Duraksamadan annesinin mezarına gittiler. Hep çiçekleri vardı bu mezarın. Ne çok çiçeklere bakıp da annesine kendisini anlatırdı. Ne çok çiçeklere bakıp annesinin yüzünü düşlerdi.
Ama nihayet görmüştü. Bir mucize ile görmüş ve huzura ermişti. Elleri katılaşana değin annesinin toprağını sevmiş, o bir avuç toprağı toprağına karıştırmıştı. Berk, çiçekleri özenle düzenlemiş getirilen su ile ikisininde ellerini yıkamıştı.
Daha fazla orada durmadılar. Bir hasret ezgisini daha tamamladılar. Sarayın koridorunda gezindikleri sırada Ragnar’ı gördüler, yanında da Elçi Havar vardı. Hançer uzun zaman sonra onu ilk defa gördüğü için hem hüzünlenmiş hem de mutlu olmuştu. Geçmiş, geçmişti. Karşı karşıya geldiklerinde önce Berk ile sarıldılar. Havar ise ikisine de bir baş selamı vermişti.
Hançer, eliyle göğsüne vurdu. İkisini de selamladı. “Var olasın Ragnar! Ta oralardan buraya geldin. Vaktiyle nasıl bizleri birbirimize koyduysan şimdi de o şekilde birleştirdin. Mert bir dost ve mert bir savaşçısın.” Ragnar, sesindeki kinayeye güldü. Başını çok hafif öne eğdi.
Yüzünde yamuk duran tek bir kan lekesi dahi yoktu. Bir kusur aramaya kalkan ne kaşlarında ne saçlarında ne de yüzünde herhangi bir şey bulamazdı. Hançer onun büyüdüğünü ve büyürken nasıl mükemmeliyetçi olduğunu o an anladı. On yedi yaşındaki genç adam şimdi yirmi dokuz yaşında ve her zamankinden daha güçlü duruyordu.
“Seni ilk defa çocukken gördüm Hançer. O gördüğüm günlerden sonra da hiç değişmemişsin. İntikamını aldın ve tüm zorlu süreçleri atlattın. Bir hikaye bıraktın geride. Belki de hiç unutulmayacak, çocuklarının her daim anacağı, hanedanın yeniden ayağa kalktığında ibret alacağı bir hikaye bıraktın ardında.” Hançer başını vakur bir edayla eğdi. “Teşekkür ederim Ragnar.”
Havar’a çevirdi bakışlarını. “Sen de Havar’da bana çok yardım ettiniz. En az dostlarım kadar desteğinizi hissettim. Bu bile bana yeterdi.” Havar, başını eğerek gülümsedi. “Hançer Hatun, sen beni çok iyi ağırladın. Her şeyiyle çok özeldi. Kral'ım ve ben size verdiğimiz destekten ötürü çok mutluyuz.” Berk, onun omzuna dostane bir şekilde vurdu.
Onların aralarındaki dostluğa imrendi. Ragnar onları bırakıp kendisine döndü. “Zamanında senin gözlerini açmak için yahut babanın gözlerini açmak için benim de kendimce bir siyasetim vardı. Ben yerine getirdim ama ne sen ne de ben işlerin buraya geleceğini bilmezdik. Bundan sebeptir ki ne ben suçluyum ne de o gün tahtın hakkını Berk’e verdiğin için sen, suçlusun.” O günler birkaç anıdan ibaretti artık. Ragnar, omuzlarını kaldırıp indirdi.
“Artık suçluluk halinden çık ve kendine dön. Gerçi Kurt Kağan olmak elbette sana bunları da öğretmiştir.” dedi ellerini bilmem, dercesine kaldırarak. Hançer ve Berk onun bu haline gülümsediler.
“Doğru söylüyorsun Ragnar. Bana Kurt Kağan olmak çok şey öğretti. Bana seni anlamayı ve affetmeyi de öğretti. Sonra kendimi de anlayıp sevmeyi öğretti. Bu yüzden bakma ben de herkesi affettim ama herkesi de affetmemem gerektiğini öğrendim.” Hep beraber taht odasına doğru ilerlemeye başladılar. “Dilersen ordun ve sen toparlanana kadar burada kal ve şehrin yeniden imarı için bana yardımcı olun. Ama acelen varsa da geldiğin her an benim kapım sana açıktır.”
Ragnar, tevazu ile gülümsedi. “Burada kalıp senin tahta tekrardan oturmanı ve Berk Giray ile evliliğini görmeyi çok isterdim. İsteğin asker ve imar olsun. Desteğim her zaman yanında. “ Sözleri iki kalbin yüreğini hoplattı.
Hançer, Ragnar’ı baştan ayağa şöyle bir süzdü. “Kuzey’in zorlu şartları seni bambaşka biri yapmış. Berk’in en zor zamanında ona yetişen Ragnar’ın merhameti ve affediciliği şu an yok sanki. Seni de içten içe bir şeyler kemirir gibi ha Ragnar?” dedi sesini kısıp.
Havar Skald duyduğu bu söz ile rahatsızlık hissetti. Pek tabii Ragnar da öyle çünkü ikisinin de içinde büyüyen güç hırsı ve aşkı belki de bazı şeyleri görmelerinin önüne geçmişti. Başını anlayışla salladı. “ Beni içten içe kemiren şeyler var, doğru. Ama ben sadece sizin hikayenizi bitirmek için geldim. Benimkisi henüz yeni başlıyor. “ Hançer muzır bir edayla gülümsedi.
“Bir kadın olduğunu tahmin ediyorum. Ona uzanan bir yolun var ha, ne dersin?” Ragnar bir krala yakışır şekilde başıyla selam verdi. “Dikkatin diyorum Hançer Giray. Bir kadın var evet, ve ona ne kadar uzak ya da yakın olduğumu oraya vardığımda anlayacağım.”
Ve Kral Ragnar en yakın dostu Havar Skald’ı da alıp kendi yolculuğuna çıktı. Hançer onun ordusunun da çekilmesiyle oluşan sessizliği bir müddet dinledi. Berk, her zaman olduğu gibi yanındaydı. Göz göze geldiler. “ Bitti,” dedi Hançer havada uçuşan toz zerrelerini dahi görürken. “Bitti.” dedi Berk.
Sustular, sadece sustular. Ama sonra Hançer’in aklında ve içinde bambaşka şeyler kıpırdamaya başladı. “Şimdi ne olacak?” diye sordu ve bu soru Berk’i gülümsetti. “Şimdi Yürek’im, geriye sadece mutlu olmak kaldı.” Elini tuttu Berk. “Artık bir yuva sahibi olma zamanımız geldi. Evlenelim ve her iki tahtında geleceğini beraber inşa edelim.”
Sıkıca sarıldılar birbirlerine. O günden itibaren bir daha asla ayrı kalmamak için yemin verdiler. Tabii ki de evlilikleri öyle bir çırpıda gerçekleşmedi. Evvela Hançer Giray, Kağan tahtına oturdu. Tüm dostları o işlemeli tacı başına oturturken gözlerinin tam içine baktı. Hançer Giray artık beyhatun değildi. Artık obalı bir genç kız hiç değildi. O artık kuşatma komutanı da değildi.
Kağan Hançer Giray’dı.
Tüm topraklarda adı böyle anıldı. Bir sürü biat aldı. Birlik Kağan’ın sayesinde sağlanmıştı. Balamiz ’de bir sürü irili ufaklı devletçik türemişti. Onlar bile anlaşma yapmaya huzuruna gelmişti. En başta onu kutlayan tabikide Yakut Han’ı Berk olmuştu. Daha sonra Loura.
Tüm kutlamalar ve biatlardan aylar sonra Hançer’in ilk işi şehrini ayağa kaldırmak olmuştu. En büyük yardım, tahtı ona elleriyle sunduğu kraliçe Loura’dan gelmişti. Neredeyse her yanından kirin aktığı politikadan başladılar düzeltmelere. Daha sonra da ticaret yolları ve şehir inşasında devam etmişlerdi.
Loura demişken, oda bu yolda kendini bambaşka bir kadın olarak inşa etmişti. Kendine bambaşka bir açıdan bakarak toparlamıştı. Bu süreçte çok yıkılmış sonra yıkıntılarından yeni bir benlik inşa etmişti.
Bir diğer iyileşmeyse şu olmuştu. Hançer’in işgal ettiği Balamiz’i geri istemedi. Aksine bu Lora için büyük bir fırsat yaratmıştı. Bankiz ve Balamiz olarak ikiye ayrılan yılların yılı hanedanları tek bir çatı altında toplamış ve başına da kraliçe olarak kendisi geçmişti. Elbette hiçbir kraliçe gibi o da kuru kuruya geçmemişti bu tahta. Hanedanın prensleri olanca gücüyle karşı çıkmıştı ama hiçbir güç, Loura’nın karşısında direnememişti.
Prensesler birer birer saraya gelip biat etmiş, annesi saraya taşınmış ve diğer tüm akrabaları zararsız her türlü işlerde serbest kılınmıştı. Bu esnada bir haber daha duyuldu kulaklardan kulağa. Balamiz ’in toprak bütünlüğünün tehlikeye girdiği o günlerde ortaya çıkan becerikli ve karizmatik bir savaşçı ile evlenmişti.
Patrik, Loura’yı ilk görüşünde sevmiş ve evlilik teklifini geri çevirmemesi ile mutluluktan deliye dönmüştü. Loura için aynısı denebilir miydi bilinmez ama Patrik’in nazik ve tutkulu oluşu içindeki duvarları zamanla yıkmasında etkili olmuştu. Bu hem tahtın kraliçesi için hem de ordunun başını çeken savaşçı için büyük bir adım olmuştu.
Bu haber Hançer’i elbette çok mutlu etmişti. Kendisine bolca tebrik ve hediyeler iletmişti. Bu sayede hanedanın en hırslı ve kurnaz kolu olan Balamizlerin şeref kaynağı olan baş kaleleri ve başkentleri artık utanç duyacakları bir yenilgiyle Hançer Giray’ın mülkü olmuştu.
Bununla beraber Ural Bey’in toprakları kayıtsız şartsız şekilde kurucu obanın hakimiyeti altına alınmış ve Altuğ’un emriyle de Kağan Hançer’in devletine ebedi olarak bağlanmıştı. Bundan böyle obaların başı Kurucu Oba’ydı ve onun da üstünde her daim devlet vardı.
Aradan koskoca yedi ay geçmişti. Sonbahar mevsimi tüm nazıyla bozkırı sarartmaktaydı. Her yönden dinlenme zamanıydı artık. Berk yine uzun uzadıya mektuplar yazıyordu Hançer’e. Malumdur ki sürekli gelemiyor ama geldiği vakitlerde de gönüller hoş oluyordu. Hançer, bu yeni mektubunda Berk’in bir an önce evlenmek istediğini okuyordu. Gülmeden edemiyordu. Ona cevap yazıyor ama bu onu razı etmiyordu. Son zamanlarda neredeyse dört günde bir yanına geliyordu. Tüm saray ve ahali kralın neden geldiğinin farkındaydı. Hançer bu yedi ay içerisinde Berk’e sıkı sıkıya sarılmış, belki bir törenle olmasa dahi birbirlerine gerçek manada yoldaş, eş olmuşlardı.
Berk, Hançer’i tam da bu günlerde bozkır tamamen sararmadan ve havalar daha da soğumadan kendisine eş olarak almak istiyordu. Bu yüzden büyük bir kervan topladığını yazmıştı. Bu kervanda Hançer için bir sürü hediye, kıyafet ve ziynet vardı. Biraz daha düşünmek istedi Hançer. Gerçekten doğru bir zaman mı diye ama Loura’dan aldığı mektupla kararını vermişti.
Zaman geçiyor, perde kapanıyordu. Cevap mektubu yerine ulaştığı vakit o dolu dolu kervan şehrine dayandı. Berk, tüm heybetiyle geliyordu. Hançer onun şehrin kapısında karşıladığı vakit istemsizce duygulanmıştı. Onunla gurur duymuştu. Ve o da üstündeki beklentiyi pek tabii karşılamıştı. Tam kırk gün sürecek kocaman bir düğün yapmıştı. Çünkü onların hayatlarında kırk pek bir değerliydi.
İlk haftanın sonunda evlenen Berk ile Hançer’i düğünün bitiminden yetmiş gün sonra bir haber karşıladı Hançer gebeydi. İşte o güzel haberden sonra her yan bayram oldu. Hediyeler, şenlikler, toylar durmak bilmedi. Berk Hançer’i yanında ve sarayında istiyordu ama Hançer sarayını topraklarını bırakmak istemiyordu.
İkisi arasında derin bir mevzu haline gelmişti bu. Önceden herkes kendi sarayında olduğu kadarıyla idare edebiliyordu ama artık evlatlarının haberlerini almışlardı. Ve ikisi hala o sarayda mı yoksa bu sarayda mı kalacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden Berk öfkelenmeden, ortayı bulması gereken hem bir eş hem de bir baba gibi düşünmeye başladı.
İkisi uzun uzun olumlu olumsuz çok şeyi irdelediler. Dostlarına ve bilgelere de danıştılar. Hançer hem Umay Ana'nın temsilcisi hem de Kurt Kağan olarak burayı bırakamayacağını dile getirdi. Berk’te onu hem sağlığı için hem de özlediği için yanında istediğini söyledi. Ve nihayet bir orta yola vardılar. Belli bir aya kadar düzenli olarak birbirlerini ziyarete gidip gelecekler ve her türlü zorlukta yan yana duracaklardı. Dördüncü aydan sonra Berk yine dört günde bir Hançer'i ya kendisi ziyaret edecek ya da mektup gönderecekti.
İşte bu andan sonra Hançer ile Berk’in bütün büyük sorunları çözülmeye başladı. Birbirlerine çok güzel baktılar. Gökçe ve Bahar sarayda ona yardımcı olarak kalmış, Günbala ise Tulpar ile Yelhan’a dönmüştü. Altuğ, obanın başında, Gökalp Bey kendi boyunun başında huzuru tahsis ediyordu.
Hançer, sarayda Yiğitcan için bir oda vermiş her türlü şifa malzemesini kullanmasını, öğretmesini istemişti. Geri kalan tüm erkeklerse orduda ve yeni kalede görev başındaydı. Herkes, ait olduğu yerde layık olduğu işi yapıyordu.
Günler, su gibi akıp geçmişti işte böyle. Berk Hançer’in doğumuna yakın artık Girayhan’da kalmaya başlamıştı. Çünkü karısını ne ata ne de arabaya bindirirdi. Oysaki bilmiyordu ki bundan sonraki her gebeliği at üstünde geçecekti. Ayrıca saraya en mahir ebeleri getirtmişti. Hem beraber zaman geçiriyorlar hem de onu rahatlatmaya çabalıyordu Berk.
Henüz gebeliğin başındayken Hançer, annesi gibi doğumda öleceğine dair garip korkulara bürünse de aslında bu korkusunun yersiz olduğunu, rüyasında annesine sıkıca sarılıp dertleştiğinde anlamıştı. Günler yavaş yavaş geçip gidiyordu. Loura’nın doğum yaptığı haberi geldi kulağına. Panik dört bir yanını sarmıştı.
Birkaç ay da böyle geçmişti. Ve nihayet o doğum günü geldiğinde tüm ülke gelecek haberi beklemeye başlamıştı. Berk, o gün kapıda tüm acısına rağmen kendisini bırakmayan karısı için gözyaşları akıtmıştı. Dokuz doğurmuştu saatlerce. Altuğ, obadan koşup gelmişti. İkisi beraber bekler olmuştu kapıyı.
Ve sonra o ağlama sesi... Hançer hem hayallerini hem de gelecekleri olacak o evladı sapasağlam dünyaya getirmişti. Ebe kadın kucağına aldığı bebeği Hançer’in göğsüne bıraktı. Kapkara saçları ve beyaz teniyle Altay dünyaya gelmişti!
Hançer, Altay’ın kokusunu içine çekti. Aylarca onun hasretiyle yanmıştı. Babasını dışarıda bekletmeyi uygun görmedi. Ebe kadından Berk’i buraya çağırmasını istedi. Berk ve Altuğ çekingen adımlarla içeriye girdiler. Yatağın yanına geldiklerinde Berk, nefesini tuttu. hayatında bundan daha güzel ne görebilir diye düşündü.
Ebe kadın Hançer’in göğsünden aldığı Altay’ı babasına bıraktı. İşte o gün yalanlarda, masallarda son buldu. Tek gerçek, onların evladı oldu. Kokusunu içine çekti. Bir bebek nasıl böyle güzel kokardı ki? Yatağın köşesine oturdu. Hançer’in nemli şakağına derin bir buse bıraktı.
Berk, o gün hem Girayhan’da hem de Yakut’ta şenlikler, yemekler verdirdi. Birkaç gün sonra iyice toparlanan anne ve oğul misafir de kabul eder oldu. Berk ve Hançer sıkıca sardıkları yavrusunun kulağına kopuz seslerinin çalınmasını istedi. Ona Atabeylik edecek Debret aldı eline kopuzunu. Ona aylardır söylemek istediği, kendi yazdığı ninniyi mırıldandı.
Yüksekte şahin yuvası,
Alçakta Giray Obası,
Postta Börü Yavrusu,
Ninni Altay ninni...
Kimse ondan böylesi nahif bir şey beklemediği için çok şaşırmıştı. Çok da beğenilmişti. Bu ilgi, Debret’in çok hoşuna gitti. Sonra kopuzun tellerine tüm mahareti ile vurmaya başladı. Öyle güzel bir ezgi yazmıştı ki bunu da ilk defa duyan dost meclisi kendinden geçmekte gecikmedi. Tüm dostlar ona kulak kabarttı. Sonra iyice öğrenince de beraber ezgiyi söylemeye başladı.
Hançer ile Berk omuz omuza yaslandı. Bu mutlu anın karşısında geçmişlerini sonsuza değin kapattılar. Onlarda ezgiye eşlik etmeye başladı:
Ah dünya, ne garip şeysin, başım dönüyor!
Genç yaşta neşeyle gülüp oynamak yakışır insana, ah dünya!
İnsanın yârı başka biriyle eş olamaz, ah!
Yavru kuş gibi göğsüne bastığınla bir başkası aynı olmaz, ey dünya...
Yalancı ay, yalancı ay!
Yanmayıp içten üşüten hayal ay!
Sevgiliye layık olanı kalkan ettin,
Canı acıyla sarsan ay!
Eyvah dünya, eyvah dünya!
Ne tatlıymışsın meğer...
Yakıştığını kıskanır bu gönül,
Bir başkasıyla tuzun yok olur, ey dünya!
Yalancı ay, yalancı ay!
Yanmayıp içten üşüten hayal ay!
Sevgiliye layık olanı kalkan ettin,
Canı acıyla sarsan ay!
~SON~
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.12k Okunma |
303 Oy |
0 Takip |
44 Bölümlü Kitap |