
Biz geelldiiiikk 🥳
Herkese hayırlı güzel ramazanlar dileriz. ⚘️
♧
Kızıl ışıkla aydınlatılmış koridordan geçerek yatak odasına doğru yürürken adımlarım dengeli ve düzgündü. Düğünde nasıl yürüyeceğime dair şimdiden prova yapıyordum. Kendi düğünümden sonra kalabalık ve sükseli ortamlara girmediğim için doğrusu biraz gergindim. Üstelik bu sıradan birinin düğün de değildi. Yeraltında önemli bağlantıları olan, sağlık konusunda başı çeken, ülkede isim yapmış ailelerden birisi, biricik kızlarını evlendiriyorlardı. Elbette yine isim yapmış ve yine yeraltı bağlantıları güçlü olan başka bir ailenin oğluyla evleniyordu. Bu yüzden biz davetliydik ve diğer birçok aile de.
Ailem de.
Kafamı hızlı hızlı iki yana sallayarak bu düşünceyi kendimden uzaklaştırmaya çalışıp başka şeyler düşünmeyi denedim ama yine ve yine başarısız oldum. Son bir haftadır neredeyse her anımı bu geceyi nasıl geçireceğimi hayal ederek geçirmiştim. Günler eziyet verici şekilde akıp gitmişti. Eva’nın giyim kuşam konusunda beni sağa sola sürükleyip durmasına dahi sesimi çıkarmamış, kendimi akışa bırakmıştım, ancak günün sonunda bu düğün için hazırlandığım ve düğüne Barut’un da katılacağını bildiğim için daima gergin şekilde dolaşır olmuştum.
Pekâlâ, derin bir nefes al. Omuzlarını dikleştir. İyisin. Bir sorun olmayacak.
İçimden kendimi avutma şeklim hiç değilse birkaç saniyeliğine beni rahatlatıyordu. Birkaç saniye sonraysa daha büyük bir endişeyle yaşanacakları düşünürken kendimi buluyordum. Barut’u günlerdir görmemiştim, günlerdir kimse ondan tek kelime de etmemişti. Orada karşılaşacağımızı biliyordum ve bir yanım bunu istese de daha baskın olan diğer yanım çekincelerle doluydu.
Heyecan ve aynı zamanda korkuyla tıkanmış olan göğsümü rahatlatmak istercesine derin bir soluk çekip yatak odasının kulpunu çevirdim. İçeriye girdiğim anda yüzüme çarpan ferah, taze koku beni olduğum yerde kilitledi. Bulunduğum konumdan yatağın karşısında kalan makyaj masası, onun solunda kalan banyo ve yatağın ayakucunda duran puf görünüyordu. Banyonun kapısı açıktı ve pufun üzerine atılmış büyük beyaz bir havlu vardı. Cesur duş almış olmalıydı. Sonuçta o da düğüne geleceği için hazırlanıyordu. Ancak çoktan işinin bitmiş olması gerekirdi. Sırf böyle bir ana yakalanmamak için yukarıda olabildiğince oyalanmıştım. Gürültüyle yutkunmaktan kendimi alamadım. Geri gitmeliydim. Geri gitmem gerekiyordu.
“Deniz?”
Neredeyse isyan edercesine inleyecekken hızla kendimi toparlayıp boğazımı temizledim. Sanırım sessiz kalmamdan ötürü kimin geldiğini kontrol etme ihtiyacı duydu. Görebileceğim konuma birden çıktığında irkildiğimi belli etmemek için tüm gücümle çabaladım. Şükürler olsun ki çoktan pantolonunu giymişti. Sadece üst bedeni çıplaktı. Gerçi bu bile tenimin ateşe değmiş gibi yanmaya başlaması için yeterliydi. Ondan uzun zamandır uzaktım ve artık can yakıcı seviyeye ulaşmış durumdaydı.
“Neden orada sessizce duruyorsun?”
“Ben... bir şey düşünüyordum,” diye geveleyerek tamamen içeriye girip kapıyı ardımdan kapattım.
“Ne düşünüyordun?”
Evet, ne düşünüyordum? Zavallı beynimi şimdi de ondan ve kusursuz teninden başka şeyler düşünmeye zorladım. “Şey... sence düğün için uygun muyum?” diyerek kendimi sunarcasına elbisemi gösterdim. Pekâlâ, bu iyi bir fikir değildi. Gözleri ağır ağır, gerçekten ağır ağır üzerimde dolandı. Yutkundu, yutkundum. Düşük omuzlu ve v yakalı bir elbise tercih etmiştim. Kol kısımları bileklerime kadar dar inerken daha sonrası epey bol ve kıvrımlıydı. Drapelerle süslenmiş balık model bir yapıya sahipti. Ayrıca tüm bacaklarımı örtüyordu ve görünen hiçbir yerim olmadığı için bunu seçmiştim. Çıplak kalan omuzlarımda, köprücük kemiğimde ve v dekoltesinin gösterdiği tenimde izler olmadığı için oraların açıkta kalmasını sorun etmemiştim.
Cesur üzerime doğru yürüdü. Onunla birlikte geri adım attığımda sırtım kapının sert yüzeyiyle birleşti. Sol elini sağ tarafımdan kapıya yaslayarak beni kısmen kafeslediği sırada nefes nefese kalmış durumdaydım.
“Çok güzelsin fırtına,” dedi kısık boğuk sesiyle. Ses tonu öyle günahkârdı ki bana aylar öncesindeki bir anıyı hatırlatmıştı. Beni bu kapıya yasladığı ve tenini tenime bastırdığı anlar boğazımın kupkuru kesilmesine neden oldu. Elbisenin altında dikleşen göğüslerim sürtünme ihtiyacıyla yanıp tutuşurken bir yılan gibi kıvrılarak ona sokulmamak için sırtımı tamamen kapıyla bütünleştirdim. Biraz yakınlaşması, derinden, boğukça konuşması ve iki tatlı sözünün bana ne yaptığının farkında mıydı? Ona baktım ve yutkundum. Sanırım farkındaydı.
“Zor bir gece geçirmeme neden olacaksın.”
Hararetim iyice arttı. “Zor bir gece mi?”
“Birçok gözü üzerine çekeceksin. Sana bakacaklar. Dönüp dönüp bakacaklar.”
Gülümsedim. Ellerim keşfedercesine göğsünde gezinerek omuzlarına doğru kaydı. Ona dokunduğum her saniyenin kıymetini bilmek istercesine bunu uzatabildiğim kadar uzattım. “En az senin kadar zor bir gece geçireceğime eminim. Beni görmezden gelerek sana kur yapmaya cesaret edecek bir kadın çıkarsa onu bıçağımla tanıştırmayı düşünüyorum.”
Kısa, küçük bir kahkaha attı ve ben sesinin tadını çıkardım. “Yemek bıçaklarıyla mı?”
Çenem kendimi beğenmiş bir edayla havalandı. “Jartiyerime bağlı bir bıçak taşıyorum. Eva hepimize bir tane ayarladı. Kalabalık ve düşmanlarla dolu bir düğün olacak. Bu yüzden lazım olabileceğini düşündü.”
Cesur’un çehresinden karanlık gölgeler geçtiğinde karşısında neredeyse titreyecektim. “Jartiyer mi giydin?” derken boştaki eli sol baldırıma kondu ve usulca okşayarak elbisemin eteğini yukarıya çekmeye başladı. Omuzlarına tırnaklarımı geçirerek tutunurken, “Cesur,” dedim biraz itiraz eder gibi. Beni duymazdan geldi. Elbisemin eteğini dizlerime kadar çekerek elini içeriye kaydırdığında gerginliğim katlandı. Sıcak avucu sol baldırımın iç kısmında adeta tenimi okşayarak kayıyordu. Dudaklarımı kemirmeye başladım. Gözlerini benden hiç ayırmıyor olması kaçıp gitme dürtümü bastırıyordu. İç baldırlarımda dokunduğunda hissedebileceği izler yoktu. Çok şükür ki yoktu.
“Diğerinde,” dedim hızlı hızlı. “Diğer bacağımda.”
Gözlerini hafifçe kıstı. Onu yönlendirmeme rağmen sol baldırımı okşamaya devam etti. Hemen bırakmak yerine oyalandı. Öyle hızlı nefes alıp veriyordum ki göğsüm sürekli yükselip alçalıyordu. Avucunu biraz daha yukarıya çıkarması ve bana dokunması için yalvarabilirdim. Aynı şekilde beni serbest bırakması için de yalvaracak durumdaydım. Zıt istekleri aynı anda barındırmak feci derecede can sıkıcıydı.
“Bu kadar uzun ve dar bir elbiseyle bıçağa istediğin hızla ulaşamazsın,” dedi nihâyet diğer bacağıma geçip bıçağın durduğu konuma ulaştığı sırada.
Doğru söylüyordu. Elbise seçimim pek uygun değildi. “Ona ihtiyacım olmayacak ki. Sadece... daha güvende hissettiriyor işte.”
Dudağının kenarı çok hafifçe kıvrıldı. “Düşmanlar için olmayacak ama kadınlar için belki ihtiyaç duyabilirsin,” dediğinde benimle eğlendiği ortadaydı.
“Eğer öyle bir şey olursa ona ne kadar çabuk ulaştığımı öğrenmiş olursun.”
Avucunu tamamen açıp bıçağın sarılı olduğu baldırıma sararak keskin bir soluk almama neden olacak kadar sıktı. “Hangi renk?”
Önce anlayamadım. Tam ne olduğunu soracaktım ki gözlerim irileşti. Yanaklarıma sıcaklık yayıldığını hissettim. “Elbiseyle aynı renk.”
“Bordo,” dedi usulca. Kafamı salladım. “Seni sadece onunla görecek miyim?”
Evet! Çığlık atarcasına onaylamak istesem de bir şekilde kendimi törpülemeyi başardım ama kesik kesik, “B-belki,” diye mırıldandığımda yeterince başarılı olamadığımı anlamıştım. Ona olan özlemimden yanıyordum ve en ufak dokunuşun beni mahvedeceğini bildiğim için uzak durmaya çalışıyordum. Vücudumdaki izlerin çoğu gitmiş olsa da hâlâ belirgin olanları vardı. Özellikle bacaklarımda ve kollarımdaki izler kolayca seçiliyordu. Onlar tamamen kaybolana kadar ne kadar yanıp kavrulsam da ondan uzak durmaya devam edecektim.
“Bu gece,” diye bastırdı.
Tedirginlikle doldum. “B-ben...”
“Parmaklarımı üzerinde gezdireceğim,” derken eli oradaydı. Eli tam da oradaydı ve parmakları iç çamaşırımın çizgilerinde tehditkârca geziniyordu. Ona öyle sıkı tutundum ki eğer tutunmasaydım ayakta bile duramazdım.
“Cesur...”
“Yine böyle elimin altında titreyip nefes nefese kalacak mısın?”
“L-lütfen...”
Çaresiz mırıltılarım karşısında öyle güçlü ve kendinden emin duruyordu ki o an benden ne isterse alabilirdi. Parmakları çamaşırımın üzerinden tepe noktamı bulup yavaşça ovarak daire çizdi. İnlememek için alt dudağımı ısırdım. Boğuk bir ses çıkararak çenemi kavrayıp kendisine doğru çekti ve ısırdığım dudağıma kilitlenmiş şekilde bakarken, “O kadar ıslanmışsın ki parmaklarım kolayca içine kayabilir,” dediğinde bu kez kendime engel olamadım. Ufak bir inilti kaçırarak gözlerimi yumdum ve kendimi parmaklarının insafına bıraktım.
“Tek bir dokunuşla dağılacak gibi duruyorsun fırtına,” diye fısıldadı dudaklarıma doğru. Parmakları yeniden tepemin üzerinde daire çizdi, bu kez öyle hafif bir dokunuştu ki isyan eden bir ses çıkararak eline doğru kıvrıldığımda güldüğünü işittim.
“Çok güzelsin. Ben de akıl namına hiçbir şey bırakmıyorsun.”
“Cesur...”
“Şşş... sessiz ol, Deniz. Ben irademle savaşırken ses çıkarma. Parmaklarıma doğru kendini bastırmaya çalışma. Çok mu özledin? Çok mu istiyorsun?”
Günahkâr soruları içimdeki sızlanmayı harladı. Ufak bir yakınlaşma ve işte işim bitmişti. Birbirimize dokunmayalı öyle uzun zaman olmuştu ki perişan hâldeydim. O ise benden daha sağlam duruyordu. En azından öyle görünüyordu. Ancak artık karşı koymakta zorlanıyormuş gibi iyice yüzüme doğru uzandığında aramızda oluşan elektrik akımına göründüğü kadar dirençli olamadığını anladım. Beni öpecekti. Sanki beni ilk kez öpecekmiş gibi heyecanla dolarken hazır bekliyordum. Dudakları dudaklarıma varla yok arasında değdiği esnada arkamdaki kapı tıklatıldı. Yerimde sıçrayarak endişeyle kafamı kapıya doğru çevirdim.
“Abi?” diye seslendi Tuna.
Cesur bacaklarımın arasındaki elini çekmek yerine ilgimi yeniden kendisine istercesine tepemin etrafında bir çember daha çizdi. Bu kez bastırdı. Tüm tüylerim diken diken olmuş şekilde ayak parmak uçlarımda yükselerek kasıldım. Bir kez daha aynı hareket yaptı. Yanaklarım yanıyordu. Dudaklarım aralık kalmıştı. Nefes nefeseydim. Sadece ufacık dokunuşlarla, ki arada hâlâ iç çamaşırım vardı, gelmek üzereydim. Benimle biraz daha oynarsa kendimi tutamayacaktım ve sessiz olabileceğimi de sanmıyordum.
Tuna bir kez daha kapıyı tıklattı, bu kez seslenmedi. Cesur’a doğru kafamı iki yana salladım. Bacaklarımın arasında kısılı kalmış olan elini bileğinden tutarken, “Lütfen,” diye fısıldadım. “Dur, Cesur, dayanamıyorum.”
“Sessiz ol,” diye uyardı. Onun da sesi kısıktı. Parmakları bir kez daha kıvrıldı. Nerede ve ne hâlde olduğumuzu unuttum. Aralık dudaklarımdan fırlamak üzere olan inilti onun dudaklarıma kapanmasıyla kaybolup gitti. Diğer elini belime sararak tepeden tırnağa titreyen bedenimi göğsüne yasladı. Parmakları hareket etti, ben daha şiddetli sarsıldım. Bittim. Bu ufacık dokunuşla bitip tükendim. Günlerin biriktirdiği ne varsa coşkuyla vücudumdan döküldü. Durduramadım, engel olamadım, bastıramadım. Öylece parmaklarına aktım ve bu biraz utanç vericiydi.
“Şşş... sessiz ol dedim fırtına. Neden bana bu kadar aç olduğunu söylemedin?”
Yüzümü göğsüne gömerek boğuk bir ses çıkardım. Nihâyet eli bacaklarımın arasından sıyrıldı. Sanki beni mahvetmemiş gibi elbisemi düzeltirken yok olmak istedim. İlk kez dokunulan toy bir genç kız gibi eriyip gitmiş olmak ve bununla eğleniyor olması var olan utancımı katladı.
“Kenara geç. Kapıyı açayım.”
Ona hiç bakmadan telaşla banyoya doğru koşturdum. Belli belirsiz kulaklarıma ulaşan gülüşü saklanma ihtiyacımı iyice körükledi. Koşarak banyoya girdiğim sırada onun kapıyı açtığını duydum. İkisi bir şeyler konuşmaya başladı. Sesleri net şekilde kulaklarıma ulaşıyordu ama ne hakkında konuştuklarını anlayabilecek kadar berrak durumda değildim. Çabucak musluğa yönelerek soğuk suyu çevirdim. Ellerimi yeterince altında tuttuktan sonra boynumun iki yanına ve enseme bastırdım. Bunu birkaç kez tekrarladım, çünkü kelimenin tam anlamıyla alev topuna dönmüştüm ve yeterli gelmiyordu.
Orada epey vakit harcadım. Kendimi temizledim. Boynum ile enseme soğuk kompres uygulamaya devam ettim. Rujumu yeniden sürdüm. Saçlarımın üzerinden geçtim ve elbisemi düzelttim. Bilerek oyalandım. İçeriye geçtiğimde Cesur’u giyinmiş ve çıkmaya hazır bulmak istiyordum. Öyle de oldu. Ben içeriye geçecek cesareti bile bulamamışken bana seslendiğini işittim.
“Deniz, çıkalım mı?”
Boğazımı temizledim. “Sen çık. Birazdan geliyorum.”
“Yardıma ihtiyacın var mı?”
“Hayır! H-hallediyorum.”
Başka bir şey söylemedi ama yine güldüğünü duydum. Yanaklarım yine sızladı. Yetişkin insanlardık, bana onlarca kez dokunmuştu ve tüm bunlara rağmen hâlâ utanabileceğim noktaların olması biraz sinir bozucuydu. Bundan sonra ne olacaktı düşünmekten kaçınıyordum. Sakin geçen bir hafta boyunca ve ondan öncesindeki zamanlarda da beni asla zorlamamıştı. Kurnaz gözlerinden hiçbir detayın kaçmadığının farkındaydım ama üstelemiyor olması işime geliyordu. Ancak sanırım bunun sonuna geliyorduk. Gecenin sonu için şimdiden kafamın içerisinde çaresizce kaçma planları kurmaya başlamıştım. Belki Eva kedisine bakmamı isterdi ya da Peri’nin yine çok midesi bulanırdı ve sabaha kadar başında beklerdim. Elimde acınası seçenekler vardı ve ben bu geceden de gecenin sonundan da ciddi derecede korkmaya başlamıştım.
Odaya geçtiğimde çoktan gitmişti. Dolaba yönelerek buraya geliş nedenim olan kürkümsü şalı alarak omuzlarıma sardım. Çantamı ve telefonumu da alarak hazırlığımı bitirip odadan ayrıldım. Eva’nın ayarladığı kişisel bakım uzmanlarının özenli işleri neticesinde kusursuz göründüğümü düşünüyordum. Bu kez bizi kendisi hazırlamamıştı, bunun için koca bir ekip tutmuştu. Çünkü o da çok heyecanlıydı. Kusursuz olmak istiyordu. Hâlâ Akın ile evlendiği herkese duyurulmamış olsa bile orada boy gösterecek olmasını mükemmel şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşünüyordu. Benim düğünümde de Akın’ın yanında boy göstermişti ama sürekli sağa sola koşuşturmaktan keyfini çıkaramadığının farkındaydım. Bu düğün onun zirvesi olacaktı.
Üst kata çıktığımda kulüpten ayrılan bakım uzmanlarının sıcak tebessümlerine aynı şekilde karşılık verdim. Giriş kalabalık sayılırdı ve Cesur da buradaydı. Akın ve Tuna’yla birlikte bir şeyler konuşuyorlardı. Omuzlarımı dikleştirerek onlara doğru ağır adımlarla ilerledim. Pekâlâ, yaşananlar hiç yaşanmamış gibi davranacaktım, en kolay çıkış yolu buydu. Ancak hain bedenim Cesur’u gördüğü anda yeniden sızlanmaya başlamıştı. Boğazımı temizleyip içimde nasıl kavrulduğumu maskelemek adına elimden geleni yaptım.
“Durun bir dakika az önce batan güneş yeniden doğuyor. Ah, zavallı gözlerim. Bu parlaklık karşısında acıyorlar,” dedi Tuna sanki gerçekten canı yanıyormuş gibi gözlerini ovalamayı da ihmal etmedi. İşin aslı kocaman sırıtıyordu. Etraftaki birkaç adam onun yaptığı abartma karşısında güldü. Birkaç beğeni cümleleri daha işittim. İster istemez çehreme çekinik, hafif utanmış bir tavır sinerken gülümsedim.
“Teşekkür ederim. Siz hepiniz siyahlar içerisinde olmak zorunda mıydınız?”
Akın hafifçe sırıttı. “Siz yeterince renk katıyorsunuz.” Sonra gerginlikle merdivenlere doğru bir bakış attı. “Eva nasıl bir şey giydi? Çok kısa, değil mi?”
“Gördün mü?”
“Hayır!” dedi kızgınca. “Israrla bana göstermediği için beni delirtecek bir şey giydiğine eminim.”
Sırıtışımı bastırmaya çalıştım. “Delireceksin, çünkü çok güzel oldu.”
“Sağ ol. İçimi rahatlattın.”
“Seninle boy göstereceği için çok heyecanlıydı. Hevesini kıracak bir şey yapmamaya dikkat edersen iyi olur.”
Uyarım üzerine tek kaşı yavaşça havalanırken, “Etmezsem?” dedi yamuk bir gülüşle.
Cesur cevap verdi. “Kafanı kırarım.”
Akın homurdandı. Tuna ise kahkaha attı. “En sevdiğim şovlardan,” dedi sanki şu an olsa patlamış mısırını alıp izlemeye hazırmış gibi hevesli hevesli. Akın ona ters ters baktı.
“Sizin düğünü de uygun bir vakitte yapalım, Akın,” dedi Cesur daha sonra ciddiyetle. “Var mı bir planın?”
“Eva’ya annesini buraya davet etmesini söyledim ama gelmeyeceğini söyleyip duruyor. Kız kardeşini de davet etmek istemiyor. Galiba hâlâ evlendiğimizi söyleyememiş de. Bilmiyorum abi. Zaten alelacele nikâhı kıydık. Düğün düzgün olsun istiyorum ama Eva’nın tarafında pürüzlükler var.”
Ah, evet, Eva kız kardeşiyle pek yakın olmadıklarından ve onun Akın’ı onaylamayacağından bahsetmişti. Arada kalmış gibi hissediyor olmalıydı.
“Onunla bir de ben konuşurum,” dedi Cesur. Gerildim çünkü Eva’nın ona asla karşı gelmeyeceğini ve istemese bile onaylayacağını biliyordum. Bu yüzden hızla atıldım.
“Bana bırak, olur mu? Ben konuşur hallederim.”
Kısaca kafasını salladı. “Bu ayın sonu düğünü yaparsak iyi olur. Kimse zaten nikâhlı olduklarını öğrenmeden konuyu kapatalım.”
“Öğrenseler çok da önemli değil de senin başın ağrıyacak yine biliyorum,” dedi Akın ekşi bir ifadeyle. “Özgür için denmeyen kalmadı. İyi sabretti yine çocuk. Ben olsam birkaçının kafasını dağıtmıştım.”
Tuna sıkkın şekilde iç çekti. “Senin için en fazla diyecekleri kızı hamile bıraktı ve evlenmek zorunda kaldı. Özgür’ün durumu farklıydı. Hâlâ onun hakkında konuşmaya devam ediyorlar birader. Hele de Peri’nin hamile olduğunu duysunlar sonra izle etrafı. Birkaçının değil hepsinin kafasını dağıtmak istersin.”
Ne diyebilirdim ki doğru söylüyordu. Merdivenlerden gelen seslerle birlikte o tarafa döndüğümde önce Özgür’ü gördüm. O da siyah bir takım giyiyordu. O da kravat takmamıştı ve gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Elinden tuttuğu kadının doğru şekilde adım atmasını izleyip her adımını onaylayarak onu aşağıya indiriyordu. Titiz davranışı karşısında yavaşça dudaklarım kıvrıldı. Kim derdi ki Özgür bir kadının atacağı adımı kollayacaktı?
“Kızı masal kitaplarından fırlamış gibi süsleyip püslemiş,” dedi Akın kendi kendine. “İnşallah kendini de masal kitaplarından fırlamış gibi süslemişsindir Eva. Başka şeylerden fırlamış gibiysen yandım ben.”
Peri gerçekten de Akın’ın dediği gibi masallardan çıkagelmiş gibiydi. Madonna yaka elbisesi gece mavisi rengindeydi. Göğsünü ve belini sımsıkı sararken aşağısı dökümlüydü. Ayrıca dizlerine kadar uzanan eteğinin önü arkasına göre biraz kısaydı. Topuklu ayakkabılarıyla sağlam adımlar atmaya özen gösteriyordu. Omuzlarında kalın bir palto vardı. Küçük bir çantayı tuttuğu eliyle paltoyu da tutmaya çalışıyordu. Açık saçları arkasında salınıyordu. Zaten çok güzel bir kadındı ve biraz makyajla çok daha güzel oluyordu. Hiç konuşmasa, gülmese bile saatlerce onu izleyebilirdim.
“İnce topuklu giymeni sana kim önerdi? Eva mı yoksa şu gelen ekipten biri mi?” dedi Özgür homurtuyla. “Kimin süper fikriydi bunlar?”
“Şey... ben seçmiştim. Kötü mü oldu?”
“Sen mi? Yok... yok güzel olmuş.”
Kıkırdadım. “Mükemmel olmuş, Peri. Sen ona aldırma, sanırım düşeceğinden korkuyor.”
“Nasıl yürüyeceğimi yıllar önce öğrendim,” dedi biraz alınmış gibi Özgür’e baktığı sırada. “Böyle ayakkabılardan daha önce de birçok kez giydim. Düşmem, merak etme.”
Tuna bana doğru eğildi. “Şimdi Peri, Özgür onu düşündüğü için alındı ve neredeyse ağlayacak gibi durması hamilelik hormonlarından dolayı mı?” diye sordu kısık sesle.
Usulca kafamı salladım. “Öyle görünüyor.”
“Allah büyük, bu ikisine çok beddua ettim, döner beni bulur da benim bir kadının ağına düşmek üzere olduğumu fark edersen beni tokatla, tamam mı? Vurabilirsin de. Ama sadece topuktan. Anlaştık mı?”
Yüksek sesle kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. “Asla.”
“Seni dost sanmıştım. Hainsin.”
Akın da kısık sesli sohbetimize katıldı. “Ulan öyle bir gün gelirse kurban keseceğim.”
“Siktir lan. Sen niye bizi dinliyorsun ki? Git kendi hâline yan. Eva hamile kalırsa Peri’nin hâllerine şükrederiz, biliyorsun değil mi?”
Akın’ın tüm keyfi kaçtı. “Ben bebek yapmaktan vazgeçtim. Kendi ayağıma sıkamam, siktir git.”
“Ben niye siktirip gidiyorum? Git bunu karına anlat.”
“Anlatamam lan. Deli gibi bebek istiyor. Beni parçalar.”
Tuna veda edercesine elini Akın’ın omzuna koyup birkaç kez de vurdu. “Mezar taşına bir zamanlar aklı başında bir adamdı ama sonra karısı hamile kaldı diye yazarım, merak etme.”
“Eyvallah,” dedi Akın ağır ağır kafasını salladığı sırada. “Eksik olma.”
Kollarımı göğsümün üzerinde bağlayıp, “Umarım beter olursunuz,” dedim gözlerimi kısarak.
İkisi de isyan edercesine homurdanırken merdivenlerden yeniden yükselen topuklu ayakkabı sesleriyle bir kez daha o tarafa baktım. Gelen Eva’dan başkası değildi. Kocaman, heyecanla gülümsüyordu. Onu zaten görmüştüm ama yine de incelemekten kendimi alamadım. İnce askılı şampanya rengi elbisesiyle hem çok zarif hem de çok şıktı. Derin göğüs dekoltesi ve aynı şekilde arkasında yer alan sırt dekoltesi dışında elbisenin eteği uzundu. Dizlerine kadar dar şekilde iniyor, devamında kademe kademe bollaşıyordu. Omuzlarındaki, yakası kürklü kabanın içerisinde çok zarifti. Akın böyle bir kadına sahip olduğu için yatıp kalkıp dua etmeliydi. Onun gibi huysuz bir adamın elde edebileceğinden çok daha fazlasıydı.
Zümrüt yeşili gözleri heyecanla parlarken, “Hepinizden özür dilerim, sizi çok beklettim, değil mi?” diye sordu.
Akın ona doğru ışığa çekilen kelebek misali gitti. “Seni ömrüm boyunca beklerim yavrum. Dediğin de laf. Bu güzellik ne böyle? İyi ki silahımı yanıma almışım. Bakalım bu gece kaç adam ölecek.”
Tuna yeniden bana doğru eğildi. İfadesi çok dokunaklıydı. “Böyle olmak istemiyorum. Lütfen bana acı. Hiç mi arkadaşlığımızın hatırı yok?”
Cesur elini belime dolayarak beni tamamen kendisine çekti. Dudaklarını şakağıma bastırdığı sırada, “Bırak sürünsün zibidi,” dedi. Genişçe sırıttım.
“Bir kez daha dilerim ki beter ol, Tuna.”
Tuna kalbinden vurulmuş gibi göğsünü tutarak geriye doğru sendeledi. Alay ediyordu, eğleniyordu ama oklar bir gün ona döndüğünde neler olacağını hep beraber görecektik. Büyük konuşmamakla ilgili atalarımızın güzel sözleri vardı ve hepsine sonuna kadar katılıyordum.
Cesur beni dışarıya yönelttiğinde gülümseyerek kulüpten çıktım. Kaldırımın önünde sıra sıra dizilmiş araçları gördüğümdeyse gözlerim hafifçe irileşti. “Şov yapacaksınız, öyle mi?” dedim takılarak. En önde Cesur’un Rolls Royce'u duruyordu. Onun arkasındaki Bugatti’nin Akın’a ait olduğunu biliyordum. Onun da arkasında bir Bentley vardı. Sanırım Özgür’e aitti. Geriye doğru dizilmiş birkaç Mercedeslerse Tuna’nın önderliğindeki adamlarımızla doluydu.
“Doğrusu şov yapacağız, fırtına,” diyerek beni aracın etrafından dolaştırıp ön yolcu koltuğuna geçmem için kapıyı açtı. Yeri değildi biliyordum ama bu arabayla peşime düştüğü anlar bir yıldırım düşmesi gibi zihnimde canlandı. Ormanda yaşadıklarımızı hatırlamak için asla doğru bir an değildi. Hele de daha yeni dinmeyi başarabilmişken bedenim yine tepki vermek istiyordu. Cesur yan tarafıma yerleşirken derin bir soluk alarak koltukta kıpırdandım. İçimden kendime sakin olmakla ilgili tüm emirleri saydırmaya başladım.
“Kemerini taktın mı?”
Ellerim birbirine dolanarak kemere uzandı. Beceriksizliğime kızdım ve dikkatini çekmediğini umdum. “Bizim düğünümüz kadar kalabalık olacak mı?”
“Neredeyse.” Bana doğru bir bakış attı. “Gergin misin?”
“Belki... sanırım biraz.”
“Barut orada olacak,” dedi direksiyonu çevirip bizi yağ gibi kayarak trafiğe karıştırdığı sırada. Ondan bahsederken her zamanki gibi çenesi sıkılıydı.
“Biliyorum.”
“Ne yapmayı planlıyorsun?”
Omuzlarım düştü. “Bilmiyorum. Bu konuyu kapatabilir miyiz?”
Bana yandan bir bakış attı. “Sergei de katılabilir.”
Panikledim. İşte bundan hiç haberim yoktu. Düşünmüştüm ama ihmal vermek istememiştim. “Yoksa... o da mı? O da mı katılacak?”
“Oktay mı?”
Hızlı hızlı kafamı salladım. Bir anda konuşacak dermanı bile bulamamıştım.
“Onun katılmayacağından eminim. Sergei de eğer gelirse keyif bozmak için gelecektir. Gösterileri sever.”
“Ya bize saldırırsa?”
“Çoğu düşmanın ortak paydası olan bir adamın düğününde mi? Sanmıyorum.”
“O tutarsız birisi. Bizim kültürümüzden haberi yok ve tüm çılgınlıkları yapabilir. Keşke bacağıma bıçak yerine silah koysaydım.”
Uzanıp elimi yakaladı ve sakin olmamı istercesine hafifçe sıktı. “Kültürümüzden haberi olmayabilir ama yularını tutan adam neyin nasıl olacağını çok iyi biliyor, Deniz. Rahatla. Ayrıca oraya bıçak tam oldu. Silah olsaydı rahat yürüyemezdin bile.” Dönüp yeniden bana baktığında boğuk bir inilti çıkarmamak için kendimle savaş verdim. Gözlerinde açık bir ima vardı. Ah, şu anda yalnızdık ve elbette beni köşeye sıkıştırma şansını kaçırmıyordu.
“Sence...” Boğazımı temizledim. “Sence bir sorun çıkacak mı?”
Konuyu sabit tutma çabama karşılık güldü. “Seni biraz rahatlattığımı sanıyordum. Yeterli gelmedi mi?”
“Cesur!” dedim kızarak.
Kahkaha attı. Keyifli gecesindeydi. Bu hâlini seviyordum. Gülmesini, eğlenmesini, bana sataşmasını bile seviyordum. Babasının ondan beni saklamış olmasını ancak atlatmış gibiydi. İlk birkaç gün çok sessiz kalmıştı, çok korkmuştum ama devam eden günlerde kafasının içerisini bir şekilde yoluna sokmayı başarabildiği için mutluydum. Düşündüğümde evet, berbat bir durumdu, ancak ortada hesap sorabileceği birisi yoktu. Babası çoktan ölmüştü. Ayrıca bir şekilde yine birbirimizi bulmuş olmamız sanırım onun öfkesini asıl soğutan şeydi. Evet, geç olmuş olsa da birbirimizi bulmuştuk. Bu çok kıymetliydi.
“Bir sorun çıkmayacak,” dedi sonra kendinden emin şekilde. “Keyfini çıkarmaya bak. Eğer çok rahatsız hissedersen erken ayrılırız.”
Usulca kafamı salladım ve yolculuğun geri kalanını kafamın içerisiyle savaşarak tamamladım. Düğün nadide köşklerden birindeydi. Denize nazır, İstanbul’un en lüks köşeleri arasındaydı. Cesur arabayı valeye teslim ederken kapımı açan adama gergin bir gülümsemeyle karşılık vererek araçtan indim. Boğazın serin havası doğrudan yüzüme çarpıp açık duran saçlarımı havalandırdı. Omuzlarımdaki şala daha çok sarıldım. Çok soğuk değildi, ancak ben endişelerim yüzünden soğuk hissediyordum.
Cesur yanıma gelerek elini belime sarıp beni kendisiyle bütünleştirdi ve yönlendirdi. Aynısını Akın ve Özgür de yaptı. Geçtiğimiz yol üzerindeki tüm gözler bize değip giderken mekâna girip düğün sahipleriyle selamlaştık. Bize ayrılmış masaya geçene kadar onlarca kişiyle konuşmuş olmak bir nebze de olsa beni rahatlatmıştı ki içlerinden biri, düğün sahibi olan adamdı, Cesur ile kısa bir görüşme yapmak istedi. Daha ilk anda ondan ayrılmak canımı sıksa da belli etmemeye çalıştım. Şakağıma ufak bir öpücük kondurarak beni bıraktığında etrafımdaki kalabalık sanki üzerime çullanacakmış gibi geldi.
“Sizi masanıza götüreyim hanımefendi,” dedi görevlilerden birisi. Düğün sahibi, Zeki Bey, sanırım kulüple ilgi bir konudan dolayı Cesur’la konuşmak istediği için bizi biraz oyalamıştı ve bu arada diğerleri çoktan içeriye yönelmişti.
Görevli adamın peşine takılmadan önce boğazımı temizleyip omuzlarımı dikleştirdim. Paranoyalarımdan kurtulmam gerekiyordu. Ancak etrafta ailemden birilerinin olabileceğini bildiğim için odaklanmakta zorlanıyordum. Herkese karşı sağlam durabilirdim ama söz konusu onlar olduğunda daima dizlerim titriyordu.
Yürürken üzerime dönen birkaç gözü ve benim hakkımda konuşmaya başladıklarını hissettiğimde duruşumu biraz daha dikleştirip, adımlarımı daha kendinden emin attım. Yapabilirdim. Evet, yapabilirdim. Kimse bana zarar veremezdi. Ailem bile. Çünkü gerçek ailem benimleydi.
Bu şekilde düşünmek beni biraz daha rahatlattı. Diğerlerinin oturduğu masaya ulaştığımda yuvarlak masanın büyüklüğü beni şaşırttı. Çağlayan ailesinin çok tanımadığım birçok ferdi buradaydı. Hatta diğerleri onlarla selamlaşmaktan henüz yerlerine bile geçememişlerdi. Gözlerim masadakilerin üzerinde dolaşırken ikizlerin dayısı Yunus ile göz göze gelince gülümsedim. Adam da sıcak bir karşılamayla bana doğru yaklaşarak elini uzattı.
“Nasılsınız?”
“İyiyim, Deniz, sen nasılsın? Her şey yolunda mı?”
“Her şey iyi, ben de iyiyim, teşekkür ederim.”
Gergin şekilde sağa sola bakındı. “Cesur nerede?”
“Zeki Bey’le birlikte. Birazdan burada olur.” Gözlerimi yeniden şöyle bir etrafta gezdirdim. “Halide Hanım’ı göremedim?”
Adamın çehresine sıkıntılı bir ifade doluştu. Bana doğru biraz daha yaklaşıp yeğenlerine iç geçirerek bakarken hafif kısık sesle konuştu. “Biliyorsun durumları. Gelseydi gerginlik olurdu diye getirmedim.”
Muhtemelen Peri deli gibi korkardı ve bu yüzden Özgür burnundan solurdu. Ayrıca Cesur’un annesine yaptıklarından sonra onunla aynı masaya oturmayı pek isteyeceğimi de sanmıyordum. Gelmemesi isabet olmuştu.
“Siz daha doğrusunu bilirsiniz.”
“Aslında benim de ortalığa çıkacak yüzüm yok ama... katılmasam göze batardım.”
Anladığımı belirtircesine kafamı salladım. “Umarım her şey yoluna girer.”
“Umarım,” dedi sıkıntıyla. Ardından da beni diğerlerine doğru çevirdi. “Aileyle seni tanıştırdılar mı? Muhtemelen bizim tarafla tanışmamışsındır. Şuradaki diğer kız kardeşim, Şenay. Eşi Ferdi. Kızları Sima ve Canan.” Umduğumun aksine Şenay beni sıcak karşıladı. Halide’nin nefretinden biraz bile taşımıyordu. Kızları ise soğuktu, aldırmadım. “Şuradaki Cesur’un halası, Sitare,” diye devam etti.
“Ah, onunla düğünümde tanışmıştım.”
Hoş bir kadındı. Ancak çok yaşlıydı. Şu anda başka şehirde yaşıyor olsa da eski İstanbul hanımefendilerinden olduğunu anlamak için ona bakmak yeterliydi. Bembeyaz saçlarını geriye doğru taramasından, giydiği etekli takımın üzerine taktığı broşlara kadar ince detaylarla doluydu. Onunla kucaklaşıp hâlini hatırını sorduktan sonra ve diğerleriyle de usulünce selamlaştıktan sonra ancak yerime geçebildim. Sağ yanım Cesur için boştu. Diğer koltuktaysa Akın oturuyordu. Yanında Eva vardı. Solumda Özgür oturuyordu. Yanında Peri vardı. Tuna buralarda bir yerlerde ortalığı gözlüyor olmalıydı.
“Abim nerede?” diye sordu Akın yerine geçer geçmez.
“Zeki Bey onunla konuşmak istedi.”
Diğer yanımdansa Özgür, “Hepinizi sikeyim,” diye kendi kendine homurdanıyordu. Onu duymuştum, çünkü dip dibeydik.
“Sorun ne?”
Onu yakaladığım için utanmış görünmedi. “Bana ve Peri’ye tip tip bakıp duruyorlar. Şunların suratlarına baksana memnuniyetsizlik akıyor.”
“Sen hâlinden memnun musun?”
“Evet,” dedi beni şaşırtarak hızla.
“O zaman onlara memnuniyetini göster ki gece boyu sizi konuşarak çeneleri yorulsun,” derken sırıttım.
“Doğru dedin bak,” dedikten sonra etrafına meydan okuyan bir bakış gönderip yanındaki kadının sandalyesini iyice kendisine çekerek belini kavradı. Peri kazık yutmuş gibi gerildi, etrafa kaçamak bakışlar gönderdi. “Bize bakıyorlar,” diye sızlandığını işittim. Kulağım onlardaydı ama sanki odağım başka bir şeyde olmalıymış gibi uzanıp önümde duran sulardan birini aldım.
“Baksınlar, ne olmuş?”
“Belki de beni getirmemeliydin? İstersen birisiyle geri dönebilirim-”
“Saçmalama, Peri. Kendini bir şey sanan birkaç aptal yüzünden karımı neden yollayacakmışım? Bizi birlikte görmekten hoşlanmıyorlarsa onlar siktir olup gitsin.”
Suyu dudaklarıma doğru taşıyarak gülümsememi maskeledim ve onları dinlemeyi bıraktım. Özgür güzel yol kat ediyordu. Biraz ağır ilerliyor olsa da çabaladığının herkes farkındaydı.
Derken gelin ve damadın salona gireceğini belli eden müzik çalmaya başladı. Işık oyunları yapıldı ve salonun giriş kapısı aydınlatılırken diğer alanlardaki ışıklar azaltıldı. Diğer herkes gibi kapıların açılmasını beklerken omuzlarıma konan eller beni olduğum yerde sıçrattı. Kalbim bir anda öyle panikledi ki nabzım yukarıya fırladı. Ancak bir an sonra onun Cesur olduğunu anlayabildim. Üzerime doğru eğilip boynuma, tam da nabzımın geçtiği noktaya dudaklarını bastırdı ve sanırım nabzımın şiddetini hissetti, çünkü gülümsediğini de ben hissettim.
Hiçbir şey söylemeden geriye çekilip masadakilerle kısaca selamlaştı. Yunus’la da selamlaştı ama fazladan tek kelime bile konuşmayarak yanından geçti. Belli ki Yunus daha fazlasını ummuştu, yüzü asıldı. Halasıyla herkesten daha uzun sohbet ettikten sonra yanımdaki sandalyeye yerleşti. Bu sırada müzik hâlâ çalıyor, ışıklar hâlâ giriş kapısına odaklıydı.
“Seninle konuşmak istediği konu neydi?” diye sordum merakla.
“Hava durumunu öngöremedikleri için balayı uçuşları yarına ertelenmiş. Madem şehirde kalıyorlar bunu değerlendirmek için bu gece düğünden sonra bizim kulüpte parti yapmak istediler.”
“Kabul ettin mi?”
“Ettim.”
“Öyleyse bu akşam kulüp açılmayacak. Gece için hazırlanacak.”
“Tuna detaylarla ilgileniyor.”
“En azından gece başlamadan önce bunu istemiş olmaları daha iyi oldu. Yoksa eğlenmeye gelen insanlara karşı mahcup olacaktık.”
Güldü. “Kulüp işleriyle bayağı bayağı ilgilenmeye başladın fırtına.”
“Evimle ilgilenmemde bir sakınca mı var?” derken ben de gülümsüyordum.
“Senindir.”
Bu sırada kapılar nihâyet açıldı ve gelin ile damat göründü. Önlerine serilmiş ışıl ışıl yoldan yürürken heyecanlarını olduğum yerden hissedebiliyordum. Kendi düğünümde sanırım ben de böyle gözüküyordum. Heyecan dolu, pasparlak gülümsemelerle ve hülyalı hülyalı yürüyüşle. Onlara bakarken istemsizce geniş geniş gülümsüyordum. Gözlerim üzerlerindeydi. Nikâhın kıyılması için hazırlanmış, nikâh memurunun beklediği kürsüye doğru adım adım ilerleyişlerini takip ederken bir şey oldu. Gelin ve damatla birlikte hareket eden ışık huzmesi, yürüyüş yolunun diğer tarafındaki masayı birkaç saniyeliğine aydınlatarak geçti ama benim bakışlarım orada kaldı.
Barut’la göz göze geldim.
Bana bakıyordu. Aramızda kaç masa vardı? Saydım, sadece dört masa vardı ve o sadece bana odaklıydı. Dudaklarımdaki gülümseme kademe kademe solup gitti. Önüme döndüm. Soluklarım öyle hızlandı ki bir an için kulaklarımın uğuldadığını bile söyleyebilirdim.
Cesur, Akın ile bir konuda sohbet etmeye devam ederken elini bacağımın üzerine koyarak hafifçe sıktı. Fark etmiş miydi yoksa sadece dokunma ihtiyacından dolayı mıydı bilmiyordum ama gözünde hepten sefil olarak damgalanmaktan çekindiğim için kendimi toparlamak adına bunu bir uyarı olarak aldım. Düşen omuzlarımı yeniden dikleştirdim. Gülümsemeye çalıştım ama onu beceremedim. Çünkü gerginliğim zirvedeydi. Buna rağmen kendimi zorlayarak yeniden o tarafa döndüm. Nikahı kıyılan gelin ve damattan başkasına bakmadım. Gerektiği yerlerde onları alkışladım. Her şey yolundaymış gibi davranma çabam gözlerimin tıpkı mıknatısa çekilen demir parçası gibi yeniden Barut’a kaymasıyla son buldu. Yutkunamadım. Masasında başka kimlerin olduğunu deli gibi merak etsem de ondan başkasına bakmam imkânsızdı. Aynıydı. Aynıydı işte. Ama çok da değişmiş gibiydi.
“Deniz?” dedi Cesur hafif sesini yükselterek. İrkildim. Ona doğru döndüğümde hızla gözlerimi araştırdı. “Bir şey içmek ister misin?”
Masaya içki servisinde bulunulduğunu fark etmem birkaç uzun saniyemi daha aldı. Üzerimdeki sersemliği atmak istercesine kafamı hafifçe iki yana salladıktan sonra konuşabildim. “Şampanya lütfen.”
Cesur’un dikkatli bakışları hâlâ üzerimden çekilmezken oturduğum yerde rahatsızca kıpırdandım. Bu sırada Peri, “Lavaboya gitmem gerekiyor,” dedi karnını tutarak.
Özgür hızla ayaklandı. Bu masadaki herkesin dikkatini çekti. “Gel seni götüreyim.”
“Ben götüreyim,” dedim kaçma dürtüsüyle. Cesur’un bir şey söylemesine fırsat vermeden ayaklanıp Peri’nin koluna girdim. “Bana bırak. Kadınlar tuvaletine seni sokacaklarını düşünmüyorum.”
Özgür istemeye istemeye onayladığında oradan ayrılmak için bir saniye bile beklemedim. Peri her an ağlayacakmış gibi yüzünü ekşitirken, “Herkese rezil oldum,” dedi mahcup şekilde. “Burada kusmamak için tüm gün hiçbir şey yememiştim ama yine de bunu bastıramıyorum.”
“Bu bastırabileceğin bir şey değil ki, Peri. Hamileliğin bir parçası. Ayrıca kimseye rezil olduğun falan yok. Böyle düşünmen çok yanlış. Kimse kusmak üzere olduğunu bilmiyor, lavaboya makyaj tazelemeye gittiğimizi düşün, tamam mı?”
Hızlı hızlı kafasını sallarken sanırım tam sınıra gelmiş olmalıydı ki elini ağzına bastırdı. Paniği iyice arttı. Birlikte daha hızlı yürüyerek lavaboların bulunduğu alana ulaştığımız anda kendisini kabinlerden birine atıp yardım teklif etmeme bile izin vermeden kapıyı kapattı. Sadece birkaç saniye sonra öğürmeye başladığını işittim. İstemsizce benim de midem bulandı. Öğürdü, öğürdü ve yine öğürdü. Sonrası garip bir sessizlik olduğunda tedirgin şekilde kapıya yaklaştım.
“İyi misin Peri? Her şey yolunda mı?”
Cevap biraz uzun süre geçtikten sonra geldi ve sesi titriyordu. “İ-iyiyim... iyiyim.”
“Tamam... bir şeye ihtiyacın var mı?”
Peri bir şey istemediğini belli edercesine mırıldanırken zaten lavaboda olan kadın yanımdan geçerek çıktı ve aynı esnada duyduğum gülüşmeler başkalarının geldiğini haber veriyordu. İçeriye giren iki kadına önce dikkat etmedim ama çok geçmeden onların Halide’nin kız kardeşi olan Şenay’ın kızları olduklarını anladım. İkisi de bana yapay, zoraki gülümsemeler bahşederek aynanın karşısına geçti. Onları görmezden geldim. Açıkçası pek de umurumda değillerdi.
Peri’nin bulunduğu kabinin kolu yavaşça çevrildiğinde tüm odağım oraya döndü. Yanakları hafif kızarmış, gözleri sulanmıştı. Belli ki epey zorlanmıştı. Hiçbir şey yemediği gibi olan ne varsa çıkarmasından ötürü gözüme bir an için ruh misali göründüğünden hızla koluna girme gereği duydum. Lavabo kısmındaki iki kadını fark ettiği anda gözlerine sinen panik netti. Yine de benimle birlikte onların yanına yürüdü ve hızla ellerini yıkamaya koyuldu.
Sima at kuyruğu yaptığı saçlarını düzeltirken, “Bazılarına çok gülüyorum. Hayatlarını cebi dolgun bir adamı avlamak üzerine kurmuşlar,” dedi yanındaki kız kardeşine doğru. Sonra da alayla, küçümseyerek aynadaki yansımadan doğruca Peri’ye baktı. Kaşlarım anında çatılırken bu kez de diğer kız kardeş söze dahil oldu.
“O da bir şey mi? Bunu zaten nişanlısı varken ve evlenmek üzereyken yapanları biliyorum. Ne doyumsuzluk böyle aklım almıyor.”
Peri kaskatı kesildi. Onun söneceğini, hatta ağlayacağını düşündüm ve dişlerimi gıcırdatarak yanımızdaki ikiliye döndüm. Niyetim ağzıma geleni saydırmak ve onlara haddini bildirmekti. Ancak Peri beni şaşırtarak söze girdiğinde öylece kalakaldım.
“Doğru söylüyorsunuz. Bir de evli adamlara hâlâ iç geçirerek bakan kadınlar var. Bence onlar da çok gülünç ve hatta acınası. Öyle değil mi? Nasıl bir çaresizlik, yokluk içerisindeler anlam veremiyorum.”
Peri gibi temiz görünen sessiz sakin bir kadından bu çıkışı beklemiyor olacaklardı ki resmen ağızları açık kaldı. Hakkını vermem gerekirse benim bile ağzım açık kalmıştı. Kız kardeşler apar topar lavabodan çıkarak gözden kaybolduğunda tuttuğum kahkahayı serbest bıraktım.
“Lafı on ikiden yapıştırdın, çok iyiydi.”
“Beni sinirlendirdiler,” dedi biraz utanmış ve biraz da öfkeyle. “Geldiğimizden beri tek yaptığı Özgür’e bakmak, onunla konuşmaya çalışmaktı. Belki yanına yakışmıyorum ama beni görmezden gelmeleri çok ayıptı.”
“Ne kadar güzel olduğunun farkında bile değilsin, değil mi? Sana hayran hayran bakan kaç erkek gördüm eğer saysaydım çoktan elliyi geçmişti. Özgür’ün ne kadar gergin ve stresli olduğundan da mı anlamıyorsun? Adam resmen diken üstünde ve herkese seni sahiplendiğini göstermek adına elinden geleni yapıyor.”
Afalladı. “Ben... şey, ben ortama uyum sağlayamayacağımı düşünüyor sanmıştım. Ailem böyle düğünlere ya da davetlere beni hiç götürmezdi. Katıldığım en büyük düğün seninkiydi ve onda da sürekli Eva’yla hareket ettiğim için sorun yaşamamıştım. Bu akşam farklı. Eva kusursuz bir hanımefendi gibi ve nerede nasıl davranacağını çok iyi biliyor. Bense kendimi sudan çıkmış balık gibi hissediyorum.”
“Asla öyle değilsin. Çok güzelsin, tertemizsin. Sana ufak bir tavsiye vereceğim. Daha sık gülümse, Peri. Çünkü sen güldüğünde erimeyecek birinin olacağını hiç sanmıyorum.”
Şaşkınlıkla kaşları havalanırken gülümsedi. Yanaklarındaki gamzelere kilitlenmiş gibi bakarken, “Kesinlikle tam da böyle,” dedim. Utandı ama gülümsemeye devam etti.
“Abartıyorsun.”
“Dediğimi yap ve Özgür’ün gecesi biraz daha zor geçsin.”
Göz kırptım, o da şimdiden heyecanlanmış gibi elini kalbinin üzerine koyarak kafasını salladı. Lavabodaki işlerimiz bittiğinde kol kola dışarıya çıkmıştık ki koridorda karşılaştığım adam yüzümdeki tüm gülümsemenin solup gitmesine neden oldu. Adım atamaz oldum. Peri de benimle birlikte öylece kaldı. Diğer elini destek olmak istercesine kolumun üzerine yerleştirdi.
Zar zor aklımı dağıtabilmişken yeniden tepetaklak olmak beni sarsarken karşımdaki Gökhan’a tedirgin şekilde bakıyordum. Burada ne işi vardı? Yoksa Barut da yakınlarda mıydı? Etrafı kontrol ettiğim sırada bir adım geriye kaçmaktan kendimi alamadım. Gökhan bunu fark ettiğinde çehresi hüzünle doldu.
“Sadece konuşmak istiyorum,” dedi neredeyse yalvarırcasına. “Lütfen. Beş dakikanı ayırsan yeter.”
Peri, “Ben burada seni beklerim,” dedi kısık sesle. Beni sorgusuz sualsiz Gökhan’a bırakıyor olması karşısında şaşkınlıkla doldum. Bunu hissetmiş gibi sadece benim duyacağım şekilde konuştu. “Sen hastanede kendinden habersiz yatarken onların acılarını, pişmanlıklarını gördüm, Deniz. Artık onlardan sana zarar gelmeyeceğine eminim. Korkmana gerek yok. Eğer abim bana onların sana verdiği değerin birazını verseydi hiç düşünmezdim.”
Sözleri beni cesaretlendirse de kalbim göğsümden çıkıp uçacaktı sanki. Gökhan spor takımın içerisinde her zamanki gibi kendinden emin, istediğini alacak biri gibi duruyordu. Her zamanki gibiydi. Yine de onu incelemekten kendimi alamadım. Bu adam benim diğer amcamın oğluydu, kuzenimdi. Onunla çocukken paylaştığım anılar vardı. Günlerden birinde onun abimle evimizin arka bahçesinde bisiklet yarışı yaptığını hatırlıyordum. Onları pencereden izlemiştim. Çok daha küçüktüm. Anının aklımda kalmasının nedeni o bisiklete binmek için çok fazla heves etmemdi. Şimdi bile o isteği içimde hissedebiliyordum.
Gökhan’a doğru iki çekinik adım attım. Lavabo kısmında olduğumuz için etrafımızda sürekli hareketlilik vardı. Girenler ve çıkanlar bize kısa bakışlar göndermeyi ihmal etmiyorlardı. Ancak benim tek odağım Gökhan’dı. Ne diyecekti? Mahcup, pişman, acı dolu görünüyordu. Özür dilerse ne yapmalıydım? Kalbim her şeye rağmen onların tarafındaydı ama beynim ise özellikle son yaşadıklarımı bana sürekli hatırlatıp duruyordu. Sanki kolayca affedersem çok acınası bir konuma düşecekmişim gibi hissetmekten kendimi alamıyordum.
Gökhan aramızda iki adımlık mesafe kalacak kadar bana yaklaşarak öylece kaldı. Sağa sola meyillendi, önce gözlerime bakmaktan bile çekindi. Bunu fark etmek beni gerçekten sarstı, çünkü en son karşılaşmamızda canımı yakacağını, buna hazırlık olmamı söyleyip durmuştu. Şimdiyse benimle konuşmak bile onun için çok zormuş gibi görünüyordu.
“Deniz,” dedi bir an sonra yutkunarak. Gözleri nihâyet gözlerimi buldu. Buruk, silik bir gülümseme görür gibi oldum, hemen kayboldu. “Nasılsın?” diye sorduktan sonra ağzının içerisinde bir şeyler homurdanıp yüzünü sıvazladı. “Bunu sormadım say.”
Hiç konuşamayacakmışım gibi hissetsem de kelimeler usulca dışarıya döküldü. “Daha iyiyim.”
Yine çehresinde acı emareleri oluşurken birkaç kez kafasını salladı. “Hiçbir şey olmamış gibi karşına çıkıp konuşmak istemem doğru değil biliyorum. Sadece sana bazı şeyleri açıklamam lazım. Sonra sen ne zaman istersen... o zaman beni göreceksin. Gerçi görmek ister misin orasından da emin değilim de... neyse...” Boğazını temizledi. “Bilmelisin ki tüm pislikler benim başımın altından çıktı. Abim başından beri sana zarar verme taraftarı değildi. Hiç istemedi. Sanırım o içten içe senin farkındaydı. Ben... hiçbir şey fark edemedim.”
Kendisine kızar gibiydi. Nasıl anlayamamıştı? Nasıl tanıyamamıştı? Bu sorular benim de aklımdan geçip duruyordu. Onunla net hatırladığım anılar çok sınırlıydı. Evimize pek gelip gitmezlerdi. O zamanlar ailevi meselelerin çok da farkında olmadığım için anlamazdım ama sonradan fark etmiştim ki Güral amcam aileden kendisini uzak tutmaya özen gösterirdi. Sanırım hanemizdeki iğrençlikler başından beri midesini bulandırmıştı. Bu yüzden Gökhan’ı sık görmezdim, görüyor olsam da hatırlamıyordum ama o benden yaşça büyüktü ve beni, benim onu hatırladığımdan daha net hatırlaması muhtemeldi.
“Adamlarımız konuşmaya başlamıştı, herkes bir şeyler söylüyordu. Baskı arttıkça ve abim sessiz kaldıkça bir şeyler yapması için onu zorladım. Harekete geçmemiz gerekiyordu. Evimizi yakmıştınız ve bizim de karşılık vermemiz bekleniyordu,” dedi biraz sinirli sinirli. Öfkesinin onu baskılayan çevresine olduğunun farkındaydım. “Seni aldığımızda abimin asıl niyeti Cesur’u tuzağa çekmekti. Ortalığı ben karıştırdım. İşleri biraz kızıştırmak istedim. Etrafımızın gönlü olsun istedim, aklımı sikeyim.” Sakinleşme umuduyla sağa sola volta atmaya başladı. “Abim hiçbiri olsun istemedi, bana inan. Köpeğe engel olabilirdim olursam adamlar konuşmaya devam eder diye olmadım. Birisi çıktı videoyu atalım diye teklif etti kabul ettim. Diğer olaysa... bizim kontrolümüzde değildi. Duyunca ben de delirdim, gördün orda. Pisliğin, piçin tekiyim biliyorum ama o kadarına asla müsaade etmezdim-”
Güçlükle yutkundum. “Ama videosunu Cesur’a attın,” dedim elimde olmadan suçlarcasına.
Ağır ağır, pişmanlıkla kafasını salladı. “Attım. Çünkü o piç kurusu-” Durdu ve homurdandı. “Kız kardeşimi kaçırdığını öğrenince aklım başımdan uçtu. Ben de onu çıldırtacağını bildiğim için videoyu gönderdim. Yine ben yaptım, abimden gizli yolladım. O net şekilde istememişti.”
İstememişti evet, duymuştum. O kadar çirkinleşmeyeceğini, pis oynamayacağını söylemişti.
“Uyuşturucuyu da ben yaptım. Hepsini, her şeyi ben yaptım. Suçlanacak birisini arıyorsan ben buradayım. Abimi suçlama, Deniz. O ömrünü senin intikamın için harcadı. Çok acı çekiyor. Yaşıyorsun, mucize gibi yaşıyorsun ve tek yapabildiği sana uzaktan bakmak. Bu cezayı hak etmiyor. İstersen beni bir daha hiç görmezsin, karşına bile çıkmam. Ölmüş bil beni ama ona bunu yapma.”
Göğsümün içerisinde boğucu bir his vardı ve gittikçe beni ele geçiriyordu. “Onun yapmamış olması olanlara ortak olmadığı anlamına gelmiyor, biliyorsun değil mi?” dedim yavaşça. Kalbimdeki sızlama çok güçlüydü. Affetmek istiyordum, ona koşmak istiyordum; affedilmezmiş gibi geliyordu, asla eskisi gibi olamazmışız gibi hissediyordum.
“Benden bil, her şeyi benden bil. Benden nefret et.” Dili öyle söylüyordu ama aslında bunu istemediğini gözlerindeki cılız umut ışığından anlamak mümkündü. “De ki bana ölsen ancak içim soğur hemen burada kafama sıkarım.”
“Bana biraz zaman verin,” dedim tek istediğim buymuş gibi.
“Onca zamanı kaybettikten sonra mı?” dedi bu sanki büyük bir gecikmeymiş edasıyla. Sonraysa anladığını belli edercesine kafasını salladı. “Nasıl istersen, Deniz.”
“Artık Nehir demiyorsun. Adım Deniz derken bana deliymişim gibi bakıyordun.”
Omuzları hafifçe düştü. “Keşke sana inansaydım. Cesur’un seni kendisi gibi delirttiğini düşünüyordum. Kendini o kadının yerine koyduğun için sana acıyordum.” Güler gibi bir ses çıkardı. “Bizi düşürdükleri şu hâle bak. Kardeşimize yabancı olduğumuzdan haberimiz bile olmadı.”
İrkildim. Ne demişti o? Kardeşimiz mi demişti? Yeniden söylemesi için istekte bulunmadan önce dilimi ısırmak zorunda kaldım. Kalbim yine şiddetini arttırdı. Gerçekten kardeşimiz mi demişti? Burnum sızladı.
“Sarp Çağlayan’ın seni o evle birlikte yaktığını biliyorduk. Hatta abim seni kurtarabilmek için yanan eve girmeye çalıştı. Kolonlardan biri üzerine devrildi. Kemikleri kırıldı, vücudunda, özellikle sırtında yanıklar oluştu. Günlerce hastanede kaldı.”
O anlattıkça zihnimde Barut’un sırtı yeniden canlandı. Kartal dövmesinin altındaki tenindeki gariplik elbette fark ediliyordu.
“Biliyorsun... Oktay çok müsamaha gösterecek birisi değildi. İyileştiği anda onu eskisi gibi yanında gezdirmeye, kendince eğitmeye devam etti. Abim hiç sesini çıkarmadı. Yaşı büyüdükçe kini de büyüdü. İpleri tamamen eline alana kadar babasına sabretti. Senin intikamın için sessizce, sabırla hareket etti. Tek bilen bendim. Tek yardım eden de bendim. Çağlayanlara neden düşmandı sanıyorsun? Sarp, Filiz, Oktay meselesi yüzünden mi? Senin için düşmandı, çünkü seni Sarp’ın öldürdüğünü biliyordu.”
“Oysa onun tek amacı beni yaşatmakmış,” dedim usulca.
“Bilmiyorduk,” dedi küfredercesine.
Kafamı salladım.
“Üzerimizden çirkin planlar kurulmuş ancak yirmi yıl sonra anlayabildik. Çok geç oldu, çok hata yaptık. Şimdi nasıl olacak hiç bilmiyorum. Gönlüm bizi terk etmemenden yana. Beni boş ver, abimi. Beni affetme onu affet. Her şeyi Gökhan yaptı de, kabul ederim.”
Burukça dudağımın kenarı eğrildi. “Gökhan yaptı mı? Yoksa... Yadigar yaptı mı?”
Gökhan’ın gözleri parladı. Heyecanla bana bir adım daha yaklaştı. “Ne dedin sen?”
“Sana Yadigar diyorduk. Dedemizin adıydı.”
“Ona benziyorum diye.”
Islanan kirpiklerimden yaş akıtmamak için yukarıya bakıp onları hızlı hızlı kırpıştırdım. “Ona benzediğin için mi bilmiyorum, sadece bunu hatırlıyorum.”
“O isimden nefret ediyorum. Kimliğimde yazmıyor bile ama babaannem sağ olsun lakap gibi yapıştırmıştı üstüme. Kocakarı öldü de ancak kurtuldum o isimden ama sen istediğin zaman kullanabilirsin, hiç sorun değil.”
Gökhan’ın adının Gökhan olduğunu ancak abimin Barut olduğunu öğrendiğimde anlamıştım, çünkü evdeyken ondan hep Yadigar diye bahsedilirdi. Kaderimiz öyle garipti ki hepimizin isminde oynamalar olmuştu ve bu basit değişiklikler birçok şeyi zorlaştırmaya yetmişti.
Tam da bu sırada lavabo kısmına Özgür girdi. Telaşlıydı. Sanırım geciktiğimiz için endişelenmişti. Ancak bizi gördüğünde, daha doğrusu Gökhan’ı orada gördüğünde tüm telaşı kayboldu, yerini çatık kaşları aldı. “Senin burada ne işin var?” dedi ters ters. Peri hızla yanıma gelerek, suç üzerinde yakalanmış çocuk gibi bana yapıştı.
Gökhan ona küçümseyen bir bakış gönderdi. “İşeyeceğim birader, yardım mı edeceksin?”
İşte bu önceden tanıdığım Gökhan’dı. Alaycıl, her şeyi tiye alan ve asla umursamayan Gökhan.
Özgür’ün ona çıkışacağını anladığım anda, “Biraz konuştuk hepsi bu. Sorun yok,” dedim hızlı hızlı.
“Ne konuştunuz? Bir derdi varsa neden bizim yanımızdayken değil de tenhada seni buluyor korkak gibi?”
“İşine bak Özgür.”
“Siktir git Gökhan. Ona yaklaşmadan önce bize soracaksın.”
“Siz kimsiniz lan?”
“Biz onun ailesiyiz. Asıl sen kimsin?” dedi ezercesine. Gökhan yumruklarını sıktı. Her an Özgür’e çullanacakmış gibi duruyordu ve Özgür ise onu bu lafın altında bıraktığı için epey keyiflenmiş görünüyordu.
“Gerginlik istemiyorum, lütfen,” diyerek araya girdim.
Gökhan beni işaret etti. “Ona dua et.” Ardından da bana son kez bakıp istemeye istemeye oradan ayrıldı.
Özgür sinirle ellerini saçlarından geçirdi. “Piç kurusu! Hâlâ konuşacak yüzü var amına koyduğumun-”
“Özgür!” dedi Peri şaşkınlıkla. “Yanlış bir şey yapmadı ki bu kadar büyütmene gerek yok. Ben buradaydım, onları izliyordum. Bir sorun olsaydı hemen haber ederdim.”
“Nasıl ederdin Peri? Telefonun nerede?”
Genç kadın gereksiz bir çabayla üstünü kontrol etti ve tabii ki telefonunu bulamayınca kıvranmaya başladı. “Şey... çantamda.” Sonra birden yüzü aydınlandı. “Ama bıçağım vardı. Sorun olsaydı onu kullanırdım.”
Özgür’ün kaşları havalandı. “Ne bıçağı?”
Peri eliyle bacağının iç kısmına dokundu. Pekâlâ, onları iç kısma koymuştuk, çünkü elbisenin duruşunu bozmuşlardı. Özgür’ün gözleri kadının gösterdiği noktaya kayınca yüzünün rengi attı.
“Orada bıçak mı var?”
“Şey... evet?”
“Neden?”
“Belki lazım olur?”
“Belki lazım olur diye oraya bıçak mı koydun?”
“Evet?”
“Sen delirdin mi Peri? Ya düşsen ya kendini kessen ne olacak?
Yanımdaki kadın gerildi. “Neden sürekli düşeceğimden bahsediyorsun ki? Çok mu sakar yürüyorum?”
Özgür elini yüzüne vurdu. “Hay sikeyim. Hamilesin kızım sen. Ya başın dönerse? Ayağında da iki metre topuklular var. Bir de bıçak mı? Sabır Allah’ım, sabır ver bana! Yürü şunu çıkaralım.”
“Neyi?”
“Bıçağı,” dedi dişlerinin arasından ve Peri’yi kolundan tutarak kadınlar lavabosuna soktu. Sadece birkaç saniye sonraysa zaten içeride olan iki kadın kaçarcasına lavabodan çıktı. Özgür kapıyı üzerine vurup kilitledi. Ağzım açık kalmış şekilde izlemek dışında hiçbir şey yapamadım. Dışarı atılan kadınlar Özgür’ün delirdiğinden bahsederken yüzümdeki şaşkınlığı kafamı iki yana sallayarak silmeye çalıştım. Sonraysa kahkaha attım. Peri’ye Özgür’ü zor durumda bırakmanın taktiklerini vermiştim ama sanırım şimdi zor durumda kalan kişi Peri olabilirdi.
Masaya geri döndüğümde Cesur’un sorgulayan bakışlarını bir şekilde geçiştirerek dönen sohbete dahil oldum. Dakikalar öylece akıp gitti. Peri ve Özgür masaya geri döndü. Peri’nin yanakları kırmızı, bakışları utangaçtı. İçkiler tazelendi, danslar edildi, yemekler sunuldu. Ortama ayak uydururken kusursuzdum ama kafa olarak kesinlikle orada değildim. Bakışlarım bir daha Barut'un olduğu tarafa kaymadı. Bir şeyler anlatırken bile aklımda Gökhan’ın söyledikleri dönüp duruyordu. Affedilmek istiyordu, gözlerinde görmüştüm ve bu içimi kıpır kıpır etmeye yetmişti. Olanları bana hatırlatıp duran yanım bile sessizdi. Ben mi sorunluydum bilmiyordum ama affetmek istiyordum. Her şeyin üzerine çizgi çekip kaybettiğimiz yılların acısını çıkarmak istiyordum. Peki beni durduran neydi?
Barut’un Arda olması...
Onu bir düşman olarak tanımıştım, hatta korkmuştum da. Zekiydi, kurnazdı, tehlikeliydi. Başından beri ondan hep çekinmiştim ve şimdi onun abim olduğu ortaya çıkmıştı. Abim... çok tehlikeli bir adama dönüşmüştü. Bana bilmeden de olsa düşmanı gibi davranmıştı. Bu yüzden çok gergindim ve korkularım vardı. Sanki hâlâ ona baktığımda Barut’u görüyordum, Arda’ya ulaşamıyordum. Belki de onunla hiç konuşmadığım için böyleydi. Belki de bir kez konuşsam tıpkı Gökhan’da olduğu gibi yumuşar ve garip bir özlemle dolardım.
Özlem... şimdiden tırnaklarını göğsüme geçiriyordu sanki. Başım benden bağımsız dönerek Barut’un oturduğu sandalyeye kaydı. Önündeki içki bardağına dalgın dalgın bakarken sanki hissetmiş gibi kafasını kaldırıp benimle bir kez daha göz göze geldi. Göğsüme titrek bir soluk çektim. Aramızdaki mesafe ve diğer insanlar beni çok rahatsız etti. Onunla konuşmak istiyordum ama ondan hâlâ çekiniyordum. Neden o harekete geçmiyordu ki? Pişmanlık dolu olduğu için mi? Suçlu olduğunu düşündüğü için mi? Yoksa... o da mı benimle tanıdığı Deniz arasında bağlantı kuramamıştı?
Ben bunları düşünürken Barut’un bakışları arkamdaki bir noktaya kaydı ve hemen sonra bana geri döndüğünde onu birden ayaklanmış şekilde buldum. Tam da bulunduğum masaya doğru yürümeye başladığında kalbim göğsümden fırlayacaktı sanki. Ancak ondan önce başka bir el omzuma kondu. Hafif, narin, biraz da çekinik bir dokunuştu.
“Deniz?” diye seslendi bir kadın. Benimle birlikte yanımdaki herkes ona doğru döndü. Kırlaşmış saçları yüzünün iki yanından aşağıya dökülen kadınla göz göze geldiğim anda içimden bir şey kopup gitti.
“Deniz?” dedi yeniden. Sanki onaylanmaya ihtiyacı vardı.
“Benim,” dedim ama sesim nedensizce titremişti. Kadının maviye çalan yeşil gözlerine bakarken kendimi çalkanan suyun içerisindeymiş gibi hissettim. Neden bu kadar tanıdıktı? “Siz... kimsiniz?”
Ağlıyor muydu? Hayır, sadece gözleri ıslanmıştı. Omzumdaki elini çekip saçlarımı yüzümden geriye doğru ittiği sırada, “Dur bir bakayım sana,” dedi hasretle. “Ne kadar büyümüşsün... ne kadar serpilmişsin... ah benim güzel kızım.”
“Sizi tanıyor muyum?”
Tanıdık bir ses, “Teyze,” dedi hafif kızgınca. İrkildim. Kadın elini benden çekerken hüzünle bir adım geriye gitti. İstemsizce ayağa kalktım. Diğerleri de ayaklandı. Sanki birden salondaki gerilim tırmanmıştı.
“Özür dilerim. Henüz erken olduğu konusunda beni uyarmıştın ama onunla tanışmak istedim. Tıpkı ablamın gençliği gibi, Arda. Neden bana bunu söylemedin?” Sonra yeniden bana doğru döndü. “Ben senin teyzenim canım. Nilgün benim adım.”
O sırada yanımıza Gökhan ve iki adam daha geldi. Teyzem olduğunu iddia eden kadın yabancı iki adama doğru dönerek, “İşte Deniz çocuklar, Yasemin’in kızı, kuzeniniz,” dedi. Öyle heyecanlıydı ki neredeyse elleri titriyordu. Bense bayılacakmış gibi hissediyordum. Gerisin geri arkamda olduğunu bildiğim Cesur’a sokuldum. Kuzenim olarak bahsedilen ikili merakla beni incelerken diğerine göre daha uzun boylu olanı, “Merhaba, ben Dağhan,” dedi. Kumral bir adamdı. Yüzü tıraşlıydı ve gözleri tıpkı annesinin gözlerine benziyordu. Diğer kardeşi ise sadece, “Demir,” dedi. Onun da yüzü tıraşlıydı. Saçları Akın’ınkiler kadar kısaydı ve tek kulağında küpe vardı.
Cesur’un tek yaptığı dik bakışlarını Barut’a çevirmek oldu. Bir şey söylemedi bile. Barut, “Burası uygun yer değil teyze. Daha sonra, tamam mı?” dedi itiraz istemeyen bir tonla. Ancak kadın yeniden bana döndü. Yaklaşmak istediyse de kendini durdurdu.
“Ben Almanya’da yaşıyorum kızım. Bir daha seni ne zaman görürüm hiç bilmiyorum. Lütfen, izin ver seninle biraz hasret gidereyim. Ablamı o kadar andırıyorsun ki...” Dolan gözlerindeki yaşları güçlükle yerinde tutabildi. “Annemin kurtardığı ama buna rağmen hiç göremediğim yeğenimle gerçek anlamda tanışmak istiyorum. Lütfen...”
Çaresizce Cesur’a, Akın’a, Özgür’e ve hatta bir terslik olduğunu düşünerek yanımıza gelmiş olan Tuna’ya baktım. Hiçbiri memnun değildi. Hatta Akın terslememek için zor duruyor gibiydi ki onu durduran Eva’ydı. Koluna yapışmıştı ve ne zaman konuşmaya girişecek olsa ona tırnaklarını geçiriyordu sanki. Sonra Barut’a döndüm. Yanımdaydı. Çok yakınımdaydı. Bana güven verircesine bakıyordu. Neyi, nasıl istersem öyle olacağını garanti edercesine duruyordu.
Konuşmadan önce boğazımı temizleme ihtiyacı duydum. “Siz... anneannemin beni kurtardığını biliyor muydunuz?”
Hızlı hızlı kafasını salladı. “Elbette biliyordum. Ona destek olup yardım etmeye çalışan bendim. Anneni kurtarmayı da çok istemiştik ama olmadı. Terslikler çıktı.”
“Yetimhanede olduğumu da biliyor muydunuz?”
Yine kafasını salladı. “Biliyordum, Deniz. Peki sen beni hatırlamıyor musun? Yetimhaneye gelmiştim, seni görmek için. Bu şehri terk etmeden önce neredeyse her hafta gelirdim.”
Annemin ailesiyle pek görüşmediğimiz için onlara dair tek tanıdığım dedem ve anneannemdi. Elbette bir teyzem olduğunu biliyordum ama hiç yan yana gelmemiştim, Oktay asla izin vermemişti. Anneannemin bizim eve gelmesi bile çok sınırlı şekilde gerçekleşirdi. Bu yüzden onu hiç tanımıyordum. İsmi bile hatıramda kalmamıştı, ancak yetimhaneye geldiğini söylüyordu. Kafamı zorladım. Anıları karıştırıp bulmaya çalıştım. O kadar zordu ki... ellerimi alnıma götürerek hafifçe yüzümü buruşturduğumda, “Her hafta çeşitli hediyelerle gelen bir kadın vardı,” dedi Cesur hatırlamamda bana yardımcı olmaya çalışarak. “Bazen çikolata dağıtırdı, bazen şeker, bazense oyuncak.” Sanki görüntüler zihnimde canlanmaya başladı ama yine de her şey buğuluydu. “Seninle konuşmaya çalışırdı ama ona hiç dikkat etmezdin. Kimseye dikkat etmezdin.”
“Sadece bir çocuğa dikkat ederdi,” dedi teyzem yavaşça. Buruk tebessümüyle bakışlarını Cesur’a çevirdi. “O çocuk sensin, değil mi?”
Cesur kısaca kafasını salladı.
“Beni hatırlamana şaşırdım açıkçası. Kader işte. Bizi sürekli aynı çizgilere çekip durdu.” Kısa bir sessizliğin ardından merakla bir başka konuya değindi. “Annen nasıl?”
Cesur’un gerildiğini hissettim. “Annemi nerden tanıyorsun?”
Teyzem acı bir ses çıkardı. “Onu sana hamile olduğu zamanlardan tanıyorum. Çok uzun zaman önceydi.”
Ve gözlerden biraz uzak olma niyetiyle kendimizi düğünün yapıldığı köşkün büyük balkonlarından birinde bulduk. İki sandalye çekildi, teyzem oturup diğerine de beni çekti. İki oğlu, Gökhan ve Barut onun tarafında dikilirken diğerleri benim arkamda, sağımda solumdaydı.
“Gerçekten seni yeniden görebileceğimi hiç sanmıyordum,” dedi içtenlikle. Elim ellerinin arasındaydı ve sıkı sıkıya tutuyordu. “Almanya’ya taşınırken tamamen seni yalnız bırakacağımı düşündüğüm için çok üzülüyordum ve annem bunun senin güvenliğin için en doğrusu olacağını söyledi. Hepimiz seni unutmalıydık ki böylece dikkat çekmeden yaşayabilirdin.”
Öyle de olmuştu ama ne sıkıntılar çektiğimi hiç unutmayacaktım. Sırf yaşayabilmek için tek başıma bırakılmıştım ve her şeyin eksikliğiyle büyümüştüm. Yirmi sekiz yaşını bitirmek üzereydim ve teyzemle ancak tanışabiliyordum. Yaşayabilmem için işte olması gereken buydu.
“Sonra düğün için İstanbul’a geldiğim sırada, yıllar sonra Arda’yı gördüm ve bana seni bulduklarından bahsetti,” derken ona kısa, hüzünlü bir bakış attı. “Yıllarca ondan bunu sakladığım için çok pişman hissediyorum ama söyleyemezdim. Eniştem olaylardan sonra onu bir daha bizimle görüştürmedi. Tamamen kendi tarafına çekti ve istediği gibi şekillendirdi.”
“Bana biraz güvenmiş olsaydınız, sadece biraz, onu çok daha erken bulabilirdim,” dedi Barut elinde değilmiş gibi kızgınca. Cümlelerinde saklı olan bir ifade vardı ki ta içimde anlam kazanmıştı.
Tüm bunlar olmadan önce onu bulabilirdim.
Teyzem, “Üzgünüm oğlum, burada bile yaşamıyorum. Seninle yıllardır görüşmedim, beni hiç arayıp sormadın. Neler düşündüğünü, planladığını nerden bilebilirdim ki?” dedi sessiz kaldığı için mahcup bir tavırla. “Annemin de dediği gibi tıpkı babana benzediğini düşünüyordum. Özür dilerim, hakkında yanıldığımı ancak fark edebiliyorum.”
Barut önemli değilmiş gibi kafasını sallayarak geçiştirdi ama önemli olduğunun herkes farkındaydı.
“Anneannem beni de çok tembihlemişti, ondan uzak durmam için,” dedim usulca. “Yetimhaneden çıktığım anda onu aramaya koyulmamışsam bu anneannemin sözleri yüzündendi. Beni çok korkuttu. Eğer yaşadığımı öğrenirlerse beni öldürmek için ilk harekete geçecek kişinin o olduğunu söylemişti.”
Barut bunu duyduğunda sanki tüm sabrını kaybetti. Bize arkasını dönüp sağa sola giderek volta atarken birkaç kez yüzünü sıvazlasa da yatışamadığını görüyordum. Nihayetinde dönüp teyzeme doğru hiddetle parmağını sallarken, “İşte bunu yaptığınız için sizi asla affetmeyeceğim! Kardeşimi benden ayırdığınız yetmemiş gibi onu benden uzak tutmak için de elinizden geleni yaptınız,” diye bağırdı.
Teyzem ağlayacak gibi oldu. Herkes bir şeyler yapmıştı ve tüm yük onun omuzlarına yıkılmıştı sanki. “Babanı tanımıyormuş gibi konuşma lütfen. Elimizdeki tek yol Deniz gerçekten ölmüş gibi yapmaktı. Evet, hatamız sen oldun. Bilemedik. Çünkü baban seni bizden kopardı. Görüşmemize asla izin vermedi. Sanki bizi hayatından tamamen silmişti. Onun gibi olduğunu düşünmek dışında elimizde başka bir şey yoktu. Dediğim gibi sen de bizimle hiç iletişime geçmedin-”
“Siz beni hiç arayıp sordunuz mu? Ben de çocuktum daha teyze,” dedi biraz isyan eder gibi. O an bu ayrıntının gerçekten farkına varmak adeta içime oturdu. “Beni adını anarken bile yüzünüzü buruşturduğunuz adamın eline bıraktınız. Üstüne de onun gibi olmakla yaftaladınız. Yıllarca ne yaşadım umurunuzda olmadı. Biliyorum babam engeldi ama sizde de hiç çaba yoktu.”
Kaburgalarımın arasında onun için, heba olan çocukluğu için yoğun bir acı oluşurken, Gökhan kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak hoşnutsuz şekilde söze karıştı. “İşlerine öyle gelmiştir abi. Çünkü Deniz’le görüşüyor olsaydın bu tehlikeli olurdu.”
Teyzem karşı çıkmadı. Gözyaşlarını usulca kurularken sessiz kaldı. Buna şaşırmadım. Anneannemin yerinde olsaydım sanırım ben de bu şekilde kesip atmaya çalışırdım. Acıydı evet ama olması gereken buydu. Diğer türlü çoktan Oktay beni yakalamış olurdu.
“Ama kader işte,” dedi Gökhan biraz alayla soğukça. “Herkes yıllarca bir şeyleri sakladı durdu ama her şey bir şekilde ortaya çıktı. Şimdi Deniz’in yaşadığını Oktay da biliyor, herkes biliyor. Siz sadece olacak olanı ertelediniz. Yoktan yere onca yıl kaybettik. Şu hâlimize bak, yabancı olduk birbirimize.”
Teyzem burnunu çekip bilgin bir tavırla ağır ağır kafasını sallarken iki adamın öfkesini de oldukça sakin karşıladı. “Siz o zamanlar çok gençtiniz, Gökhan. Oktay’ın karşısında duramazdınız. Ama şimdi onun karşısında durabilirsiniz. Güçlüsünüz, söz sahibisiniz. Kolayca susturulup bir köşeye atılamazsınız. Üç gün sonra bu şehri terk edeceğim ve gözüm asla arkada kalmayacak, çünkü Deniz’i koruyacağınızı biliyorum. O artık tehlikede değil. Güzel bir ailesi var,” derken Cesur’a, arkamda kalan diğerlerine ve sonra da kendi arkasında kalanlara baktı. “Artık yalnız değil,” dedi, ağlamamak için kendimi kasmak zorunda kaldım. Uzanıp avucunu yanağıma sardı. “Oktay artık ona zarar veremez.”
Durduramadığım bir damla yanağımdan süzüldüğü sırada onu usulca kuruladı. “Ağlama güzel kızım. Kaderin anneninki gibi olmayacak. O adam sana ömür biçemeyecek, canını yakamayacak. Ablamı mahvetmesine sesimizi bile çıkaramadık ama aynı şeyi sana yapmasına ne ben izin veririm ne de buradaki herhangi biri.”
“Annemi daha önce kurtaramaz mıydınız?” dedim biraz isyan edercesine. “Ona öyle kötü şeyler yaptı ki... onu o kadar kırdı ki... İntihar ederken ondan kurtulduğu için mutluydu. Ben annemi bir kez gülümserken gördüm. Göğsüne bastırdığı silahın tetiğini çekmeden hemen önceydi.”
“Bunları yaşamanı, izlemeni asla istemezdim canım,” dedi beni kucakladığı sırada. “Ablamın katlandığı eziyetleri çok sonradan öğrendik. Hoş... başından beri bilseydik de babam ölene kadar müdahale edemezdik. Deden de biraz Oktay gibi bir adamdı. Ablamın koca evinden geri dönmesine asla müsaade etmezdi. Orada ölmesini yeğlerdi ama çıkmasına izin vermezdi. Belki biliyorsundur evlilikleri iki ailenin güç birleştirmesine dayanıyordu. İki taraf da ablamın bu anlaşmayı bozmaya yanaşmazdı.”
Geri çekilerek ondan ayrıldım. Çehresinin her santimini araştırırken, “Oktay’ın başka bir kadını sevdiğini biliyor muydun?” diye sordum.
“Bir şeyler hep anlatıldı ama ben o adamın gerçekten birini sevebileceğine inanmıyorum kızım. Onun dünyası tamamen kendi hiyerarşisinde dönüyor. Ama evet, bunu duydum. Sevdiğini değil, peşinde olduğunu duydum. Adı... Filiz’di. Sarp Çağlayan’ın sevdası ve...” Gözleri benden kayarak Cesur’u buldu. “Onun annesi.”
Cesur, “Annem hakkında neler bildiğini bilmek istiyorum,” dedi. Sabırsız tavrı teyzemi hafifçe gülümsetti.
“Çok güzel bir kadındı. Güçlüydü. Gerçekten ona imrenmiştim. Çabasına, vazgeçmeyişine...” Hüzünle iç geçirdi. “Onun Oktay’dan kaçtığını nereden bilebilirdik ki?”
Akın'ın, “Umarım bunda parmağın yoktur, inşallah yoktur,” diye kendi kendine konuştuğunu işittim. Kimden bahsettiğinin üzerinde bile düşünemedim ama sesi kızgındı.
“O zamanlar biz Yalova’da ev yaptırmıştık. Sürekli oraya gidip geliyorduk. Ev bittiğinde temizliğini yapması için sağa sola haber salmıştı annem. Birkaç kadın hemen geldi. Filiz de onlardan biriydi. Günlerce gidip geldi, diğer hepsinden iyiydi. Annemin dikkatini çekti tabii. Onunla sık sık sohbet eder olduk, bizimle daimi çalışmasını istedik ve bir zaman sonra öğrendik ki hamileydi. Altı ya da yedi aylık olması lazım sanırım ama karnı yok gibiydi. Kıyafetlerle saklıyordu evet, ama doğru dürüst beslenmiyordu da. Sürekli diken üstündeydi. Gözleri hep yolu gözlerdi. Birini beklediğini düşünürdüm ama sonradan anladım ki peşindekilerden dolayı öyleymiş.”
Cesur’un annesi, anneannemin evini temizlemeye gitmişti, öyle mi? Kader onları nasıl denk getirmişti? Mucize gibiydi.
“Hatta bir gün ablamlar geldi Yalova’daki o eve. Babaannen ve Arda’yla birlikte. Ablam iyi tabii o zamanlar, hiç belli etmiyor hâlini. Oktay’ın da gelmesini bekliyorduk ama Allah korumuş, işleri mi ne vardı gelmedi o gün. Filiz’in doğurmasına az kalmıştı, eli kulağındaydı ama yine de durmaksızın çalışıyordu. Biz en azından sadece mutfakta kalmasını istediğimiz için yemeklerle ilgileniyordu. Hiç unutmuyorum o anı,” derken öylesine dalgındı ki geçmişinde saklanan hatıraların arasında gezindiğini ona bakan herkes anlayabilirdi. “Arda su istedi. Bağırarak mutfağa koşturdu. İki yaşlarında falandı ve yerinde durmuyordu. Ablam ve ben koştur koştur peşinden gittiğimizde Filiz’i yere diz çökmüş ona su içirirken bulduk. O zaman hiç anlamadım ama ablam Filiz’e uzun uzun baktı. Hiç ses etmedi. Bilmiyorum, belki de anladı onun Oktay’ın aradığı kadın olduğunu. Hiç emin olamadım, çünkü hiç konuşmadı, tek kelime etmedi. Sadece ona baktı. Üzülür gibi, acır gibi... o anki hâline binaen öyle olduğunu düşünmüştüm ama belki de ona acıması Oktay’ın onu istemesinden kaynaklıydı. Gerçekten bilmiyorum.”
Annem, belki de biliyordu. Oktay ona hiç değer vermediği için belki de Filiz’den bahsetmişti. Ya da annem ipuçlarını yakalamıştı. Bir şekilde Filiz’in Oktay’ın asıl istediği kadın olduğunu öğrenmiş olabilir miydi gerçekten? Peki neden işte burada diyerek onu Oktay’ın önüne atmamıştı? Atsa kendisini kurtarırdı, değil mi? Neden? Filiz’in de kendisi gibi olmaması için mi? Kendisi gibi Oktay’ın pençelerine düşmemesi için mi? Yoksa ne olursa olsun o pençelerden asla kurtulamayacağını bildiği için mi?
“Gidip Filiz’in karnını sevmiştin, Arda,” dedi teyzem küçük bir gülümsemeyle Barut’a döndüğü sırada. Ben de ona baktım ve irkildiğini yakaladım. Sanırım Cesur da irkildi. İkisinin ilk tanışmalarının böyle olduğunu kim bilebilirdi ki?
Buz gibi bir sessizlik oluştuğu için teyzem boğazını temizleyerek devam etti. “Ablamı belki de son dışarıya çıkarışları oydu. Sonradan ne zaman çağırsak bir bahaneleri oldu. İstanbul’da evlerimiz yakın sayılırdı ama yine de onu göremezdik.” Bu kez sıkıntıyla iç geçirdi. “Derken biz yine Yalova’dayız, ramazan bayramıydı. Tatili orada değerlendirmek istemiştik. Gittik ki Filiz yok. Sorduk soruşturduk kimseden ses çıkmıyor. Annem çok endişelenmişti onun için. Günler geçti. Bir gün sabahın erken saatlerinde geldi, kucağında bebeğiyle. Hiç unutmayacağım günler arasında o gün. Gözyaşları hiç durmuyor, derdini anlatmıyor. Vaktim yok, gitmem lazım deyip duruyor. Korkudan yerinde oturamıyor bile. O gün bebeğini annemin kucağına bıraktı. Annemin yetimhanelerle ilgilendiğini zaten biliyordu. Boynunda bir kolye vardı. Onu çıkarıp bebeğinin boynuna doladı. Adı Sarp dedi. Bize emanet edip kaçar gibi gitti. Bir daha ondan hiç haber alamadık.”
Cesur’un sandalyemin sırt kısmına elini koyduğunu hissettim. Ahşabı avuçlarının arasında sıktı, sıktı, sıktı.
“Annem kolyeyi incelediğinde anladı. İşçiliğinden, simgesinden onun Sarp Çağlayan’ın aradığı kadın olduğunu anladı. Sustu, neden mi? Çünkü mesele çok karışıktı. Halide’de bu işin içerisindeydi. Bir şekilde öğrendi annem. Anladı ki bebek ortaya çıkarsa Halide ne yapar ne eder onu öldürürdü. Bu yüzden apar topar, babamdan da gizli saklı onu Gülbahar Hatun’a yerleştirdi. Bir umut hep bekledi Filiz geri dönerse diye ama dönmedi. Her yerde araştırdı, haber saldı, bulsa onu koruyacaktı ama kadın izini kaybettirmişti. Sonradan anladık Halide ve Oktay’dan kaçıyormuş. Annem uzun zaman sonra ondan haber alabildi. Eski Filiz’den geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sarp Çağlayan’dan oğlunu bir süre sakladık ve sonra senin korunman karşılığında geri verdik ama Filiz’i bulduğumuz an annem Sarp Çağlayan’ı aradı. Başka anlaşmalar olmadı. Filiz’i bulunduktan sonra hiç görmedim ama annemin morali öyle bozuktu ki iyi olmadığını anlamak zor değildi. Umarım şimdi çok daha iyidir.”
İyi bakılıyordu ama iyi miydi işte orası tartışılırdı. Akın’ın balkonun tırabzanlarını tekmelediğini gördüm. Ardından da ellerini tırabzanın üzerine birkaç kez vurdu. “Çıkma ulan işte, çıkma her işin altından!” dedi boğukça, öfkeyle. Ancak anlayabildim. Annesine kızıyordu.
“İşte annenle tanışma hikâyem bu, Sarp,” dedi teyzem.
“Onun adı artık Cesur,” diye düzelttim.
“Ah, üzgünüm. Hâlâ öyle olduğunu sanıyordum.”
Önemi olmadığını belli edercesine kafamı salladım. Bu nasıl işti aklım almıyordu. Cesur’u anneannem yetimhaneye yerleştirmiş, bildiği hâlde herkesten saklamıştı. Ancak günün birinde ben tehlikeye girdiğimde onu takas olarak kullanmıştı. Bu kez Cesur’un babası beni korumuş ve kendi oğlundan bile saklamıştı. Çevremizdeki herkes entrikalar çevirmişti. Herkesin eli kirliydi. Ancak günün sonunda birbirimizin yanındaydık. Bu şimdi gözüme çok, çok, çok daha kıymetli geliyordu.
Ansızın duyduğum havlama sesi beni olduğum yerde sıçratırken panikle irileşen gözlerim doğruca Barut’un mavi hareleriyle kenetlendi. Korkumu gördü. Bundan nefret etti ama korkumu gördü. Köpek yeniden havladı. Sesin geldiği tarafa döndüğümde bize doğru koşuşturan köpeği gördüm. Küçük ve aslında sevimli bir kanişti ama o an benim için asla sevimli değildi. Benim için bana saldırmaya gelen, salyalarını akıtan, hırlayan, dişlerini gösteren vahşi bir köpekti. Oturduğum yerden öyle bir fırladım ki teyzem şoka girdi. Herkes aynı anda sakin olmamla ilgili bir şeyler söylerken Barut ve Gökhan’ı epey yakınımda görmek beni daha çok korkuttu. Hatıralar sahne sahne zihnimde canlandı. Onlardan kaçmaya çalıştım. Bunu fark ettikleri anda durdular. İkisi benden uzakta durdu, çehreleri acı bir çaresizlikle kaplıydı ama sanki hâlâ üzerime geliyorlardı.
Sonra Cesur yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözlerimin odağı hâlâ köpekteydi. Kuzenim olduğunu daha yeni öğrendiğim Demir köpeği tasmasından yakalamış seviyordu ve tavrıma garip garip bakıyordu. Köpek havlamıyordu, kuyruğunu sallayıp şebeklik yapıyordu. Peki benim duyduğum vahşi havlamalar nereden geliyordu? Anılarımdan mı?
“Deniz, bana bak, ben buradayım, sorun yok, bana bak fırtına, sorun yok. Sana zarar vermesine izin vermem. Sakin ol, hadi derin bir nefes al. Hadi Deniz.”
“Biz yanındayız,” dedi Özgür, sesi yatıştırıcıydı. “Korkma, sadece bir yavru.”
“Dişlerini sökerim onun,” dedi Akın, sesi saldırgandı. “Götürün şu iti buradan.”
Göremesem de Tuna’nın hareketlendiğinin farkındaydım. Yüzümü Cesur’un göğsüne gömerek orada saklanmaya çalıştım. Teyzem birkaç kez telaşla neler olduğunu sordu ama kimse ona cevap vermeyince o da beni sakinleştirmeye çalıştı. Yumuşak ellerinin sırtımda dolaştığını hissettim. Annem bir kez bile bunu bana yapmamıştı. Bir nebze sakinleştiğimi düşündüğüm o anda çok tanıdık bir ses kulaklarıma ulaştı.
“Bystry seni yaramaz köpek,” dedi yoğun Rus aksanlı bir adam. Elbette o Sergei’den başkası değildi. “Kusura bakmayın millet, Bystry adını bile yerinde duramayışından aldı.” Sonra bir hata yaptığını fark etmiş gibi tavır takındı. “Ah, yoksa aile toplantısını mı böldük? Üzgün olduğumu bilin.”
Üzgün falan değildi. Bilerek gelmişti. O köpeği de bilerek getirmişti. Emindim ki düğüne kocaman bir Rottweiler sokabilseydi onu getirirdi. Cesur kulağıma doğru eğilip, “Ona bu zevki verme, Deniz,” dedi kısık sesle. “Yapabilirsin. Karşısında durabilirsin. Ben yanındayım. Sana zarar gelmesine asla izin vermem biliyorsun.”
Peş peşe birkaç kez yutkundum. “Prenses?” diye seslendi Sergei. Damarlarımdan soğuk bir his aktı. “Yoksa kız kardeşimin kötü bir anına mı denk geldim?”
Barut, “Siktir git buradan,” diye köpürdü. Onun benden kız kardeşi diye bahsetmesine dayanamıyormuş gibiydi.
Dişlerimi sıktım. Onunla baş edebilirdim, onunla baş edebilirdim, onunla baş edebilirdim. Titreyişimi bastırmaya çalışarak yavaşça Cesur’un göğsünden ayrıldım. Ne kadar maskelemeye çalışsam da elbette beni nasıl etkilediği anlaşılıyordu.
“Burada istenmiyorsun,” dedim sıkılı çenemle.
Teslim oluyormuşçasına ellerini kaldırdı. “Pekâlâ pekâlâ gidiyorum, keyfinize bakın. Bystry, gel oğlum.”
Köpeğin tasmasını Demir’in elinden aldığı sırada Akın, “Bir daha onu elinden kaçıracak olursan o tasmayı sana takarım,” dedi aynı saldırgan tutumuyla.
Sergei sırıttı. “Ah, sanırım onu sıkı tutacağım. Keyifli akşamlar millet.”
Ve gitti. Geldi, ufacık bir köpekle beni mahvetti ve gitti. Barut’un, “Deniz-” dediğini duyduğum anda irkilerek yeniden Cesur’a döndüm ve resmen yakardım.
“Gidelim. Lütfen gidelim.”
×××
Sahil kenarında yürüyüş, ardından içli köfte yemeye gittikten sonra kulübe geçip biraz da Filiz’in yanında oyalandık. Bana kalsa düğünün üzerinden sanki günler geçmiş gibiydi ama akıp giden sadece ve sadece iki saatten biraz fazlaydı. Keşke saate dikkat etseydim. Çünkü henüz gece yarısına bile ulaşmadığını görmüş olsaydım dışarıda biraz daha oyalanmanın yollarını arardım. Şimdiyse yapacak hiçbir şey kalmayınca yatak odasına geçmiştim. Odanın içerisinde ağır, gergin adımlarla yürüyordum. Cesur da arkamdaydı. Kapıyı kapattığını duyduğumda yutkundum. Yatağın ayakucuna ulaştığım sırada omuzlarımdaki kürk şalın yere düşmesine izin verdim. Cesur’u hemen arkamda hissedince bir kez daha yutkundum.
Ellerini bana dolayıp karnımın üzerinde birleştirirken yüzünü boynuma gömerek kokumu içine çekti. “Duş almak ister misin?”
Kafamı kısaca iki yana salladım. Aslında duş iyi olabilirdi ama muhtemelen o birlikte duşa girmekten bahsediyordu ve ben hâlâ vücudumu görmesini istemiyordum.
“Daha iyi misin Deniz?”
“Hı-hı,” diye bir ses çıkartarak kafamı salladım. Gerçekten onunla vakit geçirmek iyi gelmişti. Apar topar düğünden ayrıldığımız için teyzeme doğru dürüst açıklama bile yapamamış olmak canımı sıksa da Sergei ufak bir köpekle tüm keyfimi kaçırmış olsa da şu anda kafamı toparlamıştım.
“Buraya ilk geldiğimde sizin köpeğiniz vardı,” dedim vücuduma gerginleşmemesi için emirler yağdırdığım sırada. Normal bir şeyden bahsediyormuş gibi konuşmaya çalışıyordum. Zaten konu çok normal bir şeydi, ancak yaşadıklarımdan sonra benim için normal olmaktan çıkmıştı işte. “Onu daha hiç görmedim?”
“Herkül?”
“Adı bu muydu?” derken sesim homurtu şeklinde çıktı. Gerçekten de kocaman bir köpekti ve bu isme uyuyordu.
“Özgür’ün köpeği o. Köşkün arka bahçesinde kalıyor. O akşam bilerek buraya getirmişti. Birinin kulübe paket sokacağını biliyorduk.”
Kulüpte üzerime atlamak için çırpındığı anları hatırladığımda ürperdiğimi belli etmemek için gerçekten çaba gösterdim. “Onu bir daha görür müyüm?”
“Görmeyeceksin,” dedi netçe.
“Tamam...”
“O piç kurusu karşılığını alacak, fırtına.”
Tehlikeli ve kendinden emindi. Ciğerlerime titrek bir soluk çekerek tekrarladım. “Tamam...”
Sonra ansızın sıcak dudaklarının boynumda gezinmeye başladığını hissettim. İç çekmemek ve ona daha fazla yer açmak adına kafamı diğer tarafa eğmemek için resmen kendimle savaş verdim.
“Rahatla,” dedi kısık sesle kulağıma doğru. “Çok gerginsin.”
“Pek değilim aslında,” dedim çaresiz bir çabayla. “N-ne zaman düğün biter? Sanırım yakında burada olurlar.”
“Onlarla işimiz yok.”
Parmakları elbisemin sırtında kalan fermuara dokunduğunda zihnimde alarmlar çalmaya başladı. Onu itme dürtümle savaşmaya çalışırken fermuarın geçen her saniyede aşağıya doğru çekildiğini hissetmek beni tetikledi. Kollarının arasında hızla dönerek avuçlarımı sert göğsüne bastırdım. Onu geriye doğru itmeye hazırdım, ancak göz göze geldiğimizde, bana alev alev yanan gözlerle baktığını gördüğümde güçlükle yutkunabildim. Ona eziyet çektiriyordum. Günlerdir bunu yapıyordum. Dokunuyordu, bir bahane bulup kaçıyordum. Sarıldığında bile gerilmeye başlamıştım. Yanında soyunup giyinmiyordum. Sürekli uzun kollu kıyafetler ve pantolonlar tercih ediyordum. Duş alacağım zamanları onun odaya dönemeyeceği anlara denk getirmeye çalışıyordum. Fark ediyordu, sadece sessiz kalıyordu. Şimdiyse arzudan yanıyor gibiydi. Sanki yeniden bir bahaneye sığınacak olsam aramızdaki bu şey patlayacaktı ve tartışacaktık. Bunu asla istemezdim. Bu yüzden kendime sakin olmayı emrederek harekete geçtim.
“Ya geldiklerinde seni ararlarsa?” diye sorarken parmaklarım yavaşça gömleğinin düğmelerine kaydı. Ceketini çoktan çıkarmıştı. Birinci düğmeyi çözüp ikinciye geçtim. Nefesim birden hızlanırken dikkatle beni izliyordu.
“Aramazlar,” dedi yutkunduktan sonra.
“Zeki Bey eminim ki seni görmek ister.” Diğer düğmeleri de çözerek gömleğinin önünü tamamen açtım ve ellerimi doğrudan çıplak teninde gezdirmeye başladım. Her dokunuş, elimin altındaki kasların her kıpırdanışı bana onu ne kadar özlediğimi hatırlattı.
“Onunla konuşulacak başka bir şey yok.”
Ellerimi omuzlarına tırmandırıp gömleğin aşağıya düşmesini sağladım. Bana yardım ederek kalanını tamamladı ve onu üzerinden söküp yere attı. Heybetli vücudu her zamanki gibi güçlü görünüyordu. Gerçekten iri bir adamdı. Sert, gergin göğsüne yüzümü yaklaştırıp dudaklarımı değdirdim, keskin bir soluk aldı. Küçük öpücükler çok zararsız görünüyordu ama her saniye daha çok gerilen tenine yayılan elektriği netçe hissedebiliyordum. Minik öpücükleri, kaçamak dokunuşları göğsünün her yanına bırakırken heyecandan titremeye başlayan ellerim kayarak kemerine doğru gitti. Bir öpücük daha kondurdum ve kemerin tokasını açtım. Bir öpücük daha ve kemeri belinden çekip aldım. Bir öpücük daha ve pantolonunun düğmesini çözdüm. Bir öpücük daha ve fermuarını açtım.
[BU KISMIN TAMAMINI WATTPAD VE INKSPİRED ÜZERİNDEN OKUYABİLİRSİNİZ]
×××
Sergei güçlükle gözlerini açtı. Görüşünü netleştirmek adına birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Başında uyuşuk bir his vardı. Dün geceki düğünde biraz içmişti ama fazlaya kaçmadığından emindi. Saatlerce aynı şekilde kalmış gibi sızlayan bedenini gerindirmek adına hareket etmek istediğinde engellerle karşılaşınca kaşları hızla çatıldı. Kollarını çekmeye çalıştı ve zincir seslerini duydu. Zihni bir anda berraklaşırken kafasını çevirip yatağın başlığına kelepçelenmiş bileklerine baktı. Dün gece bir kadınla tanıştığını hatırlıyordu. Güzel, seksi ve iyi kalçaları olan bir kadındı. Onunla bu otelin odasına gelmişti ve onu saatlerce becermişti. Verdiği zevklerin arasında kendisini zincirlemenin olduğunu hiç hatırlamıyordu. Üstelik kadın hangi cehennemdeydi onu da bilmiyordu.
Adını çoktan unuttuğu kadının banyoda olabileceğini düşünerek ona seslenmeyi planladığı sırada boynundaki baskı dikkatini çekti. Aşağıya baksa da ne olduğunu göremedi ama boynuna bir şey dolanmış gibiydi. Kahretsin, bu kez sapkın zevkleri olan bir kadını avlamış olmalıydı.
“Hey, bebeğim. Güzel kıçını buraya getir lütfen.”
Sessizlik. Aldığı cevap kupkuru bir sessizlik oldu. Bunun üzerine kafasını yastığa bırakıp homurdandığı sırada gözlerini tavana dikti. Hayır, orada tavan yerine kocaman bir ayna vardı. Mükemmel vücudunun yatağa kelepçelenmiş hâlini netçe görüyordu.
Ve boynuna bağlanmış köpek tasmasını da.
O an neler olduğunu anladı. Geceyi birlikte geçirdiği kadın bir tuzaktı. Peki bu tuzağı ona kuran kimdi? Cesur mu yoksa Barut mu? Sinirle karışık kahkaha atarken, “Piç kuruları!” diye bağırdı.
Nasıl kurtulacağını dert etmekten çok kimin planı olduğunu anlamaya çalıştığı esnada bulunduğu odanın kapısı ardına kadar açıldı. Gelen Barut’tan başkası değildi. Kapının eşiğinde durup ellerini ceplerine tıkarak bir müddet yatağa zincirlenmiş olan adamı inceledi. Gördüğünden memnun kalmış şekilde dudağının kenarı kıvrılırken mavi gözlerinde tehlikeli parıltılar vardı.
Sergei onu gördüğünde şaşkın bir nida çıkararak, “Bu eserin sahibi sen miydin kuzen? Oyum Cesur’dan yanaydı oysa,” dedi sırıta sırıta. Sanki zincirlenmiş olan o değil de bir başkasıydı. Rahatlığı insanı delirtecek kadar fazlaydı.
“Ben eseri görmeye geldim sadece,” dedi Barut da aynı onun kadar durumdan eğleniyormuş gibi. “Kuşlar bana yatağa bağlandığını söyleyince kendi gözlerimle bundan emin olmak istedim kuzen.”
Sergei yapabildiği kadarıyla omuz silkti. “Güzel kadınlara çekilmem benim hatam değil. Sonuçta sağlıklı bir erkeğim ve bilirsin işte, kadınlara pek dayanamıyorum. Özellikle casus olanlara karşı ayrı bir ilgim var.”
“Belli,” dedi Barut, çenesi kaskatı kesildi. Omuzları gerilip, bakışları fevrileşti. Sağ elini cebinden çıkarıp bileğine sarılı duran tasmanın ipini çekiştirdi. Bacaklarının etrafından dolanarak odaya giren Pitbull devasa boydaydı. Saldırmaya hazır görünüyordu. İşte şimdi gülen kişi sadece Barut’tu.
“Ama her seferinde böyle avlanacaksan kaç canın kaldığını iyi hesaplaman gerekecek, çünkü ikisini sadece bir günde kaybettin.”
Ve köpeğin tasmasını çözüp ona saldırması için komut verdi.
×××
“Otel inşaatımızın durumu çok iyi. Son katın betonu bugün dökülecek. Sizin dairenizin yani.”
Eva’yı dinlerken mutfak kısmında bulduğum çubuk krakerden yiyordum. Arada bana garip garip bakıyordu, çünkü az evvel kahvaltı masasından kalkmıştık ve ben iştahla kraker kemiriyordum.
“Orada sizin ve Özgür’ün de dairesi olacak mı?”
Önündeki proje dosyasını karıştırıp başka çizimleri açtı ve görmemi istercesine işaret parmağını çizimlerin üzerine birkaç kez vurdu. “Bak işte burada. En üst kat tamamen sizin. Bir kısmını Cesur abinin annesi için uygun şekilde planlayacağız, daire içerisinden onun kısmına geçebileceksiniz. Alt katı ikiye böleceğiz, karşılıklı iki daire şeklinde yapılacak. Biri bizim, diğeri Özgürlerin.”
“Sonunda gerçek bir evimiz olacak,” derken paketten bir tane daha kraker çektim ve biraz alayla ekledim. “Bir otelin tepesinde.”
“Ne tarafından bakarsan bak havalı. Şehir ayaklarımızın altında olacak ve yan yana kalmaya devam edeceğiz. O köşke yerleşmektense bunu bin kez tercih ederim.”
Benim ve Cesur’un köşke yerleşmesi söz konusu dahi değildi. Halide Çağlayan ölüp gitse bile Cesur’un orada yaşamayı isteyeceğini sanmıyordum.
Ansızın aklıma düştüğünde, “Düğününüz hakkında planın ne Eva?” diye sordum ve irkildiğini yakaladım. Önündeki proje detaylarının bulunduğu dosyayı kapatarak ofladı. Kulüp kısmındaydık. Etraf gece için hazırlanıyordu. Birkaç saat sonra açılış yapılacaktı ve güne çok geç başladığımız için hâlâ uyuşmuş hâldeydim. Dün geceki yoğun birleşmemizden dolayı da olabilirdi tabii.
“Gelinliğim için moda sayfalarını takip ediyorum. Aklımda birkaç model oluştu bile ama henüz karar veremedim. Belki benimle birlikte Paris’e gelirsin ve orada birlikte bakarız. Ne dersin? Belki Peri de bizimle gelir.” Başta çok isteksiz söze girmiş olsa da konuştukça heyecanlanmaya başladı. “Akın için çoktan bir damatlık seçtim. Beyaz bir takım. Kesinlikle görünce burnunu kıvıracak ama onu çoktan onun içerisinde hayal ettim ve başka çaresi yok.” Yüzüne düşen bakır tonundaki saçlarını kulağının arkasına itip telefonunun ekranından bana turistik yerleri göstermeye başladı. “Balayı için bile elemeler yaptım. Kesinlikle yaz tatili olacak. Şu yerlere bak cıvıl cıvıl. Şimdiden bikini siparişleri oluşturdum biliyor musun?”
Ağır ağır kafamı sallarken, “Peki ailene bu durumdan ne zaman bahsedeceksin?” diye sordum. Heyecanı anında kaybolurken yüzü asıldı. Telefonunu kapatıp masanın üzerine bıraktı. Birden öyle morali bozuldu ki sanki çıkmazdaydı, ne yapacağını bilmiyordu.
“Onlara bahsetmeyi düşünmüyorum,” dedi kısık sesle. Duymamı hem istiyor hem de istemiyor tarzında konuşması karşısında kaşlarım havalandı.
“Ciddi misin?”
“Şimdilik planım bu yönde.”
“Peki neden?”
Gözlerini kaçırdı. “Çünkü onaylamayacaklar. Bunu biliyorum. Eminim.”
“Ebediyen evliliğini saklayamazsın Eva.”
Omuzları iyice düştü. Bunları zaten düşünüp planladığını anladım. “Bunu da biliyorum. Gittiği yere kadar artık, Deniz. Yapabileceğim tek şey onlar dünyayı başıma yıkmadan önce Akın’la dilediğim gibi mutlu yaşamak. Sonrası...” Kafasının içerisinde her ne dönüyorsa tüyleri diken diken olmuş gibi çıplak kollarını ovaladı. “Sonrasını düşünmek bile istemiyorum.”
“Bak Akın’ın ters biri olduğunu en iyi sen biliyorsun. Eğer ileride bir sorun çıkacaksa ona şimdiden söylemelisin. Her gün ne zaman patlak vereceğini düşünerek kendini yormaktansa şimdiden konuşmanı tavsiye ederim.” Bunu benim söylediğimi Akın duymuş olsaydı gözleri yaşarırdı.
Başını kucağında birleştiği ellerine eğerek parmaklarıyla oynamaya başladı. Sözlerimi düşünüp tarttığının farkındaydım, ancak bana katılmadığını belli edercesine kendi kendine kafasını iki yana salladı. “Her şeyi elime yüzüme bulaştırmaktan çok korkuyorum,” dediği sırada arka kısımdan Akın’ın çıktığını gördüm. Eva’nın dediğini duyup orada durdu. Peşinden Cesur da durdu. Eva’nın sırtı onlara dönük olduğu için farkında bile değildi.
Gözlerimi Akın’ın üzerinden ayırmayıp ifadesini kontrol ederken konuştum. “Bulaştırmazsın, ben sana güveniyorum. Sevdin, gönlünü kaptırdın, kim buna ne diyebilir ki?”
“Sevdim,” derken usulca kafasını salladı. “Çok seviyorum, Deniz. Onu kaybedersem yaşayamam.”
“Seni kaybetmeyi göze alacağını düşünmüyorum. Boşuna endişeleniyorsun.”
Bana buna tutunmak istercesine umutla baktı. “Yine de ona ailemin onu istemeyeceğini söyleyemem. Yapamam.”
Sanırım bunun için artık çok geçti. Gözlerim yavaşça Akın’a doğru kaydı. Eva bu kez yüzüme baktığı için bunu fark ederek bakışlarımı takip etti. “Akın,” diye çaresizce sayıklayarak ayağa fırlarken elini ayağını nereye koyacağını şaşırmış durumdaydı.
Tam da bu sırada asansörün aşağıya indiğini belli eden ince çınlama duyuldu ve kapılar iki yana açıldı. Peri, Özgür ve Tuna gelmişti. Peri’nin doktor kontrolünden dönüyorlardı. İfadesiz yüzlerini, çatık kaşlarını gördüğümde gerildim. Yoksa kontrolde yolunda gitmeyen bir şey mi olmuştu? Derken asansörden biri daha çıktı.
Tuna boğazını temizledi. “Misafirin var Eva.”
Eva asansöre doğru döndüğünde ve gelen kadını gördüğünde olduğu yerde sendeledi. Eğer sandalyeye tutunmuş olmasaydı, belki de yere kapaklanacaktı. Zümrüt yeşili gözleri dehşetle irileşti. Orada korkuyu gördüm.
“M-mienla...”
“Selam kardeşim,” dedi yeni gelen kadın. “Geri dönmeye hazır mısın?”
×××
Hadi burada bölüm hakkında konuşalım. 🤭 Nasıl buldunuz? Sizce neler olacak?
Sabırla beklemiş olanlara çokça sevgiler 🥰🥰
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.78k Okunma |
4.51k Oy |
0 Takip |
72 Bölümlü Kitap |