
Keyifle okuyun, bizi yorumsuz bırakmayın, çokça sevgiler 🥰🥰🥰
♧
“M-mienla...”
“Selam kardeşim,” dedi yeni gelen kadın. “Geri dönmeye hazır mısın?”
×××
Mienla öylesine kendinden emin duruyordu ki sanki gidiyoruz dediği anda Eva ördek yavrusu gibi onu takip edecekti. Kadını dikkatle inceledim. Kızıl saçlarını sımsıkı bağlamıştı. Dar pantolonu ve kalçalarına kadar inen kabanıyla ilk bakışta göze oldukça sıcakkanlı geliyordu, ancak yeşil gözlerinin derinliklerinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Göründüğü kadar temiz hissettirmiyordu. Eva ile onu kıyasladığımda kesinlikle bundan emin olmuştum. Asla Eva gibi temiz değildi. Onun tehlikeli bir yanı vardı. Henüz göstermiyor olsa da bundan emindim.
“Neyden bahsediyorsun sen?” dedi Akın yanımıza doğru sert adımlarla geldiği sırada. Mienla İngilizce konuşmuştu ama Akın soruyu Türkçe sormuştu. Kadının tek kaşını kaldırarak ona doğru dönmesinden Türkçe bildiği ortadaydı. Zaten üniversite zamanlarında burada olduğunu Eva söylemişti, bu da durumu anlaşılır kılıyordu.
“Mienla...” dedi Eva aynı şaşkınlıkla. “B-beni neden aramadın?”
Kadın Akın’ı hiç umursamadan yürüyüp Eva’nın iki elini tutarak kendisine çekti ve sarıldı. Geri çekildiğinde ona minik bir tebessümle bakıyordu. En azından gözlerine ulaşan bir tebessümdü. Bu kez Türkçe konuşarak, “İşler bir anda değişince arayamadım,” dediğinde Eva irkildi. Hâlâ birleşik duran ellerini ateşe değmiş gibi geri çekti. Bu durum Mienla’nın kaşlarının çatılmasına neden oldu. “Beni gördüğüne sevinmedin mi?”
“Sevindim...” Boğazını temizledi. “Sevindim tabii ki ama... haberim olsaydı çok daha iyi olabilirdi.”
“Artık detayları düşünmene gerek kalmayacak. Bundan sonra seninle ilgileneceğim, tamam mı?”
Bakışlarımız birbirimizin arasında döndü. Mienla hepimizi görmezden geliyordu ve bu durum gittikçe ortamdaki havayı ağırlaştırıyordu. Eva bunun farkındaydı. Bu yüzden de epey tedirgindi.
“Ne zamandır buradasın? Sean da seninle geldi mi?” diye sordu hızlı hızlı.
“Ah, o hâlâ Yunanistan’da ve seninle tanışmayı dört gözle bekliyor.”
Konu yine gitmek üzerinde sabit kalınca Eva daha çok gerilmiş gibiydi. Boğazını temizleyip ablasına yanındaki boş koltuğu işaret etti. “Biraz oturmak ister misin? Yorulmuş gibisin-”
“Ben iyiyim, Eva. Hadi gidip eşyalarını toplayalım. Önce Yunanistan’a gideceğiz ve sonra Sean ile birlikte annemizin yanına uçacağız. Biletlerimizi ayarlamak için fazla vaktimiz yok-”
Akın birden, “Alo!” diye uzata uzata bağırdı. “Ne sikim dönüyor lan burada?”
“Eva?” dedi Cesur, Akın’a nazaran daha sakin bir tonla. Başka bir şey söylemedi ama kadının ismini dillendiriş şekli onlarca soruyu içinde barındırır cinstendi.
Eva sertçe yutkunarak, “Mienla benim ablam,” dedi güçlükle. Elbette bunu hepimiz zaten anlamıştık. “Sanırım benden habersiz bazı planlar yapmış... B-ben de anlamaya çalışıyorum. İzin verirseniz onunla yalnız konuşabilir miyim?”
Akın tam da beklediğim tepkiyi verdi. “Hayır. Burada konuşun ve bu saçma mevzuyu bana açıklayın.”
Mienla adamın buyurucu tavrını gözlerini kısarak karşıladı. Eva’nın dizlerinin titrediğine yemin edebilirdim ama Mienla oralı bile değildi. “Kız kardeşimle bu tonda konuşmayı kes,” diyerek ona çıkıştığında kaşlarım havalandı.
“Onunla istediğim şekilde konuşurum.”
“Tanrım, ne kadar kabasın. Biraz değişeceğini ummuştum ama hâlâ aynısı kadar korkunç bir adamsın.”
Akın’ın kaşları daha çok çatılırken omuzları gerildi. “Yerinde olsaydım kelimelerimi dikkatli seçerdim. Ne kadar korkunç olabileceğimi anladığında pişman olursun.”
“Lütfen,” dedi Eva ikisinin arasına girip ellerini onları durdurmak için uzattığı sırada. Sanırım haklıydı. Ailesi gerçekten de Akın’a karşı ciddi şekilde mesafeliydi.
Mienla, “Burada gerçek bir cehennemde kalmış olmalısın Eva,” dedi sanki ancak durumu kavrayıp aydınlanma yaşamış gibi. Bir an için irkildiğini sandım. İfadesini çabucak toparlayarak yeniden Eva’ya döndü. İhtiyatlı bir bakışla onu kolundan tutarak konuştu. “Artık bitti. Hadi buradan gidelim.”
Akın tüm hiddetiyle söze karışacaktı ki Cesur ondan önce davranınca ağzının içerisinde küfürler homurdanmakla yetinmek zorunda kaldı. “Bu gitme meselesi de nedir? Ne olduğunu anlatacak mısın yoksa kapının önüne konmak mı istiyorsun?”
Mienla bu kez ona gözlerini kısarak baktı. “Kardeşimi eve götürmeye geldim,” dedi sanki epey sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi rahatça. “Bununla sorununuz ne? Yeterince burada kalıp işlerinizi yaptığını düşünüyorum.”
Cesur tehlikeli bir alayla, “Kardeşin, öyle mi?” dedi bundan emin değilmiş gibi. “Neredeyse beş yıldır ortada yoksun, adın bile geçmiyor. Şimdi birden çıkıp kardeş ayağına yatamazsın. Hele de onu düşünüyormuş gibi yapamazsın. Önce burayı iyice anla.”
“Burada kalmayı isteyen oydu,” dedi Mienla kendini savunurcasına. Eva bir şey söyleyecekmiş gibi olsa da sözlerini yuttu ama sindiremediğini yumruklarını sıkmasından anlayabiliyordum. “Ne konuda en başında anlaştığımızdan haberiniz bile yok. O burada kalmayı tercih etti ve ben de sevgilimle olmayı ama günün sonunda eve döneceğimiz konusunda anlaşmıştık.”
Akın hırıltıyla cevap verdi. “Onun.evi.burası.”
“Ah, lütfen. Onu sevdiğinizi anlayabilirim ama bu kadar büyütmenize gerek yok. Kız kardeşimle arama giremezsiniz. Öyle ya da böyle onu götüreceğim-”
“ULAN O BENİM KARIM LAN KARIM!”
Akın öfkeyle patladı. Eva dudaklarını kemirerek Mienla’nın her hareketini incelerken benim de odağım ondaydı. Kadın önce kulaklarının yanlış düşündüğünü sanmış olacak ki bir süre sessiz kaldı. Biçimli dudakları o şeklinde öylece durduktan sonra yeşil gözleri yavaşça kayıp Eva’yı buldu. Onun korkusunu, endişesini netçe gördüğünde ancak durumu kavrayabildi. İçine kesik bir soluk çekip, “Eva?” dedi inanamayışla. Çehresinde ham bir kabullenmeyiş vardı.
“Doğru mu söylüyor?”
Eva cevap veremedi. Cevap etraftaymış gibi sağa sola bakındığı sırada Özgür onun yerine konuştu. “Senelerdir umurunda olmayan kız kardeşini şimdi değerli yapan şey ne gerçekten merak ediyorum. Bunu bize açıklarken sen de sana evlendiğini söylemeye gerek bile duymamış olmasını biraz düşün bakalım.”
Mienla onu duymazdan geldi. “Eva?” dedi sözleri onun ağzından duymaya ihtiyacı varmış gibi.
Eva hızlı hızlı kafasını salladı. “Doğru. Biz... biz evliyiz.”
“Bu adamla?” derken parmağının ucu Akın’ı işaret ediyordu. Tıpkı iğrenç bir şeyi işaret eder gibiydi.
Eva yeniden kafasını salladı. “Onunla.”
Mienla sinirle karışık güldükten kısa bir süre sonra yüzünde patlayan öfkeyi gördüm. Birden bağırmaya başladı. “SEN AKLINI MI KAÇIRDIN? NE DEMEK EVLİSİNİZ? EVA? BANA SENİ BUNA ZORLADIĞINI SÖYLE!”
“Z-zorlamadı,” dedi duyması zor bir sesle. Aslında bir noktada bunu ona dayattığını hepimiz biliyorduk. “Beni hiçbir şeye zorlamadı, tamam mı? Ondan hoşlanıyorum.”
Mienla’nın gözleri dehşetle irileşti. “Bunu söylemedin. Hayır, bunu söylemedin!”
Eva güç alıyormuşçasına yumruklarını sıkmaya devam etti. “Dahası da var. Ona aşığım, Mienla,” dedi az öncekinden daha sağlam şekilde.
“Sen kesinlikle aklını kaçırmış olmalısın,” dedi aynı dehşetle. “Delirdin mi? Bunu nasıl söyleyebilirsin? Aklına ne oldu senin? Bu adamı sevemezsin, Eva. Onunla olamazsın.”
Akın homurdandı. “Neden olamazmış?”
“Çünkü sen onun için tehlikelisin,” diye parladı kadın. “Kız kardeşim sanırım bunu unutmuş.” Sesindeki kınama açıktı. “Seninle olamaz. Buradaki kimseyle olamaz, tamam mı? Siz... uygun değilsiniz. Ona zarar vereceğinizden şüphem yok.”
Akın’ın bağırıp çağırmasını bekledim ama tek yaptığı yüzüne yumruk yemiş ve yumruğun nereden geldiğini bile çözememiş gibi kalakalmak oldu. Sanki kafasının içerisinde bir hesaba tutuşmuştu ve bundan hiç hoşlanmadığı yüzünden açıkça okunuyordu.
Özgür onu savunmaya geçti. “Endişelerini yıllar önce, Eva aramıza ilk katıldığı zamanlarda dile getirmiş olsaydın seni anlayabilirdim ama tüm bunlar için biraz geç kaldın. O, bizi biliyor, tanıyor. Dahası o, artık ailemizden biri. Tehlikede falan değil. Böyle konuşmaya devam edersen sadece sen tehlikede olacaksın, uyarmadı deme.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?” dedi sinirleri zıplamış gibi hırçınca. Ardındansa yeniden Eva’ya döndü. “Gördün, değil mi? Kardeş olduğumuz hâlde bana nasıl davrandıklarının farkında mısın?”
Dayanamayıp, “Onu bizden almak istediğini söyleyip duruyorsun ve bizi görmezden geliyorsun. Ne yapmamızı bekliyordun? Ajitasyon yapmayı bırak, burada bununla kandırabileceğin kimse yok,” diyerek söze karıştım. Mienla’nın kafası bana doğru döndü. Tepeden tırnağa beni taradı ve rahatsız edici bir şeyle karşılaşmış gibi hafifçe dudağını eğriltti. Pekâlâ, beni tanıyordu. Beni tanıdığından o an emin olmuştum. Hiçbir şey belli etmeyip, cevap verme tenezzülüne bile girmeyip yeniden kardeşine odaklansa bile düşüncem değişmemişti.
“Eva-”
“Seninle gelmeyeceğim,” dedi bir adım geriye kaçarken. Kafasını kısaca iki yana salladı. “Artık burası benim evim, Mienla.”
“Saçmalıyorsun... sen... ciddi misin gerçekten?”
“Ciddiyim. Kalacağım.”
“Eva... daha kısa süre önce bitmesi için bana telefonda yalvarıyordun-”
“Aylar önceydi,” dedi biraz duygusuzca. “Beni geçiştirdin. Beni her zaman geçiştirdin.” Bunun farkında olmak sanırım içini çok acıtıyordu. Bu yüzden sesi suçlayıcıydı. “Ben de hayatımın iplerini elime almam gerektiğine karar verdim. Kalbimi dinledim, anladın mı? İşte bunu yaptım.”
Kadının omuzları sivrileşti. Sanki savaşa hazırlanıyordu. “Senin kalbini dinleme lüksün yoktu. Bu sadece sana daha çok acı verecek. Saçmalamayı kesip benimle gel.”
Eva’nın zümrüt yeşili gözleri öfkeyle parladı. “Peki neye hakkım var söylesene? Sesimi çıkarmayıp sizin beni yönlendirmenize ömrüm boyunca katlanacağımı mı sandın? Siz hayatınızı istediğiniz gibi yaşarken ben neden yaşayamıyorum?”
“Sana nedenleri sıralamamı bence istemezsin. Benimle tartışma, tamam mı? Seni düşündüğüm için buradayım. Kalamazsın, Eva. Bu adamlar tehlikeli.”
“Umurumda değil. Onlar bana sizden daha çok aile oldu,” dedi bastıra bastıra. Bundan emin görünüyordu. Sanki elinin tersiyle kan bağı olan ailesini bir kenara fırlatabilirdi. Bizim için bunu yapmaya hazır duruyordu.
Mienla yaralanmış gibi kalbini tuttu. “Bunu nasıl söyleyebilirsin? Senin ailen biziz.”
“Değilsiniz, Mienla,” dedi acıyla. “Ailedekiler birbirine bunu yapmaz,” derken kendini işaret etti. Yanaklarından damlalar yuvarlanmaya başlamıştı. “Bunu burada, bu insanların arasında öğrenmiş olmamın nasıl bir şey olduğunu bilemezsin.” Kafasını hızlı hızlı iki yana salladı. “Aile demek bizimki gibi bir şey değil. Aile demek bu,” dediğindeyse bizi işaret etti. “Burada kalacağım. Kocamın ve ailemin yanında. Ben seçimimi çoktan yaptım.”
Mienla anladığını belli edercesine kısaca kafasını salladıktan sonra bir adım geriye çekildi. Hâlâ daha inanamayışla dolu olduğu için biraz sersem görünüyordu. “Seçimini yaptın, öyle mi?”
Eva kırık şekilde güldü. “Yoksa seçim hakkım bile yok muydu? Cevap vermene gerek yok, olmadığını biliyorum ama bu kez bencilce davranan ben olacağım. Bir kez olsun kendimi düşüneceğim. Geri kalanıyla siz ilgilenmek zorunda kalacaksınız, üzgünüm.” Duraksadı. “Ya da değilim. Sana tanıdık geldi mi? Bunu yıllar önce yapan ve çekip giden sendin.”
“Kızgın olduğunun farkındayım. Beni istediğin kadar suçlayabilirsin ama hâlâ biraz sağduyum var ve işte buradayım. Senin için. Tek istediğim güvende ve iyi olman. Benimle gel, Eva. Burası sana göre değil. Sen buraya ait olamazsın.”
“Keşke bunu yıllar önce düşünseydin. Çünkü o zamanlar gerçekten de burası bana göre değildi ama artık uyum sağladım. Yaptım. Başardım.” Islak gözleri kayıp Akın’ı bulduğunda tereddüt etmeden uzanarak elini tuttu ve ona doğru sokuldu. “Burayı solup gideceğim kuru toprak sanıyordum ama kendimi yeşerip çiçek açarken buldum. Onun sayesinde. Bana her şeyini verdi. Bu hissi biliyorsun, değil mi? Bu hissi kaybetmek ister miydin Mienla? Yoksa kaybetmemek için elinden geleni yapar mıydın?”
Mienla kendi düşüncelerini savunma niyetiyle ağzını aralasa da bir an için durup kafasını ağır ağır iki yana salladı. Ardından bir adım daha geriye çekildi. Gözlerindeki ifade durgunlaşmıştı. Sanki kabullenmeye, sindirmeye çalışıyordu, ancak ona engel olan bir şeyler var gibiydi.
“Her şey tersine dönecek olursa sakın seni uyarmadığımı söyleme, Eva,” dedi altını çize çize. Bu sanki bir uyarı gibiydi.
Eva yanağından kayan damlayı elinin tersiyle sildi. Gülümsemeye çalışırken çok kırık görünüyordu. “Söylemem, Mienla.”
“Kendine dikkat et ve...” Bir müddet ne diyeceğini düşündü. Her kelimesinde geriye doğru uzaklaşırken kardeşini de yanında götürmek istediği aşikârdı. “Beni ara,” dedi en sonunda. “Ne olursa olsun gelirim.”
Eva sadece kafasını salladı. Ablası çekip gittikten sonraysa hıçkırıklarını yüzünü Akın’ın göğsüne gömerek akıttı. Garip bir hâli vardı. Sanki Mienla giderken onun yaşam enerjisini de alıp gitmişti. Eva gözlerimin önünde solmuş bir çiçeğe dönmüştü. Boynu büküktü ve zümrüt yeşili gözlerine yoğun şekilde hüzün çökmüştü.
“Bu da neydi şimdi?” dedi Özgür yanındaki koltuklardan birini çekip Peri’ye oturmasını işaret ettiği esnada.
“Ailen hakkımızda ne kadarını biliyor, Eva?” diyense Cesur’du.
Eva, Akın’dan biraz olsun uzaklaşıp avuçlarıyla yüzünü ovalayarak gözyaşlarını kurutmaya çalıştı. Bir köşeye saklanıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istediğini anlayabiliyordum ama bir şekilde olduğu yerde durmayı ve gözyaşlarını tutmayı başardı. “Çoğu şeyi biliyorlar. Özür dilerim. Buna tanık olmanızı hiç istemezdim.”
“Yaşamımız herkesin kabul edebileceği bir hayat tarzı değil,” dedim yumuşak bir tavırla söze karışarak. “Bence onlara biraz anlayış göstermeliyiz.”
“Zaten gösterdik,” dedi Özgür homurtuyla. “Onu kapı dışarı etmedik. Yeterli değil mi?”
Peri onaylamadığını belli edercesine kafasını iki yana salladı. Konuştuğunda sesi adeta güzel bir şarkıdan fırlamış gibiydi. “Kız kardeşi için endişeleniyordu. Biraz... garip tarzı olsa bile endişeli olduğunu fark edemediniz mi?”
“Onu sanki gece başladığı sırada eğlenmesi için buraya bırakmış ve gece bittiğinde almaya gelmiş gibi davrandığını için diğer detayları pek göremedim.”
Özgür aslında haklıydı. Mienla tam bu şekilde davranmıştı. Eva üzgün gözlerini üzerimizde gezdirip Akın’a döndüğünde sanki korkuyordu. Neyden korkuyordu? Ondan tepki göreceğini mi düşünüyordu? Açıkçası Akın’ın söylenip durmasını, homurdanmasını, aksi aksi konuşmasını ve Mienla’yla birlikte hepimizin sinirlerini bozmasını beklemiştim ama o garip şekilde sessizdi. Hatta omuzlarında yükler yığılmış ve altında eziliyormuş gibi duruyordu.
“Akın... ailemin senin hakkında düşündükleri umurumda bile değil.” Eva’nın çehresinde acı vardı.
Akın gelişigüzel kafasını salladı. Duygusuzluk maskesini kuşandığı anın her saniyesini yakaladım. “Daha önce duyduğum şeylerdi, Eva.”
“Akın... artık her şey değişti. Değiştiğini biliyorsun, değil mi?”
“Biliyorum,” derken kadının yanağına düşen damlayı usulca kuruladı ve çekip gitmeden önce son kez konuştu. “İşlerim var. Geç dönerim.”
×××
Kulüpte gece yeni başlamış sayılırdı. Peri bu yüzden asansör kısmını ve ön merdivenleri kullanmak yerine doğruca arka kısma inen merdivenlere yönelmişti. Burası gece başladıktan sonra ön tarafa göre daha sakin oluyordu. Bir pantolon ve kolsuz, tatlı bluz giyiyordu. Yüzünde makyaj yoktu, saçlarını da toplamıştı. Gün içerisindeki doktor kontrolünden sonra ve Eva’nın ablasının bıraktığı uğursuz hislerden sonra bir nebze kendisini toparlamış gibiydi. Biraz yemek yemiş, kusmuş, duş almış ve uyumuştu. Odada tek başına vakit geçirmekten pek hoşlanmadığı için şimdi de aşağıya iniyordu. Adımları dikkatliydi. Merdivenin köşesindeki göz alıcı işlemelerle süslenmiş tırabzanın üzerinde avucunu kaydırarak dönüyordu ki çok iyi tanıdığı o sesi duyunca olduğu yerde kaldı.
“Ne saçmalıyorsun sen Sara?” dedi kocası biraz kızgın tonla.
“Saçmalamak mı?” dedi kulağa hoş gelen bir kadın sesi. “Uzun zamandır sana ulaşmaya çalışıyorum. Kulübe girmeme bile izin vermediler. Saçlarımı boyamak, başkasının kimliğini kullanmak zorunda kaldım. Telefonuna zaten ulaşamıyorum. Sana ulaşma çabamı nasıl saçmalamak olarak adlandırabilirsin? Seni ne kadar özlediğimden haberin var mı?”
Peri’nin kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Tırabzanı sıkıca kavrayıp ondan destek alırken midesi yine bulanmaya başlamıştı.
“Bu kadar çabaya girmemen gerektiğini bilmeliydin. Şimdi madem buradasın gidip gecenin tadını çıkar. Bir daha da böyle çabalara girme.”
Uzaktan gelen müziğe karışan birkaç adım sesi duyuldu ve hemen ardından kadın öfkeyle seslendi. “Nereye gidiyorsun? Karına mı?”
Peri irkildi. Kadının bundan haberi vardı ve yine de evli bir adamın peşinden koşmaya devam ediyordu. Daha böyle kaç tanesiyle denk gelecekti?
“Karım olduğunu biliyorsan neden hâlâ etrafımdasın?” dedi Özgür tersler gibi. Peri’nin içi ısındı. Onları görme ihtiyacıyla etrafını kolaçan edip kafasını uzatmaya çalıştı ve gördü. Özgür’ün arkası dönüktü ama kadın işte oradaydı. Uzun platin saçları açıktı ve kâkülleri yüzüne sevimli bir hava katmıştı. Makyajı mükemmeldi. Vücudu da öyle. Seçtiği elbiseyle, dekoltesi ve yırtmacıyla istediği her erkeği ağına düşürebilirdi. Giyinmeyi ve en önemlisi de vücudunu nasıl kullanması gerektiğini bilen bir kadındı.
“Ah, ne önemi var ki?” derken elini havada savurup Özgür’ün evli olmasını umursamadığını belli etti. “O küçük kızla fotoğraflarınızı gördüm. Asla sana göre biri değil. Çoktan sıkıldığını da görüyorum. Gel, bu gece sana mahrum kaldığın şeyleri hatırlatayım.” Uzanıp ojeli parmaklarını adamın koluna yerleştirirken ona işveyle bakıyordu.
Peri bu manzarayı görmeye dayanamıyormuş gibi hızla geriye çekildi ve çalkalanan midesindekileri çıkarmak için yukarıya koştu. Kalıp Özgür’ün ona ne diyeceğini duymak istese de midesi buna izin vermemişti. Aslında aşağıya inip o kadına haddini bildirmesi gerektiğini biliyordu. Ancak Özgür'ün tavırlarına hiç güvenmiyordu. Ya kadının yanında onu terslerse ne olacaktı? Bir daha toparlanamazdı. Yapar mıydı? Odasına çıkıp klozete eğilerek içindekileri boşaltırken bunu düşünüyordu. Cevap kalbinin derinliklerindeydi. Yapmazdı. Ama emin olamıyordu işte.
Kusmayı bitirip aynanın karşısına geçtiğinde kendisini incelemeye koyuldu. Çok mu kötü giyiniyordu? Çok mu çocuksuydu? Ufuk’un da buna benzer sözler söylediğini hatırlayınca içi sızladı. Adam ona hiç yanaşmıyordu. Geçen ki düğün haricinde, dokunmamıştı bile. Oradaysa tek amacı bacağındaki bıçağı çıkarmaktı. Zaten çıkardığı gibi arkasını dönüp uzaklaşmıştı. Peri orada utançtan ve itiraf edemese de heyecandan yanarken o pek aldırmamış şekilde davranmıştı. Bunun haricinde aynı yatakta uyuyorlardı, evet ama sadece bu kadardı. Belki de gerçekten sıkılmıştı. Bir an için bir kenara itildiğini hayal ederek ürperdi. Burada kendine yer edinmeye çalışıyordu ve öyle bir şey olursa yıkılırdı. Ancak sonra Deniz’in sözleri aklına çalındı. Aynanın karşısında kendi kendine gülümsemeye çalıştı. Yanaklarındaki çukurlar belirginleşti. Böyle güldüğünde daha mı güzel görünüyordu? Oysa gamzelerini pek sevmezdi. Evindeyken, daha bir çocukken onlar yüzünden kusurlu sayıldığı günleri unutmamıştı.
Dudaklarındaki yapay gülümseme solup giderken odaya geçip giysi dolabının kapaklarını açarak karşısında durdu. Dolabındaki her parça göz alıcıydı, ancak o özellikle sade olanları giyiyordu. Ama bu gece bir değişiklik yapacaktı. Aslında sadece denemek istiyordu. Alacağı tepkilere göre hayatının devamını planlayacaktı. Bu yüzden dolabındaki en kışkırtıcı elbiselerden birini seçti. İnce askılı saten ve siyah bir elbiseydi. Eteği dökümlüydü. Sırtı neredeyse hiç yoktu ve bu yetmezmiş gibi eteğinde de yırtmaç vardı ama dökümlü yapısı sayesinde ilk bakışta belli olmuyordu. Muhtemelen yürüdüğü esnada ortaya çıkacaktı.
Garip bir heyecan yüreğini sararken elbiseyi çabucak giydi. Saten yapısının vücuduna yaydığı tatlı sürtünme çok hafif ve iç gıdıklayıcıydı. Aynaya arkasını döndüğünde iki çapraz askı dışında tamamen ortada duran sırtına uzun uzun baktı. O, bu tarz elbiselerin kadını değildi, ancak bu gece tam da öyle olacaktı. Saçlarını sadece elden geçirdi, açmadı. Ancak makyaj yaptı. Hem de bir davete hazırlanıyormuş gibi kendiyle ilgilendi. İşi bittiğinde aynanın karşısındaki kadın ona yabancıydı. Güzel bir yabancıydı. Yeniden gülümsemeye çalıştı. Pekâlâ, bu konuda pratik yapması gerekecekti, çünkü çok yapay duruyordu. Ayrıca hâlâ gülümsediğinde daha güzel göründüğünü sanmıyordu. Yine de biri görse delirdiğini düşüneceğinden emin şekilde aynanın karşısında gülümseme denemeleri yapıp durdu.
Peri yeniden aşağıya inerken bu kez asansörü kullanmaya karar verdi. Lobiye inip kükreyen aslan heykelinin etrafından dolandı. Giriş kalabalıktı. Etraftaki korumaların dikkati anında üzerine döndü. Bakışları normalden daha uzun süre oyalanınca yanakları karıncalanmaya başladı. Hayretle havalanmış kaşlarını görmek itiraf ederse başlangıç olarak iyi gibiydi. İçeriye giren sıradan misafirlerden biriymiş gibi gelenlerin arasına karıştığı sırada birinden ıslık sesi yükseldi. Genç bir erkekti. Yanındaki genç kız ona dirseğini geçirdiğinde kocaman sırıtarak ona bir şeyler fısıldadı, ancak bakışları sık sık Peri’ye dönüp duruyordu.
Peri heyecanla nefes alıp verirken gelen asansöre binmek yerine merdivenlere yöneldi. Elini bu kez düşmemek için değil, özgüvenle tırabzana koydu. Su gibi akarak merdivenlerden inip kulübe girdi. Müzik anında kulaklarını işgal ederken rahatsız görünmekten uzaktı, çünkü artık buna alışmıştı. Yavaş adımlarla yürüyüp insanların arasından geçerken yeniden bir ıslık duydu. Dönüp baktığında asansörün oradaki aynı kişi olduğunu fark edince hafifçe gülümsedi. Gencin bakışları doğruca yanaklarına kaydı, yüzündeki serseri ifade sarsıldı, gözleri bir hazine keşfetmiş gibi büyüdü. Peri o an Deniz’e hak vermeye başlamıştı. Gülümsemesini biraz daha genişletti. Genç tıpkı mıknatısa çekilen demir parçası gibi yanına geldi. Onunla birlikte iki kız ve bir oğlan daha vardı.
“Hey, merhaba,” derken ensesini kaşıyordu. “Tanışabilir miyiz?”
“Ağzını kapat lütfen Aras, salyalarını görmek midemi bulandırıyor. Bu arada ben Alaca. Çok güzelsin. Yaşasın hemcinslerim,” dedi coşkuyla ve ellerini çırptı. Çok genç duruyordu ve o da güzel biriydi.
“Rüya,” dedi diğer genç kız. “Efekan,” dedi diğer oğlan.
“Peri,” diyerek kendisini tanıttı. Ardından onları yeniden süzdü. Bu gayriihtiyari yaptığı bir hareketti. Kulübe gelenleri, tıpkı Tuna gibi, aslında diğer herkes gibi, gözden geçirmekten kendisini alamıyor ve onları daha önce görüp görmediğini sorguluyordu. “Buraya daha önce gelmiş miydiniz yoksa bu ilk mi?”
“İlk,” dedi Alaca aynı coşkuyla. Çok heyecanlı görünüyordu. “Nihayet hepimiz reşitliğe eriştik, bu gece bunun kutlamasını yapacağız.”
“Ah, ne güzel. Öyleyse size içecek ısmarlamak istiyorum. Kabul eder misiniz?”
Aras yeniden ıslık çaldı. “Reddedemeyiz. Bu imkansız. Allah bizi çarpar böyle güzel bir kadının teklifini geri çevirdiğimiz için.”
Alaca onu yeniden dirseğiyle dürttü. “Bizi utandırma. Buraya ilk ve son gelişimiz olmasını istemiyorum. Kapıdaki koruma cıvıklık edersek bizi ensemizden tutup dışarıya atacağını söyledi, bunu gece boyu unutma, tamam mı?”
Peri kocaman gülümsedi ve Alaca’dan hayranlık dolu bir iç çekiş yükseldi. “Endişelenmeyin, kimse sizi dışarıya atmayacak.”
“Burası her zaman geldiğin ve bildiğin, seni tanıdıkları bir yer, değil mi?” diye sordu Rüya.
Peri bar kısmına yürüyüp orada dolanan Nedim’e eliyle işaret ederken konuştu. “Evet, öyle. Bu yüzden rahat olabilirsiniz.”
Nedim, Peri’yi dikkatle inceleyip, “Yenge?” dedi sorarcasına. Dört gençten şaşkınlık nidaları yükselince onlara döndü, onları tepeden tırnağa inceledi. “Bir şey mi istemiştin?”
“Yenge mi dedi o?”
“Evet, yenge dedi.”
“Tüh, kaçırdım desene.”
“Salak! Yenge dedi duymadın mı?”
“Ne var demişse?”
“Burada epey tanınıyor demek bu. Salyalarını ağzına geri sok yoksa dışarı atılacağız.”
Peri kıkırdadı. Gülüşü öyle tatlıydı ki gençler kendi aralarında konuşmayı keserek ona döndüler. Aras hayran olmuş şekilde gözlerini bile kırpmazken, “Yapay zeka tarafından oluşturulmadığına emin miyiz?” diye sordu.
Tam da bu sırada mutfak kısmından Özgür çıktı. Gözleri hızla buluştuğunda Peri’nin kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Adamınsa çehresinden binlerce duygu aynı anda akıp giderken adımları doğruca bulundukları tarafa geldi. Nedim’in arkasında dikildiğinde gençler onun farkında bile değildi.
Efekan, Aras’ın sırtına elini geçirip kısık olduğunu düşündüğü sesle onu uyardı. “Şimdi bir yerlerden kocası çıkıp gelecek seni de yavru köpek gibi dışarı atacak.”
“Yüzüğü yok. Muhtemelen sadece sevgilisidir. Bu da hâlâ şansım var demek.”
“Parmaklarını ne ara kontrol ettin? İnanılmazsın.”
Peri ellerini saklama ihtiyacına direndi. Bu sırada gözleri yalnızca Özgür’ün üzerindeydi. Önce kaşlarını havaya kaldırmasını sonra da çatmasını gördü. Ürperdi. Onu rahatsız eden ne olmuştu? Nedim’i kenara çekilmesi gerektiğini belli edercesine dürtüp tamamen öne geçtiğinde ifadesini toparlayıp düzeltti. Şimdi yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu.
“Ne içmek istersiniz gençler?”
Rüya, kalın, kendinden emin sesi duyduğunda gözlerini kırpıştırarak yeni gelen barmene baktı. Pekâlâ, Alaca da en az onun kadar etkilenmiş görünüyordu. Bu kez dirsek atan Aras’tı. “Salyaları toplamaya ne oldu?”
“Kapa çeneni,” dedi Rüya. Ardından boğazını temizledi. Saçıyla oynarken beğeni dolu bakışlarını Özgür’den kopartamıyor gibiydi. “Ne önerirsiniz?”
Peri’nin tek kaşı yavaşça havalandı. Özgür’ün bakışları meydan okuyan bir hâl alırken, “Misafirlerime başlangıç olarak hafif bir şeyler verir misin?” diye sordu.
“Misafirlerin, öyle mi?”
Aras atıldı. “Ne kadar şanslıyız, değil mi? Muhteşem bir kadına...” boğazını temizledi. “Ev sahibine denk geldik.”
Özgür’ün çenesi kasıldı. “Öyle, evet. Oturun bakalım.”
Dördü bar taburelerine yerleşirken Peri ayakta kalıp bankoya yaslanmayı tercih etti. Gözleri nihayet cesurca alanı taradı ve tanıdık yüzleri aradı. Deniz ve Cesur locadaydı. Yanlarında başkaları da vardı. Eva ve Akın ortalıkta görünmüyordu. Tuna, diğerlerinin oturduğu locaya doğru ilerliyordu.
“Kalabalıkmış,” dedi Alaca hafif gergin bir sesle. “Dans etmek için sabırsızlanıyorum ama önce biraz cesarete ihtiyacım var. Bir şeyler içmem lazım.”
Üçü kendi arasında eve taksiyle mi yoksa birinden gelmesini mi rica edeceklerini konuşurken Aras’ın tüm dikkati Peri’deydi. “Ben sanırım içmeden sarhoş oldum çocuklar,” dedi dalgın dalgın.
“Farkındayız,” diye homurdandı Alaca. “Ama gözlerini arada sırada başka yerlere çevirsen iyi edersin. Ona yenge dediler. Belli ki hayatında birisi var.”
Aras omuz silkti. “Sonuçta burada değil, değil mi?”
“Eğer enselenirsen seni tanımıyormuş gibi yapacağız, haberin olsun.”
“Ne kadar iyi arkadaşsınız, bayıldım doğrusu.”
Peri gülümsemesini tutamadı. Kendisini gülümsemeye zorlayacağını sanıyordu ama bu dörtlü onu öylesine rahatlatmıştı ki aşağıya inmeden önceki endişelerinden eser dahi yoktu. Ta ki Özgür’le bakışları kesişene kadar. İşte o an gülümsemesi yüzünde dondu. Adam ona aradaki tezgâhı tek eliyle bir kenara fırlatıp üzerine atlayacakmış gibi bakıyordu. Bir an için bakışları çok vahşiydi. Bir an sonraysa çok kızgın. Kahve ela hareleri Aras’a döndüğünde Peri yutkundu.
Alaca, “Ona hayatında biri olduğunu söyle lütfen. Sanırım açıkça duyması gerekiyor,” diye homurdandı.
“Hayır, söyleme,” diye çıkıştı Aras. “Duymak istemiyorum.”
Hayranlığındaki çocuksuluk ortamın kızışmasını engelleyen tek şeydi. Peri yeniden gülümsedi. Başka birisi ona bu şekilde asılsaydı kesinlikle kaçıp giderdi, ancak Aras’ın tavrı ciddi değildi. Eğleniyordu. Hayranlığını bu şekilde dışarıya yansıtıyordu.
Efekan iç çekti. “Adam çok şanslı, bu bir gerçek.”
“Ondan nefret ediyorum.”
Aras’ın homurtusunu Rüya duymazdan geldi. “Eminim ki burada söz sahiplerinden birisidir, değil mi? Barmeni nasıl çağırdığını gördüm.”
Eva’dan öğrendiği el savurmasını kullanarak çağırmıştı, buranın sahibiymiş gibi. Bakışları yeniden Özgür’ü bulurken yutkundu. Hazırladığı içkileri gençlerin önüne bırakırken o da bundan keyif almaya başlamış gibi sırıtıyordu. Ancak gözlerinde hâlâ tehlikeli bir bakış saklıydı. Son bardağı Rüya’nın önüne bıraktığı sırada onun sorusuna cevap verircesine, “Evet, öyledir,” diyerek göz kırptı. Rüya boğuk bir ses çıkardı ve Peri’nin yine keyfi kaçtı.
“Patronlardan birisi mi yoksa? Burayı üç kardeşin yönettiğini okumuştum magazinde,” dedi Alaca. Üstünü başını çaktırmadan düzeltirken Özgür’e güzel görünmeye çalıştığı ortadaydı.
“Özgür,” dedi Peri biraz sertçe. Adamın bakışları ok gibi yüzüne saplandığında hafifçe dudaklarının kıvrılmasına izin verdi. Bunun üzerine adamın yoğun bakışları hemen yanaklarına kaydı, yutkunduğunu gördü. Hanesine bir artı atarken Alaca’ya dönerek konuştu. “Adı Özgür.”
Aras yüzünü buruşturdu. “Ne kadar kötü bir isim tercihi. Asla ele avuca sığdıramazsın onu. Bence ayrıl gitsin. Çok daha güzel seçenekler bulman sadece birkaç saniyeni alır.”
Özgür hazırladığı alkolsüz kokteyli Peri’nin önüne bırakırken, “Ayrılmayı aklının ucundan bile geçiremez,” dedi kibirli, küstah tavrıyla. Sonra Aras’a dik bir bakış gönderdi. “Karnında bebeğini taşıyor.”
Dörtlüden şaşkınlık nidaları yükseldi. Aras elini kalbine koyup acı çekiyormuş gibi kıvrandığı sırada, “Lütfen bu duyduklarımın kötü bir şaka olduğunu söyle,” diye sızlanıyordu.
Peri, “Kötü bir şaka kadar gerçek,” derken Özgür’e kaşlarını çatmıştı. Ortadaki mecburiyetten bahsetmek zorunda mıydı sanki? Ne olurdu aşık olduğu için asla bırakmaz deseydi?
Alaca hayretle çığlık attı. “Hamile misin? Gerçekten mi? Hiç belli olmuyor.”
Yanaklarının ısınmaya başladığını hissediyordu. Kısaca kafasını sallayıp geçiştirmeye çalıştı. “Henüz yeni.”
“Tabii, herif seni kaçırmamayı garantilemeye çalışmıştır. Şu an ondan daha çok nefret ediyorum.”
Alaca bile Aras’a katıldı. “Yerinde olsaydım ben de kaçırmamak için her şeyi yapardım. Gerçekten çok güzelsin. Umarım elindekinin değerini bilen birisidir.”
“Hangi erkek değer bilir ki?” diye iç geçiren Rüya oldu. “Her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmakta üstlerine yok. Mahvettikten sonra ancak anlıyorlar, bazıları onu da anlamıyor.”
Aras asla öyle biri olmadığına dair atıp tutarken Peri sessiz kaldı. Özgür de sessizdi. Düşünceler alemine düştüğü belliydi ve moralinin bozulduğu da. Çünkü tam da Rüya’nın bahsettiği erkeklerdendi.
Özgür’ün hanesine bir eksi yazdı.
Ansızın, “Anlayanlardan olduğumu düşünüyorum. Hiç değilse hatalarımın farkındayım,” dedi ve Peri nasıl tepki vereceğini bilemedi. Açıkçası Özgür’ün sessizliğini sürdüreceğini düşünmüştü.
Rüya biraz hüzünle, “Hayatında biri mi var?” diye sordu.
“Bir karım var.”
Şaşkınlık nidaları yeniden yükseldi. Peri bile biraz şaşkındı, çünkü onun bu kelimeyi yüzünü buruşturmadan söyleyeceğine inanması zordu.
“Ve onu incittin mi?”
“İncittim,” dedi ağzında kötü bir tat varmış gibi. “O aptallardan biri de benim, kabul ediyorum ama düzeltmeye çalışıyorum. Hiç tavsiyeniz var mı? Epey kalbini kırdım. Hâlâ bana bakarken gözlerinin ardındaki parçaları görebiliyorum. Ne yapsam onu tamamen iyileştirebilirim?”
“Üzgünüm ama asla tamamen iyileşmeyecek,” dedi Alaca. “Güvenini kırdığın her an, onu üzdüğün her an aranızda geçenleri hatırlayacak. Aranız şu an nasıl?”
“Normal,” dedi Peri hızla. Sonra kuşkulu bakışları üzerine çektiğini fark ederek boğazını temizledi. “Normal görünüyorlar.”
Özgür öyle olmadığından emin gibiydi. “Sadece görünüyorlar.”
Rüya kollarını göğsünün üzerinde bağlarken kuşku hâlâ üzerindeydi. “Karını seviyor musun? Eğer seviyorsan ne yapıp eder ona kendini tamamen affettirirsin. Çabala. Pes etme. Eğer pes edeceksen de hiç çabalama, tamam mı? Gözünde biraz değerin kalsın.”
“Pes etmeyeceğim,” dedi yemin edercesine. “Gün gelecek onu güldürmeme bile gerek kalmadan bana baktığında kocaman gülümseyecek. O gülüş sadece bana ait olacak. Sadece benim.”
Özgür’ün hanesine bir artı yazdı.
Alaca, “Ona hediyeler al, daha önce gitmediği bir yere tatile götür. Baş başa zaman geçirin,” diye tavsiyede bulundu.
Rüya da kendi tavsiyelerini sundu. “Ya da sadece onunla konuş. Hatalarını fark ettiğini söyle ve özür dile. Bazen hediyeler istemeyiz, tek istediğimiz anlaşılmaktır. Ama ona çiçek alabilirsin. Genelde kadınlar çiçekleri sever.”
Aras, “Sen de sever misin Peri?” diye sordu. Meraklıydı.
“Severim, hem de çok.”
“Peki en çok neyi? Dur tahmin edeceğim, güller?”
Yavaşça kafasını salladı. “Güller ve papatya.”
“Anlamıştım! Ne kadar kadın ruhundan anlıyorum görüyor musun? Bence hâlâ daha iyi bir tercihim.”
“Ona biraz daha asılırsan tercih yerine dışarıya atılan yavru köpek olacaksın,” diye uyardı Efekan.
Peri, Özgür’ün bunu onaylayan ifadesini gördüğünde kısık sesle kıkırdadı. Aras yanında eriyormuş gibi iç geçirdi ve yeniden kalbini tuttu. Özgür'den hoşnutsuz bir boğaz temizleme sesi duyuldu. Peri normal şartlarda hemen kendine çekidüzen verirdi ama bu kez bunu yapmadı, daha geniş gülümsedi ve Özgür’ün ifadesi yumuşadı. Bakışları dalgınlaştı. Gözlerini bile kırpmayı unutmuştu. Daha öncesinde gülümseyişinin büyülü bir etkisinin olacağına asla inanmazdı ama işte gerçekten de Deniz haklıydı. Bugüne kadar gamzelerinin hep göze battığını düşünerek belli ki hata etmişti. İlk kez onları sevmeye başlarken biraz utanmış şekilde önüne düşen perçemi kulağının arkasına itti. Bu sırada kulağındaki taşlı kristal küpe sanki ufacık dokunuşu bekliyormuş gibi kayıp gitti.
Dudaklarından ufak bir, “Ah,” nidası dökülürken bir adım geriye çekilip ayaklarının dibine bakmaya çalıştı. Bu sırada Özgür temizlediği bardakları tezgâha bırakıp onun ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
“Ne oldu?”
“Küpemi düşürdüm.”
Aras da aramaya koyuldu ve diğerleri de. Işık aldığı anda parlayacak bir parçaydı. Onu bulmasının kolay olacağını düşünüyordu ki hiçbir yerde göremeyince paniği artmaya başladı. Kıymetli bir parçaydı, onu kaybettiği için azarlandığı anlar şimdiden kafasının içerisinde dönmeye başlarken yeniden Özgür’ün sesini duydu.
“Boş ver gitsin, önemi yok.”
“Olmaz ki...”
“Boş ver dedim.”
Arkasını dönüp hafifçe yere eğildiği sırada kocası, “Siktir,” diye şaşkınlıkla soludu. Nedenini bile anlayamadı. Anlamaya fırsatı da olmadı başka bir adam yerde bulduğu küpeyi alarak yüzünde yamuk sırıtışıyla yanına geldi. Aras bu fırsatı kaçırdığı için kendi kendine söylenmekle meşguldü.
“Bunu mu arıyordun?”
Peri kafasını sallayarak küpeyi almak için elini uzattı. “Ah... teşekkür ederim.”
Ve adam küpeyi geriye çekti. “Öncelikle bu güzel kadını tanımak isterim. Benimle bir kadeh içmeye ne dersin?”
“Yok der,” dedi Özgür. Oradaydı, yanlarında. Peri’nin gözleri kocaman açılırken kocasının çehresine sinen tehlikeli ifade yüzünden nefesinin kesildiğini hissetti. Yabancı adam Özgür’ü yanında bulduğu anda küpeyi anında uzattı.
“Bilmiyordum, dostum,” dedi özür dilercesine ve hızla uzaklaştı. Arkalarında kalan dörtlü gruptansa şok nidaları yükselirken Aras, “Bana yanlış hissediyorsun, düşündüğün gibi değil deyin,” dedi hayretle.
Alaca homurdandı. “Sesini kes. Seni fark etmesin, yoksa bizi dışarı atacaklar.”
“Ben onu barmen sanmıştım. Sevgilisi miymiş?”
“Sus artık. Ayrıca sevgilisi değil, kocası, seni salak.”
“Hadi canım!”
“Sus dedim sana. Dikkatini çekme.”
Özgür ifadesini ele geçirmiş öfkeyi yüzünden silemeyerek onlara doğru döndüğünde dördü de kovulacaklarından emin görünüyordu. Ancak hepsini şoka sokarak, “Gidip biraz dans edin,” dedi. Aslında resmen buyurdu. Dördü de bir şeyler söyleyerek ortalıktan kayboldu. Ardındansa yoğun bakışları karısının yüzüne düştü. Aralık dudaklarında, hokka burnunda, badem gözlerinde, hafif kızarmış yanaklarında ve endişeli görünen her izde gezindi. Endişelenmeliydi, evet.
“Bu kıyafetin geri kalanı nerede, Peri?”
Adamın boğuk ve biraz sinirli sesini duyduğunda irkildiğini saklamaya çalıştı. Kendisine kabuğuna çekilmeyi yasaklarken tüm cesaretini toplayıp çenesini hafifçe yukarıya kaldırmayı bile başardı. “Hepsi bu kadar. Yoksa... yakışmadı mı?”
Bir de bunu soruyor muydu? Yeniden kadını baştan aşağıya süzmekten kendisini alamadı. Mükemmeldi. Kusursuzdu. Göz alıcıydı. Kahrolası çok dikkat çekiyordu. “Yakıştı,” dedi boğukça. Sonra bunu söylediği için sinirlenmiş gibi homurdandı. “Kıyafet tarzında değişiklik yapmaya mı karar verdin?”
Genç kadın usulca kafasını salladı. “Bu senin için bir sorun mu?”
Evet demek istediği her hâlinden belli olurken bir mağara adamı gibi görünmeyi kendine yakıştırmadığı için cevabını çarpıtmayı seçti. “Benim için sorun değil ama diğer adamların can sağlığı için büyük bir sorun.”
Peri tüm gerginliğine rağmen kendisini gülerken buldu ve gamzelerine düşen yakıcı bakışları fark ettiğindeyse irkildi. Gülüşü usulca sönerken Özgür avucunu yanağına sarıp baş parmağını gamzesinin üzerinde gezdirerek, “Biraz daha gül,” diye fısıldadı. “Bırak şu çukurları biraz daha göreyim.”
“Özgür...”
“Başkalarına gülümsemenden nefret ediyorum,” dedi itiraf edercesine. “Kimse bunları görmemeli.”
“Ben bir robot değilim ki. Gülümsemeden nasıl durabilirim?”
“Bazen seni odaya kapatmak istiyorum.” Bu da bir itiraftı.
Peri endişeyle gözlerini kırpıştırdı. Tüm cesareti bir balon gibi sönüp giderken çıkar yol ararcasına etrafına kısa bir bakış attı. Belki de böyle giyinmek hataydı. Dikkatini çekmek hataydı. Şimdi hâlâ tam olarak elde edemediği özgürlüğü biraz daha mı elinden uçup gidecekti?
“Lütfen yapma,” dedi yaşlar gözlerine hücum ettiği sırada. “Bir daha böyle giyinmem-”
“Giyin,” dedi her ne kadar bunu herkesin görmesini istemediğini belli ederken. “İstediğini giyin, istediğini tak.”
“Ama sen dedin ki...”
“Anlamıyorsun, değil mi Peri?” dedi biraz yılgınca. Kadının çehresinden kafasının karışıklığını belli eden bir ifade gelip geçti. Bunun üzerine elini beline atıp karısını kendisine çekti. Göğsüne yaslanan ellerine, aralarındaki ideal boy farkına ve onun hızlı hızlı hareket eden göğsüne bakarken tutuşunu iyice sıkılaştırıp bedenini ona dayadı. Kadının gözleri anında irileşirken yüzüne yayılan tatlı paniğe karşı ufak bir sırıtış bahşetti.
“Şimdi anladın mı? Bana ne yaptığını hissediyor musun?”
“B-ben...” Etrafındaki kalabalıkta tereddütle gözlerini gezdirdi. “Görecekler...”
“Beni nasıl çıldırttığını mı? Zaten gördüler.”
“Seni kızdırmak istememiştim-”
Homurdandı. “Sana bel altı imaları öğretmediler mi?” Kadının şokla dolan yüzünü gördüğünde iç geçirdi. Elbette öğretmemişlerdi. “Görünen o ki hepsini benden öğreneceksin.”
“Sanki endişelenmem gerekiyormuş gibi söyledin.”
“Endişelenmene gerek yok ama çok kızaracaksın. Siktir... acayip kızaracaksın.”
Şimdiden zaten yanakları alev alevdi. Hele de sürekli üzerine dönüp duran gözleri fark ettikçe kıpırdanıp durmaktan kendisini alamıyordu. “İnsanlar bize bakıyor.”
“Biliyorum. Sen de durulmamı hiç istemiyormuş gibi bana sürtünüyorsun.”
“B-ben bilerek yapmıyorum.”
“Bilerek yapsan hâlim ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. Beni mahvetmek için özellikle gönderilmişsin, artık bundan eminim.”
Peri alınmış gibi dudağını eğerken bu kez bilinçli şekilde bedenini kıvırdı. Dışarıdan pek fark edilmeyecek ama adamın netçe fark edeceği bir hareketti. Keza Özgür’ün burnunun delikleri genişledi, çenesi kasılırken dudaklarının arasından boğuk bir hırıltı yükselti.
“Beni test mi ediyorsun, Peri?”
Anlamazdan geldi. Gözlerini kırpıştırırken, “Hiçbir şey yaptığım yok,” diyerek kendisini savundu ve yine aynı hareketi yaptı.
Özgür kadının sırtındaki elini aşağıya kaydırıp neredeyse kalçasına indirirken parmaklarını etine gömecek kadar onu sıkı tutuyordu. “Kıpırdanıp durma,” diye homurdandı. “Hareket etmeyi kesmezsen seni omzuma attığım gibi odaya götürürüm.”
Bu tehdit onu korkutmalı mıydı? Eğer korkutması gerekiyorsa ya Peri de bir sorun vardı ya da tehdit yeterli değildi. Korkmaktan çok heyecanla ve tatminle dolmuştu. Ancak yine aynı şeyi yapmayı tercih etti. Gözlerini kırpıştırıp anlamazdan geldi. “Odaya mı? Ama... beni odaya kapatmayacağını söylemiştin.”
“Seni odaya kapatmayacağım kadın yatağa atacağım.”
Peri’nin nefesi kesildi. Pekâlâ belki de onunla uğraşmayı burada sonlandırmalıydı. Ancak şöyle bir gerçek vardı ki devam etmeyi isteyen güçlü bir yanı bulunuyordu.
“Sonra ne yapacağımı sorsana bana.”
Adamın isteği üzerine yutkunarak konuştu. “Sonra ne yapacaksın?”
Boştaki eli kadının ince askısını hafifçe dürttü. “Önce bu askıları omuzlarından indireceğim ve sonra da vücudundan yavaşça sıyıracağım. Saniye saniye bedenini bana sunacaksın. Saniye saniye, ağır ağır...”
Peri bu kez rızası dışında adama sürtündü. Tamamen içgüdülerine göre hareket ederek kıvrıldı. Kafasının içerisinde canlanan sahne onu soluk soluğa bırakmıştı.
Özgür, “Sikeyim... sen... heyecanlandın mı?” dedi afallamış şekilde. Buna inanamıyor gibiydi. Ansızın kadının çenesini tutup arzu hâlinden sıyrılmasını istercesine hafifçe sıktı. “Seni kendi hâline bıraktım, çünkü istemeyeceğini düşünüyordum. Aramızdaki ilişkinin ne yöne gideceğine yine sen karar vereceksin. Odaya döndüğümde seni benim için hazırlanmış görürsem bunu bir davet olarak alacağım, anladın mı? Bu gece ya da başka bir gece... ne zaman hazır hissedersen.”
“Yani... yani... gerçek bir evlilik olmasını mı istiyorsun?”
Kendisini kadına biraz daha bastırıp pantolonunu zorlayan kabarıklığı hissetmesini sağladı. “Cevap ortada değil mi?”
“Bir kadına ihtiyaç duyduğun için-”
“İhtiyacımı kendim de halledebilirim. İstediğim sensin.”
Bu kez afallama sırası Peri’deydi. Neyse ki adam fazla üstelemedi. Düşünmesini, karar vermesini ve istediği kadar bekleyeceğini söyleyerek onu serbest bırakıp locaya gitmesine izin verdi. Kalabalığın içerisinde sersemlemiş şekilde yürürken dudaklarını gıdıklayan aptal gülümsemeyi bastıramıyordu.
Pekâlâ, Özgür’ün hanesine bir artı daha.
Hülyalı hülyalı yürürken localardan birinde oturan ve gecenin başında onu Özgür’e sokulmaya çalışırken gördüğü kadınla, Sara’yla göz göze geldi. Yabancı kadın belli ki başından beri onu izliyordu, çünkü gözlerinde açık bir nefret vardı. Umurunda bile olmadı. Normal şartlarda köşesine siner, içine kapanır ve onun baskın gelmesine izin verirdi. Bu kez öyle yapmadı. Omuzlarını daha çok gerip, adımlarını daha sağlam attı.
Kendi hanesine de bir artı yazdı.
Kendine güvenmenin nasıl bir şey olduğunu keşfederken her anından keyif alacağından şimdiden emindi.
×××
Eva, Akın’ın odasındaydı. Evlendiklerinden sonra daima onun yatağını paylaşmışlardı ve bu gece de bunun değişmesini istememişti. Gece başladığı sırada odaya çıkmış, duş almış ve yatağa girmişti. Örtünün altında kaç saat geçirdiğini bilmiyordu. Ne kadar ağladığını da... muhtemelen gözleri kızarıp şişmişti, burnunun ucu ve yanakları da kırmızıya dönmüş olmalıydı.
Akın’ın tarafında yatıp yastığına gömülmüş hâldeydi. Uyuyamıyordu, düşünceler zihnini kemirdiği için uykuya dalmak imkânsızdı. Ancak bitkin düşmüştü. Kirpiklerini açacak dermanı bile yoktu. Hayatının hiçbir döneminde bu kadar ağladığını hatırlamıyordu. Kendisini mahvolmuş hissediyordu. Sanki uçurumun kenarındaydı ve aşağıya düşmesi için ufacık rüzgâr yeterliydi.
Gecenin epey derin saatlerindeyken odanın kapısındaki hareketliliği duyunca kalbi yerinden çıkacakmış gibi göğsünü dövmeye başladı. Odada sarının en tatlı tonundaki gece lambası açıktı. Bu sayede Akın’ın odaya girdiğini kirpiklerinin arasındaki ufacık boşluktan görebilmişti. Nihâyet buradaydı. Hiç geri gelmeyeceğini düşünmüş, bir de bunun için dakikalarca ağlamıştı. Yeni damlaların usulca yanaklarından dökülmesine engel olamadı. Yanağının içini kemirirken kulak kesilerek dinlemeye çalışıyordu, çünkü ufacık aradan bile ona bakacak cesareti kaybetmişti.
Duyduğu hışırtılar Akın’ın ceketini çıkardığını belli eder cinstendi. Onu köşedeki koltuğa fırlattığında çıkan pat sesi yüzünden elinde olmadan irkildi. Ardından yatağın diğer tarafı çöktü. İri bedeniyle oraya uzandığında Eva yatağın ona doğru çökmesi yüzünden hafifçe kocasına meyletmişti. Bir süre hiç ses çıkarmadı. Düzenli soluk alıp verişleri dışında duyulan tek şey Eva’nın arada bir burnunu çekmesiydi.
Aralarında görünmez duvarların oluşmaya başladığını hissediyordu ve bu his sıvı ateşin damarlarında dolaşmasıyla eşdeğerdi. Ondan uzak kalmak istemiyordu, onu incitmek istemiyordu, hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. Tanrı aşkına, bu adama gerçekten aşık olmuştu. Onu kaybedemezdi. Onsuz yapamazdı. Artık öyle bir şansı yoktu. Ailesi ve ilişkilerine karşı çıkacak diğer herkes cehenneme gidebilirdi, o burada, onun yanında kalacaktı.
“Akın...” diye ondan başka çaresi yokmuş gibi adını sayıklarken aynı esnada adam harekete geçecek kollarını etrafına dolayıp onu göğsüne doğru çekti. Eva saatler sonra ancak nefes alabildiğini hissetti. Kafasını adamın sert göğsüne bastırırken, “Seni çok seviyorum,” dedi hıçkırarak.
“Çok mu seviyorsun?”
Hızlı hızlı kafasını salladı. “Yoksa... şüphen mi var?”
“Sana pek uygun olmadığım ortada.”
“Saçmalık,” derken burnunu kırıştırdı. “Benim için senden iyisi olamazdı. Ablamın söylediklerini umursama. Lütfen...”
Sağ elinin parmaklarını göğsünde yatan kadının omzuyla dirseği arasında gezdirirken hareketleri epey dalgındı. “Sadece birkaç ay önce bunu sen söylüyordun. Düzgün işte çalışan bir adam istiyordun. Yüreğin ağzında olmadan yaşayacağın bir hayat...”
“Sadece kendimi uzak tutabilmek için çırpınıyordum. Sana kapılmamak için... acı çekiyordum. Neden mi? Çünkü bir gün sıkılıp beni bırakırsan mahvolurdum. Senin tek eşli hayat isteyeceğinden ve sadık kalacağından emin değildim. Ama bana ne kadar ciddi olduğunu kanıtladın ve ben de senden uzak durmaya çalışarak ne kadar aptal olduğumu anladım.”
Yine bir sessizlik oluştu. Akın duyduklarını düşünüyor gibiydi. Ancak hâlâ bedeni gergindi ve rahatlamış sayılmazdı. “Çoğu zaman sana hak ettiğin şekilde davranmıyorum. Hayallerindeki beyaz altı prens olmadığımı biliyorum, Eva. Seni siktiğimin beyaz atlı prensine vermeyecek kadar da bencilim. Belki başkasıyla çok daha mutlu olacaksın ama sikeyim onları, tamam mı?”
Saatlerce ağladıktan sonra yeniden gülümseyebileceğini hiç düşünmemişti, ancak şu anda dudaklarında aptal bir kıvrım vardı. Adamın fevri, haşin tavrını seviyordu. Tahammülsüzlüğünden bile bazen hoşlanıyordu. Küfürbaz dilini çoğu zaman kınasa da işte, ortadaydı ki onu dahi kabullenmişti.
“Tamam,” diye fısıldadı. Kısık sesi güldüğünü ele veriyordu.
Akın kafasını eğerek ona baktı. “Tamam mı?”
“Hı-hı...”
“Mutlu musun benimle?”
“Mutluyum, hem de çok.”
Derin bir soluk aldı. “Bir gün seni çok bunaltacak olursam beni bırakıp ablanla gider miydin?”
Eva hızla kafasını kaldırıp ellerini kocasının göğsüne dayayarak üst bedenini yukarıya kaldırdı. Ağlamaktan kızarmış gözlerini adamdan ayıramazken, “Sen ne dediğinin farkında mısın?” dedi inanamayışla. “Gerçekten bir gün gidebileceğime inanıyor musun? Seni bırakabileceğime? Ya da burayı, buradakileri?”
“Zor bir adam olduğumun farkındayım-”
“Şey, farkında olman gerçekten güzel ama seni terk etmeyeceğim. Görmüyor musun Akın senin için aileme arkamı döndüm. İleride olabilecek şeyler beni çok korkutuyor ama buradayım. Senin yanındayım. Çünkü kendimi artık başka bir yerde göremiyorum. Başka hiçbir yere ait olamayacakmış gibi hissediyorum. Lütfen bu söylediklerimi hiç aklından çıkarma. Çünkü ben... ben seni gerçekten seviyorum. Aileni kendi ailemden çok seviyorum. Seni kaybedersem...” Kafasını ürpererek iki yana salladı. “Ölürüm-”
Cümlesi Akın’ın sert öpücüğüyle yarım kaldı. Adamın ne ara doğruluğunu anlayamamıştı bile. Dudaklarının birbirine karışmasına izin verirken mest olmuş şekilde gözleri kısıldı. Yeni damlalar yanaklarından döküldüğünde bu kez ne için ağladığını o da bilmiyordu.
Akın karısının ıslak yanaklarını öpüp elinin tersiyle kuruladı. Zümrüt yeşili gözbebekleri titriyordu, yeni damlalar dökülmeye devam ediyordu. Bir koluyla onun ince belini kavrayıp bedeniyle tamamen bütünleştirirken bakır rengindeki saçlarını şefkatle geriye doğru itti.
“Bu kadar gözyaşının nedeni ne Eva?”
“B-ben... bilmiyorum... sen öyle sanki beni arkanda bırakmış gibi çekip gidince çok canım yandı.”
“Seni bırakmayacağım, neden bunu düşünüyorsun ki? O kadar mı ayran gönüllü görünüyorum dışarıdan bakılınca?” Çehresi hoşnutsuzlukla kaplandı. “Senden sıkılmadım, sıkılmam mümkün de değil. Tek eşli hayattan memnunum ve bunu ömrümün sonuna kadar götürmeyi planlıyorum. Benim için hiçbir zaman geçici heves olmadın.” Durdu ve biraz yılgın biraz da kendini yeterince açıklayamadığını düşündüğü için kızgınca ekledi. “Kızım senden çocuk yapmanın hayallerini kuruyorken seni nasıl bırakabilirim?” Kadının şakağına işaret parmağını birkaç kez vurdu. “Sıkıldığım tek şey bunları tekrar edip durmak. Sözlerimi şu kafanın içerisine kazı ve bir daha böyle düşüncelere kapılma. Mükemmel biri olmadığımın farkındayım ama ailenin seni bana layık görmemesi sinirlerimi bozmuştu. Bu yüzden biraz kafamı dağıtmak istemiştim. Hepsi bu.”
Eva güneşi görünce açan çiçek misali gözleri parladı, yüzüne tatlı bir tebessüm yer edindi. Parmaklarıyla adamın gömleğinin açık düğmelerinden görünen teninin üzerinde desenler çizerken, “Birkaç tane kızımız olsa ve hepsi benim kopyam olsa bile mi?” diye sordu.
Sadece hayali bile Akın’ın boğuk bir ses çıkarmasına neden oldu. Hemen sonra Eva’yı yatağa itip üzerinde yükseldi. Kadının heyecanla inip kalkan göğsüne, aralık kalan dudaklarına ve ağlamaktan kızarmış çehresine arzuyla baktığı sırada, “Senden on tane daha olsa bile razıyım yavrum,” dedi. Elleri kemerine gidip çözdü ve kadını bir kez daha kendinin kıldı.
×××
Sanki birisi beni dürtmüş gibi birden gözlerim açıldı. Zihnim garip şekilde berraktı da. Sadece birkaç kez gözlerimi kırpıştırıp etrafıma bakındım. Öyle sıcaktım ki biraz terlediğimi bile söyleyebilirdim. Yataktaydım ve Cesur beni göğsüne çekmiş, kollarını etrafıma dolamıştı. Yüzüm boynuna sokulmuş hâldeydi, o ise çenesini kafama dayamıştı. Kelimenin tam anlamıyla sarmaş dolaştık. Çok huzurluydu ve ben uyanmıştım.
Burnumu boynuna bastırıp kokusunu içime doldurdum. Ne zamandır uyuyorduk bilmiyordum. Odayı aydınlatan kızıl ışık sabitti, pencere bulunmadığı için de saate bakmadan zamanı anlamak biraz zordu. Çoktan sabah olmuş muydu? Kendimi aşırı zinde hissetmeme bakılırsa belli ki olmuştu. Ancak benim aksime Cesur kıpırdanışlarımı hissetmedi bile. Normalde benden önce uyanır ya da ben kıpırdanmaya başladığımda o da uykudan sıyrılırdı. Şu andaysa ona sokulmama rağmen hâlâ derin uykudaydı. Çıplak göğsü düzenli şekilde inip kalkıyordu.
Huzurunu bozmamak için dikkatli davranarak kollarından sıyrıldım, yine farkında olmadı. Hareket bile etmedi. Bunu garipsiyordum ki gözlerim komodinin üzerindeki saate değince nedenini anlayabildim. Saat sabaha karşı beşe doğru ilerliyordu ve henüz uykuya dalalı bir saat bile olmamıştı. Tuhaf şekilde çok dinç olmamı nasıl açıklayacağımı hiç bilmiyordum ama geri dönüp yatmak istemiyordum. Sanki benim için artık uyanma vaktiydi.
Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıtıp sessizce kalktım. Banyoya geçerek ihtiyaçlarımı giderdikten sonra soyunup duşa girdim. Biraz oyalanınca yeniden uykumun geleceğini düşünsem de umduğum gibi olmadı. Bu yüzden geceliğimi giymek yerine rahat pamuklu bir takım giydim ve sonra da ne yapacağımı bilemeyerek yatağa uzanıp telefonumu aldım. Cesur hâlâ uyuyordu. Yorgundu, uykuya ihtiyacı vardı ve bencil davranarak sırf uyuyamadığım için onu uyandırmak istemiyordum. Bu yüzden yatağın en ucundaydım, ona değmemeye ve fazla hareket etmemeye özen gösteriyordum.
Biraz telefonda takılırsam uykumun geleceğini düşünerek ekrana dokunduğumda beni birkaç bildirim karşıladı. Sıkıldığım anlarda başlayıp bitiremediğim filmlerin beni çağırdığına dair olan bildirimleri görmezden gelirken gözlerim gelen mesaja takıldığında nefes alışım bile ağırlaştı. Kayıtlı olmayan bir numaraydı ama bu numarayı biliyordum, ondan daha önce de mesaj ve arama almıştım. Omurgamdan aşağıya bir gerginlik yayılırken parmağım usulca mesaja dokundu.
“İyi ki doğdun.”
Dondum. Gerçekten dondum. Bugün ayın kaçıydı? Ekranın üstündeki takvimin 3 mayısı gösterdiğini görünce şaşkınlıkla gözlerim irileşti. Günlerden bihaber değildim ama gerçek doğum günümü kutlamayalı yıllar geçtiği için onu unutmuştum. Ancak belli ki Barut unutmamıştı. Abim... unutmamıştı.
İri bir damla kirpiklerimin arasından süzülüp yastığa düşerken gürültülü bir pat sesi çıkardı. Cesur ilk kez kıpırdandı ama uyanmadı. Ciğerlerim aldığım solukları yeterli bulmuyormuş gibi sızlanmaya başladığında kıvranıp Cesur’u uyandırmaktansa yataktan çıktım. Ellerim titriyordu. Peki neden? Kafamın içerisinde abimle geçirdiğim son doğum günüm dönüp duruyordu. O günden sonra bir daha doğum günümü kutlamamıştım. Nehir adıma verilen sahte doğum günümü bile. Hümeyra çok dil dökmüş olsa da rıza göstermeye gönlüm el vermemişti.
Gözlerimi telefonumun ekranındaki yazıdan ayıramazken odadan çıkıp kulüp kısmına yürüdüm. Mesajı gece yarısından sonra atmıştı. Gece yarısını beklemiş ve öyle göndermişti. Unutmamıştı. Benim unuttuğum doğum günümü o unutmamıştı.
Kulüp alanı bomboştu. Herkes evlerine dağılıp gitmişti. Önce kendime bir kadeh içki alıp masalardan birine oturmayı düşündüm ama sonra bundan vazgeçtim. İçimde boğucu bir his vardı. Sanki dışarı çıkmalıydım. Sanki içerisinin havası ne kadar temiz olursa olsun ciğerlerim dışarıdaki havaya doğrudan erişmek istiyordu.
Asansöre yönelip üst kata çıktım. Hiç değilse burada hâlâ birileri vardı. Kapılar kapalı olsa da dışarıda, kapının önündeki adamların konuşmalarını az çok duyar gibiydim. Zaten onlar daima buradaydı. Kapı hiçbir zaman boş bırakılmıyordu, nöbetleşe adamlar değiştiriliyordu. Birkaç dakika yanlarında durup içimdeki sıkıntıdan kurtulduğum anda yatağıma geri dönecektim. Belki onlarla birlikte bir sigara içerdim.
Kapıyı açtığım anda üç adamın bakışları anında üzerimde dönünce bir an için ne diyeceğimi bile bilemedim, ancak şanslıydım ki Tuna aralarındaydı. Bu beni rahatlattı. En azından diğerleri gibi delirdiğimi açıkça belli eder şekilde kuşkuyla bana bakıp durmayacak biri vardı.
“Deniz? Bir şey mi oldu?”
Paniğini yatıştırmak istercesine ellerimi kaldırdım. “Her şey yolunda, endişelenme,” dedim hızlı hızlı.
“Abim nerede?”
“Cesur uyuyor.”
Bu kez de kaşları çatıldı. “Sen neden ayaktasın?”
Bunun cevabını ben de bilmiyordum. Biri dürtmüş gibi uyanmıştım ve şimdi de içimdeki sıkışık his yüzünden hava almak istemiştim. Ona bunu açıklamaya çalışsam anlar mıydı? Üzerimdeki takım fazla ince olmasa bile gecenin serinliği yüzünden kollarımı sıvazlarken sessizce iç geçirdim. “Uykum kaçtı.”
Kapıdaki adamlardan birine işaret verdiğinde adam kulübe girip gözden kayboldu. “Kâbus mu gördün?”
Görmemiştim ama yine de kafamı salladım. “Biraz hava alıp geri döneceğim.”
“İster misin yenge?”
Adının Osman olduğunu bildiğim iri yarı koruma sigara paketini bana doğru uzatınca tereddüt etmedim. Ucunu tutuşturmak için ateş de uzatmayı ihmal etmedi. Bu sırada yeniden dışarıya çıkan diğer adam getirdiği şalı omuzlarıma bıraktı. Ona teşekkür ettim ve karşılığında sadece kafasını salladı. İkisi de kaba saba adamlardı. Pek gülmezlerdi. Hatta hiç güldüklerini görmemiştim. Daima suratlarında sert ifadeler asılı olurdu. Pek sohbet canlısı insanlar da değillerdi. Bu yüzden yeniden Tuna’ya odaklandım.
“Sen neden hâlâ ayaktasın?”
“Değil mi? Sıcak yatağıma kavuşmayı ben de istiyorum ama etrafa son bir göz atayım demiştim.”
“Elinden gelse hiç uyumayacaksın ve her yeri gözleyeceksin. Neredeyse hastalık seviyesindesin, Tuna. Gidip uyu lütfen. Yukarıda sana ait bir oda var ve temizliği yapan görevliler senin yatağını düzeltirken hiç yorulmuyorlardır, çünkü orada uyuduğundan şüpheliyim. Evine de gitmiyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun gerçekten?”
Bana kocaman, kendini beğenmiş şekilde sırıttı. “Sanırım tam da şu an vampir olduğumu itiraf etme vakti.”
Gülmekten kendimi alamazken kafamı hafifçe iki yana salladım. “İflah olmazsın.”
“Ne? Uykuyla bir sorunum yok.”
Osman gülmeye benzer bir ses çıkardı. Gülmekten çok sinirli gibi çıksa da niyetini anlayacak kadar onu tanıyordum. “Az önce sızlanıyordun. Kulüp havaya uçmadıkça beni kaldırmayın bile dedin.”
Kahkaha attım. Tuna ise huysuzca yüzünü ekşitti. “Dediysem de sana dedim birader. İçinde tutsana. Sizinle de hiç sohbet edilmiyor.”
Onunla eğlenme fırsatını elbette kaçırmayacaktım, ancak bir şey oldu. Gözlerim karşı kaldırımın kenarındaki, biraz uzaktaki arabaya değip geçti. Önce sırıtmaya devam ettim ama sonra elektrik akımına kapılmış gibi yerimde sıçradım. Kafam yeniden o tarafa döndü. O arabayı tanıyordum. Kime ait olduğunu çok iyi biliyordum.
Tuna birden afallayan hâlimi elbette fark edip bakışlarımı takip ettiğinde ve orada park hâlindeki aracı gördüğünde sessizce iç geçirdi. Tepki vermesini, söylenmesini, kızmasını bekledim. Bunları yapmadı. Beni şaşırtacak şekilde, “Gece yarısından beri orada duruyor,” dedi bu durum ona da garip gelmiş gibi.
Bir yorumda bulunmayıp sessiz kaldım. Sadece arabayı izledim. Barut’un klasik model olan arabasıydı. Onu nerede görsem tanırdım. Neden buradaydı ki? Eğer bir sorun oluşacak olursa Cesur ile iletişime geçiyordu. İkisi de bundan hoşlanmasa bile artık bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Eh, hiç değilse bu da bir adım sayılırdı, değil mi?
Osman, “Onu göndereyim mi?” diye teklifte bulundu. Sesinin tonundaki hoşnutsuzluktan bunu birkaç kez daha teklif ettiğini anlamıştım.
Parmaklarımın arasında asılı kalan sigarayı yandaki çöp kutusuna atarken derin bir soluk aldım. Kaburgalarımın arasında hem bir panik dalgası hem de heyecan saklıydı. Bu ikilem beni mahvediyordu. Neden buradaydı? Artık uzak kalmak istemiyor muydu? Yüzleşmek isterse karşısında sakin kalabilecek miydim? Hâlâ kendimi pek hazır hissetmiyordum. Bitmek bilmeyen sorular bana işkence ederken birden durdum, zihnimdeki her şeyi susturdum. Gözlerim sürücü koltuğuna saplandı ama onu netçe göremiyordum, karanlıkta kalıyordu.
Buradaydı, çünkü bugün doğum günümdü.
Zaten ortada olan nedeni ancak fark edebildiğimde boğazım kupkuru kesildi. Kendimi ansızın, “Tuna,” derken buldum. Ne diyeceğimi elbette hemen anladı.
“Deniz...”
“Sadece beş dakika, lütfen.”
“Çocuk mu kandırıyorsun?” Homurtusu beklediğim gibi çok da öfkeli değildi.
“Cesur’u düşünüyorsan-”
“Elbette düşünüyorum. Hay ben böyle işin.”
“Onunla konuşabilmek için hepinize ayrı ayrı dil dökmem mi gerekiyor? Lütfen. Bana zarar vermeyeceğini biliyorsun. Sadece beş dakika, söz veriyorum.”
Gözlerini kısarak yüzümü incelerken, “Hiç söz verme Deniz,” dedi huysuzca. Bu hâliyle ne kadar da Akın’a benziyordu, haberi bile yoktu. “Tutmayacağını biliyorum çünkü. Bari zaman geçtikçe sinirlerim iyice bozulmasın.”
Kalbim tekledi. “Yani... gidiyorum?”
Homurdandı. Diğer iki adam da homurdanıp duruyordu. “Git ama fazla uzun sürmesin, tamam mı?” dedi bana güvenmek istercesine. Hızlı hızlı kafamı salladım. Öne doğru iki adım atmıştım ki kolumu yakaladı. “Burada bekleyeceğim. Dikkatli ol.”
Uyarısına karşılık kafamı sallayıp arabaya doğru yürümeye başladım. O an beni kuşatmış olan istek doğrultusunda hareket edip arabaya doğru yürürken pek de planlı davranmıyordum. Zaten planlı davransam ona gidecek cesareti bulamazdım. Göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Çok heyecanlıydım. Nedense sadece heyecan vardı. Korkular geri plandaydı. Bu şekilde hareket edebileceğimi hiç düşünmezdim ama oluyordu. Benim kontrolümde bile değildi. Tüm dürtülerim ona gitmem gerektiğini haykırıyordu.
Yaklaştıkça dizlerimin titremeye başlamasına aldırmamaya çalıştım. Araba gözlerimin önünde netleştikçe görüşüm eşzamanlı bulanıklaşıyordu. Aklımda onunla olan anılarım dönüp durmaya başladığında bedenim bir kukladan halliceydi. Bakıyordum ama görmüyordum. Yürüyordum ama adımlarımın farkında bile değildim.
Son doğum günümde güne çok erken başladığımı hatırlıyordum. Sanki diğer günlerden çok farklı olacakmış gibi heves ve heyecan doluydum. Çocuk kalbim beni sürprizlerin karşılayacağı inancına kapılmıştı. Ne kadar beklentiyle dolsam da günüm her zamanki gibi başlayıp devam etmişti. O gün babam, yani Oktay günler sonra eve gelecekti. İşleri olduğunu öne sürüp neredeyse bir haftadır eve uğramamıştı. Onsuz daha mutluyduk ama tam da doğum günümde geri döneceğini öğrenince aptal gibi sevinmiştim. Dudaklarım acıyla kıvrıldı. Aptal değildim aslında, sadece çocuktum. Onun dikkatini çekmek istiyordum. Bana bir kez gülümsesin, saçımı okşasın diye etrafında pervane oluyordum.
En güzel elbisemi giymiştim, saçlarımı kendi başıma kargacık burgacık bağlamıştım. Heyecandan yerimde duramıyordum. Neden? Okuldaki arkadaşlarımdan biri ailesinin ona nasıl sürpriz doğum günü hazırladığından bahsetmişti, onları konuşurlarken duymuştum. Saf bir umutla aynı şeyin başıma geleceğini umarak içim içimi yemişti. Annemin bile aşağıya indiğini görünce hele sevinçten ne yapacağımı şaşırmış hâldeydim. Kocaman gülüyordum. Aptal gibi koca koca gülüp duruyordum.
Yanağımdan kayan damlayı hızla kuruladım. Oktay’ın eve ilk girdiği an gözlerimin önündeydi. Takım elbisesinin üzerine, omuzlarına attığı paltosunun altında epey iri görünmüştü gözüme. Tıraşsız yüzü her zamanki kadar sertti ama bana aradan geçen bir haftadan sonra sanki yumuşamış gibi gelmişti. Hemen ellerini kontrol etmiştim. Ne bir hediye paketi vardı ne de bir pasta. Arkasından gelen adamlarının da elleri boştu. Abimin de. Ama en azından onun yüzünde bana sakladığı ufak bir tebessüm vardı.
Halam beni dürtünce hızla elimde tuttuğum terliği babamın ayaklarının önüne bıraktım. Annem bir köşede sanki gelen kocası değil de yabancı biriymiş gibi boş bakışlarla dikiliyordu. Zaten babam ona bir kez bile bakmamıştı. Halamın hâlini hatırını sormuş, paltosunu annemin üzerine fırlatır gibi atmıştı. Halamla birlikte oturma odasına geçip gitmelerini hayal kırıklığıyla izlemiştim. Ne başımı okşamıştı ne de doğum günümü hatırlamıştı. Ben onun için evin hizmetini sağlayan kadınlardan farksızdım, tıpkı annem gibi.
Orada ağlamamak için kendimi kasarken içeriden halam seslenmişti. Kolonyayı getirmemi istediğinde çalışan kadınlardan biri hızla onu elime tutuşturup beni salona yollamıştı. Halam kendince bizi yakın tutmaya çalışıyordu işte. Titreyen, sersem adımlarla Oktay’a yaklaşıp uzattığı avuçlarına kolonyayı döktüğümde aptal şişeden çok az damlamıştı. Onun sabırsız olduğunu biliyordum. Bu yüzden aceleyle şişeyi sıkınca uyguladığım baskıdan dolayı Oktay’ın avuçlarından başka her yere püskürtünce nasıl korktuğum dün gibi aklımdaydı. Sonra yüzüme patlayan tokat bana hiç unutamayacağım bir doğum günü hediyesi olmuştu.
“Aptal kız!” diye kükreyen sesi öyle netti ki ürperdim. “Anası ne ki bu ne olsun. Hiçbir şeyi beceremeyen boş çuvallar sizi.”
Elinin yeniden havalandığını görmüştüm. Kendimi ikinci tokada hazırlarken abimin, “Vurma ona, yeter artık,” diyerek aramıza girmesi beklenmedikti. Bunu daha önce hiç yapmamıştı. Belki de cesaret edememişti. Ancak o an Oktay’a diklenişinde gözü karaydı.
Halam, “Arda! Sen karışma, buraya gel hemen,” diye bağırmıştı. Endişeliydi. Abimi koruma çabasını takdir etmiştim. En azından birimizi biraz da olsa düşünüyordu. Ancak Oktay’ın böyle meydan okumalara tahammülü olmadığını bilmiyordu. Aslında hiçbirimiz bilmiyorduk. Abim neredeyse on altı yaşına girecekti. Aile içerisinde yer edinmeye başlamış, sözü geçer olmuştu. Belki de o anki cesaretinin kaynağı buydu. Ama Oktay gözü kararmış bir tavırla belindeki kemere yöneldiğinde anlamıştım ki kaç yaşına gelirsek gelelim onun gazabından korunamayacaktık.
O gün benim doğum günümdü.
O gün dayak yediğim ve abimin de dayak yiyişini izlediğim gündü.
Sırtıma inen kemer darbelerinin sızısını yeniden hissettim. Ben birkaç darbeyle kurtulmuştum ama abimi mahvetmişti. Sırf ona karşı geldiği için, diklendiği için, otoritesinde bir delik açmaya çalıştığı için, küçük kız kardeşini koruduğu için kan kusana kadar dayak yemişti. Sonra da ikimizi birden bodrumdaki o lanet odaya kilitlemişti.
O evdeki son doğum günümde çok ağlamıştım. Abimin yaralarını sarmaya çalışırken ellerimin nasıl titrediğini çok iyi hatırlıyordum. Karanlıkta yüzünü bile doğru dürüst göremezken üzerindeki kanları silmeye çalışıyordum. O kadar çaresizdim ki beni yatıştırmayı güçlükle başarabilmişti. O an bile beni düşünüyordu. Canı hiç yanmıyormuş gibi benimle konuşmaya, hıçkırıklarımı dindirmeye çalışmıştı. Açıkça benim yüzümden dayak yedikten sonra benden nefret edeceğinden bile korkmuştum ama o bunun imkânsız olduğuna dair yemin etmişti.
Ona sarılarak koynunda ağlamaya devam ederken sadece bana gösterdiği şakacı tavrıyla beni dürtmüştü. “Ağlama boncuğum,” demişti bana, sesi kulaklarımı gıdıklayarak yokluğa karıştı. “Bugün senin doğum günün. Sadece gülmen gerekiyordu.”
“Nefret ediyorum bugünden. Bir daha asla pasta beklemeyeceğim.”
“Sana söz veriyorum,” demişti güçlükle konuşarak. “Bundan sonraki doğum günlerinde senin için en güzel ve en büyük pastayı alacağım. O zaman hiç ağlamayacaksın.”
“İstemiyorum. Yemin ederim abi... bir daha hiç pasta istemeyeceğim.”
“Pastasız olmaz ama. Mum üflemeyi de istemez misin? Dilek dilemeyi?”
Sanki günüm başıma yıkılmamış gibi durup düşünmüş ve hatta hayal bile etmiştim. Abim bunu fark ederek ceplerini karıştırıp çakmağını çıkarmıştı. Karanlık odaya bir anda ışık dolunca gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım.
“Hadi bunu mum olarak hayal edip dilek dile. Doğum gününde dilediğin her dilek gerçek olurmuş.”
“Ya... gerçekten mi?”
“Gerçekten,” dediğinde ona inanmıştım. Ben onun ağzından dökülen her söze inanmaya hazırdım. “Kapat gözlerini ve bir şey dile. Sonra da üfle. Tamam mı?”
“Her şeyi isteyebilir miyim?”
“İsteyebilirsin boncuğum.”
Tıpkı o zamanki gibi yutkundum. Gözlerimi kapattığımı hatırlıyordum. Dileğimi sessiz sunmam gerektiğini bilmediğim için kalbimin derinliklerinden geçenleri yavaşça dile dökmeye başlamıştım.
“Allah’ım... abimi iyileştir, artık kanamasın, lütfen. Onu çok güçlü yap. Babamdan bile güçlü olsun, ona engel olacak kadar güçlü olsun. Çabucak büyüyüp bizi bu evden kurtarsın. Annemi iyileştir. Artık hasta olmasın lütfen. Bir de... çilekli pasta istiyorum. Okuldaki arkadaşımın anlattığı kadar büyük ve lezzetli olabilir mi? Teşekkür ederim.”
Abim saflığıma karşılık merhametle iç çekip saçlarımı okşarken, “Üfle şimdi,” diye teşvik etmişti.
Tüm gücümle üflemiştim. Çakmak sönüp biz yine karanlıkta kalmıştık ama içim ferahlamıştı sanki. Her şey bir nebze daha katlanılır geldiği için en azından ağlamayarak abimin göğsüne yaslanmıştım. Beni sarıp sarmalayışına sığınmıştım.
“Bir gün dileklerinin hepsini gerçekleştirmiş olacağım, Deniz,” demişti kulağıma doğru, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi kısık sesle. Söz vermemişti, yemin etmişti. O an anlamamıştım ama artık anlıyordum.
Anlılardan sıyrıldığım an birkaç kez ıslak gözlerimi kırpıştırmak zorunda kaldım, çünkü Barut tam karşımda duruyordu. Arabanın yanında dikiliyordum ve o da sadece bir adım uzağımdaydı. Yanaklarım ıslaktı ve hüzünlü bakışları yüzümü tarıyordu. Hangi anıda kısılıp kaldığımı o da hissetmiş miydi?
“Ağlama boncuk,” dedi boğuk bir sesle. Sonra anılarımdaki sesi kafamın içerisinde yankılandı. “Ağlama boncuğum.”
Boğazımı sızlatan haykırışımla ona doğru atıldım. Beni yakalayıp öyle kuvvetli sarıldı ki hiç direnmedim. Kendimi ona bıraktım. Beni sarmasına izin verdim. Beni her zamanki gibi güvende tutacağına inandım. O an ona Barut gözüyle bakmadım, Arda gözüyle baktım.
“Bu sondu,” dedi saçlarımı okşadığı sırada. “Bir daha doğum gününde ağlamayacaksın. Mumlara üfleyecek, o kahrolası çilekli pastayı yiyeceksin.”
Hıçkırıklarımın arasından konuştum. “Ben hiç... hiç doğum günümü kutlamadım.”
“Bundan sonra birlikte kutlayacağız, Deniz.”
Eli saçlarımdaydı. Şefkatle her bir telini okşamaya niyeti varmış gibi ağır ağır hareket ediyordu. Onun bu yanıyla yeni tanışıyordum. Aslında yeniden tanışıyordum. Daha düne kadar en büyük kâbuslarımdan biriydi. Yakınımda olması bile korkularımı tetikliyordu. Şimdiyse ona sarılıyordum. Ona sarıldığım gerçeği beni dehşete düşürüyordu ama onun Arda olduğunu düşünerek hareket etmeye çalışıyordum. Barut tarafını görmezden gelmek en doğrusuydu.
“İstediğin kadar ağla,” dedi beni göğsüne sokmak istercesine tutmaya devam ederken. “Ağlamanı hiç istemem ama şu an her şeyi dök dışarıya. Çünkü bundan sonra gözünden tek damla düşmesine izin vermeyeceğim.”
Bir yemin daha...
“Seni böyle ağlatanlardan biri olduğum için nasıl acı çekiyorum bir bilsen...”
Acısını kalbimde hissediyordum, yakıcıydı. “Bilseydin yapmazdın.” Cılız savunmam karşısında dertli dertli iç geçirdi.
“Bilseydim... çok daha farklı bir hayatın olurdu. Kimsenin seni incitmesine izin vermezdim. Hayatını yaşam savaşı vererek geçirmezdin. Kimse sana yaklaşamazdı bile, bu yüzden Yiğit’le de yolun hiç kesişmezdi. Bu kahrolası kulübe elinde paketle değil, eğlenmeye gelirdin. Bilseydim, Deniz... keşke bilseydim.”
Nihâyet hıçkırıklarıma söz geçirebilecek kadar kendimi toparlamayı başardığımda kafamı göğsünden kaldırarak yüzüne bakmak için tüm cesaretimi topladım. Baktığımdaysa bunun bir hata olduğunu anladım. Mavi gözleri kıpkırmızıydı. Sokak lambalarının altında yanaklarındaki ıslak çizgileri seçebiliyordum, gözyaşlarının geçtiği yollar elmas gibi parıldıyordu. Onun gibi bir adam ağlayamazdı. Onun gibiler sadece ağlatırdı. İrkildim. Baktığım adam Barut değildi, bunu kafama kazımam gerekiyordu. O Arda’ydı. Arda kız kardeşi için gerekirse gözyaşı, gerekirse de kan dökerdi.
Çehresi hüzünle kaplanırken kafasını hafifçe yana eğdi. “Beni affedebilecek misin boncuk?” diye sorduğunda göğsümde bir şey acıyla kıvrandı. Uzanıp iri avucunu yanağıma sararken baş parmağıyla düşen damlaları kurulamaya koyuldu. “Bana baktığında canını yakan Barut’u değil, senin için canını verecek Arda’yı görebilecek misin?”
“Neden sana Barut diyorlar ki?” dedim biraz isyan edercesine. Adını düzgünce öğrenseydim tüm problem baştan çözülmüş bile olabilirdi.
Mavi harelerindeki ışığın usulca söndüğüne şahit oldum. “Olanlardan sonra... senden sonra... hayatımda beni güldüren kimse olmadı. Yüzü asık, merhametsiz, sert biri oldum. Yirmili yaşlarımda kabıma sığamıyordum, herkese çatıyordum. Çevrem bana bu ismi layık görünce çok kolay kabullendim. Barut olunca her şey daha katlanılır oldu.”
Oktay’ın onun gelişimindeki büyük rolünü görmezden gelmek aptallık olurdu. Yeniden hıçkıra hıçkıra ağlamak üzereyken, “Seni mahvetti,” dedim titrek bir sesle.
“Senin kaybından çok değil.”
Kendime engel olmadım ve ona yeniden sarıldım. “Seni böylesine güçlü ve onun karşısında sapasağlam durabilirken gördüğüme nasıl sevindiğimi bilemezsin. Sözünü tuttun.”
“Tutamadım, Deniz. Seni kurtaramadım. Annemi de kurtaramadım. Sadece büyüdüm, gücü elime aldım, sadece bunu yapabildim.”
“İntikamımız için çabalaman bile bir şeyleri yaptığın anlamına geliyor-”
Homurtuyla güler gibi bir ses çıkardı. “Ne intikam ama... Senin için senin canını yakmışım. Seni fark edemeyecek kadar aptalmışım.”
Yeniden geri çekildim. Bu kez tamamen ondan ayrıldım ve omuzlarımdan kaymakta olan şalı düzeltip ona sıkı sıkı tutundum. “Öldüğümü düşünüyordun,” dedim epey geçerli bir nedenmiş gibi. “Adım başka, hayatım başkaydı. Senin için Cesur’un aradığı kadından ötesi değildim. Anlamaman normal değil mi?”
Bunu kabul etmediğini belli edercesine kafasını iki yana salladı. “Anlamam gerekiyordu. Sana baktığımda, seni ilk gördüğümde. Başından beri sende bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum ama adını koyamıyordum. Şüphe, kuşku sürekli peşimdeydi. Cesur gibi delirdiğimi bile düşündüğüm zamanlar oldu. Sapıttığımı düşünmek yerine daha çok üzerine düşmeliydim. Cesur’un Deniz adında bir kızı aradığını öğrendiğimde anlamalıydım. Yaşlarınızın ve dönemlerinizin tuttuğunu kaçırmayıp dikkat etmeliydim. Seni o restoranda ilk gördüğümde içime doğan garip histen anlamam gerekiyordu. Gözlerindeki ürkek bakıştan, korkulardan anlamalıydım Deniz. Ben senin abinim, anlamalıydım.”
Son cümlesi yüzünden kalbim göğsümü dövmeye başladı. Göğüs kafesimi saran sarmaşıkların tomurcuklanmaya yüz tuttuğunu netçe hissettim. “Ölmüş birinin canlanıp karşına çıktığına inanamamanı normal karşılıyorum. Ben de seninle ilk karşılaştığımda garip hissettim. Senin geçerli bahanelerin var, peki benim neyim var? Seni tanıyamadım. Seni nasıl tanıyamam ki? Bunu düşündükçe aklımı kaçıracak gibi hissediyorum.”
Bakışlarının yumuşadığına anı anına tanık oldum. “Çok küçüktün,” dedi kendime kızmamı istemiyormuş gibi. “Yaşından büyük şeyler yaşadın. Beyninin koruma mekanizmasını çalıştırıp tamamen geçmişini silmediği için bile şanslıyım.”
Şanslı olan oydu, çünkü eğer hatıralarım silinseydi onu da kaybederdim. Ve eğer silinseydi, ki bazı kısımları zaten hatırlamıyordum, sanırım ben şanslı olurdum, çünkü onlarla yaşamaya devam etmek çok yorucuydu. Ancak bir tercih hakkım bulunsaydı yine anılarımı seçerdim, çünkü onların arasında hem abim hem de Cesur vardı.
“Ayrıca ben çok değiştim,” diye devam etti. “Senin tanıdığın çocuktan eser kalmadı. Fotoğraflara baktığımda bazen ben bile o çocuk olduğuma inanamıyorum.”
Usulca kafamı salladım. “Çok değiştin, evet. Yine de anlamalıydım. Senin dediğin gibi sadece gözlerine bakmam yeterli olmalıydı. Sonuçta ben senin bir yerlerde yaşadığını biliyordum. Yeraltıyla bağlantılı olduğunu da biliyordum. Cesur bana seni düşmanı olarak tanıttığında, nedeninin babasının senin annen ile kız kardeşini öldürmüş olduğunu söylediğinde anlamalıydım.” Ama kendimin ölü gösterilmiş olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Hüzünle dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı ağır ağır iki yana salladım. “Görüyorsun işte, işin içinden çıkamıyoruz. Bu yüzden bırakalım, tamam mı? Pişmanlıklarla, keşkelerle devam edemeyiz. Demek ki böyle olması gerekiyormuş.”
“Bana sadece şunu söyle,” diyerek yüzümü araştırmaya koyuldu. “Anneannem seni bana karşı uyardığında ona inandın mı? Sana zarar verebileceğimi gerçekten düşündün mü?”
“Bunu her düşündüğümde nasıl acı çektiğimi bilemezsin. Beni artık sevmiyormuşsun, nefret ediyormuşsun. O-oktay gibi olmuşsun... hiçbirine gerçekten, tüm kalbimle inanmadım, yemin ederim ama öyle çok korkmuştum ki öyleymiş gibi yaşamak zorunda kaldım. Yoksa sana gelirdim. Yetimhaneden çıktığım gün sana gelirdim. Gelmedim, çünkü... çünkü bana Oktay gibi nefretle bakmandan çok korktum. Bana düşman olmandan gerçekten çok korktum. Cesur’a kim olduğumu söylediğimde bile bana senden bahsetmemesi için ona söz verdirdim. Çünkü senin etrafımda olduğunu biliyordum, Yavuz söylemişti. Çok yakınımdaymışsın. Yine seninle yüzleşmekten kaçtım, çünkü dediğim gibi seni karşımda görebileceğimin ihtimali bile beni mahvediyordu.”
Anladığını belli edercesine ağır ağır kafasını sallarken göğsü sıkışmış gibi gürültüyle soluğunu verdi. “Hata yine bende. Kim ne derse desin sadece bana güvenip inanman gerektiğine seni inandırmalıydım. Sana yarınların daha güzel olacağıyla ilgili aptal sözler vermek yerine bunu yapmalıydım.”
“Aptal sözler mi?” dedim kaşlarımı kaldırırken burukça. “Ben o sözlere öyle bel bağlamıştım ki tüm hayallerim onların etrafında dönüyordu. Hiçbiri aptal değil, benim için hâlâ çok kıymetliler.”
Yüzüme bakamıyormuş gibi kafasını öne doğru eğdi. Yutkundu. “Gerçekleştiremedim ki Deniz, ne kıymetleri var?”
“Zamanı önemli değil,” derken önümde birleştirdiğim ellerimle oynuyordum. Devam etmeden önce ben de yutkundum ve biraz çekinir gibi kısık sesle cümlemi tamamladım. “Şimdi de gerçekleştirebilirsin.”
Beklentiyle gözlerine baktığımda mavi hareleri tamamen yumuşadı. Onu hayatıma davet ediyor olmama karşılık ufacık, minicik tebessüm etti. Biraz hüzünlüydü ama yine de içimi kıpır kıpır yapmaya yetti. Sonra kollarını davet edercesine aralayınca tereddüt etmeden yeniden ona sarıldım. Büyük avucunu kafamın arkasına yerleştirip yüzümü daha çok göğsüne bastırırken, “İyi ki doğdun,” dedi yüreğinin derinliklerinden gelen bir duaymış misali.
“Doğduğuma o evde sevinen sadece sen oldun. Neden herkes gibi benden nefret etmedin? Başına belaydım üstelik. Kaç kez benim yüzümden azarlandın, ceza aldın ya da dayak yedin.”
Derin bir soluk aldığında göğsüyle birlikte başım da yükseldi. “Annemin hamile olduğunu öğrendiğim gün bir kız kardeşim alacağını hissetmiştim. Garip bir dürtüydü ama netti. Adının ne olacağını düşünüyordum, sana neler öğretebileceğimin hayallerini kuruyordum. Okuldan her eve döndüğümde ilk sorduğum soru doğup doğmadığındı-”
Kafamı kaldırarak sözünü kestim. “Yoksa adımı sen mi koydun?”
Hayret dolu tavrım karşısında başka bir olasılık olmayacağını belli edercesine küçük bir gülümsemeyle dudağının kenarı kıvrıldı. “Ben koydum.”
“Nasıl... izin verdiler?”
“Sen doğduğunda evdeki herkes çok gergindi. Herkesin derdi başkaydı.” Elbette, benim Oktay’dan değil de Necdet’ten olduğumu saklamanın peşindelerdi. “Babaanneme teklif ettim, başından savuşturdu ama sonra babam ona adını ne koyacaksın diye sorduğunda hiç düşünmeden Deniz olsun dedi.”
Boğuk, öfkeli bir ses çıkarıp ondan uzaklaşırken sağa sola gidip gelmeye başladım. “Beni önemsiz gördüğü için geçiştirdi, değil mi? Onun nazarında bana çok ömür biçildiğini bile sanmıyorum. Önünde sonunda her şeyin ortaya döküleceğini ve kurban edileceğimi biliyordu. Bu yüzden kıymetli annesinin ya da diğer atalarının isimlerini bana layık görmedi. Deniz olsun dedi, içinden ne de olsa ölecek dedi, eminim.”
Ellerini ceplerine atıp kalçasını arabanın kapısına yaslarken kızgınlığımı sakin tavrıyla izliyordu. Sanki o tüm bunları çoktan aşmıştı, hepsi değersiz bir detaydan ibaretti. Bense öfke doluydum, çünkü hiçbir zaman içimde biriktirdiklerimi onların yüzlerine kusamamıştım.
“Bir yönden iyi oldu ama. Onun kendisi gibi kötülük dolu aile fertlerinin lanetli isimlerini almış da olabilirdim. Gökhan’a Yadigar diyordu. Bana Bahriye dediğini düşünsene? Ya da Gülhanım? Hah, sanki çok hanım birileriymiş gibi!”
Soğuk bir ürperti tenimden kayıp giderken irkildim. Bu sırada beni izleyen mavi gözlerinde eğlenen bir parıltı saklıydı. Benim küçük sinir harbimden keyif almış gibiydi. Ayrıca geçmişe değinmemden hoşlandığını saklamıyordu. Geçmişe değinmek, ortak anılardan bahsetmek bana iyi hissettirdiği kadar ona da iyi hissettiriyor olmalıydı.
“Bahriye gerçekten de biraz... garip olurmuş,” dedi burnunu kırıştırarak. “Neyse ki çoktan isim önermiş olmam babaannemizi farklı alternatiflere yöneltmedi.” Beni saçma sapan isimden bile korumuş olması karşısında minnetle iç geçirdim. O da konuşmaya devam etti. “Sonra doğdun, adını Deniz koydular ve seni bir beşiğe atıp bıraktılar,” dediğinde sesi de ifadesi de sertleşmişti. “Annem seni görmeye bile tahammül edemiyordu.”
Gözlerim yanmaya başladı, burnum sızladı. Neden öyle olduğunu anlıyordum, tecavüze uğramıştı ve bana sahip olmuştu. Anlıyordum, gerçekten. Ancak yine de düşünmeden edemiyordum, benim ne günahım vardı ki?
“Seni başka odaya yerleştirdiler. Evde çalışanlarımız vardı, hatırlıyor musun Dide ablayı?” Hızlı hızlı kafamı salladım. Elbette hatırlıyordum. “Ondan seninle ilgilenmesini istediler. Tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu. Garip geliyordu bana bu durum. Annemin senin ağlamana bile tahammül edememesi, sürekli ağlama krizlerine girmesi, babamı gördüğünde korkudan dilinin tutulması, babaannemin daima bir şeyleri ört pas etmeye çalışan hâlleri... Olayları bilmiyordum tabii...” Çenesi kaskatıydı. “O kadar güzel bir bebektin ki kimsenin seni sevmek istememesi de garip geliyordu. Her gün yanına uğrardım ve sen o boncuk gözlerini bana dikip bakardın. Hiç ağlamazdın. Bazen Dide abla seni yatıştıramayınca beni çağırırdı kucağıma aldığım anda susardın. Hoşuma gidiyordu seninle ilgilenmek. O boğucu ailenin içerisinde huzurlu geçirdiğim anlar seninle olanlardı. Korumam gereken, sahip çıkmam, ilgilenmem, sevmem gereken bir şey oldun benim için. Hiç kıyamıyordum sana. Hele de tüm dünyan benmişim gibi o iri gözlerinle bana baktığında gerçekten bir şeyi başarmış hissediyordum. Sen benim karanlık dünyamın ışığı olmuştun, Deniz. Ne nefreti? Seninle nefes aldığımı anlıyordum.”
O benim yeri geldi annem, yeri geldi babam olmuştu. Hatta o kadar onlar olmuştu ki abim olmayı pek becerememişti diyebilirdim. Beni hiç sevemeyen annemin yerine seven de oydu, bana hiç değer vermeyen babamın yerine değer verip koruyan da o olmuştu.
Gözlerimde biriken yaşları akıtmamak için bakışlarımı gökyüzüne kaldırırken sızlayan burnumu çektim. Omuzlarımdaki şala yine hayat memat meselesiymiş gibi sıkı sıkıya sarıldım. Göğsümde, özellikle kalbimin bulunduğu tarafta ağır, yoğun bir baskı vardı. Onunla o lanet evde neler yaşadığımızı hatırlamak mahvediciydi.
“Üşüdün mü? Gel hadi arabaya geçelim.”
İrkilerek kafamı kulübe doğru çevirdim. Tuna hâlâ kapıdaydı. Oradaki korumalarla sohbet ediyor gibi görünüyordu ama gözlerinin sık sık üzerime döndüğünün farkındaydım.
“Seninle görüşmemden hoşlanmadıklarını biliyorum,” dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Ama kardeşimle arama girmelerine izin vermeyeceğimi bil.”
Kalbim yine hızlandı. Ondan bir kez daha benden kardeşim diye bahsetmesini istemek üzereydim ki dilimi ısırarak kendimi durdurmayı başarabildim. Sanırım bu kelime benim ona karşı bam telimdi ve onu kullandığı anda bana her şeyi yaptırabilirdi.
“Sadece benim için endişeleniyor. Ona mesaj atacağım.”
Çabucak cebimdeki telefonu çıkarıp Tuna’nın adını buldum ve ekranın üzerinde parmaklarım hararetle hareket etmeye başladı. “Lütfen gidip uyu, ben iyiyim.” Telefonunu çıkarıp mesajı kontrol etti ve yeniden cebine geri koydu. Orada durmaya devam etti. Pekâlâ, şaşırtmıyordu.
Sıkıntıyla iç çekerek arabanın etrafından dolanıp ön yolcu koltuğuna geçtim. O da kendi koştuğuna yerleşti. Arabayı çalıştırıp ısınmam için klimayı açtı. Bu sırada bir detayı hatırlamış gibi kendi tarafındaki camı aralamak için kola uzandı. Bu arabaya ilk binişim Yavuz’u ve bebeğimi kaybetmemden hemen önceydi. Ayrıca Cesur beni kilitlemişti ve korkularımı tetiklediği için kapalı alanlarda duramıyordum. Bu yüzden camı açmasını istemiştim. Emindim ki şu anda kafasının içerisinde o an dönüp duruyordu.
Ağzımda ekşi bir tat varmış gibi çehremi hafifçe buruşturdum. “Artık sorun etmiyorum,” dedim kısık sesle. “Kapatabilirsin.”
“Sorun etmiyor gibi görünüyorsun ama yine de kapalı alanda kalmak seni de rahatsız ediyor,” derken durumumu çok iyi bilir gibiydi. “Hiç odanın kapısını göğsün sıkışmadan kilitleyebildin mi Deniz?”
Omurgamdan aşağıya soğuk bir his kaydı. “Evimin kapısını bile kilitleyemiyordum, genelde Hümeyra yapıyordu.”
Usulca kafasını salladı. Çehresinde kaskatı bir ifade vardı. Benimle aynı dertleri taşıdığına daha yakından şahitlik etmek yüreğimi acıttı. Oktay ikimizde de geçmeyecek yaralar açmıştı.
“Bu kulüpte yaşamak seni boğmuyor mu?”
Meraklı sorusuna karşılık yavaşça iç geçirdim. “Orası kokuşmuş, köhne bir bodrum katı değil.” Cesur’a ait sözlerdi ve sanırım ben de epey benimsemiştim. “İstediğim zaman çıkabiliyorum, hiçbir kapı kilitlenmiyor, kimse beni orada zorla tutmaya çalışmıyor. İyiyim, gerçekten.”
“Öyle diyorsan.”
“Onlar bana değer veriyorlar,” dedim ekleme ihtiyacıyla.
Keyifsiz şekilde arkasına yaslanıp bakışlarını kulübün olduğu tarafa dikti. “Bunu görebiliyorum.”
“Aranızın düzelme ihtimali hiç var mı gerçekten bilmek isterdim.”
“Benim için tek önemli olan sensin,” diyerek onları tamamen görmezden geldi. Tavrı net ve keskindi. Bu yüzden uzatma gereği görmedim, çünkü boşa çaba harcamaktan fazlası olmayacaktı. Onun gibi koltuğa yaslanıp bedenimi ona doğru çevirdim. Kalıplı bir adamdı. Cesur gibi bedenini baklavalarla doldurmaya özen göstermemiş olsa da duruşu güçlüydü. Boyları birbirine çok yakındı ve bana hissettirdikleri de. Kendimi güvende hissediyordum. Garip şekilde bu çok kolay değişmişti. Daha öncesinde onun yanındayken tehlikede hissederdim ama şimdiyse güven duygusu kalbimi çoktan ele geçirmişti. Diken üstünde değildim, tetikte beklemiyordum. Yakın geçmişte tam olarak bunları yaşarken şu anda şaşırılacak derecede rahattım.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu merakla. Sanırım onu incelememden ötürü yetersiz bir hisle dolmuştu.
“Tam da hayallerimdeki kadar büyümüşsün, büyük bir adam olmuşsun.”
Güldü. “Yıllarca ailemin tüm gücünü elimde toplamaya çalıştım. Babama rağmen, beni balyozlamaya çalışmasına rağmen yıkılacak değilim.”
Oktay'ı hatırlamak tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Konunun ona gelmesini hiç istemezdim ama hayatımız onun etrafında dönerken bu biraz hayaldi. “Ben... ondan korkuyorum,” diye fısıldadım. Nasıl korktuğumu o çok iyi biliyordu. Cesur bile anlamazdı ama o beni çok iyi anlardı.
“Korkma, Deniz, hiç korkma. Bir daha sana dokunmasına, elini uzatmasına izin verir miyim sanıyorsun? O günler eskide kaldı.”
İçimdeki uğursuz his sinse de hâlâ oradaydı. “Benim yüzümden onunla ters düştün,” dedim gözlerimi kaçırarak. “Düzenin bozuldu. Onu kendine düşman ettin.”
“Bu zaten günün birinde olacaktı. Her adımımı planlamıştım. Önce senin intikamını alacaktım, bunu görecekti. Onun için değil senin için yaşadığımı gördükten sonra sıra ona gelecekti,” dediğinde içinde baba sevgisi adına hiçbir kırıntı taşımıyordu. “Ayrıca başından beri onunla hiç aynı safta olmadık. Başından beri zaten düşmandık ama adı şimdi konuldu. Beni ezmeye, hükmetmeye çalıştı. Elinden gelse şimdi bile yapardı ama onu bastırmayı başardım. Bir dönem sağlık sorunları yaşaması da çok işime yaradı. Köşesine çekilmeyi biraz zor kabullendi. Ki çekildiği hâlde el altından her şeyi yönetmeye çalıştı. Evet, beni kullanmaya yine devam etti, bazı noktaları yakalayamadım ama başından beri öyle kolayca güçten vazgeçmeyeceğini zaten biliyordum. Bu yüzden kendime göre önlemler aldım. Düzenim falan bozulmadı. Benim için endişe etme, boncuk. Yıkılmayacağım.”
Yakalayamadığı noktalardan birinin Mila olduğu gerçeği biraz ağırdı. Değer verdiğim birinin tamamen yalandan ve sahtelikten oluştuğunu öğrenmiş olsaydım sanırım kendimi zor toparlardım. Derin, sıkıntılı bir soluk alıp, “Onu gerçekten seviyor muydun?” diye çekinerek sordum. Yüzündeki tüm ifadeler sönüp gitti, sessiz kaldı. Boşluğa dalarak düşünceler aleminde kayboldu. Sevdiğini kabullenmek mi zor geliyordu yoksa onun tarafından aldatıldığını göremeyecek kadar kör olmak mı?
Bir an sonra, “Sevmiştim,” dedi kuru kuru. Kalbim sızladı, çünkü canı çok yanmış olmalıydı. “Onu kendime uygun görmüştüm. Bilmiyorum. Beni sorgusuz sualsiz kabullenmiş olmasından memnundum. Korkmuyordu, çekinmiyordu, tereddütsüzdü. Benim için adam öldürmek zorunda kalsa yapardı, ki yapmıştı da. Onunla ince detaylara boğulmadan yaşayabileceğimi sanmıştım. Başından beri hataymış. Eminim babam beni böyle kolay avucunda oynattığı için çok memnundur.”
Ben de emindim ki memnundu. Sinsice ele geçirmeyi severdi ve parmağında oynatmayı da. “Sen onun lafıyla hareket edecek birine hiç benzemiyorsun...”
“Sorun da bu zaten. Beni yönlendirmeye çalışmadı, olduğum gibi yanımda durdu. Amacı her adımımı babama bildirmekti. Zaten babam başka planlarıyla beni kendi isteğine göre yöneltip durmuş, ancak fark ediyorum.”
Bu konuda epey canının sıkıldığı belliydi. Kendisini işe yaramaz mı görüyordu? Kolay kontrol edilen biri gibi mi? Asla öyle değildi, çünkü eğer öyle olsaydı Oktay elini eteğini çektiğinde ondan geride hiçbir şey kalmazdı. Ancak baktığım adam hâlâ çok şeydi.
“Ona benim intikamımı istediğinden bahsetmiş miydin?”
Kafasını kısaca iki yana salladı. “Sadece Gökhan asıl niyetimi biliyordu.”
“Peki neden yapmadın? İnsan sevdiğinden bir şeyler gizlemez ki. Hele de sizin gibi her şeyi birlikte yapanlar...”
Hafifçe omuz silkti. “Sen kimseye bahsedemeyeceğim kadar önemli bir sırdın. Zamanından önce ortaya çıkarsan babam ben yeterince güç toplamadan önce her şeyi geri almaya kalkardı. Bu yüzden titiz davranmak zorundaydım. Kimse aslında neyi amaçladığımı bilmedi.”
Belki de içten içe ona hiç güvenmediği için söylememişti. Belki de sandığı gibi onu sevmiyordu, sadece sunduğu uyumdan hoşlanmıştı. Bilemiyordum ama onun yanına Mila’yı asla yakıştıramıyordum. Zehir dolu bir kadındı. Oysa Barut zehir dolu değildi, onun kadar değildi. Abim... onun gibi değildi.
Konuşmaya devam ettik. Onunla sohbet etmek aramızdaki görünmez duvarları eritti. Konu konuyu açtı. Geçmiş ve günümüz birbirine karıştı. Saatin ne kadar ilerlediğinden habersizdim ve sanırım arabanın sıcaklığından ve de onun verdiği rahatlıktan dolayı bir süre sonra konuşurken içim geçmişti. Hem uyuyordum hem de uyumuyordum, tuhaftı. Mesela alnıma düşen saçlarımı yüzümden çektiğini, parmaklarının tersiyle şakağımı belli belirsiz okşadığını hissetmiştim ama bir tepki vermek istesem de verememiştim. Daha sonraysa bulunduğum tarafın kapısının açıldığını, ılık havanın beni kucakladığını hissetmiştim. Memnuniyetsiz şekilde yüzümü kırıştırsam da yine konuşacak kadar ayılamadım. Ancak güçlü kollar bedenime dolanıp beni arabadan dışarıya çektiğinde ve sıkıca göğsüne bastırdığında burnuma gelen tanıdık koku hiç değilse konuşabilecek kadar uyanmama neden oldu.
Burnumla göğsünü eşelediğim sırada, “Cesur,” dedim sayıklar gibi. Ses etmedi ama yürümeye devam etti. Muhtemelen beni kulübe geri götürüyor olmalıydı. Ona yaslandığım için tenindeki gerginliği netçe hissediyordum. Yanağımı iyice göğsüne yaslayıp, “Kızdın mı?” diye sordum. Yine cevap vermedi. Yılgın bir nefes verdim.
“Kızma... bugün benim doğum günüm.”
Keskin bakışlarının yüzüme düşüğünü hissettim. Adımları ağırlaştı. Evet, o bunu bilmiyordu.
×××
“Kulüp bu akşam sanki daha fazla kalabalık,” dedim etrafımda eğlenen insanların üzerinde gözlerimi gezdirdiğim sırada. DJ kabini bu akşam aşağıya kurulmuştu, alanın tam ortasında, tavandaki kükreyen aslan başı kabartmasının altındaydı. İnsanları coşturmak için şahane mixler hazırlamıştı, ben bile arada sırada yerimde kıpırdanarak uyum sağlıyordum.
Peri, “Gerçekten öyle,” diyerek bana katıldı. Biraz bağırarak konuşmak durumundaydık, çünkü müzik baskındı.
“Sen iyi olduğundan emin misin?”
Hızlı hızlı kafasını salladı. “Midem bulanmıyor, kusmayacağım. Umarım...”
Eva saçlarını geriye doğru savururken, “Kusmuk mide borundan yukarıya çıkmaya başladığı anda arkanı dönüp oradakilerin üzerine bırakabilirsin,” dedi sanki arkamızda çöp kutuları varmış edasıyla. Güldüm, çünkü orada kalabalık kadın grubu bulunuyordu ve bize bakışları haset doluydu. Alışılmadık bir durum değildi, neredeyse her akşam buna benzer bakışlara maruz kalıyorduk.
Peri önce arkasına baktı sonraysa dudaklarını zorlayan gülümsemeyi bastırarak bize döndü. “Bana bir böcekmişim gibi bakan esmerden başlayacağım, ilk kurbanım o.”
“Ah, o tam bir baş belası,” dedi Eva yüzünü buruşturarak. “Yap gitsin. Yanındaki de kız kardeşi ve ondan nefret ediyorum, çünkü Akın’ın peşindeydi.”
“Esmer olan da Özgür’ün peşindeydi, değil mi?”
Eva kısaca kafasını salladığında Peri huysuzca kaşlarını çattı. “Anlamıştım! Onlardan kaç tane var? Her akşam birisiyle denk gelmekten sıkılmaya başladım.”
“Sayılarını tanrı bilir,” dedi Eva homurdanarak. “Ve şunu aklından çıkarma, hiç vazgeçmeyecekler. Daima boşluk arayan birileri çıkacak.”
İç geçirdim. Bazı kadınların gereksiz ısrarı mide bulandırıcı seviyedeydi. Peri, “Şuradaki Tuna’nın kız kardeşi değil mi? Didem?” dediğinde tüm ilgim gösterdiği tarafa döndü. Didem yine siyahlar içerisindeydi. Ağır makyajı ve kıçını zor kapatan elbisesiyle kalabalığın arasında dans ediyordu. Bir elinde içki bardağını tutarken diğer elini havaya kaldırmış kendinden geçercesine kalçasını kıvırıyordu.
“Tuna’nın ona izin vermesine şaşırdım. Genelde onu buradan uzak tutmaya çalışıyor,” dedi Eva. Ses tonunda saklanan hoşnutsuzluğu seçmek çok kolaydı.
“En son buraya getirdiği erkek arkadaşını göremiyorum,” derken gözlerim onun etrafında Erdem’i arıyordu. Baş belası adamın kolayca pes etmeyeceğinden emindim ama hiçbir yerde onu göremeyince kaşlarım havalandı.
“Ah, onunla Tuna ilgilendi. Sanırım bir çöp kutusunun oraya atmıştı.”
Afalladım. Ayrıca sözümü dinleyip dikkat etmiş olması karşısında biraz rahatladım da. Didem’i karşı pek sevgi hissetmiyor olsam bile onun Erdem’le olmasına razı gelemezdim.
Peri ortada dönen konuyu anlayamamış gibi dikkatle bizi dinliyordu. “Erdem kimdi ki?”
“Benim bir arkadaşım vardı, Yonca. Erdem onun kuzeni ve tek derdi para. Belalı tiplerden birisi işte. Nasıl olmuşsa Didem’i ağına düşürmüştü, onun aracılığıyla buraya kadar girmişti.”
Eva burnunu kırıştırdı. “Didem bazen çok çekilmez olabiliyor. Tuna’nın böyle bir kardeşi olabileceğini hiç düşünür müydünüz?” Peri’yle aynı anda kafamızı iki yana salladık. İkisi kesinlikle birbirinden çok farklıydı. “Tuna için üzülüyorum. Çoğunlukla ondan utanıyor. Bu yüzden buraya gelmemesi için elinden geleni yapıyor.”
“Büyüdükçe karakteri oturacaktır,” dedim ama sesimde hiç umut yoktu. Hele de bar kısmından ayrılan Akın’ı fark ettiğinde ve kendisini resmen fırlatır gibi önüne attığında gözlerimi devirmeden edemedim. Yanımdaki Eva kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak saldırgan homurtular çıkardı.
“İşte, hiç vazgeçmeyeceklerden biri de o.”
Peri’nin gözleri büyüdü. “Nasıl yani? O... senin kocana mı? Gerçekten mi?”
“Aptal çocukluk hevesinden hâlâ kurtulamadı. Beni deli ediyor. Arada Tuna olmasaydı ona asla tahammül etmezdim.”
Ne diyebilirdim ki durum gerçekten sinir bozucuydu. Akın, Didem’e yetersiz seviyede ilgi göstererek yanından sıyrılıp gittiğinde Didem’in çehresine yayılan öfkeyi netçe gördüm. Bize doğru yönelen bakışlarındaki o çiğ nefret, loş ışıkta bile parlayan bir bıçak gibi Eva’ya saplanmıştı. Eva ise istifini bozmadan, sanki karşısında öfke krizine giren biri değil de sadece dekorun rüküş bir parçası varmış gibi oralı bile olmadı.
“Seni bir kaşık suda boğmak ister gibi duruyor,” dedi Peri duruma şaşırdığı için hayretle. “Onu daha önce bu kadar nefret dolu görmemiştim. Sanki... bir sorun var.”
“Akın ona hiç pas vermiyor ve elde ettiği son erkek arkadaşını da benim yüzümden kaybetti. Nefretini anlayabiliyorum,” dedim sorun değilmiş gibi kafamı sallarken. Aslında çok gençti ve bu şekilde kalbinin kırılmasını hiç istemezdim ama bazen bazı şeyler ancak bu şekilde öğreniliyordu.
Akın’ın locamıza iyice yaklaşması üzerine Eva rahatsızca kıpırdandı. “Lütfen şu konuyu kapatalım.” İkimiz de kafamızı salladık. Zaten Didem de çekip gitti. Akın masaya geldiği gibi Eva’yı belinden kavrayarak kendisine çekti. Didem hiç ama hiç umurundaymış gibi görünmüyordu.
“Nasıl gidiyor yavrum?”
“Güzel,” dedi, birden heyecanlanmış gibi göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. “Etrafta kedimi gördün mü? Onu aşağıya indirmiştim.”
Akın homurdanarak locaya yerleşti. “Birisi üzerine bassın diye mi onu aşağıya indirdin?”
“Tanrım... bunu hiç düşünmemiştim. Gidip onu bulacağım.”
Eva’nın telaşla ayağa fırladığında Akın onu kolundan tutarak yeniden aşağıya çekti. “Kahrolası kedi birkaç kişiyi tırmalamış, Eva. Tuna onu yukarıya çıkarıyordu ve onu bile tırmaladı. İstersen çöpe atmasını söyleyebilirim?”
“Saçmalama, o daha ufacık bir bebek,” derken kediden asla vazgeçmeyeceği ortadaydı. “Tatlı kelebeğim kalabalıktan korkmuş olmalı ama alışacak. Gündüzleri kulübün içerisinde gezmeye çoktan alıştı ve yakında geceleri de buranın sahibiymiş gibi etrafta dolaşacak.”
“Pençeleri olan bir bebek, evet.”
Eva yatıştırmak istercesine ellerini kocasının omuzlarında gezdirerek, “Onu bir kez sevsen asla vazgeçemeyeceksin biliyorum,” dedi hâlâ kaybetmediği umutla. Akın, Absent’i bir kez bile sevmemişti ve seveceğini de hiç sanmıyorum. “Omzuna çıkıp uzansa ve patilerini aşağıya sarkıtsa... çok havalı görünürdün. O da senin gibi etrafa yargılayan bakışlar atıp duruyor. Onunla daha havalı ve esrarengiz olabilirsin.”
Akın karısına ters ters baktı. “Eva.”
“Koca ayı.”
“Eva.” Bu kez sesi derinden, vurgulu ve uyarır gibiydi.
Eva tatlı tatlı gülümsedi. “İçimden bir ses yakında onu çok seveceğini söylüyor. Hatta sizi kıskanacakmışım gibi hissediyorum.”
“İçindeki ses pembe hayalleri çok seviyor.”
İkisini izlerken yüzümde oluşan kocaman sırıtışla yakalanmamak için yeniden etrafı incelemeye koyulduğum sırada bize doğru gelen Cesur ve Özgür’ü gördüm. Tuna da arkalarındaydı. Akşama doğru uyandığımdan beri kimse bana hesap sormamıştı, Cesur bile. Tuna da sanki sabaha karşı Barut’la konuşmaya gitmemişim gibi davranıyordu. Sanırım bir çeşit hiçbir şey yaşanmadı oyunu oynuyorduk. Açıkçası minnettardım.
Özgür oturmadan önce Peri’nin iyi olup olmadığından emin oldu. Tuna da onların yanındaki boşluğa geçti. Cesur ise yanıma yerleşmeden önce şakağıma dudaklarını bastırdı. Gözlerimi kapatarak bu kısa anın tadını çıkardığım sırada kulağıma doğru, “Doğum günün kutlu olsun,” diye fısıldadı ve aynı esnada kulüpteki ışıklar yön değiştirip üzerimize odaklandı. Müzik değişti, DJ doğum günümü coşkuyla kutladı. Konfetiler patladı ve alkışlar yükseldi. Masamıza doğru büyük bir şölenle getirilen pastayı gördüğümde elim ayağıma dolaşmıştı.
“Cesur...”
“Biraz geç öğrendim,” dedi, hafif iğneleyiciydi. “Seni alıp herkesten uzak bir yere götürmek ve doğduğun gün boyunca sana tapmak için yapacağım tüm planlamalar aceleci olacaktı. Ayrıca senin için yapmak istediğim bir hediye vardı ve aynı anda ikisini yetiştiremezdim.”
Ona doğum günüm olduğunu söylediğim anın bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğundan bile emin değildim, gün boyu farklı hiçbir şey sezmemiştim. Ancak şimdiyse benim için düzenlenmiş bir geceyle karşı karşıyaydım. Göğsüme kıpır kıpır bir his doluşurken ona iyice sokuldum. Hem üzerime dönen odaktan kaçma dürtüsüyle hem de onu hissetme ihtiyacıyla.
“Önemli değil inan ki... yanımdasın, bu yeterli. Yanımdasın, bu en güzel hediye.”
Şakağıma dudaklarını bir kez daha bastırdı. “Çilekli pasta istemiştin, değil mi?”
Ona doğru döndüm. “Sen... nasıl?” Hafifçe geriye çekildiğinde biraz ötemde duran iki adamı gördüm. Barut ve Gökhan buradaydı. Onlar kulüpteydi. Onlar kulüpteydi ve kimse sorun çıkarmıyordu.
Cesur bir kez daha kulağıma doğru fısıldadı. “İyi ki doğdun fırtınam.”
Gözlerimde yaşların biriktiğini hissettim. Alnımı onun göğsüne vururken, “Seni çok çok çok seviyorum,” dedim saf, ham bir aşkla. Ardından ondan ayrılıp uçar gibi Barut’a gittim. Düşündüğümden daha hızlı göğsüne atladığımda geriye doğru bir adım savrulsa da dengesini hemen sağladı. Bana sıkıca sarılırken gülüyordu. Kahkahası kulaklarımdaydı.
“Mutlu musun?” diye sorduğunda hızlı hızlı kafamı salladım.
“Geldiğin için mutluyum.”
“Senin için her yere gelirim boncuk. Bunu unutma. Bir kez daha iyi ki doğdun, her şeye rağmen iyi ki...”
Kocaman sırıtarak yanağımı göğsüne bastırmaya devam ederken iki adım ötemizdeki Gökhan’la bakışlarım kesişti. Kendini geri planda tutuyordu. Benim Barut’la yakın olmamdan dolayı memnuniyetini saklamıyordu ama biraz hüzünlüydü sanki. Bana bakarken mahcuptu. Göz göze geldiğimizde hafifçe gülümsese de fazla göze batmamaya özen gösteriyordu. Neden böyle davrandığını üzerinde düşününce anlayabildim. Tüm suçları kendisinde topladığı için sanırım istenmeyeceğini düşünüyordu.
Barut’tan ayrılıp yavaşça ona doğru döndüm. “Beni tebrik etmeyecek misin Yadigar?” dedim sataşarak. Sanki sadece bu ufacık adıma ihtiyacı varmış gibi birden kocaman sırıttı ve beni kollarının arasına alarak kendi etrafında çevirdikten sonra bıraktı. Kendimi çalkalanmış bir ayran şişesi gibi hissederken, “Ulan bu ismi duymayı sevebileceğime inanmazdım,” diye bir şeyler geveliyordu. “İyi ki doğdun sarışın,” derken ben ufak bir oğlan çocuğuymuşum gibi saçlarımı karıştırdı. Yerimde bir başkası olsaydı saçları mahvolduğu için bozulup kızabilirdi. Bense kahkaha attım. İçimden geldiği gibi güldüm.
“Hey, saçlarını ona çaktırmadan yapmak için ne kadar uğraştığımdan senin haberin var mı?” dedi Eva, güzel kaşları çatıktı. Kızgın görünüşünün sahte olduğunu biliyordum ama Gökhan bilmiyordu. Teslim oluyormuş gibi ellerini havaya kaldırıp bir şey söylemeden geri çekildi. Eva birkaç sihirli dokunuşla saçlarımı düzeltti. Ardından da bana sarıldı.
“Doğum günün kutlu olsun. İyi ki varsın, Deniz.”
“Beni sosyal medya hesabına fotoğraf koyacağım diyerek kandırdığına inanamıyorum,” dedim iç geçirerek. Bu bahaneyle benim için elbise seçmiş, saçlarımı yapmıştı. Hiç şüphelenmemiştim. Ya o çok profesyoneldi ya da ben çok saftım. Sanırım ikisi de geçerliydi.
Daha sonra Peri’ye sarıldım. Geride kalan Akın, Özgür ve Tuna’yı çaktırmadan kontrol ettiğimde elbette hoşnutsuzları belirgindi ama benim mutluluğumu daha öne koyduklarını da anladım. Hepsi beni samimi şekilde kucakladı. Kimseden Barut’un burada olmasıyla ilgili ters bir söz işitmedim ve bu beni öyle rahatlattı ki kendimi tamamen akışa bıraktım.
Masanın üzerine bırakılan üç katlı doğum günü pastam öyle göz alıcıydı ki odağım ona döndüğünde ondan başka hiçbir şey düşünemez oldum. En üstündeki taç ışıl ışıldı. Süslemelerine bayılmıştım. Çiçekler ve parıltılar her bir yanında vardı. Tabanı kırmızı tonlarındayken yukarıya çıktıkça rengi açılıyordu. Dışarıdan bakıldığında içinde ne olduğu belli olmuyordu ama kesildiği anda çileklerle dolu görüneceğinden emindim.
İçim titriyordu. Pastaya bir çocuğun sevinciyle bakarken yıllar sonra gelen elde etmiş olma duygusu umduğumdan daha tatminkârdı. Böyle bir pasta için ve ailemin beni hatırlaması için tüm kalbimle dualar etmiştim. Elde ettiğim tek şey acı dolu hatıralardan ibaretti. Şimdiyse tüm kulüp alkış tutuyor, etrafımdaki ailem ise benim adıma seviniyordu. Her şey bir rüya gibiydi. Yoksa hâlâ uyuyor olabilir miydim? Kimseye çaktırmadan bacağımı çimdikledim. Acı etime yayılırken gördüğüm hiçbir şeyin kaybolmamış olması bayılacakmış gibi hissetmeme neden oldu. Heyecanla olduğum yerde birkaç kez zıplayıp Cesur’a sarıldım. Kahkaha atarak beni karşıladı. Sanırım bu kadar sevineceğimi tahmin bile etmemişti.
“Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim...”
“Sen yeter ki böyle mutlu ol, her gece adına parti düzenlerim.”
Göğsüm heyecanla hareket ederken konuştum. “İlk kez doğum günümü kutlayacağım. Nasıl yapacağımı bile bilmiyorum.”
Bocalamam karşısında merhametle yanağımı okşadı. Koyu kahve hareleri bundan bile mahrum kalmış olmamdan ötürü biraz hüzün doluydu. Hiç önemli değilmiş gibi ona kocaman gülümsedim. Şu anda gerçekten de önemi yoktu. Bana değer veren herkes yanımdaydı ve kaybettiğim her şeye yeniden kavuşmuştum. İlk pastama yirmi dokuzuncu yaşıma girerken üfleyecek olmak canımı sıkmıyordu. Aksine kutlamasız geçen diğer yirmi sekiz yılı bir daha hatırlamayacağım kadar yoğun hissettiriyordu.
Cesur pastanın üzerindeki tacı alarak dikkatli şekilde onu başıma yerleştirdi. Kendimi kraliyet ailesinden biriymiş gibi özel hissederken pastadaki mumları üflemem için beni yavaşça çevirdi. Arkama geçerek ellerini belimin iki yanına yerleştirmesi heyecanımı bastırmamda bana yardımcı olurken alkışlar, ıslıklar ve tezahüratlar eşliğinde eğilerek pastaya üfledim. Simler etrafa uçuşurken yüzümde patlayan flaşlar yanaklarıma sıcaklığın yayılmasına neden oldu ve biraz utanmış hissettim. Ta ki gözlerim Barut’u bulana kadar. Bana öyle güzel bir tebessümü vardı ki her şeyi unuttum. Hiç konuşmadığı hâlde yanımda olduğunu ve hayatımın sonuna kadar da yanımda olacağını biliyordum. Kalbim bu sıcak hisle, güvenle kuşanmış hâldeydi. Gökhan ise ıslık çalıyor, tezahürat ediyordu ve çevredeki kimse umurunda değilmiş gibi takılıyordu.
Şimdi pastayı kesmem mi gerekiyordu? Ellerim titrerken bunu nasıl yapacaktım ki? Tereddütle oradaki bıçağa uzandığım sırada Cesur elini elimin üzerine sararak beni yönlendirdi. Dudaklarımın arasından minnet dolu bir nida fırladı. Birlikte pastayı keserken yine çok heyecanlıydım. Gözlerim nemliydi. İşte nihâyet o pastayı ben de kesiyordum. Bak, diye seslendim içimdeki kız çocuğuna. Bak bu bizim pastamız. Bizim çilekli, büyük pastamız...
Cesur çatala batırdığı parçayı ağzıma doğru uzattığı sırada Barut’la yeniden göz göze geldim. Beni teşvik edercesine kafasını salladı. Sanki lokma benim boğazımdan geçecekti ama onun karnı doyacak gibiydi. Gözlerim biraz daha buğularla dolarken dudaklarımı aralayıp pastamdan bir parçayı kabul ettim. Dilime tatlı bir haz yayıldı, içimde resmen havai fişekler patladı. Memnuniyet dolu bir mırıltı çıkardım ve daha fazlası için aç bir şekilde Cesur’un elindeki çatalı kaptım. Hâlime karşılık çevremdekiler gülerken ağzıma tıktığım koca dilim yüzünden şişmiş duran yanaklarım yanmaya başladı.
Etrafımı çekinik bakışlarla kontrol ettiğim esnada Peri’nin hevesle dudaklarını yaladığını ve pastama iştahla baktığını gördüm. Özgür onun için kocaman bir dilim almakla meşguldü. Akın da bir çatal kapıp pastaya batırırken bunu kendisi için değil, Eva için yaptığını biliyordum. Gözlerim Eva’ya kaydığında onu Peri gibi hevesle beklerken bulacağımı sanıyordum ki gördüğüm manzara beni epey şaşırttı. Eva ışığı yanıp sönen telefonunun ekranına bakmak için eğildi ve yüzündeki tüm gülümseme dondu. Buz kesti. Yemin edebilirdim ki bir an için felç geçirmiş gibi öylece kalmıştı. Ancak Akın ona doğru döndüğünde bir şekilde kendisini toparlayıp telefonun ekranını kapatmıştı. Orada ne gördü bilmiyordum ama Eva da iyi olan ne varsa alıp gitmiş gibiydi.
Cesur’un, “Bana da bir dilim verecek misin?” diyen sesini işittiğimde irkilerek ona doğru döndüm ve tüm odağım dağıldı. Uzanıp onun için bir lokma aldım. Dudaklarına doğru taşıdığım sırada, “Teşekkür ederim,” dedim içtenlikle, aşkla. Bunu bu gece birçok kez söylemiştim ve söylemeye de devam edecektim. “Bunu asla unutmayacağım ve onları davet ettiğin için de teşekkür ederim.”
Barut ve Gökhan’ın bulunduğu tarafa bile bakmadı. Sanırım onları görmezden geliyordu. Aslında iki tarafın da yaptığı buydu.
“Hediyeni odamızda vereceğim, Deniz,” dedi karnıma tatlı sancıların yayılmasına neden olacak şekilde kısık sesle. Şimdiden ne olduğunu düşünmekle zihnimin bir kısmını yorarken iç geçirdim. Bu gece çok iyiydi, çok iyi hissettirmişti. Çocukluğumda hayalini kurduğum o doğum günü işte tam da böyleydi. Sevgi dolu, kalabalık ve coşkulu. Her şey kusursuzdu. Eksik olan hiçbir şey yoktu. Kocaman gülümseyerek yeniden etrafımda gözlerimi gezdirdim ve bundan emin oldum.
Bu sırada masanın üzerinde duran telefonumun yanıp sönen ekran ışığı dikkatimi çekti. Yüzümde asılı kalan gülümsememle ona yöneldiğimde kayıtlı olmayan bir numaranın aradığını gördüm. Müziğe aldırmadan ve kim olduğunu bile düşünmeden, anın rehavetiyle aramayı cevaplandırıp telefonu kulağıma dayadım.
“İyi ki doğdun prenses,” dedi hattın ucundaki güçlü ses. Anında tüm tüylerim diken diken oldu. Dehşetle açılan gözlerim doğruca kayıp Cesur’u buldu ve o, bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anladı. Birine işaret verdi, Tuna olmalıydı. Sadece birkaç saniye sonra müziğin sesi telefonla rahatça konuşabileceğim, hatta onun dediklerinin bile yanımdakiler tarafından duyulabileceği kadar kısıldı. Masadaki tüm bakışlar üzerime dönerken, “Sergei,” dedim hem kiminle konuştuğumu onlara açıklarcasına hem de şaşkınca.
Cesur telefonu kulağımdan çekip hoparlöre dokundu. Çevredeki insanların artık umurunda değildik, birçoğu müziğin neden kısıldığını öğrenmeye çalışıyordu. Bu iyiydi, en azından ekstra detayları düşünmek zorunda değildik.
“Ah, evet, doğum günü partine davet etmeyi unuttuğun abin, işte benim.”
Cesur yanımdaydı. Barut da öyle... Dikkat ettiğimde herkesin etrafımda toplandığını fark ettim. Sadece Eva yerinde oturuyordu ve o da pek etrafında olup bitenin farkındaymış gibi görünmüyordu.
“Neden beni aradın?”
“Doğum gününü kutlamak istemiştim güzellik. Yoksa bu bir hata mıydı?” Sesi samimi gibi geliyordu. Bu garipti, çünkü daha önce benimle hiç bu tonda konuşmamıştı. “Dinle, bazı konularda hata yaptığımı fark ettim. Sen bu olanların hiçbirini hak etmiyordun.”
Güçlükle yutkundum. Ondan duymayı beklemediğim sözlerdi. Cesur’un kaşları çatıldı. Barut’un ise gözleri kısıldı. Dikkatle dinlerken çenesini ovuşturuyordu.
Ne diyeceğimi şaşırmış durumdayken, “Sen... ciddi misin?” diye sorma gereği duydum. Çünkü söz konusu bu adam olduğunda hislerim bomboştu. Barut’a ve Gökhan’a dair her zaman beni yönlendiren hisler vardı ama Sergei için hiçbir şey yoktu. Belki de onunla ortak bir geçmişim olmadığı için böyleydi, bilemiyordum. Onu daha yeni yeni tanıyordum.
“Düşündüm ki belki yeni bir sayfa açabiliriz, ne dersin? Seninle benim bu aile içerisinde çok daha ortak yönlerimiz olduğunu keşfettim. Bence deneyebiliriz.”
Kaşlarım hafifçe havalandı. “Seninle ortak yönlerimizin ne olduğunu düşünüyorsun?”
“İkimiz de piçiz, istenmeyen evlat olmanın ne demek olduğunu senin kadar ben de biliyorum,” dedi gerçekten ciddi bir şeyden bahsediyormuş gibi. Neredeyse gülecektim. Neredeyse.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır, hayır... Sadece küçük kız kardeşimle daha yakın olmak istiyorum. Gerçekten sahip olduğum tek kişi sensin. Babamızın ne cehennemde olduğunu tanrı bilir. Annemse çoktan öldü. Sadece sen varsın, anlıyor musun?”
“Ve Oktay,” dedim hatırlatarak. “Çoktan onu seçtiğini sanıyordum.”
“Ah, o buruşuk ihtiyarı siktir et. Hayattaki tek arzusu senin kanını içmek, etini çiğneyip tükürmek,” dediğinde damarlarımda akan kanın buz kestiğini hissettim. Cesur telefonu almaya niyetlenmişti ki onu durdurdum.
“Öyle olduğunu biliyorum. Bu durumda sen-”
“Bu durumda seni koruyacağıma dair yemin etmem mi gerekiyor? Ederim. Seni koruyacağım ve asla sana eziyet etmesine, canını yakmasına, seni ağlatmasına, şu anda yanında bulunanlarla sınamasına izin vermeyeceğim.” Nefesim kesildi. Bu sözlerin içimi rahatlatması gerekirdi ama beni daha çok ürkütmekten ileriye gitmiyordu, çünkü her biri Oktay’ın bana biçtiği kaderi çağrıştırıyordu. “Bana güvenebilirsin. Yirmi sene önce ölmediğin için yaşadığın her günü burnundan getirmek istediği biliyorum. Sana kan kusturmasına göz yummayacağım, tamam mı? Niyeti yanındakileri teker teker senden koparmak ama onları bile koruyacağım. Neler planlarını herkesten iyi biliyorum ve tanrım,” dedikten sonra birden kahkaha atınca afalladım. “Adamın planları hayallerimdekilerden bile daha kanlı, prenses. Eminim ki sen de bayılacaksın.”
“S-sen... ne...”
“Hadi ama bana inanmış olamazsın. Tüm konuşma boyunca tek ayağım havadaydı, yani... sözlerim ve yeminlerim geçerli değil küçük kız kardeşim.”
Cesur telefonu elimden kaptığı gibi daha net duyulma niyetiyle ağzına dayadı. “Senin gelmişini geçmişini sikeceğim lan. Akıllanmayacaksın, değil mi? Bir dahakine kendini köpek kulübemde bulduğunda seni öyle bir eğitimden geçireceğim ki konuşmayı unutup gerçek bir köpek gibi sadece havlayacaksın.”
Sergei sırıttığını belli eden bir tonla karşılık verdi. “Senin cezaların aşırı zevkli biliyor musun? Bana tasma takabilmek için kadını becermeme izin verdin. Eh, sanırım artık ne zaman birini becermek istesem sana bulaşacağım.”
Cesur’un gözlerinde tehlikeli bir şey parladı. Duymamı istemiyormuş gibi geriye çekip diğer tarafa dönerken, “Tabii eğer ihtiyacın olan organın hâlâ yerinde duruyorsa,” dedi, elbette hâlâ onları duyuyordum. Masadaki herkes duyuyordu. Eğleniyor gibiydi ve gözlerini takip ettiğimde Barut’la, abimle aralarında sessiz bir şeyin geçtiğini yakaladım. İkisi sanki bir şey karıştırmış gibiydi.
Sergei kahkaha attı. Bu adamın canını sıkacak hiçbir şeyin olmaması çok ürkütücüydü. “Sikimden bahsediyorsan ona hâlâ sahibim ve bu gece onu taşaklarımla beraber boğazınıza sokacağım,” diye karşılık verdi. Sanki havadan sudan konuşuyordu. Cesur’un gözünün döndüğü anı netçe gördüm. Sanırım Sergei bile bunu hissetti ve ondan önce konuştu. “Ah, dur, bana küfrederek kendini yorma çünkü sana daha önemli bir görev vereceğim. Beni kız kardeşimin doğum günü partisine çağırmadığınız için biraz kırıldım ama yine de ben cömert bir adamım. Size hediyemi gönderdim. Şu anda kulübünde canlı bir bomba dolaşıyor. Acaba kim? Hangi adam ya da hangi kadın? İnanır mısın unuttum ama ben kadınları severim, bu yüzden oyum kadınlardan yana. Hadi onu hep birlikte arayın, ben de onun elinizde patlayacağından emin olacağım.”
Sonra telefon kapandı. Cesur aleti avucunun içerisinde kırmak istercesine sıkıp ardından da masanın üzerine savururken, “Kulübü hemen boşalt Tuna,” diye emretti. Bir kez daha etrafımdaki kalabalığın içeride sanki yangın alarmı çalıyormuş gibi dağılmasını izledim. Bu kez bunu izlemek canımı yaktı, çünkü dağılan sadece onlar değildi, benim gecemdi. Yıllar sonra kutladığım ilk doğum günümdü. İçimdeki kız çocuğu yeniden boynunu büküp köşesine çekildi. Artık emindim, ben o kız çocuğunu asla sevindiremeyecektim.
Locadaki yerime yığılırcasına oturup etrafımdaki kargaşayı boş bakışlarla izledim. Pastam önümdeydi ama artık lezzetli görünmüyordu. Peri bile günler sonra bir şeyler yiyebilmişti ve şu anda onları dışarıya çıkarmamak için kendisiyle savaşıyor gibiydi. Eva ise titriyordu. Evet, resmen titriyordu. Sonra kendi ellerime baktım ve benim de titrediğimi ancak o zaman fark edebildim. Her an havaya uçacakmışız gibi tedirgin şekilde orada dururken Tuna kulübü tamamen boşalttı. Adamların çoğunu buraya yığıp herkesin üstlerini aradı. Yoktu. Kimse de bomba falan yoktu. Kahrolası şerefsiz herif yalan atmıştı ve tüm gecemi mahvetmişti.
“Korkunç biri,” dedi Peri kendi kendine. Ailemle tanışıp da bu tepkiyi vermeyen birinin çıkması garip olurdu, değil mi?
Cesur’un hiddetle bağırdığını duydum. “O piç kurusunun nerede olduğunu öğren Tuna. Taşaklarını koparıp ona yedireceğim.”
“Kıs kıs gülüyordur ibne,” dedi Gökhan. Burnundan soluyordu. “Çenesini yamultmazsam bana da Yadigar deyin bundan sonra.”
Akın homurdandı, Özgür bir şeyler söyledi. Barut toparlanıp gitmeye hazırlandı. Bense orada oturmuş öylece durdum. Hâlâ kafamda duran tacı çıkarıp masanın bir kenarına bırakırken ufacık bir mutluluğun bile bana çok görülmüş olmasının acısını taşıyordum. Yaşlar gözlerimi zorluyordu ama zaten herkes çok gergindi ve doğum günüm mahvolduğu için çocuk gibi ağlayamazdım. Ağlamak istiyordum ama hayır, ben yirmi dokuz yaşına girmiştim, değil mi? Bu benim ilk doğum günümdü ama olsun, sonuçta çocuk değildim. Çocukça hislerim yaşantıma da yaşıma da uygun değildi, bir kez daha emin olmuştum.
Masanın üzerine fırlatılmış, doğum günü pastama bulaşmış olan telefonumdan bildirim sesi yükseldi. Etraf artık o kadar sessizdi ki bunu herkes duymuştu. Ellerimin titreyişine engel olamazken uzanıp telefonu aldım. Yeniden herkes etrafıma toplaştığı sırada gözlerim gelen mesajın üzerinden geçiyordu.
“Onda bunda şundadır. Bomba acaba kimdedir? Ya da kimdir?”
Bu kez telefonu fırlatan ben oldum. Öfkeyle, boğazımı patlatacak bir bağırışla onu savurdum. Kırılma sesi duymamak beni olduğumdan daha çok sinirlendirdi. Onu parçalamak istemiştim. Sergei’yi parçalamak istiyordum. Yeniden yerime oturup ellerimi zonklayan başıma koydum. Pekâlâ, ağlamadan durmak işte buraya kadardı. Bu sırada Tuna yere fırlattığım telefonu bulup aldı ve mesajı sesli şekilde okudu.
“Onda bunda şundadır. Bomba acaba kimdedir? Ya da kimdir?”
“Oyun oynuyor piç,” dedi Barut. “Bomba falan yok burada. Maksadı huzursuzluk vermek.”
Sonra Gökhan’ın telefonundan ses yükseldi. Hızla kontrol etti ve çehresini karanlık bir ifade süsledi. “Şimdi de bana yazmış dalyarak.” Avucunu açıp açıp kapadı. “Sen misin? Hayır, sen değilsin.”
Hemen ardından Peri’nin telefonu çaldı. Nasıl irkildiğini, nasıl korktuğunu herkes gördü. Özgür masanın üzerinde duran telefona uzandığında onu ürkek bakışlarla izlerken, “B-ben değilim, yemin ederim,” diye sayıklıyordu.
“Sakin ol,” dedi Özgür. “Sadece bakacağım o piç kurusu mu diye.” Kontrol etti ve yüzünün sertleşmesinden mesajı Sergei’nin yolladığını anladım. “Aynı mesajı atmış. Sen misin, hayır sen değilsin. Ulan Peri’nin numarasını bile bulmuş. Her adımı planlamış şerefsiz piç.”
Homurtular yükselirken bu kez Tuna’nın telefonu titredi. “Aynı mesaj,” dedi sıkılı dişlerinin arasından. Ellerimi yüzüme örtüp sinirlerimin ne kadar bozulduğunu saklamaya çalıştım. Bizimle resmen oynuyordu, hepimizle. Üzerimizde kurduğu psikolojik baskı tıpkı Oktay’ın yaptığı gibiydi.
Bir mesaj sesi daha yükseldi ve Akın homurdandı. “Aynı sikik şey.” Bir tane daha ses yükseldi. Bu kez Cesur’dan homurtu geldi. Mesajın aynı olduğunu onaylamadı ama herkes zaten anlamıştı. Sonraki ses duyulduğunda Özgür küfür etti. “Orospu çocuğu.” Mesaj sesi bir kez daha duyuldu ve her telefondan yükselen farklı sesleri duymaktan tiksinmeye başladığımı fark ettim. Bu kez Barut söylendi. “Parmaklarını teker teker kıracağım.” Ve bir mesaj sesi daha geldi. Bu kez ses epey yakınımdaydı. Bakmasam bile Eva’nın telefonu olduğunu anlamıştım. Onun da aynı mesajdan bahsetmesini beklerken duyduğum şey hıçkırık olduğunda vücudumdaki tüm tüyler diken diken kesildi. Omurgamdan aşağıya bir soğukluk yayılırken ellerimi yüzümden çektim. Akın sabırsızca telefona uzanmıştı ki Eva can havliyle ellerine sarıldı.
“B-bırak ben bakarım.”
“İyi görünmüyorsun. Ben bakayım,” dedi geri adım atmayacağını belli ederek. Eva’nın bırakmasını beklemeden telefonu çekip aldı. Bunu yaparken kaşları çatık, gözleri sorgulamayla doluydu. Eva telaşla ayağa fırladı. Telefonu Akın’dan almaya çalıştı.
“B-bana ver lütfen... lütfen...”
Akın onunla bu oyunu oynayamayacak kadar gergindi. Bu yüzden, “Derdin ne senin Eva?” diye çıkışması fazla uzun sürmedi. “Otur şuraya. Ben bakacağım.”
“Akın... bakma, bakma işte.”
O an iki şey aynı anda gerçekleşti. Barut, Eva’ya bakarken, “Siktir,” diye fısıldadı. Sesinde bir farkına varma saklıydı. Ve Akın mesajı açtı, yüksek sesle okudu.
“Sen misin?” dedi durdu. Devamı dudaklarından şaşkınlıkla, afallamayla döküldü. “Evet, sensin.”
×××
Sen misin Eva? 😵
Beğenmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın lütfen 🥰🥰
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.78k Okunma |
4.51k Oy |
0 Takip |
72 Bölümlü Kitap |