
Kaybolduğum yerde beni bulacak birini beklerken kendi karanlığımda yapayalnız kalmıştım. Gidecek bir yönüm herhangi bir pusulam olmadığı için kaybolup gitmiştim.
Ya da kendi pusulamı kendi ellerim ile kırmıştım. Artık düzelmeyecek şekilde... Yeni bir pusula bulmadığım sürece kaptanı olduğum gemim kayıplarda yüzmeye devam edecekti.
"Emir, ne düşünüyorsun? Çok zor bir soru sormadım." Dr. Gree daldığım yerden beni çağırmak için öksürdü. Sanırım bu soruyu ikinci defa soruyordu.
"Üzgünüm doktor, ne sormuştunuz?" dedim arkama yaslanırken. Dr. Gree ile son üç aydır her gün görüşüyordum.
İngiltere'ye geleli üç ay olmuştu... Babam öleli ise bir buçuk yıl... Emin gideli aylar... O ise...
"Her şeyi hatırlayıp yüzleşmek ve bunu yalnız başına yapmak ne hissettirdi? Emin Işık olmadan yaptın bunu..." dedi Dr. Gree. Belki de biraz önce aynı soruyu sormuştu.
Elimi saçlarımın arasına daldırıp dağıttım. Zaten son günlerde hep dağınıktı. Benim gibi...
"Ölmek istedim, ilk öğrendiğimde ölmek istedim..." dedim düşünmeden. Yalan değildi. İçimdeki acı öyle büyüktü ki, bununla baş edeceğimi düşünmedim. Artık Emin de yoktu... "Kim iyi olur Dr. Gree? Öz annesinin başkası olduğunu öğrenen bir adam, tutsak olmuş bu kadının daha sonra azgın sularda boğulup öldüğünü ögrenirse... Geride kalan üç çocuğu... Kim iyi olur?"
Geride kalan üç çocuk... Üç oğlan... En büyükleri, en küçüğü öldürmek istiyor... Ortanca, küçüğü büyüğe karşı korumayan çalışırken küçüğün arkasından işler çeviriyor. Serhat Ovalı, Selim Yener, Emir Bayar... Üç erkek kardeş, üçünün de soyadı farklı. Ortak olan tek şey kanımız ve nefretimiz...
Babamın ölümünden birkaç hafta sonra Serhat ortadan kaybolmuştu. Onu her yerde aradığımı ve aşiretin içinde düşmanı olduğumu ilan ettiğimi biliyordu. Hatta peşinde olduğu bazı adamlarıma saldırıda bulunup yaralanmalarına neden olmuştu. Uzun süredir Suriye'de olduğuna emindim çünkü işlerini en kolay yürüteceği yer orasıydı.
Ayhan amcam ortaya çıkması ile aşiretin karışmasına neden olmuştu. Bir taraf amcamın itaat edilecek ağa olmasını isterken diğer taraf direkt bana biat etmişti. Günlerce herkesten kaçmıştım, nehrin kenarındaki evde yalnız kalmıştım. Hala onun kokusu olan yataktan iki gün çıkmamıştım.
On sekiz ay... Yüzünü görmedim, sesini duymadım... On sekiz ay...
Kendi şirket ile ilgili işlerim dışında bir şey yapmayacağımı herkese söylesem de onlara bir şey ifade etmiyordu. İtaat etmeyi öğrenmişlerdi, biat etmeye söz arıyorlardı. Hüküm verip ceza kesmemi bekliyorlardı. Her dertlerinde ilk çaldıkları kapı bendim. Medet umdukları kişi sadece bendim...
Oysa benim derdim hepsinden büyüktü... Benim derdim hepsinden çözümsüzdü... Ben kimden yardım alacaktım? Selim'in gitmesini istedikten sonra uzun süre gözüme görünmemişti. Ama şirketle ilgili her şeye o hakimdi, o yüzden bana görünmeden tüm işleri halletmeye devam etti. Yerine bakacak bir asistan yetiştirip bana yine görünmeden ortadan kayboldu. Ama tüm işler sorunsuz hallolurken, bana rakip tüm şirketler ve insanlar karşıma hala çıkamıyorken Selim'in gittiğine inanmıyordum. Bekliyordu, Onu affetmemi... Sanki mümkünmüş gibi...
Yalnızdım... Aslı ile konuşmak dışında eskiye asla dönmemiştim. Bir an bile... On sekiz aydır onu bir kez bile kimseye sormamıştım. Buna yüzüm yok ki...
Ona o sabah söylediğim şeyden sonra nasıl yüzüm olur? Gözlerindeki hayal kırıklığı beni affeder miydi? İmkansız... Ve ben onunla kalabilir miydim? O daha da imkansız...
Babamın cenazesi defnedildiği gün elime ulaşan not bunu imkansız kılmıştı. Emin Işık haklıydı, o benimle olduğu sürece tehlikede olacaktı. Mecburdum... Onu kırmasam beni asla bırakmazdı. Yaşadığım acının içinde yalnız kalmama o güzel kalbi izin vermezdi...
Yalnızdım... Çok yalnızdım...
"Ama ölmemeyi seçtin ve şimdi buradasın. Tıp tarihine geçecek bir iyileşme yaşadın. DKB ile mücadele ettin, başardın." dedi Dr. Gree. Bir doktor olarak kendi açısından seviniyordu. Ama yanlış biliyordu.
"Hayır, Dr. Gree iyileşmedim. Ben paramparça oldum ve sağlam kalan parçalarım hayata tutunmaya çalışıyor. Bugün de sizinle son görüşmemizdi, yarın Türkiye'ye dönüyorum."
Dönmem gerekiyordu, daha fazla kaçamazdım. Ama bu defa döndüğüm yer farklı olacaktı...
Şubat ayı, İngiltere'yi beyaza boyamıştı. Klinikten çıktığımda sakin sokakta ilerleyip beni bekleyen siyah araca ilerledim. Etrafıma bakmadım, canımı yakan anılar vardı... Onu hatırlamamalıydım, On sekiz ay dayandım. Hala dayanabilirdim... Ne de olsa ateş sonsuza dek yakmazdı değil mi? Bir yerde artık küllenemesi gerekirdi, küllenmese de yakacağı bir ben kalmayacaktım zaten..
Adamlarımdan birisi geldiğimi görünce hızlı şekilde kapıyı açtı. Arka tarafa oturup üzerimdeki siyah kabanı çıkardım. İş ile ilgili mailleri kontrol etmek için tabletimi elime aldığımda aylardır en çok duyduğum ses kulağıma doldu.
"Ağam, ben yakında açlıktan ölüp gitmezsem adi şerefsizim!" Neco şiş yanağı ile önden arkaya doğru döndü. Elindeki donutun yarısını yemişti ve öndeki boş kutulara bakınca bunun kaçıncısı olduğundan şüpheliydim. "Adamlar yemek yapmayı bilmiyorlar yemin ederim. Bir kebap bir döner yok amına koyayım!"
Halamın oğlu Necati, bir an olsun yanımdan ayrılmamıştı. Ve bunu kendisine görev edindiği için değil beni gerçekten sevdiği ve değer verdiği için yaptığını biliyordum. Üstelik birçok kişiye karşı benden önce karşı gelip kavga ettiğinin farkındaydım. Babam öldüğü günden itibaren istemediğim halde herkesin diline Emir Ağa'yı kabul ettiren de oydu. Çünkü bu gücün benim elimde olmasını istiyordu, başka türlü dağılmaya hazır kötülükler kapıda bekliyordu.
"Ee, git dedim sana uzun zaman önce. İnat eden sensin, ayrıca adamlarla Türk yemeği yapan bir yer bulmamış mıydınız?" dedim.
Tableti açıp gelen maillere bakmaya başladım. Çok fazla vardı ama acil başlıklı birkaç tane gözüme çarptı. Ali Kızan, Gülsüm ablamın eşi atmıştı. İstanbul şubesinin başında olan eniştem. Yani annelerimiz aynı olmayan ablamın eşi... Tüm gerçeği öğrendikleri halde hayatımızda değişen bir şey olmamıştı. Ya da çok şey vardı ama bizim konuşmaya gücümüz yoktu.
"Ağam, yeminle seni bir saniye bile yalnız bırakmam. Tabii, özel anlarında değil."
"Çok sağ ol Neco ya," dedim umursamaz şekilde. Fabrikalar ile sıkıntı vardı, Ali enişte bunu yazmıştı.
"İnsanın memleketindeki tat burada yok ki Ağam. Hele o Antep'in kebabı, nohut dürümü, baklavası... Kokusunu bile özledim. Sen özlemedin mi Ağam?"
"Özledim Neco, çok özledim..." dedim kısık sesle. "Döneceğiz yakında zaten, işleri daha fazla bekletemem. Ali eniştem üç aydır beni bekliyor artık dönmem lazım. Sen de o çok özlediğin kebaba kavuşursun yakında." Tableti kapatıp yaklaştığımız otele baktım. Clayton Hotel'in uzağında başka bir oteldi. O otele dönüp asla bakamamıştım. Çünkü onunla oradaydım...
On sekiz ay oldu... Yakında unuturum, görmedim, sesini duymadım... Unuturum...
"Antep'e mi dönüyoruz Ağam?" Neco'nun sesindeki heyecanı hissettim.
"Hayır Neco, artık İstanbul'dayım. Şirketi oradan yöneteceğim, ara sıra fabrikaları kontrol için giderim belki. Antep'teki şirkete müdür olarak güvendiğim birini atadım. Artık o şehirde olmak istemiyorum..."
Çünkü kendimi tutamam ona giderim... Öyle özledim ki...
"Peki aşiret, İstanbul'da olursan uzak kalmaz mısın Ağam? Zaten bazı aileler sınır kaçakçılığı yapmaya başlamış, senin yokluğunda başı boş kaldılar." Neco kendi kendine bir şeyleri hesaplıyordu kafasında.
"Kanun duygusu gelişmemiş insanlara sadece bir kişi mi hükmeder Neco? Devlet var, asker, polis var. Ben kimim?"
"Onlar öyle görmüş, bilmiş Ağam. Görmediği bir şeye değil elini öptüğü kişiye itaat etmeyi öğrenmiş. Ama sen daha iyi bilirsin, haklısın. Şimdiye kadar hiçbir ağa onlara bunu öğretmedi, oy bile verirken Ağanın istediğine verdiler. Çünkü yine itaat ettikleri sadece bir kişi var. Eğer sen şimdi bu gücü istemezsen bir başkası seve seve alır ve o da bunu hiç iyi yönde kullanmaz."
Neco'nun söylediği birçok şey doğruydu. Geçmişten gelen ve zihinlere yerleşen bu inanışı değiştirmek mümkün değildi. "Öğretmek mümkün mü Neco? Değişmez mi?"
"Bilmem belki sen onlara öğretirsin ama uzakta olursan değil. Ağam gidip bir kebap yiyelim be!" Neco'nun söylediği şeye gülerken cevap vermedim. Bazen düşünüyorum da iyi ki yanımdaydı çünkü bazen çok yalnız hissediyordum. Her zaman yanımda olan Selim artık yoktu, konuşacak birisinin olması iyi geliyordu.
**
Duştan çıkıp elime aldığım havlu ile saçlarımdaki ıslaklığı almaya çalıştım. Diğer elime aldığım kadeh ile siyah koltuğa oturup arkama yaslandım. Eskiden pek içmezdim, sarhoş olduğumda Emin'in gelmesi için fırsat veriyordum çünkü. Ama şimdi o da yoktu. Ama en kötüsü gittiği günden beri onun zihnindeki anılar yavaş yavaş benim zihnime akıyordu.
Özellikle onunla ilgili anılar... Onu ilk gördüğünde hissettiği şeyi şu an ben de hissediyordum. Küçük ve kim olduğunu bilmeyen o çaresiz çocuk... Siyah üzümü andıran kıvırcık saçlı kız ona elini uzatıp oyun oynamayı teklif ediyordu. Fırat'ın yanında, su kenarında koşarak oynuyorlardı.
Sonra çok zaman geçiyordu. Emin her yerde onu arıyordu, gördüğü her kıvırcık saçlı kadının resmini çekiyordu ama taa ki iki mayıs gününe kadar...
Onu yeniden buluyordu, yaklaşık yirmi yıl sonra siyah üzümü yeniden buluyordu... Kadının birini kurtarmaya çalışırken hem de... Kendi haline bakmadan yardıma koşarken, nar çiçeği elbisesi içindeki o siyah kıvırcık saçların sahibini hemen tanıyordu... Dört yapraklı yoncasını buluyordu...
Ve sonra uyanıp ona gitmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Onun gülüşünün nedeni olmak için uğraşıyor, uyurken yüzünü seyrediyor, dudaklarını öpmenin hayalini kuruyordu... Aşkını ilan etse de cevabını duymak istemiyordu çünkü ona gelmek için bahanesi olsun istiyordu... Ve daha birçok şey...
Şimdi tüm bu anılar benim zihnime dolmuştu. Öyle zordu ki öyle acı... Onu unutmak isterken her saniye ilk defa gördüğüm bir anının zihnime dolması çok zordu. Rüyalarıma kadar...
On sekiz ay boyunca yüzü zihnimden gitmemişti ama unutmalıydım...
Önümdeki mektuba yeniden baktım, kaçıncı okuyuşum bilmiyorum ama artık ezberledim, her kelimesini. Emin'in bana anlattığı şeyler her okuduğumda kalbimi biraz daha acıtıyordu. En acısı da hesap soracağım kimsenin olmamasıydı.
Babam ölmeden önce gerçeğin farklı olduğunu bana ima etmişti ama Emin'in anlattığı gibiyse o Behram Ovalı denen adamı ellerimle öldürmek isterdim. Ama yoktu... Anneme yaşadığı acılardan dolayı sarılmak isterdim ama yoktu... Babamdan özür dilemek isterdim, beni sevmediğini düşündüğüm için ama yoktu...
Yüreğimdekileri paylaşabileceğim tek bir kişi yoktu... Olan kişiyi ise bizzat ben kovmuştum.
Ama o şimdi iyi, benden uzakta... Önemli olan o. Neco'nun bana söylemese de uzaktan onu takip ettiğini biliyorum, herhangi bir sorun olsa bunu anlardım. Ayrıca Aslı'nın da onunla görüştüğünü biliyorum, hakkında konuşmaması da iyi olduğunu gösteriyor.
İyi mi? Benim kadar acı çekiyor mu? Belki de beni unuttu, artık hatırlamıyor bile... Hayatında birisi var belki...
Hayır... Bu çok can yakıcı... Ama ben istedim, böyle olmasına ben neden oldum...
Kapının çalması ile daldığım yerden çıktım.
"Gel,"
"Ağam, tövbe estağfurullah. Kusura bakma Ağam." Neco aniden arkasını dönünce sebebini anlamam birkaç saniye sürdü. Duştan çıktıktan sonra sadece siyah bir havluyu altıma sarıp oturmuştum.
"Sorun yok Neco, içeri geç." Ayağa kalkıp odanın arkasındaki giyinme alanına ilerledim. Altıma siyah bir eşofman giyip üzerime de siyah bir tişört geçirdim. "Bir şey mi oldu?"
Neco rahat şekilde koltuğa oturmuş kendine bir kadeh içki doldurmuştu. Karşısına oturduğumda sıkkın şekilde bakmaya başladı. Önce birkaç saniye yüzüme baktı, ardından mektubun yanındaki yüzüğe...
Kendi iradem dışında takmıştım o yüzüğü. Emin kendi hesabını yapıp beni bir ömür boyunca borçlandırmıştı. Doğduğum günden beri aldığım nefes üzerinde bile kendi hükmüm yoktu...
"Yeni haber aldım, fabrikaların birinde yangın çıkmış."
"Kimseye bir şey olmuş mu?" Elime telefonu alıp hemen adamları aradım.
"Birkaç yaralı var, dumandan etkilenmiş. Ama maddi hasar daha fazla." dedi Neco. Hala bana söylemekten çekindiği bir şeyler olduğunun farkındayım.
"Alo, Emir Bey." Karşıdan Murat'ın sesi gelince dikkatimi ona verdim. Fabrikanın genel işleyişinden sorumlu müdürüydü.
"Murat, neler oluyor? Neden hemen bana ulaşmadın?"
"Emir Bey, her şey çok ani gelişti. Gece ne olduğunu anlamadık. Hiçbir sıkıntı yoktu makinelerde, hepsinin bakımı yeni yapılmıştı. Ama dışarıdan bir etki olduğunu düşünüyoruz, şimdi polis olayı araştırıyor." Murat'ın sesindeki endişeyi duyuyordum. Başka bir şeyler olduğu da belliydi.
"Tamam Murat, ben halledeceğim."
Telefonu kapatıp geriye yaslandım. Damarlarımda anbean artan öfkeyi kontrol altına almaya çalıştım. "Anlat, bildiğin her şeyi..."
Neco sıkkın şekilde kıpırdanıp öne doğru eğildi. "Şimdiye kadar Serhat Ovalı, Suriye'deydi. Bu sırada senden önce başkası ona savaş açtığı için bekledi. Ağam, Selim ciddi ciddi abisine karşı savaş açtı. Meğer adamın yeraltı mafyası ile bağlantısı varmış, onları Serhat Ovalı'nın üzerine salmış."
Bu beni fazla şaşırtmadı. Selim'in her zaman gizli bağlantıları olduğunun farkındaydım. Hiçbir zaman tek bir kişi olmadı. Ama abisine karşı olması beni şaşırttı. İntikam isteyen onlar değil miydi? Kardeşlerini yok etmek isteyen de...
"Şimdi ne oldu?" diye sordum. Bir yandan da duyacağım şeylerin kötü olmasının sıkıntısı vardı içimde.
"Selim yaralanmış, durumu ciddiymiş." Siktir! Neden buna canım yandı?!
"Serhat Ovalı da Türkiye'ye dönmüş. Anladığım kadarıyla delirmiş gibi etrafa saldırmaya başlamış, şerefsiz kendi kardeşini yaraladığı halde öfkesini başkasından çıkarıyor. Sen de bir buçuk sene önce onu düşmanın ilan ettin, o da düşmanlığın hakkını vermeye geldim, demiş."
İçimdeki sıkıntı şimdi daha da büyüktü. Bu adam rahat durmayacaktı, çevremdeki herkese zarar verecekti. O gün gelmişti. Ya onu da bulursa...
Masadaki yüzüğü alıp parmağıma taktım. Ayağa kalktığımda Neco da ayaklanmıştı.
"Haber sal Neco, Emir Ağa dönüyor de... Herkesin ecdadını sikecekmiş!"
***
Camın ardındaki yüze baktıkça içimde beni yakan öfkenin artmasını bekledim ama artmadı. Aksine gittikçe azalması canımı yakıyordu. Selim'in yaralı bedeni ve kapalı gözleri bana iyi gelmiyordu.
İlk uçakla Türkiye'ye dönmek iyi mi yoksa kötü mü emin değilim. Ama artık daha fazla varlığımı uzak tutamazdım. Mecbur olduğum bu hayattan kaçmam pek mümkün değildi. Ama en azından bir şehirden kaçmaya çalışabilirdim. İstanbul'a indiğimde ilk olarak Selim'in yanına geldim. Onunla büyük bir kavgamız varken onun bu sessiz hali pek iyi gelmiyordu.
"Durumu nasıl? Ne zaman olmuş saldırı?" diye sordum. Neco'nun yanında duran Berat yanıma yaklaştı. Benden sonra arkada kalıp her şeyi toplayan güvendiğim adamlarımdan biriydi. Genelde İstanbul'da olurdu ve bana her türlü bilgiyi o iletirdi.
"Durumu hâlâ kritik, pusu kurulmuş. Direkt Selim Bey'e değil, kendisi olaya müdahale etmek istediği için olmuş. Aslı Hanım'ın babası, Orhan Bey'e saldırı düzenlemiş Serhat Ovalı. Galiba Selim Bey, yardım için orada bulunuyordu." Berat'ı dinleyince şimdi her şey daha net hâle geldi. Aslı için endişe etmiş olmalıydı, tek açıklaması bu olmalıydı.
"Serhat Ovalı neden Orhan Bergen'e saldırmış?" diye sordum.
"Aslı Hanım'ın kaçırılıp vurulmasından dolayı Orhan Bey, Serhat Ovalı'ya ait fabrikayı havaya uçurmuş."
"O yüzden o şerefsiz benim fabrikamı yaktı. Orhan Bey'e bunu yaptırtanın ben olduğumu düşündü." Sözlerime başını sallayarak karşılık verdi Berat.
"Vay, onun bunun çocuğu!" Neco küfür ederken dönüp kaşlarımı çattım. "Kusura bakma Ağam."
"Bakarım Neco, o adama her türlü küfrü edebilirsin ama annesine asla!" Çünkü hiç tanımadığım o kadın benim annem... Narin Söğüt...
Aylarca mezarına gidip dertleştiğim annem... Onun dışında kimse masum değildi benim hayatımda...
"Haklısın Ağam, affet..." Neco başını eğince bu daha çok sinirimi bozdu. Ben bu şekilde itaat edilecek bir güç merkezi olmak istemiyordum.
"Şimdi benim gitmem lazım, Selim'in durumunu takip et Berat. Adamlardan bazılarını hastaneye yerleştir. Serhat Ovalı gelirse haberim olacak ve o adamı canlı istiyorum." Arkamı dönüp çıkışa ilerlerken koruma görevindeki adamlar dikkatimi çekti. Onlar Selim'in adamlarıydı.
Puşta bak! Benden habersiz mafya babası olmuş! Ya da hep öyleydi ben fark etmedim... Uyansın da ben onun belasını nasıl sikiyorum?!
***
Şirkete girdiğimde saat öğleni geçmişti. Habersiz geldiğim halde, karşımdaki kalabalığı görünce şaşırdım. En önde Gülsüm ablamın eşi Ali Kızan vardı. Ali enişte son beş yıldır, gözümü arkada bırakmayacak şekilde çalışıyordu. Esas işi olduğu halde, eşinin kardeşine ait bir şirkette çalışmayı sorun etmeyecek kadar sağ duyulu ve aynı zamdan gerçekten başarılı biriydi.
Henüz kırk bile değildi ama saçları önden biraz fazla dökülmüştü. Kahve gözlerini çevreleyen gözlüğünü düzeltip elini uzattı. "Hoş geldin Emir."
"Hoş buldum," derken elini tutup sıktım. "Karşılamaya gerek yoktu."
"Bir yıl sonra patronumuz geliyor, mümkün mü sence?"
Başımı sallayıp ona gülerken, diğer çalışanlar da sırasıyla selamlaşma faslına başlamıştı. Mümkün olduğu kadar acele edip Ali enişte ile odama gitmek üzere asansöre ilerledik.
"Ablam nasıl?" Asansörün kapısı kapandığında Ali enişteye baktım. Yüzünde oluşan gerginliği saklamamıştı. Yaklaşık bir buçuk yıl önce aralarında büyük bir tartışma olduğunu biliyordum. Sebebi neydi bunu öğrenemesem de, babamın ölümü sonrası konu kapanınca üzerinde durmamıştım. Ama belli ki bazı şeyler hâlâ devam ediyordu. Gülsüm ablam ile bu konuyu konuşmam gerekiyordu.
"İyi merak etme, Burak ile uğraşıyor. Yakında on yaşına girecek ve şimdiden ergenlik sorunları ile annesini çıldırtıyor."
Asansörün kapısı açıldığında çıkıp odaya ilerledik. "Burak'ı özledim, aylar oldu konuşmayalı." dedim masama otururken. Her şey derli toplu bıraktığım gibiydi. Bir yıl önce son kez buradaydım. "Ama ona istediği hediyeleri aldım, Miray ile hediye kavgası yapmazlar artık." Diğer ablam olan Zeliha'nın kızının adı Miray'dı. O da yedi yaşına girecekti bu sene. Babamın cenazesinden iki ay sonra Zeliha, İzmir'e dönmüştü. Maalesef onunla telefon dışında görüşememiştik. Arada konağa annemi yani Emine Hanım'ı ziyaret ettiğinde yanında ben yoktum.
Ona artık anne diyemiyorum... Bu çok zor ve acı verici, gerçek anneme olanları bildiği halde susmuş olması ona duyduğum saygıyı yerle bir etmişti. Benden bir şeyler saklayan herkes şu an gözümde zerre kadar değerli değildi. Buna yıllar sonra tanıştığım Ayhan Bayar da dahildi. Deli damgası yemesi tamamen dedemin ortaya attığı bir şeydi. Babam ile ilgili bildiği şeyleri söylememesi için bir nevi sürülen kişi olmuştu. Yıllarca babası tarafından uzak tutulmuş, en sonunda da o gelmekten vazgeçmişti. Sam Berk adında, yabancı bir kadından oğlu vardı ve o çocuğu hiç sevmemiştim.
Sebebi ise ona bakışıydı...
Ailem içinde hâlâ büyük kaoslar sürerken benim çözmem gereken çok fazla şey vardı.
"Ablan seni yemeğe bekliyor. Geleceğini duyduğu andan itibaren bir sürü şey yaptı." Ali enişte bir şeyler söylememi beklerken karşılık almadığı için bozulmuştu.
"Her şey yolunda mı? Ablamla aranız nasıl? Babamın cenazesinden önce Gülsüm ablam bazı sorunlarınız olduğunu söylemişti ama bu konuyu daha sonra konuşmadık." Sorum ile yüzünde oluşan gerginliği saklamamıştı. Bu da hâlâ sorunlarının devam ettiğini gösteriyordu.
"Emir, bu konu ile ilgili söyleyebileceğim bir şey yok. Aramızda bazı sorunlar olduğu doğru ama aşmaya çalışıyoruz, neredeyse evleneli on iki yıl olacak. Evliliğimiz ve oğlumuz için iyi olmak zorundayız." Kaşlarını çatarak konuşması bu konu hakkında gerildiğini fazlasıyla belli ediyordu.
"Nasıl bir sorun?" Konunun üzerini kapatmayı düşünmüyorum. Bir buçuk yıldır hepsinden uzak olsam da artık buna bir son vermem gerekiyordu. Çünkü bizler aynı babanın çocuklarıydık ve Emir Bayar hâlâ onların güvendiği biricik kardeşleriydi. Ben de onların iyi olduğundan emin olmak zorundaydım.
"Her evlilikte olabilecek, sorunlar... Dediğim gibi aşmak için çabalıyoruz. Akşam seni görmek için can atıyor, ablan daha fazla beklemesin." Ali eniştenin konuyu kapatmaya çalıştığının farkındaydım. Şimdilik üzerine gitmeme kararı aldım. Ama sadece şimdilik...
Şirkette birkaç önemli görüşme daha yapmıştım. Özellikle fabrika yangını ile ilgili her şeyi detaylı şekilde öğrenmek istiyordum. Serhat Ovalı'nın yaptığına dair somut bir kanıt yoktu ama onun olduğundan adım gibi emindim. Şimdiye kadar Selim onu durdurmuş gibi görünüyordu. Kardeşinin aradan çıkması, ki buna sebep olan kendisiydi, onu harekete geçirmişti. Selim için üzüldüğünü bile zannetmiyorum, o sadece kendi çıkarları peşinde olan bir adam.
Aynı kana sahip olduğumuza inanamıyorum...
Arabadan indiğimde evin kapısı açılmıştı. Kadıköy'deki şirkete yakın olan eve gelmemiz trafik dolayısıyla biraz uzun sürmüştü. Gaziantep'ten sonra bu trafik biraz fazla gelmişti. Ama artık burada yaşayacağım için alışmaya mecburdum.
"Dayı!" Burak koşarak üzerime geldiğinde kollarımı açıp yarı yolda kucakladım.
"Oğlum büyüme artık, şimdiden kucağıma sığmıyorsun."
"Senden daha uzun olacağım dayı, o yüzden her gece ballı süt içip uyuyorum." Burak gururla konuşurken annesine benzeyen kahve gözlerini kısıp, kumral saçlarını karıştırdı. Daha sonra başını kaldırıp birkaç saniye dikkatle beni süzdü. "Sen fazla uzun olduğun için annaannemden daha fazla süt göndermesini isteyeceğim. Benim için yeni bir inek almış, biliyor musun?" Eve doğru elini tutup yürürken Burak hızlı şekilde konuşuyordu. Arkamızdan gelen babasının bile farkında değildi. "Hediyelerimi getirdin mi? Miray bana hava atıp duruyor, dayım bana daha çok hediye verecek dedi. Doğru mu Emir dayı?"
"İkinize de yeterli hediye aldım. Ayrıca sen erkeksin yani hediyeleriniz farklı. O yüzden kavga etmeyin." İki katlı villadan içeri girdiğimde, salonun girişinde beni bekleyen Gülsüm ablamı gördüm. Her zamanki samimi gülüşü ve parlak kahve gözleriyle bakıyordu. Otuz yedi yaşında olmasına rağmen çok güzel ve alımlıydı. Uzun açık kahve saçları dalga dalga omuzlarından dökülüyordu. Beyaz elbisesinin içinde çok güzel görünüyordu.
"Emir, kardeşim..." derken sıkıca sarıldı boynuma. Hemen karşılık verip belini sardım. Bana tanıdık gelen bir kokusu yoktu ama kalbimin bir köşesinde hissettirdiği o sıcaklık hep yerindeydi.
Küçükken ona çok yakındım. Zeliha ablamın aksine Gülsüm ablam hep bir anne sıcaklığıyla bana yaklaşırdı, babam bana ne zaman soğuk davransa yüzünü çevirse Gülsüm ablam sarılırdı o gece bana. Derdimi dinlerdi, her zaman yanımda olduğunu hissettirirdi. Tabii her zaman yatılı okulda olan ben, onunla istediğim kadar zaman geçirememiştim ama hep yanımda olduğunu hissetmiştim. Evlendikten sonra biraz daha uzaklaştık, ben yurt dışına gidince de aramızda daha geniş mesafeler oldu. Ama şu anda küçük Emir'e bakar gibi samimiyetle bana bakan ablamın gözlerine aynı samimiyetle bakıyordum, yanına geldiğim için mutluydum.
"Gel canım, senin sevdiğin yemekleri yaptım." Ablam neşeyle konuşurken elimi tutup masaya doğru ilerletti. "Baklava da var, annem senin için Antep'ten gönderdi. "Neco nerede? Ona da servis açtık."
"Onun işi var, yanına sonra gelir." derken masaya oturdum. Gerçekten de muazzam bir masa kurmuştu ablam. Bu konuda fazlasıyla iyiydi, hakkını vermem lazım.
"İyi ki geldin Emir, yoksa hasretiz şöyle sofralara." Ali enişte gülerek konuşsa ablam kaşlarını çatmıştı. "Tabii ki güzel eşim hep harika yemekler yapar ama bugün fazla özel."
Ablam cevap vermeden, yardımcı genç bir kıza dönüp servise başlamasını işaret etti. Aralarında ciddi bir soğuk savaş vardı ve anlamamak mümkün değildi.
"Fabrika ile ilgili ne yapacaksın?" Çorba servis edilirken Ali enişte bana döndü. "Antep'e gidecek misin? Eğer gideceksen birlikte gidelim."
"Gideceğim ama şimdi değil, adamlarım incelemeye devam ediyor. Kesin deliller ortaya çıktığında ben harekete geçeceğim. Ondan önce acele etmek gibi bir niyetim yok."
"İş konuşmayı bırakıp yemek yer misiniz? En azından evde konuşmayın." Ablamın uyarıcı sesiyle daha fazla konuşmadık, haklıydı. Yemeğin geri kalanı sessiz geçmişti, ablam harika yemekler yapmıştı ve bunu özlemiştim. İngiltere'de, Neco kadar olmasa da ben de özlemiştim buraya dair her şeyi...
Çok özlemiştim...
Yemeği yedikten sonra ablamın özenerek hazırladığı kış bahçesine geçmiştik. Burak okulla ilgili bazı ödevlerini babasına göstermek istediği için Ali enişte yukarıya çıkmıştı. Ablam şimdi bana çay verirken onunla baş başaydık.
"Seni çok özledim Emir, daha önce de sık görmesem bile varlığın bize yetiyordu. Ama uzun süredir bizden uzaksın artık gitmeyeceksin değil mi? Artık hep buradasın?.." Gözlerinde büyük bir umut vardı, samimi bakıyordu, kalmak istediğimi bakışlarından anlayabiliyordum.
"Buradayım." dedim. "Gitmeyi düşünmüyorum, halletmem gereken ufak bir iş vardı ve bitti. Artık uzun süre bir yere gitmeyi düşünmüyorum."
"Şey..." Bakışları benden kaçarken, aklında bana sormak istediği sorular olduğunu gösteriyordu.
"Hadi sor." dedim. "Çekinmene gerek yok, ne var aklında?"
"Babamın cenazesinde, gördüğüm bir kız vardı, tabii hepimiz çok kötü halde olduğumuz için üzerinde durmadım." Bakışlarımdaki durgunluk onun da sesinde tedirginlik yaratmıştı. "Anneme daha sonra sordum Emir, o kızın senin sevgilin olduğunu söyledi. Hem çok şaşırdım hem de çok sevindim ama sonra ne oldu? Yani bir anda ortadan kayboldu, sen de hiç konusunu açmadın. Kimseyi konuşturmadın açıkçası bu üzgün bakışlarının altında başka bir şey varmış gibi hissediyorum, anlatmak ister misin?"
"Anlatacak bir şey yok abla... O bir dört yapraklı yoncaydı, bense o yaprakları koparan bir adamım... Bensiz daha iyi olacağına eminim." Alnıma baskı yapan elimi çekip derin bir nefes aldım. Yaptığım yanlışın bedelini ağır şekilde ödemiştim. Onsuz kalarak...
"Emir," dedi ama sözünü kesip konuşmasına engel oldum.
"Abla, çevremdeki tehlikeleri göz ardı edemem. Hiçbirimiz oturup gerçekleri konuşmadık, babamın geçmişte bulaştığı belaların başıma ne büyük dertler açtığını iyi biliyorsun. Hepiniz biliyorsunuz, Serhat Ovalı'nın peşinde olduğu intikamın bana neleri kaybettirdiğini bilmeniz lazım. Ve o adam durmayacak, kendi kanından olduğumu bilmesine rağmen durmayacak. O yüzden bir kadını açık hedef yapıp sevemem... Onu benden alacak..."
Sevmemeliyim... Seni unutmalıyım dört yapraklı yonca...
"O adam yani Serhat Ovalı," Gülsüm ablam yutkunurken sesi kısıldı. Rahatsız eden bir şey hatırlamış gibi kaşlarını çattı. "Şimdi nerede? Haberin var mı? Bu söylediğin şeye göre hepimiz tehlikedeyiz."
"Onun derdi benimle, ruh hastası şu an sadece bana takmış durumda. Ama işleri baltalamaya çalışması dolaylı olarak sizi de etkiler. Ali enişte bununla fazlasıyla uğraşır." Ablam, eşinin adını duyunca kaşlarını çatıp başka yöne baktığında anında dikkatimi çekmişti. "Aranızdaki sorun ne abla? Babamın cenazesinden önce bana anlatmak istediğin şeyler vardı. Hâlâ sıkıntı devam ediyor mu?"
Ablamın bakışları soğuduğunda almak istediğim cevabı bir nevi almıştım. Ama ablam sözleri ile de beni destekledi. "Burak için her şeyin iyi olması uğruna çok çabalıyorum. Ama bazen yorucu oluyor."
"Sen değil, ikinizin de çabalaması gerekiyor. Hiçbir çaba tek başına yeterli olmaz." dedim. Bakışları beni tasdik ediyordu. Ama sözleri bambaşka bir yere kaydı.
"Anladığım kadarıyla sen de ilişkinde tek başına karar verip hareket etmişsin. Sensiz daha iyi olacağını düşünmüşsün, peki bunu ona da sordun mu? Şu an sensiz ne kadar iyi?.."
Sert şekilde yutkunup ayağa kalktım. Bu şehir şimdiden üzerime devrilmeye başlamıştı. "Umarım iyidir, en azından benim mahvoluşum onun kurtuluşu olmuştur..."
"Emir, gitme ablacığım. Seni üzmek istemedim, tatlı yiyelim. Odanı hazırladım.'' Ablam telaşla ayağa kalktığında, gitmemden ne kadar korktuğunu görmüştüm.
"Biraz hava alıp gelirim. Benim evim yarın hazır olacak, bu gece burada kalırım." dedikten sonra çıkışa ilerledim. Merdivenden inen ve yüzünde soru işareti olan Ali enişteye bir şey demeden kapıyı açıp çıktım.
Korumalar beni görünce hemen hazır ola geçmişti ama ben onları umursamadan şoför tarafına geçip, adamımdan anahtarı uzatmasını bekledim. Arabayı çalıştırıp hızlı şekilde ilerledim, ruhum daralıyordu... Koca şehir tamamıyla üzerime yıkılmış gibi hissediyordum... Gün çoktan kaybolmuş yerini geceye bırakmaya hazırlanıyordu.
Buradaki saat farkına alışmaya çalışırken vücudum yorulmuştu ama ruhum kadar değil...
Sahile giden yola çıktığımda radyoyu açtım. Çünkü sessizliğe uzun süredir tahammül edemiyordum. Eskiden sessizlik ararken, zihnimdeki karmaşalardan kaçmaya çalışırken şimdi sese bu kadar muhtaç olmak fazla komik geliyordu. Ama işte ses arıyordum, herhangi bir ses... Ona ait bir ses... Niye bu kadar zor? Aramızda saatler var, uçağa atlasam 3 saat sonra onun yanındayım ama gidemiyorum. Ona gidersem onu görürsem ondan geri gidemem...
Seçim yapmak zorundayım, yaşamasını seçiyorum... Yaşasın istiyorum ben ölsem de o yaşasın istiyorum... Şarkı kulağıma dolarken boğazın karanlık dalgalarına bakıp arabayı daha yavaş sürdüm. Eski bir şarkıydı, yaşadığım her şeyin özeti gibiydi.
Hayat sende durmam diyor
Her nefeste son geliyor
Bildiğin sende kalsın
Sen yalancı baharsın
Artık senin olmam diyor
Kimdi yalancı bahar?.. Ben ona yalancı bahar gibi gelmiştim...
Sen yalancı bir sonbahar
Ben sevdalı koca çınar
Kaç mevsim benden aldın?
Kaç sevda geri verdin?
Ruhum sana kanmam diyor
Kanılacak hiçbir tarafım yok, kendime bile inanmak zor geliyor artık...
Söyle kaç bahar oldu?
Penceremde gül soldu
Belki de zaman doldu
Sevdiğim dönmüyor
İkimizin de döneceği bir liman yok artık, yanıp kül oldu... Kendi ellerimle yaktım...
Arabayı durdurup camı indirdim. Nefes almakta zorlanıyordum. Gömleğin üstten birkaç düğmesini açsam da nefes almam hiç kolay değildi. Kapıyı açıp, güneşin çoktan ufukta kaybolduğu göğe baktım. Boğaz hırçın dalgalara ev sahipliği yaparken, serin rüzgâr ile nefes almaya çalıştım. Adım atıp, biraz daha yaklaştım dalgalara... Fırat kadar olmasa da boğazın dalgaları hırçın şekilde bana saldırıyordu. Bu şehirden kovmak ister gibi...
Ben de sana meraklı değilim, olmak istediğim şehir sen misin sanıyorsun? Onun yanında onun şehrinde olmak istiyorum ben... Onun şehrine çıkıp gitmek istiyorum...
Herkes sıcak evine koşarken benim adımlarım soğuğa biraz daha ilerliyordu. Sanki kalbim az donmuş gibi biraz daha buz kırağına maruz kalmak istiyordu...
Benden başka kimse yok desem de sol çaprazımda kahve krem montuna sarınmış bir kadın, benim gibi soğuğa rağmen ufka bakıyordu. Uzun düz siyah saçlarının, etrafında uçuşması hiç sorun değilmiş gibiydi. Belki onun da büyük bir derdi vardı. Derdi olmayan bir insan bu dünyadan olmazdı sanırım... Ama benim derdim bu dünyadan büyük geliyordu...
Daha fazla durmak istemedim. Geriye dönüp derin bir nefes aldığım anda burnuma dolan Hindistan cevizi kokusu ile afalladım. Ne zaman bu kokuyu alsam kalbim deli gibi çarpardı, şu an olduğu gibi... Ama bu koku nereden gelmişti? Onun olmadığı yerde kokusu ne arıyordu? Solumda kalan kadına baktım, ondan mı geliyordu? Sırtı bana dönük olan kadına biraz daha yaklaştım... Siyah düz saçlara dikkatle baktım, onun kıvırcık saçlarına çok uzaktı... Ama sonra Hindistan cevizinin yanında ayrı bir koku daha doldu duyularıma... Yağmurdan sonraki o toprak kokusu... Ve dudaklarımdan dökülen kelime zihnimi yarıp geçti...
''Siyah üzüm...''
Yüzümü okşayan saçlar uçuştu, kadının yüzü bana döndü... Açık kahve o gözler kalbimi delip geçti... Benim dört yapraklı yoncam karşımdaydı...
''Emir...'' dedi kısık sesle. Şaşkınlık ve acı yüzüne dolarken hiç düşünmeden beni tanıdı... Beni bir tek hep o tanırdı, yine tanıdı. Üstelik ona Emin gibi seslendiğim halde...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.2k Okunma |
66 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |