81. Bölüm

71.Bölüm

Zaman Sızım
zamansizim84

Selamlar arkadaşlar

Güzel bir bölüm ile geldim.

Evde tadilat var, muhtemelen haftasonum temizlik ile geçecek. Tatili size bir bölüm olsun atmadan geçmek istemedim.

Yorum sınırı 500 olsun, size güveniyorum.

✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨

Yattığı yatakta bir yandan bir yana büyük bir çaba göstererek döndü Hesna... Doğuma daha bir ay kadar zaman vardı ama şişmiş bir balon gibi hissediyordu. Özellikle sabahları bırak bedenini eli yüzü bile şişiyordu. Tuz oranına dikkat etmesini söyleyen Ülkü hanım, canın nasıl turşu istediğini bir türlü anlamıyordu. Bu noktada gözleri hâlâ kapalıyken hafifçe tebessüm etti, Ülkü'nün bütün Mardin'de ekşi elma ve taze Frenk üzümü arattığını, elmayı bulsalar da Frenk üzümünü bu kar kışın ortasında Mardin gibi bir memlekette bulamamış olduklarını duymuştu.

Hesna'nın sıyrılamadığı uykusunun aksine Bekir bir elini başına destek yapmış karısını izliyordu, uykusunda gülümsemesi ile tombullaşmış yanaklarını öpe öpe uyandırmakmak için kendini zor tuttu. Bu kadın zaten tatlıydı, şu haliyle tam pamuk şekerine benziyordu.

Karısının ilerleyen gebeliği yüzünden rahat uyuyamadığını bildiğinden uyandırmak istemiyordu ama bu da candı yanii...

Dayanamadı gül yanağından koklayarak öptü,

"Neye gülüyorsun küçük hanım?" Dedi Hesna'ya ilk evlendikleri zaman daha sık kullandığı hitabını kullanarak.

Hesna uykudan yavaş yavaş sıyrılarak gözlerini araladı,

"Aşermede ki vizyonsuzluğumu düşünüyordum Bekir Ağam." Dedi küçük hanım deyişine misilleme yapar gibi.

Bekir konuya ayılamayıp kaşlarını çatınca açıklama yapmak zorunda kaldı,

"Frenk üzümü isteyipte seni perişan edemedim ve bir tabak turşu için şu evde hepinizle cenk etmek zorunda kaldım... Vizyonsuzum işte... Ejder meyvesi diye birşey duymuştum ondan mı istesem? Maksat çıtayı yükseltmek." Dedi elini çenesine koyup gözlerini kısarak düşünür gibi yaptı.

Bekir az evvelkine tezat Hesna'yı evire çevire öpmeye başladı, hatta arada yanaklarından küçük ısırıklar bile aldı. Bir insan bu kadar tatlı olabilir miydi? Bu kadarı suç sayılmalıydı...

"Ay... Bekir... Dur... Ayyyy... Yapma!" Diye cırlasa da adamın karısına bakarken dişlerinin kamaşıyor olduğundan bi haberdi.

Yanaklarından boynuna süzülen Bekir ile kırmızı alarmlar çalmaya başladı... Hormonlar yok mu o hormonlar... Bir turşu bir de Bekir... İkisine asla dayanamıyordu... Fakat gel gör ki son aya geldikleri için yasaklar başlamış araya sınırlar çizilmişti.

Az evvel ki cırlayan sesinin aksine tutkuyla dolmuş bedeni,

"Bekiiiir..." Diyerek ihtiyaç ile inledi. Bu tonlama adamın sertçe yutkunmasına yol açarken sınırlar aklına gelip durdurdu onu...

Göğsünün dolgunluğuna derin bir öpücük kondurdu,

"Bekir seni verene ölsün... Bu ne güzellik sabah sabah aklımı aldın." Deyip uzaklaşacakken Hesna ağzının içinde huysuzca söylendi.

İleri gidemeyeceklerdi madem bazı duyguları çoşturmamakta fayda vardı. Bu halde kalmak hiç de hoş değildi.

Öpüşüp koklaşıp gönül eylediler el mecbur.

O dakikalarda aynı evin bir başka odasında çoktan uyanmış Zelfi~Cihan çifti farklı bir heyecanı paylaşıyorlardı. Bugün Zelfi'nin direksiyon kursu başlıyordu. Genç kadın sabaha kadar yatakta dönüp durmuş heyecandan uyuyamamıştı. Cihan'ın sabaha karşı kolları arasına çekip saçlarını okşayarak mırıldandığı türküyü dinlerken uykuya teslim olmuş, kocasının kollarında huzura ermişti.

Şimdi ise tuvalet masasının karşısında ki pufa oturmuş saçlarını tararken, günler öncesi olanlar aklına düştü.

Evlerine beraber dönüp odalarını yeni düzeninde gördükleri o gün...

Hayatında aldığı en kıymetli hediye şuan da elleri arasında olan gümüş tarak ve onun setiydi...

O gece Cihan'ı elinden tutup tuvalet masasının önüne kadar getirmişti. Pufa oturup yandaki kapağı açarak işlemeli kutuyu çıkardığında aynadan kesişen gözlerde bir çok duygu vardı...

Bu tarak takımı aslında hiç bilinemeyecek geçmiş zamanın ve onun getireceği olası mutlu geleceğin saklı anahtarı gibiydi.

Zamanında sahibine ulaşsa, duygulara tercüman olup şimdilerde birbiri için çarpan iki acılı kalbi, bu acılar çekilmeden buluşturabilir miydi?

Kim bilir?

Belki...

Hep merak edilecek bir keşkeydi işte...

"Ben..." Dedi Zelfi elleri kutunun işlemlerinde gezinirken "hayatımda daha değerli bir hediye almadım. Senin alın terini esirgemeyip, gurur yapmadan kuru simite razı olup Yorgi ustayı razı ederek aldığın bana vermek için sabırla sakladığın bu hediyeden daha kıymetlisini alabileceğimi de sanmıyorum." Diye tamamlandı sözünü.

Cihan'ın kutuyu görünce tebessüm eden yüzü duydukları ile kaş çatar hale geldi,

"Sen..." deyip duraksadı. "Sen bunları nereden biliyorsun?"

Anlaşılan o ki Cihan'a kalsa bu detayları Zelfi'nin bilmesine hiç gerek yoktu.

"Yorgi ustaya sorup öğrendim." Diyerek açık oynadı genç kız.

Kaşları daha derin çatıldı Cihan'ın, Zelfi'nin vurulduğu gün ustasının arayışı geldi aklına.

"Sen vurulduğun günden beri sana sevdamı biliyor muydun?" Diye döküldü dudaklarından.

Sevdam... Ne kadar dolu bir kelimeydi Zelfi niyeyse bu yüzleşmeden utandı. Bakışlarını kaçırdı.

Soruyu duymazdan gelerek kutudan saç fırçasını çıkardı, tek hamlede saçlarını bir arada tutan lastik tokadan da kurtuldu. Gür tutamlar omuzlarına dökülürken,

"Saçlarımı tarar mısın?" Dedi Cihan'a.

Sorusunun cevapsız kalışına takılmadı adam, kendi bunları anlatıp Zelfi'yi üzmezdi ama biliyor oluşuna, hediyesinsine yüklediği manaya mutlu oldu. Bir de kendine uzatılmış saç fırçasına...

İri elleri zarif tarağı kavrayıp, narin ve yavaş hareketlerle ile sevdiğinin saçlarını taradı. Her teline bir türkü yakılmalıydı... Bu güzelliği anlatmak dilin değil nağmelerin ancak hakkı olabilirdi.

En sonunda saçlarının kokusunu içine çekerek derin bir öpücük kondurdu Zelfi'nin başının üzerine.

Aynı yatağa girdiler birbirine uzak değillerdi ama gündüz ki uykusunda yanaştığı kadar da ileri gidemedi Cihan. Eve gelmek Zelfi'nin isteğiydi ama bu evde karısını huzursuz eden birşey vardı. Kapıda Songül'den terlik isteyişinden bile bir gariplik olduğunu belliydi.

Günler günleri böylece kovalamış bulundukları sabaha kadar gelmişlerdi. Otelden beri birbirlerine en yakın oldukları zaman dilimi dün gece Cihan'ın Zelfi'yi kollarında uyuttuğu anlardı.

Saçlarını geçmiş günlerin muhasebesini yaparak tararken açılan banyo kapısından temiz ve pak bir koku odaya yayıldı. Cihan koktu bütün oda...
Saçlarının nemini aldığı havlu ile işine devam ederek banyodan çıkan adam ile bakışları aynadan kesişti.

"Sıhatler olsun." Dedi yüzünde derin bir tebessüm ile.

Aynı tebessüm Cihan'a da bulaştı, sonra da muzurca dudağının bir kıyısını daha fazla kıvırdı,

"Öyle kuru kuru olmaz ki alnımdan öpmen lazım." Dediğinde Zelfi'nin bunu beklemediğini belli edecek şekilde kısılan gözleri ve şaşkınlığı izlenmeye değerdi.

Ama çabuk toparladı,

"Yaaa" dedi hafif bir hayret vardı bu tonlamada "Öyle miymiş?"

"Öyleymiş... Yani öyledir banyodan çıkanın alnından öpülür, sünnettir. Hiç duymadım mı?" Dedi bilmiş bir tavırla.

Onun bu öpülmek çabası Zelfi'nin içini sıcacık yaptı, öyle ki oturduğu puftan ayaklanıp Cihan'a yer gösterdi,

"O zaman oturman gerekiyor yada benim bir yerlere çıkmam." Dedi sağa sola bakınırken.

Aralarında bariz bir boy farkı vardı evet ama merdiven arayacak kadar da değildi yani...

Cihan onun yönlendirmesine uyarak onun kalktığı zarif pufa iri bedenini bir şekilde sığdırdı.

Öpsün diye bekledi, karısının dolgun dudakları alnına değsin...

Fakat beklediği olmadı, Zelfi onun boynuna bıraktığı havluyu alıp hâlâ nemli olan saçlarını kurulamaya devam etti.

Ne yani öpmeyecek miydi?

Yüzü düşecek gibi olsada hemen toparladı Cihan, ileri mi gittim diye içi içini yerken saçlarında dolaşan parmakların incitmekten korkar hareketleri ile de mutlu olurdu ki... Öpmeyiversin ne olacak canı sağolsundu.

Saçlarının fazla neminden arındığına kanaat getirmiş olacak Zelfi elinde ki havlu ile banyoya yönelirken oturduğu puftan kalkacak oldu ama,

"Bekle lütfen geliyorum." Diyen sesle oturdu çok da rahat olmayan yerine.

Elinde Cihan'ın saçlarına şekil vermek için arada kullandığı briyantin ve tarağı ile çıkagelmesini ise hiç mi hiç beklemiyordu.

Onun şaşkın hali güldürdü Zelfi'yi,

"Saçlarını bugün ben yapayım mı?" Dedi anlaşılmak için.

Sesi çıkmadı kocasının başını eğdi kabul ettiğini belli edecek kadar.

Zelfi önce tarağı aldı eline, çok da uzun olmayan saç tutamlarını özenle yaradı, peşi sıra ince uzun parmakları ile bir parça saç şekillendirici alıp avuç içine yaydı. Cihan'ın yaptığı gibi şakaklarının biraz üzerinden başlayarak şekil verdi.

Hareketleri ustaca değildi ama acemi de değildi sanki çokça gözlem vardı Cihan'ın saçlarına her dokunuşunda.

İzlemiş miydi?

Öpmemek için yapılmış anlık bir teklif olduğunu düşünmüştü anlaşılan öyle değildi.

İçinde mutluluktan çağlayan bir şelale vardı adamın...

Onun saçları ile uğraşıp şekle sokuşunu karşısında ki aynadan hayranlıkla izledi.

Zelfi'nin ise kalbi bir davul gibi göğsünü dövüyordu, Cihan'a dokunmak, dokunabiliyor olmak çok güzeldi... Cihan'ın saçları ipek gibiydi, göğsünde uyuttuğu o ilk gün bağımlısı olmuş ama mesafeyi aşıp tekrar dokunacak cesareti toplayamamıştı.

O her akşam saçlarını tarayıp severken, bazen uykuda saçlarında dolaşan parmaklarını hissederken kendi parmak uçlarıda Cihan'a ve onun saçlarına dokunmak için karıncalanıyordu.

İşinin bittiğine kanaat getirdiğinde aynadan göz göze geldiler, genç kız Cihan'ın beklentisinin saçları olmadığının farkındaydı. Küçük masum bir öpücük beklemişti ama karşılık bulamamış olmaktan da mutsuz görünmüyordu.

Yavaşça sağ yanına geçip yan profilden yakışıklı simasına baktı,

"Oldu bence?" Dedi onun da fikrini sorarcasına,

Eli saçına gitti Cihan'ın ama Zelfi'nin yaptığı hiç bir şeyi bozmadı,

"Karımın eli değmiş olmaz mı hiç."dedi aynadan kendine bakarak.

Derince yutkundu Zelfi, hadi kızım yaparsın dedi bir de kendine gaz verdi...

Cihan'ın sağ dizine yavaşça oturduğunda o an için ikisi de donup kaldı.

Zelfi, Cihan'ın tepkisini bekliyordu ama adam kendini küçük bir öpücüğü bile alamayacağına o kadar ikna etmişti ki şuan dizinde oturan karısının gerçekliğine inanamıyordu.

Cihan'ın hareketlenen adem elmasından onun da derince yutkunduğunu anlayan Zelfi, cesaretini tekrar toplayıp biraz yaklaştı kocasına.

Gözleri kesiştiği an ikisinin de kalbi depara kalktı.

Zelfi'nin dudakları Cihan'ın alnına değdi önce, öpmedi derin bir nefesi içine çekti... Saçları, kokusu, teni... Cihan artık Zelfi'ye yabancı gelmiyordu...

Tekrar yutkundu ve alnından öptü kocasını...

Alından öpmenin türlü manaları vardı...

Seven sevdiğine sadakatini göstermek için öperdi mesela, yada helali olduğunda ilk alnından öperdi.

Anneler sevgilerini belirtmek için evlatlarını alınından öperlerdi...

Bir de takdir etmek istediğimizde yapardık bu eylemi, büyük işler başarmanın mükafatı olarak 'alnından öpeceğim' denirdi.

Cihan alnı öpülesi bir adamdı...

Sabrıyla....

Sevdasıyla...

İradesiyle...

Nefesi tenine değerek sır verir gibi fısıldadı Zelfi,

"Seni çok seviyorum Cihan."

Seni çok seviyorum Cihan...

Kulaklarında kaç defa çınladı bu söz... Bu sözü duymanın dahi hayalini kuramayan bir adam için nasıl bir lutüftu... Ne demişti o tarak setini ilk götürdüğü gün Derya, 'Adınızı bile duymaya tahammülü yok. Sizin adınızı kötülükle eleştirmiş.'

Birgün Zelfi'nin kendine seni seviyorum diyeceğini o gün asla bilemez, inanmazdı.

Bu sözden aldığı cesaret ile bir kolunu Zelfi'nin narin beline sardı,

"Zelfi'm..." Diye döküldü dudaklarından.

Ama Zelfi devam etti, Cihan'ın o zamanlar acıdan kavrulan kalbi teselli bulsun ister gibi devam etti hem de...

"Saçlarına dokunmayı seviyorum, seninle uyumayı... Elini tutmayı..." Dediğinde o zarif parmakları ensesinde ve saçlarının arasında hissetti Cihan.

Anın gerçekliğini tekrar sorguladı, karısı dizine oturmuş kollarını boynuna dolamıştı...

Belindeki kolunu sıkılaştırıp kendine çekişi refleksten de öte bir ihtiyaçtı artık. Başı Zelfi'nin boyun girintisine yerini bulduğunda derin bir nefesi ciğerlerine çekti...

"Cihan güzeli... Cihan'ın en güzeli..." Dedi nefesi karısının boynunda can bulurken. "Aşığım sana, saçının her teline, dilinin her sözüne, yüzünün her gülüşüne..."

Zelfi sıklaşan nefesi ile anlık bir panik yaşadı, korkarsa ve bunu Cihan hissederse işleri hiç kolay olmazdı çünkü.

Ama korku değildi nefesini sıklaştıran, kabul etmek zordu belki ama tutkuydu.

Cihan daha çok kendine çekip sarılsın istiyordu, o konuştukça tenine değen dudakları boynunda dolaşsın...

Düşündüklerine kendisi de şaşkın sevdiği adamın kollarında kalakaldı. Bunların ilerisine de cesareti var mıydı?

Sorusuna cevap gibi boynunda ateşten bir nefes ve derin bir öpücük hissetti, belinden içeri sızmış usul usul dolaşan dikkatli ama sıcacık parmaklar...

İstediği olmuştu Cihan içini okumuştu sanki ama devamı gelmedi, adı gibi bildiği tek bir gerçek vardı o da Cihan'ın devam etmek için onay beklediği...

Kollarını sıkılaştırıp daha da sarıldı sevdiğine öylece bir cevap verdi. Boynunu yana atıp bu işgale alan da açtı...

Adamın memnun tebessümünü, kıvrılan dudaklarını görmesede teninde hissetti.

Cihan o alanı en güzel şekilde değerlendirdi, öptü, kokladı, sevdi... Bir yerden sonra öpücükler daha ıslak daha cüretkar olmaya başladı belindeki ellerin tutuşu değişti. Tam bu noktada boynunda Zelfi'nin tırnaklarını, kucağındaki bedenin hafifçe kıvranışını ve bunu belli etmeme çabasını fark etti...

Kollarını beline dolayıp sarılışlarını daha masum bir çizgiye çekip başını omzuna koydu, saçlarını okşadı Zelfi'nin... Az evvel yaşadıkları yoğun duygulardan sıyrılıp bir birinin kokusunda nefeslendiler...

Zelfi yaşadığı anların duygu analizini yapacak kadar aklını başına toplamaya çalıştı. İnlememek için dudaklarını ısırmış, karnına dolaşan yoğunluk hissi ile başa çıkmaya çalışmıştı. Bir kaç öpücük ile bu hale geldiğine inanamıyorumdu. Bedeninin Cihan'a verdiği karşılık onu bile şaşırtıyor, kafasını karıştırıyordu.

Ten uyumu denilen şeyi bir şehir efsanesi sanıyordu ama galiba o uyumun esiri olmak üzerelerdi.

İkisi de bedenlerini sakinleştirmeye çalışırken kapı tıklatıldı ve Songül'ün,

"Ağam kahvaltıya bekliyorlar." Sesi duyuldu.

Zelfi'yi içine düştüğü düşüncelerden bir tek bu ses böyle çabuk çıkarabilirdi.

"Ben bu kızı..." Dedi ama sakinleşmek için derin nefesler alarak ilk öfkesini yuttu. "Uyma Zelfi... Uyma şeytana..." Diyerek kendine telkin verdiği sırada Cihan ile karşı karşıyaydılar.

"Benim bilmediğim ne oluyor Zelfi? Bu evde senin huzurunu bozacak tek bir şeye bile tahammülüm olamaz." Dedi keskin bakışlarını yüzüne dikmiş Cihan.

Bulunduğu konumu tekrar hatırlayan Zelfi yavaşça Cihan'ın kucağından kalktı. Songül'e kızmıştı ama şu konumdan birşey olmamış gibi normal bir konuya geçmelerine de vesileydi.

"Ben yılı aşkın Derya ablalarla beraberdim, bir kere Boran Ağam'ı muhatap alıp da kapılarını çalmadım." Dediğinde sinirden sesi titriyordu. "Onun muhatabı sen değilsin, olamazsın."

Cihan gözlerini kısmış bu öfkede payı olacak bir hareketi olmuş muydu diye düşünüyordu.

"Zelfi'm... Ben..." Demişti ki araya girdi sevdiği,

"Öfkem sana değil Cihan, sen sınırını bilen ve koruyan bir adamsın. Çizgisini aşan o." Dedi o söylemeden söyleyeceğini anlayarak.

Aralarında bulunan bir kaç adımlık boşluğu azaltı Cihan,

"Senin ben demeden içimi okuyuşuna kurban olurum. Söyle ne diyorsan onu yapalım, burda istemiyorsan gözüne görünmeyecek bir yere işe koyarım. Kimsenin ekmeğine mani olacak değiliz ama benim için önemli olan senin huzurun." dediğinde başını iki yana salladı Zelfi.

"Onun da zamanı var ama şimdi değil Cihan, biraz işin var arkadaşla..." dedi pek alışık olmadığı sinsi gülümsemesine bile hayran hayran baktı adam,

"Sen bilirsin güzelim, dediğim gibi benim için önemli olan sensin." Diyerek Zelfi'nin hafifçe kızarmış yanağını önce okşadı sonra minik bir öpücük bırakıp giyinme odasına geçti.

Saçlarını bir hırsla tarayıp toplayan Zelfi, az evvel ki hallerini hatırlayınca yanakları az daha kızardı.

Beraber el ele aşağı inerken Bekir ve Hesna'nın da masaya yeni yerleştiklerini fark eden Zelfi, içinden bir ya sabır daha çekti.

Masaya geçtiklerinde Derya kısa bir mesaj yazıp yolladı. Memleketinden dönmüş olan ablasına danışıp, sen bana bırak demesiyle yüzü gülmüştü. Artık harekete geçmek zamanıydı...

Songül çayları doldurup mutfağa geçeceği sıra Gülhan hanımın nadir çalan telefonunun sesi duyuldu.

"Günaydın Derya kızım." Deyip hal hatır faslının ardından kısa bir ricada bulunan Derya'yı dinlemişti Gülhan hanım.

Dakikalar sonra Songül, sözde yardıma ihtiyacı olan Derya'nın kapısı önündeydi.

Zelfi ise arkasına yaslanmış keyif çayını içiyordu.

Bekir ve Hesna oğulları için alışverişe çıkacaklardı, Zelfi onların heyecanlı halini gülümseyerek izledi.

"Saçmalamama Bekir tabii ki oğlumuzun odasını sarı lacivert döşemeyeceğiz. Ayrıca hangi takımı tutacağına da müdahale etmeyeceksin. Sen kendini yakmışsın bırak bari çocuk mutlu olsun." Dedi çıkılır gibi.

Bekir'e bu sözleri başka biri söylese büyük olay çıkarırdı ama Hesna'ya o kadar yükselemiyordu,

"Ne demek büyüyünce Hesna'm, takım sevgisini küçükken ekersin yüreğine! Benim oğlum da babası gibi Fenerli olacak." Dedi kesin bir tavırla.

"Niye belki annesi gibi tarafsız olmak isteyecek, futbol sevmeyecek? Neden ısrarcı oluyorsun?"

"Yahu erkek adam futbol sevmez mi? O ne biçim söz hatun?"

Cihan ve Zelfi tenis maçı izler gibi bir birine, bir diğerine bakıyordu. En son birbirlerine baktıklarında Cihan çapkın bir tavırla göz kırptı eline,

"Sence bu davanın kazananı olur mu?" Diye sordu usulca.

Zelfi dilini damağına çarptı hafifçe,

"İkisi de boşa uğraşıyor sen yeğenini Galatasaraylı yaparsın, sana güvenim tam kocacım." Dediğinde Cihan'ın keyfi iyice yerine geldi.

Tartışmalarını bir sonuca erdiremeyen Hesna ve Bekir alışveriş için çıkarken, onlardan biraz sonra direksiyon kursuna gitmek için evden çıkan yeni evli çifti bekleyen bir sürpriz vardı.

Buz gibi soğukta karşı villanın camlarını neredeyse titreyerek silen Songül... Hem de bir zamanlar Zelfi'nin saatlerce önünde oturup Cihan ile sohbet ettiği odanın camını siliyordu...

Songül de onları fark ettiğinde Cihan'ın elini tutup emin adımlarla arabaya yürüdü Zelfi.

Arabayı çalıştırmadan,

"Derya Hanımağamın amacı ne?" Diye sordu Cihan.

Karısı dudak büktüğünde gözleri oraya kaydı istemsiz,

"Onun aklında kırk tilki dolanır ama hiç birinin kuyruğu birbirine değmez, canımı sıkanın canını fazlasıyla sıkacaktır ona eminim." Dedi karşıda üşümüş parmaklarını ısıtmaya çalışan Songül'ün haline gülerken.

"Sen bu soğukta hiç cam sildin mi?" Diyen sesle kocasına döndü.

Buruk bir tebessüm yer etti dudağında,

" Merakın karşı ev içinse, Derya abla elimizi sıcak sudan soğuk suya değdirmez. Ben o evde hiç hizmetçi muamelesi görmedim... Konaktan aanki kız kardeşiymişim gibi yanında getirmek istedi ama o zamanlar ben istemedim. Sonra şartlar değişti kendimi yine onun kanatları altında buldum. Evinin kızı gibi de gelinliğimle uğurlandılar. Ama burdan öncesini soruyorsan hiç sakınanım olmadı." Diye yanıtladı.

Cihan boğazına düğümlenen yumruyu zar zor savuşturup karısının elini tutarak dudaklarına götürdü, elini defalarca öptü... Geçmişi hafızasından silebilmeyi ne çok isterdi. Hatta silmek değil de onlar yaşanmadan sevdiğini çekip alabilmek.

Onun bu düşüncelere daldığını tahmin eden Zelfi de uzanıp yanağına minik bir öpücük kondurdu,

"Geçmiş, geçmişte kaldı. Benim kapı gibi kocam var, kimse beni üzemez." Dedi şakaya vurarak.

Cihan onun bu çabasına burukça gülümsedi, o da uzanıp Zelfi'nin yanağına bir öpücük kondurdu.

✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨

Nermin bir koltukta baygın yatan ablasına baktı, bir onun başında endişeli ve dolu dolu gözlerle bekleyen Kerim abisine...

Asım sabah verilen ilaçların etkisiyle rahatlayıp uyumuştu, Nerminse bu karmaşada aklı selimi kaybetmemeye çalışan o kişiydi işte...

Saatin onbiri geçtiğini görünce çekinerek de olsa Miran'ı aradı, ilk çalışta açmadı... Normalde pazar sabahı kimseyi tekrar aramak nezaketsizliğini göstermezdi ama durum böyle incelikleri düşünmek için oldukça vahimdi.

"Efendim Nermin." diyen sesi duyunca derin bir nefes alıp verdi.

Bir yıl öncesine dönsek Miran'a en büyük düşman Nermin olurdu, sonra ise öğrendiği gerçeklerle ölümüne utanmıştı. Şimdilerde abi kardeş gibi olan ilişkileri bu karışık denklemin kurtarıcısı olmuştu. Narin ve Miran'ın arasında sağlam bir köprüydü Nermin.

"Abi bu saatte aramazdım ama dün Asım ateşlendi hastanedeydiz. Gelsen iyi olur." Dediğinde telefonın diğer ucunda kaşları çatıldı Miran'ın,

"Dün diş çıkarıyor ondan demiştin, değil miymiş?" Derken çoktan giysi dolabına yönelmiş bir kot ve kazağı giymek için ayırmıştı bile.

Geriye döndüğünde az evvel yaşanan sıcak anların etkisibden kızarmış yanaklarına rağmen yatakta toparlanıp oturur hâle gelmiş Firuze ise göz göze geldi. Elindeki kıyafetleri gören karısı da gideceğini anlamış oldu. Firuze de Miran'la gitmek Asım'ı görmek isterdi, tabii kocası da bunda hem fikir olursa.

"Yok abi dişten değilmiş, detayını gelince Kemal bey anlatır." Dedi Nermin.

"Tamam abicim geliyorum." Dedi arkasını dönünce eli dolabın rafında kalmış Firuze'yi gördü.

"Ben de geleyim mi?"

"Sen de mi geleceksin?"

İkisi aynı anda konuştuğunda Firuze elini kıyafetlerden çekip Miran'a doğru geldi.

"Yanında olmak istedim ama uygun olmaz dersen, anlarım." Dedi gerçekçi olmayan bir gülümsemeye zorladı kendini.

Canan neyse neydi de, Narin ve Asım bebek ile illa ki iletişim halinde olacaklardı. Misal yarın öbür gün doğum gününü kutlamak isterlerdi, belki bir zaman sonra sünnet düğünü olacaktı. Asım, Miran'ın canıydı madem Firuze'nin de hayatının ayrılmaz bir parçasıydı.

Miran, eşofmanını çıkarıp pantolonunu giyerken Firuze anlık nereye bakacağını şaşırdı, normalde banyoda giyerdi ama telaş etmişti o da.

Adam bu detaya çok da takılmadan,

"Kahvaltı etmedin güzelim." Dedi kazağını başından geçirirken.

"Sen de etmedin, Asım'ın iyi olduğuna emin olalım yeriz sorun değil. Hemen giyinirim, geleyim mi?" Diye ısrarcı oldu genç kız.

"Tamam bekliyorum." Diyen adamla onun gibi kot ve bir kazak alıp banyoya geçti.

İşlerini halledip hızla giyindi, saçlarını ensesinde dagınık bir topuz yaptı. Çabukça banyodan çıktı.

Yatağın uca oturmuş telefonunu kurcalayan Miran kapı sesiyle ayaklandı. Firuze için hazır ettiği kışlık montu giymesi için uzatıp onun eşi olan kendi montunu da giydi.

"Ateş viral enfeksiyonlarda dirençli oluyormuş, başka kalıtsal hastalıklar da var ama en masumu bu." Dedi iki dakikada internetten öğrendiği kadarını karısına anlatarak.

" İnşallah kolay atlatacağı birşeydir Miran." Dedi adamın koluna dokunarak.

"İnşallah Firuze, Rabbim beni bir daha evladımla sınamasın." Dedi kapıya yönelerek.

Sessiz geçen bir yolculuğun ardından hastaneye vardılar.

Nermin'den öğrendiği kata çıktıklarında Miran, Firuze'nin elini tutup odaya yöneldi.

İçeri girdiklerinde ise uyuyan Asım ve yeni yeni ayılmaya çalışan Narin ile karşılaştılar.

Gelenin Miran olduğunu görünce ağlamaya başlayan Narin ile Kerim sertçe yutkundu.

Ortamda bin voltluk bir gerilim vardı sanki,

Ağlayan Narin ile iletişim kurmanın pek imkânı olmadığını gören Miran da endişeli gözlerini Kerim'e çevirdi.

İki adam en son yumruk yumruğa kavga etmiş olsalarda eskiden can arkadaşlardı. Kerim'i çoğu ortama Miran sokup saydırır söz söyletmezdi.
Ama kader araya olmayacak duvarlar örmüş birinin sevdiği kadının yüreği diğerine aşkı düşmüştü.

Gün küslük sürecek gün değildi, dahası Miran, Kerim'i tepkisini anlıyordu. O gün de elini bınun için kaldırmamıştı ya zaten.

"Kerim..." dedi eski günlerdeki gibi "Narin evham yaptı ondan ağlıyor de bana. Büyük bir sağlık sorunu yok anne yüreği kaldırmadı de." Derken sesi yalvarır gibi çıkmıştı.

Sıkıntılı bir nefesi ciğerlerine doldurdu Kerim. Miran ile konuşup o günün özrünü dileyecekti aslında ama cesaretini toparlayıp karşısına çıkamamıştı.

"Öyle değil gibi Miran." Dediğinde Miran olduğu yerde anlık sendeledi. Masal'ın hastalığını anlatan doktorun sesi kulaklarında çınladı. Firuze geride duruyordu ama bu sendeleyişin gelişini ilk sezen yine de o olmuştu.

İleri atılıp kolunu tutan kadını o an ancak fark etti odadakiler.

Elini, Firuze'nin kolunu tutarak destek olmak isteyen elinin üzerine koydu,

"Ne demek bu? Nesi var oğlumun?" Dedi korku her hücresini titretirken.

"Miran abi böyle otur istersen."diyen Nermin'e minnetle baktı Firuze.

İyi ki yanlız göndermemişim diye düşündü ister istemez. Narin'in kız kardeşi buradaydı, Kerim denilen adam kim bilmiyordu ama o da aileden gibi duruyordu. Firuze olmasa Miran bu darbeyi yine kimsesiz, yine bir başına yaşayacaktı.

Nermin ile Firuze birbirine baş selamı verdiler burukça. Tanışmıyorlardı ama acıyı bölüşerek tanışanlar en kolay kaynaşanlar olurdu.

Miran koltuğa oturup elini Asım'ın serum bağlı koluna uzattı. İncitmekten korkar gibi okşayıp minik elini tuttu.

O da gitmesin diye...

Kerim ayakta durmayı bırakıp mesafe bırakarak Narin'in yanına oturdu,

"Lösemiden şüpheleniyor Kemal hoca." Dedi kısık çıkan sesiyle.

Bu sessizlik Asım uyanmasın diye değildi, söylemeye dili varmamanın sessizliğiydi.

"Hiii!" Deyip ellerini dudaklarına örttü Firuze. Nermin'in sessiz göz yaşlarına Narin'in iç çekişleri eşlik ediyordu.

Miran sanki oturduğu koltukta küçüldükçe küçüldü, Firuze onu tanıdığı ilk günden beri dimdik heybetli bir adamdı kocası ama şimdi düşmüş omuzlarıyla Dünya'dan silinmek ister gibiydi.

Başını ellerinin arasına aldığında derin bir,

"Of...." Çekti ama sanki içindeki yangını dışarı üflemiş gibi alev alev bir oftu bu...

Firuze'nin içi yandı acılı nidaya...

Elinden birşey gelmiyordu ve bu çok acıydı... Aynı acıyı çeken bir diğer isim Kerim'di. Firuze'nin Miran'a yaklaşacak elini tutacak ruhsatı vardı ama Kerim Narin'e azıcık olsun yakın olma şansını dün gece kaybetmişti.

Aşkını ilan ettiğine zerre pişman değildi de, bunun zamanlaması şuan Narin'e sarılıp teselli edemeyecek kadar uzağına atmıştı genç adamı.

Sessizlik ortamı esir aldığında kimse bu sessizliği bölecek sesi bulamadı.

Derken Firuze, Miran'ın önünde dizlerini kırıp göz göze gelecek şekilde durdu,

"Miran, Asım iyi olacak." Dedi bakışları kesiştiği ilk an da. "Ona birşey olmayacak." Dediğinde adamın gözlerinde kıpırdanan yaşları fark etti. Gözleri kaçırdığı an elini yüzüne çıkardı "Bana bak lütfen, güçlü olmalısın. Şuan hastalığın teşhisi kesin değil, sadece bir şüphe." Dedi akla kapı açmak isteyerek. "İkiniz de güçlü olmalısınız." Dedi ve Nermin'e baktı destek ister gibi.

"Evet!" Diye sessiz ama kararlıca yükseldi Nermin, ablasının yanına gidip kollarını ona sardı. "Doğru söylüyor, daha hiç bir şey kesin değil karaları bağladık hemen. Sen de söylesene Kerim abi." dedi destek isteyerek.

"Kesinlikle." Dedi hipokratı mezarında ters çevirecek yalandan bir eminlikle. "Kemal abi başka arkadaşları da görsün istiyor. Bugün Pazar olduğu için ulaşamamıştır. Yarın ola hayrola..." Dedi minik aslanın anne babasına destek olmak isteyerek.

Asım'ın uyanıp Miran'ı fark ettiğinde hastalığına rağmen neşeyle,

"Babam gelmiş." Diye şakıması ise hepsinin yüzünde buruk bir tebessüme dönüştü.

"Geldim babacım, benim minik aslanım hasta olmuş duyunca koşup geldim." Dedi oğlunu seruma dikkat ederek kucakladığında.

"Ben hasta oldum... Ateşim çıktı... Hemşiye abla iğne yaptı ama acımadı koykmadım ben yaaa" Diye kendince babasına derdini anlattı.

"Minik aslansın sen korkmazsın tabii." Deyip saçlarını koklayarak öptü oğlunu Miran.

O sırada Asım'ın dikkatini Firuze çekti,

"Bu abla kim?" Dedi minik parmağı ile işaret ederek.

Miran tedirgince Firuze'ye döndü, Asım olanı biteni anlamak için çok küçüktü.

Firuze ise babasının kucağında ki meraklı miniğe yaklaşıp elini uzattı,

"Merhaba Asım, ben Firuze babanın arkadaşıyım. Senden çok bahsetti bende tanışmak isterdim."

Kendine uzanan eli büyük adam gibi tuttu Asım,

"Teyze bak bu güzel abla babamın aykadaşıymış. Keyim abi de annemin aykadaşı ya onun gibi." Dedi anladığı kadar anlatarak.

Bu benzetme şüphesiz Kerim'in en seveceği kıyaslama olmuştu. Narin'in kaçırdığı gözlerini odada dolandırışını keyifle izledi.

Ve bugün Asım'ın hastalığıyla araya kaynayan bir konuydu Firuze~Narin karşılaşması...

Normalde Firuze'yi ince elekten geçirip sık dokuyacağını düşündükleri Narin kendi başı derdine düşünce gözü ne Miran'ı, ne de Firuze'yi görmüştü.

"Evet teyzecim." Dedi Nermin "Aynı Kerim abinin annenin arkadaşı olduğu gibi Firuze abla da babanın arkadaşı."

Narin'in bu atakla gerildiğini fark eden Kerim,

"Ben Kemal abiye bir bakayım." Diyerek çıkmak için ayaklandı.

Miran,

"Beni de bekle Kerim." Deyince duraksadı el mecbur.

Asım'ı yatağına bırakan Miran, Firuze'ye döndü,
"Biz doktor ile görüşelim sen de o arada kahvaltını edersin." Dedi sessizce. Bu teklife karşı çıkmadı genç kız, burada kalırsa Nermin ve Narin ile ne konuşacağını bilememişti.

Onlar çıkınca Narin, Asım'ı doyurup altını temizledi. Kucağında saçlarını okşayarak oğlu ile sohbet etti,

"Çok mu ateşim çıktı?" Diye sordu oğlu. "İyaç içmiştim geçmedi mi?" Dedi niye buraya geldiklerini anlamaya çalışarak.

"Evet geçmeyince buraya geldik annecim."

"Keyim abim doktoy ya o iyi edey beni." Dedi bilmiş bilmiş.

Bu tespite Nermin güldü,

"Evet seni de anneni de iyi edecek tek doktor o Asım'cım." Dediğinde Narin ölümcül bakışlarına karşı omuz silkti.

Asım,

"Babamın aykadaşı da çok güzelmiş, keşke o da doktoy olsaydı." Dedi.

"Bence de babanın arkadaşı çok güzel bir kız, hatta bence kalbi de güzel birine benziyor." Deyince Narin gülmekten çok uzak güldü,

"Üçüncüde de olsa mutluluğu bulmuş görünüyor. Ben Miran'ı tanırım, o kıza baktığı gibi Canan'a baktığını bile görmedim." Dedi dürüstlükle.

"Birbirine iyi gelmişler belli, Firuze de Miran abinin gözünün içine bakıyor." Diye haklı bir yorumda bulundu Nermin.

Kucağında ki oğlunun saçlarına çenesini dayadı Narin,

"Mutlu olsunlar bacım, bir ay önce olsa o kızı boğmak isterdim belki ama şu gün şu saatte sadece iyi dileklerim ve dualarım var onlar için." Dedi canı gönülden.

Asım ilacın etkisiyle tekrar uykuya dalarken,

"Abla Kerim abi ne olacak?" Dedi Nermin "Bir şans versen ikinizde çok mutlu olabilirsiniz." Diye ekledi.

"Bilmiyorum..." Dedi Narin.

Nermin,

"Bence sana itiraf ettiğine pişman oldu." Diye bir zarf attı ortaya.

Ablasının çatılan kaşlarını izledi inceden bir memnuniyetle...

"Ne demek istiyorsun, sence hislerinden emin değil mi?" Dedi merakla atılarak.

Dudak büktü Nermin...

Narin ise kendi içinde bir hesaplaşmaya düşmüştü bile, emin değilse niye söylemişti sevdiğini... Madem pişman olacaktı ne demeye çekip öpmüştü, neydi canım bu çocuk oyuncağı mıydı?

"Emin değil demeyelim de, sen şimdi ondan uzak duracaksın belli ki. O da böyle bir dönemde senin mesafe koymanı değil de sana destek olmayı ister. E göz göze bile gelmiyorsunuz malûm, onun için dedim pişman olmuştur diye. Yoksa seviyorum dediyse o sözden dönmez Kerim abi." Dedi ablasının içini önce daraltıp sonra ferahlık vererek.

Asım'ın kirli bezini alıp bahaneyle banyoya girip yanlız kaldı Narin, kafasının içinde binlerce sekme açıktı ama gözlerinin önünde sürekli Kerim'in onu öptüğü anın kısa videosu dönüyordu.

Kendine itiraf edemese hoşuna gitmişti, eli dudaklarına gitti... Sonra ise dudak içlerini ısırdı ben ne yapıyorum diye. Oğlu hastaydı ama olaylar o kadar üst üste gelmişti ki kendini toparlayamıyordu.

Bir de uzun zaman sonra Miran ile karşı karşıya gelmiş hatta çokça merak ettiği Firuze'yi de görmüştü. Normalde bu karşılaşma onu gerecekken, kendi iç karmaşası öyle gürültülüydü ki umrunda bile olmamıştı.

Karşısında ki aynadan kendine baktı, bir gecede neredeyse tüm yüzü çökmüştü...

Asım...

İyi olacak mıydı?

'İnşallah şüphe edilen hastalık teşhis olarak konulmaz' diye dua etmekten öte elinden birşey gelmiyordu.

Bu sırada Kerim ve Miran doktorla görüşüp detaylı bilgi almışlardı. Kerim doktor odasına yol alırken Miran, Firuze'nin yanına gitmek için kafeteryanın yolunu tutmuştu.

İçeri girdiğinde cam kenarında oturmuş tüm sakinliği ile bir terapi gibi yapan karı izleyen karısını gördü. Düşen her bir tane sanat harikasıydı ve yere öyle güzel süzülerek iniyorlardı ki, Allah bu dünyanın telaşına kapılıp gitmiş her insan için ibretlik bir sükuneti kar ile sunuyordu.

Karşısında bulunan sandalye yavaşça çekilip Miran'ın bitkin düşmüş bedeni orayı doldurduğunsa Firuze'nin de yönü kocasına döndü.

Miran'ın da kendisi gibi yağan karı izlediğini görünce sessiz kaldı Firuze...

Bir zaman orada oturdular, adamın kafasının içinde ki karmaşa dışına sükunet olarak yansımıştı ama bu fırtına öncesi sessizlik gibiydi.

Firuze'nin önüne bıraktığı çay ve sandviç ile ancak düştüğü düşünce kuyusundan sıyrılabildi.

Derin bir nefesi içine çekip usulca bıraktı,

"Hiç canım istemiyor." Dedi sadece.

Anlayışla bakan bir çift yeşil gözün sahibi,

"Biliyorum ama güçlü olman gerek Miran, baba olarak dimdik durman gerek. Sen yıkılmaz bir kale olursan evladında iyi olur, evlat gücünü senden alır. Çocuk olmana müsade edilmediği gün büyümek zorunda kalırsın. Sen öyle bir babasın ki Asım otuz yaşında genç adam olsa bile senin varlığın sayesinde hâlâ bir yerde nazının çekileceğini bilecek." Dedi kendi yarasından yola çıkarak.

Karşısında içindeki çocuğu büyümeden büyütmek zorunda kalmış eşine bakarak içli bir nefes verdi Miran,

"Korkuyorum Firuze... Evladımın arasında bir ömür dururum ama yine geride kalan olmaktan deli gibi korkuyorum. Doktor teşhisinden neredeyse emin..." Dedi ve devam edemedi.

Firuze de bir süre sessiz kaldı,

"Öyle olsa bile çaresi yok değil, ilik bulunur koskoca aşiretin ağası o. Veliaht Asım Aladağ tüm Mardin'i seferber ederiz, aradığımızı bulana kadar durmayız." Dedi biraz şakaya vurarak.

Onun bu hali hafifçe güldürdü Miran'ı,

"Veliaht prens diyorsun." Dedi gülümseyerek.

Onun mütebessim yüzü ile içine huzur doldu Firuze'nin... Eşinin bu haline seyirci kalmak çok çaresiz hissettirmişti.

Miran çayından bir yudum içip, Sandviçinin paketini açtı. Dik durmalı güçlü olmalıydı, küçük karısı doğru söylüyordu.

Aradan geçen bir haftada teşhis kesinleşti...

Lösemi...

Yani kan kanseri...

Uygun iliğin bulunması için önce aile bireyleri olmak üzere, Mardin'de neredeyse seferberlik ilan edildi. Binlerce kişi gönüllü oldu... Büyük ümitler ile testler verildi, buradaki labaratuvar yetersiz kalınca büyükşehirlerden destek alındı...

Sonuçlar olumsuz gelsede ümitler diri tutulmaya çalışıldı ama günden güne üzerlerine çöken Kara bir bulut vardı.

Miran'ın en büyük destekçisi Bekir ve yaşanan herşeye rağmen Mirza'ydı. Ülkü okuldaki hocalarına kadar ulaşıp yardım isterken aile olmanın önemi bir kez daha Aladağ konağında hissediliyordu.

Hesna, Zelfi, Derya, Ela ve daha bir çok insan elinden gelen herşeyi yapıp sonra da moral olmaya çalışıyorlardı.

Sonuçlar olumsuz geldikçe Miran tüm yaşam enerjisini kaybetmiş bir adama dönüşüyordu.

Firuze, yaşayacak kadar yiyen, gücü tükendikçe uyuduğu bir kaç saatlik uykular ile ayakta duran, konuşmayan, gülmeyen Miran ile ne yapacağını bilmez bir haldeydi.

Narin ilaçlar ile ayakta duruyordu onunda Miran'dan farkı yoktu. Bir de derin bir suçluluk duygusuyla kavruluyordu.

Asım doğumundan hatta çok daha öncesinden itibaren Allah'ın emrinin dışına çıkıp çizgiyi aştığı için cezalandırıldığını düşünüyordu.

Nermin ne kadar destek olsa da böyle bir durumda sırt sırta verip sağlam durabileceği bir eşin varlığına deli gibi ihtiyaç duyuyordu.

Asım ise hastanede olmaktan çokça sıkıldığı için kendi gibi hasta çocuklar ile uyun grubuna katılıyordu.

Kerim'in uzaktan desteğini fark etse de aralarında buzdan bir duvar varmış gibi uzaklardı.

Nermin,

"Asım bugün oyun grubuna beraber gidelim mi teyzoşum, anne biraz uyusun hımm?" Diyen kız kardeşi olmasa Narin ne yapardı hiç bilmiyordu.

Dün gece yine ateşi yükselmiş, doktor normal olduğunu söylese de anne yüreği buna ikna olamayıp tüm geceyi ayakta geçirmişti.

"Oluy teyje..." Dedi Asım peltek konuşmasıyla. "Anne uyuşun büyüşün." Diye de ekledi.

Yiğenini kucağına alan Nermin,

"Lütfen hiç birşey düşünmeden bir kaç saat uyu." Diye fısıldadı ablasının kulağına.

Kız kardeşinin koluna dokunup minnetini belli edecek şekilde elini aşağı yukarı gezdirdi,

"İyi ki varsın Nermin."

Ablasının solmuş yanağına bir öpücük kondurup Asım ile odadan çıktılar.

Yatağa uzanıp pikeyi üzerine çektiğinde kardeşinin dediğini yapmaya çalışarak düşünmemeye çalıştı Narin, yorgun bedeni de bunu fırsat bilip uykuya yenik düştü.

Günlerdir kuş uykusu uyuyan bedeni yine uykunun derinine dalamazken saçlarında dolaşan şefkatli parmakları hissetti. O kadar özenli dokunuşlardı ki derin uyuyor olsa kesinlikle fark etmesi mümkün değildi.

Ama yaralı bir ruha şifa bu şefkatte saklıydı, Narin'in sevilip kollanmaya ihtiyacı vardı.

Kendini yalnız, yapayalnız hissediyordu...

Saçlarında dolaşan elin yanağına uzandığını fark ettiğinde tüm ruhunu o elin sahibine yaslamak istedi ve bir cesaret elini kaldırdıp yanağındaki elin üzerine koydu.

O sıcak avuç içine hem sığdı, hem sığındı...

Bu elin sahibini biliyordu, o buzdan duvarı kendisinin ördüğünü de...

Ama oğlu bu kadar hasta iken kendi mutluluğu için bir adım atmak da bencillik değildi de neydi?

Uykusunda olsun bu tertemiz sevgiyi hissetmeye ihtiyacı vardı.

Kerim'in pişmanlıkla yanan içinden bi haber biraz daha derin uykusuna daldı.

Narin'in avuç içine sığınmış huzurlu simasını gözünden süzülen bir damla yaş ile izledi genç adam...

Ona göre sevdiği kadın şuan yanında Miran'ın varlığını hayal ediyordu büyük ihtimalle...

Sönmeyecek bitmeyecek bir duygunun içinde hapsolmuşlardı, Kerim Narin'e hapisti. Ve Narin'in de hâlâ Miran'a tutsak olduğunu sanıyordu...

✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨✨

Ertesi gün doktor Kemal'in odasında Asım'ın anne babası olarak ilik nakli için uygun dönörü bulamamış olduklarından durum değerlendirmesi yapmak için toplandılar.

Ortam da gürültülü bir sessizlik vardı, öyle ki odada bulunan Kerim ve Nermin' de dahil gelmekte olan kaosun farkındaydı.

Herkesin içten içe bildiği ama bırakın dile getirmeyi bile düşünmek dahi istemediği o gerçek git gide yaklaşan bir buz dağı gibi onları tehdit ediyordu.

Uygun donör bulunamazsa, uygun donör Dünya'ya getirilirdi. Bunu bir doktor olarak başından beri en iyi bilen ama bu sona ulaşmamak için çaresizce çırpınan Kerim'di.

Doktor Kemal'in boğazını küçük bir öksürük ile temizleyip söze girişi ile hepsinin dikkati ona döndü,

"Miran, Narin ikinizde bu süreçte çok yıprandınız farkındayım ama bazen çok uzaklarda aradığımız çare bizim içimizdedir. Eğer evli bir çift olsaydınız bu ilk günden size sunacağım en sağlıklı çözüm olurdu ama durumu bildiğimden bu güne kadar bu teklifi öteledim." Deyip derin bir nefes alıp devam etti.

"Bakın bir çocuğun sahip olabileceği en yakın genotip aynı anne babadan olan kardeşidir. Uygun donörü belki yarın bulacağız belki hiç bulamayacağız. Biz garantiye oynamak zorundayız, anne ve babası olarak bu sorumluluğun altına girip Asım'a bir kardeş Dünya'ya getirirseniz aradığımız çözüme çok büyük ihtimalle ulaşmış olacağız."

Kerim'in gözleri yıkılmışlık ile kapandı, Nermin'in dik tutmaya çalıştığı omuzları düştü.

Miran'ın beyninde binlerce düşünce bir biri ile çarpışıyordu ama hissetti tek şey Masal bebeğin kabre konulduğu gün burnuna dolan toprak kokusuydu. Bir evladının kokusunu daha o kokuya karıştırmak fikri cehennem kuyularından bir kuyuydu.

Boğazında bir yumru vardı yutamıyordu, bir yanda Asım'ın hayatı vardı. Bir yanda bu fikre nasıl bakacağını dahi bilemediği karısı...

Kim evliliği tam anlamıyla gerçek bile olamamışken, kocasının eski karısından bir bebek sahibi olması fikrine sıcak bakardı ki...

Herkes içinde cenk ededursun odada sesi çıkan tek kişi Narin oldu,

"Hayır..." Dedi kısık bir sesle "Hayır... Hayır..."derken her defasında sesi de tepkisi de yükseldi. Başını hızla iki yana sallarken "Ben aynı yalnızlığı bir daha yaşayamam... Hayır..." Dediğinde gözlerinden sicim sicim yaşlar süzülüyordu. "Benim buna gücüm yok ki... Bir kez daha tek başıma..." Derken artık hıçkırıkları sözlerini yutmuştu...

Narin nasıl bir gebelik geçirmişti kimse bunu bilemezdi ki...

Yanında kocası yoktu...

Canın ne istiyor deyip nazlayanı, mide bulantısı ile yataktan fırlayıp dakikalarca kustuğunda saçlarını toplayıp sırtını sıvazlayanı hiç olmamıştı. O klozetin yanına çöküp ağladığı günleri kimse bilmezdi ki...

Bebeğinin kalp atışlarını tek başına dinlemiş, cinsiyetini yanlız öğrenmiş, alışverişini bir başına yapmıştı.

Bunları yaşarken de şimdi geriye dönüp düşündüğünde de bir an olsun Miran'ı suçlamamıştı ama tüm bunları tekrar yaşayacak gücü yoktu. Ne yaşayacağını bilmeden bir bebek ile Miran'ı elde edeceğini sanarak sonunu bilmediği yola çıkmak o zaman ki cahil aklıyla kolaydı da şimdi ki aklıyla ölümle eş değer geliyordu.

Miran,

"Narin..." Dediğinde ağlayışı daha da hızlandı.

"Yapamam Miran, yapamam!" Diye defalarca tekrar etti.

Miran aklı selimi kaybetmemek için çırpınsa da Narin kontrolü çoktan kaybetmişti.

Oda da sessizliği bölen sadece Narin'in ağlayışıyken dakikalar geçti, onun sakinleşmeyeceğini ön gören Miran ayaklanıp doktor Kemal'i muhatap alarak,

"Benim de bir evladımı daha toprağa vermeye gücüm yok, onun için gereği ne ise o yapılacak Kemal Bey. Narin, sakince düşündüğünde bana hak verecektir." Deyip odadan çıktı.

Bunu Firuze'ye nasıl söyleyecekti...

Aynı günün gecesinde Firuze saatlerce Miran'ı bekledi. Kocası son bir hafta da geç dahi olsa konağa geliyordu. Konuşmasa da duşunu alıp Firuze'ye sarılarak uykuya dalmaya çalışıyordu.

Çoğu zaman uyuyamasa da Miran'ın kendisinin yanında huzur bulduğunu biliyordu genç kız.

Ama bu gece geç saat daha da geç oldu, Firuze'nin beklemekten yorgun düşen gözleri uykuya yenilmişken kapı usulca aralandı. Bilinci tam kapanmasa da uyku ağır bastığından gözlerini açamadı ama odaya Miran'ın kokusu doldu ama bu gece fazladan bir anason kokusunu da yanına eklemiş olduğunu fark edebildi.

Ne banyoya, ne de üzerini değişmek için gardroba yönelecek hali yoktu. Firuze'nin yanında ki huzurlu boşluğa bedenini bıraktı...

Karısının kızıl kahve saçlarını okşadı, yanaklarını sevdi... Hatta loş ışığın müsade ettiği kadar çillerini saymaya çalıştı.

Firuze'ye bunu anlatmalıydı, anlayacağını da biliyordu ama etraftan gelecek baskı ve imalara karşı onu nasıl koruyacağını hiç bilmiyordu.

Cahildi bu yörenin insanı, hamilelik denilince o bebeği Dünya'ya getiren iki kişiyi illaki bir yatağa girmiş sayacak kadar cahil insanlar olacak, karısını üzüp kıracaklardı...

"Benim helalim sensin, ben başkasına dokunamam ki..." Diye fısıldadı

Bu nasıl bir imtihandı, tam mutlu oldum derken yine çıkmazlara düşmüş kalmıştı...

Ertesi sabah yine suskun bir sabaha uyandılar...

Miran konuşmuyordu, o konuşmadıkça da Firuze'nin kolu kanadı kırılıyor ne yapacağını şaşırıyordu. Üstelik bugün Miran'ın doğum günüydü...

Kutlamak değilse de bu günü öylece geçmek istemiyordu...

Öğlene doğru Miran'ın şirkette olduğunu duyunca bir pasta alıp sürpriz yapmak istedi. İki kişiye yetecek küçük pastasının üzerinde tek bir tane mum vardı.

Evliliklerinin birinci ayını da temsil ediyor sayılırdı... Miran'ın odasına yöneldiğinde sekreteri onun toplantı odasında olduğunu söyleyince konuyu kısaca anlatıp kırklı yaşlarında ki sekreter Gözde hanımdan yardım istedi.

Miran'ın odasında ki küçük mutfağın olduğu alandan da bu sayede haberi olmuş oldu. Yoksa dışardan kitaplık olarak dizayn edilmiş bir kapı ile ustaca saklanmış bu köşeyi asla fark edemezdi.

Elinde pastası ve küçük çakmağı ile beş dakikadan biraz fazla bekledi. Derken odanın kapısının açılıp kapanışı ve Miran'ın adım seslerini duydu.

Titreyen elleriyle mumu yakmayı başardığında odadan çıkmak için kapıya yöneldi fakat Miran'ın telefonun sesi onu durdurdu.

İçin için çok heyecanlı olsa da telefonun çabuk kapanacağını biliyordu, Miran son sıralar çoğu aramayı 'tamam, anladım, geliyorum" gibi kısa bir iki kelime ile konuşup kapatıyordu.

"Efendim Narin." Dediğini duyunca ise kaka kaldı. İlk defa telefon da iletişim kurduklarına şahit oluyordu. Oysa ki hep Nermin arayıp o aracı oluyordu.

Miran'ın sesli bir nefes verdiğini duydu, sonra,

"Bak anlamak başka kabullenmek başka, eğer doktor bize Asım'ın bir kardeşi olması onun hayatını kurtarır diyorsa bunu anlaman bize yetmez. Kabullenip harekete geçmen, geçmemiz gerekiyor." Dediğinde duyduklarını anlamaya çalışan Firuze'nin kaşları çatıldı.

Bu ne demek oluyordu şimdi...

Karşıdan Narin ne söyledi bilinmez Miran'ın sesi sert ve keskin bir tonda çıkmaya başladı,

"Mevzu bizim oğlumuzun hayatı ise ne senin travmaların, ne de benim evli oluşum bahane olamaz. Bu bebek için ikimiz de ne yapmamız gerekiyorsa yapmaya mecburuz Narin anlıyor musun? Asım nasıl olduysa bu çocuğumuzda öyle olacak... Tekrar söylüyorum buna mecburuz."

Asım sen istedin diye doğdu, kardeşi biz istedik diye doğacak...

Buna mecburuz...

"Benim helalim sensin, ben başkasına dokunamam ki..."

Söylemeye çalıştığı bu muydu?

Miran, Narin'e dokunacak olmanın vicdan azabını mı çekiyordu...

' Asım nasıl olduysa bu çocuğumuz da öyle olacak!' ne demekti?

O zaman evliydiler...

Çalkalanan midesi ve nefes alamadığını için dönen başı ile yanda ki tezgaha tutundu Firuze.

  
 

   

 

Bölüm : 12.01.2026 23:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...