
İnsanların bana sanki çok farklıymışım gibi bakmalarını bazen anlayamıyordum. Nereye gitsem bakışları ya ayağımdaki atele ya da elimdeki değneğe takılıyordu. Yanımda oturan kadının da gözleri durmadan ayağıma kayıyordu. Ama onun bakışı diğerleri gibi acıma dolu değildi; daha çok merak eden, anlamaya çalışan bir bakıştı.
"Yanlış anlamazsan bir şey sorabilir miyim?" dedi.
Kadına baktım ve başımı salladım. "Tabii, sizi dinliyorum," dedim. Ne soracağını bir nebze tahmin ediyordum ama yine de duymak istedim.
"Bu ayağındaki demir… canını acıtmıyor mu?" diye sordu. Ayağımla ilgili bir şey soracağını bekliyordum ama acıyı sorması beni hazırlıksız yakaladı.
"Çok değil… Bazen," dedim. Zoraki bir tebessümle bakışlarımı kaçırdım. Eskiden sağlığımla ilgili bu tür sorular sorulduğunda yüzüm düşer, içime kapanırdım. Zamanla alışmıştım; ya da alıştığımı sanıyordum.
"Peki," dedi tereddütle, "nasıl böyle oldu desem… çok mu ileri gitmiş olurum?" Sesi üzgün çıkmıştı. Yüzünde meraktan çok, hikâyemi anlamak isteyen bir ifade vardı.
Daha önce kimseye anlatmamıştım. Nasıl böyle olduğumu, neler yaşadığımı… Şimdi ise bir yabancıya açılmak garip geliyordu. Ama içimde, uzun zamandır susturduğum bir yer sızladı. Belki de ilk kez, az da olsa anlatmak istiyordum.
Bir süre sustum. Sonra başımı eğip yere baktım. Çocukluğuma ait görüntüler zihnime üşüştü. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Derin bir nefes aldım, aceleyle gözlerimi sildim.
Bazen insan, en çok tanımadığı birine konuşmak isterdi. Çünkü onun acıyı nereden tutacağını bilme ihtimali yoktu.
"Özür dilerim, seni kırmak istememiştim," dedi. Elini elimin üstüne koyduğunda kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerindeki pişmanlığı görmek çok zamanımı almadı. Kadın bana o soruyu sorduğu için hemen pişman olmuştu.
"Hayır, kırılmadım," dedim hemen, kendini rahat hissetsin diye. "Sadece… eski yaşadıklarımı anımsayınca bir anlığına kendimi kötü hissettim." Yaşadıklarım öyle kolay şeyler değildi.
"Anladım." Elimi tutup avucuna aldı, hafifçe sıktı.
"Eğer anlatacakların seni üzecekse bırak kalsın," diyerek omuzumu sıvazladı.
Anlatacaklarım beni ne kadar üzebilirdi ki? Hepsini kendim yaşamıştım zaten…
"Annemin dediğine göre," diye başladım söze. "Ben daha çok küçükken bir kaza geçirmişim ve doktorlar pek umutlu konuşmamışlar. Yaşasam da asla normal insanlar gibi bir hayatım olmayacakmış," dedim. Sesim hafif titrediği için kısa bir an duraksadım. "Yürüme ihtimalim bile yokmuş o zamanlar." Yüzünde acı bir gülümseme belirmişti. "Zaten on beş yaşıma kadar sürekli hastanelerde ameliyatlar geçirdim, tedavi gördüm." Kısa bir duraksama daha yaşadım. "İlk yürüdüğümde doktorlar bunun bir mucize olduğunu söylediler. Çünkü yürümem olanaksızdı. Annem ve babam asla vazgeçmedi. Ben büyüdükçe de vazgeçmeme izin vermediler," dedim.
Tanımadığım birine hayatımı anlatmak iyi gelmişti; biraz rahatlamıştım. Kafamı kaldırıp kadına baktığımda gözyaşlarını siliyordu.
"Şey… Ben sizi üzmek istememiştim. Üzgünüm," dedim üzgün bir ifadeyle.
Kadın gözlerindeki yaşları silip tebessüm etmeye çalışarak bana baktı. "Bana birini hatırlattın. O yüzden biraz duygulandım," dedi.
Anladım dercesine kafamı salladım.
"Bu arada ben Nalan," dedi elini uzatarak.
"Ben de Ela," dedim ve elini sıktım.
İsmimi duymasıyla kaşları şaşkınlıkla kalktı. " Ela mı?" diye sordu. Kafamı sallayarak onayladım.
Neden bu kadar şaşırmıştı ki?
"Çok tuhaf… Sanki seni daha önceden tanımış gibiyim. Yüzün çok tanıdık geliyor," dedi. Az önceki şaşkınlığını geride bırakmıştı. Nalan Hanım beni herhalde birine benzetmiş olmalıydı; çünkü ben burada onu ilk kez görüyordum.
"Sanmıyorum. Belki de birine benzettiniz," dedim. Kafasını salladı ve biraz hüzünlü bir hâle büründü.
"Nalan Hanım, buralı değilsiniz herhalde, çünkü sizi daha önce görmedim," dedim, aramızdaki kasveti biraz dağıtmaya çalışarak. Burası küçük bir kasabaydı; herkes birbirini tanırdı.
"Hayır, buralı değilim. İstanbul’dan geldim. Küçük bir tatil yapayım dedim," dedi, yüzüne küçük bir gülümseme takarak.
"İyi yapmışsınız, bizim buralar güzeldir."
"Bana Nalan teyze diyebilirsin," dedi gülümseyerek. Kafamı sessizce sallayıp tebessüm ettim. Neden bilmiyorum ama bu kadına karşı içim ısınmıştı.
"Buyur Nalan teyze," dedim, elimdeki kola ve cipsten uzatarak.
"Teşekkür ederim Ela’cım. Yağlı ve asitli şeyler bana yasak ama yine de seni geri çevirmemek için bir tane cips alayım," dedi. Gülümsedim.
Birkaç dakika sessizlik oldu aramızda. "Çocuğunuz var mı?" diye sordum, sessizliği bozarak.
"Bir oğlum var… bir de kızım vardı."
"Vardı?"
"Kaybettim kızımı," dedi ve yanaklarından yaşlar süzüldü. Nalan teyzeyi öyle görünce içimden 'Keşke sormasaydım' dedim.
"Başınız sağ olsun Nalan teyze, çok üzüldüm," dedim üzgün olduğumu belirten bir ifadeyle.
"Kızım ölmedi, yaşıyor," dedi birkaç saniye sonra. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Ne demekti bu şimdi? Daha demin 'kızımı kaybettim' dememiş miydi?
"Nasıl yani?" dedim, gerçekten anlamayarak.
"Çok uzun bir hikâye ama kızımı kendi ellerimle başka bir aileye vermek zorunda kaldım," dedi.
Aval aval yüzüne bakakaldım. Bir insan kendi öz evladını nasıl olur da başkasına verebilirdi? Sebebi her ne olursa olsun, bunu aklım almıyordu.
"Peki… hiç onu arayıp karşısına çıkmadınız mı? Ya da hiç haber almadınız mı?" diye sordum.
"Verdikten birkaç sene sonra sürekli haberlerini almaya çalıştım ama Türkiye’den gittikten sonra izini kaybettim," dedi. "Şimdi tek merak ettiğim şey sağlık durumu."
"Hasta mıydı?" dediğim anda yüz ifadesi birden değişti. Bir süre sonra kafasını evet anlamında salladı.
"Daha doğmadan sağlık sorunları olduğunu öğrenmiştik. Yaşasa bile hiç yürüyemeyeceğini söylediler. Aldırmamı istediler… ama ben ona kıyamadım," dedi. Hem konuşuyor hem ağlıyordu.
İçim burkuldu. Ona üzülüyordum ama en çok da o çocuğa… Eğer bir gün bunları öğrenirse nasıl hissedeceğini düşünmek bile ağır geliyordu.
"Sağlık sorunlarından dolayı mı bırakmak zorunda kaldınız?" diye sordum. Bu soru onu daha da dağıttı.
"Ben ona gözüm gibi bakardım," dedi titreyen bir sesle. "Ama yine de bırakmak zorunda kaldım… Umarım bir gün beni affeder." Gözleri dolu dolu baktı bana. Kızının bir gün onu affedeceğine kendisi de inanmıyordu sanki.
"Umarım bir gün kızınızı bulursunuz ve çok mutlu olursunuz," dedim. Daha fazla üzmemek, yarasını derinleştirmemek istiyordum.
Ama içimde başka bir duygu daha vardı. Kızgınlık…
Bırakmak zorunda kaldım demişti ama sebep ne olursa olsun, bir anne çocuğunu bırakmamalıydı. En azından ben böyle düşünüyordum.
Bir süre sessizlik oldu. Nalan teyzenin telefonu çaldı. "Pardon," diyerek biraz uzaklaştı.
O an saate baktım. Zamanın bu kadar geçtiğini fark etmemiştim. Sohbete dalınca saat akıp gitmişti.
Telefonumu elime aldığımda Hilal’in cevapsız aramalarını gördüm. Tam geri arayacaktım ki telefon tekrar çaldı.
"Efendim mavişim."
"Roz, nerdesin ya? Arıyorum arıyorum açmıyorsun. Öldüm meraktan, sana bir şey oldu sandım," dedi sesi biraz yüksek, belli ki endişelenmişti.
"Mavişim sakin ol," dedim. "Bizim evin oradaki parktayım. Telefonum sessizde kalmış. Ben de zaten kalkıyordum, şimdi eve geçeceğim."
"Orada bekle, geliyoruz," dedi. "Zühre teyzeden izin aldım. Bizimle akşam yemeğine geleceksin."
"Ben niye geliyorum ki? Siz ikiniz gidin. Hem benim ne işim var sizinle? Baş başa takılın iki sevgili," dedim yüzümü buruşturarak.
"Roz, çok konuşma. Bekle orada, geliyoruz," dedi ve telefonu kapattı. İtiraz edeceğimi bildiği için uzatmadan telefonu kapatmıştı.
Kalan çöpleri toparlarken Nalan teyze yanıma geldi. "Ela, benim gitmem gerekiyor. Tanıştığıma çok memnun oldum," dedi sevecen bir şekilde.
"Ben de memnun oldum Nalan teyze. Ben de zaten kalkıyordum," dedim.
Bana sarıldı. "İstersen seni gideceğin yere bırakabiliriz," dedi.
Başımı iki yana sallayıp gülümsedim. "Teşekkür ederim ama birazdan arkadaşlarım gelip alacak."
Başını anlayışla salladı. Ardından tekrar sarıldı ve gitti.
Onun arkasından bakarken içimde garip bir his vardı. Sanki bu karşılaşma, tesadüften çok daha fazlasıydı. Ama bu düşünceyi zihnimin bir köşesine itip ayağa kalktım. Neden bu kadar anlam yüklemiştim hiçbir fikrim yoktu.
Hemen toparlanıp Hilal’leri beklemeye başladım. Çok geçmeden el ele gelmişlerdi.
"Roz, çok mu beklettik?" dedi Hilal, sarılıp yanağımdan öptükten sonra.
"Hayır canım," dedim. Selim’e elimi uzattım. "Hoş geldin enişte," dedim sevecen bir tavırla. Hilal için değerli olan herkes benim için de değerliydi. Bunun en başında da Selim geliyordu.
"Hoş bulduk Ela," dedi, aynı sıcaklıkla.
"Hadi gidelim. Nasılsınız faslını yemekte konuşursunuz," dedi Hilal araya girerek. Koluma girip beni yavaşça yürütmeye başladığında Selim de yanımıza katıldı.
"Daha erken değil mi yemek için?" dedim Hilal’e bakarken, bir yandan da önüme dikkat ediyordum.
"Önce bir şeyler içeriz," dedi Selim.
"Ne yapalım biliyor musunuz?" dedim Hilal’e göz kırparak. "Bir şeyler içelim, sonra siz yemeğe geçersiniz. Ben de eve dönerim. Siz şimdi romantik romantik takılırsınız. Ben orada fazlalık gibi dururum."
"Olmaz Roz, sen de bizimle geleceksin," dedi Hilal hemen.
"Mavişim, yorgunum. Ayağım da biraz ağrıyor," dedim daha yumuşak bir sesle. "Eve geçip dinlensem daha iyi. Hem Selim buradayken bir gün yine çıkarız."
Bir an duraksadı. İstemediği belliydi ama sonunda başını salladı. "Peki," dedi.
İçimde hafif bir rahatlama hissettim. Bazen yalnız kalmak, insanın kendine yapabileceği en küçük ama en gerekli iyilikti.
Kafede biraz oturup erken kalkmıştım. Kendimi yorgun hissettiğim için Hilal de, Selim de fazla itiraz edememişlerdi. Eve geldiğimde ilk iş ayağımdaki ateli çıkarmak olmuştu. Ilık suyla uzun bir duş alıp üzerimdeki teri ve günün ağırlığını attım. Rahat bir şeyler giyip yatağıma uzanarak gözlerimi kapattım. Ayağımdaki ağrı geçene kadar biraz uyumayı umuyordum ama gözlerim kapanmıyordu.
Bugün Nalan Hanım’ın anlattıkları beni fazlasıyla etkilemişti. Bir insan kendi öz evladından nasıl vazgeçebilirdi? Onu hangi çaresizlik, hangi zorunluluk bu noktaya getirmişti? Bunu düşünmeden edemiyordum.
Onu tanımamama rağmen karşılaştığımız anda içime garip bir sıcaklık dolmuştu. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi… Ama kızını bıraktığını söylediği an, içimdeki o yakınlık yerini mesafeye bırakmıştı.
Annem beni sırf engelli olduğum için bırakmak isteseydi… Bu düşünce bile içimi parçaladı. Affedebilir miydim? Sanmıyordum.
Ama ben şanslıydım. Annem öyle biri değildi. Yüce gönüllü, sabırlı, vazgeçmeyi bilmeyen bir kadındı. Hayatım boyunca yaşadığım onca zorluğa rağmen bugün buradaysam, bunun en büyük sebebi annem ve babamdı.
"Ela’m, hadi gel yemek ye!" Annemin sesi yanı başımda yankılanınca irkilerek doğruldum.
"Anne ya, korktum. Öyle birden seslenince," dedim.
"Kapıyı tıklattım ama duymadın," dedi. "Geldiğin gibi odaya girdin. İyi misin kızım?"
"İyiyim anneciğim. Ayağım biraz ağrıdığı için uzanmıştım."
"Yine mi yordun kendini?" dedi, kaşını hafifçe kaldırarak. Ses tonu azarlıyordu ama gözleri her zamanki gibi endişeliydi.
Başımı sallayıp gülümsemeye çalıştım. Parka kadar yürümek, on dakika bile sürmese benim için fazlasıyla yorucuydu.
Annemin sahte kızgınlığı yüzümdeki tebessümü görünce yavaş yavaş kayboldu. "O zaman yemeğini buraya getireyim. Sen uzan," dedi.
Hemen yatakta doğrulup ona sarıldım. Sert görünen ifadesi bir anda yumuşadı.
"Anne, biliyorsun tek başıma yemek yemeyi sevmiyorum," dedim dudağımı büzerek. Ayağımı daha fazla yormayayım diye beni hep odada yedirirdi.
"Peki," dedi gülümseyerek. "Sen yavaşça gel. Yemekten sonra ayağına ağrı kesici krem sürerim, bir şeyciğin kalmaz kuzum."
Yanımdan kalkacakken elini tutup kendime doğru çektim, sıkıca sarıldım. "Seni çok seviyorum anne. İyi ki beni sen doğurdun. İyi ki benim annemsin," dedim.
"Ben de seni çok seviyorum bitanem," dedi ve yanağımdan öptü. "Bugün duygusal günündesin sen," diye ekledi gülerek. "Kalk beni de ağlatacaksın."
Gülümseyip tekrar yanağından öptüm. Evet bugün biraz duygusaldım. Nalan Hanım'ın söylediği şeyler beni biraz etkilemişti.
Annem odadan çıktıktan sonra değneğimi alarak yavaşça yerimden kalktım. Adımlarımı mümkün olduğunca dikkatli atarak odadan çıktım ve bahçeye geçtim. Annemler akşam yemeğini bahçeye kurmuşlardı. Abimler ağrım olduğunu anlamasınlar diye yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip masaya oturdum. Ayağımdaki ağrıya rağmen belli etmemeye çalışıyordum. Onların üzülmesini istemiyordum.
Yemek faslından sonra abimler içeri geçmişti. Ben de masada duran bardağımı elime alıp yengemle yalnız kalmamak için içeri girdim. Bardağı mutfağa bırakıp doğruca salona geçtim ve abimin tam karşısındaki koltuğa oturdum.
"Ne oldu güzelim, neden kaşlarını çatıyorsun? Yemekte de biraz durgundun," diye sordu abim. Kaşlarımı çattığımın farkında bile değildim.
"Bugün ayağımın üstüne fazla bastım. Biraz ağrım var," dedim. Ağrım olduğunda yüzüm her zaman istemsizce düşerdi.
"Krem süreyim mi?"
"Yok abicim, annem birazdan süreceğini söyledi," dedim. Aslında kendim de sürebilirdim ama onlar tarafından ilgilenilmeyi fazlasıyla seviyordum.
"Annemin şimdi işi vardır. Dur, ben hemen alıp geliyorum," diyerek ayağa kalktı ve salondan çıktı.
Abim gidince ayağımı kanepeye uzatıp yavaş yavaş ovmaya başladım. Birkaç dakika sonra elinde kremle geri geldi.
"Biraz yukarı kayabilir misin canım?" dedi.
Ellerimden destek alarak yukarı kaydım. Mert abi oturup sol ayağımı kucağına aldı. Kremi sürüp dikkatlice ovmaya başladı. Ne acele ediyordu ne de canımı yakıyordu. Yaklaşık yirmi dakika boyunca masaj yapınca ağrım belirgin şekilde hafiflemişti.
"Tamam abim, şimdi daha iyi. Teşekkür ederim," dedim.
"Rica ederim güzellik," dedi. "Ben ellerimi yıkayıp geliyorum." Yanağımdan öpüp mutfağa geçti.
Babam grip olduğu için bugün odasından hiç çıkmamıştı. Yemeğini de orada yemişti. Şimdi de uzanmıştı, annem onunla ilgileniyordu.
"Karşılıklı birer kahve içelim mi güzelim?" Abim elinde iki fincan kahveyle salona girince ona hayran hayran baktım. Bu dünyadaki en büyük şansım ailemdi. Mutluluğumun kaynağı onlardı. Özellikle de Mert abim… Hayatımda gördüğüm en mükemmel abi oydu.
"Hay hay abiciğim," dedim. Uzattığı kahveyi alıp burnuma götürdüm. "Çok güzel kokuyor. Ellerine sağlık."
"Afiyet olsun güzel gözlüm," dedi. Yanıma oturup kahvesini yudumladı.
"Abi sen ne zaman kahve yapar oldun?" dedim birkaç saniye sonra, takılmak istercesine.
Bana ters ters baktıktan sonra gülümsedi, kolunu omzuma atarak beni sardı. "Biliyorsun, sen ve Eva dışında kimseye yapmıyorum. Sadece bir kez Seren’le anneme yapmıştım," dedi göz kırparak.
Başımı sallayıp yanağından öptüm. Abim bir kahveyi, bir de omleti çok güzel yapardı. Onları da sadece bana ve ablama yapardı.
"Yengem nerede?" diye sordum. Akşam yemeğinden sonra ortalıkta hiç görünmemişti.
"Yukarıda, Ece’yi uyutuyor," dedi kahvesinden bir yudum alarak. Sonra bedenini bana doğru çevirdi.
"Aranız düzelmedi mi daha? Sofrada da hiç konuşmadınız."
Bu konuyu açacağını biliyordum. Kaçamazdım.
"Aramız bozuk değil ki," dedim.
"Hadi ama Ela," dedi ciddi bir sesle. "Seni senden iyi tanıyorum. Sofrada Seren sürekli sana bakıyordu, sen ise kafanı bir kere bile kaldırmadın."
Gözlerimin içine bakıyordu. Haklıydı. Kırgındım ama bunu büyütmek istemiyordum. "Abi senden de hiçbir şey kaçmıyor ya," deyip yalandan göz devirdim. "Tamam, biraz tartışmış olabiliriz ama bunu kendi aramızda hallederiz. Seni arada bırakmak istemiyorum. Düzeltilemeyecek bir şey yok," dedim ve yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. Abimin üzülmesine asla dayanamazdım. Seren onun için çok değerliydi.
Derin bir nefes aldı, sonra gülümsedi.
"Hadi abi," dedim. "Sen karının ve çocuğunun yanına çık. Ben de uyuyacağım. Dün gece Hilal’le geç yattık, uykum var."
Başını sallayıp şakağımdan öptü. Konuyu daha fazla irdelemediği için içim rahatlamıştı.
"O zaman iyi geceler dünyanın en yakışıklı abisi," deyip ayağa kalktım.
"İyi geceler güzelim," dedi gülümseyerek.
Odama geçip yatağıma uzandım. Uyku hemen gelsin istiyordum ama bir sağa bir sola dönüp duruyordum. Saate baktım, 23.45’ti. Ayağımın ağrısı azalmıştı ama sızısı hâlâ vardı.
Sırt üstü uzanıp ellerimi başımın altına koydum. Düşünceler bir bir zihnime doldu. Bugün yaşananlar, Nalan Hanım, ailem, annemin sesi…
Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama düşüncelerim yavaş yavaş silikleşti. Ve sonunda uykuya teslim oldum.
************
3 gün sonra...
Bugün tam üç gün olmuştu evden çıkmayalı. Hilal’in ne kadar 'gel buluşalım' diye ısrar etmesine rağmen onu bir şekilde ikna etmiş, kendimi eve kapatmıştım. Aslında bu kaçışın tek sebebi yorgunluk değildi. Biraz da Hilal’in olmadığı bir hayata kendimi alıştırmaya çalışıyordum.
Bir iki ay sonra evlenecek, bambaşka bir hayata gidecekti. Ben de burada kalacaktım. Onsuz zor olacaktı, bunu biliyordum. Ama şimdiden alışmazsam, o gün geldiğinde daha çok canım yanacaktı. Yoksa ne Hilal benden kolayca kopabilirdi ne de ben ondan.
Telefonum çalmaya başlayınca düşüncelerimden sıyrılıp ekrana baktım. Arayan Hilal’di.
"Söyle mavişim," diyerek telefonu kulağıma götürdüm.
"Neredesin kaçak?"
"Bahçede uzanmışım. Sen neredesin?"
"Hazırlanıyorum, birazdan çıkacağım. Sen de hazırlan, seni almaya geleceğiz."
"Ben gelmezsem olur mu? Hiç evden çıkasım yok. Hem Selim yanında, baş başa takılın işte," dedim. Gerçekten de içimde en ufak bir çıkma isteği yoktu.
"Olmaz Roz. Üç gündür kendini eve kapattın," dedi bu kez sesi daha ciddi, daha kızgındı.
Onları endişelendirmek istemediğim için daha fazla diretmedim. Biraz daha böyle yapsaydım Selim, onu görmek istemediğimi düşünebilirdi. Bu düşünce içimi rahatsız etmişti.
"Tamam," dedim. "Gideceğiniz yerin konumunu at, ben kendim gelirim. Annem birazdan gelir, o gelince çıkarım." Cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım.
Akşam üzeriydi. Hilal aramadan yaklaşık yarım saat önce bahçeye çıkmış, çimlerin üzerine uzanmıştım. Gökyüzünü izliyordum. Bulutlar ağır ağır ilerliyor, sanki benim yerime de düşünüyordu.
Kolumdaki saate baktığımda zamanın fark etmeden geçtiğini anladım. Hızla doğrulup ayağa kalktım. 'Oyalanırsam geç kalacağım,' diye söylenip odaya girdim.
Dolabın kapağını açıp kıyafetlere göz gezdirdim. Diz altı siyah eteği ve sıfır kol kırmızı bluzu seçtim. Saçlarımı dağınık bir topuz yapıp aynaya baktım. Yorgunluğum yüzümden silinmiş gibiydi. Makyaj yapmayı sevmezdim; çantamdan kırmızı rujumu çıkarıp dudaklarıma hafifçe sürdüm. Bu kadarı yeterliydi.
Hazırlandıktan sonra annemleri beklemeye başladım. Yarım saat geçmişti ama hâlâ yoklardı. Biraz daha beklesem gecikecektim. Annemi aramak zorunda kaldım. Babamla birlikte bir arkadaşlarının evinde olduklarını, akşam yemeğinden sonra döneceklerini söyledi. Anahtarı Seren’e bırakmamı da özellikle tembihledi.
Çantamı alıp kapıdan çıkmak üzereyken merdivenlerden Seren yenge, kucağında Ece’yle birlikte iniyordu.
"Annem anahtarları sana bırakmamı söyledi," diyerek anahtarları ona uzattım.
Anahtarı alırken gülümsemeye çalıştı. O gülümseme içime hiç işlemedi. Bakışlarımı hemen ondan çekip Ece’ye kaydırdım. O kadar masum, o kadar güzeldi ki… İnsan bakmaya doyamıyordu. İçimde Seren’e dair kalan tek saygı kırıntısı da zaten Ece ve abim yüzündendi.
"Çok güzel olmuşsun, bir yere mi gidiyorsun?" diye sordu.
"Teşekkür ederim. Hilal’lerin yanına gideceğim," dedim. Yüzümde istemsiz bir tebessüm vardı ama içi boştu.
"Ben de yalnızsın diye Ece’yi alıp yanına inmiştim. Belki biraz konuşuruz diye…"
Dünden beri benimle konuşmak istediğini fark etmemek mümkün değildi. Belki pişmandı. Belki söylediklerini geri almak istiyordu. Ama bazı sözler vardı ki, bir kere söylendi mi artık geri dönüşü olmuyordu. Kırıp döktükten sonra gelen pişmanlık, çoğu zaman sadece vicdanı rahatlatmaya yarıyordu.
Benim içimdeki kırıklar ise hâlâ yerli yerindeydi.
"Konuşacak bir şey kalmadı. Sen o gün söyleyeceklerini söyledin," deyip kestirip attım.
Yanından geçip gidecekken kolumdan tutup beni durdurdu. "Bir dakika," dedi ve Ece’ye döndü.
"Annecim, sen babanın yanına git. Ben halanla biraz konuşup hemen geleceğim." Ece kafasını sallayıp bana dönerek öpücük attı ve merdivenlerden yukarı çıktı. Onun masum gülümsemesi içimdeki düğümü biraz daha sıkmıştı.
Ece içeri girdikten sonra Seren tam karşıma geçti.
"Ela, özür dilerim. Sana söylediğim her şey için çok üzgünüm. O kelimeler nasıl ağzımdan çıktı inan ki bilmiyorum." Ailesinin yanından geldiğinden beri sürekli benimle konuşmaya çalışıyordu. Ben ise onu kırmamak için değil, kendimi korumak için uzak duruyordum.
"Bu konuda konuşmak istemiyorum," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. Ama içimdeki kırgınlık sesime sızıyordu. Ne zaman bu konu açılsa, istenmediğim hissi gelip boğazıma oturuyordu.
"Gerçekten çok üzgünüm. Yapmamam gereken bir hata yaptım," dedi. Elimi tutup üzgün gözlerle baktığında, elimi geri çekip birkaç adım uzaklaştım.
"Seren, lütfen. Bak şimdi abim duyacak. Tatsızlık çıksın istemiyorum," dedim.
Tam o sırada dışarıdan bir korna sesi duyuldu. Bu sesi bir kurtuluş gibi görüp arkamı dönmeden kapıya yöneldim. Gelen taksiye binip evden uzaklaştım.
Hilal’in attığı konuma vardığımda, onları kapıda beklerken gördüm. Taksiden inip yavaş adımlarla yanlarına yürüdüm.
"Yeni mi geldiniz?" dedim Hilal’e sarılarak.
"Evet canım," dedi. Sarılıp öpüştükten sonra Selim’le tokalaşıp içeri geçtik.
Selim’in önceden ayırttığı masaya oturup biraz soluklandıktan sonra garsonun getirdiği menülere göz gezdirdik. Selim ve Hilal yan yana, ben de Hilal’in karşısındaki sandalyeye oturmuştum.
Garson sipariş almak için geldiğinde Selim’in arkadaşının da bize katılacağını öğrenip sipariş vermeyi erteledik. Burası oldukça şık, loş ışıklı bir restorandı.
"Hilal, arkadaşının da geleceğini söylememişti," dedim sessizliği bozmak için.
"Ben de bilmiyordum ki," dedi Selim’e göz devirerek. "Yoldayken söyledi."
"Asaf benim çok yakın arkadaşım," dedi Selim. "Sizi daha önce tanıştırmak istemiştim ama işlerinden fırsat olmadı. Hazır buradayken tanışın istedim. Zaten o da yeni geldi Türkiye'ye, yarın birlikte İstanbul’a döneceğiz."
"İyi de bir hafta için gelmemiş miydin? Daha dolmadı ki," dedim şaşkınlıkla.
"Maalesef acil bir iş çıktı, dönmek zorundayım."
Hilal’i koluyla sarıp başının üstünden öptü. Hilal’e baktığımda gözlerinin dolduğunu gördüm. Belli ki Selim’e hâlâ doyamamıştı.
"Anladım," diyebildim sadece.
"İsterseniz Asaf gelene kadar bir şeyler içelim," dedi Selim. Onaylamamızla birlikte garsona işaret edip sipariş verdi.
"Ee Roz," dedi Hilal. "Anlat bakalım, kaç gündür bizi neden reddedip duruyordun?"
Selim de başıyla onu onaylayınca ikisi birden bana bakıp cevap bekledi.
"Sizi baş başa bırakmak istedim," dedim. "Biraz da senden uzak kalayım dedim. Ne o, sürekli dibimdesin." Küçük bir kahkaha attım. Takıldığımı bildiği için o da benimle güldü. "Şaka bir yana," diye devam ettim, "sensizliğe alışmam lazım. Malum, bir iki aya evlenip bizden uzağa gidiyorsun."
"Ela, öyle düşünme," dedi Selim. "İstediğiniz zaman görüşürsünüz. Hilal buraya gelir, sen bize gelirsin."
Başımı kaldırıp Hilal’e baktım. Bakışlarını hemen kaçırdı; ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi. Ben de ondan farksız değildim. Dudaklarımı ısırarak gözlerimde birikenleri geri göndermeye çalıştım. Birkaç dakika sonra Hilal kalkıp yanıma geldi ve bana sıkıca sarıldı. "Selim’in dediği gibi, ne zaman istersen gelirim," dedi kulağıma. "Sen de gelirsin. Hem belki sana oradan birini buluruz, sen de temelli taşınırsın," deyip göz kırptı. Bu haline dayanamayarak güldüm. İkimiz de biliyorduk; bu sadece teselli cümlesiydi. Ama o an için, iyi gelmişti.
"Sizin dostluğunuz çok güzel. Birbirinize karşı olan bu samimiyetiniz gerçekten takdire şayan. Biz de Asaf ve Yusuf’la böyleyiz. Gerçi Asaf ve Yusuf Amerika’da büyüdüler ama her fırsatta görüşürdük. Ben oraya gittim, onlar Türkiye’ye geldiler. Ne zaman imkan bulsak yan yana geldik," dedi. Önce Hilal’e, sonra bana baktı.
"Akrabalık bağlarınız mı var, yoksa sadece arkadaş mısınız?" dedim. Bir yudum su içip bardağı masaya bıraktım.
"Asaf ve Yusuf kuzen. Benim babam da onların aile dostu. Metin amca, Murat amca ve babam çok yakın arkadaş. O yüzden onları çocukluğumdan beri tanırım. Birlikte büyüdük sayılır."
Anladığımı belli edercesine başımı salladım. Onların bağı da bizimki gibiydi; yıllarla güçlenmiş, kolay kopmayacak türden.
Selim arkadaşlarından, aralarındaki dostluktan bahsederken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştik.
"Galiba arkadaşın gelmeyecek," dedim kolumdaki saate bakıp ardından kapıya göz gezdirerek. Epey zaman geçmişti ama gelen giden yoktu. Gelenler de başka masalara yöneliyordu.
Selim de saatine baktı. "Acıktıysan Asaf gelene kadar sipariş verebiliriz."
Başımı olumsuz anlamda salladım. Bu kadar beklemişken biraz daha bekleyebilirdim.
Elimi boynumdaki kolyeye götürüp başımı hafifçe yan çevirdiğimde gözüm çapraz masaya takıldı.
Özgür, karşısında oturan sarışın kızın elini avucunun içine almış bir şeyler anlatıyordu. Ne anlatıyorsa kız kahkahalarla gülüyordu.
Bu, sosyal medyada gördüğüm kızdı.
Onları öyle görünce içimde bir şey koptu sanki. Tam o anda kolyem parmaklarımın ardından kopup boncukları masanın üzerine dağıldı. Metalin masaya çarpan sesi kulaklarımda yankılandı.
Özgür beni fark ettiğinde, tutmaya çalıştığım gözyaşlarım daha fazla direnemedi. Sessizce yanaklarımdan süzülmeye başladılar. Özgür yüzündeki gülümsemeyi silip kızın ellerini bıraktı.
"Roz, iyi misin?" dedi Hilal, masaya saçılan kolyeye bakarak. Cevap vermedim. Gözlerim hâlâ aynı noktadaydı. Hilal de baktığım yöne döndü.
"Bunun ne işi var burada?" dedi. Sesindeki sinir gizlenemiyordu.
"Roz, bana bak," diyerek elimden tuttu, bakışlarımı kendisine çevirdi.
Selim, olup biteni anlamaya çalışır gibi bir bana bir Hilal’e bakıyordu.
"Sakın değmeyen biri için gözyaşlarını tüketme," dedi Hilal. Baş parmağıyla gözyaşlarımı silince hafifçe geri çekildim. Onun yüzünden ağladığımı görmesini istemiyordum. Masanın kenarına bıraktığım değneğimi alıp ayağa kalktım.
"Ben gidiyorum. Daha fazla burada kalmak istemiyorum," dedim ve Selim’e döndüm.
"Selim, arkadaşından da senden de özür dilerim. Ama daha fazla duramam. Lütfen kusura bakma."
Selim başını anlayışla salladı. Gözlerindeki mahcubiyeti görünce minnetle tebessüm ettim.
"Tamam, biz de geliyoruz," dedi Hilal çantasını alırken.
"Hilal, hayır," diyerek onu durdurdum. "Lütfen siz kalın. Birazdan Selim’in arkadaşı da gelir, ayıp olmasın. Ben bir taksiye biner giderim. Merak etmeyin." Sesim titriyordu.
"Olmaz… Seni yalnız bırakamam."
"Lütfen!" dedim, derin bir nefes alıp ona bakarak. Daha fazla bu manzaraya dayanamazdım.
Bir an tereddüt etti. "Peki," dedi sonunda. "Ama kendini fazla üzme. Seni hak etmeyen biri için değmez." Son cümleyi bilerek biraz yüksek sesle söyledi ve Özgür’ün olduğu tarafa sert bir bakış attı.
Çantamı koluma takıp çıkışa yöneldim. Özgür’ün, beni fark ettiği andan beri gözlerini masamızdan ayırmadığını hissediyordum. Kapıdan çıkmadan önce son bir kez baktım. Hâlâ bana bakıyordu. Sonra yanındaki kıza dönüp gülümseyerek bir şey söyledi. Bu görüntü içimdeki son gücü de aldı. Bakışlarımı kaçırıp dışarı çıktım. Ellerimi yumruk yaptığımda tırnaklarım avuç içime batıyordu.
Dışarıda görünürde hiç taksi yoktu. Yürümeyi denesem ayağım dayanmazdı. Bu mesafe benim için fazla uzundu ama başka çarem de yok gibiydi.
Restorandan biraz uzaklaşıp durdum. Derin derin nefes almaya çalıştım. Ağlamaktan görüşüm bulanıklaşmıştı.
"Ela!!!" Duyduğum sesle olduğum yerde kaldım. Ne ileri gidebiliyor ne de arkamı dönebiliyordum.
Derin bir nefes alıp gözyaşlarımı sildim, hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım ve yavaşça arkamı döndüm.
Özgür, üzgün bir ifadeyle bana bakıyordu. İkimiz de konuşmadan öylece durduk dakikalarca. Sessizlik ağırlaştıkça içim daraldı. Dayanamayıp birkaç adım ona doğru attım.
"Ne istiyorsun?" dedim.
"Biraz konuşalım lütfen!" dedi, sesi titriyordu.
"Konuşacak bir şeyimiz yok. Lütfen gider misin?" dedim ve onu arkamda bırakıp yürümeye başladım.
"Ela, lütfen!" Kolumdan tutup beni kendine çevirdi. Kolumu sertçe çekip birkaç adım geri gittim. Tam konuşacakken duyduğumuz sesle ikimiz de irkildik.
"Sevgilim!"
Yavaş adımlarla bize yaklaşan kadın, gelip doğrudan Özgür’ün elini tuttu.
"Sana içeride beklemeni söylemiştim," dedi Özgür. Sesi sertti ama yüzündeki ifade karışıktı; öfke, huzursuzluk ve pişmanlık birbirine girmişti.
"Gelmedin diye merak ettim canım," dedi kadın. Sonra bakışlarını bana çevirip dudaklarını sahte bir gülümsemeyle kıvırdı. "Beni arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?"
Kalbim göğsümde sert sert atmaya başladı.
"Ben Nil," dedi ve gözlerimin içine baka baka elini uzattı. "Özgür’ün nişanlısıyım." Elini bilerek sağ tarafa, değneğin olduğu yöne doğru uzatmıştı.
O an yüzündeki alaycı ifadeyi gördüm.
Gözlerimdeki donuklukla yumruğumu sıktım. Bu, bilinçli yaptığı bir hareketti.
"Nil, içeri geç," dedi Özgür. Sesi bu kez daha yüksekti. "Ben geliyorum." İtiraza yer bırakmayan bir tonla Nil'in suratına baktı. Nil başını sallayıp giderken bana son bir bakış attı. O bakışta merak yoktu, nezaket hiç yoktu. Sadece üstten bakan bir soğukluk vardı.
Nil uzaklaşınca Özgür derin bir nefes aldı, bana doğru bir adım attı. "Ela… Ben gerçekten çok üzgünüm. Böyle olmasını hiç istemedim. Nil adına da özür dilerim," dedi. Başımı iki yana salladım. Yanağımdan süzülen bir damla yaş düştü. Hızla elimin tersiyle sildim. "Ben seni gerçekten çok sevdim," dedi. "Ama olmadı… Aileme karşı çıkamadım. Nil’le olan ilişkim de sadece ailemin isteği yüzünden." Yüzüne boş boş baktım. Ne bir mimik, ne bir tepki… Sadece gözlerimden sessizce akan yaşlar.
Tepkisizliğim onu daha da paniğe sürükledi. Omuzlarımdan tuttu. "Ela, lütfen konuş. Bağır, kız, ne istiyorsan yap ama lütfen konuş benimle!"
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sol elimi göğsüne koyup bütün gücümle ittirdim. Hazırlıksız yakalandığı için birkaç adım geriye sendeledi.
"Ne dememi bekliyorsun?" diye bağırdım."Tebrik mi edeyim? Mutluluklar mı dileyeyim? Ha söyle ne diyeyim?" Gözyaşlarım durdurulamıyordu. Güçsüz görünmek istemiyordum ama bedenim beni dinlemiyordu.
"Ailem yüzünden seni kaybettim, biliyorum," dedi.
"Ama arkadaşlığımızı kaybetmek istemiyorum. Arkadaş kalabiliriz."
Kurduğu cümle ile istemsizce güldüm. Acı bir kahkahaydı bu. "Arkadaş mı?" dedim. "Sen beni de, arkadaşlığımı da çoktan kaybettin. Hem ailenin benimle arkadaş kalmana izin vereceğini mi sanıyorsun?" Yüzüme samimi olmayan bir gülümseme yerleştirip alayla baktım.
"Lütfen…" dedi çaresizce. Yaptıklarını bilmesem gerçekten onun üzüleceğine inanacaktım.
"Seninle arkadaşlığımız," dedim, sesim kısılı ama net, "beni reddettiğin gün bitti. Ama nedenini biliyor musun?" Bir an duraksadım, sonra devam ettim. "Eğer sana karşı hislerim karşılıksız olsaydı, kalbinde başka biri olduğunu bilseydim… Sana o zaman gerçekten mutluluklar dilerdim. Ama sen, bana karşı hislerinin olduğunu Hilal’e söyleyerek beni kandırdın. Sana açıldığımda ise sırf ailen beni istemediği için benden vazgeçtin. Benim için tek bir adım bile atmadın." Sesim titriyordu ama durmadım. "Şimdi gelip ‘ben seni çok sevdim’ diyorsun. Sevgi bu değil. Sen sevgiyi çok yanlış öğrenmişsin." Derin bir nefes aldım. "Git nişanlının yanına. Beni de yalnız bırak. Umarım bir daha hiç karşılaşmayız. Sana kalan hayatında mutluluklar."
Arkamı dönüp yürüdüm. Ardım sıra gelmediğini fark edince içimden bir yük kalktı. Konuşacak gücüm de, takatim de kalmamıştı. Ayağımın ağrısı artınca kaldırıma oturup uzattım. Başımı ellerimin arasına aldım. Sakinleşmeye çalışıyordum ama kalbim parçalanıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladım.
Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum. Bir arabanın durma sesiyle irkildim. Başımı kaldırdığımda Hilal ve Selim arabadan inip telaşla bana doğru geliyorlardı.
"Roz! İyi misin? Ne oldu? Neden buradasın?" diye arka arkaya sordu Hilal.
"Beni eve bırakır mısınız?" dedim hıçkırıklarım arasında. Şu an anlatacak halde değildim.
Hilal kolumdan tutup beni arabaya götürdü. Selim kapıyı önceden açmış, bizi bekliyordu. Arka koltuğa oturup başımı cama yasladım. Hilal yanıma oturup beni kendine çekti, başımı omzuna koydu. Hiçbir şey söylemedi. Ama o sessizlik, şu an duyabileceğim en güvenli sesti.
Eve varana kadar ikisinin de ağzından tek kelime çıkmamıştı. Arabanın içindeki sessizlik, yaşananların ağırlığını daha da artırıyordu. Motorun sesi bile fazla geliyordu kulağıma.
Arabadan inmeden önce ikisine de baktım ve, "Sizin de gecenizi mahvettim… Kusura bakmayın,” dedim. Sesim sandığımdan daha kısık çıktı.
İkisi birden saçmalama der gibi baktı bana. O bakışları görünce hemen kendimi toparlayıp devam ettim. "Bir daha beni davet ederken iki kez düşünün derim," dedim sahte bir gülümsemeyle. İyi olduğumu göstermek istiyordum ama içimdeki kırıklık sesime sızıyordu.
"Bir daha böyle konuşursan bozuşuruz," dedi Hilal.
Bu kez gerçekten tebessüm ettim. Onun bu cümlesi, bütün akşam hissettiğim yalnızlığı bir anlığına da olsa unutturdu.
"Her şey için teşekkür ederim," dedim. "İkinize de…" Gözlerimdeki minnettarlığı saklayamıyordum. Sonra Selim’e döndüm.
"Kendine dikkat et. Yarın için de hayırlı yolculuklar. Arkadaşından da benim adıma çok özür dile, ona da ayıp oldu," dedim mahcup bir ifadeyle.
"Sağ ol Ela’cım," dedi Selim yumuşak bir sesle.
"Asaf öyle şeyleri sorun edecek biri değil. Asıl sen kendine dikkat et. Hiçbir şeyi de kafana takma. Bundan sonra sık sık görüşeceğiz zaten. Yusuf da gelir o zamana kadar."
Başımı sallayıp gülümsedim. Ardından arabadan yavaşça indim. Kapıyı kapattıktan sonra, araba gözden kaybolana kadar olduğum yerde durup arkasından baktım.
İçimde hâlâ canımı yakan bir sızı vardı ama bir yandan da şunu biliyordum: Her acının arasında, insanı ayakta tutan birkaç sağlam bağ vardı.
İyi ki Hilal gibi bir arkadaşım, bir sırdaşım vardı...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.94k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |