
Keyifli okumalar 💞
Başımı hafifçe kaldırıp Yusuf abiye baktım.
Karşılaştığım şey beklediğimden daha derindi.
Yusuf abi... tamamen sessizleşmişti. Konuşmam boyunca da hiç ses etmemişti. Sanki söylediğim her cümle, kalbinin bir yerine dokunmuş gibiydi... Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmiş, bakışları ciddileşmişti.
"O kişinin kim olduğunu sormayacak mısın, abi?"diye sordum. Sesim boşluğa karışmıştı sanki. Bu sefer beklediğim yanıtın hemen gelmesini istemiyordum. Sessizlik, hem bir ağırlık hem de koruyucu bir örtü gibi üzerimizi sarmıştı.
Yusuf abi, derin bir nefes aldı; gözlerinde hem geçmişin ağırlığı hem de şimdinin sorumluluğunu görebiliyordum. Kısa bir süre sonra dudaklarını araladı: "Kim?" diye sordu sessizce. Bakışları hâlâ yerdeydi.
"Asaf..." dedim, kısa bir sessizlikten sonra.
Kafasını hafif kaldırıp bana baktı. Gözlerimi kaçırmak istesem de bakışlarımı yüzünden hiç çekmedim. Aslında o an anlamıştım ki beni en çok korkutan, Yusuf abinin karşı çıkması değildi. Ki çıkmayacağını da biliyordum. Çünkü o, sevgiyi, bağlılığı, birine değer vermenin ne demek olduğunu herkesten iyi bilirdi. Beni incitecek bir söz söylemeyeceğini de bilirdim. Ama başka bir şey vardı içimde büyüyen: Asaf'la aralarındaki bağ... Yılların, çocukluğun, sevginin dostluğun iç içe geçtiği o kardeşlik... İşte tam o bağın bir yerinden benim dokunuşumla bir şeylerin değişme ihtimali... Bu beni korkutan tek gerçekti.
"Asaf..."diye tekrarladı beni. Kaşları hafif havalansa da başka bir şey söylemedi. İçinden ne geçtiğini, ne düşündüğünü, ne hissettiğini merak ediyordum.
"Bir şey demeyecek misin, abi?"dediğimde, ellerini saçlarının arasından geçirip ayaklandı. Birkaç adım ileri geri atıp önümde durdu. Eli hâlâ saçlarında, bakışları yerdeydi.
Kafasını gökyüzüne kaldırarak derin bir nefes aldı. O nefesin içinde bir şeylerin ağırlaştığını hissetmemek mümkün değildi. Bir süre öylece durdu, sanki doğru kelimeyi bulmak için zamana ihtiyaç duyuyordu.
"Asaf..."dedi yeniden. Asaf'ın ismini söylerken sesi hafif titremişti. "O da sana karşı bir şey hissediyor mu?"diye sordu.
Kafamı sessizce salladım fakat bakışları yerde olduğu için beni görmedi. "Asaf bana evlenme teklifi etti,"dedim bir çırpıda. Kelimeler ağzımdan o kadar hızlı çıkmıştı ki, sanki söylemezsem boğazıma düğümleneceklerdi. Ama söyledikten sonraki sessizlik beni olduğum yere çiviledi sanki.
Yusuf abi o an durdu. Ayakta, elleri saçlarının arasında, bakışları hâlâ yerde... ama sanki dünya bir anda hareket etmeyi bırakmıştı. Sonra elini saçlarından çekti. Parmakları yavaşça yanına düşerken, yüzünde anlamaya çalışan bir adamın gölgesi belirdi: şaşkınlık değil, öfke değil... daha çok duyguların karmaşasında yön bulmaya çalışan biri gibi...
"Asaf'ın hayatında biri olduğunu biliyordum," dedi ağır ağır. Sesi sakindi ama derinlerden geliyordu. "Kalbinde bir yer ayırdığı birinin varlığını hissetmemek mümkün değildi." Kısa bir duraksama oldu. Gözleri hâlâ yerdeydi. "Ama o yerin..." Cümleyi tamamlamadı. Tamamlayamadı.
Sonra başını kaldırdı, bakışları benimkilerle buluştu. O an yüzünde bir şey değişti; düşünceden çok kabullenişe benzeyen bir ifade yerleşti. "Asaf'ın bir gün gelip kız kardeşime âşık olabileceği... bu ihtimal hiç geçmemişti aklımdan." Yüzü gülümser gibi oldu. Bu tam bir gülümseme miydi anlayamadım.
"Kızdın mı?"diye sordum, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi net bir şekilde. "Kızgın değilim." Ardından gözlerini kaçırdı, bu defa sesi biraz daha ağırlaştı. "Ama kırıldım. Benden saklamanıza... özellikle de Asaf'ın susmasına." Bir an durdu. "Sevmenin insanın elinde olmadığını, kalbin bazen aklın önüne geçtiğini en iyi bilenlerden biri olduğumu Asaf biliyordu ve bunu bilmesine rağmen yine de susmayı seçti." Bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Ne sandınız?" diye sordu sakin ama içten bir tonla. "Karşı çıkacağımı mı? Sizi ayırmaya çalışacağımı mı?"
Hızla başımı salladım. Bunu asla düşünmemiştim. "Hayır, abi... Asaf söylemek istedi. Ama ben izin vermedim, istedim ki önce benden duy," dedim.
Yüzündeki ifade yumuşadı. Derin bir nefes alıp tekrar yanıma oturdu. O an kısa bir sessizlik çöktü aramıza. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; daha çok, söylenenlerin sindirilmesini bekleyen bir durgunluk gibiydi.
"Peki," dedi sonra, sessizliği usulca yararak. "O nişanlılık tantanası neydi?"
Hazal'dan bahsettiğini anlamam uzun sürmemişti. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Ona her şeyi tüm gerçekliğiyle anlatmam gerekiyordu. Duyduklarından sonra, hayatımı riske attığı için Asaf'a kızacaktı biliyordum ama ben anlatmasam da Asaf ona anlatacaktı.
"Asaf ve Hazal'ın evlilik kararı... sadece bir oyundu," diye başladım. Ardından, Asaf'ı her seferinde nasıl reddettiğimi, onun buna rağmen vazgeçmeyişini, Amerika'dan döndüğü ve o sahte nişanın olduğu güne kadar yaşananları bir bir anlattım...
Konuşurken Yusuf abi tek kelime etmemişti. Sadece beni dinlemişti. Bazen kaşları çatılmış, bazen de bakışları uzaklaşmıştı ama sesini hiç çıkarmamıştı.
"Abi..." dedim sonunda, tereddütle. Sesim düşündüğümden daha cılız çıktı. Başımı yana çevirip ona baktım. "Bir şey demeyecek misin?"
Ellerini yüzüne götürüp yavaşça sıvazladı; bu hareketi, içindeki karmaşayı bastırmaya çalıştığını ele veriyordu. Derin bir nefes aldı. "Ne dememi bekliyorsun, Ela?" dedi. Sesi sert değildi ama yine de içimde garip, beni huzursuz eden bir his oluşmuştu. "Şu an sana da, Asaf'a da çok kızgınım." Bir an durdu. "Sana... kendini bu kadar hırpaladığın, saçma ihtimallerle canını yaktığın için. Asaf'a ise... senin hayatını bile bile riske attığı için."
Sözleri içimde yankılandı. Başımı öne eğdim.
"Üzgünüm abi... Özür dilerim," dedim kısık bir sesle. Gerçekten üzgündüm. Onun kırgınlığına, öfkesine sebep olmak canımı acıtıyordu. Ama aynı zamanda şunu da biliyordum; o zamanki hissettiklerim, korkularım... bunlar benim elimde olan şeyler değildi.
Yüzüme baktı bir an. Gözlerimdeki pişmanlığı görmüş olacak ki, hiçbir şey söylemeden beni kendine çekti. Kollarının arasına girince, içimde biriken bütün o düğüm çözülür gibi oldu. "Tamam," dedi daha yumuşak bir sesle. "Artık kendini üzme. Zaten yeterince acı çektirmişsin kendine."
Kafamı sessizce sallayıp gülümsedim. "Affettin mi?" diye sordum bakışlarımı usulca yüzüne kaldırırken.
Kafasını evet anlamında sallayıp geri çekildi.
"Geç oldu artık. Bu konuyu daha sonra tekrar konuşacağız zaten," dedi göz kırpıp ardından alnımdan öptü. "Gözlerin kapanmak üzere, hadi gidelim."
Yazardan...
Sabah saatleri hâlâ sessiz ve taze bir aydınlığa bürünmüştü. Asaf bahçede kahvesinden yudum alırken, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ela'yla olan o kısa ama her şeyi değiştiren anların ardından içi hafif, ama bir o kadar da doluydu; sanki yılların özlemini bir nefeste çekmiş gibiydi. Onun yanında olmanın verdiği huzur, kalbinde yıllardır hissetmediği bir güven hissi uyandırıyordu. Ama mutluluğu sadece kendi dünyasına ait değildi. Aklı bir an olsun Yusuf ve diğer aile üyelerinin tepkisinden kopamıyordu. Onlar bunu öğrendiğinde neler söyleyeceklerdi? Özellikle de Yusuf...
Kahvesinden bir yudum daha aldı ve derin bir nefes verdi. Güneşin ilk ışıkları bahçeyi ısıtırken, hem kendi mutluluğunu hem de ailenin vereceği tepkileri dengede tutmak zorunda olduğunu biliyordu. İçindeki hafif kaygıya rağmen, Ela'ya kavuşmuş olmanın verdiği sevinç her şeye ağır basıyordu.
Elindeki fincanı masaya bırakırken, parmakları bir an tereddütle kulpun üzerinde oyalanmıştı. Sonra önündeki çizelgeleri aldı. Sayfaları tek tek çevirirken gözleri rakamlarda, tarihlerde gezinse de zihni bambaşka bir yerdeydi. Yeni açılacak otelle ilgili planlar, yapılacak görüşmeler, atılacak adımlar... hepsi alışık olduğu bir düzenin parçasıydı. Ama günlerdir bu durum farklıydı. Her satırın arasında Ela'nın yüzü beliriyor, bir gülüşü, bir bakışı sayfaların arasına sızıyordu sanki.
Ela'yı düşünürken , dudaklarının kenarı farkında olmadan kıvrılmıştı.
"Çalışmak için biraz erken değil mi?"
Dudaklarının kenarındaki o gülümseme, duyduğu sesle birlikte anında silindi. Başını kaldırdığında Yasemin'i karşısında, sabahlığının içinde, uykudan yeni uyanmış hâliyle görünce refleksle bakışlarını kaçırdı. Bu bir nezaketten çok, içinden yükselen rahatsızlığın dışavurumuydu.
Yasemin'in bahçeye inmesi tesadüf değildi; Asaf bunu kesinlikle biliyordu.
Ela için kurduğu sözler geldi aklına bir an. Onu küçümseyen, sınırlarını hiçe sayan, kırmayı bile önemsemeyen o cümleler... Çenesi farkında olmadan gerildi. Eli masanın kenarında sıkıldı. Aslında içinden yükselen kızgınlık, Yasemin'e değildi sadece; kendine deydi. O sözlerin söylenmesine izin verdiği, yeterince erken durdurmadığı için.
Elindeki kağıtları masaya bırakıp ayağa kalktı. Yasemin'in varlığını yok sayarak yanından geçip gitmeye niyetlendi. Ama kolunda hissettiği ani temasla adımı yarıda kaldı. Yasemin'in parmakları bileğine hafifçe dokunmuştu; tutmakla bırakmak arasında kararsız bir dokunuştu bu. Ama Asaf için yeterince fazlaydı. Olduğu yerde durdu. Başını yavaşça çevirip, çatılan kaşlarının arasından kolundaki ele baktı.
Yasemin, o bakışı gördüğü an irkilmişti. Asaf'ın yüzündeki ifade, daha önce defalarca görmezden geldiği uyarıların toplamı gibiydi. Elini hemen geri çekti; parmakları havada bir an asılı kaldı, sonra yanına düştü.
Asaf başını kaldırıp gözlerini ona dikti. "Sana bir daha karşıma çıkma demiştim." Sözleri sertti; ama sertliğin altında öfkeden çok, geri dönüşü olmayan bir kesinlik vardı.
Yasemin, o cümlenin içindeki soğukluğu tüm benliğiyle hissetti. Bu, bağırarak söylenen bir sözün yarattığı korku değildi. Aksine, sakinliğin içinden gelen, kapıları sessizce ama sonsuza kadar kapatan bir soğukluktu. Dudakları aralandı; bir şey söylemek ister gibi oldu ama kelimeler boğazında düğümlendi. Çünkü Asaf'ın gözleri, konuşmaya yer bırakmıyordu. O bakış, her şeyi anlatıyordu: sabrı tükenmişti, sınır çizilmişti ve o sınır çoktan aşılmıştı.
Yasemin, Asaf'ın yüzündeki o sertliği gördüğü anda geri çekilmesi gerektiğini anlamıştı. Bu, karşılık verilecek bir öfke değildi; üzerine gidildikçe daha da keskinleşen, suskunluğuyla yaralayan bir hâldi. Dudaklarını araladı ama sesi çıkmadı. Sözcükleri, doğru zamanı olmadığını bilirmiş gibi içinde kaldı. Belki de şimdilik susmak, görünmez olmak en doğrusu olacaktı onun için.
Asaf daha fazla durmadı. Tek bir kelime eklemeden arkasını dönüp bahçeden uzaklaştı. Konu onun için kapanmıştı; hem de bir daha açılmamak üzere.
Bir süre sonra evin içi yavaş yavaş uyanmaya başladı. Masaya kahvaltı hazırlanırken, tabakların ve fincanların çıkardığı tanıdık sesler, az önceki gerginliğin üstünü örter gibiydi. Asaf sofraya kısa bir süreliğine oturdu; lokmalar ağzında tatsızdı. Yasemin kaldığı sürece bu tatsızlığın bitmeyeceğini biliyordu. Ama asıl düşüncesi Ela'ydı. Onu düşündükçe içi ısınıyor, bu karmaşanın içinden tek net duygunun bu olduğunu fark ediyordu.
Kahvesini bitirir bitirmez ayağa kalktı. Kafeye geçecekti; Selim, daha dün geceden hem onun hem de Yusuf'un erkenden orada olmasını istemişti.
Kapıya yöneldiği anda, tam çıkacakken babasının sesiyle durdu.
"Biraz konuşabilir miyiz?"
Asaf kolunu kaldırıp saatine baktı. "Baba, sonra konuşsak olmaz mı? Şimdi çıkmam gerekiyor, Selim beni bekliyordur."
"Selim biraz beklese bir şey olmaz," dedi Murat Bey sakin bir tonla. "Fazla vaktini almayacağım, merak etme." Ardından eliyle çalışma odasını işaret etti.
Asaf, kısa bir tereddüdün ardından peki dercesine başını salladı ve babasının peşinden sessizce çalışma odasına doğru ilerledi.
Çalışma odasına girdiklerinde Murat Bey önce pencereye yöneldi. Perdeleri aralayıp sabah ışığının odaya dolmasına izin verdi. Ardından eliyle oğluna geçmesi için masanın karşısındaki koltuğu işaret etti.
Asaf ceketini sandalyenin arkalığına bırakıp oturdu. Bacaklarını hafifçe geriye çekti, sırtını dikleştirdi. Babasının günlerdir onunla konuşmak istediğini ve ne konu hakkında konuşacaklarını az çok tahmin edebiliyordu.
Murat Bey masanın arkasına geçmedi. Asaf'ın tam karşısındaki koltuğa oturdu ve parmaklarını dizlerinin üzerinde birleştirip Asaf'a baktı. "Kaç gündür seninle konuşmak istiyordum," diye başladı, sesi alçak ama netti. "Ama bir türlü olmadı. Sürekli bir şeyler çıktı."
Asaf, babasının sözlerine sessizce başını sallayarak karşılık verdi
"Aslında," diye devam etti Murat Bey, kısa bir duraksamadan sonra, "seninle şimdi konuşacağım konu ile önceden konuşmak istediğim konu birbirinden çok farklı."
Asaf'ın kaşları farkında olmadan havalanmıştı. Babasının günler önce onunla konuşmak istediği konunun Hazal ile evlilik kararı aldıkları ve sonrasında gelişen olaylar olduğunu biliyordu.
Şimdi ise ne konuşacağı hakkında herhangi bir fikri yoktu.
Bu belirsizlik, Asaf'ın sırtını koltuğa yaslamasına neden oldu. Dikkatini tamamen babasına verdi. Konuşmanın yönünü sezmek ister gibi babasının yüzüne bakıyordu ama Murat Bey'in yüzündeki ifadeden hiçbir şeyi seçemiyordu.
"Seni dinliyorum, baba."
Murat Bey kısa bir an sustu. Sanki söyleyeceği cümlenin ağırlığını önce kendisi tartmak ister gibiydi. Sonra gözlerini Asaf'ın gözlerine dikti.
"Babaannen," dedi yavaşça, kelimeleri özellikle seçerek, "seni Ela ile evlendirmek istiyor."
Asaf, duyduğu sözler karşısında kısa bir an durdu. Kaşları hafifçe yükseldi, bakışları babasının yüzünde asılı kaldı. Böyle bir konuşma beklememişti; babaannesinin daha önceden de buna niyetlendiğini, fakat Hazal ile o sözde evlilik kararından sonra vazgeçmek zorunda kaldığını biliyordu. Ama yine de böyle bir şey beklememişti.
Babaannesinin isteğini bir kez daha duymak, Asaf'ın içinde adını koyamadığı ama çok iyi tanıdığı bir duyguyu uyandırmıştı. Sessiz, derin ve sıcak bir sevinç... Göğsünün ortasında yayılan o tanıdık heyecan kalp atışlarını hızlandırmıştı.
"Baba... ben-" diye söze girdi, düşüncelerini toparlamaya çalışarak. Ama daha cümlesini tamamlayamadan Murat Bey tekrar konuştu.
"Biliyorum oğlum," dedi sakin ama anlayışlı bir sesle. "Çok ani oldu. Hazal'la ayrılığınızın üzerinden çok zaman geçmediğinin farkındayım." Kısa bir an duraksadı ve hemen sonra ekledi: "Seni bir şeye zorlamak niyetinde değilim. Sadece fikrini almak istedim. Biliyorsun burada bu kararı verecek tek kişi sen ve Ela kızım... Eğer ikiniz de hayır derseniz, ben annemi vazgeçiririm."
Asaf, babasının sözleri biter bitmez başını hafifçe kaldırdı. İçinde dalga dalga büyüyen o sevinci bastırmak ister gibi nefesini tuttu, sonra beklenmedik bir sakinlikle konuştu. "Hayır demeyeceğim, baba," dedi net bir tonla. Ardından hiç tereddüt etmeden ekledi: "Kabul ediyorum."
Zaten bütün yaptıklarını Ela'ya kavuşmak için yapmamış mıydı? Şimdi Ela'yı kazanmış, ona kavuşmak için gün sayıyordu.
Şimdi ise Azize Hanım zamanı daha ileri sarmak istiyordu ve bu Asaf'ı daha da mutlu ediyordu.
Murat Bey'in yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Kaşları şaşkınlıkla havalandı, bakışları Asaf'ın yüzünde bir süre asılı kaldı. Sanki yanlış duymuş gibi, kelimeleri zihninde tekrar tartıyordu. "Kabul... ediyor musun?" dedi yavaşça, emin olmak ister gibi.
Asaf başını evet anlamında tekrar salladı. "Evet, baba."
Murat Bey, Asaf'ın cevabını duyduğu an kısa bir süreliğine ne diyeceğini bilemedi. Oğlunun Ela'ya olan duygularından habersizdi; bu yüzden zihninde bambaşka ihtimaller vardı. Tereddüt eden, zaman isteyen, belki de nazikçe geri adım atan bir Asaf bekliyordu. Ama karşısında, kararını çoktan vermiş gibi duran, sesi net ve duruşu sakin bir adam oturuyordu. Bu kesinlik, Murat Bey'i şaşırtmakla kalmadı; aynı zamanda dikkatini de keskinleştirdi.
Şaşkınlığının arasına yavaş yavaş başka bir duygu karıştı: merak. Oğlunun bu kadar emin oluşunun ardında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir an Asaf'ın yüzüne baktı; öylesine verdiği bir karar yoktu gözlerinde. Aksine, uzun zamandır içinden geçen bir düşüncenin nihayet dile gelmiş hâli vardı orada.
"Açıkçası," dedi sonunda Murat Bey, sesi düşünceliydi, "bu kadar çabuk kabul edeceğini beklemiyordum." Derin bir nefes aldı, ardından elini oğlunun dizine koydu. Bu dokunuş, bir babanın uyarısından çok, paylaşmak istediği bir ağırlığın işaretiydi. "Bak oğlum," diye devam etti, daha yavaş konuşarak. "Bu sizin hayatınız. Öyle oldu bittiye getirilecek bir mesele değil bu." Bir an durdu, kelimelerini tartar gibi. "Bunu sadece senin için söylemiyorum. Ela için de aynı şeyi istiyorum."
Bakışları ciddileşti. "Sadece babaannen istedi diye evlenmek olmaz," dedi net bir ifadeyle. "Bir evlilikte sevgi yoksa, kalpten gelen bir bağ yoksa... o evliliğin hiçbir anlamı olmaz."
Asaf, babasının sözleriyle hafifçe gülümsedi. O gülümsemenin içinde hem bir rahatlama hem de uzun süredir sakladığı bir gerçeğin huzuru vardı. Babasının dizine koyduğu elinin üzerine kendi elini koydu. Bu, hem bir teşekkür hem de bir güven göstergesiydi.
"O gün babaannemle konuştuklarınızı duymasam," dedi sakin bir sesle, "bir an için Ela'yla evlenmemi istemediğini düşünebilirdim."
Murat Bey'in kaşları anında çatıldı. Sesine şaşkınlıkla karışık bir ciddiyet yerleşti. "Ben niye Ela'yla evlenmeni istemeyeyim, oğlum?" dedi. "Ela çok sevdiğim biri. Çok düzgün, çok saygılı... Üstelik benim yeğenim." Bir an durdu. Ardından bakışları keskinleşti. "Bir dakika... Annemle konuştuklarımızı nereden biliyorsun?"
"Siz konuşurken," dedi Asaf açıkça, "biz kapının hemen önündeydik."
"Biz derken?" diye sordu Murat Bey, sesi bu kez daha temkinliydi.
"Ben ve Ela."
Murat Bey'in yüzünde bu kez şaşkınlıkla birlikte belli belirsiz bir endişe belirdi. O gün söylediği sözleri düşündü istemsizce. Yanlış bir niyeti yoktu ama kelimelerin bazen istenmeyen yerlere dokunabildiğini çok iyi biliyordu. O yüzden Ela'nın kendisini yanlış anlamasından korktu bir an.
"Ela..." dedi, sesi farkında olmadan yumuşayarak. "Beni yanlış anlamadı değil mi?" Yanlış anlaşılmayı kesinlikle istemiyordu.
Asaf, babasını rahatlatmak ister gibi başını iki yana salladı. "Hayır baba. Ama biliyor musun..." dedi, bir an duraksayıp devam etti. "O gün babaannem sana, 'Ne o, Ela'yı kendi oğluna layık görmüyor musun?' dediğinde tam içeri girecektim. Ela beni durdurdu. Senin ne söyleyeceğini duymak istedi." Sesi fark edilmeden ciddileşti. "Her ne kadar senin öyle düşünmediğini, asla da düşünmeyeceğini bilsem de... o an, ilk defa yanlış bir cümle kurup onu incitebilme ihtimalinden korktum."
Murat Bey derin bir nefes aldı. Bakışları, farkında olmadan ikisinin üst üste duran ellerine kaydı. "O gün," dedi yavaşça, "sen başkasıyla nişanlanıyordun, oğlum." Sesi yumuşak ama ağırlıklıydı. "Öyle hemen evlilik kararı verip nişanı, düğünü aceleye getirmek isteyince, ben sizin Hazal ile gerçekten birbirinizi sevdiğinizi düşünmüştüm. Annem konuyu açtığında aceleyle kapatmak istememin nedeni de buydu." Bir an durdu, bakışlarını Asaf'a kaldırdı. "Yoksa mesele Ela değildi,"dedi, sanki kendini açıklama ihtiyacı duymuş gibi.
Baba oğulun arasında kısa ama derin bir sessizlik oluştu.
"Ben kendime bir söz vermiştim,"dedi Murat bey kısa bir süre sonra. Bakışlarını tekrar oğluna kaldırdı. "Çocuklarımın hiçbirinin sevmeden, sevilmeden evlenmelerine müsaade etmeyeceğim demiştim," deyip, ardından derin bir nefes aldı. Oğlunun babaannesine karşı ne kadar hassas olduğunu, onu kırmamak için neleri sineye çekebileceğini çok iyi biliyordu. "Biliyorum," diye devam etti daha yumuşak bir tonla. "Babaannene kolay kolay 'hayır' demezsin." Gözlerinde anlayışla karışık bir endişe belirdi. "Ama ben istemiyorum ki bu karar, sadece onu üzmemek adına verilmiş olsun." Sesi netleşti. "O yüzden oğlum," dedi, kelimeleri tek tek vurgulayarak, "sadece babaannen istedi diye bu evliliği kabul etmeni istemiyorum."
Asaf, babasının sözlerine içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ela'yı seviyor, Ela tarafından da seviliyordu zaten. "Bu, sadece babaannem istedi diye bir evlilik olmayacak, baba... Ben Ela'yı seviyorum, hem de uzun zamandır. Tabii Ela da beni..." dedi. "Vakti geldiğinde size söyleyecektim zaten, Azize sultan sadece süreci hızlandırdı biraz."
Murat Bey'in yüzündeki şaşkınlık bu kez daha derin, daha sessiz bir hâl aldı. Kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşirken bakışları bir noktaya takılı kaldı; sanki Asaf'ın söyledikleriyle birlikte zihninde bir kapı aralanmıştı. O ana kadar anlamlandıramadığı pek çok sahne, ağır ağır yerli yerine oturmaya başladı.
Ela'nın bayıldığı gün geldi aklına... Asaf'ın nasıl telaşlandığı, sesinin nasıl titrediği, herkes donup kalmışken onun bir an bile düşünmeden Ela'nın yanına koşması... Hastanede geçirdiği o uzun saatler... Sandalyede uyuyakaldığı hâlde başucundan ayrılmak istemeyişi... Kimseye belli etmeden, sadece gözleriyle takip edişi... O günlerde sadece 'akrabalık' diye adlandırdığı şeyin, aslında çok daha derin bir yerden geldiğini ilk kez bu kadar net görüyordu şimdi.
Murat Bey, yavaşça nefes verdi. Bu, şaşkınlıktan çok kabullenişin nefesiydi. Demek ki Asaf'ın suskunlukları, ani kararları, kimi zaman açıklayamadığı tepkileri... hepsi tek bir duygunun etrafında şekillenmişti. Sevgi. Uzun zamandır içinde taşıdığı ama dile getirmediği bir sevgi.
Bakışlarını yeniden oğluna çevirdiğinde, yüzündeki ifade iyice yumuşamıştı. Artık karşısında tereddüt eden bir çocuk değil; kalbinin yönünü çoktan seçmiş, bunun sorumluluğunu da almaya hazır bir adam oturuyordu. Murat Bey bunu geç de olsa fark etmenin verdiği tuhaf bir sızıyla içinden geçirdi.
"Ben bunu şimdiye kadar nasıl göremedim?" diye mırıldandı, daha çok kendine söyler gibi. Asaf'ın Ela'nın adı geçtiğinde değişen hâli, sesinin tonu, bakışlarının sabitlenişi... Hepsi şimdi yerli yerine oturuyordu.
Tam o anda Asaf'ın ceketinin iç cebinden gelen titreşim sessizliği böldü. Asaf refleksle elini cebine attı. Ekrana kısa bir bakış attığında arayanın Selim olduğunu gördü. Yüzündeki ifade ciddileşti; Selim'in kafede şimdi onu beklediğini hatırladı.
"Baba," dedi yumuşak bir sesle, ayağa kalkarken. "Çıkmam gerekiyor artık. Selim bekliyor."
Murat Bey başını peki anlamında sessizce sallarken Asaf çalışma odasından çıkıp telefonunu cevaplamıştı. Selim, nerede kaldığını, Yusuf'un da daha gelmediğini söylediğinde, 'hemen geliyorum' deyip telefonu kapatmıştı.
Kapıdan çıkıp bahçeye adım attığında sabahın serinliği yüzüne çarptı. Arabasına doğru yürürken parmakları istemsizce yeniden telefonu buldu. Bu kez aradığı isim, ekranda belirdiği anda yüzündeki ifade yerini fark edilmez bir yumuşamaya bıraktı.
Ela telefonu birkaç çalmadan sonra açtı. "Günaydın," dedi, sesi uykuyla uyanıklık arasında.
"Günaydın sevgilim." Asaf'ın dudaklarına yerleşen gülümseme, sevdiği kadının sesini duymasıyla daha da belirginleşti. Direksiyonun başına geçerken nefesini biraz daha yavaşlattı. "Uyandırdım mı?"
"Hayır canım," dedi Ela. "Çoktandır uyanmışım."
"Anladım bebeğim, bende öyle sesini duymak için aramıştım," dedi Asaf yumuşak bir tonla. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: "Yanına uğrayıp seni görmek istiyordum ama kafeye geçmem gerekiyor güzelim. Selim bekliyor."
"Biliyorum. Biraz önce onunla ile konuştum, seni ve Yusuf abiyi beklediğini söyledi."
"Hımmm," diye mırıldandı Asaf arabayı çalıştırırken. Ardından sesi yeniden yumuşadı. "Peki sen ne yapıyorsun? Kahvaltı yaptın mı?"
"Evet," dedi Ela. "Yarım saat kadar oldu. Şimdi de Emir'i bekliyorum."
"Emir mi?" Asaf'ın sesi istemsizce ciddileşti. "Neden?"
"Uzun zamandır tedavimi boşluyorum," dedi Ela sakince. "Artık başlamam gerekiyor."
Asaf bir an sessiz kaldı. Sevdiği kadın daha birkaç gün olmuştu hastaneden çıkalı; vücudu hâlâ toparlanma sürecindeydi, her adımı, her nefesi ona kıymetli geliyordu. İçinde hem endişe hem de ona duyduğu hayranlık birbirine karıştı.
"Erken değil mi?" diye sordu sonunda, sesi yumuşak ama endişesi belli. "Daha kaç gün oldu ki hastaneden çıkalı... Biraz daha dinlenip öyle başlasan olmaz mıydı güzelim?"
Ela hafifçe güldü, sesi sabahın tazeliğinde ve kendi kararlılığında yankılandı: "Geç bile kaldım. Hem sevgili fizyoterapistime sorsan, sana hastaneden çıktığım gün başlamam gerektiğini söylerdi."
Asaf'ın kulağına düşen o hafif gülüş, içinde bir sıcaklık dalgası yarattı. Dudakları hemen kıvrıldı, gözleri hafifçe yumuşadı. "Peki o zaman," dedi, sesi hem ciddiyeti hem de koruyuculuğu taşıyarak. "Dikkat et ama fazla yorma kendini."
Aralarındaki sessizlikte, sadece motor sesi ve sabahın hafif rüzgarı vardı. Asaf, direksiyona bakarken, aklında Ela'nın gülümseyişi ve her adımda onu düşündüğü bir endişe vardı. Ama o endişe, bir yandan da mutlulukla karışıyor, kalbini ısıtıyordu; sevdiği kadının iyi olduğunu görmek, onun yanında olabilmek her şeye değerdi.
"Asaf," dedi Ela, aralarındaki o yumuşak sessizliği sesiyle bölerek.
"Söyle kurban olduğum, seni dinliyorum."
Asaf'ın bu kadar içten, bu kadar kendiliğinden çıkan sözleri Ela'nın kalbine çarpıp yankılandı. Yanakları farkında olmadan kızardı; elini çenesine götürüp küçük, utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi. Hâlâ Asaf'ın sevgi sözcüklerine alışamamıştı. Asaf her böyle konuştuğunda, içindeki sevgi sessizce büyüyor, göğsünün içinde sıcak bir yere yerleşiyordu.
Kendini toparlamak ister gibi hafifçe öksürdü. "Ben sana şey diyecektim," dedi, sesi bu kez biraz daha çekingen.
Oysa daha Asaf aramadan önce, telefonu eline alıp onu aramak istemişti. Dün akşam Yusuf'la konuştuğunu, her şeyi anlattığını... artık saklı bir şey kalmadığını söyleyecekti. Ama Asaf'ın sesini duyar duymaz, o cümlelerin hepsi bir anda dağılıp gitmişti.
"Ney diyecektin?" dedi Asaf. Sesi sabırlıydı sevdiği kadına karşı.
"Dün gece Yusuf abiye her şeyi anlattım."
Asaf'ın parmakları direksiyonun üzerinde bir an durdu. Sanki yol, motorun sesi, sabahın serinliği... hepsi aynı anda uzaklaşmıştı. Kısa bir sessizlik oldu; dışarıdan bakıldığında sıradan bir an gibi görünen ama Asaf'ın içinde hızla büyüyen düşüncelerle dolu bir boşluk.
Birazdan Yusuf'un yanına gidecekti. Az sonra yüz yüze bakacaklardı. Yusuf artık her şeyi biliyordu... Ela'yı, duygularını, geçmişte sessizce içinde birikenleri.
Asaf, kardeşinden çok dostu olan o adamın bakışlarını düşündü. Kızgın mı olacaktı, şaşkın mı, yoksa mesafeli mi? Bunu az sonra öğrenecekti.
"Asaf, orada mısın?" dedi Ela, sesine hafif bir tedirginlik karışarak. Onun sustuğunu fark etmişti.
"Evet canım," dedi Asaf, hemen kendini toparladı. Sesi yumuşaktı ama derinlerde bir şeylerin dalgalandığını hissediyordu. "Buradayım."
"Sen öyle sessizleşince--"
"Ela'm," diyerek hemen sözünü böldü. Onun, en küçük bir suskunlukta bile kendini sorgulamaya, yükü omuzlarına almaya meyilli olduğunu biliyordu; bu yüzden gecikmeden araya girmişti. "Yusuf'la konuşacağını zaten biliyorduk. Bunun erken olması çok güzel..." dedi kısa bir duraksamayla. Ardından sesi daha da kararlılaştı. "Artık seninle herkesten gizli bir ilişki yürütmek istemiyorum. Seni sevdiğimi, seninle bir yuva kurmak istediğimi herkes bilsin istiyorum." Bir an nefes aldı. "Hem Yusuf'tan bir şeyler gizlemek beni rahatsız ediyor artık."
Ela, başını sessizce salladı. Söyleyecek kelimesi yoktu; Asaf'ın Yusuf'tan bir şey saklamak istemediğini, onunla açık olmayı seçtiğini çok iyi biliyordu. Bu netlik, içindeki karmaşayı biraz olsun yatıştırmıştı.
"Yusuf ne dedi peki? Kızdı mı?" diye sordu Asaf, araya giren sessizliği yumuşak bir sesle bölerek.
Ela kafasını iki yana salladı. "Hayır," dedi. Ardından küçük bir duraksama geldi. "Ama ondan sakladığımız için ikimize de kırıldığını söyledi." Cümlenin sonuna doğru sesi istemsizce kısıldı. Dün gece Yusuf ile konuşurken abisinin kırgın yüz ifadesi onu üzmüştü.
Asaf, Ela'nın sesindeki o kırılgan titreşimi yakaladığında göğsünde ince bir sızı dolaştı. Direksiyonun üzerinde duran elini farkında olmadan sıkıp bıraktı; sanki o kırgınlığı avucunun içine alıp dağıtmak, ona hiç ulaşmamış gibi yapmak ister gibiydi.
"Üzme kendini güzelim," dedi yumuşak ama emin bir tonla. "Yusuf'un sana olan kırgınlığı çabuk geçer. O sana asla kıyamaz... biliyorsun." Bu cümleyi söylerken, Yusuf'u ne kadar iyi tanıdığını da hissettirmek ister gibiydi; sözleri teselliden çok bir güven vaadiydi.
Ela gülümsedi. Gerçekten de öyle olduğunu biliyordu. Yusuf'un kalbinin ne kadar yumuşak olduğunu, kırgınlığının ardında bile sevgisinin durduğunu... Ama yine de, onun üzülmesine sebep olma düşüncesi Ela'nın içini acıtıyordu; bu, mantıktan çok kalbin bir refleksiydi.
"Neyse," dedi Ela, sesini toparlamaya çalışarak. "Emir geldi, ben artık kapatayım." Kapatmadan önce derin bir nefes aldı; sanki konuşmanın bıraktığı duyguyu ciğerlerine çekip sakinleşmek ister gibiydi.
"Tamam," dedi Asaf, sesi yine o tanıdık koruyucu tona bürünerek. "Ama yorma kendini. Aklım sende kalmasın." Bu söz, bir uyarıdan çok, onun hep yanında olduğunu hatırlatan sessiz bir cümleydi.
"Tamam, sen de dikkat et."
Ela telefonu kapattığında, Asaf'ın göğsünde Ela'ya yansıtmamaya çalıştığı o tuhaf his kabarmaya başlamıştı. Korku değildi bu; adı daha sessiz, daha tanıdıktı. Yusuf'un vereceği tepkiydi... Bakışları, suskunluğu, belki de söylemeyeceği ama yüzünde taşıyacağı düşünceler. Onu asıl geren buydu. Direksiyonu daha sık kavradı. Yusuf'u tanıyordu; konu sevda olduğu için belki kızmazdı ama sessizliği insanın içine işlerdi. İşte Asaf'ı düşündüren de tam olarak buydu.
Yol boyunca zihni aynı noktaya dönüp durdu. Ela'nın sesi, Yusuf'un yüzü, birazdan yüz yüze gelecekleri an... Hepsi birbirine karışmıştı. Bir yandan Ela'ya kavuşmuş olmanın verdiği o dingin mutluluk vardı içinde, diğer yandan bu mutluluğun başkalarının kalbine nasıl dokunacağına dair ince bir endişe. Camdan sızan sabah ışığı bile onu bu düşüncelerden koparamadı.
Bir süre sonra arabasını kafenin önüne çekip bakışlarını kısa bir an etrafta gezdirdi. Dışarıdan bakıldığında hazırlıklar büyük ölçüde tamamlanmıştı. Masalar yerli yerindeydi, sandalyeler düzgünce dizilmişti. Her şey hazır gibi görünüyordü; sadece davetlilerin gelmesi kalmıştı.
Selim'in bu kafeyi karısına küçük bir sürpriz olarak hazırladığını ve Ela'yla birlikte bu fikri gizlice hayata geçirdiklerini daha dün Selim'den duymuştu. Büyük, gösterişli bir açılış değildi bu; aile arasında, birkaç yakın dostun katılacağı sade ama anlamlı bir başlangıç olacaktı. Tam da Selim'e yakışır şekilde...
Arabadan indi, ceketini düzeltti. Kapıya yönelirken içindeki o belirsiz duygu yeniden kıpırdandı; ne tam bir huzursuzluktu ne de korku... Daha çok, birazdan karşılaşacağı bakışların ne söyleyeceğini merak etmenin ağırlığıydı bu.
İçeri adım attığında taze kahve kokusu doldu burnuna. Mekânın içi dışarıdaki sakinliğin aksine hafif bir hareketlilik içindeydi. Birkaç adım attıktan sonra görüş alanına her iki dostu girdi. Selim tezgâhın yanına yaslanmıştı, Yusuf ise karşısında ayakta duruyordu. İkisi de onun gelişinden habersizdi.
Onlara doğru ilerleyecekken Yusuf'un sözleriyle ayakları olduğu yerde kaldı. Sesi biraz alçak olsa da söyledikleri netti.
"Asaf beni tanımıyor muydu?" dedi. "Onu anlamayacak biri gibi mi duruyorum? Ben aşkın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum... Ve Asaf bunu biliyor. Onu o konuda asla yargılayamayacağımı da..."
Aralarında bir sessizlik oldu. Selim, arada kalmış gibi hissediyordu kendini. Aslında ikisine de hak veriyordu. Asaf'ın suskunluğunu da, Yusuf'un kırgınlığını da anlayabiliyordu çünkü. Biri söylemeye cesaret edemediği duyguların ağırlığını taşımıştı, diğeri ise kendisinden saklanan gerçeğin bıraktığı sızıyı. İkisi de haklıydı ama hiçbirinin içi tam anlamıyla rahattı.
"Asaf'ı da anla kardeşim," dedi Selim, sessizliği sesiyle bölerek. "Bu öyle kolay gelip sana anlatacağı bir durum değil. Ela senin kardeşin. Asaf'ın çıkıp da 'ben senin kardeşine âşık oldum' demesi kolay mı? Bir kendini onun yerine koy... Sen söyleyebilir miydin?"
Asaf, sessizce, olduğu yerden onları dinlemeye devam etti. Selim'in söyledikleri kulağına çarptıkça göğsünde hafif bir sıkışma hissetti; kelimeler, onun içinden geçenleri birebir anlatıyordu.
Yusuf derin bir nefes aldı. Omuzları fark edilir bir biçimde indi; öfkeden çok, içine atılmış bir kırgınlık vardı şimdi içinde. Konuşmadan önce birkaç saniye sustu, sanki söyleyeceklerini tartıyordu.
"Belki de haklısın…" dedi sonunda. Sesi kararsızdı. "Belki öyle bir durumda ben de söyleyemezdim." Kısa bir an duraksadı; ardından başını hızla iki yana salladı, düşüncesini geri iter gibi. "Hayır, hayır… Ben onun yaptığını yapmazdım." Elindeki bardağı dudaklarına götürüp tek dikişte içti. Cam bardağın masaya bıraktığında çıkardığı ses, cümlelerinden daha sertti. "Ben dostumun kardeşine o gözle bakmazdım," dedi Selim’in gözlerinin içine bakarak. "Ben ‘kardeşim’ dediğim birini sırtından bıçaklamazdım."
Bu sözler bir suçlama gibiydi ama altında asıl duran şey hayal kırıklığıydı. Dün gece kardeşiyle konuşurken ona içindeki kızgınlığı yansıtamamıştı belki, ama şimdi Selim'le konuşarak içindeki karmaşadan kurtulmak istiyordu.
Bir de Asaf ile yüzleşmesi olacaktı... Bu yüzleşmenin aralarındaki dostluğu bitirmesinden korkuyordu.
Selim onaylamaz bir şekilde başını salladı. "Öyle deme Yusuf," dedi yumuşak bir sesle. "Şu an kızgınsın, o yüzden bu cümleler hiç düşünmeden dökülüyor ağzından." Yusuf'un kızgınlığından dolayı öyle konuştuğunu biliyordu.
Tam o anda bir telefon sesi yükseldi. Mekânın içindeki o ağır havayı yararcasına… Selim’le Yusuf’un bakışları aynı anda arkaya döndü.
Asaf, birkaç adım ötede duruyordu.
Ne zamandır orada olduğu belli değildi.
Asaf, bakışların kendisine çevrildiğini fark edince kendini hemen toparladı. Telefonunu ceketinin iç cebinden çıkarıp ekrana baktı; otelden arıyorlardı. Meşgule atıp yeniden cebine koydu ve ardından derin bir nefes aldı.
Adımlarını ağırlaştırarak onlara doğru ilerledi. Selim'in yüzünde, Asaf'ı fark ettiği anda beliren kısa şaşkınlık çabucak silindi ama Yusuf'un bakışları öyle değildi. Asaf'a bakışlarını bir an sabitledi. Kısa, sessiz bir bakıştı bu; kaşları hafifçe çatılmış, dudakları ince bir çizgi hâlini almıştı.
Asaf, Yusuf'un üzerindeki o bakışlarını fark edince istemsizce gerildi. Üçünün arasına ağır bir sessizlik çöktü. Sessizlik uzadıkça, Asaf'ın kulaklarında deminki sözlerin yankısı devam ediyordu. Yusuf'un yüzündeki ifade, açıkça 'Senden bunu beklemezdim' diyordu.
Selim boğazını temizledi, havayı yumuşatmak ister gibi hafifçe gülümsedi.
"Hoş geldin kardeşim," dedi, sesini normalden daha rahat çıkarmaya çalışarak. "Biz de seni bekliyorduk."
Asaf başını sessizce salladı. "Sağ ol kardeşim." Selim'le konuşsa da bakışları ara ara Yusuf'a kayıyordu. Yusuf ise sessizdi; bakışlarını başka bir yöne çevirmişti.
Selim, aralarındaki havayı sezmiş gibi iki yana bakındı. "Ben bir etrafa bakınayım," dedi. "Eksik bir şey var mı bakalım." Bu sözlerle onları baş başa bırakıp yanlarından uzaklaştı.
Selim'in adımları mekânın içine karışırken, Asaf'la Yusuf arasında kısa ama ağır bir sessizlik kaldı. Ne Yusuf bakıyordu ne de Asaf hemen konuşabiliyordu.
Asaf derin bir nefes aldı. Yusuf'a doğru yarım bir adım attı. "Üzgünüm..." dedi sonunda; sesi alçak ama samimiydi. "Sana bunu daha önce söylemem gerekiyordu biliyorum. Ama--"
"Ama söylemedin!" diye araya girdi Yusuf. Sesi yükselmemişti belki ama sesindeki kırılganlık kelimelerinin arasından net biçimde hissediliyordu. "Sen birbirimize verdiğimiz o sözü çiğnedin."
Yıllar önce, Selim de dahil, konu ne olursa olsun birbirlerinden hiçbir şey saklamayacaklarına dair söz vermişlerdi. Hayatlarında ilk kez, o söz bu kadar açık biçimde yara almıştı. Asaf'ın, Ela'yı ondan gizlemesi Yusuf'un içindeki kırgınlığı daha da derinleştiriyordu.
Asaf tam karşılık verecekken Yusuf devam etti; içinde birikenleri tutmak istemiyordu.
"Açıkçası senden böyle bir şeyi asla beklememiştim," dedi. Gözlerini kısa bir an yere indirip tekrar Asaf'a baktı. "Doğrusunu söylemek gerekirse... senin kardeşime o gözle bakabileceğini de hiç düşünmemiştim."
Bu söz, bir suçlamadan çok bir hayal kırıklığıydı. Yusuf yüzünde kızgınlıktan ziyade, sarsılmış bir güvenin izlerini taşıyordu. Asaf, o an dostunun kendisine kırgınlığının çok derin olduğunu bir kez daha anladı.
"İnsan," dedi yavaşça, "kalbinin kim için atacağını bilemiyor... Ve insan kalbine de söz geçiremiyor." Kısa bir an durdu, bakışlarını Yusuf'tan kaçırmadan ekledi: "Bunu en çok sen biliyorsun, Yusuf."
Bu cümle, bir savunma değildi onun için. Daha çok, ikisinin de yaşadıklarından süzülüp gelen ortak bir hakikatti. Asaf, Yusuf'un geçmişte nelerle mücadele ettiğini biliyordu; sevmenin insanı ne kadar çaresiz bıraktığını, en beklenmedik anda nasıl yakaladığını, insanın bütün dengelerini nasıl yerinden oynattığını…
Yusuf, Asaf’ın sözleriyle bir an duraksadı. İçindeki öfke, yerini istemeden de olsa düşünmeye bırakmıştı. Çünkü biliyordu; aşk çoğu zaman kapıyı çalmadan girerdi insanın hayatına. Ne zaman, kimin için atacağına kalbin kendisi karar verirdi ve insan, ne kadar isterse istesin, ona sınır çizemiyordu.
"Tamam, kabul ediyorum," diye devam etti Asaf, sesi biraz daha kısılmıştı. "En başında sana söylemem gerekiyordu ama Ela…" Cümlesi boğazında düğümlendi. Gözlerini Yusuf’tan kaçırmadan, kelimeleri dikkatle seçti. "O zamanlar Ela daha bizi kabul etmemişken, bunu sana anlatmam…" Bir an durdu, elini ensesine götürdü, ardından derin bir nefes aldı. "Bu düşündüğün kadar ko—"
"Sana bir şey soracağım ama bana dürüstçe cevap ver," diyerek Asaf’ın sözünü kesti Yusuf.
Asaf sessizce başını salladı. Bugüne kadar kalbindekileri saklamak dışında ona hiç yalan söylememişti. Aralarında hiç yalan olmamıştı.
Ela’yı gizlemek… Bu da yalan sayılır mıydı peki?
"Ela kardeşim diye hiç ondan vazgeçmek istedin mi?" diye sordu Yusuf. "Ya da… hiç vazgeçtin mi?"
Asaf bu soruyla başını hafifçe yana yatırdı. Dudaklarında istemsiz, buruk bir tebessüm belirdi. Evet, bir zamanlar vazgeçmek istemişti; ama bu, Yusuf’un kardeşi olduğu için değildi. Zaten o vazgeçiş de hiçbir işe yaramamıştı.
"Evet," dedi sonunda, sesi titreyerek. "Vazgeçmiştim…" Bakışlarını yavaşça dostuna çevirdi. "Ama senin kardeşin veyahut kuzenim olduğu için değil. O zamanlar sadece Ela istediği içindi. Ama olmadı... Yapamadım. Hem de ondan defalarca vazgeçmek zorunda kalmama rağmen…" Bir an durdu, kelimeler boğazında ağırlaştı. "Her şeyi denedim ama olmadı. Onu düşünmemeyi, onu sevmemeyi, ondan uzaklaşmayı denedim ama olmadı, Yusuf." Nefesi derinleşti. "Hatta burayı terk edip bir daha hiç dönmemeyi bile denedim… Ama yine olmadı. Ayaklarım beni yine ona getirdi."
Yusuf istemsizce güldü. Bu, hafif bir tebessümden çok uzaktı; içinde biriken öfkenin dışa vurumuydu adeta. Çünkü aklına, dün gece kardeşinin anlattıkları gelmişti.
Asaf, kardeşinin hayatını bile bile tehlikeye atmıştı... Bu düşünce, Asaf’a duyduğu kızgınlığı daha da körüklüyordu.
"Doğru," dedi, bakışlarını doğrudan Asaf’ın gözlerine dikerek "Bir de o mesele vardı değil mi?" Sesi istemsizce yükseldi. "Ya sen nasıl böyle bir şey yaparsın? Nasıl göz göre göre onun hayatını tehlikeye atarsın?" Dostunun yüzüne bakarken nefesi sertleşti. "Asaf, Allah korusun... kardeşim o gün ellerimin arasından kayıp gidebilirdi! Ya o da--" Cümlesinin devamını getiremedi. Kelimeler bir yumru gibi boğazına oturdu sanki. Ya o da Esra gibi ellerimin arasından kayıp gitseydi diyemedi.
Asaf, sözlerin nereye varacağını çok iyi biliyordu. Esra gibi Ela’yı da kaybetseydim ne olurdu diyordu Yusuf’un suskunluğu.
Öyle bir şey olsaydı, Asaf kendini asla affedemezdi. Hayat, onun için o noktada dururdu.
"Öyle olacağını bilmiyordum," dedi Asaf, gözlerini istemsizce kaçırarak. O günün pişmanlığı hâlâ yüreğinin en derin yerindeydi.
"Ya Ela’ya bir şey olsaydı?" diye sordu Yusuf, sesi yeniden yükselmişti. "O zaman bize ne cevap verecektin? Yüzümüze bakabilecek miydin?"
Asaf sadece başını iki yana sallayabildi. Bu konuda söyleyebileceği hiçbir şey yoktu.
Aralarında kısa ama ağır bir sessizlik çöktü. Yusuf başını öne eğdi, çenesini sıktı. Birkaç saniye boyunca konuşmadı. Sanki öfkesini değil de, içinden taşmak üzere olan bir acıyı dizginlemeye çalışıyordu. Sonra derin bir nefes aldı ve başını yeniden kaldırdı.
"Bak," dedi, sesi bu kez daha kontrollü ama çok daha sert bir yerden geliyordu. "Ben birçok şeyi anlayabilirim. Hatta kabullenebilirim." Dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi. "Aşkı da… İnsanların hata yapmasını da… Dostumun bana yaptığı yanlışı da." Bir an durdu. Gözleri Asaf’ın gözlerinden hiç ayrılmadı. "Ama söz konusu kardeşimse…" dedi yavaşça. "Onun canıysa, hayatıysa…" Sesindeki titremeyi bastırmaya çalıştı. "İşte o zaman kimseyi anlayamam, Asaf. Orada affetmem." Omuzları hafifçe gerildi. "Biliyorsun Ela benim kırmızı çizgim," diye devam etti. "Onun canını tehlikeye atan kim olursa olsun affetmem!" Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: "O kişi sen olsan bile."
Asaf, bu sözlerin altında ezildiğini hissetti. Göğsünde bir yer sanki içe doğru çöktü. Bakışlarını kaçırmadı; kaçmak, bu yükü daha da ağırlaştırırdı.
"Biliyorum," dedi sonunda, sesi kısık ama netti. "Bu konuda ne desen haklısın, hakkındır." Kısa bir an durdu, nefesini toparlamaya çalıştı. "Ve inan… Ela’nın hayatını tehlikeye attığım gerçeğiyle ben de yaşıyorum." Bir anlığına kelimeler boğazında düğümlendi. "Bu," diye devam etti, "başkasının affıyla hafifleyecek bir şey değil." Gözleri sertleşti, sesi daha da derinleşti. "Sen affetsen bile, ben o günün yükünü ömür boyu taşıyacağım. Çünkü o gün ona bir şey olsaydı…" Sesi kısacık titredi. "Bugün burada ayakta duran biri olmazdım."
Sözlerini bitirdiğinde, daha fazla duramayacağını hissetti. İçindeki ağırlıkla baş etmek için dönüp gitmek istedi. Bir adım attı.
"Dur."
Yusuf’un sesi, arkasından sert ama net bir şekilde geldi. Asaf olduğu yerde kaldı.
"Kardeşimin gözünden," dedi Yusuf, kelimeleri özellikle vurgulayarak, "tek bir damla yaş daha inerse…" Kısa bir duraksama oldu. "İşte o zaman seni affetmem. Kardeşliğimiz de, dostluğumuz da orada biter."
Asaf başını yavaşça çevirdi. Bir an, Yusuf’un sözlerinin tam olarak nereye vardığını kavrayamadı. Yüzündeki ifade donuktu; sanki duyduklarını tartıyor, yanlış anlayıp anlamadığını kontrol ediyordu.
Yusuf bakışlarını ondan kaçırmadan devam etti:
"Bundan sonra hep Ela'nın yanında olacaksın... Onu üzmeyecek, hep koruyup kollayacaksın."
Bu sözlerle birlikte Asaf’ın yüzündeki gerginlik yavaş yavaş çözüldü. Biraz önce omuzlarına çöken ağırlık, yerini derin bir rahatlamaya bıraktı. Dudaklarının kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı; ardından o gülümseme, uzun zamandır içinde tuttuğu bir nefes gibi yüzüne yayıldı.
Yusuf, her şeyi unutmuş değildi. Kırgınlığı hâlâ oradaydı. Ama bu kırgınlık, Asaf’ı kardeşinden uzak tutma isteğinden doğmuyordu. Nasıl ki Asaf, Ela’dan söz ederken sesine ve bakışlarına sinen o saf aşkı fark etmişse, bunun karşılığının Ela’da da birebir olduğunu görmüştü.
Dün gece Ela’yla konuşurken buna bizzat şahit olmuştu; Asaf’ın adını her andığında gözlerinin nasıl ışıldadığını, sesinin nasıl yumuşadığını fark etmişti. Kardeşinin kalbi çoktan bir yere bağlanmıştı. Yusuf bunu inkâr edemezdi. Ve belki de en çok içini rahatlatan şey de buydu.
Her ne kadar başta bu durumu kabullenmek istemese de, içinin bir köşesinde sessiz bir sevinç filizlenmişti. Çünkü kardeşi, hiç tanımadığı ya da güvenemeyeceği birine gönül vermemişti. Günün birinde Ela'nın aşık olacağını, gönlüne birinin düşeceğini elbet biliyordu; ve o kişinin Asaf olması, bir yerde Ela adına içini rahatlatmıştı. Çünkü Asaf’ın nasıl biri olduğunu biliyordu; Ela’yı her şeyden koruyacağını, onu mutlu etmek için kendinden bile vazgeçebileceğini. Bu düşünce, Yusuf’un içindeki kızgınlığı, kırgınlığı bir nebze de olsun dindirmişti.
Asaf, daha fazla düşünemedi. Aralarındaki mesafeyi birkaç adımda kapattı ve Yusuf’a sarıldı. Kollarını sıktı; sanki bu sarılmayla, kaybetmekten korktuğu her şeyi yerinde tutmak ister gibiydi. Yusuf ilk anda şaşırsa da, birkaç saniye sonra gülümseyip karşılık verdi; gülümsemesi kısa, ama samimiydi.
"Tamam, tamam, hadi," diyerek Asaf'ı kendinden ayırdı. Yüzündeki gülümsemeyi hemen silip ciddi ifadesini yeniden takındı.
Asaf geri çekilirken yüzündeki gülümseme hâlâ yerli yerindeydi; hatta biraz daha da büyümüştü. Yusuf'un bu durumu hemen kabul etmesini beklememişti. Karşı çıkmayacağını biliyordu ama bu kadar çabuk onay vereceğini düşünmemişti. İçinde hafif bir şaşkınlık ve rahatlama karışımı dolaşıyordu.
"Ha," diyerek elini kaldırdı Yusuf, dostunu uyarır gibi. "Bir süre benim bulunduğum ortamda kardeşime yaklaşmayacaksın!"
Asaf’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. Bir an duraksadı; gözlerinin önüne Ela’nın birkaç saat içinde buraya geleceği sahne geldi. Kalbi istemsizce hızlandı. Nasıl yani? Ona yaklaşamayacak, onunla konuşamayacak mıydı? Derin bir nefes aldı, ama yüzünde hâlâ sakladığı bir tebessüm vardı; sınırların varlığı, duygularını bastıramayacağı gerçeğini değiştiremiyordu.
Birkaç saat sessizce geçti. Dışarıda sabahın serinliği hafif bir sıcaklığa dönüşmüş, kafe açılışa neredeyse hazır hâle gelmişti. Küçük detaylar bir kez daha kontrol edilmiş, çalışanlar eksik kalan işleri tamamlamak için son kez etrafta dolaşıyordu. İçeride kahve kokusu havayı dolduruyor, camlardan süzülen gün ışığı mekâna canlılık katıyordu.
Açılış için davetliler artık yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Herkes yerini alırken, misafirler için hazırlanan ikramlar masalara bırakılıyor; sohbetler, kahkahalar ve hafif bir müzik uğultusu ortama yayılıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Selim, kolundaki saate bir kez daha baktıktan sonra telefonu eline alıp bahçeye yöneldi. Hilal hâlâ gelmemişti. Bu kafe onun için bir sürprizdi; bu yüzden Hilal’i buraya getirme işini Ela ve Defne’ye bırakmıştı. Ancak Ela, son anda küçük bir işi çıktığını söylemiş, hemen halledip geleceğini belirtmişti.
Fakat işi düşündüğü gibi hemen hallolmamıştı.
Defne’yle telefonda konuştuğu sırada Asaf da kulağında telefonla yanına geldi. Yüzündeki ifade, her zamanki sakinliğinin biraz dışındaydı.
"Geldiler mi?" diye sordu. Ela telefonuna cevap vermediği için içini kemiren hafif bir telaş vardı.
Selim telefonu kapatırken başını salladı. "Defne abla ile konuştum. Hilal’le birlikte geliyorlar. Birkaç dakikaya burada olurlar."
Bu sözlerle birlikte Asaf’ın kaşları farkında olmadan çatıldı. "Ela da onlarla gelmiyor mu?" dedi. Sesindeki endişeyi saklayamamıştı.
Selim, 'Öyleydi,' der gibi başını yana eğdi. "Evet ama Ela küçük bir işi çıktığını söyledi. İşini halledip hemen gelecekmiş."
Henüz cümlesini tamamlamıştı ki, bahçe girişinde bir araba belirdi. Defne’nin arabasıydı. Araç durur durmaz, hemen arkasında bir araba daha yanaştı.
Asaf, arabadan inen kişiyi görünce istemsizce duraksadı. Bu… dayısının arabasıydı.
Kaşları hafifçe çatıldı. Dayısı bu açılışa davetli değildi. Aklına ilk gelen ihtimali hemen eledi; annesi çağırmış olamazdı. Bu, Selim’in Hilal için aile arasında yaptığı küçük ve özel bir sürprizdi.
Şaşkınlığı daha dinmeden, dayısı arka kapıyı açtı. Önce bagajdan katlanmış akülü sandalyeyi çıkardı, birkaç pratik hareketle açtı. Ardından tekrar arabanın yanına dönüp büyük bir dikkatle eğildi. Nehir’i, sanki en ufak bir sarsıntı bile ona zarar verecekmiş gibi, kollarının arasına aldı. Ve ardından Nehir’i yavaşça akülü sandalyeye oturttu. Nehir’in elleri kolçaklara tutunurken yüzünde hem çekingen hem de ilk kez dışarı çıkmanın verdiği bir heyecan vardı.
Tam o anda Ela arabadan indi. Gözleri ilk olarak Nehir’e takıldı. Yavaş ve temkinli adımlarla yanlarına geldi, hafif eğilip Nehir’in dizlerinin üzerindeki örtüyü düzeltti, ardından elini onun elinin üzerine koydu.
Asaf’ın nefesi bir anlığına kesildi. Nehir’i ilk defa hastane dışında, evden çıkmış hâlde görüyordu. Ve onu buraya getiren kişinin kim olduğu apaçık ortadaydı.
Ela’nın “küçük işi” buydu.
İçindeki telaş yerini derin bir şaşkınlığa ve tarif edemediği bir duyguya bıraktı. Ela yine kimsenin kolay kolay başaramadığını yapmış, Nehir’i hayatın biraz daha içine çekmişti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.94k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |