
Keyifli okumalar 💓
Ela'dan...
Bu gün yorucu bir gün olmuştu benim için; ama yorucu olduğu kadar da güzel geçmişti. Sabahın telaşı, gün boyu süren koşturmaca, bir an bile durmadan akan duygular... Hepsi üst üste binmişti. Yine de içimde bir yorgunluktan çok, tatlı bir doluluk vardı.
Bugün çok şey olmuştu. Hayaller gerçeğe dönüşmüştü; uzun süredir sadece aklın bir köşesinde duran ihtimaller, korkulara rağmen atılan adımlarla ete kemiğe bürünmüştü. Nehir'in cesareti, Hilal'in gözlerinde yeniden parlayan o tanıdık ışık... Her biri günün içine ayrı ayrı iz bırakmıştı. Bazıları yüksek sesle, herkesin görebileceği kadar belirgindi; bazılarıysa sessizce, fark edilmeden ama çok daha derine işleyerek yerini almıştı. Bugün yaşananların hiçbiri geçip gidecek gibi değildi.
Beni mutlu eden başka bir şey daha vardı: sevdiğim adamın gözlerinde yakaladığım o parıltı. Nehir'i ilk kez kafenin önünde gördüğünde yüzünden geçen duygu, tek bir kelimeye bile dökülmeden içime işlemişti. Ama asıl o an... Nehir'in ameliyatı kabul ettiğini duyduğu an... Asaf'ın nefesini tuttuğunu, ardından sanki kalbiyle birlikte rahatladığını gördüğüm o birkaç saniye vardı ya; işte onlar her şeye bedeldi. O bakışta umut vardı, korku vardı, belirsizlik vardı. Ama en çok da vazgeçmemiş olmanın, pes etmemiş olmanın sessiz sevinci vardı.
Herkes yavaş yavaş dağılırken kafenin içi sakinleşmişti. Masalar birer birer boşalmış, sandalyeler yerlerine çekilmiş, gün boyu taşan sesler usulca susmuştu. Ortam dinginleşirken ben de içimdeki gürültünün azaldığını hissediyordum. İçimde kalan şey karmaşa değildi; aksine, sessizlikte biriken o huzurdu. Bugün, sadece güzel anların değil; cesaretin, sabrın ve sevmenin de günüydü. Ve ben, bütün yorgunluğuma rağmen, bu günü kalbimin en sakin, en güvenli yerine koymuştum.
Şimdi bahçede oturuyordum. Önümdeki küçük masada kahvemden ince ince duman yükseliyordu. Akşam serinliği omuzlarıma hafifçe dokunuyor, günün sıcaklığını usulca alıp götürüyordu. İçeriden, mutfağın toparlanma sesleri geliyordu; Hilal'le Selim hâlâ içerdeydi. Arada bir kahkahaları duyuluyor, sonra yine sessizlik çöküyordu. O sesler bile huzur vericiydi; her şey yerli yerindeydi.
Asaf ise yaklaşık yarım saat önce Nehir'i eve bırakmak için çıkmıştı. Nehir'in dayısı ve yengesi aramızdan erken ayrılmak zorunda kalmışlardı. Nehir'i de götürmek istemişlerdi ama Asaf, onu kendisinin bırakacağını söyleyerek günün sonuna kadar bizimle kalmasını sağlamıştı. O an ona bir kez daha hayran kalmıştım; çünkü bazen birini yanında tutmak, en büyük iyilikti.
Onları kapının önünde uğurlarken içimde garip bir sakinlik vardı. Nehir'in yüzündeki yorgun ama umutlu ifade gözümün önünden gitmiyordu. Asaf'ın arabaya binerken dönüp bana attığı o kısa bakış... O bir saniyelik duruş, o sessiz teşekkür, o derin bağ... İçimde en derin yere işlenmişti.
Kahvemden küçük bir yudum aldım. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, bahçedeki ışıklar birer birer yanıyordu. Gün aslında henüz bitmiş sayılmazdı. Daha eve gidip üzerimi değiştirecek, ardından Yusuf abi için kız istemeye gidecektik. Düşününce gülümsedim; bir güne bu kadar duygu, bu kadar heyecan nasıl sığmıştı?
Bugün bittiğinde, arkamızda gerçekten dolu dolu yaşanmış bir gün bırakmış olacaktık. Yorucu ama anlamlı, telaşlı ama umutlu... Tam da hatırlamak isteyeceğim türden bir gün.
Kahvemden bir yudum daha almıştım ki arkamda tanıdık bir sessizlik hissettim. Ayak sesini duymadan önce kalbim tanıdı onu; kokusundan...
Gelen Asaf'tı.
Hiç konuşmadan, yavaşça arkamdan yaklaştı. Eğildi. Kolları omuzlarımdan aşağı inip karnımda birleştiğinde içimdeki bütün yorgunluk sanki bir düğmeye basılmış gibi sustu. Sırtımı göğsüne yasladım. Başını omzuma bıraktı. Nefesi boynuma değdiğinde gözlerim kendiliğinden kapandı. O temas, gün boyu taşıdığım görünmez yükleri tek tek omuzlarımdan indiriyordu.
"Ne zaman geldin?" diye fısıldadım; sesim, onun sessizliğine karışacak kadar yumuşaktı.
"Biraz önce," dedi kısık bir sesle. Parmaklarım onun kollarının üzerine gitti. Ellerini tuttum. İç içe geçirdim. Kalbimin atışı yavaşladı. Gün boyu olmam gerekenden çok daha fazla ayakta kalmıştım; bedenim sızlıyordu ama onun kollarının arasına girince, o yorgunluk yavaş yavaş dağıldı.
Yanağımı hafifçe yanağına sürdüm. Sakallarının hafif sertliği tenime değince içimde yumuşak, tuhaf bir kıpırtı yayıldı.
"Ne... Nehir nasıldı?" diye sordum. Giderken yorgun olduğunu söylemişti. İnsanların arasına karışmak onu zorlamıştı; gözlerindeki o ince gerilimi fark etmiştim. Bu gayet normaldi... Ama yine de içimde minik bir endişe kıpırdanıyordu.
"İyiydi," dedi, kafasını kaldırıp yüzünü saçlarıma gömdü bu sefer. Derin bir nefes aldı. "Bugünkü yaptıklarından sonra sana bir kez daha âşık oldum, Ela göz," dedi usulca. Kalbim o cümlede durup yeniden atmaya başladı; her kelimesi içimi titretmişti.
Gülümsedim, gözlerim hâlâ kapalıyken. "Ben bir şey yapmadım ki... Olması gereken ne varsa o oldu sadece." Elimi bırakmadan yanıma gelip oturdu. Kolunu omuzuma atarken beni kendine biraz daha çekti; ben de hiç düşünmeden başımı göğsüne yasladım. Nefesini hissetmek... O yakınlığı içimde büyütmek... Sanki günün bütün yorgunluğunu yavaş yavaş dağılmıştı. Az önce bedenimde dolaşan sızı, zihnimdeki dağınıklık... Hepsi sustu. Geriye sadece onun kalp atışları kaldı. Düzenli, sakin, huzurlu.
Parmakları saçlarımın arasında yavaş yavaş dolaşmaya başladığında göz kapaklarım biraz daha ağırlaştı. Mayıştığımı hissediyordum. Birazdan kalkıp eve geçmem gerekiyordu; hazırlanacak ve Dua'lara geçecektik daha. Ama şu an... Asaf'ın göğsünden hiç kalkasım yoktu.
"Biraz daha saçlarımla oynamaya devam edersen kollarının arasında uyuyakalacağım, haberin olsun," dedim mırıldanarak.
Göğsü hafifçe sarsıldı; güldüğünü hissettim. "Uyuyabilirsin güzel gözlüm," dedi yumuşak bir sesle. "Bu kollar bundan sonra senin emrine amade."
İçtenlikle gülümsedim. Tam kafamı kaldırıp yüzüne bakmak istemiştim ki Selim enişteyle Hilal içerden çıkıyordu. Refleksle biraz geri çekilmek istedim. İçimde hâlâ o eski çekingenlik vardı; Selim enişte ilişkimizi bilse de onun yanında Asaf'a bu kadar yakın olmak tuhaf bir utangaçlık yaratıyordu bende. O da benim için Mert abiyle Yusuf abi gibiydi. Yanlarında hâlâ "uslu durmam" gerektiğini hisseden küçük bir yanım vardı.
Fakat Asaf beni bırakmadı.
"Bıraksana..." dedim dişlerimin arasından, belli belirsiz. Kolu omzumda daha da sıkılaştı. Bilerek yapıyordu. Selim enişteden çekindiğimi biliyordu ve tam da bu yüzden inatla beni bırakmıyordu.
Yalandan kaşlarımı çatıp ona baktım. O bakışımı görünce nihayet geri çekilmeme izin verdi. Ama elimi bırakmadı. Parmaklarımız hâlâ birbirine kenetlenmişti; görünür bir mesafe koymuştu belki ama bağımızı çözmemişti.
Hilal yanımıza geldiğinde gözleri pırıl pırıldı. Bana alttan alta gülümsüyordu. Yüzümün kızardığını hissedebiliyordum; o bakışın içinde hem şefkat hem hafif bir takılma vardı. Beni en iyi tanıyanlardan biriydi. Utandığımı da, mutlu olduğumu da tek bakışta anlıyordu.
"Biz çıkıyoruz artık, siz kapatırsınız burayı," dedi Selim enişte Asaf'a bakarak.
Asaf kafasını 'tamam' anlamında sallayacakken değneğime tutunup ayağa kalktım. Hareketim refleks gibiydi ama o benden daha hızlı davrandı; anında doğruldu, eli hâlâ elimin içindeydi. Dengesiz kalmayayım diye bir adım gerimde durduğunu hissettim.
"Biz de kalkacaktık şimdi," dedim kolumdaki saate bakarak. "Daha eve geçip hazırlanmam gerek."
Sesim sakin çıkmıştı ama içimde günün ikinci yarısının telaşı kıpırdanmaya başlamıştı. Henüz bitmemiş bir günün eşiğindeydik.
Selim eniştenin bakışları bir an ikimizin üzerinde gezindi. Uzun uzun değil... Ama anlamlı. Ardından başını hafifçe sallayıp Hilal'in elini tuttu. Arabaların olduğu yere doğru birlikte yürüdük. Akşam serinliği yavaş yavaş çöküyordu.
"Akşam tekrar görüşürüz mavişim," dedim, daha arabaya binmeden önce. İçimde hafif bir heyecan vardı; bu akşam sıradan bir akşam değildi.
Hilal kapıyı açmak üzereyken dönüp bana baktı.
"Biz akşam gelmiyormuşuz canım," dedi sakin bir sesle. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Ne demek gelmiyormuşuz?
Bu Yusuf abinin en özel günüydü. Evet, gerçeği biz biliyorduk; bu evlilik kağıt üzerinde bir evlilik olabilirdi belki. Ama dışarıdan bakan herkes için bu gerçekti. Böyle bir günde en yakınlarının yanında olmaması... İçime sinmedi.
"Ne demek gelmiyormuşuz?" diye sordum, bu sefer bakışlarımı Selim enişteye çevirdim.
"Yusuf kalabalık gitmek istemedi Ela," dedi. Cümle kısa ve netti. Bir anlık sessizlik oldu. İlk anda anlam veremediğim o eksiklik hissi yerini başka bir şeye bıraktı. Yusuf abi... Tabii ki. Herkesin heyecanına kapılmak yerine Dua'nın ne hissedeceğini düşünmüştü. O ortamda onlarca gözün üzerinde olmasının onu gereceğini düşünmüştü.
Benim yüreği güzel abim ya...
"Anladım," dedim sonunda.
Kısa bir vedalaşmadan sonra herkes arabasına yöneldi. Ben değneğime tutunup dikkatlice yerleştim koltuğa. Asaf her zamanki gibi kapıyı kapatmadan önce bir an bana bakıp gülümsedi.
Ardından kendi tarafına geçti, kontağı çevirdi. Motorun sesi akşamın dinginliğine karıştı.
Yola çıktığımızda trafik hafifti. Sokak lambaları tek tek yanıyor, camdan içeri turuncu bir ışık süzülüyordu.
Arabanın içini garip bir sessizlik kaplamıştı.
Bu rahatsız edici bir sessizlik değildi. Ama alıştığımız türden de değildi. Normalde Asaf direksiyona geçince ya hafif bir müzik açar ya da bana takılıp beni konuşturmaya, güldürmeye çalışırdı. Şimdi ise garip bir sessizlik sarmıştı arabanın içini. Lastiklerin asfaltla temas eden o düzenli uğultusu... ve aramızda dolaşan düşünceler vardı.
Göz ucuyla ona baktım. Çenesi hafif sıkılıydı. Bir eli direksiyonda, diğeri vitesin yanında duruyordu. Bakışları yoldaydı ama zihni orada değil gibiydi. Düşünceli görünüyordu.
"Asaf..." dedim. Sesimi duyar duymaz bakışlarını kısa bir anlığına yoldan alıp bana çevirdi. O bakışta ölçüp tartan bir ifade vardı. "Ne oldu? Düşüncelisin."
"Yok bir şey..." dedi önce. Sonra kısa bir an duraksadı. "Aklım babamdaydı."
"Baban mı?" Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Murat amca açılış boyunca iyiydi. Hatta keyfi yerindeydi. "Bir sorun mu var? Murat amca iyi mi?"
Sesimdeki tedirginliği fark etmiş olacak ki hemen başını iki yana salladı. "Babam iyi. Bir şeyi yok," dedi sakin bir tonla. "Sadece sabah konuştuklarımız aklıma geldi."
Merak etsem de sormadım. Onların arasındaki bir konuşmaydı. Belki de işle ilgiliydi. Başımı hafifçe sallayıp önüme döndüm. Camdan süzülen ışık yüzüme vuruyordu.
Tam gözlerimi kapatacakken Asaf yeniden konuştu.
"Babaannem babama beni evlendirmek istediğini söylemiş."
Sanki biri içimde görünmez bir ipi çekti. Yutkundum. Babaannem onu daha önce benimle evlendirmek istediğini söylemişti. Fakat olaylar farklı geliştiği için bu fikrinden vazgeçip benim bu sefer Yılmaz ile olmamı istemişti. Onu tatlı bir dille reddedip kalbimin dolu olduğunu söylemiştim. Babaannem sessiz kalınca artık beni de Asaf'ı da Yılmaz'ı da rahat bırakacağını düşünmüştüm.
Babaanne... Kalbimdekinin Asaf olduğunu bilmeden onu başkasıyla mı evlendirmek istiyorsun?
"Öyle mi?" dedim kısa bir sessizlikten sonra. Sesimin titrememesi için çabaladım. "Peki sen ne dedin?" Midemin tam ortasına küçük, soğuk bir ağırlık oturmuştu. Asaf'ın babaanneme ne kadar değer verdiğini, onu kırmamak için neleri göze alacağını her seferinde Defne abladan, Naz'dan, Selim enişteden, Yusuf abiden duyuyordum.
Asaf'ın sevgisinden şüphem yoktu. Beni sevdiğini biliyordum. Ama babaannemi incitmeden bunu nasıl reddedecekti?
Asaf bu kez bana daha uzun baktı. O bakışta bir şey vardı; çözemediğim, beni huzursuz eden bir şey. "Ne diyeyim?" dedi sakince. "Kısmet dedim."
"Kısmet mi?" Kelime dudaklarımdan istemsizce döküldü. "Kısmet..." diye tekrar ettim. Kaşlarım çatılmıştı. İçimdeki düğüm büyüyordu.
Kafasını salladı. Ardından gülümseyip bakışlarını yola çevirdi.
"Ne demek istiyorsun? Yani babaannemin istediği kızla evlenmeyi kabul mü edeceksin?"
Bir şey demedi, sadece söylediklerime güldü. Neden güldüğünü de anlamıyordum. Aslında vereceği cevap çok basitti: 'Hayır,' diyecekti, o kadar.
"Asaf, sana bir şey sordum!" dedim hâlâ sessizliğini korurken.
Bana baktı. Elini çenesine götürüp sakallarıyla oynadı birkaç saniye. "Yani..." dedi yavaşça. "Azize Sultan'ın sözünün üstüne söz söylemek kolay değil. Üstelik beni evlendirmek istediği-"
Sözünü bitirmesine izin vermedim.
"Kenara çek arabayı!" Sesim bu kez kontrolsüzce yükseldi.
"Ne?"
"Sana kenara çek dedim!"
Arabayı çekmedi. Sürmeye devam etti. Gözüm onu görmüyor, kulaklarım onu duymuyordu. İçimde bir şey yanıyordu. Düşünmeden, refleksle elimi kapıya götürüp kolu çektim.
Kapı aralandığı anda Asaf refleksle bana uzandı. Kolumdan sertçe tutup beni kendine doğru çekti. Aynı anda frene bastı ve arabayı hızla kenara aldı.
"Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı. O da artık sakin değildi. Bu yaptığım onu korkutmuştu.
Nefesim düzensizdi. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Ben mi ne yapıyorum?" dedim titreyen bir sesle. "Asıl sen ne yapıyorsun?"
"Nasıl böyle düşüncesizce bir şey yaparsın? Ya sana bir şey olsaydı?" dedi hızlı nefeslerinin arasından.
Parmakları hâlâ kolumdaydı.
Kolumu sertçe geri çektim ve kapıyı tamamen açtım. Allah'tan değneğim yanımdaydı; arka koltuğa uzanmama gerek kalmadan arabadan indim. Akşamın serinliği yüzüme çarptı o an. Yol ıssızdı. Sokak lambalarının solgun ışığı asfaltın üzerine düşüyor, etrafı neredeyse boş gösteriyordu. Ne geçen başka bir araba vardı ne de bir insan sesi.
"Ela, saçmalama," dedi Asaf arkamdan. Sesi hâlâ sertti ama altındaki telaşı duyabiliyordum.
Onu duymuyordum. Ya da duymak istemiyordum.
Tam o sırada uzaktan bir far ışığı belirdi. Sarı tepe lambasını görünce içimde inatçı bir kararlılık kabardı. Elimi kaldırdım. Taksi, sanki beni bekliyormuş gibi yavaşladı ve tam önümde durdu.
Asaf birkaç adımda yanıma geldi. "Ela..."
Onu görmezden geldim. Taksinin kapısını açtım. Binmek üzereydim ki Asaf kapıyı tutup sertçe kapattı. Kapı tok bir sesle yeniden yerine oturdu.
Başımı kaldırıp ona öfkeyle baktım. Bana bakmak yerine kolumdan tutup beni bir adım geri çekti ve şoföre doğru eğildi. "Kusura bakma abi, yanlış anlama oldu,"
"Ben-" diye araya girmeye çalıştım ama taksici çoktan omuz silkmiş, gaza basmıştı. Aracın arka lambaları birkaç saniye içinde uzaklaşıp karanlığa karıştı.
Yol yine bomboş kaldı.
"Sen kafayı mı yedin?" dedim öfkeyle. "Neden taksiyi gönderiyorsun?"
"Bu hâlde hiçbir yere gitmiyorsun," dedi dişlerinin arasından. "Öfkelisin şu an. Düzgün düşünmüyorsun."
"Karar verme benim yerime!" diye bağırdım. Sesim boş yolda yankılandı. Derin bir nefes alıp parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim. "Az önce ne dediğinin farkındasın değil mi sen? Ya sen 'kısmet' dedin! Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Bu, babaannemin söylediği kızla evlenmeyi kabul etmek demek..."
Bir an göz göze geldik. Aramızda birkaç adım vardı ama gerilim o mesafeyi fazlasıyla dolduruyordu.
"Evet, kabul ettim," dedi birkaç saniye sonra, gözlerimin içine baka baka. O an kan beynime sıçradı. Kulaklarım uğuldadı. Gözlerim doldu; dünyayı net göremeyecek kadar.
Aramızda bir adım kalacak şekilde önünde durdum. "Kabul ettin..." diye fısıldadım. Sesim kırılmıştı. Dolan gözlerimden bir damla yaş süzülüp yanağımdan aşağı indi. "Peki ben?" Tek elimle göğsünden ittim. "Madem başkasıyla evlenecektin, neden beni aşkına inandırdın? Ben seni-"
Cümlem yarım kaldı. Bir anda kolumdan tutup beni kendine çekti. Dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Bir an donup kaldım öyle. Ne yaptığını anlamam birkaç saniyemi almıştı. Gözlerim istemsizce açıldı; şaşkınlıkla ona baktım. Kalbim bir an boşluğa düşmüş gibi olmuştu. Sonra... o temasın sıcaklığı bütün bedenime yayıldı. Nefesim karıştı, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Öfkemle kalbim çarpışıyordu. Onu itmem gerektiğini biliyordum ama içimdeki başka bir parça o anı durdurmak istemiyordu.
Birkaç saniye sonra aklım geri gelmiş gibi ellerimi göğsüne koyup kendimi geri çekmeye çalıştım. Ama bırakmadı. Bir eli belime kaydı. Parmakları sırtımın alt kısmında kenetlendi; beni kendine doğru çekip aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Sanki kaçabileceğim tek boşluğu bile bırakmak istemiyordu.
Öpüşü öyle derindi ki, göğsüne vurmak istedim ama vuruşlarım zayıftı. Öfkem hâlâ oradaydı; kalbim ise ihanete uğramış gibi çarpıyordu. Başımı hafifçe yana çevirip teması kestim. "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni..." dedim aramızda kalan küçücük boşlukta.
"Hayır," dedi kısık ama net bir sesle. Eli belimde daha da sıkıydı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Kalbi göğsüme değiyor, her atışı içimde yankılanıyordu. "Ben sadece..." diye fısıldadı bu kez, dudakları yanağıma değecek kadar yakınken. "Sevgilimi öpüyorum... Sevdiğim kadını öpüyorum... İleride karım olacak kadını öpüyorum..."
Çırpınmaya çalışan kollarım o an durdu. Sözleri, içimdeki fırtınayı bir anlığına susturdu. Başımı çevirip tekrar yüzüne baktım. Gözlerinde az önceki inat yoktu; yerini tuhaf bir ciddiyet almıştı.
Ne demekti bu şimdi?
"Ama sen biraz önce..." dedim, devamını getiremedim. Çünkü korkum hâlâ yerli yerindeydi. Bir yanlış anlamaya daha dayanacak gücü kendimde bulamıyordum.
"Evet," dedi Asaf. Konuşurken nefesi yüzüme değiyordu. Elini kaldırıp yanağımı avuçladı. "Evlenmeyi kabul ettiğimi söyledim. Çünkü o kız sendin," diyerek başparmağıyla az önce süzülen yaşın izini sildi. "Babaannemin benim için seçtiği kız sensin, Ela," dedi daha yavaş, her kelimenin altını çizer gibi. Bir an nefes almayı unutmuştum.
Kalbimdeki düğümün çözülmediğini ama yavaş yavaş gevşediğini hissettim. Canım acımıştı. Canımı acıtan şey, onun başkasını kabul edebilme ihtimaliydi. O ihtimali bir anlığına gerçek sanmıştım.
"Sen bana yine oyun oynadın, öyle mi?" dedim, ne olduğunu yeni yeni kavrarken. Elimdeki değnek parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. O an fark bile etmedim. Bu kez iki elimi birden göğsüne koyup tüm gücümle ittim. Bir adım geri kaydı. Ama onu dengesizce ittiğim için asıl benim dengem bozuldu; geriye doğru savruldum. Refleksle belime sarıldı. Beni düşmeden önce yakaladı. Eli yine belimdeydi ama bu kez tutuşunda panik vardı.
"Hayır, güzelim," dedi nefes nefese. "Oyun falan yoktu. Ben 'babaannem istiyor' dediğimde senin anlayacağını düşünmüştüm. Daha önce de bizi evlendirmek istediğini söylemişti, hatırlıyorsun."
Hatırlıyordum.
"Tamam, sen anlamayınca birazcık oynamış olabilirim," diye devam etti. "O da sadece nasıl bir tepki vereceğini merak ettiğimdendi. Üzüldüğünü görünce hemen söylemek istedim ama sen araba hareket hâlindeyken kapıyı açtın."
O an hiçbir şey düşünmemiştim. Gerçekten düşünmemiştim. Tek istediğim o arabadan inmekti. Ondan uzaklaşmak. O kelimeden uzaklaşmak.
"Ben..." dedim. Kelimeler boğazıma düğümleniyordu. "Ben... yine benden vazgeçtin sandım." Öyle bir ihtimal bile yüreğimi yakmaya yetmişti. Bir anlığına bile olsa gözünde ikinci plana düşmek... dayanılmazdı.
Asaf'ın eli o an yanağıma kaydı. Baş parmağıyla yanağımı yavaşça okşadı. Gözlerini yüzümde gezdirirken bakışlarında şaşkınlık değil, sarsılmış bir kararlılık vardı. Sanki söylediğim şey bir ihtimal dahilinde bile olamazmış gibi.
"Senden vazgeçmek mi?" dedi alçak bir sesle. "Sence öyle bir şey mümkün olabilir mi?"
Omuz silktim. İçimdeki o küçük, korkak parça hâlâ temkinliydi. Ama kalbim, onun ağzından çıkacak cevaba tutunmaya hazırdı.
"Ben," dedi derin bir nefes alarak, "benim için imkânsız olduğunu düşündüğüm zamanlarda bile senden bir an olsun vazgeçmedim. Sen şimdi bana bu kadar yakınken... bana böyle bakarken mi vazgeçeceğim, Ela göz?"
Sesindeki o yumuşaklık, o sahipleniş... içimdeki düğümü biraz daha gevşetti. Gözlerim bu kez korkuyla değil, rahatlamayla doldu. Sanki içimde sıkışıp kalan nefes nihayet yerini bulmuştu.
Asaf gözlerimden süzülen yaşları tekrar sildi. Başını eğdi. Dudakları dudaklarıma yaklaşırken gözlerini kapattı. Tam o anda başımı hafifçe yana çevirdim. Öpmesine izin vermedim. Çünkü affetmeye yaklaşmış olsam da, kırıldığımı unutmuş değildim. Ve bunu bilmesini istiyordum.
"Sana şu an çok kızgınım. Şimdilik konuşmak istemiyorum," dedim, kaşlarımı kızgın olduğumu belirtmek istercesine çatarken. Elimi göğsüne koyup kendimden biraz uzaklaştırdım. "Değneğimi verir misin?" Bakışlarımı başka tarafa çevirdim. Ona hiç bakmadım. Değnek biraz öteme yuvarlandığı için alamıyordum.
Eğilip değneğimi aldı fakat değneği uzatmak yerine elini uzattı. "Ben sana en güvenli değnek olurum, gülüm," dediğinde yüzüne ters bir bakış attım.
"İstemez." Elini itip değneğimi aldım. "Bu aralar pek güven vermiyorsun," dedim, gözlerimi hafif kısarak. Yanından geçip arabaya doğru ilerledim. Tam elimi kapıyı açmak için uzatmıştım ki Asaf benden önce davranıp kapıyı açtı.
Arabaya binip kemerimi taktım. Birkaç saniye sonra Asaf da yerine geçip arabayı çalıştırdı. Bana baktı ama kafamı cama yaslayıp yolu izlemeye başladım.
Arabada ağır bir sessizlik oluşmaya başlamıştı o an.
Eve varmamıza yaklaşık on beş dakika kadar vardı. Asaf'ın yanındayken böyle suskun kalmak, konuşamamak hiç güzel değildi. Ona hâlâ kızgındım, evet. Ama bu kızgınlık içimde kalamıyordu. Sanki yaz güneşinde yavaş yavaş eriyen bir kar parçası gibi, her saniye biraz daha çözülüyordu. Üstelik kafama takılan, ona sormak istediğim birkaç şey de vardı.
Bakışlarımı çevirip ona baktım. Sonra hemen geri çevirdim. Hemen affedip konuşmak istediğimi sansın istemiyordum. Kendimi tutamayıp bir kez daha baktım. Direksiyona odaklanmıştı. Sonra tekrar yola çevirdim bakışlarımı.
İstemsizce tırnaklarımla oynamaya başladım.
"Asaf," dedim sonunda, kendimi daha fazla tutamayarak. Bakışlarını kısa bir an yoldan alıp bana çevirdi. Yüzünde, küskünlüğümü uzun süre sürdüremeyeceğimi anlayan bir gülümseme vardı.
Ki bu düşüncesinde de haksız sayılmazdı. Ben istesem de artık ona uzun süre küs kalamıyordum.
"Sana kızgınlığım geçti sanma," dedim yine de, gururumu toparlamaya çalışarak. "Ama sana sormak istediğim bir şey var."
Kafasını, 'sor' der gibi hafifçe salladı. Gözleri kısa bir anlığına yoldan kopup bana değdi, sonra yeniden direksiyona döndü. Bakışlarında ne soracağımı merak eden bir ifade vardı.
Boğazımda biriken düğümü dağıtmak istercesine hafifçe temizledim. Bu soruyu kafamda defalarca kurmuş, defalarca silmiştim. Sormamaya karar verdiğim her an, içimde başka bir yerden yeniden yükselmişti. Şimdi ise kelimeler dudaklarıma kadar gelmişken geri tutmak istememiştim.
Başımı biraz ona doğru çevirdim. "Eğer..." dedim. Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı. Bir saniye duraksadım, sonra cümlemi tamamladım. "Eğer babaannem benimle değil de başka biriyle evlenmeni isteseydi... ne yapardın?" Onun, konu ne olursa olsun babaannemin sözünü kolay kolay çiğneyemeyeceğini biliyordum. Bu yüzden böyle bir durum olsaydı ne yapacağını gerçekten merak ediyordum.
Asaf cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. Gözleri yolda olsa da o an düşünceli bir hale büründüğünü hissedebiliyordum.
Neyi düşünüyordu?
Direksiyonu tutan parmakları hafifçe sıkıldı, sonra tekrar gevşedi. "Ben," dedi sonunda sakin bir sesle, "nasıl ki babaannemin sözünün üstüne söz söyleyemiyorsam..." Cümlesinin ortasında bana kısa bir bakış attı. "...babaannem de benim kabul edemeyeceğim bir şeyi benden istemezdi." Sözleri arabanın içinde ağır ağır yayıldı."Babaannem beni herkesten iyi tanır," diye devam etti kısa bir süre sonra. "Benim neye razı olup olmayacağımı da bilir. Eğer seninle bir hayatı paylaşamayacağımı düşünseydi... emin ol, babama böyle bir şeyi söylemezdi bile." Başını biraz bana çevirdi. Bu kez bakışları daha netti. Bu sözleri söylerken gözlerindeki ciddiyet beni bir an sessiz bıraktı. İçimdeki o adını koyamadığım şey, sanki yavaş yavaş çözülmeye başladı.
Biraz sonra Asaf'ın elini elimin üzerinde hissettim. Parmaklarını parmaklarıma geçirdi. Elimi kaldırıp dudaklarına götürdü ve hafifçe öptü.
Kalbim o küçük hareketle yine yerinden oynadı sanki.
"Ben aslında babaannemin neden bizi evlendirmek istediğini biliyorum," dedim kısa bir sessizliğin ardından. "Yani... tahmin edebiliyorum."
Asaf bakışlarını yoldan ayırmadan beni dinlemeye devam ediyordu.
"Babaannemin bizim birbirimizi sevdiğimizden haberi olduğunu sanmıyorum," diye ekledim. "Çünkü bunu daha önce de istemişti, biliyorsun."
Parmaklarımı onun elinin içinde biraz daha sıkı tuttum. "O sadece..." dedim, kelimeleri seçerken yavaşlayarak, "beni sana emanet etmek istiyor."
Bu cümleyi söylerken içimde garip bir sıcaklık oluştu. Babaannemin durumumdan dolayı beni en güvendiği kişiye emanet etmek istediğini hissedebiliyordum. "Beni..." diye devam ettim kısık bir sesle, "beni en güvende olacağım yere bırakmak istiyor. Ve o yerin sen olduğunu düşünüyor."
Sözlerimin ardından arabada kısa bir sessizlik oluştu. Motorun düzenli uğultusu ve yolun ritmi dışında hiçbir ses yoktu.
"Biliyor musun," dedim bir süre sonra, gözlerimi tekrar yola çevirerek, "bazen onun bana bakışlarını yakalıyorum. Öyle uzun uzun bakıyor. Sanki içinden bir şeyleri tartıyormuş gibi... Sonra seni izliyor." Dudaklarımda küçük, düşünceli bir gülümseme belirdi. "Sanki 'Bu çocuk ona iyi bakar' diye kendini ikna ediyormuş gibi."
Başımı hafifçe çevirip Asaf'a baktığımda yüzündeki gülümsemeyi gördüm. Ona baktığımı hissedince eli elimin üzerinde hafifçe kıpırdadı. Parmakları benimkilerin arasına biraz daha yerleşti.
"Seni öyle güzel seveceğim ki..." dedi aşk dolu bir sesle. "Babaannem güvenip beni seçtiği için asla pişman olmayacak." Elimi kaldırıp tekrar dudaklarına götürdü ve hafifçe öptü. Kalbim o küçük hareketle yine hızlandı.
"Aslında," dedim birkaç saniye sonra, "benim merak ettiğim başka bir şey daha var."
Kaşını hafifçe kaldırdı ama bakışlarını yoldan ayırmadı. "Ne?" dedi kısa bir merakla.
"Eğer birbirimizi sevmeseydik... ve senin kalbinde de kimse olmasaydı... yine de kabul eder miydin?" dedim. Hiç sevmediği birini, sırf babaannemin isteği üzerine kabul eder miydi merak etmiştim.
"Evet," dedi hiç düşünmeden. Tereddüt bile etmemişti. Bu cevabı kesinlikle beklemiyordum.
"Nasıl yani?" dedim yönümü ona doğru tamamen çevirerek. "Hiç sevmeden kabul mü edecektin?"
Bakışlarını yoldan alıp bana çevirdi ve başını evet anlamında salladı.
Ama neden?
Bir insan sevmediği biriyle neden evlenmek ister ki? Bu, bir günü değil, bir ayı değil, bir ömrü paylaşmak demekti. İnsan bir ömrü sevmediği biriyle yan yana nasıl geçirirdi?
Bunu düşünürken aklıma Meyra geldi birden. O, bir ömrü sevmediği bir adamla nasıl geçirecekti? Üstelik sevdiği adamla aynı çatı altındayken...
İçimde kısa, ağır bir sessizlik oluştu.
"Çünkü babaannemin benim için her zaman en iyisini isteyeceğini biliyorum," dedi düşüncelerimi bölerek. Başımı biraz yana eğdim. Mantığını anlamaya çalışıyordum ama kalbim hâlâ o cevaba tam ikna olmuş değildi.
"Evet ama..." dedim tereddütle. "Yine de..." deyip sustum. Ne diyeceğimi bilemiyordum o an.
"Sen etmez miydin?" diye sordu, benim tereddütte kaldığımı görünce.
Elimi çeneme götürüp düşünmeden edemedim. Gerçekten eder miydim? Kalbimde kimse yoksa... ve sırf babaannemin güvenip güzel bir hayat kuracağımı düşündüğü için böyle bir şeye evet diyebilir miydim?
Bilmiyorum... Hele ilk tanıştığım Asaf ile...
Aklıma gelen düşünceyle gülümseyerek kafamı kaldırıp ona baktım. "Babaannem ilk geldiğim zamanlarda söyleseydi böyle bir şey–"
Sözümün devamını getirmeden Asaf'ın bakışları beni buldu. Elim hâlâ parmakları arasındaydı. Bana 'Eee?' der gibi bakan bir ifade attı. Ne söyleyeceğimi biliyordu. Onun bu tavrıyla yüzümdeki gülümseme biraz daha büyüdü.
"Kesinlikle cevabım hayır olurdu," dedim istifimi bozmadan.
Kaşlarından biri hafifçe kalktı. "Hayır derken… hayırlı olan, yani sevap anlamındaki hayırdan mı bahsediyorsun?" dedi gayet ciddi bir ses tonuyla.
Başta ne dediğini anlamadım. Bir saniye sonra yaptığı şakayı kavrayınca gülmeden edemedim.
"Yok," dedim hâlâ gülerken, "o reddeden hayırdan bahsediyorum." Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Biliyorsun, başta hiç anlaşamıyorduk. Sürekli tartışıyor, birbirimize ters düşüyorduk." Bir an durup ona baktım. "Daha doğrusu…" dedim gözlerimi kısarak, "sen bana sürekli ters yapıyordun."
Asaf’ın dudaklarının kenarında tanıdık bir gülümseme belirdi. "Ben mi?" dedi sanki çok şaşırmış gibi.
"Evet, sen!" dedim hemen. "Sürekli benimle uğraşıyor, beni sinir ediyor, her fırsatta sabrımı zorluyordun." Bir an durdum. Sonra istemeden yumuşayan bir sesle ekledim: "Ama şunu itiraf etmeliyim ki... seninle olan her şey benim için çok değerli ve bazı kısımlar hariç çok güzeldi."
Sözlerim bittiğinde Asaf bir an sessiz kaldı. Dudaklarının kenarındaki o hafif gülümseme bu kez daha farklıydı; sanki söylediklerimi ciddiyetle içine almış gibiydi.
"Demek bazı kısımlar hariç," dedi hafifçe gülerek. "Onları da zamanla telafi ederiz artık." Elimi tuttuğu parmakları biraz daha sıkıldı. O küçük hareket bile içimi ısıtmaya yetmişti.
Tam o sırada araba yavaşladı. Konuşmanın içinde o kadar kaybolmuştum ki etrafıma bakma gereği bile duymamıştım. Araba tamamen durduğunda başımı kaldırıp camdan dışarı baktım.
Bir anlık şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Geldik mi?" dedim istemsizce.
Asaf kısa bir gülümsemeyle bana baktı. "Evet," dedi sakin bir sesle. "Sen hatıralara dalmışken biz çoktan geldik, sevgilim."
O kadar konuşmaya dalmıştım ki yolun ne ara bittiğini gerçekten fark etmemiştim.
Kemerimi çözerken ona döndüm. "İçeri gelecek misin?" diye sordum.
"Yok güzelim, ben direkt eve geçeceğim," dedi.
Kapısını açıp arabadan indi. Ardından her zamanki gibi hemen benim tarafıma dolandı. Kapıyı açarken önce değneğimi aldı, sonra da inmem için elini uzattı.
Elinden tutup dikkatli bir şekilde arabadan indim.
Tam başımı kaldırdığım anda annemi kapı eşiğinde bizi izlerken gördüm. Omuzunu kapıya yaslamıştı. Kollarını göğsünde birleştirmiş, sessizce bize bakıyordu. Yüzünde saklamaya bile çalışmadığı bir gülümseme vardı. O bakış… hem meraklı hem de içten içe memnun bir bakıştı. Sanki uzun zamandır görmek istediği bir sahneyi izliyormuş gibiydi.
Asaf bana doğru eğilip yanağımdan öpmek üzereyken elimi hafifçe kaldırıp onu durdurdum ve başımla annemi işaret ettim.
Asaf başını çevirip annemi gördüğü anda refleksle bir iki adım geri çekildi. Bir anda ne yapacağını bilemeyen bir hâle büründü. Az önce arabada kendinden emin konuşan adam gitmiş, yerine biraz mahcup bir genç gelmiş gibiydi. Elini önce ensesine götürdü, sonra cebine soktu. Ayakta duruşu bile değişmişti.
Annemin bakışlarının altında sanki nereye koyacağını bilemediği bir heyecan yaşıyordu.
Annem kapıdan ayrılıp bize doğru birkaç adım attı.
"Çocuklar, hoş geldiniz," dedi sıcak bir sesle. Ben gülümserken Asaf da kendini toparlayıp başını hafifçe eğdi.
"Hoş bulduk, yenge," dedi.
Annem beni göğsüne çekerken bakışları hâlâ Asaf’ın üzerindeydi. Onu dikkatle süzüyordu.
"Ben artık gideyim yenge," dedi Asaf hafif bir gülümsemeyle. Annemin onu dikkatle incelediğini görünce daha da telaş yapmıştı. Sanki ne yapacağını tam bilemeyen bir çekingenlik vardı üzerinde. Bir an elini cebine attı, sonra çıkarıp arabasının anahtarını çevirdi. Vedalaşırken bana bakıp küçük bir baş selamı verdi, ardından arabasına binip yavaşça uzaklaştı.
Annem onun arabanın içine yerleşirkenki o telaşlı hâlini, direksiyona geçerken bile kısa kısa bize bakışını fark etmişti. Araba bahçeden çıkana kadar gözleri onun üzerindeydi. Sonra dudaklarının kenarında kocaman bir gülümseme belirdi.
"Seni böyle mutlu görmek o kadar güzel ki…" dedi yumuşak bir sesle. "Sen hep böyle gül olur mu benim güzel kızım?" Omzunu bana doğru eğip kolunu sırtıma doladı. Beni yanına çekip birlikte kapıya doğru yürütürken başımı omzuna yasladım.
Annem, benim üzgün olduğum zamanlarda neye üzüldüğümü anladığı gibi, mutluyken de neye mutlu olduğumu biliyordu. Ben saklamaya çalışsam bile bakışlarımdan, gülüşümden anlamıştı. O yüzden az önce yüzüme bakarken gülümsediğinde, içimdeki mutluluğun sebebini çoktan çözdüğünü biliyordum.
İçeri girdiğimizde babamlar hazır bir şekilde salonda bekliyorlardı. Evde o tanıdık hazırlık havası vardı. Herkes sanki biraz daha özenli, biraz daha heyecanlıydı. Bu akşam isteme olduğu için akşam yemeğini erken yediklerini söylemişti annem. Beni birkaç kez aradıklarını ama telefonuma cevap vermediğimi de eklemişti.
Telefonu fark etmemiştim bile. Asaf’la konuşurken zamanın nasıl geçtiğini gerçekten anlamamıştım.
Annem benim önce bir şeyler yememi, sonra da odaya çıkıp hazırlanmamı istemişti. Ama birazdan çıkacağımız için yemek yemeyi sonraya bırakmaya karar vermiştim. Şimdi sofraya oturursam hem oyalanırdım hem de hazırlanmaya vakit kalmazdı.
Çok acıkırsam Dua’larda bir şeyler atıştırırdım. Hem Dua’nın çay ve kahvenin yanına mutlaka tatlı bir şeyler hazırladığını düşünüyordum.
Babamlara kısaca görünüp hemen odama çıktım. Salondaki hazırlık havası yukarıya kadar hissediliyordu ama ben önce hazırlanıp aşağı inmek istiyordum. Kapıyı kapatınca odamdaki o tanıdık sessizlik beni karşıladı. Önce üzerimi değiştirdim. Aynanın karşısına geçtiğimde kendimi bir süre inceleyerek baktım. Saçımı yeniden yapmayı ve makyajımı tazelemeye gerek duymadım. Sadece rujumu tazeledim. Dudaklarıma hafifçe dokundurup aynaya tekrar baktım. Yüzümde hâlâ az önce kapının önünde yaşananların sıcaklığı vardı. Gülümsemem sanki kendiliğinden yerleşmişti.
"Bence tam olmuş," diye mırıldandım kendi kendime. Sonra aklıma bilekliğim geldi. Çekmeceyi açıp içinden Asaf’ın bana aldığı bilekliği çıkardım. Işığa tuttuğumda zincirin üzerindeki küçük taşlar parladı. Parmaklarımın arasında çevirirken istemsizce gülümsedim. Bunu bana verdiği an aklıma geldi.
Bileğime takmak için uğraştım. Ama tek elle kilidini kapatmak düşündüğümden çok daha zordu. Birkaç kez denedim. Zincir parmaklarımın arasından kaydı, kanca yine kapanmadı. Biraz daha dikkatli olmaya çalıştım. Bileğimi sabitleyip ucu yakalamaya çalıştım ama yine beceremedim. Bilekliği elimde tutup aynadaki yansımama baktım. Bu kadar küçük bir şeyin bile bazen ne kadar zor olabildiğini hatırlatan o tanıdık his içimde kısa bir an dolaştı. Sonra omuz silktim. Bu küçük şey için canımı sıkmayacaktım.
Yerimden yavaşça kalkıp kapıya yöneldim. Yusuf abiden takmasını isteyecektim. Salona girerken onu görmemiştim zaten… Annem odasında olduğunu söylemişti.
Yusuf abinin odasının önüne geldiğimde kapıyı yavaşça iki kez tıkladım. İçeriden ses gelmeyince belki aşağı inmiştir diye düşündüm ve kapıyı hafifçe araladım. Yusuf abi odasındaydı. Yatağın kenarında oturmuştu. Omuzları biraz düşüktü. Elindeki fotoğrafa öyle dalmıştı ki kapıyı tıkladığımı duymamış olmalıydı.
İçeri girip kapıyı ardımdan sessizce kapattım. Yusuf abinin bakışları hâlâ parmaklarının arasındaki fotoğraftaydı. Yanına oturduğumda gözlerim fotoğrafı buldu. Daha önce gördüğüm bir sima değildi ama Yusuf abinin bakışlarından… dolan gözlerinden onun kim olduğunu anlamam zor olmamıştı.
Esra’ydı.
Bakışlarım bir süre fotoğrafta kaldı. Yusuf abinin bu kadar sevdiği, ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ kalbinde böyle canlı duran kadının nasıl biri olduğunu hep merak etmiştim. Daha önce görmek istemiştim ama Yusuf abiye kıyamadığım için bunu hiç dile getirmemiştim.
Esra çok güzel bir kadındı.
Yemyeşil gözleri vardı; insanın baktığında bir an durup kalacağı türden derin bir yeşil. Uzun, koyu renk saçları omuzlarından aşağı dalga dalga dökülüyordu. Fotoğrafta gülüyordu… ama o gülüşte sadece güzellik değil, sıcaklık da vardı. Sanki fotoğrafa değil de gerçekten karşında duran birine bakıyormuş gibi bir canlılık hissi veriyordu.
Fotoğrafa bakarken içimde tuhaf bir duygu oluştu. Bir insanın hayatında bu kadar derin bir iz bırakabilmek… herhalde gerçekten çok özel bir şeydi.
"Çok güzelmiş…" Kelimeler istemsizce döküldü dudaklarımdan. Başımı kaldırıp Yusuf abiye baktım. Yüzünde acı bir gülümseme belirmişti.
"Evet," dedi derin bir iç çektikten sonra. "Ama onun güzelliği sadece yüzünde değildi ki… Yüreği daha da güzeldi." Parmakları fotoğrafın kenarında yavaşça gezindi. Sanki o küçük kâğıt parçası onu yıllar öncesine götürüyordu. "İnsanlara öyle bir bakardı ki…" dedi kısık bir sesle devam ederken. "Kim üzgün, kim kırgın… hemen anlardı. Kimseyi kırmaya kıyamazdı."
Sesindeki o ince sızı içimi burktu. Bir süre hiçbir şey söylemedim. Yanında otururken onun hâlâ taşıdığı o ağır özlemi hissedebiliyordum. Yıllar geçmişti ama bazı yaralar zamanla küçülse bile tamamen kapanmıyordu.
Yavaşça elimi kolunun üzerine koydum.
"Onu hâlâ böyle seviyor olman çok güzel bir şey," dedim yumuşak bir sesle.
Yusuf abi başını hafifçe eğdi. Gözleri hâlâ fotoğraftaydı. "Bazen düşünüyorum," dedi kısık bir sesle. "Belki de insan bir kez sever… Sonrası sadece o sevginin hatırasıyla yaşamak olur."
Sözleri odanın içinde ağır bir sessizlik bıraktı.
Bir süre fotoğrafa baktım. Sonra tekrar Yusuf abiye döndüm. "Bence o seni böyle görseydi üzülürdü," dedim nazikçe. "Onu unutmanı istemezdi, evet… ama yalnız kalmanı da istemezdi."
Yusuf abi ilk kez başını kaldırıp bana baktı. "Ela sanki bu yaptığım ona ihanetmiş gibi hissediyorum."
Kafamı iki yana salladım. "Abicim bu ihanet değil," dedim kolunu sıvazlayarak. "İhanet unutmak olurdu. Sen onu unutmadın ki, hem de onca sene geçmesine rağmen… Hâlâ onu sevgiyle hatırlıyorsun."
Yusuf abi gözlerini yeniden fotoğrafa indirdi. Parmakları fotoğrafın köşesinde bir an durdu. Sanki o küçük kâğıt parçasını bıraktığı anda Esra’yı da kaybedecekmiş gibi tutuyordu.
"İnsan…" dedi kısık bir sesle. "Birine verdiği yeri kimseye veremiyor. Bunu istese bile yapamıyor."
Sözleri odanın içinde ağır ağır yayıldı.
Bir süre sessiz kaldım. Onu anlamaya çalışıyordum. Belki de gerçekten bazı insanlar kalbin içinde silinmeyen bir iz bırakıyordu. Ama yine de…
"Belki de mesele aynı yeri vermek değildir be abi," dedim düşünceli bir şekilde. "Kalpte yeni bir yer açmaktır." Yusuf abi başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde yorgun ama dikkatli bir ifade vardı. "İnsan kalbinde bir kişiye yer açınca, diğerleri için yer kalmaz sanıyor olabilir," diye devam ettim. "Ama kalp öyle bir şey değil. Sevgi bölünmez ki... Çoğalır."
Sözlerimden sonra kısa bir sessizlik oldu.
Yusuf abi derin bir nefes aldı. Sonra fotoğrafa son bir kez baktı. Bakışlarında hâlâ özlem vardı ama bu sefer yanında başka bir şey daha duruyordu… belki kabullenmeye benzeyen bir şey. Fotoğrafı yavaşça komodinin üzerine bıraktı. Parmakları bir an çerçevenin kenarında durdu, sonra geri çekildi. Kendini toparlayıp bana döndü. Gözleri elimde tuttuğum bilekliğe kayınca, o sormadan ben konuştum.
"Aslında senden bunu koluma takmanı istemek için gelmiştim," dedim. "Kendi başıma takamadım." Bilekliği uzattım. Sessizce aldı, bileğimi nazikçe tutup dikkatle taktı. İşini bitirdiğinde parmakları bir an bileğimde kaldı. Sonra beni kendine çekip başımın üstünden öptü. O kısa temasla içimde bir şey yumuşadı. Geri çekildiğinde yüzüne baktım; gözlerindeki ifade eskisinden daha sakindi.
"Teşekkür ederim," dedim sessizce. Bilekliğe baktım, sonra tekrar ona. Yusuf abi hafifçe başını sallayıp gülümsedi. Bir süre konuşmadı.
"Ben…" diye başladı bir süre sonra, sonra nefesini yavaşça verdi. "Hep bir kardeşim olsun istemiştim, biliyorsun." Gözlerim istemsizce yumuşadı. Biliyordum. "Yıllarca eksikliğini hissettim," dedi. "Ama şimdi sen varsın. O eksikliğimi varlığınla doldurdun güzelim."
Ne diyeceğimi bilemeden sadece dinledim.
Bakışları bana sabitlendi. "İyi ki geldin Ela," dedi bu kez daha net.
İçimde ince bir sızıyla karışık bir sıcaklık yayıldı. Hafifçe gülümsedim. "Biraz daha böyle konuşursan ağlarım ama," dedim dolan gözlerimi silerek.
Tam o anda kapı tıklandı. Yusuf abi hemen kendini toparladı. "Gir," dedi.
Kapı aralandı. "Yusuf bey, Metin beyler aşağıda sizleri bekliyorlar," dedi Sıla.
Yusuf abi başıyla onaylayıp ayağa kalktı. Beni de yanında kaldırdı. Kolunu omzuma atıp beni kendine çekti; birlikte aşağı indik.
Babamlar kapıda hazır bir şekilde bekliyordu indiğimizde. Babamın gözleri ikimize kaydı; önce bana, sonra abime baktı. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Yusuf abinin Esra’dan sonra böyle bir karar alması onu mutlu etmişti. Onların gözünde abim, kendine, hayatına ve kalbine bir şans daha veriyordu.
“Çıkalım artık, geç oldu,” dedi babam, gözlerini bizden çekerek.
Annem, babam ve babaannem aynı arabaya binerken ben de abimin arabasına yöneldim. Arabaya binip değneğimi arka koltuğa bırakırken gözüm bir an koltukta duran çiçekle çikolata kutusuna takıldı.
Kapıyı kapatıp kemerimi taktım. Yusuf abi de yerine geçti, arabayı çalıştırdı. Motorun sesi dışında içeride başka hiçbir şey yoktu.
Yola çıktık.
Yusuf abi hiç konuşmuyordu. Elleri direksiyonda sakindi ama yüzündeki ifade daha içine dönüktü. Ben de sessizliğini bozmadım. Söylenecek bir şey varmış gibi hissedip de söylememek değildi bu; daha çok, o sessizliğin daha doğru gelmesiydi.
Camdan dışarı baktım. Sokaklar yavaş yavaş geride kalırken, arabanın içindeki o ağır ama huzurlu sessizlik bize eşlik etti. Dua’ların evine varana kadar hiç konuşmadık.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.94k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |