
Oy ve bol yorum bekliyoruz. Ne kadar çok yorum gelirse yeni bölüm o kadar erken gelir.
Sevgi ile dostça kalın 🥰🥰😘😘
Keyifli okumalar 💞
Oda sessizdi.
Yaman Ali'nin kulaklarında yalnızca kendi kalbinin düzensiz atışı yankılanıyordu. Az önce bağıran, öfkeyle hareket eden beden ona ait değilmiş gibi geliyordu şimdi. Zaman, birkaç dakika öncesinde takılı kalmıştı sanki. Meyra'nın gözleri hâlâ kapalıydı. Yüzü solgundu; nefesi belli belirsizdi. Başının kenarından süzülen kan, halının üzerine ince bir çizgi bırakmıştı. Yaman Ali öylece kalakalmıştı. Ne yapması gerektiğini biliyordu ama bedenini harekete geçirmek zor geliyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş, titreyen elleriyle Meyra'nın yüzüne dokunuyordu.
"Meyra..." dedi yine, bu kez daha çaresiz. Meyra'dan yine cevap gelmeyince içindeki panik daha da büyüdü. Kalbinin atışı kulaklarında uğulduyor, düşünceleri birbirine çarpıyordu. Ellerini yavaşça Meyra'nın sırtının altına soktu; sanki en ufak bir hareketinde onu daha da incitecekmiş gibi temkinliydi. Dikkatle kucakladı ve ardından odadan hızlı adımlarla çıktı.
Konağın kapısından dışarı adım attığında gece serinliği yüzüne çarptı. Bu serinlik onu kendine getirmedi; aksine içindeki yangını daha da körükledi. Arabaya ulaştığında elleri hâlâ titriyordu. Kapıyı sertçe açtı, Meyra'yı arka koltuğa büyük bir özenle yatırdı. Başını hafifçe yana çevirdi, ceketiyle kanın aktığı yeri bastırmaya çalıştı. Ardından hızla direksiyon başına geçti. Kontağı çevirdiği anda motorun sesi yükseldi ama içindeki paniği bastırmaya yetmedi. Gaza yüklendi; farların aydınlattığı yol, önünde uzayıp gidiyordu.
Yol boyunca gözleri bir Meyra'ya, bir yola gidip geldi. Aynadan onun hareketsiz yüzünü her gördüğünde boğazı düğümleniyor, göğsüne ağır bir suçluluk çöküyordu.
"Dayan..." dedi kısık bir sesle. "Ne olur dayan."
Hastanenin ışıkları göründüğünde kalbi daha da hızlandı. Arabayı neredeyse savururcasına durdurdu. Kapıyı açtığı gibi arka koltuğa yöneldi, Meyra'yı yeniden kucakladı. Bu kez aceleyle ama hâlâ dikkatliydi.
"Yardım edin!" diye seslendi içeri girer girmez. "Lütfen yardım edin!"
Hemşireler ve bir doktor hızla yanlarına geldi. Meyra'yı sedyeye alırlarken Yaman Ali geri çekilmek zorunda kaldı. Ellerine baktı; parmaklarında hâlâ Meyra'nın kanı vardı. O an dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu.
Hemşireler Meyra'yı sedyeyle koridorun sonuna doğru hızla götürürken Yaman Ali yerinde kalakaldı. Ayakları onu taşımıyordu sanki. Beyaz ışıklar gözünü alıyor, etraftaki sesler boğuk bir uğultuya dönüşüyordu. Sedyenin tekerlekleri zeminde kaybolduğunda, arkasında yalnızca ağır bir sessizlik kaldı.
Yaman Ali ilk defa korkuyu iliklerine kadar hissediyordu. Meyra'yı kaybetmenin korkusu...
Duvara yaslandı. Soğuk fayans sırtından içeri işledi ama fark etmedi bile. Gözleri kapalıydı; zihninde tek bir görüntü dönüp duruyordu: Meyra'nın kapalı gözleri, yüzündeki solgunluk, saçlarına bulaşan kan... Ellerini yumruk yaptı. Parmakları hâlâ kızıl izlerle kaplıydı. Ne kadar ovuştursa da çıkmayacak gibiydi. O kan, yalnızca ellerinde değil, içine de bulaşmıştı sanki.
Zaman, hastane koridorlarında Yaman Ali için bambaşka akıyordu artık. Saatler ilerliyor, ama hiçbir şey değişmiyordu. Ne bir hemşire kapıdan çıkıyor, ne de bir doktor görünüyordu. Her an kapı açılacak diye bir gözü sürekli kapıdaydı.
Ellerini, birbirine karışmış saçlarının arasından geçirip derin bir nefes aldı. Göğsündeki sıkışma geçmiyordu. Meyra’dan bir haber gelmedikçe, beklemenin ağırlığı omuzlarına çöküyor, düşüncelerini karartıyordu.
"Yaman!"
Hakan’ın telaşlı sesi bir anda koridoru doldurdu. Kardeşinin gecenin bir yarısı araması onu korkutmuştu. Yüreğine düşen korkuyla apar topar hastaneye gelmişti. Nefes nefese yanına koştu.
"İyi misin?" dedi, ardından Yaman Ali’yi baştan aşağı süzdü. Bakışları, kana bulanmış ellerinde takılı kaldı. Yüzü bir anda ciddileşti. "Ne oldu? Ne bu hâlin?"
Yaman Ali yavaşça bakışlarını kaldırıp abisine baktı. Dudakları titredi, kelimeler boğazında düğümlendi. "Abi… Meyra…" diyebildi sadece. Sonra bakışlarını yere indirip başını ellerinin arasına aldı; omuzları çöktü, sanki bütün yük bir anda sırtına binmişti.
"Ne oldu Meyra’ya?" diye sordu Hakan, sesi bu kez daha sertti. Yaman Ali sessiz kaldı. Bu sessizlik, koridorun soğukluğunda ağırlaştı. "Oğlum konuşsana!" dedi Hakan, sabrı tükenerek. "Ne oldu Meyra’ya?!"
Yaman Ali başını kaldırmadan, dişlerini sıktı. İçinde biriken öfke bu kez kendisine yönelmişti.
"Allah kahretsin… Hepsi benim yüzümden," dedi boğuk bir sesle. Ardından yüzünü duvara döndü, yumruk yaptığı elini tüm gücüyle duvara geçirdi.
Hakan tam konuşacak, kardeşini kolundan tutup kendine getirecekti ki kapı açıldı. Beyaz önlüklü doktor koridora çıktı.
"Hasta yakını siz misiniz?" diye sordu doktor.
Hakan bir adım öne çıktı ama Yaman Ali ondan önce davrandı. Hızla doktorun yanına gidip tam önünde durdu.
"Nasıl?" dedi nefes nefese. "İyi mi?"
Doktor kısa bir an duraksadı ve ardından, "Başına aldığı darbe sert,"dedi. "Şu an bilinci kapalı. Düşmeye bağlı olarak beyin kanaması riski var. Tetkikleri yaptık, şu an gözetim altında. İlk yirmi dört saat çok önemli."
Bu cümle, Yaman Ali’nin göğsüne ağır bir taş gibi oturdu. Bir an dengesini kaybedip abisinin koluna tutunacak oldu. "Risk… ne demek?" diye fısıldadı, sesi neredeyse çıkmıyordu.
"Her ihtimale karşı hazır olmanız gerekiyor," dedi doktor, yumuşatmaya çalışsa da netti. "Şimdilik bekleyeceğiz."
Doktor uzaklaşırken Yaman Ali olduğu yerde kaldı. Gözleri kapalı, başı öne düşmüştü. Omuzları çökmüş, nefesi düzensizdi; ayakta duracak hâli kalmamıştı. Hakan durumu fark edince hemen kardeşinin kolundan tuttu. "Gel," dedi alçak bir sesle. Yaman Ali direnemedi. Adımlarını sürükleyerek duvar kenarındaki sandalyeye oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Parmakları titriyordu.
Uzun bir sessizlik çöktü koridorun soğuk duvarlarına. Hakan, kardeşinin yanında sessizce oturuyordu; bakışları Yaman Ali’nin ellerine takılı kalmış, titreyen parmakların arasındaki çaresizliği izliyordu. Koridorun soğuk ışıkları, üzerlerine daha da ağır bir gölge gibi düşüyordu. Kafasında türlü türlü düşünceler dönüp duruyordu. Meyra nasıl bu hâle gelmişti?
"Artık ne olduğunu anlatacak mısın?" diye sordu, sessizliği bölerek. Doktor, Meyra'nın kafasına sert bir darbe aldığını söylemişti... Yaman Ali'nin, Meyra'ya zarar verecek bir şey yapabileceğini düşünmüyordu ama bir ihtimal diye düşünmekten de kendini alıkoyamıyordu... O ihtimalin olmamasını diliyordu içten içe.
Yaman Ali, bakışları yerde, olanları sessizce anlatmaya başladı abisine; tartışmalarından tut, Meyra'nın düşüp başını çarptığı ana kadar... Hakan, kardeşini sözlerinin sonuna kadar sessizce dinlemişti.
"Kendini suçlama artık..."dedi Hakan, kısa bir sessizlikten sonra. Elini omuzuna koyup sıvazladı. "Kazayla olmuş, senin suçun değil." Kısa bir an duraksadı. "Ama şimdi bizimkilere haber vermemiz lazım."
Yaman Ali, Hakan'ın son sözüyle başını ellerinin arasından çekip bakışlarını abisine çevirdi. "Ne diyeceğim ki ben onlara? Babam, 'kızıma ne yaptın?' diye sorarsa, ona ne cevap vereceğim, abi?"dedi, yüzüne oturan acı gülümsemesiyle.
"Biliyorum çok zor ama biraz önce doktoru duydun... O yüzden evdekilere haber vermemiz gerekiyor, en azından babamın bilmesi lazım,"dedi Hakan.
Yaman Ali, ağır ağır başını salladı. Söyleyecek sözü kalmamıştı. Yeniden sessizliğine gömüldü; bakışları yere çakılı, elleri dizlerinde kilitli kaldı.
Hakan, kardeşinin bu hâlini bir süre daha izledikten sonra ayağa kalktı. Babasına haber vermek için birkaç adım uzaklaştı. Yaman Ali, onun arkasından bile bakamadı. Koridorun ortasında, kendi pişmanlığının ağırlığıyla baş başa kalmıştı.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini fark etmedi. Hastane kapısından giren ayak sesleri, telaşlı nefesler birbirine karışıyordu. Bir süre sonra koridorun ucunda tanıdık yüzler belirdi. İlk önce babası göründü; yüzü sertti ama gözlerindeki endişe her şeyi ele veriyordu. Ardından Mehmet Ali Aslanbey ve Eşref Seyitoğlu... İkisinin de yüzü bembeyaz kesilmişti. Diğerleri de peşlerinden geliyordu.
Yaman Ali başını kaldırdığında, hepsi bir anda durmuştu. Bakışlar aynı noktada, onun üzerinde toplandı. Kimse konuşmadı. O an, koridorun sessizliği daha da ağırlaştı.
"Meyra… nasıl?" diye sordu Murat bey, sesi titreyerek.
Yaman Ali dudaklarını araladı ama kelimeler çıkmadı. Sadece başını eğdi. Bu küçük hareket, söylenmesi gereken her şeyin yerine geçmişti.
Babasının bakışları sertleşti. Yaman Ali’ye doğru birkaç adım attı. "Ne oldu?" dedi kısık ama baskın bir sesle.
Yaman Ali, yerinden kalkamadı. Göğsünde biriken suçluluk, ayaklarını yerden kesmişti sanki. Koridorun ortasında, ailesinin bakışları arasında, ilk kez bu kadar savunmasız kalmıştı.
Hakan, babasının kolundan nazik bir şekilde tutup kenara çekti. Yaman Ali olduğu yerde çökmüş gibiydi zaten; omuzları düşük, bakışları boşluğa sabitlenmişti. Babasının sert sözleriyle üzerine gitmesinden korkuyordu. Kardeşinin şu hâline bir yük daha binmesini istemiyordu.
"Meyra düşüp kafasını çarpmış." dedi Hakan, birkaç saniyenin ardından. Koridordaki birkaç baş aynı anda onlara döndü.
Bu cümle, aileyi sessizliğin içine çekti. Babaannesinin eli ağzına gitti, gözleri doldu. Bir adım geriye çekildi, duvara tutunmak zorunda kaldı. Babasının yüzü ise taş kesilmişti; çenesini sıktı, gözlerini bir noktaya kilitledi.
"Doktorlar riskten bahsediyor," diye devam etti Hakan, her kelimeyi tartarak. "Şu an beklemekten başka yapacak bir şey yok."
Bu kez sessizlik daha ağırdı. Koridorun floresan ışıkları altında kimse kıpırdamadı. Yaman Ali başını kaldırıp onlara bakamadı. Sanki herkesin gözü, kalbinin en suçlu yerine dikilmişti. Hakan, istemsizce dönüp kardeşine baktı. Yaman Ali hâlâ aynı yerdeydi; elleri dizlerinde kilitli, başı öne düşmüştü. İçinde kopan fırtına, dışarıdan yalnızca derin bir sessizlik olarak görünüyordu.
Ertesi sabah...
Gece yerini solgun bir sabaha bırakmıştı ama hastane koridorlarında hiçbir şey değişmemişti. Aynı keskin ışıklar, aynı soğuk duvarlar, aynı ağır sessizlik…
Dün geceden beri süren gergin bekleyiş, saatler geçtikçe azalmak yerine daha da büyümüştü. Uykusuzluk herkesin yüzüne çökmüş, zaman neredeyse durma noktasına gelmişti. Doktor, Meyra'nın bilincinin kapalı, riskin hâlâ devam ettiğini söylemişti.
Koridorda bekleyen herkes bu belirsizliğin içinde sıkışıp kalmıştı. Helin, duvarın dibine çökmüş, dizlerini karnına çekmişti. Gözleri kızarmış, bakışları donuktu; dudakları aralıksız, neredeyse duyulmayacak bir sesle dualar mırıldanıyordu. Arada bir başını kaldırıp kapıya bakıyor, sonra yeniden yere eğiliyordu. Murat Bey birkaç adım ötede ayakta duruyor, bir ileri bir geri yürüyordu. Sert durmaya çalışsa da omuzlarındaki gerginlik, yumruk yaptığı ellerinden okunuyordu; her dönüşünde kapıya bakıyor, her seferinde aynı sessizlikle karşılaşıyordu.
Melih ise koridorun diğer ucunda, herkesten uzakta duruyordu. Ne yanlarına yaklaşabiliyor ne de bulunduğu yerden ayrılabiliyordu. Yüzü solgundu, gözleri yorgun ve suçlulukla doluydu. Ellerini cebine sokmuş, bakışlarını yere sabitlemişti. Bazen başını kaldırıp Yaman Ali’nin oturduğu yöne bakıyor, sonra hemen kaçırıyordu gözlerini. İçinde söylemek isteyip söyleyemediği cümleler dolaşıyor, ama hiçbiri dudaklarına ulaşamıyordu.
Yaman Ali ise az önce Meyra’yı görebilmek için doktordan izin almıştı. Yanına gelen hemşireyle birlikte koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Koridor boyunca yürürken adımlarını sayar gibiydi; sanki bir an durursa, sahip olduğu o kırılgan cesaret de elinden kayıp gidecekti. Attığı her adımda kalbi biraz daha hızlandı, sanki kapıya yaklaştıkça nefesi kesiliyordu.
Kapının koluna uzandığında eli titredi. Kısa bir tereddütten sonra kapıyı yavaşça araladı. Odaya girer girmez gördüğü manzara, göğsüne sert bir darbe gibi çarptı. Meyra yatakta hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı. Göğsü hafifçe inip kalkıyordu ama o kadar sessizdi ki, Yaman Ali bir an nefes alıp almadığını kontrol etmek ister gibi yerinde kaldı. Ardından bir adım attı, sonra bir adım daha.
Yatağın kenarına geldiğinde dizleri titredi; yavaşça oturdu. Bakışları bir süre Meyra'nın yüzünde gezindi. Solgun teni, kapalı gözleri, başındaki bandaj… Her ayrıntı, dün geceyi yeniden ve yeniden önüne seriyordu. Elini uzatmak istedi ama durdu. Dokunmaya hakkı var mıydı, bilmiyordu. Parmakları havada asılı kaldı, sonra ağır ağır Meyra’nın eline indi. Elinin sıcaklığına karşılık Meyra’nın parmakları tepkisizdi. Bu sessizlik, Yaman Ali’nin göğsünü daha da sıkıştırdı.
"Özür dilerim," dedi fısıltıyla. Sesi çatallandı, kelimeler boğazına takıldı. "Böyle olsun istemedim…" Sanki duysa uyanacak, baksa affedecekmiş gibi eğildi biraz daha. Başını onun eline yaklaştırdı; alnını hafifçe parmaklarının üzerine değdirdi. İlk kez, bütün gücüyle ağlamak istedi ama kendini tuttu. Gözleri dolu doluydu.
"Keşke zamanı geri alabilseydim," diye devam etti, sesi neredeyse duyulmaz hâle gelmişti.
Cevap gelmedi. Oda yine aynı sessizliğe büründü.
Yaman Ali birkaç dakika daha Meyra’nın yanında kaldı. Zaman onun için akmıyor, yalnızca ağır ağır üzerine çöküyordu. Meyra’nın elini avucunda tutuyor, başucunda duran cihazların düzenli sesine kulak kabartıyordu. O ses, onun hâlâ hayatta olduğunun tek kanıtı gibiydi.
Sonunda, kalbinin daha fazla dayanamayacağını hissederek doğruldu. Elini yavaşça bırakmak zorunda kaldı. Eğildi; bu kez daha temkinli, daha mahcup bir hâlde. Meyra’nın elini yeniden tuttu, dudaklarını usulca parmaklarının üzerine değdirdi. Ardından derin bir nefes aldı. Ardına bakmadan, sessiz adımlarla geri çekildi.
********
Saat öğle sularını çoktan geçmişti. Hastane gündüzün rutin seslerine bürünmüş olsa da Meyra’nın odasının önünde zaman hâlâ ağırdı. Kapı her açıldığında başlar umutla kalkıyor, her kapandığında omuzlar biraz daha düşüyordu. Meyra’dan hâlâ bir tepki yoktu. Sessizliği, bekleyen herkesin içine çöken bir ağırlığa dönüşmüş; umutla korku, aynı anda nefes alıp vermeye başlamıştı.
Hakan, dün geceden beri Meyra’nın kapısının önünden bir saniye olsun ayrılmayan Yaman Ali’yi, uzun uğraşlar sonunda hava almak için bahçeye çıkarmayı başarmıştı.
Bahçenin serin havası yüzüne çarptığında Yaman Ali derin bir nefes aldı ama göğsündeki sıkışma yine de dağılmadı. Ceketinin cebinden sigarayı çıkarırken ellerinin titrediğini fark etti. Çakmağı birkaç kez çevirdi; alev nihayet tutuştuğunda sigaradan derin bir nefes çekti. Duman ciğerlerini yakarken, sanki içindeki suçluluğu da biraz olsun bastırmak ister gibiydi.
Bakışları boşluğa takılı kaldı. Meyra’nın solgun teni, yataktaki hareketsiz hali, başını saran bandaj... Hepsi zihninde yeniden canlanıyordu. Her nefeste pişmanlık biraz daha ağırlaşıyor, dumanla birlikte dışarı atamadığı bir düğüm gibi boğazına oturuyordu. Sigarayı dudaklarının arasında tutup başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. Güçlü durmaya alışmıştı ama ilk kez, kontrolünü kaybetmenin bedelinin bu kadar ağır olabileceğini iliklerine kadar hissediyordu.
Gözlerini açtığında sigara neredeyse bitmişti. Küller parmaklarının arasına düşmüş, farkında bile olmamıştı. Elindeki sigara izmaritini yere atıp ayağıyla ezdi. Ardından ardını dönüp hızla içeri yöneldi. Daha fazla dışarıda kalamazdı; Meyra içeride, bilinci kapalı yatarken burada durmak ona vicdansızlık gibi geliyordu.
Ancak birkaç adım atmıştı ki Hakan kolundan tuttu. "Dur," dedi sakin bir sesle. "Daha yeni çıktık zaten."
Yaman Ali başını kaldırıp abisine baktı. Gözlerinde sabırsızlıkla karışık bir çaresizlik vardı. "Ya bir şey olursa?" dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
Hakan kolunu bırakmadı. "Kötü düşünme hemen," dedi. "Bir gelişme olsa çağırırlar zaten."
Yaman Ali bir şey söylemedi. Dudaklarını sıkıp başını yana çevirdi. Hakan’ın kolunu bıraktığı yerde kaldı; itiraz edecek hâli yoktu. Cebinden bir sigara daha çıkardı. Sigarayı tutuşturup dumanı içine çektiğinde ciğerleri yandı ama o acı, içindekiyle kıyaslanamayacak kadar hafifti.
Başını kaldırdığında bakışları hastanenin camlarına takıldı. O camların ardında, Meyra bilinci kapalı yatıyordu. Sanki gözlerini diker, biraz daha bakarsa ona ulaşabilecekmiş gibi hissetti. Bahçenin serinliği omuzlarına çökerken, içindeki yangın bir an bile sönmüyordu.
Bir süre sonra ayak sesleri duyuldu. Yaman Ali başını kaldırdığında Murat Bey’i gördü. Geceden kalma yorgunluk yüzüne yerleşmişti; bakışları sert ama kırgındı. O bakış, Yaman Ali’nin göğsüne ağır bir yük gibi oturdu.
Murat Bey yanlarına yaklaştığı anda Yaman Ali refleksle elindeki yarılanmış sigarayı yere atıp ayağıyla söndürdü. Başını hafifçe öne eğdi; ne babasının gözlerine bakacak cesareti vardı ne de o an konuşabilecek gücü. Sigaranın dumanı dağılırken, bahçedeki hava bir anda daha ağırlaştı sanki.
"Baba, amcamlara haber vermemiz gerekmiyor mu?" dedi Hakan, Murat Bey yanlarına varır varmaz. Sesi sakin çıkıyordu ama kelimelerin altı gerginlikle doluydu. Babasını özellikle dışarı çağırmıştı; hem biraz hava alsın hem de bu meseleyi kalabalıktan uzakta konuşabilsinler diye. "Kızı ya… bilmesi gerekiyor."
Murat Bey derin bir nefes aldı. Bakışlarını hastanenin binasına çevirdi; camların ardında yatan kızının yerine koyduğu yeğenini düşünürken yüzündeki sertlik yerini ağır bir tereddüde bıraktı. "Onu ben de düşündüm," dedi yavaşça. "Ama bu kadar şeyden sonra, onlara bu haberi vermek ne kadar doğru olur, bilemiyorum."
Hakan bir adım yaklaştı. "Er ya da geç öğrenmeyecekler mi zaten?" dedi, sesini alçaltarak. "Baba, bizden duymaları daha iyi… Sonuçta bu bir kazaydı."
Murat Bey’in yüzünde derin bir çizgi belirdi. Omuzları bir an için daha da çöktü. "Biraz daha bekleyelim,"dedi sonunda. "Eğer durumunda bir değişiklik olmazsa mecbur haber vereceğiz."
Bu cümle, bahçedeki havayı daha da ağırlaştırdı. Yaman Ali, konuşulanları sessizce dinlemişti; her kelime, içinde yeni bir ağırlık bırakmıştı. ‘Mecbur’ kelimesi zihnine çakıldı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ama içindeki sıkışma geçmedi.
Beklemek… En zoruydu. Ne bir şey yapabiliyor ne de zamanı ileri alabiliyordu. Sadece, Meyra’nın kapalı gözlerinin açılacağı ana tutunuyordu.
Baba ve iki oğlu bir süre daha bahçede kalmış, serin hava yüzlerine vurdukça içlerindeki düğümü çözmeye çalışmışlardı. Ardından sessiz bir şekilde yeniden koridora geçtiler. Aynı kapının karşısında durmaya devam ettiler.
Bir süre sonra doktorun Meyra’yı yeniden kontrol etmek için odaya girdiğini gördüler. Kapı kapandığı an Yaman Ali’nin omuzları farkında olmadan gerildi. Dakikalar geçtikçe zaman uzadı, her saniye içindeki sabrı biraz daha aşındırdı. Gözlerini kapıdan ayıramıyordu.
Kapı açıldığında herkes aynı anda ayağa kalktı.
"Durumu nasıl?" diye hemen atıldı Yaman Ali, daha doktorun açıklama yapmasını beklemeden.
Doktor kısa bir an durdu. "Durumunda herhangi bir değişiklik," dedi üzgün bir ifadeyle. Doktorun sözleriyle herkesin yüzündeki ifade yeniden çöktü; omuzlar düştü, bakışlar yere kaydı.
Doktor, koridordaki kalabalığın üzerinde gözlerini gezdirip, "Koridorda kalabalık yapmanıza gerek yok," dedi. "Bir-iki kişi kalsa yeterli. Zaten beklemekten başka yapacak bir şey yok,"deyip ardından yanlarından ayrıldı.
Sessizlik hastane koridoruna ağır bir örtü gibi çökmüştü. Kalabalık gitmiş, geriye yalnızca Yaman Ali, Hakan ve Helin kalmıştı. Yaman Ali, başını öne eğmiş, elleri dizlerinde kilitlenmiş, gözleri neredeyse boşluğa bakıyordu. Zihninde yalnızca bir görüntü dönüp duruyordu: Meyra, yatakta hareketsiz, başını saran bandaj ve solgun yüzü. Her düşünce, her ihtimal onun içine bir taş gibi çarpıyor, nefesini kesiyordu.
Helin sessizce yanlarındaki koltukta oturmuş, ellerini birbirine kenetlemişti. Dudaklarından arada bir mırıldanan sessiz dualar, koridorun ağır havasında kayboluyordu. Hakan, iki kardeşi arasında dikilmiş, yüzünde endişe ile bekliyordu. Arada Yaman Ali’ye bakıyor, omuzlarındaki gerginliği, gözlerindeki pişmanlığı ve çaresizliği görüyordu. Onu bir süre de olsa buradan uzaklaştırmak istiyordu ama biliyordu ki Yaman Ali bunu kabul etmeyecekti.
Yine de şansını denemek istedi. Sırtını yasladığı duvardan çekip kardeşinin yanına oturdu. "Hadi sende git biraz dinlen, biz buradayız zaten,"dedi, elini omuzuna koyup yavaşça sıvazladı.
Yaman Ali başını kaldırmadan sadece iki yana salladı. Meyra'dan iyi bir haber almadıkça buradan ayrılamazdı.
"Yaman, çok kötü görünüyorsun," dedi Hakan, sesi hem endişeli hem de şefkat doluydu. "En azından bir üzerini değiştir, baksana üstün başın hâlâ kan içinde. Hem burada beklemen neyi değiştirir ki? Bir gelişme olursa hemen haber veririm sana."
Yaman Ali'nin, abisinin sözleriyle bir an için gözleri doldu; o kırmızı lekeler, Meyra’nın yataktaki solgun, hareketsiz haliyle zihninde yeniden canlanınca dişlerini birbirine basıtırıp yumruklarını sıktı. İçindeki öfkenin Meyra'nın hayatını tehlikeye atacağını asla düşünmemişti.
Hakan’ın ısrarları nihayet etkili oldu. Abisinin sözlerine kısa bir süreliğine bile olsa teslim oldu. Başını ağır ağır salladı, kelimeler yerine sessiz bir kabullenişle ayağa kalktı. Gözleri tekrar Meyra'nın bulunduğu odaya kayınca derin bir nefes alıp oradan ayrıldı.
Uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından arabasını durdurup yorgun bir şekilde indi. Omuzları çökmüş, bedeni kadar zihni de ağırlaşmıştı. Kapıyı kapattığında çıkan ses bile ona fazla geldi. Adımları hiç tereddüt etmeden eve, oradan da doğruca kaldıkları odaya yöneldi. Ev halkı salondaydı; kimse onun gelişini fark etmemişti. Herkes sessizce oturuyor, gözler telefonlara kayıyor, arada bir derin iç çekişlerle Meyra’dan gelecek iyi bir haberi bekliyordu.
Yaman Ali odanın kapısını yavaşça araladığında içeri dolan sessizlik, göğsüne bir yumruk gibi indi. Gözleri istemsizce yere kaydı. Halının üzerindeki kan lekesi hâlâ oradaydı. Dün gece nasıl bıraktıysa, oda da öylece duruyordu; sanki zaman bu odanın eşiğinde durup ilerlemeyi reddetmişti. Meyra’nın kanı halıya işlemiş, kurumuştu ama bıraktığı iz tazeliğini koruyordu.
Bir adım attı, sonra durdu. Boğazı düğümlendi. O an, her şey yeniden canlandı zihninde; Meyra’nın yere düşüşü, başını çarpışı, gözlerinin kapanışı… Nefesi kesildi. Dizleri titrerken yatağın kenarına tutunmak zorunda kaldı. O lekeye bakmak, yaşananların gerçekliğini bir kez daha yüzüne vuruyordu. Kaçmak istediği ne varsa, hepsi burada, bu odadaydı.
Derin bir nefes alıp gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Göğsündeki sıkışmayı bastırmaya çalışır gibi başını geriye yasladı ama fayda etmedi. Gözlerini açtığı gibi kendini banyoya attı. Üzerindeki kıyafetlerle duş kabinine girince eli direkt musluğa uzandı ve suyu açtı.
Soğuk su yüzüne çarptığı anda gözleri kendiliğinden kapandı. Suyun sesi, kulağındaki uğultuya karıştı bir süre sonra; düşüncelerini bastıran tek şey o akıştı artık. Bir adım geri çekilip sırtını duvara yasladı. Gücü tükenmişti. Dizleri, bedenini daha fazla taşıyamadı; yavaşça yere çöktü.
Su başından aşağı akarken, yüzünü ellerinin arasına aldı. Omuzları sarsıldı. Çıkardığı ses, suyun gürültüsünde kayboluyordu ama içindeki fırtına dinmiyordu. Sanki her damla, içinde biriken öfkeyi, pişmanlığı, korkuyu söküp alıyordu. Ne kadar güçlü olmaya alışmışsa, o kadar ağır geliyordu bu çöküş.
İlk kez ağlamasına engel olmadı. Gözlerinden akan yaşlar, yüzüne vuran suya karıştı; hangisi su, hangisi gözyaşı ayırt edilemez hâle gelmişti. Nefesi kesik kesikti. Meyra’nın yüzü, kapalı gözleri, hastane kokusu… Hepsi birer birer zihnine üşüşüyordu.
Duvarın soğukluğu sırtına işlerken, Yaman Ali başını eğdi. Kontrolünü kaybetmenin bedelini, dizlerinin üzerinde, suyun altında ödüyordu şimdi.
Yarım saati aşkın bir sürenin ardından banyodan çıktı. Suyun altında geçirdiği o uzun dakikalar içindeki fırtınayı tamamen dindirmese de biraz olsun yatıştırmıştı. Göğsündeki sıkışma hâlâ yerli yerindeydi evet, ama en azından onu ayakta tutabilecek gücü kazanmıştı.
Havluyu omuzlarına alıp saçlarından süzülen suyu ağır hareketlerle kuruladı. Ardından bir anlığına bakışları aynadaki yansımasına takıldı. Gözlerinin altı belirgin şekilde çökmüş, bakışları derin bir boşluğa saplanmış gibiydi. Aynada gördüğü adam, alıştığı o sert, kendinden emin Yaman Ali değildi. Daha yorgun, daha kırık, ama bir o kadar da uyanıktı. Gözlerini kaçırdı; kendisiyle daha fazla yüzleşecek gücü yoktu.
Üzerini değiştirdikten sonra aynı sessizlikle hastaneye geri döndü. Hastane kapısından içeri adımını attığında, bildik sessizlik onu tekrar karşılamıştı.
Asansörden inip Meyra'nın olduğu odaya doğru gidince bakışları yan yana oturan abisini ve kız kardeşini buldu.
"Bir gelişme var mı?" diye sordu, yanlarına oturduktan hemen sonra.
"Doktor biraz önce girdi, içerde," dedi Hakan kardeşini cevaplayarak.
Kısa bir süre sonra doktorun çıkmasıyla üçü birden ayaklandı.
"Gözümüz aydın, hastamızın bilinci yerine geldi."
Doktorun sözleri koridorda yankılanırken, Helin’in gözleri doldu, bir an duraksadıktan sonra sevinçle Yaman Ali’nin boynuna sarıldı. "Şükürler olsun," dedi titreyen bir sesle. "Uyandı… Meyra uyandı."
Yaman Ali kımıldayamadı. Omuzlarına çöken ağırlık yavaş yavaş çözülürken, göğsüne dolan hava ilk kez bu kadar derin, bu kadar gerçekti. Kalbinin çarpıntısı hâlâ dinmemişti ama artık korkudan değil; temkinli bir umutla atıyordu. İçindeki karanlık, tamamen dağılmamıştı belki ama yerini ürkek de olsa bir rahatlamaya bırakmıştı.
"Peki… onu görebilir miyiz?" diye sordu Helin, Yaman Ali’nin boynundan ayrılır ayrılmaz. Sesindeki titreme, sevinçle karışık endişeyi ele veriyordu.
Doktor başını yavaşça salladı. "Evet," dedi sakin bir ifadeyle. "Ama fazla yormamak şartıyla." Ardından bakışlarını Yaman Ali ile Hakan’a çevirdi. "Hastamız yeni yeni kendine geliyor. Her şeye karşın bu akşam müşahede altında kalacak. Geçmiş olsun."
Bu sözler, koridordaki havayı biraz olsun yumuşattı. Doktor uzaklaşırken Helin, daha fazla bekleyemeyip hızlı adımlarla Meyra’nın odasına yöneldi. Kapı arkasından kapanırken Yaman Ali olduğu yerde kaldı. Ayakları sanki zemine sabitlenmişti.
İçeri girse… Meyra onu görmek ister miydi?
Yüzünde belirecek ilk ifade ne olurdu? Korku mu, şaşkınlık mı, yoksa hatırladığı her şeyle birlikte ona yönelecek bir bakış mı? İçini kemiren suçluluk, adım atmasını zorlaştırıyordu.
Hakan, kardeşinin bu hâlini fark edip ona döndü. Sessizce başıyla işaret etti; hadi.
Yaman Ali derin bir nefes aldı. Meyra’nın onu görmek istememe düşüncesi, göğsünde ince bir sızı gibi duruyordu ama buna rağmen geri adım atmadı. İçindeki bütün korkuyu, pişmanlığı ve tereddüdü bir kenara itip cesaretini topladı; sessizce ilerledi. Meyra’nın odasına doğru attığı o adım, sanki kendisiyle yüzleştiği bir eşikti.
Kapıdan içeri girdiği anda bakışları istemsizce Meyra’yı buldu. Odayı dolduran loş ışık, solgun yüzünü daha da kırılgan gösteriyordu. Helin yatağın kenarına oturmuştu; Meyra’nın elini iki avucunun arasına almış, başını ona doğru eğmişti. Meyra’nın gözleri açıktı ama yorgun görünüyordu; bakışları hâlâ Helin’deydi.
Yaman Ali bir an olduğu yerde kaldı. Kalbinin sesi kulaklarında yankılandı. Meyra’nın nefes alışını görmek bile içini titretti. Yaşadığı onca korkudan sonra, onun gözlerinin açık olması bir mucize gibi gelmişti. İçeri girdiğini fark edip etmeyeceğini bilmiyordu. Söyleyecek bir sözü de yoktu zaten. Şimdilik tek yapabildiği, sessizce orada durup onun hayatta oluşunu izlemekti.
"Korkuttun bizi," dedi Hakan, Meyra'ya doğru ilerleyip yatağın kenarında durdu. "Geçmiş olsun," deyip elini omuzuna dokundurdu.
Meyra, kafasını hafifçe sallayıp tebessüm etmeye çalıştı. "Teşekkür ederim."
"İyi misin şimdi?"
Hakan’ın sorusuna 'evet' demek için nefesini toparlamaya çalışırken, bakışları istemsizce onun hemen arkasında duran Yaman Ali’ye kaydı. O an, zihninin kapıları aralandı. Tartıştıkları an, yükselen sesler… ve o anlık itiş. Düşerken hissettiği boşluk… Her şey bir saniyelik bir kesit gibi gözlerinin önünden geçti.
Yaman Ali'nin onu bilerek itmediğini bilse de şu an onu görmek istemiyordu. O yüzden de bakışlarını hemen kaçırmıştı.
Bir süre sonra Hakan, kız kardeşinin yanına doğru birkaç adım atıp elini omuzuna koydu. "Hadi bırakalım, Meyra biraz dinlensin."
Helin hafifçe itiraz eder gibi başını abisine çevirdi, ama Hakan’ın uyarı dolu bakışlarıyla karşılaşınca sessizce yerinden kalktı.
Aslında Hakan, kız kardeşini çıkararak Yaman Ali ve Meyra'yı yalnız bırakmak istemişti.
Hakan ve Helin odadan çıktıktan sonra geriye yalnızca Yaman Ali ve Meyra kaldı. Yaman Ali derin bir nefes aldı ve ona doğru bir adım attı.
"Ben—" diye başlayacaktı ama Meyra başını diğer tarafa çevirip gözlerini kapattı.
Yaman Ali, Meyra'nın bu hareketiyle derin bir iç çekti. Birkaç dakika sessizce yanında durdu, sonra eğilip yumuşak bir sesle, "Bir şeye ihtiyacın olursa, kapının önündeyiz," dedi ve odadan çıktı.
Ertesi gün
Dün geceyi hastanede geçiren Meyra, sabaha kadar uyuyamamıştı. Gözleri kapalıydı ama zihni uyanıktı; Helin’in yaşananlarla ilgili bir şey sormasından çekindiği için gözlerini aralamamayı tercih etmişti. Saatler boyunca koridorlarda ağır bir sessizlik dolaşmış, zaman neredeyse ilerlemeyi unutmuştu. Helin, Meyra’nın yanından hiç ayrılmamış; sandalyede otururken yorgunluğa yenilip farkında olmadan uyuyakalmıştı. Yaman Ali ise kapının önünde durmuş, gece boyunca yerinden kımıldamamıştı.
Sabahın ilk saatlerinde doktor odaya girdiğinde, Meyra’nın durumunun iyiye gittiğini, geceyi sorunsuz atlattığını söylemişti; ancak her ihtimale karşı bir gün daha hastanede kalmasının doğru olacağını da eklemişti. Meyra, bu cümleyi duyar duymaz başını iki yana sallamıştı. Hastane odasının duvarları üzerine doğru kapanıyormuş gibi hissediyordu. Burada kalmak istemediğini, kendini iyi hissettiğini söyleyerek kararlı bir şekilde itiraz etmişti. Yüzündeki solgunluğa rağmen sesindeki netlik, kararının değişmeyeceğini belli etmişti.
Bir süre sonra, doktorun da onayıyla taburcu işlemleri başlamıştı. Helin, Meyra'nın giyinmesine yardımcı olurken, Yaman Ali de o sırada çıkış işlemlerini halletmişti. İşlemler bittikten sonra, Meyra ve Helin önde, Yaman Ali ise birkaç adım arkalarında, çıkışa doğru yöneldiler.
"Abi buradan direkt dedemlere mi gidiyoruz?" diye sordu Helin, arabanın önünde dururken.
Helin'in sorusuyla Yaman Ali bakışlarını bir an kardeşine çevirdi, ardından kafasını sessizce salladı. Konağa uğrayıp ardından yola, memleketlerine geri döneceklerdi.
Artık dönüş vakti gelmişti...
Helin ve Meyra arka koltuğa geçip otururken, Yaman Ali şoför koltuğuna yerleşti. Arabayı çalıştırmadan önce bakışlarını dikiz aynasından karısına çevirdi; Meyra başını cama yaslamış, gözleri boşluğa dalmış, dışarıya bakıyordu. Arka koltuktaki sessizlik, aracın içinde ağır bir şekilde hissediliyordu. Yaman Ali, direksiyona ellerini yerleştirip bir an durakladı, sonra arabayı çalıştırdı.
Yaklaşık yarım saat sonra araba konağa giriş yaptığında, herkesin avluda olduklarını gördüler. Mehmet Ali Aslanbey, tüm ailesiyle valizleri hazır bir şekilde avluda bekliyordu. Dün Meyra'nın iyi haberini aldıktan sonra rahat bir nefes vermişlerdi.
Yaman Ali arabadan inip Meyra'nın olduğu tarafa yönelmek isteyince, Helin'in ondan önce davranıp Meyra'ya yardım ettiğini fark etti. İkisi birlikte, yavaş ve temkinli adımlarla arabadan inmişlerdi.
Yaman Ali, Meyra ve Helin'in konağa gelmelerinin ardından Aslanbey ailesi ve Seyitoğlu ailesi arasında vedalaşma anına geçilmişti. Kısa sürede avluda bir hareketlilik oluşmuştu; valizler yerleştirilmiş, son sözler söylenmişti. Kalabalık yavaş yavaş dağılırken geriye yalnızca Meyra ile Yaman Ali kalmıştı. İkisi, Eşref Seyitoğlu ve eşi Hatice Hanım’a doğru ağır adımlarla ilerlediler.
Eşref Bey ve Hatice Hanım, yanlarına yaklaşan torunlarını ve torunlarının eşini sıcak bir tebessümle karşıladılar. Eşref Bey, onların bu kadar çabuk Mardin’den ayrılmalarını istemiyordu; özellikle de Meyra daha yeni hastaneden çıkmışken. Ancak Mehmet Ali Aslanbey’in aldığı karara karşı daha fazla itiraz edememişti.
Mehmet Ali Aslanbey ise Meyra hastaneden yeni çıktığı için hemen yola koyulmak istememişti; fakat Meyra istediği için kabul etmek zorunda kalmıştı.
"Keşke birkaç gün daha kalsaydınız," dedi Eşref Bey, elini torununun omuzuna koyarken. Bakışlarını Yaman Ali'nin yanında sessizce duran Meyra'ya kaydırdı. "En azından Meyra kızım biraz toparlanana kadar... Böyle hastaneden çıktığınız gibi yola koyulmanız olmuyor."
Meyra başını hafifçe kaldırıp Eşref Bey’e baktığında boğazı düğümlendi; belli belirsiz yutkundu. Eşref Bey de, eşi Hatice Hanım da düşündüğünün aksine ona hep yakın, hep anlayışlı davranmışlardı. Bunu inkâr edemezdi. Yine de burada, bu topraklarda daha fazla kalmak istemiyordu. İçindeki huzursuzluk mekândan bağımsızdı.
Hoş, döndüğü yer de kendini pek iyi hissetedeceği bir yer değildi... Onun artık kendisini ait hissedebileceği bir yeri kalmamıştı.
"Her şey için tekrardan teşekkür ederiz, dede. Ama artık dönmemiz gerek," dedi Yaman Ali. Saygıyla uzanıp elini öptü
Eşref Bey başını ağır ağır salladı, elini Yaman Ali’nin eline hafifçe vurdu. "Peki oğlum," dedi sakin bir sesle. "O zaman yolunuz açık olsun."
Ardından bakışlarını Meyra’ya çevirdi. "Kendine dikkat et kızım."
Meyra kafasını sessizce sallayıp tebessüm etti.
Hatice Hanım ise bir adım öne çıkıp Meyra’nın koluna dokundu; kısa ama içten bir temasla. Söylenecek fazla söz kalmamıştı.
Vedalaşmanın ardından Yaman Ali arabaya doğru yönelip kapıyı açtı. Bakışlarını usulca kaldırıp karısına baktı. Meyra, Yaman Ali'nin kendisine baktığını hissettiğinde kısa bir an durdu; ardından hiçbir şey söylemeden, bakışlarını yerden kaldırmadan arabaya bindi. Yaman Ali kapıyı usulca kapattı, kendi yerine geçip direksiyona oturdu. Motorun sesiyle birlikte aralarındaki sessizlik de derinleşti. Araç hareket ettiğinde Meyra başını cama yasladı; gözleri sabitti, yüzünde ise okunması zor bir ifade vardı.
Saatler sonra
Yol, sanki uzadıkça uzamıştı. Arabanın içindeki sessizlik, kilometreler geçtikçe daha da yerleşmişti. Meyra yol boyunca tek bir kelime bile etmemişti; başı çoğu zaman cama yaslı olmuş, bakışları dışarıda akıp giden manzarada asılı kalmıştı. Ne gördüğünü, ne düşündüğünü anlamak zordu.
Yaman Ali de bu sessizliğe ortak olmuştu. Ne bir soru sormuş ne de bir cümle kurmuştu; direksiyona odaklanmış, söyleneceklerin şimdilik suskunlukta kalmasına izin vermişti.
Ve yolculuk nihayet bitmişti.
Mehmet Ali Aslanbey ve diğer oğulları kendi evlerine yönelirken, Murat Bey ailesiyle birlikte kendi konaklarına doğru yol aldılar.
Biraz sonra konağın demir kapıları önlerinde açıldı. Artık hava kararmaya yüz tutmuştu. Arabalar avluya tek tek girip durdu. Motor sesleri kesildiğinde, yerini yorgun bir dinginlik aldı. Herkes araçlardan inerken, yolun bıraktığı ağırlık yüzlere sinmişti.
Yaman Ali kontağı kapattıktan sonra, birkaç saniye boyunca ne o ne de Meyra kıpırdadı. Arabanın içinde kalan o son sessizlik, yol boyunca taşınan her şeyin özeti gibiydi. Ardından Yaman Ali derin bir nefes alıp kapıyı açtı. Meyra hiçbir şey söylemeden, bakışlarını kaçırarak arabadan indi; ikisi de bu anı daha fazla uzatmadan eve doğru yöneldi.
Akşam yemeğine kadar herkes sessizce odalarına çekildi. Konağın içi her zamankinden daha sakin, daha temkinliydi. Yaman Ali ise odasına geçmek yerine çalışma odasına yöneldi. İki gündür doğru düzgün uyuyamamış, saatler süren yolculukla iyice yorulmuştu. Yine de odasına geçip dinlemek yerine Meyra’nın rahatça dinlenebilmesi için araya mesafe koymayı seçmiş, dinlemek için çalışma odasını seçmişti.
Kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. Oda, her zamanki düzeniyle onu karşıladı. Doğruca koltuğa yönelip kendini bırakır gibi oturdu, ayaklarını uzatıp uzandı. Kolunu gözlerinin üzerine kapattığında, zihnindeki görüntüler susmak bilmedi. Yine de gözlerini kapalı tutup birkaç dakikalığına da olsa uyuyabilmeyi diledi. Belki bedenini değil ama en azından içindeki yorgunluğu biraz olsun susturabilirdi. Ama uyku, ne kadar isterse istesin, ona uğramaya niyetli değil gibiydi. Gözleri kapalıyken bile düşünceleri birbirine dolanıyor, sessizlikte daha da gürültülü hâle geliyordu.
Bir süre sonra kolunu gözlerinden çekip tavana boş boş baktı. Odanın sessizliği, kulağında uğuldayan düşünceleri bastırmaya yetmiyordu. Derin bir nefes aldı, ardından ağır bir iç çekti. Kalkıp camın önüne yürüdü. Perdeleri aralayıp dışarı baktı; avlu karanlığa gömülmüştü.
Saatin kaç olduğunu bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Zaman, onun için anlamını yitirmişti adeta. Tek bildiği şey, yorgun olduğuydu. Bir süre daha pencerenin önünde öylece durduktan sonra, omuzları biraz daha çökmüş hâlde koltuğa geri döndü. Gözlerini yeniden kapattı.
Öte yandan Meyra, odasına çekildiğinden beri yatağın üzerinde hareketsizce oturuyordu. Üzerindeki kıyafetleri bile değiştirmemişti; sanki yerinden kalkarsa içindeki her şey dağılacakmış gibi hissediyordu. Oda sessizdi ama bu sessizlik ona huzur vermiyor, aksine düşüncelerini daha da keskinleştiriyordu.
Yavaşça yatağa uzanıp başını yastığa yasladı. Başının arka tarafında hâlâ zonklayan bir ağrı vardı; hafifti belki ama varlığını sürekli hatırlatıyordu. Bir süre tavana baktı. Ardından, Yaman Ali’yle aralarında geçen o tartışma istemsizce zihnine doldu. Yaman Ali ona ağır konuşmuştu, evet… ama kendisi de geri durmamış, acıtacağını bile bile kelimeler seçmişti. O an söylenen sözlerin yankısı, şimdi daha da belirginleşiyordu.
Derin bir nefes aldı ama göğsündeki sıkışma geçmedi. Başındaki ağrı, düşüncelerle birlikte artıyor gibiydi. Kızgın mıydı, kırgın mı, yoksa sadece çok mu yorgundu; bunu ayırt edemiyordu. Bildiği tek şey, şu an ne düşünecek ne de kıpırdayacak hâlinin olmadığıydı. Gözlerini kapattı. Uykuya dalmayı değil, sadece hem başındaki zonklamanın hem de zihnindeki gürültünün susmasını umuyordu.
Yaklaşık iki saat sonra Aslanbey ailesi, akşam yemeği için yavaş yavaş aşağı inmeye başladı. Sofraya herkes yerleşirken geriye yalnızca Yaman Ali ve Meyra kalmıştı. Birkaç dakikanın ardından Yaman Ali de salonun kapısında göründü. Bakışları istemsizce Meyra’nın boş duran sandalyesine kaydı; kısa bir an duraksadıktan sonra sessizce ilerleyip yerine oturdu.
"Meyra’ya yemek götürdünüz mü?" diye sordu Murat Bey, servis yapan çalışana doğru bakarak.
Çalışan cevap vermeden önce Helin araya girdi. "Biraz önce ben götürdüm baba," dedi sakin bir sesle. Az önce arkadaşının odasına uğramış, hem yemeğini bırakmış hem de hâlini kontrol etmişti.
Selma Hanım yerinde hafifçe homurdandı. "Küçük hanımın odasına servis yapılmıyordu bir o kalmıştı, o da oldu," dedi, sözlerini kendi kendine mırıldanır gibi söylese de sofradaki herkes duymuştu.
Murat Bey, karısına kısa ama onaylamayan bir bakış attıktan sonra tartışma çıkmasın diye konuyu uzatmadan önündeki yemeğe döndü. Sofrada, kimsenin yüksek sesle dillendirmediği bir gerginlik asılı kaldı.
Yemek faslı, Selma Hanım'ın sözlerinden sonra sofraya sinen o ince huzursuzlukla başlamış olsa da devamı sessiz geçmiş, sofrada tek bir kelime bile edilmeden sona ermişti. Herkes yorgunluğun da etkisiyle fazla oyalanmadan odalarına çekilmiş, konak kısa sürede gece sessizliğine bürünmüştü.
Saatler ilerleyip koridorlar bütünüyle sessizliğe gömüldüğünde, Yaman Ali odasının kapısını usulca araladı. İçeri adımını attığı anda gözü, yatağın üzerinde uyuyakalmış Meyra’ya takıldı. Günün ağırlığı yüzüne çökmüş, başı hafifçe yana düşmüştü. Aldığı ilaçların etkisiyle derin bir uykuya dalmıştı.
Bir an olduğu yerde durup karısını izledi. Sessizliğin içinde nefes alışlarını dinledi; sanki o an, dünyanın tüm gürültüsü bu odanın dışında kalmıştı. Ardından ağır adımlarla yanına yaklaştı. Açıkta kalan örtüyü büyük bir özenle çekip omuzlarına kadar kapattı. Hareketleri öylesine temkinliydi ki Meyra en ufak bir kıpırtı bile göstermedi.
Yatağın başında birkaç saniye daha durdu; söyleyemediklerini, sessizce içine gömdü. Ardından geri çekildi. Işığı tamamen kapatmadan koltuğa geçti. Ceketini çıkarıp koltuğun kenarına bıraktıktan sonra uzandı. Günlerdir biriken uykusuzluk sonunda bedenini ele geçirirken, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Aynı odadaydılar ama aralarında sözcüklere dökülmeyen bir mesafe vardı. Sessizlik, iki yabancı gibi yan yana duran bu iki insanın arasına yerleşmişti. Yorgunluk, düşüncelerden daha ağır gelmiş; ikisini de usulca uykunun karanlığına teslim etmişti.
Sabahın erken saatleriydi. Güneş, perdenin aralık kalan yerinden sızarak Yaman Ali’nin yüzüne vuruyordu. Kolunu kaldırıp ışığı engellemeye çalıştı ama uykusu çoktan dağılmıştı. Huzursuz bir hareketle doğrulup oturdu. Geriye yaslandı; elleriyle yüzünü sıvazlarken, bakışları istemsizce uyuyan karısına kaydı.
Meyra, derin bir uykunun içindeymiş gibi sakindi. Yüzü dingin, nefesi düzenliydi. Perdenin arasından süzülen güneş bu kez onun yüzüne değdi. Işığın etkisiyle kaşları hafifçe çatıldı, göz kapakları kıpırdadı. Yaman Ali bu küçük huzursuzluğu fark eder etmez sessizce pencereye yöneldi. Perdeyi usulca kapattı ve odayı yeniden loşluğa bıraktı.
Bir süre daha oturup kendini toparlandıktan sonra yerinden yavaşça doğrulup banyoya geçti. Kısa bir duşun ardından giyinip sessizce odadan çıktı.
Direkt adliyeye gidecekti.
Mutfak kapısının önünden geçerken, Fatma Hanım'ın sesiyle durdu.
"Oğlum, çıkıyor musun hemen?"
Yaman Ali, yanına doğru gelen kadına başını evet anlamında salladı.
"Kahvaltı yapmadan mı gideceksin? En azından bir şeyler atıştır," deyip Yaman Ali'nin yanında durdu. "Ben hemen bir şeyler hazırlarım şimdi."
"Sağ ol, ana, aç değilim," diyerek hafifçe eğildi ve kadının yanağından öptü. "İşlerim var, çıkmam lazım."
Fatma Hanım’ı ardında bırakarak konağın kapısından çıktı ve doğruca adliyeye doğru yol aldı. Adliyeye vardığında gün henüz yeni yeni başlıyordu. Binanın önünde kısa bir an durup içeri girdi. Sabahın erken saatleri olduğu için adliye binası hâlâ sakindi; koridorlar boş sayılırdı.
Doğrudan odasına yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, her zamanki ağır ve ciddi hava onu karşıladı. Ceketini sandalyenin arkalığına bıraktı, masasının başına geçip oturdu. Zihnini toparlayabilmek için telefona uzanarak sekreterinden bir kahve istedi.
Birkaç dakika sonra odaya getirilen kahve için başıyla kısaca teşekkür etti. Kupayı eline alıp sert kahveden bir yudum aldı. Acı tadı boğazını yakarken, uykusuzluğun ve yorgunluğun ağırlığını biraz olsun üzerinden atmayı umuyordu.
Biraz sonra kapı hafifçe tıklatıldı. Yaman Ali başını kaldırdığında, kapının aralanıp Aras’ın içeri girdiğini gördü. Elinde dosya yoktu, yüzündeki ifade de resmî değildi; belli ki savcı odasına değil, arkadaşının yanına gelmişti.
"Sabahın bu saatinde seni burada görmek şaşırttı," dedi Aras içeri girip kapıyı kapatırken. Odanın içinde birkaç adım atıp masanın karşısındaki sandalyeye oturdu. "Nasıl oldun? İyi misin?"
Aras’ın, Mardin’de yaşananların tamamından haberi vardı; bu yüzden sorusu yüzeysel değildi, cevabını gerçekten merak ediyordu. Yaman Ali’yi düşündüğü için de adliyeye her zamankinden daha erken gelmişti.
Yaman Ali kahvesinden bir yudum daha aldı, kupayı ağır bir hareketle masaya bıraktı. Cevap vermeden önce kısa bir an durdu; ardından bakışlarını yavaşça arkadaşına çevirdi. "Bilmiyorum… İyi miyim, değil miyim artık ayırt edemiyorum," dedi. "Kafam çok karışık. Ne düşüneceğimi, ne hissetmem gerektiğini gerçekten bilmiyorum."
Aras, anladığını belli edercesine başını yavaşça salladı. Dostunun zor bir süreçten geçtiğinin farkındaydı. "Anlıyorum seni," dedi sakin bir sesle. "Ama kendini suçlamaktan vazgeç artık. Meyra’ya isteyerek zarar vermeyeceğini ikimiz de biliyoruz."
"Verdim ama…" diye karşılık verdi Yaman Ali. Sesi kısıktı. "Benim yüzümden hastanelik olmadı mı? Ya ona bir şey olsaydı?"
"Olmadı," dedi Aras hemen, net bir tonla. Yaman Ali’nin kendini bu kadar hırpalamasına dayanamıyordu. "Hem sen onu korumak için her şeyi göze almadın mı? Sırf ona bir zarar gelmesin diye bu evliliği kabul etmedin mi?"
"Evet, onu herkesten korumak içindi," dedi Yaman Ali. Dudaklarının kenarında beliren o silik gülümseme, söylediği sözle çelişiyordu. "Onu herkesten korurum da... kendimden nasıl koruyacağım?
Aras’ın söyleyecek bir sözü kalmadı. Sessizlik, odanın içine ağır ağır yayıldı; iki dost da aynı düşüncenin etrafında dolanıyor ama bir türlü dillendiremiyordu.
Tam o anda kapı bir kez daha tıklandı. Yaman Ali başını kaldırdı. Sekreter kapıyı aralayıp içeri baktı.
"Savcım, bir dosyayla ilgili acil bir durum var," dedi. "Sizi bekliyorlar."
Yaman Ali, gözlerini bir an kapatıp derin bir nefes aldı. Ardından yüzündeki ifadeyi toparlayıp başını salladı. " Geliyorum," dedi kısa bir sesle.
Sekreter kapıyı kapatıp uzaklaşırken, Aras sessizce ayağa kalktı. "Ben de çıkayım," dedi alçak bir sesle. "Sonra konuşuruz."
Yaman Ali başını sallamakla yetindi. Aras odadan çıktıktan sonra masasının üzerindeki dosyayı alıp ayağa kalktı. Birkaç dakika içinde duruşma salonundaydı. Acil denilen dosya, sanılandan da ağırdı; taraflar gergin, hava bunaltıcıydı. Yaman Ali, zihninin bir köşesinde hâlâ sabahki konuşmanın izlerini taşısa da, yüzüne hiçbir şey yansıtmadı. Sorularını sordu, notlarını aldı, olması gerektiği gibi mesafeli ve soğuk kaldı. Dava beklenenden uzun sürdü ama sonunda salon boşaldı, sesler kesildi.
Koridorlardan geçip yeniden odasına döndüğünde gün çoktan ilerlemişti. Ceketini çıkarmadan masasının başına geçti, dosyayı bıraktı. O an cebindeki telefonun titreşimini fark etti. Ekranı açtığında ardı ardına düşmüş çağrılar dikkatini çekti.
Helin.
Bir değil, iki değil… Defalarca aramıştı. Yaman Ali kaşlarını hafifçe çattı, saate baktı. Duruşma sırasında fark etmemişti bile. Telefonu elinde bir an durdu, ardından Helin’i geri aramak için ekrana dokundu. İçine çöken o tanıdık huzursuzluk, yeniden kendini hissettirmeye başlamıştı.
"Abi, ne zamandır seni arıyorum. Neden telefonunu açmıyorsun?” diyerek söze girdi Helin. Sesi telaşlıydı, aceleyle titriyordu.
"Ne oldu?"
"Abi, Meyra..."
Meyra'nın adını duyar duymaz içindeki huzursuzluk daha da büyüdü. "Ne oldu Meyra'ya?" diye sordu hemen, Helin’in cümlesini tamamlamasını bile beklemeden.
"Saatlerdir ortada yok," dedi Helin. "Gidebileceği her yere baktık ama yok. Onu hiçbir yerde bulamıyoruz."
Yaman Ali’nin eli istemsizce masanın kenarını sıktı. Odanın içi bir anda daralmış gibiydi. Aklına gelen ilk düşünce, kalbinin tam ortasına bir bıçak gibi saplandı
Ya kendine bir şey yaptıysa? Daha önceden de yapmıştı...
Bu ihtimal, göğsünü acıyla sıkıştırdı. Nefesi sığlaştı; panik, adını koyamadığı bir korkuyla birlikte damarlarında dolaşmaya başladı.
"Geliyorum," dedi kısa ve sert bir sesle. Daha Helin cevap veremeden telefonu kapattı.
Ceketini kaptığı gibi odadan çıktı; adliye koridorlarını neredeyse koşar adım geçti. Ne arkasından bakanları gördü ne seslerini işitti. Şu an tek bir düşüncesi vardı: Meyra.
Arabaya biner binmez kontağı çevirdi. Direksiyonun başında zihni, onu tanıdığı günden beri bildiği her detayı bir bir önüne seriyordu. Nereye giderdi? Canı yandığında nereye sığınırdı?
İlk durağı Meyra’nın atölyesi oldu. Kardeşinin oraya baktığını bilse de, her yere tek tek kendisi bakacaktı.
Atölyenin kapısını açar açmaz içeri dolan sessizlik, Yaman Ali’nin içini daha da kararttı. Işıklar kapalıydı, her şey yerli yerindeydi. Sanki Meyra oraya hiç uğramamış gibiydi. Atölyede birkaç dakika daha kalıp her köşeye baktı ama nafile.
Ardından arabaya tekrar atlayıp yakın parklara yöneldi. Bankları, yürüyüş yollarını, ağaçların altını gözleriyle taradı. Çocuk sesleri, koşuşturan insanlar vardı ama Meyra yoktu. Her geçen dakika, kalbindeki sıkışmayı biraz daha artırıyordu.
Son olarak dere kenarına geldi. Arabayı yol kenarına bırakıp hızla aşağı indi. Su sessizce akıyor, etraf ürkütücü bir dinginliğe bürünmüştü. Yaman Ali’nin bakışları panikle çevreyi dolaştı; kıyıya, suyun kenarına…
Kalbi kulaklarında atıyordu artık. "Allah’ım…" diye fısıldadı, sesi titreyerek. Onu bulamazsa ne olacağını düşünmek bile istemiyordu. Ama korku, çoktan zihnine kök salmıştı.
Gidebileceğini düşündüğü her yere tek tek bakmıştı; aramış, sormuş, iz sürmeye çalışmıştı ama ne Meyra’dan ne de ondan gelecek en ufak bir haber alabilmişti. İçindeki umut, her geçen saat biraz daha eriyordu. Son bir ihtimale tutunarak eve yöneldi.
Konağın kapısından içeri girdiğinde araba daha tam durmadan indi. Bahçeye adımını atar atmaz manzara, içindeki endişeyi katbekat artırdı. Babası, Helin, Hakan ve Fatma Hanım bahçede toplanmışlardı. Kimse oturmuyordu; herkes ayaktaydı. Bakışlar sürekli kapıya, yola, etrafa kayıyor; yüzlerde aynı telaş, aynı gergin bekleyiş okunuyordu.
Helin onu görür görmez yanına koştu. Gözleri kızarmıştı, elleri titriyordu. "Abi…" dedi sadece. Devamını getiremedi.
Yaman Ali’nin bakışları tek tek hepsinin yüzünde gezindi. Babasının sert duruşu bile çatlamış, Hakan’ın çenesi kilitlenmişti. Fatma Hanım ise ellerini önünde kenetlemiş, dua eder gibi mırıldanıyordu.
"Bir haber var mı?" diye sordu Yaman Ali. Sesi çıkarken bile kendisine ait değil gibiydi.
Kimse cevap veremedi. Sessizlik, verdikleri en ağır cevaptı. Meyra hâlâ yoktu. Ve bahçedeki herkes, aynı korkunun gölgesinde bekliyordu.
"Helin," dedi Yaman Ali, kardeşinin koluna hafifçe dokunarak. Sesi sakin çıkmaya çalışıyordu ama altındaki telaşı gizlemek mümkün değildi. "Belki telaşla aklına gelmemiştir. İyice düşün… Gidebileceği başka bir yer var mı?"
Helin kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. Aklına gelebilecek her yere bakmıştı; Meyra’nın gitmeyeceğini bilse bile Fırat’ın eşini aramış, ancak Zuhal’in Meyra’yı sormasıyla orada da olmadığını anlamıştı. Havin’i de aramıştı; onun yanında da değildi.
Yine de bakmadığı bir yer kalmış olabilir miydi? Bu düşünceyle bakışları bir noktaya sabitlendi, dudaklarını farkında olmadan ısırdı. Birkaç saniye öylece kaldıktan sonra aklına bir yer gelmiş gibi gözleri bir anda açıldı.
"Tabii ya! Ben bunu nasıl düşünemedim," dedi kendi kendine. Her yere bakmıştı, bir tek orası kalmıştı.
Yaman Ali, kardeşinin tavrıyla ne olduğunu anlamaya çalıştı. "Helin-" demeye kalmadan, Helin bakışlarını abisine çevirdi.
"Havin’le gittikleri bir yer var, abi. Bir tek oraya bakmadım."
"Neresi?"
Helin cevap vermek yerine hızla abisinin arabasına yöneldi. Adımlarını sıklaştırırken arkasını dönüp seslendi: "Abi, gidelim. Ben sana göstereceğim."
Yaman Ali başka bir şey sormadı. Arabaya bindikleri anda Helin yolu tarif etmeye başladı; kısa, net cümlelerle. Yaman Ali hiç soru sormadı. Direksiyonu sıkıca kavradı ve söylenen yöne doğru ilerledi.
Gün batımına yaklaşıyorlardı. Gökyüzü ağır ağır renk değiştirirken yol da daralmış, asfalt yerini toprak zemine bırakmıştı. Arabanın içi sessizdi ama bu sessizlik sakin değildi; ikisinin de içinde aynı tedirginlik dolaşıyordu. Helin camdan dışarı bakıyor, Yaman Ali gözlerini bir an bile yoldan ayırmıyordu.
Bir süre sonra Helin, "Burası," dedi alçak bir sesle.
Araba küçük bir tepenin kenarında durdu. Önlerinde, ağaçların arasından manzaraya açılan bir açıklık vardı. Burası büyük ya da dikkat çekici bir yer değildi; tam aksine, gözden uzak, saklı kalmış gibiydi. Ağaçlar tepeliğin önünü çevreliyor, dalların arasından gün batımının solgun ışığı süzülüyordu. Aşağıda uzanan manzara sessizdi, rüzgâr yaprakları hafifçe kımıldatıyordu.
Yaman Ali arabadan indiği anda bakışları refleksle etrafı taramaya başladı. Kalbi hâlâ göğsüne sığmıyordu. Birkaç saniye sonra, biraz ileride, tepenin tam üstünde iki silueti seçti. Meyra ve Havin yan yana oturuyorlardı. Gün batımının solgun ışığı arkalarından vuruyor, onları ağaçların arasında daha da belirgin hâle getiriyordu.
Arabanın sesi tepeye ulaştığında ikisi de aynı anda ayağa kalktı. Havin bir adım geride kalırken, Meyra’nın adımları istemsizce öne kaydı. Ne düşündüğünü fark edecek hâli yoktu; bedeni, zihninden önce hareket etmişti. Yaman Ali de durmadı, ona doğru yürümeye başladı. Aralarındaki mesafe, ona kilometreler kadar uzun gelmişti.
Son adımı attığında kendini tutamadı. Hiç düşünmeden, hiç duraksamadan Meyra’yı kollarının arasına aldı. Sarılışı sert değildi ama çaresizdi; sanki bıraktığı an onu tekrar kaybedecekmiş gibiydi. Meyra bir an donup kaldı, sonra nefesi titreyerek Yaman Ali’nin omzuna karıştı.
Birkaç adım geride duran Havin ise bu tabloyu boğazına düğümlenen bir acıyla izliyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu; dudaklarını sıkmış, kendi sızısını içine gömmüştü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.12k Okunma |
1.84k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |