
Keyifli okumalar 💞
Saatler önce...
Mardin’den döndüklerinden beri karı koca arasında garip, aynı zamanda derin bir boşluk oluşmaya başlamıştı. Aynı evin içindeydiler ama sanki iki ayrı dünyadaydılar. Ne Meyra kafasını kaldırıp Yaman Ali’ye bakıyor, ne de Yaman Ali ona tek kelime ediyordu.
Aralarındaki zaten kırılgan olan bağ, o tartışmadan sonra iyice zedelenmişti. Konuşsalar belki de düzelecek olan şeyler, sustukça daha da içinden çıkılmaz hâle gelmişti.
Sabahın erken saatlerinde Yaman Ali üzerini değiştirip işe gitmek için evden çıkmıştı. Kapının kapanma sesi evin içinde yankılanırken Meyra bir an gözlerini kapatmıştı. O gittikten sonra yalnız kalacağı için biraz rahatlayacağını düşünmüştü. En azından yüz yüze gelmeyecekleri için.
Ama beklediği gibi olmamıştı.
Yaman Ali’nin yokluğu rahatlatmamıştı onu. Aksine, ev daha da sessizleşmişti. Her geçen dakika, her geçen saat, duvarlar biraz daha daralıp üzerine gelmişti. Odadaki hava ağırlaşmış, nefes almak zorlaşmıştı. Yaşadıkları zihnini bir türlü terk etmiyor, gözlerini her kapattığında aynı anlar tekrar tekrar karşısına dikiliyordu. Söylenen sözler, susulanlar, yapılanlar… Hepsi omuzlarına biraz daha yük bırakıyordu.
Yatağın kenarında otururken ellerini dizlerine bastırdı. Göğsünün ortasında geçmeyen bir baskı vardı. Derin nefes aldı ama ciğerlerine hava dolmuyormuş gibi hissediyordu. Odanın penceresi açıktı, perde hafifçe kıpırdıyordu ama içindeki sıkışma azalmıyordu.
Böyle devam edemezdi. Bu odada biraz daha kalırsa gerçekten boğulacakmış gibi hissediyordu.
Ayağa kalktı birden. Bu dört duvar arasında bir dakika daha kalamayacağı için adımları direkt kapıya yöneldi. Kapıyı usulca açıp dışarı çıktı.
Bahçeden geçerken başını hiç kaldırmadı. Tek istediği şey buradan biraz uzaklaşmak, kendini iyi hissedeceği bir yere gitmekti. Nereye gideceğini de çok iyi biliyordu. Her zaman Havin’le gittikleri yere. Yalnız kalmak istediklerinde, konuşmadan yan yana oturdukları; bazen sadece rüzgârı dinledikleri, bazen saatlerce içlerini döktükleri o tepeye doğru yürümeye başladı. O yol ona yabancı değildi. Her taşını, her kıvrımını biliyordu. Ayakları düşünmeden ilerliyordu.
Tepenin başına vardığında ayakları onu daha fazla taşıyamayacakmış gibi hissetti. Yavaşça çimlerin üzerine oturdu; önce dizlerini kırdı, sonra sanki içindeki yük bedenine de çökmüş gibi ağır ağır kendine doğru kapandı. Dizlerini göğsüne çekti, kollarını etrafına doladı ve başını dizlerinin üzerine bıraktı. Gözlerini kapattı. Rüzgâr saçlarını savurup yüzüne çarpıyor, açıkta kalan tenini serinletiyordu ama içindeki harareti dindirmeye yetmiyordu. Nefes almaya çalıştı; derin, uzun nefesler… Ama göğsündeki o sıkışma inatla yerinde duruyordu.
Parmaklarını çimenlerin arasına geçirdi, toprağın nemini avuçlarında hissetti. Omuzları fark etmeden düşmüş, sırtı hafifçe kamburlaşmıştı. Dışarıdan bakıldığında sadece rüzgârda oturan bir kadın gibi görünüyordu belki ama içinde fırtınalar kopuyordu.
Başını dizlerine biraz daha gömdü, yüzünü saklamak ister gibi. Gözlerinden süzülen birkaç damla sessizce dizlerini örten elbisesine karıştı. Ağladığını bile kabullenmeden, sadece içindeki ağırlığın biraz olsun hafiflemesini dileyerek öylece kaldı; rüzgârın uğultusuna, kalbinin düzensiz atışına ve kendi sessizliğine sığınarak. Uzun süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştı.
Ama insan en çok sustuğunda düşünceleri yükseliyordu. Mardin’de yaşananlar, düğünden sonra dağılan her şey… Hepsi zihninde birbirine dolanıp duruyordu.
Aradan uzun sayılacak kadar zaman geçti. Güneş yavaş yavaş alçalmış, ışığı daha solgun ve daha kırılgan bir hâl almıştı; tepeliğin üzerine düşen gölgeler uzamış, hava serinlemeye başlamıştı ama Meyra hâlâ başı dizlerinin üzerinde, kıpırtısız oturuyordu. Omuzları düşmüş, sırtı bükülmüş; sanki içindeki ağırlık bedenine de sinmişti. Patikadan birinin daha çıktığını fark etmedi.
Havin de aynı yere, aynı niyetle gelmişti. Son günlerde kalabalığın içinde daha çok yalnızlaşmış, kimseye görünmeden birkaç saat geçirebileceği tek yerin burası olduğunu düşünmüştü. İçindeki karmaşayı susturmak, düşüncelerini toparlamak için adımlarını buraya çevirmişti. Meyra’nın orada olduğundan habersizdi.
Tepenin başına ulaşıp gözlerini kaldırdığında, çimlerin üzerinde oturan Meyra'yı gördü. Birkaç saniye anlam veremedi. Sonra o duruşu, o omuzların çöküşü... Ayakları bir an olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı.
Meyra kendinde değil gibi görünüyordu. Başını dizlerine gömmüş, dünyadan kopmuş gibiydi. Rüzgâr saçlarını savuruyor ama o hiç tepki vermiyordu. O hâl, Havin’in içine keskin bir sızı bıraktı.
Yavaş adımlarla yaklaştı. Çimenler hafifçe hışırdadı ama Meyra yine de başını kaldırmadı. Dizlerine kapanmış, yüzünü tamamen saklamıştı. Saçları omuzlarından öne düşmüş, başını neredeyse tamamen örtmüştü.
Havin birkaç adım geride durdu önce. Onu o hâliyle izledi. Bir şey söylemek istedi, ismini fısıldamak istedi ama kelimeler boğazına düğümlendi. Günlerin suskunluğu bir anda üzerine çöktü.
Sonra ağır ağır yanına yürüdü ve sessizce oturdu.
Aralarında bir kol boyu mesafe vardı. Meyra başını hâlâ dizlerine gömmüş olduğu için Havin yüzünü göremiyordu; sadece omuzlarının hafif titreyişini ve saçlarının rüzgârla savruluşunu izliyordu. Başını saran bandaj, saçlarının ve o kapanmış duruşunun altında fark edilmeyecek kadar gizli kalmıştı. Sadece yan yana, aynı manzaraya bakarak oturuyorlardı. Yan yana oturuyorlardı ama her biri kendi iç savaşının içindeydi
İki dost, günler sonra ilk kez yan yana gelmişlerdi.
Sessizlik uzadıkça ağırlaştı. Tam o sırada Havin’in telefonu çaldı. Ani ses, o dinginliğin ortasında neredeyse ürkütücü geldi. Havin irkildi. Ekrana baktı.
Helin arıyordu...
Bir an telefonu açıp açmamak arasında kaldı. Ama sonra derin bir nefes alıp cevapladı.
"Helin…" dedi alçak bir sesle.
Meyra Havin’in sesini duymuştu. Ama yine de başını dizlerinden kaldırmadı. Sadece omuzları biraz daha gerildi.
"Havin, Meyra yanında mı?" Helin'in sesi telaşlı geliyordu.
"Meyra mı?" Bakışları, istemsizce yanındaki Meyra’ya kaydı. O an Meyra yavaşça başını kaldırdı ve Havin' baktı.
Havin, içinin buz kestiğini hissetti o an.
Bandaj, başını çepeçevre sarmıştı. Saçlarının arasından beyaz sargı net bir şekilde görünüyordu. Yüzü solgundu. Gözleri yorgun… ama en çok da bitkindi.
Meyra, gözlerini Havin’in gözlerine sabitledi. Sonra başını iki yana salladı. Şu an ne kimseyi görmeyi, ne de buradan gitmeyi istiyordu. Biraz daha toparlamaya ihtiyacı vardı.
Havin’in içinden yüzlerce şey geçiyordu şimdi. Neden kafasında bandaj vardı? Ne olmuştu? Neden kimse söylememişti? Neden yanında olamamıştı?
Helin’in sesi tekrar yükseldi telefonda. "Havin? Duyuyor musun?"
Havin gözlerini zorla Meyra’dan çekti. Önüne baktı, sesi toparlamaya çalıştı. "Yok… görmedim. Nerede olduğunu bilmiyorum." Bu cümle dudaklarından çıkarken içi sızladı. Yalan söylemek zorunda kalmak değil, Meyra’nın bu hâle gelmiş olması canını yakıyordu.
"Tamam, yanına gelirse hemen söyle," dedi Helin.
"Tamam," diye fısıldadı Havin ve telefonu kapattı.
Ekran karardı.
O an aralarında ağır, yoğun bir sessizlik oluştu. Sanki rüzgâr bile yavaşlamıştı. Havin telefonu elinde birkaç saniye daha tuttu. Parmaklarının arasındaki o küçük cihaz, az önce taşıdığı telaşın aksine şimdi anlamsız geliyordu.
Gözleri yavaşça Meyra’ya kaydı.
Başını saran bandaj, gün batımının solgun ışığında daha da belirginleşmişti. Meyra başını yeniden dizlerine indirmişti. Omuzlarının hafif titreyişi, içine attığı her şeyin sessiz kanıtıydı.
Havin’in içinde bir şey koptu.
Günlerdir biriken mesafe, düğünden beri büyüyen suskunluk, yanında olamadığı anların yükü… Hepsi o an üstüne çöktü. Dayanamadı. Aralarındaki mesafeyi düşünmeden kapattı. Aniden Meyra’ya doğru eğildi ve onu sımsıkı kollarının arasına aldı. Sarılışı güçlüydü; korumak ister gibi, geç kalmışlığı telafi etmek ister gibi. Yüzünü Meyra’nın saçlarına gömdü, gözlerini kapattı.
Meyra bir an kıpırdamadı. Sonra yavaşça kollarını çözdü dizlerinden. Omuzları gevşedi. O da Havin’e sarıldı. Önce çekingen, sonra bütün ağırlığıyla.
İki beden birbirine tutunmuştu. O sarılışta, günlerdir söylenemeyen birçok şey vardı.
Ertesi sabah
Havin için zaman, o tepede asılı kalmış gibiydi. Yaman Ali'nin Meyra'ya hiç düşünmeden sarılışı... O kucaklayışın içindeki korku, sahipleniş ve çaresizlik. Havin'in göğsünde adını koyamadığı bir sızı bırakan da tam olarak buydu. Meyra'nın o kolların içinde kayboluşu, Havin'in bulunduğu yeri bir anda görünmez kılmıştı sanki. Ne kadar yakın durursa dursun, o ana ait olmadığını derinden hissetmişti. Dün geceden beri gözlerinin önünde hep aynı görüntü vardı; o sarılış, kendini geri çekmek zorunda kaldığı o an...
Gözlerini tavana dikerek uyandı. Aslında buna uyanmak denemezdi; çünkü zihni geceden beri hiç susmamıştı. Meyra'yla yaptıkları konuşmalar, söylenen ve yarım kalan cümleler durmadan zihninde dönüp duruyordu. Derin bir nefes aldı ama göğsündeki sıkışma dağılmadı.
Bir süre kıpırdamadan öylece yattıktan sonra ağır bir hareketle yataktan kalktı. Ayaklarını yere bastığında, içindeki o tanıdık boşluk yeniden yerini buldu. Oda sessizdi ama düşünceleri fazlasıyla gürültülüydü.
Pencereye doğru yürüyüp perdenin kenarını araladı. Sabahın solgun ışığı odaya dolarken, Havin'in zihni hâlâ geceden kalma düşüncelerle meşguldü. Meyra'nın başına gelenleri ailesine anlatıp anlatmamak arasında sıkışıp kalmıştı. Söylerse, Serhat'ın yine kontrolünü kaybedip ortalığı karıştırmasından korkuyordu. Susarsa, Meyra'yı bu yükle tek başına bırakmış olacaktı. İki ihtimal de içini daraltıyordu; hangisinin daha doğru olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey, bu suskunluğun da en az söylenecek sözler kadar ağır olduğuydu.
Bir süre sonra kapı aralandı, annesi göründü.
"Kızım, hadi kahvaltıya geçiyoruz," dedi.
Havin, düşüncelerinden sıyrılıp annesine döndü ve sessizce başını salladı. Aysel Hanım kızının hâlini fark etmişti; odadan çıkmak yerine birkaç adım atıp tam karşısında durdu. "İyi misin kızım? Dünden beri çok durgunsun, odandan da pek çıkmadın."
"İyiyim anne, yok bir şeyim," dedi Havin. Sözlerini desteklemek ister gibi dudaklarına hafif bir gülümseme kondurdu ama gözleri onu ele veriyordu.
Aysel Hanım bu cevaba pek inanmasa da üstelemedi. Başını 'peki' der gibi sallayıp kızının omzunu yumuşakça sıvazladı. "Ben aşağı iniyorum, sen de çok oyalanma," dedi ve odadan çıktı.
Annesi çıktıktan sonra Havin lavaboya geçip elini yüzünü yıkadı. Aynadaki yansımasına kısa bir an baktı; yorgun ve dalgındı. Kendini biraz toparlamaya çalıştıktan sonra giyinip aşağı indi.
Kahvaltıya vardığında herkes çoktan yerini almıştı. Sessizce ilerleyip abisinin yanındaki boş sandalyeye oturdu. Önündeki tabağa birkaç zeytin ve bir dilim peynir aldıktan sonra, bir elini çenesinin altına dayayıp diğer eliyle tabağındaki peynirle oyalanmaya başladı. Masadaydı belki ama zihni orada değildi. Söylenenleri duyuyor gibiydi; fakat kelimeler ona ulaşmadan dağılıyordu. Aysel Hanım bunu fark etmişti. Kızının günden güne içine kapandığını, durgunluğunun arttığını görüyordu. Bunun sebebini ise çok iyi tahmin ediyordu; Havin, Meyra'dan uzak kaldıkça daha da içine çekiliyordu.
Kahvaltıdan sonra, mutfakta oyalanırken sanki aklına yeni gelmiş gibi Havin'e döndü. "Kızım, terziye uğrayıp şu işi halletsen iyi olur. Dün konuşmuştuk ya," dedi.
Havin başını sessizce sallamakla yetindi. Aslında Aysel Hanım'ın asıl amacı kızını terziye göndermek değil, çıkıp biraz hava almasını sağlamaktı.
Bir süre sonra Havin, annesinin söylediği işi halletmek için evden çıktı. Sokakta yürürken adımları ağırdı; düşünceleri yine peşini bırakmıyordu. Aklı sürekli Meyra'daydı. Dün söylediklerini yeniden hatırlıyordu. 'Bir şey olmadı, sadece düştüm,' demişti Meyra. Ama Havin buna inanamıyordu. Belki de bir tatsızlık çıkmasın diye gerçeği saklıyordu... Bu ihtimal bile Havin'in yüreğini sıkıştırıyordu.
Ya o evde Meyra'nın başına yeniden bir şey gelirse? Ya bildiği hâlde sustuğu için kendini affedemezse? Bu düşünce kalbinde ağır bir baskı bıraktı.
Bu durumu Meyra'nın ailesine anlatsa ayrı bir dert, susmayı seçse bambaşka bir dertti. Zaten sessiz kalmak da vicdanına ağır geliyordu. Serhat'ın böyle bir şeyi öğrendiği an nasıl tepki vereceğini tahmin etmek zor değildi. Öfkesini dizginleyemeyen biri olarak yine ortalığı yakıp yıkardı. Ama bu kez karşısında Melih değil, Yaman Ali vardı. Aynı sertliğe sahip, aynı karanlık öfkeyi taşıyan iki adam... Böyle bir karşılaşmanın sonu kim için ne getirirdi, kestirmek mümkün değildi.
Havin'i durduran tam olarak buydu. Söylenecek tek bir cümlenin bile geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabileceğini hissediyordu.
Bu yüzden hiç aklında olmayan bir seçeneğe yöneldi. Meyra'nın ailesiyle değil, doğrudan Yaman Ali'yle konuşacaktı. Karşısına çıkmak kolay olmayacaktı; onu görmek içindeki sızıyı büyütecek, kelimeleri boğazına düğümleyecekti. Yine de susmaktan iyiydi. Bütün cesaretini toplamıştı. Yaman Ali'yle konuşacak, Meyra'ya yaşattıkları için ondan hesap soracaktı.
Terziye uğrayıp annesinin istediği işi halletti. Ardından düşüncelerini daha fazla oyalamadan adliyeye yöneldi. Yol boyunca kalbi olması gerekenden hızlı atıyor, içindeki huzursuzluk her adımda biraz daha büyüyordu. Yine de geri dönmeyi aklından bile geçirmedi.
Taksiden indiğinde derin bir nefes aldı. Adliye binası karşısında yükselirken, omuzlarına görünmez bir ağırlık çöktü. Kısa bir tereddütten sonra içeri girdi.
O sırada Yaman Ali, odasının camından dışarı bakıyordu. Havin'i adliye kapısına yönelirken gördüğünde kaşları farkında olmadan hafifçe çatıldı. Onun buraya neden geldiğini tahmin etmek zor değildi. Yüzü gerildi, ardından masasına dönüp sekreterine kısa ve net bir talimat verdi.
"Beni sorarlarsa çıktığımı söyle."
Havin içeri girdiğinde doğruca sekreterin yanına yöneldi. "Yaman Ali Bey'le görüşmem gerekiyor," dedi.
Sekreter kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. "Biraz önce çıktı," dedi. "Bugün geri gelmeyecek."
Bu cevap Havin'in içine sinmedi. Yine de teşekkür edip geri döndü. Adliye kapısından çıktığı anda bakışları istemsizce otoparka kaydı. Yaman Ali'nin arabası hâlâ oradaydı. Sekreter az önce çıktığını söylemişti ama... Eğer gerçekten çıkmış olsaydı, arabası neden buradaydı?
Bir an durdu. Düşünceler peş peşe zihnine üşüştü. Sonra her şey birden netleşti. Yaman Ali onu görmüş, bilerek görüşmek istememişti.
İçinde biriken öfke bir anda dışarı taştı. Arabaya doğru birkaç adım atıp tekerleğe sertçe tekme attı. Siniri, çaresizliğiyle birleşip kontrolsüz bir hâl almıştı.
"Ne oluyor burada?"
Duyduğu sesle birlikte irkildi. Başını çevirdiğinde tanımadığı bir adam görüş alanına girmişti.
Aslında daha önce onunla karşılaşmıştı ama Havin bunu fark etmemişti.
Aras ise birkaç adım ötede durmuş, olan biteni şaşkınlıkla izliyordu. Arabayı tekmeleyen kişinin, birkaç gün önce Yaman Ali'nin evinde gördüğü kız olduğunu Havin ona döndüğünde fark etmişti.
"Bu yaptığınızın bir suç olduğunun farkında mısınız?" diyerek Havin'e birkaç adımda yaklaştı. "Üstelik tekmelediğiniz araç, Cumhuriyet Başsavcısı'nın aracı."
Havin, yüzüne düşen saçlarını sert bir hareketle geriye attı, dudaklarına sahte bir şaşkınlık yerleştirdi. "Cumhuriyet Başsavcısı mı?" dedi alaycı bir tonla. "Tüh... Onca aracın içinde, bula bula tekmelenecek Cumhuriyet Başsavcısı'nın arabasını mı bulmuşum?" Sözünü bitirir bitirmez arkasını dönüp araca bir kez daha tekme attı.
"İyi misiniz siz?" dedi Aras, bakışlarını Havin'in üzerinde gezdirirken. Sesinde hem temkin hem de şaşkınlık vardı.
Havin başını hafifçe yana eğdi. "Niye?" dedi. "Kötü mü görünüyorum?"
Aras kısa bir an duraksadı. "Yani..." dedi ölçülü bir sesle. "Pek iyi göründüğünüz söylenemez. Belli ki birileri sizin damarınıza fena basmış."
Havin'in çenesi gerildi. Bakışları bir noktaya kilitlendi; öfke, kelimelerden önce yüzüne vurmuştu. "Ben onun damarına öyle bir basacağım ki..." diye mırıldandı, sesi dişlerinin arasından dökülür gibiydi. "Görecek o kibirli..."
Havin, kendi kendine mırıldansa da Aras onun söylediklerini net bir şekilde duymuştu. Bu kontrolsüz öfkenin kaynağını içten içe merak ediyordu; belli ki mesele basit bir sinir patlamasından ibaret değildi.
Birkaç saniyelik gergin bir sessizliğin ardından Havin, başını kaldırmadan, sert bir tonla, "Çekil," dedi.
Aras refleksle yana doğru bir adım çekildi. Havin, yanından hızla geçip adliyenin önünden uzaklaşırken adımlarındaki acele ve öfke açıkça hissediliyordu. Aras, birkaç saniye olduğu yerde kalıp arkasından bakakaldı.
Havin'in, Meyra'nın hem kuzeni hem de arkadaşı olduğunu, karşılaştıkları gün Yaman Ali'den öğrenmişti. O an, Havin'in buraya Yaman Ali'yle görüşmek için geldiğini düşündü. Bu kadar öfke, bu kadar kontrolsüzlük... Yaman Ali ona ne söylemiş olabilirdi ki?
Aras düşüncelerle birlikte içeri yöneldi. Birkaç dakika sonra Yaman Ali'nin odasının kapısına geldi. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde yüzündeki şaşkınlık hâlâ geçmemişti.
"Ona ne dedin?" dedi, kapıyı ardından kapatırken. "Arabayı tekmeleyecek kadar öfkeliydi." Geçip Yaman Ali'nin karşısındaki koltuğa oturdu.
Yaman Ali başını önündeki dosyalardan kaldırıp Aras'a baktı. Kaşları hafifçe çatıldı. "Kime?" diye sordu, anlamaz bir ifadeyle. Kimden bahsettiğini anlamamıştı.
Aras bir an duraksadı, sonra açıklamak ister gibi devam etti. "O gün sizin bahçede karşılaştığımız kız vardı ya… Meyra’nın kuzeni olan."
Yaman Ali, kimden bahsedildiğini anladığını belli edercesine başını salladı, ardından koltuğuna geriye doğru yaslandı. "He… O mu?" dedi kayıtsız bir tonla. "Görmedim. Hiç konuşmadık."
Aras, bu cevabın yeterli olmadığına ikna olmuş gibi, birkaç saniye anlamsızca Yaman Ali’nin yüzüne baktı. "Madem hiç konuşmadınız," dedi sonunda, sesindeki şaşkınlık gizlenmiyordu, "o kız neden senin arabayı tekmeleyecek kadar öfkeliydi ki?"
Yaman Ali omuz silkti. "Bilmem," dedi. "Belki de Meyra’nın yaşadıklarının öfkesini oradan çıkartıyordu."
Aras, anladığını belli edercesine kafasını salladı. Aralarında kısa bir sessizlik oluştu. Ardından, sanki aklına yeni gelmiş gibi, "Bir şey soracağım," diyerek sessizliği bozdu.
Yaman Ali başını 'tabii' dercesine salladı.
"Şey… Yengemizin kuzeninin bir ismi yok mu?"
Yaman Ali’nin kaşları hafifçe havalandı. Ardından sırtını dayadığı koltuktan doğrulup dirseklerini masaya koydu "Var da… Sen hayırdır?" dedi göz kırparak. "Neden soruyorsun?" Doğrudan Aras'ın gözlerinin içine bakıyordu.
Aras bir an ne diyeceğini tartar gibi oldu. Gözlerini masanın üzerindeki dosyalara kaydırdı. "Öyle aklıma geldi," dedi geçiştirerek. "Merak işte."
Aralarında kısa bir sessizlik daha oluştu. Yaman Ali’nin bakışları kısa bir an Aras’ın yüzünde gezindi; sanki söyleyip söylemediği bir şey var mı diye tartar gibiydi. Aras ise gözlerini kaçırmış, yerinde hafifçe kıpırdanmıştı.
"Havin."
Aras, anlamaz gözlerle dönüp Yaman Ali’ye baktı. "Hı?"
"Kızın adı diyorum. Havin. Hani merak etmiştin ya…"
Aras, duyduğu isimle birlikte bakışlarını yeniden önüne çevirdi. Dudaklarının kenarında, farkında olmadan beliren bir gülümseme vardı. "Havin," dedi kendi kendine. "İsmi de kendi gibi güzelmiş."
Bir süre sonra Yaman Ali’nin bakışlarını üzerinde hissetti. Hemen yerinden doğrulup ayağa kalktı. "En iyisi ben çıkayım," dedi, Yaman Ali’ye bakmadan. Ardından aceleyle odadan çıkıp gitti.
Yaman Ali, arkadaşının bu hâline şaşırsa da gülümsemeden edemedi.
************
Meyra evlendikten sonra Serhat'ın hayatında bir şeyler eksilmişti ama bunun adını koyamıyordu. Ne tam anlamıyla bir öfkeydi bu ne de alışıldık bir kırgınlık. Daha çok, içini yavaş yavaş kemiren bir boşluktu. Sanki bir yerlerden bir parça koparılmış, yerine hiçbir şey konmamıştı. Herkes hayatına kaldığı yerden devam ederken, Serhat o günde takılı kalmıştı; Meyra'nın evden çıktığı, kapının ardından sessizliğin çöktüğü o günde.
Eskisi gibi konuşmuyordu. Ne sofrada söze karışıyor ne de evin içinde sesini yükseltiyordu. Sorulan sorulara kısa cevaplar veriyor, çoğu zaman da hiç cevap vermemeyi seçiyordu. Aslında konuşursa içinden döküleceklerin ölçüsünü kaçıracağından, kelimelerin kırıcı olacağından korkuyordu. Susmak, hem kendini hem de çevresindekileri korumanın tek yolu gibi geliyordu.
Serhat için bu evlilik, sadece Meyra'nın hayatının değişmesi değildi. Korumayı bildiği, kollamayı görev saydığı kardeşinin elinden kayıp gitmesiydi. Onu tehlikelerden sakınabildiğine, canı yanmasın diye önüne geçebildiğine dair inancı, o gün paramparça olmuştu. En çok da bunu kendi gözleri önünde, elinden hiçbir şey gelmeden yaşaması canını yakmıştı. Güçlü olduğunu sandığı yerde ne kadar çaresiz kaldığını görmek, gururunu sessizce törpülemişti.
Kızgındı; Melih'e, ailesine, bu düzene ve bazen de kendisine. Ama bu kızgınlık dışarı taşmıyor, sesini bulamıyordu. İçinde birikip ağırlaşıyor, her geçen gün biraz daha çörekleniyordu. Patlamaktan değil, kontrolü kaybetmekten korkuyordu belki de.
Geceleri uykusu sık sık bölünüyordu. Bazen evin içinde sessizce dolaşıyor, ayak seslerini bile bastırmaya çalışıyordu. Bazen balkona çıkıp sigarasını yakıyor, dumanın gökyüzüne karışmasını izliyordu. O anlarda Meyra'nın çocukluğundan kalma hâlleri beliriyordu zihninde; küçükken peşinden koştuğu günler, korktuğunda arkasına saklanışı, kahkahaları... Sonra birden siliniyorlardı. Her hatıra, içindeki sızıya biraz daha ağırlık ekliyordu.
Kimi geceler Meyra'nın odasının önünde duruyor, kapalı kapıya bakıp öylece kalıyordu. İçeri girmiyordu; çünkü o kapının ardında artık ona ait bir dünya olmadığını kabullenmek zorundaydı. Yine de orada durmak, sanki kardeşine biraz daha yakın olmak gibiydi.
Kırgındı. Ailesine, bu kabullenişe, 'zamanla geçer' diyen herkese. Ama en çok da kardeşinin sessizliğine. Çünkü Serhat, Meyra'nın sustuğu her anın ardında bir yük olduğunu hissediyordu. Ve o yükü omuzlamak için yanında olamamak, Serhat'ın içini en çok yakan şeydi.
O günden sonra büyük bir sessizliğin içine girmişti. Ama bu sessizlik onun için bir kabulleniş değildi. İçinde hâlâ ayakta duran, tetikte bekleyen bir abi vardı. Ve o içgüdü, susmayı hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenememişti.
Başını dosyalardan kaldırdı, derin bir nefes alıp her iki eliyle yüzünü sıvazladı. Şirkete geldiğinden beri önündeki işe bir türlü odaklanamıyor, zihni sürekli başka yerlerde dolaşıyordu. Aslında bu durum günlerdir süren bir şeydi; her toplantıda, her telefon görüşmesinde aklı, Meyra'nın sessizliğinde ve o günden kalan boşlukta takılı kalıyordu.
Ellerini masaya bıraktığında, parmak uçlarının hafifçe titrediğini fark etti. İçinde bastırdığı öfke, kırgınlık ve koruma içgüdüsü bir arada dolaşıyor, her an patlamaya hazır bir bomba gibi onu sarıyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes daha aldı; ama bu kez nefes, rahatlamaktan çok yorgunluğun ve çaresizliğin ağırlığını taşır gibiydi.
Derin nefesini verip başını yeniden dosyalara eğmişti ki kapı aniden açıldı. Beklenmedik sesle kısa bir an duraksadı, ardından kaşlarını çatıp kapıya baktı. Eşikte Havin duruyordu. Omuzları gergindi; yüzündeki ifade, zor tutulan bir sabrın izlerini taşıyordu.
Serhat şaşırmıştı. Çünkü Havin’in şirkete adım attığı pek görülmüş bir şey değildi. Üstelik Meyra evlendiğinden beri onu bir kez bile görmemişti. Bu ani geliş, içindeki huzursuzluğu sessizce tetikledi.
Sandalyesinde hafifçe doğrulup bakışlarını Havin'in yüzünde gezdirdi birkaç saniye boyunca. Bu ziyaretin tesadüf olmadığı belliydi. Havin’in duruşu, buraya bir selam vermek için gelmediğini açıkça söylüyordu.
"Bir sorun mu var?" diye sordu sonunda, kaşları farkında olmadan çatılmıştı.
Havin dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip hafifçe başını yana eğdi. "Yok," dedi, sesi sakin çıkıyordu ama kelimeleri sivriydi. "Sadece uğrayıp bir bakayım dedim… İşleriniz çok mu yoğun acaba? Kardeşinizin başına gelenleri duyamayacak kadar mesela."
Bu sözler Serhat’ın yüzündeki ifadeyi bir anda sertleştirdi. Sandalyesini geri ittiği gibi ayağa kalktı.
"Ne saçmalıyorsun Havin?" dedi, sesi artık daha net ve sertti. "Ne söyleyeceksen, açık açık söyle."
Serhat'ın sesi sert çıksa da, Havin geri adım atmadı. Bakışları netti, sesi ise sakinliğin sınırında ama bilinçli olarak keskin çıkıyordu. "Yeterince açık olmadı mı abi?" dedi. "Siz burada kendinizi işe verirken, kardeşinizi hastanelik etmişler; ruhunuz bile duymamış," derken doğrudan Serhat'ın gözlerinin içine bakmıştı. Hemen ardından bakışlarını indirip kendi kendine mırıldandı. "Sonra da çıkıp ‘abiyim’ diye ortalıkta dolaşıyorsunuz."
Havin'in sözleri Serhat’ın göğsüne sert bir yumruk gibi indi. Yüz kasları gerildi, çenesi kilitlendi. Bir anlık sessizlik oldu ama bu sessizlik fırtına öncesiydi. Gözleri karardı; kontrol etmeye çalıştığı öfke artık dizginlenemez hâle gelmişti. Masanın kenarına sertçe vurduktan sonra hiçbir şey söylemeden Havin’in yanından geçti, kapıyı hızla açıp odadan çıktı.
Kapı ardında sert bir sesle kapanırken, odada kalan tek şey Serhat’ın bastıramadığı öfkesinin yankısıydı.
Binadan çıkıp arabasına yöneldiğinde nefesi hâlâ hızlıydı. Aklında tek bir isim vardı: Yaman Ali. Kardeşine zarar verdiğini düşündükçe öfkesi katlanıyor, içindeki sıkışmışlık her saniye biraz daha baskı oluşturuyordu.
Şu an Yaman Ali’nin adliyede olduğunu biliyordu. Oraya gitmenin hiçbir anlamı yoktu; polisler, korumalar, duvarlar… O binanın içinde Yaman Ali’ye bırak bir şey yapmayı, tek bir kelime bile edemezdi. Bu da onu durdurmak yerine, sadece içindeki öfkeyi daha da harlardı.
Arabasına bindiği gibi kontağı çevirdi. Motorun sesi içindeki öfkeyle aynı tondaydı. Direksiyonu sıkıca kavrarken, parmak eklemleri beyazlamıştı.
Bir süre sessizce bekledikten sonra Yaman Ali’nin evine giden yola saptı. Arabayı yolun ortasında durdurdu, motoru kapatıp camı hafifçe araladı ve sigarasını yaktı.
Beklemek… İşte onu en çok zorlayan buydu. Her saniye, zihninde tekrar tekrar dönen sahneleri daha da keskinleştiriyor, öfkesini ve çaresizliğini büyütüyordu. Havin’in gözlerindeki bastırılmış öfke, 'hastanelik' kelimesinin yankısı, Meyra'nın şu an ne durumda olduğunu bilmemesi... Hepsi omuzlarına görünmez bir yük gibi çöküyordu.
Başını ellerinin arasına alıp nefesini yavaşlatmaya çalıştı; ama boşunaydı. Her nefes alışında öfkesi biraz daha kabarıyor, kalbindeki çaresizlik damarlarında uğultu gibi akıyordu. Sonra bir an, sabrı taşan bir refleksle direksiyona sertçe vurdu. Ardından titreyeren ellerini saçlarının arasından geçirdi, tedirginliği ve öfkesi birbirine karışmıştı. Bir süre sonra kafasını geriye yatırıp gözlerini kapattı
Saatler ilerliyordu. Hava artık kararmak üzereydi; gökyüzü soluk turuncudan derin bir griye dönmüştü. Serhat, arabasının kaputuna yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir hâlde bekliyordu. Her geçen saniye, kalbindeki öfkeyi ve çaresizliği biraz daha ağırlaştırıyor, her nefes alışında içindeki gerilim damarlarında uğultu gibi yankılanıyordu.
Saatler onun için sanki hiç geçmeyecekmiş gibi ağır geçmişti; yolun sessizliği, etrafın loşluğu ve yaklaşan karanlık, bekleyişinin gerginliğini ikiye katlıyordu. Gözleri, uzaktaki her hareketi fark edecek kadar keskin, ama bir o kadar da sabırsızdı; her an, Yaman Ali’nin arabasının ışıklarını görme umuduyla donup kalıyordu. İçinde biriken öfke, zamanla birlikte biriken bekleyişin ağırlığıyla birleşiyor, adeta kendi içinden taşacakmış gibi kaynıyordu.
Saatler süren bekleyişin ardından, uzakta yolun kıvrımında bir çift far belirdi. Serhat’ın kalp atışları aniden hızlandı; nefesini tutmuş, gözlerini kısarak yaklaşan arabayı takip ediyordu. Farların hareketi ona her adımda Yaman Ali’nin yaklaştığını hatırlatıyor, öfkesini ve sabırsızlığını biraz daha körüklüyordu.
Yaman Ali ise, günün ağırlığını omuzlarında hissederek direksiyon başındaydı. Adliyeden yeni çıkmıştı; zihni yarım kalan dosyalarla, bitmeyen telefonlarla ve gün boyunca biriken yorgunlukla doluydu. Hepsinin üstüne, aklı durmadan karısına kayıyordu. Eve varma düşüncesiyle yolu ezbere almıştı ki, ileride yolun ortasında duran arabayı fark etti. Ayağını gazdan çekip dikkat kesildi. Gözlerini kısarak kaputa yaslanmış silueti seçtiği anda, içinden soğuk bir his geçti. Serhat’tı bu. Burada olmasının sebebini anlamak zor değildi.
Arabayı birkaç metre kala yavaşça durdurdu.
Motor sustuğunda, aralarındaki sessizlik daha da ağırlaştı. Yaman Ali kapıyı açıp araçtan indi. Yüzünde ne şaşkınlık ne de panik vardı; daha çok, olacakları önceden kabullenmiş bir ifadeyle Serhat’a baktı.
İki adam, kararmak üzere olan gökyüzünün altında, kelimelere henüz dökülmemiş bir hesaplaşmanın eşiğinde karşı karşıya duruyordu. Aralarındaki mesafe birkaç adım kadardı ama taşıdığı gerilim, bir adımda kapanamayacak kadar derindi.
Serhat, arkasını yasladığı arabadan ayrılmadı. Kolları hâlâ göğsünde kenetliydi. Omuzları gevşek görünüyordu ama bakışları sertti; tek bir an bile Yaman Ali’den ayrılmıyordu. "Dedesinin asil torunu…" dedi yavaşça. "Gurur kaynağı…" derken burnundan hırıltılı bir nefes verdi. "Mehmet Ali Aslanbey’in öve öve bitiremediği o torun." Kısa bir an duraksadı. Sessizlikte sözcükler daha da ağırlaştı. "Adaletten asla şaşmayan," diye devam etti, sesini biraz daha yükselterek. Dudaklarının kenarında acı bir ifade belirmişti. "Haksızlığın karşısında dimdik duran Yaman Efendi…" Başını hafifçe yana eğdi. "Acaba," dedi, sesi daha da soğuyarak, "o Yaman Efendi’nin karısına el kaldıracak kadar alçalabildiğini de biliyor mu dedesi?" Direkt Yaman Ali'nin gözlerinin içine bakıyordu.
Yaman Ali, refleksle bir adım öne atıldı. Dudakları aralandı; konuşmak istedi. Meyra’ya el kaldırmamıştı. O bir kazaydı. Günlerdir zihninden çıkmayan, geceleri uykularını bölen, kendini affedemediği bir kaza... Sözcükleri toparlamaya çalışırken boğazı düğümlendi.
Ama Serhat ona bu fırsatı tanımadı. Bir anda yerinden doğrulup üzerine doğru yürüdü, aradaki mesafeyi tek hamlede kapattı. Yüz yüze geldiklerinde aralarındaki nefes bile sertleşmişti. Serhat’ın sesi patlamaya hazır bir öfkeyle çıktı.
"Lan sen," dedi dişlerinin arasından, "bir kadına… üstelik sana emanet edilen bir kadına el kaldıracak kadar nasıl alçalabilirsin?" Sesi titremiyordu; bu, kontrolsüz bir öfke değil, birikmiş bir hesaplaşmaydı onun için. "Bu mu senin adamlığın?"
Cümlesi biter bitmez yumruğu Yaman Ali’nin suratına indi. Tok bir ses, akşamüstü sessizliğini yırtıp geçti.. Yaman Ali, darbenin etkisiyle geriye doğru savruldu; dengesini zor toparladı. Ağzına yayılan kanın metalik tadını hissetti ama başını kaldırdığında gözlerinde tek bir savunma yoktu.
Serhat durmadı.
Üzerine yeniden yürüdü, iki eliyle yakasından tutup kendine çekti ve bir yumruk daha indirdi. Bu kez daha sertti; içinde biriken her şey o darbeye yüklenmişti.
"Hadi!" diye haykırdı Serhat. "Bana da vursana!"
Yaman Ali’yi sarsarak kendine doğru çekti. "Senin gücün sadece Meyra’ya mı yetiyor?"
Bir yumruk daha.
"Lan sen kardeşimi sahipsiz mi belledin?"
Her darbe Serhat’ın içindeki öfkeyi boşaltmıyor, aksine daha da alevlendiriyordu. Vurdukça rahatlamıyor, vurdukça daha da derine batıyordu. Çünkü bu öfke yeni değildi; günlerdir, haftalardır içinde biriken, sustukça büyüyen bir yangındı.
Yaman Ali ise tek bir hamle bile yapmadı. Ne ellerini kaldırdı ne karşılık verdi. Yumruklar yüzüne, göğsüne indikçe yalnızca geriye sendeledi. Gözlerini kaçırmadı ama bakışlarında savunma da yoktu. Meyra’nın yüzü, sessizliği, korkusu gözlerinin önünden gitmiyordu. O an, Serhat’ın her darbesini hak ettiğine inanıyordu.
Meyra’nın canı ne kadar yandıysa, diye geçti içinden,
benimki de o kadar yansın.
Serhat’ın yumrukları acı veriyordu ama Yaman Ali için acı, cezanın kendisi değildi; sadece gecikmiş bir bedeldi. Ve o bedeli ödemekten kaçmayacaktı.
Serhat nefes nefese kaldığında bile durmadı. Göğsü hızla inip kalkıyor, elleri titriyordu. Ama öfkesi dinmiyor, her darbe içindeki yangını söndürmek yerine daha da büyütüyordu. Vurdukça rahatlaması gerekiyordu; olmuyordu. İçindeki boşluk, her yumrukla biraz daha derinleşiyordu.
Tam o anda, yolun başından hızla yaklaşan bir araba sesi duyuldu. Ani bir frenle araç kenara savruldu. Kapı sertçe açıldı.
Gelen Fırat'tı. Havin haber vermişti. Serhat’a söyledikleri, ağzından çıkar çıkmaz içinde bir ağırlığa dönüşmüş; öfkeyle söylenen sözlerin onu nereye sürükleyebileceğini öfkesi dinince fark etmişti. İçini kemiren o huzursuzlukla Fırat’ı aramış, olan biteni söylemişti.
Fırat arabadan iner inmez olan biteni gördü. Serhat’ın bir kez daha hamle yaptığını fark edince koşarak araya girdi. Serhat’ın omzundan yakalayıp bütün gücüyle geriye çekti
"Serhat! Yeter!" diye bağırdı. "Kendine gel!"
Serhat bir an kurtulmaya çalıştı, kolunu savurup bir yumruk daha atmak ister gibi oldu ama Fırat bırakmadı. Bu kez iki eliyle sımsıkı tutmuştu.
"Yeter! Öldüreceksin adamı!" dedi dişlerini sıkarak.
Serhat’ın nefesi hırıltılıydı. Gözleri hâlâ Yaman Ali’ye kilitliydi. Fırat’ın tuttuğu kolları hâlâ öfkeden titriyordu.
Yaman Ali birkaç adım geriye sendelemisti. Yüzü kan içindeydi, dudağı yarılmıştı. Ayağa kalkıp eliyle burnundan akan kanı temizledi, ağzındaki kanı tükürdü.
Fırat ise Serhat’ı biraz daha geriye çekti. "Serhat kendine gel!"dedi sert bir tonla. "Böyle yaparak kendini de yakacaksın."
Serhat dişlerini sıktı. Bakışlarını Yaman Ali’den ayırmadan konuştu: "Bu iş burada bitmedi," dedi boğuk bir sesle.
Fırat’ın zorlamasıyla arkasını döndü, neredeyse sürüklenir gibi arabaya bindi. Kapı ardından sertçe kapandı.
Araba uzaklaşırken Yaman Ali birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Yüzündeki acı, bedeninde zonklayan sızının çok ötesindeydi; çünkü aldığı darbeler geçiciydi ama içinde büyüyen suçluluk kalıcıydı. Bir süre sonra o da arabasına bindi ve eve doğru yola çıktı.
Kısa bir süre sonra arabası evin önünde durdu. Hava tamamen karanlığa bürünmüş, etraf sokak lambalarının solgun ışığıyla aydınlanmıştı. Kontağı kapattı ama inmedi. Direksiyonun arkasında birkaç saniye daha kaldı; sanki o birkaç saniye, birazdan yüzleşeceği her şeyden kaçmak için son şansıydı. Eli kapı koluna uzanırken duraksadı, ardından başını geriye yaslayıp gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Göğsündeki ağırlık, aldığı nefesle birlikte dağılmak yerine daha da yerleşti.
Bu hâlde eve girerse ailesinin endişeleneceğini, bakışların hemen yüzündeki izlere takılacağını, ardından kaçınılmaz soruların geleceğini biliyordu. 'Kim yaptı?' sorusu, yalnızca bir merak değil; iki aile arasındaki zaten pamuk ipliğine bağlı olan dengeyi koparabilecek bir kıvılcımdı. Bunu istemiyordu. Üstelik Meyra bu durumdayken, onu daha fazla incitmekten korkuyordu. Serhat’la Meyra arasındaki bağın ne kadar derin olduğunu çok iyi biliyordu; Serhat’a gelen her darbe, sadece onun bedeninde iz bırakmazdı; yankısı doğrudan Meyra’nın kalbine vururdu. Serhat acıyı omuzlarında taşırken, Meyra o acıyı sessizce içine gömerdi. Yaman Ali bunu biliyordu. Abisine uzanan her elin, Meyra’nın ruhunda yeni bir çatlak açacağını; Serhat’a dokunan her kötülüğün, Meyra’yı biraz daha içine kapatacağını çok iyi biliyordu. Ve Yaman Ali, buna bir kez daha sebep olmayı kaldıramazdı.
Gözlerini açtı. Kapıyı yavaşça açtı, sessizce indi. Bahçeye adım attığı anda derin bir sessizlik karşıladı onu. Ev, alışık olduğu o canlı hâlinden uzaktı. Herkes içeride olmalıydı.
Öte yandan Aslanbey ailesi akşam yemeğine geçmek için Yaman Ali'nin gelmesini bekliyorlardı.
Sofra çoktan hazırlanmış, tabaklar yerini almıştı ama kimse daha geçip oturmamıştı.
Birkaç dakika sonra kapı sesi duyulduğunda herkesin başı aynı anda o yöne döndü. Yaman Ali içeri girdi. Üzerindeki yorgunluk ilk bakışta belliydi; ama asıl dikkat çeken, yüzündeki yaralardı. Yaman Ali'nin yüzü kan içindeydi. Kaşının kenarından süzülen kan, yanağına doğru ince bir iz bırakmış; dudağı patlamıştı. Üzerindeki sessizlik, bir anda boğucu bir ağırlığa dönüştü.
Selma Hanım oğlunu görür görmez yerinden fırladı. Gözleri ilk anda yüzündeki yaralara kilitlendi; ardından paniğe kapılmış gibi bakışları aceleyle bedeninde dolaştı. Kaşları çatıldı, dudakları titreyerek aralandı. "Yaman… oğlum, ne oldu sana?" dedi, sesi endişeyle çatallaşarak. Bir adım attı ama durdu; dokunursa canını yakmaktan korkar gibiydi. "Sana bunu kim yaptı?"
O an herkes aynı anda ayağa kalkmıştı. Murat Bey, ağır adımlarla oğluna yaklaştı. Yüzü sertti ama gözlerindeki kaygıyı gizleyemiyordu. Yaman Ali’nin karşısında durdu, onu baştan aşağı süzdü. "Kim yaptı bunu?" diye sordu, gözlerini üzerinde gezdirirken.
Ardından Hakan araya girdi. Şaşkınlığı öfkeye karışmıştı. "Ne oldu?" dedi, bir adım daha kardeşine yaklaşarak. "Kavga mı ettin?"
Evdeki herkes nefesini tutmuş gibiydi. Yaman Ali, üzerine çevrilen bakışların ağırlığı altında birkaç saniye öylece kaldı. O sessizlik, yüzündeki yaralardan daha yakıcıydı. Gözlerini yere indirdi, çenesini sertçe sıktı; sanki ağzından çıkacak bir kelime, her şeyi daha da içinden çıkılmaz hâle getirecekmiş gibiydi.
"Önemli bir şey değil," dedi sonunda, sesini sakin çıkarmaya çalışırken. "Sadece bir kavgaya karıştım. O kadar."
Bu cümleyle konuyu kapatabileceğini, herkesin susup dağılacağını ummuştu. Omuzlarını hafifçe geriye atıp yönünü odasına çevirdi. Tek istediği, o bakışlardan uzaklaşmaktı. Ama daha ikinci adımı atamadan, kolunda bir sıcaklık hissetti. Selma Hanım’dı. Parmakları oğlunun koluna sıkıca kenetlenmişti; ne sertti ne yumuşak. Kararsız, ama bırakmaya da niyeti yoktu.
"Yaman," dedi, sesi titreyerek. "Sana bunu kim yaptı?" Bir an durdu, gözlerini oğlunun yüzüne sabitledi. "Yoksa… Serhat mı?"
Bu isim salona ağır bir taş gibi düştü. Murat Bey ve Hakan, Yaman Ali’nin yüzüne daha dikkatli baktı. Kimse konuşmuyordu ama herkes aynı şeyi düşünüyordu. Yaman Ali’nin omuzları fark edilir biçimde gerildi. Dudaklarını aralandı, bir şey söyleyecek gibiydi; sonra vazgeçti. Sessizliği, herkes için verdiği en net cevap olmuştu.
Meyra ise sabahtan beri odasından hiç çıkmamıştı. Camın kenarında, dizlerini kendine çekmiş, sessizce oturuyordu. Salondan yükselen sesler önce uzak bir uğultu gibi geldi, ilgilenmek istemedi. Gözlerini kapatıp duymazdan gelmeye çalıştı. Ama birkaç saniye sonra Serhat’ın adını duyduğu an, kalbi sertçe çarptı. Hiç düşünmeden ayağa kalktı. Kapıyı açtı, ardından yavaşça kapattı. Koridora birkaç adım attı, sonra olduğu yerde kaldı. Bakışları istemsizce Yaman Ali’ye kaydı. Yüzündeki kan izleri, şişlikler, morluklar… Kaşları farkında olmadan çatılıp, bir anlığına nefesini tuttu.
Bunu gerçekten Serhat mı yapmıştı?
Düşünce, zihninde yankılanırken gözleri Selma Hanım’ın hâlâ kolundan tuttuğu Yaman Ali’ye, ardından salondaki diğer yüzlere dolaştı. Herkes gergindi, herkes suskundu. O suskunlukta söylenmeyen şeyler, söylenenlerden daha ağırdı.
"Söylesene," diye yineledi Selma Hanım, sesi bu kez daha keskin, daha sabırsızdı. "Sana bunu o mu yaptı? Neden susuyorsun? Konuşsana!"
Yaman Ali başını kaldırıp tam konuşacakken, bakışları bir noktada takılı kaldı. Meyra’ydı. Endişeyle onları izliyordu; yüzünde korkuyla karışık bir merak, gözlerinde cevabını duymaktan çekindiği bir soru vardı. Yaman Ali’nin boğazı düğümlendi.
Birkaç saniyelik o sessizlik, Selma Hanım’a fazlasıyla uzun geldi. Oğlunun bakışlarının nereye sabitlendiğini fark ettiğinde, öfkesi bir anda daha da alevlendi. Başını çevirip Meyra’yı gördü. Yüzündeki ifade sertleşti; endişe, yerini kontrol edemediği bir öfkeye bıraktı. Adımlarını hızlandırarak Meyra'ya doğru yürüdü.
"Bunların hepsinin sorumlusu sensin, uğursuz,"
dedi Selma Hanım. Kelimeler ağzından dökülürken sesi titremedi; aksine fazlasıyla netti. Gözlerini Meyra’dan ayırmadan hemen ekledi: "Bu eve adım attığından beri, evde huzur namına bir şey bırakmadın."
Meyra olduğu yerde kalmış, omuzları fark edilir bir biçimde gerilmişti. Her şeyin sorumlusu onlarken, okun ucunun dönüp dolaşıp kendisine çevrilmesini bir türlü aklı almıyordu. Bu haksızlığın ağırlığı göğsüne çökmüş, kelimeleri boğazında düğümlemişti.
Selma Hanım bir adım daha yaklaştı. Gözleri sert, yüzü öfkeyle gerilmişti. Meyra’nın kolunu kavradı.
"Allah seni kahretsin!" diye bağırdı. "Sana da, o ailene de, bu eve adım attığın o güne de lanet olsun!" Sözünü bitirir bitirmez Meyra’yı sertçe itti.
Meyra'nın günlerdir ayakta zor duran bedeni, o ani itişle geriye doğru savrulmuştu. Dengesini kaybedip yere düşeceği anda, Yaman Ali'nin kolu beline dolandı.
Yaman Ali, refleksle onu tutmuştu. Bedenini kendine doğru çekti. Meyra’nın bedeni kontrolsüzce onun göğsüne yaslandı. Nefesi düzensizdi; parmakları istemsizce Yaman Ali’nin gömleğine tutunmuştu. Kalbi hızla atıyordu; korkudan mı, şaşkınlıktan mı, yoksa bir anlığına hissettiği o korunma duygusundan mı, kendisi bile ayırt edemedi.
Yaman Ali, bir eli hâlâ karısının belindeyken, kızgın bakışlarını kaldırıp annesine baktı. O bakışta öfke vardı. "Ne yapıyorsun anne sen!" dedi öfkeli bakışlarını annesinin üzerinde gezdirirken. "Bir daha sakın ona dokunma!" Sözleri sert, sesi istemsizce yükselmişti.
Selma Hanım dudaklarını aralayıp bir şey söylemek üzereydi ki Yaman Ali diğer elini havaya kaldırdı. "Bunda onun suçu yok," dedi dişlerinin arasından. "Bu mesele Serhat’la benim aramda." Çenesini sıkarken gözlerini annesinin gözlerinden bir an bile ayırmadı. "Kimse karışmasın."
Selma Hanım’ın yüzü gerildi. "Yaman, sen—"
"Yeter!" diye böldü annesinin sözünü. Bu kez sesi daha alçaktı ama çok daha kararlı. "Zaten yeterince şey yaşandı. Kimse üstüne bir şey eklemesin."
Meyra, bu sözleri duyduğunda içinde garip bir boşluk hissetti. Onu koruyan adam, aynı zamanda canını yakan adamdı. Bu çelişki, kalbinin ortasında düğüm gibi duruyordu.
Tam o anda, bahçeden yükselen ses akşamın ağır havasını yarıp geçti.
"Meyra!!!!" Serhat'ın sesiydi.
Herkes bir an birbirine baktı. Serhat’ın sesi bahçede yankılanırken, Selma Hanım’ın yüzü iyice gerildi. Oğlunu o hâlde eve gönderen adamın şimdi bir de kapıya dayanmış olması, içindeki öfkeyi kat kat artırmıştı. Hangi cüretle… diye geçirdi içinden. Hangi yüzle bu kapıya geliyor?
"Meyra!" diye bir kez daha seslendiğini işittiler Serhat'ın.
Kimse konuşmadan kapıya yöneldi. Bahçeye çıktıklarında Serhat ve Fırat'ı gördüler.
Bütün bakışlar aynı anda Serhat'ın üzerine kaymıştı. Serhat kapının önünde dimdik duruyordu. Üzerinde günün yorgunluğunu taşıyan bir gömlek, yüzünde ise taş gibi bir ifade vardı. Yaman Ali’nin aksine yüzünde tek bir çizik dahi yoktu. Ne bir morluk, ne bir kan izi… Az önce yaşananların izini taşıyan tek şey gözleriydi. O gözlerde dinmemiş bir öfke, bastırılmış bir acı ve geri adım atmayacağına dair sert bir kararlılık vardı. Soğuktu. Ama en dipte, kız kardeşi için bastırılmış bir endişe titreşiyordu.
Herkesin bakışları Serhat’taydı. Ama Serhat kimseyi görmüyordu. Gözleri, Yaman Ali’nin bir iki adım gerisinde duran Meyra’ya kilitlenmişti.
Başındaki bandaj… Yüzündeki solgunluk... Gözlerinin altındaki mor halkalar…
Ne hale getirmişlerdi onun zümrüt gözlüsünü...
O an Serhat’ın içindeki bütün öfke başka bir şeye dönüştü. Boğazına oturan sert bir yumruya.
Yavaşça yürüdü. Gözleri istemsizce dolmuştu. Kimseye bakmadan, kimseyi görmeden, sessiz adımlarla kardeşine doğru ilerledi. Her adımı ağırdı; sanki yere değil de içindeki yükün üzerine basıyordu. Yanına vardığında bir an durdu; sanki ona dokunmaya çekinir gibi. Sonra ellerini kaldırdı, iki avucunun arasına Meyra’nın yüzünü aldı.
Ellerinin sertliğiyle tuttuğu yüzün narinliği arasındaki fark içini yaktı. Parmakları titredi.
"Ben saçının tek bir teline bile dokunmaya kıyamazken…" dedi alçak ama titreyen bir sesle. Öfke yoktu artık. Sesi, içi parçalanmış bir ağabeyin sesiydi. Çenesi kasıldı, yutkundu. Alnını hafifçe kardeşinin alnına yaklaştırdı. Nefesi Meyra’nın yüzüne değdi. "Bunlar sana ne yapmışlar böyle, zümrüt gözlüm…"
O hitap, çocukluklarının içinden kopup gelmişti. Meyra’nın küçükken gözlerinin rengine takılıp söylediği ilk lakap. O günlerden kalan son masum şey gibi.
Meyra konuşamadı. Dudakları titredi. Gözleri doldu, yaşlar yanaklarından birbiri ardına süzüldü. Serhat’ın gömleğine düştü bazıları. Her iki abisinin yanında böyle görünmek istememişti.
Serhat o yaşları gördükçe kendini daha da suçlu hissetti. Onu koruyamadığı her saniye, içinden bir parça kopmuş gibiydi. Elini yanağına biraz daha bastırdı, sanki acısını kendi avuçlarının arasına almak ister gibi.
"Geçti," dedi fısıltıyla. "Gidiyoruz buradan."
Elini Meyra’nın omzuna indirdi, onu arkasına alır gibi hafifçe yönlendirdi. Tam bir adım atacaklardı ki, başka bir el araya girdi.
Yaman Ali, Meyra’nın kolunu tuttu. Tutması sert değildi ama kararlıydı. Parmakları Meyra’nın bileğinde sıkılaştı. "O hiçbir yere gelmiyor," dedi, sesi düşük ama taş gibi ağır.
Serhat’ın adımı havada kaldı. Yavaşça başını kaldırdı. Bakışları, Meyra’nın kolunu tutan ele indi. O an yüzündeki ifade değişti. Az önceki kırılmış ağabey gitmiş, yerine buz gibi bir adam gelmişti.
"Çek elini kardeşimin üzerinden," dedi, sesini sakin çıkarmaya çalışan bir tonla.
Yaman Ali geri adım atmadı. Meyra'nın bileğini daha sıkı kavradı. "O senin kardeşinse benim de karım," dedi. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında kaynayan bir öfke vardı. Kimse elini kolunu sallaya sallaya gelip karısını evinden alıp çıkaramazdı. "Sen değil, feriştahın gelse onu benden alamaz!"
Serhat’ın çenesi kilitlendi. "Sen o hakkı kaybettin, Yaman," dedi dişlerinin arasından. "Kardeşimi bu hâle getirerek o hakkı kaybettin."
Meyra iki adamın arasında kalmıştı. Birinin eli kolunda, diğerinin gölgesi önünde. Nefesi hızlandı. Kalbi göğsüne sığmıyordu.
Serhat bir adım daha attı; niyeti belliydi, bu kez gerçekten Meyra’yı alıp gidecekti. Elini uzattığı anda Yaman Ali de aynı kararlılıkla öne çıktı. Bir anda burun buruna geldiler. Aralarındaki mesafe neredeyse sıfırdı; birbirlerinin nefesini hissedecek kadar yakındılar. Sert bir itiş oldu… Serhat sarsıldı ama geri çekilmedi. Yaman Ali de yerinden kıpırdamadı. Sonra ikinci bir itiş daha oldu. Ardından birbirlerinin yakalarına yapıştılar.
Bahçedeki hava bir anda ağırlaşmıştı. İkisi de geri adım atmıyordu.
Tam o anda ince ama yırtıcı bir ses bahçenin ortasında yükseldi.
"Yeter!" Meyra aralarına girmişti. "İkiniz de kesin artık şunu!"
Meyra'nın araya girmesiyle iki adam nefes nefese geri çekildi. Yaman Ali bir adım geriye giderken, Serhat öfkeli bakışlarını ondan çekip kardeşine çevirdi. Gözlerindeki sertlik bir anlığına dağıldı. Elini uzattı; onu alıp götürmek için, bu kâbustan çekip çıkarmak için.
Ama Meyra o ele gitmedi. Birkaç adım geri çekildi. Ve Yaman Ali’nin yanında durdu.
"Abi, gidin buradan..." dedi, sesini düz tutmaya çalışarak.
Serhat’ın yüzü bir an gerildi. Çenesindeki kas titredi. "Zümrüt gözlüm seni almadan hiçbir yere gitmeyeceğim. Hadi gel evimize gidelim."
'Evimiz' kelimesi Meyra’nın yüzünde acı bir tebessüm bıraktı. Evimiz… Hangi evden bahsediyordu? Onu susarak gönderen, olan bitene göz yuman, kimse zarar görmesin diye sessizce gözden çıkaran o baba evi mi? O kapıdan çıktığı gün ardına kadar kapanan yer mi?
Başını iki yana salladı yavaşça. O ev artık sığınacağı bir yer değildi. Sadece bir hatıraydı. Ve bazı hatıralar, insanın içini ısıtmaz; yakardı.
"Abi, git buradan," dedi bu kez daha net bir şekilde. Derin bir nefes aldı; sesi titremesin diye kendini toparladı.
"Gitmiyorum, Meyra. Seni götürmeden gitmeyeceğim."
"Ben gelmiyorum, abi!" Sesi bu kez bahçenin duvarlarına çarpıp geri döndü. Ve o an, herkesin gözleri önünde, parmaklarını yavaşça Yaman Ali’nin parmaklarına geçirdi. Eli titriyordu ama geri çekmedi. "Yaman Ali benim kocam ve benim yerim artık onun yanıdır."
Sözleri rüzgâr gibi değil, taş gibi düştü yere.
Serhat’ın yüzündeki öfke bir anlığına dağıldı; yerini derin, keskin bir hayal kırıklığı aldı. Yaman Ali ise şaşkındı; Meyra’nın bu kadar net, bu kadar açık bir seçim yapacağını beklememişti.
Bahçeye bir sessizlik çökmüştü.
Serhat’ın kırılan gururu, Yaman Ali’nin donup kalan nefesi, Meyra’nın yanarak verdiği karar…
Hepsi aynı anda havada asılı kaldı.
Bol bol yorum ve beğeni canlarım 😍 😍 😍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.12k Okunma |
1.84k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |