55. Bölüm

45. BÖLÜM İYİKİ SEN EFÜLİM

Çerkezkizi
55cerkezkizi055

 

Selam ben geldim..

 

Siz bölümü okurken bende hemen bu bölüme başlamak istedim ama ne zaman bitirip size sunarım inanın bilmiyorum.

 

Yorucu bir dönemden geçtim, ramazanı geride bırakıyoruz. İnşallah sizlere bölümü hemen yazıp atabilirim.

 

Hikayemiz artık sona geldi finale sayılı bölümler kaldı. Sizlerin aklında soru işarerleri merak bırakmadan final yapacağım. İnşallah bir gün kitap olarak da evinizde yer alıp konuk olmak isteriz.

 

Her yazarın galiba en büyük temennisi bu olsa gerek. Emek emek satır satır yazılan bir hikayenin basılı bir eser olması.

 

Watpadd, bir çok yazarın olduğu gibi benimde ilk yuvam evim oldu. Burdan bir Samsun'lu yazar çıksın isterim.

 

İnşallah birgün Watpadd yeniden Türkiye de özgürce girebileceğimiz bir uygulama olur ve sizlerde VPN kullanmadan hikayeleri okursunuz.

 

Sizlerden tek istediğim emek emek yazan bizleri yorumlarınız ile desteklenmiş. Çünkü yapacağınız tek bir yorum bizi hem zirveye adım adım taşır hemde mutlu oluruz. Bu da bizim başarımız olur.

 

Yine çok konuştum tamam tamam kısa kesiyorum.

 

Seti sayılarımız 200 yorum ve 300 beğeni.

 

Sosyal medya hesaplarım📱

 

Watpadd, Tiktok, Instagram, Kitappad ve Dream
👇👇👇👇👇👇👇
(55Cerkezkizi05)

 

Takip etmeyi unutmayın. Ayrıca Instagram da kitap sohbet grubumuz var gelmek isteyen olursa bana dm den yazsın...

 

Keyifli okumalar...
________________________________________

 

" Düşlerde kaldı umutlar, hayaller masallarda

 

Sevmenin bedelini ödedik geçip giden zamanlarda.

 

Bir kalbe çatı olmaktı niyetimiz, atıldığımız yangınlarda

 

Kavuşmanın hayalini kurduk, yattığımız uykularda...

 

Şimdi hayallerimiz başka bahara, umutlarımız karanlığa

 

Girdiğimiz bütün sokaklar da çıkmaza açılır oldu.

 

Sevdalar sözde, gidenler gözde, aşk közde,

 

Bir yiğit , kara bir sevdanın zindanında kül oldu.... "

 

=55Cerkezkızı05=

 

Bölüm şarkısı: Könül Kerimova - Sene Gel.

 

Hayat insanı öyle bir yerden sınardı ki, kaçmak istediğin gerçek ile yüz yüze bırakırdı.

 

Oysa sen plan yapardın adımlarını düşünerek ona göre atardın. Ama hayat sana öyle bir oyun oynardı ki, gerçekle baş başa kalırdın.

 

Yavuz'un istemediği ot burnunun dibinde bitmişti. Elmira'yı her gördüğünde ister istemez o gece aklına geliyor ve nefretle dolup taşıyordu. Bir kadından ilk defa bu kadar tiksinmişti.

 

Elmira solan gülüşünü yeniden yüzüne yerleştirdi. Kıskançlık damarlarında geziniyordu. İçi alev alev yanarken dışırıdan belli etmemeye çalışıyordu.

 

" Hoşgeldiniz bizde sizi bekliyorduk," dedi ve misafirlerini içeriye buyur etti.

 

Yavuz, karısının elini sıkıca kavradı ve aşk ile bir bakış attı. elmira nın gözünün içine sokarcasına bir bakıştı benim sahibim leyla der gibi bir bakıştı.

 

" Efülim," dedi ve Elmira'yı işaret edip " Behruz'un kardeşi Elmira." dedi karşısındaki kadının ismini tiksinircesine söylemişti.

 

" Elmira, karım, Hayatımın anlamı yaşama sebebim, nefesim Leyla Miroğlu." dedi Elmira başı ile selamladı ve elini uzattı.

 

Leyla kendisine uzatılan ele baktı. Kibar bir şekilde sıktı ve " memnun oldum " dedi.

 

Yavuz bu defa dostlarını işaret edip " Dostum, kardeşim Berdan Marazoğlu ve eşi Hasret Marazoğlu " Elmira elini bu defa Berdan ve Hasret'e uzattı. Daha sonra misafirlerini içeri buyur etti. Gözleri tek bir kişide sabitti kalmıştı Yavuz.

 

Yavuz üzerinde ki fesat bakışların farkındaydı ama hiç oralı bile olmamıştı tek ilgisi alakası yanında ki kehribar gözlü karısınaydı.

 

Elmira, misafirlerini salona buyur etti. Behruz henüz ortalıkda gözükmüyordu oysaki davet sahibi kendisiydi.

 

Behruz ise yukarda Elmira'nın anı gelişi ve yanında getirdiği sürpriz misafiri Behruz'un tüm ayarlarını bozmuştu. Kabullenip sindirmesi baya zaman alacaktı.

 

" Ahir... Hadi benim kardeşim aptal. Kırık kalbini seninle tamir etmek istedi. Peki ya sen? Bunu nasıl yaparsın bana?" diye öfke ile sordu. Suratına bir tane geçirmemek için zor tutuyordu kendini.

 

Ahir karşısındaki adama mahcup bir şekilde baktı.

 

" Abi... Biliyorum öfkelisin sana söylemem gerekirdi. Ama kalbe söz geçmiyor. Ben yıllardır bu yüzden bu evden, senden kaçtım. Yanında olmamak için elimden geleni yaptım. Ama yine de kalbime engel olamadım. Elmira'yı her gördüğümde, unuttum sandığım tüm duygular yeniden gün yüzüne çıktı. Ben onu çok sevdim... hâlâ da seviyorum. Vereceğin her karara razıyım. Canım senindir."

 

Ahir'in sözleri, Behruz'un yüreğine ağır ağır işledi. Karşısında duran adam, yıllardır en güvendiği, en sadık bildiği kişiydi. Onun gözlerinde, kardeşine duyduğu o derin ve çaresiz aşkı açıkça görebiliyordu.

 

Ahir; dürüstlüğüyle, sadakatiyle, yalan nedir bilmeyen karakteriyle tanınırdı. Behruz, kardeşine biraz güvenebilseydi, hiç düşünmeden onu Ahir'e emanet ederdi. Ancak kardeşinin Yavuz'a karşı beslediği o saplantılı duyguları çok iyi biliyordu. Defalarca konuşmuş, defalarca uyarmıştı ama Elmira'nın kalbi bir türlü değişmemişti. Şimdi ise tek umudu, bu evliliğin ve Ahir'in varlığının ona iyi gelmesiydi.

 

"Bu konuyu sonra konuşacağız," dedi Behruz, sesi sert ama yorgundu. "Şimdi misafirlerin yanına gitmem gerek. Sen de gel... artık bu ailenin bir parçasısın."

 

Sözlerini bitirir bitirmez arkasını döndü ve odadan hızlı adımlarla çıktı. Odasına geçti evde olduğu için rahat ama şık bir kıyafet tercih etmişti.

 

Üzerine giydiği beyaz triko tşört ve altına giydiği bej renk pantolana uygun ayakkabılarınıda giydikten sonra son olarak parfümunü sıktı ve odadan çıkıp aşağıya indi.

 

Leyla ise hamileliği yüzünden sık sık lavaboya çıkar olmuştu. Kocasının kulağına doğru eğilip:

 

" Yavuz benim lavaboya gitmem gerekiyor." Dedi.

 

Yavuz tam ayaklanmıs gotürecekti ki, Elmira araya girdi. Samimi ama kıskanç bakıslarıni gizlemeyi çok iyi becermisti.

 

"Birşey mi oldu Leyla hanım?" Diye ilgili bir ev sahibiymiş gibi sordu.

 

Yavuz Elmira'nın yüzüne dahi bakmadan cevapladı genç kadıni.

 

" Lavaboya gideceğiz bir şey yok." Dedi kısa ve netti.

 

Eira ayağa kalktı nazikçe ve beklediği fırsatda bu şekilde ayağına gelmiş oldu.

 

" Sen zahmet etme abimde iner şimdi zaten ben yardımcı olurum. Buyrun Leyla hanım." Dedi Elmira ve eli ile Leyla'ya yolu işaret etti.

 

Girişte bulunan misafir lavobosuna kadar eşlik etmişti . Leyla lavaboya girince Elmira da yılan gibi sokmak için bekledi.

 

Bu sırada abisi de alt kata nihayet gelmişti. Belliki konuşma bitmişti yukarda.

 

Behruz odaya girer girmez ortağı ve dostlarına gülerek tebessüm etti.

 

" Hoş gelmişiniz. Kusura kalmayasıniz, ufak bir sorun vardı onu halletmek zorunda kaldım sizi beklettim." Diyerek hem özürlerini iletti hemde ufak bir açıklama yaptı.

 

Yavuz, Berdan ve Hasret'i Behruz ile tanistırdı.

 

" Hani dostum Leyla yengem nerde?" diye merakla sordu. Yavuz karısının ismini duyar duymaz tebessüm etti. Kalbi yine haddinden fazla atmaya başlamıştı. Varlığina günden güne daha çok alıstığı ağladığı kadının yokluğu bile şu an rüzgar olmuş bağrına ediyordu.

 

Sanki yıllardır Leyla hep vardı da şimdi gitmiş gibi yüreği üşüyordu.

 

" Lavoboya kadar gitti gelir birazdan." Dedi Yavuz.

 

Onlar kendi aralarında hos sohbet ederlerken Leyla'da lavobodan çıkmıştı.

 

Elmira bu fırsatı değerlendirecekti elbette.

 

" Ah burda mı beklediniz ben gelirdim." Dedi Leyla mahcup olmuştu ama içinden bu kadına uyuz oluyordu orası ayrıydi.

 

" Açıkcası biraz konuşmak istedim sizinle. Bu yüzden beklemeyi uygun gördüm." Dedi Elmira.

 

" Sizinle ne, yada hangi konuda konuşabiliriz ki? Birbirimizi tanımıyoruz bile?" Leyla yine o dik duruşunu takınmış kendinden emin bir şekilde cevap vermişti. Özgüveni yüksek bir kadındı onun kırılganlığı naifliği birtek Yavuz'aydı.

 

" Buyrun," diye Elmira lavabonun yanında ki boş odayı isaret etti ve Leyla önden kendisi arkadan odaya girdiler.

 

" Lütfen oturun," Leyla kendisine gösterilen yere otururken bu kadının aklından geçenleri tartmaya çalısıyordu. Belli vardı dilinin altında birşeyler.

 

Elmira da yerine oturduktan sonra bacak bacak üzerine attı. Sırtinı geriye doğru yasladı.

 

"Açıkçası sizinle tanışmayı çok istemiştim. Yavuz'u zorla kendine bağlayan kadını merak ettim."

 

Sesindeki o küçümseyen tını, Leyla'nın kulak zarına değil, doğrudan gururuna çarpmıştı. Sanki kelimeler değil, ince ince bilenmiş bıçaklar konuşuyordu.

 

Bakışlarındaki o şeytanlık alenen okunuyordu. İçinin karanlığı, saklanma gereği bile duymadan yüzüne vurmuştu. Bu, sinsi bir kötülük değildi... bu, kendine güvenen bir zehirdi.

 

Bu kadın, şeytanı bile dize getirecek cinstendi. Ama karşısındaki kadın Leyla'ydı. Ve Leyla, bu tarz kadınları tanırdı. Önce dinler... sonra yerle bir eder... ardından da üzerine keyif kahvesini içerdi.

 

Hiç acele etmedi.

 

Tıpkı karşısındaki kadın gibi sırtını geriye doğru dik bir şekilde yasladı.
Bacak bacak üzerine attı. Sanki bir savaş alanında değil, bir satranç masasındaydı.
Hamle sırası ondaysa, bunu sonuna kadar kullanacaktı.

 

Dudaklarının kenarında beliren o ince tebessüm... meydan okumaydı.

 

"Merakınızı gideremedim galiba, odalara çekildiğime göre?"

 

Sesi yumuşaktı... ama altındaki alay, kulak tırmalıyordu.

 

"Zorlamak derken! Açıkçası ben ortada yanımda zorla duran bir adam göremiyorum da."

 

Cümle ilerledikçe sesi değişti. Sakinlik yerini ince bir sertliğe bıraktı.
Sona geldiğinde ise... o ton, karşısındaki kadının sinir uçlarına dokunacak kadar keskinleşmişti.

 

Elmira'nın yüzündeki o yapay gülümseme bir anlık dondu.

 

Küçücük beyniyle Leyla'yı alt edeceğini zannediyordu. Ama Leyla öyle çerezlik bir kadın değildi.
Yutmaya kalkarsan... boğazına otururdu. Ve nefes almayı bile unuttururdu.

 

"Hahaha... İlahi Leyla Hanım, ne şartlar altında evlendiğinizi biliyoruz. Sırf sizden kaçmak için Yavuz kendini ülke dışına resmen sürgün etmiş. Siz kendinizi böyle mi avutuyorsunuz?"

 

Elmira'nın sesi yükselmedi... ama zehir yoğunlaşmıştı. Her kelimesi hedefini bilen bir ok gibi çıkıyordu ağzından.

 

Can yakmak istiyordu. Ve Leyla'nın canının yanmasını izlemek istiyordu.

 

Ama bilmediği bir şey vardı...

 

Leyla, yanmayı çoktan öğrenmişti. Yanarak güçlenmişti.

 

"Haha... İlahi Elmira Hanım, ben de ciddi bir şey diyeceksiniz sandım."

 

Leyla hafifçe başını yana eğdi. Sanki gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

 

"Ben kocamın buraya neden geldiğini, niye geldiğini gayet iyi biliyorum da... bu sizi niye bu kadar alakadar etti, onu anlamış değilim. Sahi, bizim aile hayatımız sizi ne alakadar ediyor, sorabilir miyim?"

 

Eli hâlâ dizinin üzerindeydi. Ama parmakları birbirine kenetlenmişti.
Sakin görünüyordu... ama içindeki öfke, damarlarında dolaşan sıcak bir kan gibiydi.

 

Kadını yolmamak için kendini zor tutuyordu. Biraz daha ileri giderse... kontrolü kaybetmesi an meselesiydi.

 

"Beni alakadar eden yanı neresi biliyor musun?"

 

Elmira bu kez eğildi. Mesafeyi kapattı. Saldırıya geçti.

 

"Beş yıl boyunca o adamın her an, her saniye yanında ben vardım. En zor gününde destekçisi ben olmuşken, sırf seninle anlaşmalı evlilik yaptığı için kendisini bu evliliğe mahkûm etmesini kabul etmiyorum. Sen de bu anlaşmayı maşallah gurursuz kadınlar gibi fırsata çevirmişsin. Seni terk eden adamın koynuna girmiş, bir de kendini garantiye almak için çocuk yapmışsın. Bir kadın olarak senin adına ben utanç duydum."

 

Son cümleyi özellikle yavaş söyledi. Tadını çıkararak... Zehirli dili durmak bilmiyordu.

 

İşte o an...
Leyla'nın gözleri doldu.

 

Ama bu, zayıflık değildi. Bu, bastırılmış bir geçmişti. Beş yıl... Uzak kalınan bir adam... Ve en acısı... Kaza anında yanında olamamak. İşte canını yakan buydu.

 

"Bir şey diyeyim mi?"

 

Leyla bu kez öne eğildi. Göz göze geldiler.

 

"Buraya gelirken sizin biraz da olsa olgun biri olabileceğinizi düşünmüştüm. Ama yanılmışım."
Sesi bu kez daha netti. Daha keskindi.

 

"Siz, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi karşımda mızmızlanıyorsunuz."

 

Ve ardından... Son darbeyi indirmek için yaklaştı.

 

"Seni bana anlattıklarında sana çok saygı duymuştum. Yavuz'a olan sevgine özellikle. Ama sen o kadar gurursuz ve basit bir kadınsın ki..."

 

Durdu. Gözlerini kısmadan, kaçırmadan baktı.

 

"...şu an kendime üzülüyorum. Senin gibi bir bez parçası için paha biçilmez kalbimi üzdüm."

 

Elmira'nın yüzündeki ifade değişmeye başladı.

 

"Dilinde zehirle dolaşan ucuz, basit bir kadınsın."

 

Her kelime... Yavaş... Net... Ölçülü...

 

"Kocamın neden senin değil de benim yanımda olduğunu anladın mı?"
Bir anlık sessizlik...

 

"Benim kocam, mayası bozuk kimi görse ondan kaçar ve uzaklaşır."

 

Ve en ağır darbe...

 

"Ayrıca ben onun için hiçbir zaman bir tercih konusu bile değildim."

 

Bir adım geri çekildi.

 

"Ve sen... bunu anlamayacak kadar acizsin."

 

Sessizlik. Ağır... Boğucu... Ezici...

 

Elmira ilk defa ne diyeceğini bilemedi. Sözleri vardı... ama gücü yoktu.
Ama pes edecek biri değildi.

 

"Tercih olmadığını veya benim Yavuz'un gözündeki yerimi sen nereden biliyorsun?"

 

Yeniden saldırdı.

 

"Beş yıl boyunca yanında mıydın? Ah pardon... ama Yavuz kendini topraklarından sürgün etmişti, değil mi? Sırf senin koynuna girmemek için."

 

Sırıttı.

 

"Maşallah sen de baya hızlıymışsın. Said olmadı, Yavuz... o da olmazsa başkası. Sıradaki kim?"
Artık açık açık aşağılıyordu.

 

"Bana diyorsun ya mayası bozuk diye... senin de benden kalır yanın yok." Zafer kazandığını sandı.

 

Leyla'nın yüzündeki o gerilim... O sıkılan çene... O titreyen nefes...
Ama bilmiyordu... Leyla artık konuşma sınırını geçmişti.
İçindeki kadın susmuş... Yerine savaşan bir şey geçmişti.

 

Ve dili kırbaç olmuşmuş düşmanına acımasızca vuruyordu.

 

Elmira karşısındaki kadının kendini zor tutuğunu ilkez fark etti. Çünkü bu artık tartışma değildi. Bu patlamak üzere olan bir fırtınaydı.

 

Yavuz, gelmeyen eşini merak edip izin isteyerek bakmaya gelmişti. Adımları hızlıydı... ama içinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı.

 

Lakin konuşma seslerini duyunca yönünü o tarafa çevirdi. Sözler net gelmiyordu önce... ama ses tonları her şeyi anlatıyordu.

 

Bir kadının zehirli, keskin sesi... Ve karşısında dimdik duran Leyla...

 

Elmira'nın yılan gibi zehirli sözlerini duyduğu an, Yavuz'un içindeki adam değişti.
Siyah gözleri öfkeden koyulaştı... koyulaştı... ve karaya döndü.

 

Çenesini sıktı. Elleri yumruk oldu. Damarları belirginleşti.

 

İçeri girip o kadını susturmak için bir adım attı. Kapı koluna uzandı...

 

Ama tam o anda— Leyla'nın sesi yükseldi. Ve Yavuz olduğu yerde kaldı.

 

Çünkü o ses...

 

Onun karısının sesi değildi sadece... O ses, bir kadının kendini savunma değil... kendini kabul ettirme sesiydi.

 

"5 yıl yanında yoktun diyorsun ya, evet yoktum ama ben hep onunlaydım; kalbinde, aklında, fikrinde, ruhunda. Diyelim ki hayatında ben yoktum, Yavuz yine dönüp sana bakmazdı."

 

Leyla ayağa kalktı. Artık oturan, dinleyen kadın gitmişti. Karşısında duran... savaşan bir kadındı.

 

Bakışlarını Elmira'ya dikti. Öyle bir baktı ki... o bakışta küçümseme değil, hüküm vardı.

 

"Neden biliyor musun? Çünkü Yavuz karşısındakinin önce sağlamlığına, kalitesine ve kumaşına bakar."

 

Sözleri ağırdı... ama asıl ağırlık tonundaydı. Sanki her kelimeyi ölçerek, tartarak söylüyordu.
Kapıya doğru birkaç adım attı. Gitmek üzereydi.....

 

Ama durdu.

 

Bir şey hatırlamış gibi...
Yavaşça arkasını döndü.

 

Gözleri tekrar Elmira'yı buldu. Bu kez daha keskin... daha net...

 

"Ha bir de aklınca beni yokluğumdan vurmaya çalıştın ya... boşuna yoruldun be tatlım."
Bir adım daha yaklaştı.

 

"Yavuz şimdi gelip burada seni öpse, ben 'gözlerim bozulmuştur, bir doktora gideyim' derim."

 

Yavuz kapının dışında... o an dondu kaldı. Çünkü o söz... sadece savunma değildi...
Bu, güvenin en saf haliydi.

 

"Çünkü benim eşim öyle sağlam, öyle mükemmel ve kaliteli adamdır."

 

Bir an durdu. Gözlerini kaçırmadan konuştu.

 

"Erkek yapar, elinin kiri zihniyeti... Yavuz için geçerli değil. Yani anlayacağın."

 

Ve işte o an...

 

Elmira'nın yüzündeki ifade çöktü. Leyla son sözünü de bıraktı.

 

"Normalde olsa bu kadar sabırlı biri değilimdir. Ama basit bir sinek vızıltısı için elimi kaldırmayı uygun dahi görmedim."

 

Kapı koluna uzandı.

 

Kapıyı açtı.

Ve...

 

Kehribar gözler, kararmış siyah gözlerle kesişti.
Zaman bir an durdu.

 

Yavuz'un içindeki öfke...Bir anda eridi. Yerini öyle yoğun bir duygu aldı ki... Ne adı öfkeydi ne başka bir şey.

 

Bu... gururdu.
Bu... aşktı.
Bu... hayranlıktı.

 

Karısına baktı. Sanki ilk defa görüyormuş gibi... Yavuz'un gözleri Leyla'nın üzerinde kaldı.
O an... dünyada başka hiçbir şey yoktu. Yavaşça yaklaştı.

 

Önce alnına derin... ama anlamı ağır bir buse kondurdu.
Bu bir öpücük değildi... teşekkğr etmenin beden diliydi.

 

Sonra onu kendine çekti. Sıkıca sarıldı. Sanki bırakırsa kaybedecekmiş gibi...
Kulağına eğildi.

 

"İyi ki sen, efülim." diye fısıldadı.

 

Leyla gözlerini kapadı o an. Sanki bütün savaşlar... bir anda bitmişti.
Ama o odada biri daha vardı.

 

Elmira...

 

Kıskançlıktan içi yanıyordu. İlk defa... gerçekten kaybettiğini hissetti.
Bu, iki insanın arasına giremeyeceği bir bağdı.

 

Aslında kötü biri değildi... Ama saplantılı bir aşka tutunmuştu. Ve aşk...
Bazen insanı kendine bile yabancı yapardı.

 

Yavuz, karısını kolunun altına aldı. Ama gitmeden önce durdu. Başını çevirip Elmira'ya baktı.
Bu bakış... az önceki aşık adamın bakışı değildi. Bu... Miroğlu'nun bakışıydı.

 

"Bana bak! Bir daha ne karıma ne de bana yaklaş."
Sesi düşüktü... ama tehdit netti.

 

"Bir kez daha görür ya da duyarsam o zehirli dilini çıkarttığını... ne Behruz'un hatrını sayarım ne de karım kadar kibar olurum."

 

Bir adım yaklaştı.

 

"Senin canını çok fena yakarım, bilmiş ol."

 

Yavuz Miroğlu... Hayatında ilk defa bir kadını tehdit ediyordu.
Ve bunu gözünü kırpmadan yapıyordu.

 

Sonra... Tekrar döndü. Bir anda değişti. Sanki az önceki öfkeli adam gitmiş... yerine bambaşka biri gelmişti. Gözleri yumuşadı.

 

"İyi misin efülim?" diye sordu.

 

Leyla kocasına baktı. Gülümsedi. İçinden binlerce kez şükretti.

 

"İyiyim, Çawreşamın."

 

Ve birlikte salona döndüler. Bir fırtınayı daha atlatmışlardı.
Sessiz... ama güçlü. Dimdik... Ayakta.

 

Beraber oturma odasına geri döndüler. Bir fırtınayı daha sessiz sedasız atlatmışlar ve dimdik ayakta kalmayı başarmışlardı.

 

Leyla'nın yüzü sakindi... ama içinde hâlâ dalga dalga yayılan bir gerilim vardı.
Yavuz'un kolunun altında yürürken kendini güvende hissediyordu... Ama biraz önce yaşananlar... kolay kolay silinecek gibi değildi.

 

Behruz, misafirleri ile hoş sohbetteydi. Yüzünde rahat bir gülümseme vardı.
Henüz birazdan karşılaşacağı manzaradan habersizdi.

 

Berdan ile baya iyi anlaşmışlar, hatta iş bile yapmaya karar vermişlerdi.
Kahkahalar havada yankılanıyordu... Ama o kahkahaların içine birazdan bambaşka bir duygu karışacaktı.

 

"Gardaşım, işte sana bahsettiğim... hayatımın anlamı, karım Leyla." dedi Yavuz, yanına geldiği dostuna hitaben.

 

Bu cümle... sıradan bir tanıtım değildi.Bu, bir adamın sevdiği kadını sahiplenişiydi.
Behruz başını kaldırdı.

 

Ve... Gözleri Leyla ile kesişti. Bir an... Zaman durdu.

 

Sabah alışveriş merkezinde çarpıştığı o kadın... O gözler... O kehribar bakışlar...
Karşısındaydı.

 

Neye uğradığını şaşıran adam yerinden zar zor kalktı. Kalbi... beklemediği bir hızla atmaya başlamıştı.

 

Yıllar sonra ilk defa... Bir kadın... bu kadar derinden dokunmuştu ona.
Ama kader... acımasız bir oyun oynuyordu.
O kadın... Dostunun karısıydı.

 

Bu gerçeği idrak ettiği anda içindeki duygu yön değiştirdi. Hayranlık... bir anda yerini saygıya bıraktı.

 

Çünkü Behruz... adam gibi adamdı. Başkasının karısına göz koyacak kadar küçülmezdi.

 

Ama bu... etkilenmediği anlamına gelmiyordu. Sadece... kendine hâkim olmayı seçti.
Leyla da o an yüzü net gördü. Gözleri hafifçe büyüdü.

 

" Siz..." dedi, şaşkınlığını gizleyemeden.

 

Yavuz kaşlarını çattı hafifçe. Bakışları bir Leyla'ya, bir Behruz'a kaydı.
Bu tanışıklık... Onun dikkatinden kaçmamıştı. Behruz kendini toparladı. Elini uzattı.

 

Ama o kendinden emin adam gitmişti... yerine hafif mahcup bir adam gelmişti.

 

"İlk öncə yenidən üzr istəyirəm... evimə xoş gəlmisiniz, Leyla xanım." dedi.

 

Ses tonu saygılıydı... ölçülüydü... Ama altında hâlâ o ilk karşılaşmanın izi vardı. Leyla, kendisine uzatılan ele baktı. Sonra...

 

Gözleri istemsizce Yavuz'a kaydı.

 

O bakış... izin isteyen bir bakıştı.
Bir sınırın farkında olan bir kadının bakışı...

 

Yavuz o an bunu anladı. Gözlerinde kıskançlık yoktu... Ama sahiplenme vardı. Başını çok hafif salladı.

 

"Tanıyorsanız sıkın," der gibi... Leyla elini uzattı.

 

Parmakları, Behruz'un eliyle temas etti.
Kısa... mesafeli... ama saygılı bir tokalaşmaydı.

 

Ama o an...

 

İkisinin de aklından aynı sahne geçti:
Sabahki çarpışma... O kısa an...
Ve ardından gelen o tuhaf his... Behruz elini hemen çekti. Sınırını biliyordu.
Ama gözleri... bir an fazla kaldı.

 

Ve o an...
Yavuz bunu gördü. Ama bir şey demedi.
Çünkü o da biliyordu... Bazı bakışlar... niyet değildir. Sadece... bir anlık insani zayıflıktır. Ama yine de...
İçinde küçük bir kıvılcım yanmıştı.

 

"Tanışıyor musunuz?" diye sordu Yavuz, karısına bakarak. Sesi sakindi ama gözlerinin derininde ince bir sorgulama, hafif bir kıskançlık kıvılcımı gizleniyordu.

 

Leyla, kocasına hafif bir tebessüm sundu. O tebessüm, hem durumu yumuşatmak hem de Yavuz'un içindeki fırtınayı sezdiğini göstermek ister gibiydi.

 

"Sabah Aybeniz anne ile dışarı çıktığımızda alışveriş merkezinde beyefendiyle çarpıştık. Bir tanışıklığımız yok," diyerek kısa ve net bir şekilde durumu açıkladı.

 

Ve o an...

 

Yavuz'un beyninde adeta şimşekler çaktı.

 

Sabah Behruz'un anlattıkları, o hayran bakışları, o dalgın hali bir bir gözünün önüne geldi. Dostu, farkında olmadan, hayran olduğu kadının aslında onun karısı olduğunu anlamıştı.

 

Kıskançlık, bir anda tüm damarlarını sardı.

 

Refleks gibi, düşünmeden hareket etti. Leyla'yı kendine çekti, kolunu daha sıkı sardı beline. Bu, sadece bir sarılma değildi; bu, bir sahiplenişti.

 

Bakışlarını Behruz'a dikti.

 

Sessiz ama çok net bir mesaj verdi:
"Bu kadın benim."

 

Behruz, o bakışın ne anlama geldiğini fazlasıyla iyi anlayacak kadar zeki bir adamdı. Mesajı aldı... hem de en net hâliyle.

 

Ortamda bir anda soğuk bir rüzgâr esti.

 

Gerginlik, görünmez bir sis gibi herkesin etrafını sarmıştı. Tam o sırada içeriye el ele giren çift, o ağır havayı bir nebze de olsa dağıttı.

 

"Abi, neden ayaktasınız?" diyen Elmira'nın sesi, tüm bakışları bir anda üzerine çekti.

 

Behruz'un yüz kasları istemsizce gerildi.

 

En yakın adamının kız kardeşiyle gizlice evlenmesini hâlâ tam anlamıyla sindirememişti. Kabullenmişti... evet. Ama içine sindirememişti.

 

Yine de sesini sabit tutmaya çalıştı.

 

"Kız kardeşim... ve eşi," dedi kısa ve keskin bir tonla.

 

O an...

 

Leyla ile Yavuz'un bakışları aynı anda birbirine döndü.

 

Az önce Leyla'yı küçümseyen, Yavuz'a olan saplantısını saklamayan o kadın... evlimiydi.

 

Leyla'nın midesi bulandı.

 

Bu nasıl bir gurursuzluktu?

 

İnsan sevdiğini başkasının hayatında bu kadar hoyratça var edebilir miydi?

 

Yavuz ise içinden derin bir "oh" çekti. En azından Elmira, hâlâ ona saplantılı bir şekilde bağlı kalmamış, kendi yoluna gitmişti... ya da en azından öyle görünüyordu.

 

Ama yine de... bu kadının bakışları hiç masum değildi.

 

Herkes yerini alınca, Behruz'un davetiyle yemek masasına geçildi.

 

Masa özenle hazırlanmıştı. Sofrada çeşit çeşit yemekler, kahkahaya hazır gibi duran tabaklar vardı. Ama o masada sadece yemek yenmiyordu...

 

Orada görünmeyen bir savaş vardı.

 

Havadan sudan konuşmalar yapıldı. İşten, güçten, projelerden bahsedildi. Ama herkesin zihni başka yerdeydi.

 

Leyla ve Elmira...

 

Göz göze geldikleri her an, bakışlarıyla birbirlerine adeta ateş ediyorlardı. Sessiz ama yakıcı bir savaş.

 

Yavuz ise bilinçli bir şekilde Behruz'un gözlerinin içine bakıyordu.

 

Uzun, sabit ve sert bakışlar...

 

Tek bir amacı vardı:
Leyla'ya bakmamasını sağlamak.

 

Behruz iyi bir adamdı... bunu Yavuz da biliyordu. Ama bu durum hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

 

Bir adam, onun karısına o gözle bakmıştı.

 

Bu yeterdi.

 

Otel inşaatı biter bitmez ortaklığı sonlandıracaktı.

 

Çünkü Yavuz Miroğlu için bazı sınırlar vardı... ve o sınırlar çoktan aşılmıştı.

 

Kıskançlık damarlarına işlemişti bir kere.

 

Gecenin sonunda...

 

Her şeye rağmen, kavgasız ve büyük bir olay çıkmadan akşam tamamlandı.

 

Ama en çok eğlenen çift belliydi:

 

Berdan ve Hasret...

 

Onlar, bu görünmeyen savaşın içinde bile kendi dünyalarında gülmeyi başarmışlardı.....

 

***************

 

" Yavuz'um galiba ex aşkım olma yolundasın. Ben bu behruz'u çok sevdim delikanlı adam. Papucun dama atılıyor demedi deme." yavuz Berdan'a ters ters bakışlar attı.

 

" Lan piç.. Senin aşkından ölüyor gibimiyim? Allah sahibine bağışlasın ben kurtuldum diye fakir fukara doyuracağım." cevabı manidar olmuştu.

 

" Ağam bizide göresennnn." diyen Leyla son harfi bilerek uzatmıştı. Yavuz'un aklını nasıl başından alcağını iyi biliyordu. Leyla daki cilve işve Hasret'i bile baştan çıkaracak cinstendi.

 

" Yuhh... kızım adamı iki dakikada gözünle cilvenle yatırıp becerdin.. o nasıl bakıştı, o nasıl cilveydi öyle." diyerek dostunun kulağına fısıldadı Hasret. Bu kadından öok şey öğrenmesi gerekiyordu. en kısa zamandi bizzat ve şahsen kocasında deneyimleyecekti.

 

"Oğlum benim gibisini bulamazsın bak sonra. Herkez gider Berdan kalır malum gidenlerin yerini bu omuz doldurmuştu." diyerek geçmişten dem vurdu.

 

Yavuz gür bir kahkaha attı. Dostu ilk defa doğru düzgün bir laf etmişti. Herkez giderdi ama Berdan gitmezdi.

 

"Ulan sen varya kırk iş açarsın başıma canımdan bezdirirsin, bir lafın ile kalbime hükmedersin." Yavuz Miroğlundan hakikatin itirafı gelmişti.

 

Kocaları birbirlerine ilanı aşk eden kadınlar birbirlerine baktılar sonra ikiside ön koltuklara kafalarını uzatıp aynı anda sözleşmişler gibi aynı kelimeleri sarf ettiler.

 

"Biz boşanalım siz evlenin isterseniz." Berdan ve yavuz karılarına yüzlerini buruşturarak baktı.

 

"Yavrum sen dururken ne yapayım ben bu suratsız, meymenetsizi." dedi Berdan.

 

"Efülim, ayıp da beni ha bu dallamaya mı layık gördün. Adam yürüyen felaket." diyerek cevabı anında yapıştırdı Yavuz.

 

Otele gidene kadar iki arkadaş birbirleri ile didişip durdu. Leyla ve hasret ise Elmira'yı çekiştirmişlerdi. Leyla yemekten önceki konuştuklarını Elmira'nın Yavuza olan saplantısını bir bir anlatmıştı.

 

" Sen hanımağasın onu yolmazsın ama ben bir güzel tüylerine kadar yolardım." diyerek yangına körükle gitmişti. Hasret.

 

"Emin ol bende kendimi zor tuttum. Gönül dedi saçından tut yerlerde sürükle. Şıllık birde bana artislik yapıyor. Alnından vurmadığıma dua etsin o." dedi Leyla konuştukca daha çok öfkeleniyordu.

 

"Tamam sakin ol sen elit kadın modundan çıkıp çirkefe bağlama. yemin ediyorum cennet mahallesindeki pembe gibisin." dedi ve kahkahyı bastı hasret.

 

Miroğlu çifti, bir haftalık tatillerini dolu dolu geçirmişti. Bu süreçte Behruz ve Berdan, yeni bir iş anlaşmasına imza atmış, ortaklıklarını resmileştirmişlerdi. Her iki taraf için de oldukça kârlı bir anlaşma olmuştu.

 

Leyla ve Hasret ise Aybeniz Hanım'la birlikte Azerbaycan'ı adeta altüst etmiş, her köşesini keşfetmişlerdi. Elmira ise çoğu zaman uzaktan izlemekle yetinmişti. Yavuz'un Leyla'ya olan aşkını gördükçe, içindeki umutlar birer birer sönüyordu.

 

Yine bir gün onları izlerken Hasret, Elmira'yı fark etti. Lavaboya gitme bahanesiyle arkadaşlarının yanından ayrıldı ve bakışlarıyla Elmira'ya kendisini takip etmesini işaret etti.

 

Elmira, istemese de Hasret'in peşinden giderek daha sakin bir köşeye geçti.
Hasret'in sabrı artık tükenmek üzereydi.

 

Leyla'nın anlattıklarını hâlâ hazmedememişti. Elmira yanına gelir gelmez, bir anda saçlarına yapıştı. Genç kadının dudaklarından acı dolu bir çığlık yükseldi. Saç diplerinde hissettiği o keskin acı, bedenini titretmeye yetmişti.

 

"Bana bak, sarı yelloz..." dedi Hasret, dişlerinin arasından. "Benim arkadaşım kibarlık edip sana dokunmamış olabilir ama ben öyle değilim. O sinsi mavi gözlerini oyar, o boyalı saçlarını kökünden koparırım!"

 

Sözleriyle birlikte Elmira'nın saçlarını daha sert çekti. Elmira "Bırak..." diye yalvardıkça, Hasret tırnaklarını daha da derine bastırıyordu.

 

"Şimdi buradan defolup gideceksin! Sadece buradan değil... Leyla'nın ve Yavuz abinin hayatından da çıkacaksın. Yoksa ne Leyla'nın hatırını sayarım ne de Yavuz abinin! Seni öyle bir dağıtırım ki, geçmişini bile unutursun!"

 

Son bir hamleyle saçlarını bırakıp Elmira'yı sertçe itti.

 

Elmira sendeledi. Bir eliyle acıyan saç diplerini tutarken, diğer eliyle gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyordu. O an, bu kadının elinden kurtulmuş olmasına bile şükreder hale gelmişti.

 

"Abin gibi bir adam... Sana baktıkça ona acıyorum," dedi Hasret, küçümseyici bir ifadeyle. "Senin gibi birine kardeş dediği için..."

 

Arkasını dönüp hızla uzaklaştı.
O günden sonra Elmira, bir daha onların karşısına çıkmadı. En ufak bir girişimde bile bulunmadı. Hasret'in sözleri içine işlemiş, canını yakmıştı. Ve bir karar aldı: Yavuz'u tamamen hayatından çıkaracak, Ahir'e bir şans verecekti.

 

"Sevdiğinle olamıyorsan, seni sevenle mutlu olmayı bileceksin..."

 

Bu söz, sanki Elmira için söylenmişti. Yavuz'la mutluluğu bulamamıştı ama belki de kocasıyla yeni bir hayat kurabilirdi.....

 

*************************

 

ŞIRNAK

 

"Sensizliğin sessizliğinde ayaza düştü yüreğim...
Sen varsan mevsim bahar sen yoksan kara kış kalbim..."

 

Korhan Albay, yine günlük rutininde, alaydaki görevinin başındaydı. Gaziantep'te yapılan toplantının ardından Teğmen Hakan'la birlikte meselenin peşine düşmüş, önemli bilgilere ulaşmışlardı. Herkesten gizlenen o dosyayı bir kez daha baştan sona inceliyordu.

 

Tam o sırada gelen telefon bildirimiyle dikkati dağıldı. Dosyadan başını kaldırıp çalan telefona uzandı.

 

Arama, özel hattan geliyordu.

 

"Albay Korhan," diyerek açtı telefonu.

 

"Albayım, ben Kıdemli Yarbay Semih Öztürk. Üstleriniz tarafından acil bir toplantı için Antep'e gelmeniz isteniyor. Mümkünse en kısa sürede yola çıkınız."

 

Bu bir rica değil, açık bir emir niteliğindeydi.

 

Korhan Albay telefonu kapatır kapatmaz yerinden kalktı. Emir büyük yerden gelmişti; zamanla yarışması gerektiğinin farkındaydı.

 

Binbaşı Selim'le hızlıca koordine oldular. Teğmen Hakan da onlara katıldı ve üçü birlikte yeniden Gaziantep'e gitmek üzere yola çıktılar. Yol boyunca, hem güvenlik önlemlerini hem de orada kalacakları süreci detaylıca konuştular. Her şey planlı, her adım hesaplı olmalıydı.

 

Bu yolculuk, belki de Korhan Albay'ın hayatında yeni bir dönemin kapısını aralayacaktı.

 

Bugüne kadar kendisine verilen her görevi bir emir kabul etmiş, namusu gibi sahiplenmişti. İşinde disiplinli, kararlı ve hataya yer bırakmayacak kadar titizdi. Ciddiyeti ve başarı odaklı duruşu, üstleri tarafından her zaman takdir edilmişti. Yıllarını vatana adamıştı. Onun için "vatan" denildiğinde akan sular dururdu.

 

Ama kalbinin bir köşesinde, yıllardır dinmeyen başka bir sevda daha vardı...
Kavuşamadığı kadın.

 

Leyal...

 

Ah o kadın... Korhan'ın içinde, bir ömür kapanmayacak bir yara, susmayacak bir özlem olarak kalmıştı. Şimdi ise kader, onu yeniden aynı şehre getiriyordu. Aynı havayı soluyacak, belki de aynı sokaklardan geçecekti.

 

Yorgun kalbi, Leyal'in adını her hatırladığında yeniden atmaya başlıyordu. Yıllar, bu aşkı eksiltmemişti.

 

Aksine, zaman onu daha da derinleştirmiş, daha da kökleştirmişti.

 

Yol boyunca düşüncelerine dalan Korhan, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedi. Gün, yerini sessizce geceye bırakmıştı.

 

Piyade Alayı'nın kapıları, onun için açıldığında araç yavaşça içeri girdi. İlk durağı, burada görev yapan eski dostu Albay Ziya Tüzel'di. Ardından birlikte toplantının yapılacağı otele geçeceklerdi.

 

Albay Ziya, onu kapıda karşıladı.

 

"Albayım, hoş geldin." diye adam dostunu önce selamladı.

 

Korhan selamını aldı. "Hoş bulduk, Albayım."

 

İki eski dost, yılların getirdiği o tanıdık sıcaklıkla kucaklaştılar.

 

Önce kısa bir mola verdiler. Birer kahve eşliğinde, geçmişten bugüne uzanan dostluklarını tazelediler. Sanki o birkaç dakika, yıllara bedeldi. Ardından birlikte otele geçmek üzere yeniden yola koyuldular.

 

Artık zaman, görev zamanıydı.

 

Ama Gaziantep'in havası bile Korhan'a farklı geliyordu. Şehir, ona sadece bir görev yerini değil, aynı zamanda geçmişini hatırlatıyordu. Her sokak, her rüzgâr sanki Leyal'in izini taşıyordu.

 

Gitmeden önce onu bir kez daha görmeye kararlıydı.

 

Bu kez cevabını almadan dönmeye hiç niyeti yoktu.

 

Leyal Hanım ise, gelen adamdan habersiz, eltisiyle birlikte çay eşliğinde koyu bir sohbete dalmıştı.

 

Azade Hanım'la birlikte hem isteme merasimi hem de Senem'in düğünü için hazırlık yapıyor, eksikleri tamamlamaya çalışıyorlardı. Ama ne yapsalar bir şeyler eksik kalıyor gibiydi. Sanki ne kadar uğraşsalar da yetmiyordu. Senem'in yıllardır içinde biriken o aile özlemini biraz olsun dindirebilmek için her detayı ince ince düşünüyor, ona göre hareket ediyorlardı.

 

Konakta ise Leyla ve Yavuz'un yokluğu hissedilir hale gelmişti. Leyal Hanım kızını, Azade Hanım ise oğlunu özlemişti.

 

"Leyal, bizimkiler ne zaman gelecek? Bir şey dedi mi Leyla?" diye sordu Azade Hanım. Ona göre son hazırlıkları tamamlayacaktı.

 

"Yenge, akşamüstü konuştum. Hazırlanıyorlardı. Aybeniz Hanım'ı da getireceklermiş, zor da olsa ikna etmişler," dedi Leyal Hanım.

 

Azade Hanım, her ihtimale karşı misafir odasını çoktan hazırlatmıştı bile.

 

"Gelsin, gelsin... Kadıncağıza da değişiklik olur. Yazık, o da yapayalnız bir hayat sürüyor işte..." dedi Azade Hanım, içten bir üzüntüyle.

 

Leyal Hanım da onun gibi düşünüyordu. Aybeniz Hanım'ın yalnızlığı, içini burkan bir sızıydı.

 

Azade Hanım bir an duraksadı, sonra biraz daha yaklaşarak sesi iyice kısıldı.

 

"Leyal... Albay'dan bir daha ses soluk çıkmadı mı?"

 

Leyal Hanım, refleksle önce kaynanasına, sonra Behram Bey'e baktı. Neyse ki ikisi de televizyona dalmış, haberleri izliyorlardı. Azade Hanım'ın söylediklerini duymamışlardı.

 

"Yenge, sessiz ol!" diye fısıldadı telaşla.

 

"Şimdi duyacaklar... Bu yaştan sonra adım çıkar, 'kudurmuş' derler. Vallahi rezil olurum çocuklara, ele güne..."

 

Sözlerinin sonunda hafifçe başını iki yana salladı. Ama gözlerinde, saklamaya çalıştığı o eski hikâyenin izi hâlâ duruyordu.

 

"Leyal, neyin rezilliğinden bahsediyorsun?" dedi Azade Hanım, hafifçe gülümseyerek. "Bak etrafına, insanlar yetmişinden sonra bile evleniyor. Sen daha genç sayılırsın. Mutlu olmak senin de hakkın. En azından seni gerçekten seven, düzgün bir adamla bunu denemelisin."

 

Sözlerini söylemeden önce zihninde tartmıştı. Çünkü birazdan dile getirecekleri, Leyal Hanım'ın kalbine dokunabilirdi.

 

"Bak bacım," diye devam etti yumuşak ama kararlı bir sesle, "Berwan abinin sana yaptıkları asla affedilecek şeyler değil. Sen ona ihanet etmiyorsun... Sen sadece hayatına devam ediyorsun. Yaşamak zorundasın. Bu yüzden diyorum ki, Albay'a en azından bir şans ver. O adam bunu hak ediyor. Bir ablan, bir arkadaşın, bir yengen olarak sana söyleyeceğim budur."

 

Leyal Hanım, eltisinin sözlerini sessizce dinledi. İçten içe ona hak veriyordu. Hayat ona çok şey öğretmiş, çok acı yaşatmıştı. Ama en derin yara ihanetti. Berwan Bey'in yaptığı o kırılma, yıllar geçse de kapanmamıştı. Onca yılın hatırası, bir anda yalan olmuştu sanki. İçinde, hiç iyileşmeyen bir sızı olarak kalmıştı.

 

"Haklısın yenge..." dedi yavaşça. "Ama ben yeniden yara almaktan korkuyorum. Bir kez daha kırılmaktan, bir kez daha ihanete uğramaktan... Korkuyorum. Kimseye güvenemiyorum artık. Aşka olan inancım kalmadı."

 

Sözleri dökülürken sesi hafifçe titredi.

 

"Albay iyi biri, bunu inkâr edemem. Ama ya her şey sadece elde edene kadarsa? Ya sonra o da giderse? O zaman... Benim artık hiçbir şeye inancım kalmaz."

 

Azade Hanım, onun korkularını anlıyordu. Ama biliyordu ki bazı korkuların üstüne gitmeden iyileşmek mümkün değildi.

 

"Leyal'im..." dedi daha yumuşak bir sesle. "Bir insan sevmeden yıllarca eşine sadık kalabiliyorsa, o adamın mayası sağlamdır. Albay, karısı hayattayken ona ihanet etmedi. Vefatından sonra da gidip hemen bir başkasıyla evlenmedi. Bu, onun nasıl bir adam olduğunu gösterir."

 

Bir an durdu, gözlerinin içine baktı.

 

"Ben onun sana da, kalbine de iyi geleceğine inanıyorum. Ama karar senin... Yine de kapılarını tamamen kapatma. Bir kez olsun düşün, olur mu?"

 

Leyal Hanım cevap vermedi. Ama gözlerinde, ilk kez bu ihtimali gerçekten düşündüğünü belli eden bir ifade vardı.
Yade Zergül ise uzaktan iki gelinine bakıyor, onların olgunluğuyla gurur duyuyordu. Bu evin kadınları, acıyla yoğrulmuş ama dimdik ayakta kalmayı bilen güçlü yüreklerdi.

 

Korhan Albay, dostu Ziya Albay ile birlikte Şirhan Otel'e giriş yaptı. Otelin ağır ahşap kapıları ardında, loş ışıkların hâkim olduğu geniş lobi onları karşıladı.

 

Ortamda hâkim olan ciddiyet, yaklaşan toplantının önemini hissettiriyordu.
Onları kapıda Kıdemli Albay Semih karşıladı. Kısa ama resmi bir selamlaşmanın ardından vakit kaybetmeden toplantı salonuna geçtiler.

 

Salon, büyük ve ağır bir masanın etrafında düzenlenmişti. Duvarlarda asılı haritalar, dosyalar ve hazırlanan ekipmanlar yapılacak görüşmenin sıradan olmadığını açıkça gösteriyordu.

 

Herkes masadaki yerini aldıktan sonra gözler, masanın başında oturan Tuğgeneral Selçuk Karahan'a döndü. Salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Nefesler bile ölçülü alınıyor, kimse o sessizliği bozacak en ufak bir harekette bulunmuyordu.

 

Tuğgeneral Selçuk Karahan, önündeki dosyayı ağır bir ciddiyetle kapattı. Bakışlarını tek tek masadaki subayların üzerinde gezdirdi. O bakışlarda hem tecrübenin ağırlığı hem de yaklaşan görevin ciddiyeti vardı.

 

"Sizleri burada toplamamızın sebebi," dedi tok ve net bir sesle, "yeni bir görev dağılımıdır."

 

Elini masanın üzerindeki kumandaya uzattı. Arkadaki ekrana yansıyan görüntülerde sınır hatları, kaçak geçiş noktaları ve istihbarat fotoğrafları belirmeye başladı.

 

"Mardin, Antep ve Urfa sınırlarını kapsayan geniş çaplı bir kaçakçılık şebekesini çökertmek... Yurdumuzu bu hainlerin elinden temizlemek için yeni bir operasyon düzeni kuruyoruz. Bu toplantı, o düzenin temelidir."

 

Ekranda akan görüntüler, konuşmalarını destekler nitelikteydi. Gece görüş kameralarından alınmış kayıtlar, sınır hattındaki hareketlilik ve şüpheli geçişler açıkça görülüyordu.

 

Tuğgeneral Selçuk, bu kez masanın üzerine büyük bir sınır haritası serdi. Harita üzerinde kırmızı ve siyah işaretlemeler vardı. Parmak uçlarıyla tek tek noktaları göstererek konuşmaya devam etti.

 

"Bunlar, kaçakçıların aktif olarak kullandığı güzergâhlar... Şu noktalar giriş, şu hatlar ise çıkış yolları. Sınır kapıları dışında açtıkları alternatif geçiş rotaları da burada işaretli."

 

Salondaki herkes dikkat kesilmişti. Kalemler not alıyor, gözler haritadan ayrılmıyordu.

 

"Arkadaşlar..." dedi Tuğgeneral, sesi biraz daha sertleşerek. "Bu görev kolay olmayacak. Zorlu, uzun ve sabır gerektiren bir operasyon olacak. Sahada hataya yer yok."

 

Kısa bir duraksamadan sonra bakışlarını Korhan Albay'a çevirdi.

 

"Bu operasyonun sahadaki sorumluluğu... Albay Korhan Türeli, sende."

 

Korhan Albay'ın bakışları bir an sabitlendi. Bu, beklediği bir görev değildi. Ama yüzünde en ufak bir tereddüt ifadesi belirmedi.

 

"Hazırlıklarını yap. Yeni görev yerin Gaziantep."

 

Salonda kısa süreli bir sessizlik oldu. Bu, görevin ağırlığının herkes tarafından hissedildiği anlardı.

 

Tuğgeneral sözlerine devam etti:

 

"Lojistik akışın büyük bölümü Antep üzerinden sağlanıyor. Bu yüzden merkez üssümüz orası olacak. Şimdiye kadar sessiz ve dikkat çekmeden ilerlemişler... Ama bu düzen burada bitecek."

 

Harita üzerinde yeniden işaretler yaptı.

 

"Operasyon koordineli ilerleyecek. Bu yüzden Türeli, kendine sağlam ve güvenilir bir ekip kuracaksın. Bölgedeki diğer birlikler de sana destek verecek."

 

Masanın diğer ucunda oturan subaylara doğru başını çevirdi.

 

"Mardin'den Albay Cemal Arıkan... Urfa'dan Albay Erdem Koral... Bu operasyonda kilit rol üstleneceksiniz. Saha desteği, istihbarat ve koordinasyon sizin sorumluluğunuzda olacak."

 

İki albay da başlarıyla onay vererek emri kabul etti.

 

Tuğgeneral Selçuk Karahan, son sözlerini söylerken sesi daha da kararlıydı:

 

"Beyler... Bu görev sadece bir operasyon değil. Bu, sınır güvenliğimiz, milletimizin huzuru ve devletimizin itibarı için verilecek bir mücadele."

 

Kısa bir duraksadı.

 

"Zor olacak... ama sonunda bu bir zafer olacak."

 

Toplantı tam üç saat sürmüştü. Görev dağılımları netleşmiş, herkesin sorumluluğu kesin çizgilerle belirlenmişti. Artık Alay'ın yeri de, düzeni de Gaziantep'ti.

 

Zor bir görevdi... ama başaracaklarından zerre şüpheleri yoktu.

 

Korhan Albay'ın zihninde ekip çoktan şekillenmeye başlamıştı bile. İki ismi kesinleştirmişti; geri kalan kadro için ise aynı derecede cesur, tecrübeli ve gerektiğinde gözünü kırpmadan hareket edebilecek adamlara ihtiyacı vardı. Bu operasyon, hata kabul etmeyecek kadar büyüktü.

 

Toplantının ardından Korhan Albay ve Teğmen Hakan, kendileri için ayrılan odalara çekildiler. Üzerlerindeki yorgunluk artık iyice hissediliyordu.

 

Hem bedenen hem zihnen dinlenmeye, düşüncelerini toparlamaya ihtiyaçları vardı.

 

Saat ilerlemiş, gece yarısını çoktan geçmişti. Otelin koridorları sessizliğe bürünmüş, şehir yavaş yavaş uykuya teslim olmuştu.

 

Ama onların içinde bambaşka bir hareketlilik vardı...

 

Yeni bir görevin heyecanı, omuzlarına yüklenen sorumluluğun ağırlığı ve vatan için atılan her adımın verdiği o tarifsiz duygu...

 

Tüm bunların arasında, yorgunluk sonunda galip geldi.

 

Gözlerini kapattıklarında, derin ve ağır bir uykuya teslim oldular.

 

Diğer tarafta Yavuzlar tüm hazırlıkları yapmıştı. Azerbaycan tatili en çok Leyla ve Hasret'e yaramıştı. Sorunlardan, sıkıntılardan uzak; bol kahkahalı, güzel anılarla dolu günler geçirmişlerdi.

 

Artık dönüş vakti gelmişti. Hasret ve Leyla, Aybeniz Hanım'ı da ikna etmiş, birlikte Antep'e dönmeye karar vermişlerdi. Hazırlıklar başlamıştı.
Uçağa sabah binmeye karar verdiler; gece yola çıkmak istemediler.

 

Son geceleri olduğu için Berdan ve Hasret otelden ayrılıp Yavuzların yanına geldiler. Bu geceyi hep birlikte geçireceklerdi.

 

Yemekten sonra Azerbaycan türküleriyle gece şenlendi. Aybeniz Hanım ise onların arasında yalnızlığını unutmuştu. Ev, o eski sıcaklığına yeniden kavuşmuştu.

 

Könül Kerimova'nın "Senede Gel" şarkısı çalmaya başladığı an, Berdan Hasret'in elinden tuttu ve onu dansa kaldırdı.

 

"Gel hatunum... Azerbaycan aşkımıza şahit olsun," dedi. Bu adam tam bir deliydi ve karısına kör kütük aşıktı.

 

Yavuz, dostuna bakıp "sen iflah olmazsın" der gibi bir bakış fırlattı.

 

Leyla ise onlara baktıkça mutlu oluyor, yüzünde çiçekler açıyordu. Bu hâli onu olduğundan da güzel gösteriyordu.

 

Bir yanda eğlenen çift varken, diğer yanda hasretlik çeken bir teğmen vardı.

 

Zeynep'in hayaliyle yatıp kalkan adam gün sayıyordu; bir an önce çimen gözlüsüne kavuşmak için. Yine o yeşil gözler düşmüştü aklına. Cebinden telefonunu çıkarıp sevdiğini aradı.

 

"Efendim..."

 

Karşı taraftan gelen o naif ses, genç adamın kalbinin duvarlarını titretti.

 

"Eli maşalı, ne yapıyorsun bakayım?" dedi Yağız sırıtarak.

 

"Sevgilimi koluma taktım, Gaziler Caddesi'nde üç beş tur attım. Olmadı, bir de Kalealtı'na gideyim dedim... Nasıl, güzel mi?"

 

Karşısındaki adamı delirtmek için bilerek damarına basıyordu.

 

Yağız ise kıskançlıktan kudurmuştu.

 

"Senin o sevgilinin geçmişini sikerim, o elini koyduğu kolunu kırarım, gezdiğin caddeyi ateşe veririm! Delirtmeye mi çalışıyorsun beni kızım? Sana bakacak göze mil çekerim!" diye kükredi.

 

Zeynep, onun bu hâline bayılıyordu. Ama ilk kez sevdiği adamı küfür ederken duymak ona garip gelmişti. Demek ki çok kıskanmıştı. Böyle sevilmek, böyle sahiplenilmek hoşuna gitse de bunu belli etmedi. Hemen toparlandı, sanki Yağız onu görüyormuş gibi ciddileşti.

 

"Ne oldu teğmen, kıskandın mı? Gece gece ne yapabilirim, yatacağım. Ayrıca benim kolumu öyle kolay kolay kıramazsın."

 

Yağız, bu kadının hem meydan okuyan hem de savunmaya geçen hâline hayrandı. Zaten Leyla gibi deli fişek bir kankası olan birinden başka ne beklenirdi ki? Yağız 365 derece döndü ve yumaşadı hemen.

 

"He, iyi... Tamam. Yat, dinlen. Bu günlerin tadını çıkar. Hele bir evlenelim... Bak nasıl uykusuz kalacaksın. Sabaha kadar bana çemkiren dudakların ismimi sayıklayacak."

 

Şimdi sıra Zeynep'i delirtmeye gelmişti.
Zeynep, duyduğu sözlerle kıpkırmızı oldu. Senem ve Yaren ise kızarıp bozaran arkadaşlarına bakıp gülmeye başladılar.

 

"Sen var ya... Hem ukala hem de çok terbiyesiz bir adamsın!" dedi Zeynep ve telefonu yüzüne kapattı.

 

Elleriyle yüzünü yelpazeliyor, kendisine gülen kızlara ateş saçan bakışlar atıyordu.

 

Rezil olmuştu arkadaşlarına. Miroğlu erkeklerinin gerçekten ayarı yoktu. Abisi Yavuz olan birinden zaten ne beklenirdi ki? Hepsinin sevdiklerine karşı pervasızlığı zirvedeydi.

 

Yaren ve Senem artık kendilerini tutamadı, kahkahalara boğuldular.
Eh, Zeynep bunun intikamını er ya da geç alacaktı.

 

Tam o sırada Senem'in telefonu çaldı. Arayan nişanlısı Tahir'di.

 

"Efendim aşkım..." dedi Senem, hâlâ gülmesini bastıramıyordu.

 

"Yattın mı karım?"

 

"Yok canım, kızlarla sohbet ediyorduk. Şimdi yatacağız. Bir şey mi diyecektin?"

 

"Yok güzelim... Sesini duymak istedim. Senem, günler yaklaştıkça içim içime sığmıyor. Bir an önce düğün olsun da seni kollarımın arasına alıp doya doya seveyim istiyorum. Dudaklarının hayaliyle yatıp kalkıyorum kızım."

 

Bu defa kızarma sırası Senem'e geçmişti. Zeynep, rengi değişen arkadaşına bakıp içinden "oh olsun" diyordu.

 

"Kapat telefonu Tahir! Bir daha da gece gece böyle münasebetsiz zamanlarda arama," dedi ve karşısındakini dinlemeden telefonu kapattı.

 

"Hayır yani... Ne oldu bu erkeklere gece gece?" diye söylendi.

 

Şimdi gülme sırası Zeynep ve Yaren'deydi.

 

Yaren, gülmekten konuşamıyordu:

 

"U... ulan... bi... biri diyo... sa... sabaha kadar uyutmam... di... diğeri... du... dudaklarının hayaliyle... yaşıyorum diyo... kı... kızım siz... bu adamlara ne yaptınız ya... ge... gece gece ku... kudurdular!"

 

Sözlerini tamamlayamadan yeniden kahkahaya boğuldu.

 

Yaren'e muhteşem bir koz vermişlerdi. Bu deli durur muydu hiç? Artık bu geceyi onların yüzüne vuracak, fırsat buldukça alay edecekti...

 

Kızların kahkahaları konağın taş duvarlarını şenlendiriyordu. Bir zamanlar ağıtlarla yankılanan o duvarlar, şimdi neşeye, kahkahaya şahitlik ediyordu...

 

Oysa yaklaşan günler, kapıda bekleyen bir yası fısıldıyordu...

**************************

 

"Sonbaharda dökülen yapraklar misaliyiz, sevdiğim...
Mevsim bahar olsada yüreğimizde zemherinin atazı var...."

 

Gece yerini güne bırakmış, Azerbaycan'da yeni günün telaşı insanları sarmıştı.

 

Miroğlu çifti ise dostlarıyla birlikte havaalanının yolunu tutmuştu. Bu gidiş son olmayacaktı; artık bir ayakları hep Azerbaycan'da olacaktı, bu belli olmuştu.

 

Havaalanına varır varmaz valizlerini teslim edip gişeden geçtiler ve uçakta yerlerini aldılar.

 

Aybeniz Hanım'ın içini tarifsiz bir heyecan kaplamıştı. Yıllar sonra evinden, yuvasından ayrılıp bilmediği bir memlekete gidiyordu. Orada nasıl karşılanacaktı, hiç bilmiyordu. Düşünceler içinde bir yolculuk başlamıştı onun için.

 

Leyla ise hafif mide bulantısı yüzünden Yavuz'un göğsüne başını koymuş, gözlerini kapamıştı. Yavuz'un keyfine diyecek yoktu; Leyla'sı yanındaydı, Aybeniz Hanım yanındaydı... İçindeki huzur yüzüne yansıyordu.

 

Berdan ve Hasret ise arka koltukta, birlikte geçirdikleri günlerin fotoğraflarına bakıyorlardı. Berdan, karısının kulağına eğilip fısıldadı:

 

"Delalım... Bizim de bir çocuğumuz olsa güzel olmaz mı? Hem Ezra Hanım'la birlikte büyürler..."

 

Bu, fena bir fikir değildi. Hasret de istiyordu sevdiği adama bir çocuk vermeyi, onunla gerçek bir aile olmayı.

 

"Fena fikir değil, kocam..." dedi gülerek.
Berdan'ın gözleri bir anda parladı.

 

"O zaman çalışmaları hızlandırmak lazım, yavrum... Konağa dönmeden direkt bağ evine mi geçsek?"

 

Hasret'in gözleri irice açıldı. Bu adam doymak nedir bilmiyordu. Bir haftadır canına okumuştu, hâlâ aklı fikri aynı yerdeydi.

 

"Yuh Berdan, yuh! Adamın bir duru, bir durağı olur. Bir haftadır canıma okudun, yetmedi mi? Sen bunca yıl nasıl dayandın, pes..."

 

Hasret'in sözleri Berdan'ı bir an duraksattı.

 

Seneler geçmişti... Ama o yıllar Berdan'dan çok şey götürmüştü. Evet, Hasret'i unutmak için başka kadınlara gittiği olmuştu... ama hiçbirinde onu bulamamıştı. Hiçbiri Hasret'in yerini dolduramamıştı.

 

"Yavrum, kaybettiğimiz yılları telafi ediyorum ben. Daha dur... Onca yıl bir haftaya sığar mı? Ben seni daha çok yoracağım, alış bunlara. Bak onlara... Beş yılın hasreti bir bebekle taçlandı," diyerek dostlarını örnek gösterdi.

 

"Berdan, sussana! Şimdi duyacaklar, ayıp... Sana ne milletin hasretliğinden?" diyerek kocasını tersledi Hasret.

 

"Ulan adam! Dünya büklüm büklüm... Senin derdin bir libidon, bir çü......ün.." diye söylenince siniri iyice yükseldi.

 

Berdan ise ilk defa duyduğu bu çıkış karşısında önce karısına baktı... sonra bir anda gür bir kahkaha patlattı.

 

Uçakta bulunan herkesin bakışları bir anda ona çevrildi.

 

Yavuz, dostuna ters ters bakarken; Hasret elleriyle kocasını susturmaya çalışıyordu ama nafile... Adamın gülme krizi tutmuştu.

 

"Ne... neyim... neeeeyim?" diye hâlâ gülmekten kendini toparlayamıyordu.

 

Hasret baktı ki susmayacak, kolunu kaldırıp karnına sert bir dirsek geçirdi.

 

"Ahh!"

 

Berdan acıyla iki büklüm olurken, kahkahası bir anda kesildi.

 

"Us ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir..."
Atasözü tam da şu anki duruma cuk oturmuştu.

 

Geçen bir hafta, Adem ve Berzan için adeta savaş gibiydi. Birbirlerini öldürmüyorlardı ama süründürüyorlardı. Olan da Zehra ve Asmin'e olmuştu.

 

Adem, Zehra'yı babasıyla birlikte bağ evine göndermişti. Berzan da buna inat, Asmin'in yüzünü Adem'e adeta haram etmişti.

 

İki adam da özlemlerinden kafayı yemek üzereydi. Adem, uzaktan da olsa sevdiğini görebiliyordu ama Berzan ise hem sesine, hem yüzüne hem de kokusuna hasretti.

 

Zavallı kızlar, iki deli adamın elinde solup gidiyorlardı. Bu süreçte ne Zehra doğru düzgün yemek yemişti ne de Asmin... İkisi de günden güne zayıflıyor ve sessizleşiyorlardı.

 

Zehra, abisine öfke duyarken Asmin tam tersi ikizine hak veriyordu. Berzan acı çektikçe, Asmin'in canı iki kat yanıyordu.

 

İlk gün Berzan gelip Asmin ile konuşmuş, en azından bir süre Adem'den uzak durmasını istemişti.

 

Asmin'in ise en çok zoruna giden, sevdiği adamın ikizine "ırz düşmanı" demesi olmuştu. Bu söz kanına çok dokunmuştu. Berzan onları bildiği halde göz yumarken, sevdalarına saygı duyarken, Adem'in bu suçlamaları Asmin'e bile ağır gelmişti.

 

Kardeşine verdiği sözü bugün çiğneyecekti. Adem'le konuşacak ve aralarını düzeltecekti. Başka türlü hem kendisine hem de Zehra'ya yazıktı.

 

Asmin sabah erkenden kalktı, hazırlandı. Aşağıya inmeden önce Berzan'ı kontrol etti. Zavallı ikizi, aşk acısı çekmekten geceleri uyuyamıyor, sabaha karşı yorgunluktan uykuya teslim oluyordu. Yüzündeki o yorgunluk, göz altındaki morluklar bile çektiği acının sessiz bir kanıtı gibiydi.

 

Kardeşini kontrol ettikten sonra hızlıca merdivenleri indi. Adem ise kapıda hazır, onu bekliyordu. Bir haftadır yüzüne hasret kaldığı sevdiği kadın, gece mesaj atmış, sabah buluşalım demişti. İçinde hem umut hem korku vardı.

 

Asmin konaktan çıkar çıkmaz, özlemini çektiği adamla göz göze geldi. Kalbi deli gibi atmaya başladı ama bunu belli etmemek için kendini zorladı. Çok zor olsa da boynuna gidip sarılmak yerine önce gözlerini kaçırdı, sonra buz gibi, mesafeli bir sesle:

 

"Günaydın..." dedi.

 

Yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu.
Adem'in adeta kalbi üşüdü. Sevdiği kadını böyle görmek içini parçaladı. Bir haftadır kurduğu tüm hayaller, o tek kelimeyle dağılıp gitmiş gibiydi.

 

"Günaydın..." dedi. Sesinde saklayamadığı bir kırgınlık ve derin bir özlem vardı.

 

Arabaya binip uzaklaştılar. Yol boyunca ne konuşabildiler ne de birbirlerine bakabildiler. Aralarında görünmeyen ama hissedilen kalın bir duvar vardı. İkisi de kendi düşüncelerine gömülmüş, sadece kaçamak bakışlarla birbirlerini yokluyorlardı.

 

Nihayet sessiz, sakin ve rahatça konuşabilecekleri bir yere geldiler.
Aralarındaki o buz gibi sessizliği Adem bozdu.

 

"Aç mısın?" diye sordu sevdiği kadına. Gelmeden önce mutfaktan, annesinin dün yaptığı poğaçalardan almış, termosla sıcak su ve sallama çay koymuştu. Küçük ama içten bir düşünceydi.

 

"İştahım yok," dedi Asmin, gözlerini ondan kaçırarak.

 

"Seni dinliyorum," diyen genç adam, içi parçalanarak baktı sevdiğine. Sarılıp tüm mesafeyi yok etmek isterken, bu uzaklık ona ağır geliyordu.

 

"Adem..." dedi ve genç kadın derin bir nefes çekti. Söyleyecekleri, Adem'in hiç bilmediği gerçeklerdi.

 

"Ben seni çocukken sevdim. O zamanlar masum, çocukça bir beğeniydi... ama şimdi yüreğimden taşan koca bir sevdaya dönüştü. Seni bazen kalbime sığdıramaz oldum. Çok düşündüm... Senden uzak durmayı, seni unutmayı çok denedim. Kafamda binlerce 'olmaz' kurdum ama kalbimdeki sevda hepsini yıkıp geçti..."

 

Dedi ve sevdiği adamın gözlerinin en derinine baktı. O gözlerde kendini, sevgisini, geçmişini apaçık görebiliyordu.

 

Adem, sevdiği kadının gözlerine kilitlenmişti. Tek kelime etmeden dinliyordu. Bu süre içinde özlemini de gidermeye çalışıyordu.

 

"Ben sana gelirken çok kez Berzan'a yakalandım. Hatta bazen o gönderdi beni senin yanına. Ama bir gün olsun karşıma geçip 'onu unutacaksın' demedi... bir gün olsun 'o ırz düşmanı' demedi."

 

Asmin'in sözleri, bir tokat gibi Adem'in yüzüne çarpıyordu.

 

Adem'in kasları gerildi. Kaşları çatıldı.
Nasıl? Berzan bildiği halde susmuş muydu? Bu gerçek olamazdı. İnanmak istemiyordu.

 

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi sertçe.

 

"Berzan bunu bilip de susacak adam değil! Kaç defa onu kavgadan ben aldım. Sırf sana baktı diye kaç kişinin canına okudu. Şimdi sen bana biliyordu diyorsun!"

 

Asmin'in yüzünde acı dolu, histerik bir tebessüm belirdi. Sevdiği adam, onu resmen yalancılıkla suçluyordu.

 

"İnanıp inanmaman umurumda değil. Ama şunu unutma, benim ikizim ırz düşmanı değil. Sen nasıl beni görüp sevdiysen, ben nasıl seni sevdiysem onlar da birbirini sevdi. Sırf birini sevdi diye kardeşime o kelimeyi ettirmem. Şu bir hafta belki bir nebze olsun yumuşamana, kabullenmene, hatta hatanı anlamana sebep olur dedim ama maalesef senin tavrında değişen en ufak bir şey yok."

 

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

 

"Benim için konuşma bitmiştir. Umarım bir gün pişman olmazsın aldığın karardan. Şu saatten sonra 'biz' diye bir şey kalmamıştır, bilmiş ol. Bana inanmayan, kardeşime o gözle bakan biri benim sevdiğim olamaz."

 

Mavi gözlerinden yaşlar bir bir süzülüyordu. Artık kendini tutamıyordu.

 

"Umarım seni layığıyla seven biriyle mutlu olursun. Benim için zor olur, canım yanar, acı çekerim... ama unuturum. Çünkü benim kardeşim her şeyin üstünde."

 

Son sözlerini söylemişti.
Adem... dinledi. İçinde bir şeyler paramparça oldu.

 

Nasıl olurdu da sevdiği kadın onu bir kalemde silebilirdi? Bu kadar basit miydi?

 

Onca yıl kavuşmak için dua ederken, onun hayaliyle yanıp kavrulurken... şimdi her şey birkaç kelimelik bir vedayla mı bitecekti?

 

"Bu kadar kolay mı senin için bizden vazgeçmek? Sen onca yıl kavuşmayı beklerken, şimdi bir vedaya mı sığdırdın sensiz, bensiz geçen yılları?"

 

Adem bağırmıyordu ama sesi gür çıkmış, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu.

 

Evet... hatasını anlamıştı. Berzan'ın o tükenmiş halini gördükçe, gün geçtikçe o koca adamın omuzlarının bile çöktüğünü fark ettikçe anlamıştı. Hatta dün akşam babasını arayıp "gelin" demişti.

 

Sevdanın ne demek olduğunu ancak seven anlardı. Adem ilk duyduğunda delirmişti lakin düşündükçe kardeşini de, Berzan'ı da anlamıştı. Üstelik ikisi de gözünün önünde tükeniyorlardı.

 

Yavuz'un attığı o tokat hem vicdanına hem kalbine inmişti. Dilinden dökülen o kelime için içten içe yanıyordu.
Karşısındaki kadın bunu göremiyor muydu?

 

"Kolay değil aptal..." diye bağırdı Asmin.

 

"Seni deli gibi severken uzak durmak bile nefesimi keserken... senden vazgeçmek ölüm gibi."

 

Sözleriyle birlikte elini kaldırıp Adem'in göğsüne vurdu. Ama o an, içindeki öfkenin yanında bir şey daha vardı... kırılganlık. Söylediklerinin ağırlığı kendi kalbine de batıyordu.

 

Adem bir an bile düşünmeden sevdiği kadını kendine çekip sarıldı. Bir haftadır hasret kaldığı kokuyu ciğerlerine doldurdu. Sanki o an nefes almayı yeniden öğreniyordu.

 

Asmin önce direndi... kollarını gevşek bıraktı. Ama Adem'in titreyen nefesini hissettiğinde, içindeki duvar yavaş yavaş çatladı. Gözlerini kapattı ve o da sarıldı.

 

Asmin gözyaşlarını Adem'in göğsüne döküyordu. Bu adamı çok özlemişti... çok... Ayrı kalmak gerçekten zulüm gibiydi.

 

"Ağlama lan..." dedi Adem, sesi yumuşamıştı. "Kıyamam o akan gözyaşlarına. Kabullendim lan... kabullendim ikisinin sevdasını. Hatta bugün geleceklerdi."

 

Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Bu kabulleniş kolay olmamıştı... ama vicdanı artık susmuyordu.
Asmin başını kaldırdı. Gözlerini kırpıştırarak, umutla baktı.

 

"Gerçekten mi? Gelecek mi Zehra? Onlara izin verecek misin?"
Bir an duraksadı... Söylediklerine inanmak istiyordu ama kalbi hâlâ temkinliydi.

 

"Bakma lan bana öyle..." dedi Adem hafif bir gülümsemeyle. "Sanki gaddar bir adammışım gibi... Sana söz mavişim, karışmayacağım. Ama kardeşimi üzerse... onu dövmemek için söz veremem, ula."

 

Asmin bir an daha baktı ona... sanki doğruyu arar gibi. Sonra içindeki şüphe yerini yavaş yavaş rahatlamaya bıraktı.
Sevdiği adamın boynuna sıkıca sarıldı. Sonra elini kaldırıp sırtına vurdu.

 

"Pislik! Ne kadar üzüldüm biliyor musun? Sabaha kadar ağladım bu konuşmayı yapacağım diye... hain!" diyordu, her kelimede bir tane vuruyordu.

 

Adem ise o vurdukça gülümsüyordu. İnsanın sevdiğinin vurduğu yerde gül bitermiş... Adem'in sırtı gül bahçesi olmuştu.

 

"Tamam mavişim, yeter da... sırtım güllerle doldu," dedi gülerek.

 

Sonra yüzünü avuçlarının arasına aldı, alnına bir buse kondurdu.

 

"Özledim be kızım... Bir haftadır yüzüme bile bakmadın. Lan burnumda tüttü hasretin."

 

"Oh olsun sana Adem Bey..." dedi Asmin.

 

"Benim kardeşim de kahrından ölüp bitti."

 

Sesi hâlâ sitemliydi ama artık içindeki sertlik erimişti.

 

"Aç mısın? Bir şeyler yiyelim mi?" diye sordu Adem, onu bırakmadan.

 

"Çok açım! Çabuk beni bir ciğerciye, dönerciye, kebapçıya götür. Ne bulursan..."

 

Eee... bir Antep kızından sabah sabah simit, poğaça yemesi beklenemezdi.
Adem kahkahayı bastı. Az önceki ağırlık, yerini hafif bir ferahlığa bırakmıştı.
Sevdiği kadın... utanmasa onu bile yiyecek gibiydi.

 

Gören şu kızı hanım hanımcık, elit biri sanardı...

 

Ama Adem çok iyi biliyordu—o zarif görüntünün içinde resmen aç bir kurt vardı.

 

Adem, Asmin'in karnını doyurup okula bıraktıktan sonra havalanına geçti....

 

*****************
"Bende sevmeyi bilirdim yürekten.
Sevdiğim sevseydi kalpten...."

 

Yavuz arkasını dönöüş Berdan ile didişmeye devam ediyordu.

 

"Yavuz balam, ayıbdır... O sənin dostundur, düşmənin deyil. Bax, yazıq ağrı çəkir..." diyen Aybeniz Hanım, Berdan'a arka çıkmıştı.

 

"Allah razı olsun ana... Sen olmasan bu gavur beni hiç umursamaz. Tipinde meymenet yok, Nemrut suratlı maymun!"

 

Yavuz'un bakışı bir anda sertleşti. Gözleri daraldı, çenesi kilitlendi. Öyle bir baktı ki Leyla ve Hasret'in içi ürperdi.

 

"Senin şerefini sikerim, piç! Doğru konuş... Hele bir şu uçaktan inelim, ben sana neler yapacağım!"

 

Bu defa tehdit daha gerçek, daha keskin gelmişti.

 

Leyla daha fazla dayanamadı. İkisinin de ağzı iyice bozulmuştu.

 

"Üff, tamam yeter! Biz yokken birbirinizin üstünden mi geçersiniz, çocuk mu yaparsınız ne yaparsanız yapın... Ama benim midemi bu iğrenç ilişkinizle bulandırmayın!"

 

Yavuz, parmağını dostuna sallarken içinden geçiriyordu:

 

"Senin evvelini ahirini...sikeceğim... bekle sen..."

 

Berdan ise gayet rahattı. Hiç umrunda değildi. Dostunu tanıyordu; en fazla itişir, kakışır, sonra sarılıp koklaşırlardı. Onların dostluğu sertti, hoyrattı... ama içi sevgi doluydu.

 

Uçak nihayet inişe geçti. Hafif bir sarsıntıyla piste değdi. Motorların uğultusu yavaşlarken, herkes içinden bir "şükür" çekti.

 

Valizlerini alıp çıkış kapısına yöneldiler. Dışarıda yüzlerine çarpan serin hava, yolculuğun bittiğini haber veriyordu.
Adem ve Berdan'ın kardeşi çoktan gelmiş, onları bekliyordu.

 

Adem, gelenleri görür görmez yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. Özlemişti... hem Yavuz abisini hem de yengesini.

 

"Hoş geldin yenge," diyerek Leyla'ya arka kapıyı açtı.

 

"Hoş bulduk, bremin," dedi Leyla gülümseyerek.

 

Yavuz ise Aybeniz Hanım'ın kapısını açmıştı.

 

"Siz de hoş geldiniz..." dedi Adem saygıyla.

 

"Xoş gördük, balam," diyen Aybeniz Hanım, ağır ağır arabaya bindi.

 

Yavuz'un kaşları hâlâ çatılıydı. Adem'e kırgındı... ama içinde sakladığı özlem de inkâr edilemezdi.

 

Adem, mahcup bir sesle, "Sen de hoş geldin abi..." dedi.

 

Yavuz sadece başını salladı. Konuşmadı.
Bu sessizlik Adem'in içine oturdu. Yüzü düştü, omuzları çöktü.

 

Yavuz, onu dikiz aynasından izledi. O hâlini görünce içi yumuşadı.

 

"Gel lan buraya..."

 

Öne doğru eğilip ensesinden tutarak kendine çekti ve sarıldı.
Adem'in yüzü bir anda aydınlandı.

 

"Hoş bulduk lan..." dedi Yavuz, bu defa sesi yumuşamıştı.

 

Araba yola koyuldu.

 

Yol boyunca kimi camdan dışarıyı izledi, kimi düşüncelerine daldı. Motorun ritmik sesi eşliğinde, hepsi aynı yere gidiyordu: konağa...

 

Diğer yanda konakta hummalı bir hazırlık vardı. Masalar kurulmuş, yemekler yapılmıştı. Azade Hanım ve Leyal Hanım, özlemle evlatlarının yolunu gözlüyordu.

 

Kızlar işteydi. Yaren hastaneye gitmiş, Berzah ile Asmin okula geçmişti. Ali Bey ve Zehra da dönmüştü.

 

Sultan Hanım, kızının hâlini görünce içten içe üzülüyordu. Evlatlarının başına ne geliyorsa bu kara sevda yüzünden geliyordu. İkisi de olmayacak insanlara gönül vermişti. Ama Allah'tan Yavuz arkalarındaydı da, bu düşünce Sultan Hanım'ın yüreğine biraz olsun su serpiyordu.

 

Sevda, neşeyle koşarak mutfağa girdi.
"Geldiler!" diye seslendi heyecanla.

 

Sonra hiç durmadan üst kata, Azade Hanım'lara haber vermeye koştu.
Bir anda herkes avluya doluştu. Konağın kapısında karşılamak, onların en eski adetlerinden biriydi. Üstelik bu kez gelenler sadece aile değil, aynı zamanda kıymetli misafirlerdi.

 

Araba konağın önünde durdu.
Önce Leyla indi... ardından Aybeniz Hanım.

 

Aybeniz Hanım yol boyunca Antep'e hayran kalmıştı ama konağı görünce adeta büyülendi. Koca taş duvarlar, yılların izini taşıyan o heybetli yapı... İnsanı içine çeken bir havası vardı.
Dışı böyleyse, içi kim bilir nasıldır... diye geçirdi içinden.

 

Yavuz ve Adem bagajdan valizleri alırken, kadınlar çoktan kapıya yönelmişti.

 

Miroğlu kadınları onları kapıda karşıladı.

 

Sıcak "hoş geldiniz"ler, sarılmalar, gözlerde biriken özlem... Hepsi bir anda birbirine karıştı.

 

Hasret giderildikten sonra hep birlikte oturma odasına geçtiler.

 

Aybeniz Hanım, herkesle tek tek tanıştı. Bu kadar sıcak, bu kadar içten bir aileyle karşılaşmayı beklemiyordu. İçine tarif edemediği bir huzur doldu.

 

Sofra kısa sürede kuruldu.
Antep yemeklerinin kokusu odayı sararken, hem Yavuz hem Leyla hem de Aybeniz Hanım adeta mest oldu.

 

Leyla, evini... ailesini... en çok da o yemekleri ne kadar özlediğini fark etti. İştahla yiyor, her lokmada yüzü biraz daha aydınlanıyordu.

 

Yavuz ise gözlerini ondan alamıyordu. Leyla'nın o hâllerine bir kez daha âşık oluyordu.

 

Masadaki neşe, sohbet ve kahkahalar konağın duvarlarına yayılıyordu...

 

Yemekten sonra genç çift dinlenmek için odalarına geçerken, Aybeniz Hanım da kendisi için hazırlanan misafir odasına geçip yerleşmişti.

 

Leyla, odalarına girer girmez derin bir nefes alıp o tanıdık kokuyu içine çekti. Şimdi yuvasındaydı. Bu oda onun evi, memleketi, huzur bulduğu yerdi.

 

Yavuz, karısına arkadan sarılıp saçlarının arasına yüzünü gömdü, gül kokusunu içine çekti.

 

"Efulim... beraber duş alsak mı, ne dersin? Hem yorgunluğunu atarsın," dedi, sesi alçak ve kışkırtıcıydı.

 

Kocasının teklifi fazlasıyla cazipti. Leyla, kollarının arasında bedenini ona doğru döndürdü. Sevdiği adamın yüzüne derin, davetkâr bir bakış attı. Kollarını kaldırıp boynuna doladı. Dudaklarını hafifçe ısırıp dilinin ucuyla ıslattı.

 

Yavuz o an yutkundu.
Leyla kendini ona doğru bastırdı.

 

"Hiç fena fikir değil kocam..." dedi cilveli bir gülüşle. "Hem biraz keyif de yaparız..."

 

Bu sözler Yavuz'un sabrını iyice zorlamıştı. Gözleri kararmış, nefesi ağırlaşmıştı.

 

"Efulim... aklıma zararsın ulan," dedi dişlerinin arasından.

 

Tam Leyla'yı öpecekken, Leyla eliyle onu durdurdu. Bakışlarıyla adamı adeta soymuş çoktan ırzına geçmişti.

 

"Sen de benim aklıma zararsın..." dedi.
Sonra bir anda kollarını boynundan çekti. Yavuz'un o anki şaşkınlığından faydalanarak sıyrıldı.

 

"Lakin benim çok uykum geldi," dedi, kıvıra kıvıra yatağa doğru yürüyüp uzanırken.

 

Yavuz olduğu yerde kalakaldı. Bir alt kısmındaki şaha kalkmış uzvuna, bir de uzaklaşan karısına baktı.

 

"Ulan Allahsız... bu yapılır mı?" dedi, yarı sitem yarı şaşkınlıkla.

 

"Aman kocam... bu seferlik elinde çitileyiver," dedi Leyla, pikeyi üzerine çekip gözlerini kapatırken.

 

Odada, sinirden kudurmuş bir Yavuz kalmıştı.

 

Ama bu, Yavuz'a yapılacak bir hareket değildi.

 

Bizim deli oğlan durur mu... İki adımda karısının yanında bitti. Yoktu öyle "göster ama elletme." Nasıl kudurttuysa, öyle de ateşini söndürecekti.

 

"Senin o uykunu sikerim lan..." diye söylenerek pikeyi bir kenara attı.

 

Leyla'yı bir hamlede kucağına aldı.
Leyla itiraz etmeye fırsat bulamadan, Yavuz onu doğruca banyoya götürdü. Tam bir şey söyleyecekken, Yavuz, karısının dudaklarına çölde susuz kalmış mecnun gibi kapandı.

 

Karşılığı gecikmedi elbette.

 

Ve yine, birbirlerine ait olduklarını hatırladıkları anlardan biri daha başladı.

 

Onların birbirine olan açlığı, tutkusu... yıllar geçse de değişmeyen bir gerçekti.
Diğer tarafta hayat tüm hızıyla devam ediyordu.

 

Onlar birbirinin eviydi... ne zaman kaybolsalar, yine birbirlerinde bulunurlardı.....

 

*********************

 

"Seni sevmek sadece bir aşk değil,
Aynı ateşte yanmayı göze almaktı..."

 

Zaman kimisine sevda olup akarken, kimisine yeni kapılar açardı. Tıpkı kızlar gibi. Yeni ofislerinde işlerinin başındaydılar.

 

Senem, yeni aldığı iş için çizimlerinin başına geçmişti. Kalemi kâğıt üzerinde hızla dans ediyor, zihnindeki tasarımlar bir bir şekle bürünüyordu.

 

Zeynep ise aldığı dava dosyasına gömülmüş, satırların arasında kaybolmuştu. Kaşları çatık, bakışları keskin... Her detayı dikkatle inceliyordu.

 

Zeynep, çalışırken bir yandan da müzik dinliyordu. Radyoda çalmaya başlayan türkünün sözleri, o an için fazlasıyla manidardı. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Aklına gelen hinlikle eline telefonu aldı ve Yağız'ı aradı.

 

Telefon üçüncü çalışında açıldı.

 

"Zeynep... müsait değilim canım—" demeye kalmadan,
telefondan bir anda türkü sesi yükseldi.

 

"Fallara baktıranım,
Türküler yaktıranım,
Görür görmez gönlümde
Şimşekler çaktıranım..."

 

Yağız, yanında iki görev arkadaşı ve üç askerle birlikte nöbet yerlerini denetliyordu. Bir anda telefondan yükselen türkü sesi, bulunduğu ortamın ciddiyetini delip geçmişti.

 

Yanındakilere karşı bir anlığına ne yapacağını bilemedi. Yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. Ne kadar ciddi durmaya çalışsa da başaramıyordu.
Yine yapmıştı yapacağını... çimen gözlüsü.

 

Ama bu sefer tam da en olmayacak zamanda yapmıştı.

 

Zaten karakolda bu aşk yüzünden yeterince dikkat çekmişti. Şimdi iyice dillere düşecekti.

 

Yanındaki askerler bile gülüşlerini saklayamıyordu. Kimisi başını çevirip sırıtıyor, kimisi dudaklarını ısırarak kendini tutmaya çalışıyordu.

 

Yağız ise çaresizce başını iki yana salladı.

 

Bu kız... onu her seferinde hazırlıksız yakalamayı başarıyordu.

 

Zeynep, telefonu hiçbir şey demeden adamın suratına kapattı. Parmakları tuşların üzerinde hızlıca gezindi.

 

"Teğmen... hep sen mi bana yürüyeceksin? Bir kez de ben sana yürüdüm." Yazıp gönderdi.

 

Seviyordu bu adamı... her halini, her huyunu... Eksik olan yanına baharları getirmişti. Solan çiçeklerini yeniden canlandırmış, onu hayata tutunmaya sevk etmişti. Kısacası, Zeynep'in umuduydu.

 

Yağız ise bir telefona, bir de yanındakilere baka kalmıştı. Sevdiği kadın resmen telefonu yüzüne kapatmıştı.

 

"Teğmenim... işin zor," dedi yanındaki Kıdemli Başçavuş, gülümsemesini saklayamayarak.

 

"Başa gelen çekilir başçavuşum... hadi biz şu işleri bitirelim," dedi Yağız. Sesini toparlamaya çalışsa da yüzündeki o hafif tebessüm kaybolmamıştı.
Sonra yeniden görevlerine döndüler.

 

Onlar görevlerine dönerken, Miroğlu komağında huzurun sesi vardı.

 

Yağız gelir gelmez Sinop'a gidecekler, Zeynep'i ailesinden isteyeceklerdi Miroğlu ailesi.

 

Yağız gelmişti... ama bu gelişi, bir daha gitmemek üzereydi. Geçen üç günde Korhan Albay ekibini en iyi askerlerinden seçmişti.

 

Korhan Albay, ekip seçimini yaparken ince eleyip sık dokumuştu. Bu görev sıradan bir operasyon değildi; hata kabul etmezdi. Bu yüzden yanına yalnızca en güvendiği personeli almak zorundaydı.

 

Mardin sınır hattından Ütğm. Serkan ve Uzm. Çvş. Erkan ekibe dâhil edilmişti.
Hakkâri bölgesinden Ütğm. Sarp ile Astsb. Kd. Çvş. Celil seçilmişti.
Şırnak sınır hattından ise Tğm. Yağız, Tğm. Hakan, Yzb. Sinan ve Bnb. Selim görevlendirilmişti.

 

Böylece sekiz kişilik, sağlam ve operasyon kabiliyeti yüksek bir tim oluşturulmuştu.

 

Ekibin tamamı saha tecrübesi yüksek, özel eğitimlerden geçmiş, komando bröveli personelden oluşuyordu. Kimisiyle daha önce operasyon yürütmüş, sıcak temas bölgelerinde sırt sırta görev yapmıştı Korhan Albay.

 

Bu yüzden yalnızca mesleki yeterliliklerine değil; kriz anındaki soğukkanlılıklarına, disiplinlerine ve sadakatlerine de güveniyordu.
Artık geri dönüş yoktu.

 

Bundan sonrası vatan için verilecek uzun, çetin ve yıpratıcı bir mücadeleydi.

 

Konakta ise; Zeynep, Senem ve Yaren akşam uçağıyla Sinop'a gideceklerdi. Önden gidip hazırlıkları yapacaklardı.

 

Bu durum en çok Yaren'in işine gelmişti. Sevdiği adamın evini, memleketini bir kez daha görecek... belki de onunla biraz olsun vakit geçirebilecekti.

 

Miroğlu Konağı'nda bir kez daha hummalı bir hazırlık başlamıştı. Yaren, Senem ve Zeynep valizlerini hazırlamışlardı. Kadir de onlarla birlikte gidecekti.

 

Azade Hanım ve Leyal Hanım, dünürleri için hazırlıklarını tamamlamışlardı. Antep'ten ufak hediyeler, hatta bir erzak kolisi bile hazırlanmıştı. Onlara göre eli boş kız göndermek yakışmazdı.

 

Yade Zergül ise torunlarının mürüvvetini görmenin şükrünü Rabbine dualarla sunuyor, kurbanlar kestiriyordu. Aybeniz Hanım ile de kısa sürede güzel bir bağ kurmuşlardı.

 

Her şey hazırdı. Ertesi gün Miroğlu ailesi konvoy halinde yola çıkacaktı.

 

Tahir ve ailesi de bu yolculukta onların yanında olacaktı. Bu özel günlerinde Zeynep ve Yağız'ın mutluluğuna ortak olacaklardı.

 

Gün o kadar hızlı geçmişti ki... kızları yolcu etme vakti gelmişti.

 

Azade Hanım, Yaren'i tembihlemiş;
"Zeynep'in gözünde hiçbir şey kalmasın, ne isterse al," demişti. Olan ise Behram Ağa'nın kartlarına olmuştu. Azade Hanım kartları alıp kızına vermişti bile.

 

Havalimanına kızları Yavuz ve Leyla bırakmıştı.

 

Dönüşte Leyla acıktığını söyleyince, Yavuz onu bir restorana götürmüş ve lahmacun sipariş etmişti. Bir nevi geçen günün özrünü telafi etmeye çalışıyordu.
Leyla, pikeyi üzerinden çekip küfrettiği için kocasına sitem etmiş, "kibar değilsin, odunsun," demişti.

 

Lahmacunlar servis edildiğinde Leyla'nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Kocası... lahmacunları kalp şeklinde yaptırmıştı.

 

"Kocam ben eksik demişim... sen odun değil, öküzsün! Kalp şeklinde lahmacun nedir ya? Krolar gibi!" dedi.

 

Yavuz, kaşlarını çatarak karısına baktı.

 

"Leyle... senin o dilini öperek sustururum. Millet romantik koca arar, sen bana öküz diyorsun. Ulan benden iyisi mi var?" dedi.

 

"Yok ağam, en mükemmel sensin," dedi Leyla, kocasının egosunu tatmin etmek için. Maşallah, adamın egosu sınır tanımıyordu.

 

"Efulim, bence sen sus... sonra zararlı çıkan yine sen oluyorsun. Bu defa sana çok başka şeyler yaparım, canıma minnet," dedi çapkınca sırıtarak.

 

"Yok vallahi arsız, billahi arsız... Kime çektin acaba? Tabi ya, amcasına çekmişsin. İki güne üzerime gül de koklarsın sen," dedi.

 

Keşke demez olaydı.

 

Yavuz'un bu hayatta tahammül edemediği tek şey ihanetti.
Ve Yavuz Miroğlu'nun kitabında ihanet yazmazdı.

 

Yüzü bir anda sertleşti. Gözleri karardı. Elleri yumruk oldu, dişlerini sıktı.

 

"Yemeğini ye, gel. Dışarıda bekliyorum. Benim canımı sıkma. Ağzından çıkanlara dikkat et. Bu seni ilk ve son uyarışım Leyla. Beni o şerefsizlerle sakın karıştırma... sakın," dedi ve masadan hışımla kalktı.

 

Leyla'nın gözleri dolmuştu. Yavuz arkasını döner dönmez, gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.
Yine tutamamıştı dilini...

 

Oysa Yavuz'un kırmızı çizgisiydi bu. Üstelik kendisine bu kadar aşık, bu kadar düşkün bir adamken bu sözleri hak etmemişti.

 

Hamileliğin verdiği duygusallıkla içli içli ağlamaya başladı. Kızgınlığı kendineydi... ama Yavuz'a da kırılmıştı. Masadan kalkıp gittiği için.

 

Yavuz ise dışarıda bir sigara yaktı. Öfkesinin dinmesini bekliyordu.

 

Başını çevirip camdan içeri baktığında Leyla'nın ağladığını gördü.
"Siktir..." dedi kendi kendine.

 

"Senin o dilini sikeyim Yavuz... bok vardı o kadar öfkelenecek," diye söylenerek sigarayı yere atıp ayağıyla ezdi.

 

Hiç vakit kaybetmeden restorana geri girdi. Leyla'nın yanına gelip onu sıkıca sardı.

 

"Özür dilerim efulim... seni üzmek, kırmak istemedim, " deei saçlarına öpücükler bırakıp sıkıca sarılırken.

 

"Ama 'gül koklarsın' deyince bir an nevrim döndü. Affet be kızım... ağlama. Sen ağladıkça benim kalbime bıçak saplanıyor," dedi.

 

Leyla bu defa daha çok ağladı. Hıçkırıkları Yavuz'un yüreğini dağlıyordu.

 

Bir süre sonra sakinleşmesini bekledi. Sonra yüzünü avuçlarının arasına aldı.
Alnına derin, içten bir öpücük kondurdu.

 

Kara gözleri, kehribar gözlerle buluştu. O gözler Yavuz'un dünyasıydı. Aşkının en saf, en temiz haliydi. İçini titreten, kalbini susturan tek yerdi.

 

Bakışlarını karısının gözlerinin en derinine bıraktı.

 

"Seni çok seviyorum kadın... Değil senin üzerine gül koklamak, sana dönüp bakan olursa Yavuz'un gözlerini oysunlar. Bu gözler bir sende güzel, bu kalp bir sana atar, bu can bir senin yoluna feda... Senin için ölürüm lan, ölürüm," dedi sesi titriyordu az önceki öfkesşnden zerre birşey kalmamıştı.

 

Ve bir kez daha karısının alnına sevgiyle dudaklarını bıraktı.

 

Leyla'nın gözleri doldu ama bu kez gözyaşları hüzünden değil, sevildiğini iliklerine kadar hissetmenin verdiği huzurdandı.

 

"Bu Leyla da bir seni sevdi, bir seni gördü. Bir tek senin için ölür Karagözlüm," dedi.

 

Sonra kocasının yanağına küçük ama onlar için anlamı büyük bir öpücük kondurdu.

 

Yüzler şimdi yeniden gülüyordu.
Onların öfkesi de sevgisi de birbirine dokunuyordu; biri yakıyor, diğeri iyileştiriyordu.

 

Yavuz, karısının aç karnını kendi elleriyle doyurdu. Lahmacunları minik minik bölüp önüne koyarken bile yüzünde istemsiz bir tebessüm vardı.

 

Hesabı ödedikten sonra el ele restorandan çıkıp konağa döndüler.

 

Sabah olduğunda Miroğlu Konağı'nda erkenden başlayan hazırlıklar tamamlanmış, valizler ve hediyeler araçlara yerleştirilmişti.

 

Sultan Hanım ve Ali Kahya konakta kalacaklardı.

 

Sevda ve Zehra da Azade Hanımlar ile birlikte gidecekti.

 

Behram Bey, Yade Zergül, Azade Hanım ve Leyal Hanım hep birlikte lüks VIP araçla yolculuk edeceklerdi.

 

Zehra ve Sevda ise Berdan ile Hasret'in bulunduğu araca bindiler.

 

Marazoğlu böyle bir şöleni kaçırır mıydı hiç? Sırf Yavuz'u kudurtmak için özellikle Yağız'a kendisini davet ettirmişti.

 

Yağız, Berzan ve Asmin ise birlikte gidiyorlardı. Yağız, yol arkadaşı olarak kardeşlerini yanına almıştı.

 

Leyla ve Aybeniz Hanım, Yavuz ile gideceklerdi.

 

Arabalar hazırlanırken Adem yine şoför koltuğuna oturdu. Yavuz da hemen yanına geçti. Leyla ile Aybeniz Hanım ise arka koltukta yerlerini aldılar.

 

Tahir ise babası Mehmet Bey, eşi ve kız kardeşiyle birlikte arkalarından onları takip ediyordu.

 

Berdan sırf Yavuz'u uyuz etmek için konaktan çıkarlarken kornaya asılmıştı.
Yağız ile Tahir durur mu? Onlar da hemen devamını getirdiler.

 

Bir anda konak önü düğün konvoyuna dönmüştü.

 

Yolda bu ekibe bir araç daha katıldı.
Çünkü Yağız, Korhan Albay'dan Zeynep'i istemeye gelmesini rica etmişti. Korhan Albay da bu davetten onur duymuş ve kabul etmişti.

 

Yanına Hakan Teğmen'i alan Albay, yolda konvoya katıldı.

 

İstikametleri ise Sinop'tu.

 

Sinop bu defa hem büyük bir şenliğe ev sahipliği yapacak, hem de yıllardır saklı kalan bir sırrı gün yüzüne çıkaracaktı.

 

Bu yolculuk, Zeynep'i babasına götürmeyecek belki...

 

Ama kader, babasını Zeynep'e getirecekti.....

 

Bölüm sonu ballarım bol bol yorum istiyorum...

 

Sizce Zeynep'in babası kim?

 

Berdan yolculuk boyunca rahat durur mu?

 

Bölümü nasıl buldunuz?

Bölüm : 29.04.2026 19:41 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...