
“Ben oynamıyorum ya!" Gizem, sitemkar bir tavırla eğildiği yerden benden destek alarak kalkmıştı. Etrafta ki canlı müzikle yan tarafımızda bizim gibi bowling oynayan insanların da bizden pek bir farklı yoktu.
Arkamızda ki, oldukça rahat olan ama pis olduğundan yüzde yüz emin olduğum geniş koltukta oturan Kadir'in yanına doğru ilerledi. "Top yamuk." Kendini geriye atıp kollarını göğsünde bağlarken ben ise önüme düşen topa baktım. Düşündüğümden daha ağır olan topla birlikte yeni, atış yaptığımız şişe benzeri her ne ise, gelmesini bekliyordum.
"Sen atamıyorsun diye topa suçu atıyorsun." Kadir oldukça rahat bir şekilde oturduğu yerden Gizem'e kollarını açıp iyice yanına sokulmuştu. Bu aralar Kadir, asla Gizem'e olan ilgisini saklamıyordu. "Bak bana," Yerinde gerim gerim gerilip Tuğkan'a üstten bir bakış attı.
"Susup oturacaksın." Tuğkan etrafta yankılanan müzik sesi yükseldiğinde Kadir'e susmasını işaret etmek için işaret parmağını dudağına götürdü. "Sarı'ya öğretmek için yavaş atışlardı onlar." Hemen yanımda durup benim almak üzere olduğum toplardan birine uzandı. Ağır ve oldukça tutuşu zor olan topu tek hamlede gayet kolay bir şekilde kaldırdı. Oysa ben bunu yapmakta oldukça zorlanmıştım.
Yenilenmiş olan şişe benzeri hedeflerimize bir bakış atıp sonra bana döndü. "Kadir'e ağzının payını vermelisin." Ona güç vermek amacıyla tebessüm ettiğimde yanıma gelip kulağıma eğildi. Bakışları hala uzun, ince bowling sahasındaydı.
"Atabilirim dedim ama bu işin üstadı Kadir." Kulağımdan uzaklaşıp yüzüme, tepkime bakmak için çekildi. Gülmemek için birbirine bastırdığım dudaklarımı görünce kaşlarını yalandan çattı. "Hayır tabi ki," Kendi söylediği gerçekliği hemen reddedip sırıtarak bana göz kırptı. "Endişelenmeye gerek yok, en iyisi benim." Beklemediğim bir anda, kalbimin hızını arttıracak olan o nokta atışını yaparak bir anda boynumun girintisinden beni öperek geri çekildiğinde burun buruna kaldık. "Bir öpücüğe, bir şans gelecek." Diyip benden uzaklaştığında atış yapmak için ortaya geçti.
Ancak o an beklemediğim başka bir şey olarak arkamızda kalan Kadir'den itiraz sesleri yükseldi. "Ohooo! Hile var, bana ne kardeşim!" Tuğkan ona, alayla bakıp nispet yapar gibi boşta ki elini yanağıma uzatarak bir makas aldığında ikili arasında ki tartışmanın nedenini çözmek çok da zor olmamıştı. "Ben Gizem'i öpmeden kazandım. Bana ne!"
"Öpseydin," Tuğkan umursamazca omuz silktiğinde sırıtması yüzünde büyüdükçe büyüdü. Tabi benim, anlık heyecan ve Tuğkan'ın beni öpmüş olduğu gerçeği ile içim kıpır kıpır olmuştu. Son zamanlarda ki uzaklaşmalar her ne kadar benim tarafımdan olsa dahi onu özlemiş olduğum gerçeğini asla yok sayamıyordum. "Allah Allah, sanki biz dedik öpme diye."
Kadir, yediği cevaplar ile sert bir nefes vererek yerine oturduğunda Gizem ise bir ona bir Tuğkan'a ve bir de bana bakarak şaşkınlığını gösteriyordu hepimize. "Bir dahakine artık." Diye onları sakinleştirmeye ve Gizem'e arkadan mesaj vererek öyle yapmasını söylemesi gerektiğini ima ettikten sonra Tuğkan gibi sahaya dönüp hemen yanında yapacağı atışı izlemeye başladım. "Kadir mi öğretti sana oynamayı?" Keyfim yerindeydi. Nedeni az önce aramızda oluşan ve içimi kıpır kıpır eden yakınlaşma ve temastan dolayıydı ve bunu çok iyi biliyordum. İstemesizce kollarımı göğsümde bağlarken sağ elimle Tuğkan'ın öpmüş olduğu boynumun girintisini elledim.
Tuğkan bir süre sorumu cevapsız bırakıp hemen arından elinde ki topu sert bir şekilde fırlattığında anlık bir sessizliğe gömüldük. Yan tarafta ki bizim yaşlarımızda olan diğerleri bile dönüp atışa bakmıştı. Onların da bakmasının en büyük sebebi, çoğu kişinin doğru düzgün topu atamamısydı ve bu alanda bulunan çoğu kişi böyleydi.
Top aynı hızla ilerleyip daha sonra orta ki şişeyi devirdiğinde o şişenin devrilirken diğerlerine çarpması sonucu neredeyse hepsi devrilmiş geriye sadece bir tane kalmıştı. "Hile var!" Kadir tekrar hile yaptığımızı savunan sözlerini sarf ederken Tuğkan ise yerinde doğrulup zaferle Kadir'e dönerek yana doğru kıvrılan dudağının yanı sıra kollarını kaldırarak gücünü göstermek istercesine kaslarını gösterdi. "Siktir git, yavşak." Kadir, Gizem'in omzuna kafasını eğerken pek keyifsizlendi.
"Konuşma." O kadar güzel kudurtup kendi keyfini arttırıyordu ki Kadir'i boş verip bu kez bana döndü. "Hasan öğretmişti." Dedi gösterdiği kaslı kollarını indirip iki tarafından beline yerleştirirken düşürdüğü ve yenilenen şişelere baktı. "Çok gelirdik onunla buraya. Ona da babası öğretmişti."
O an tarifini yapmaya cesaret bile edemediğim bir ağırlık oluştu karnımın altında. Boğazımda ki düğüm ile öylece kala kalırken bakışlarımı ondan kaçırdım. Dün gece Hasan'a yazdığım o anlar bedenimde ki vicdan azabını arttırıp bütün kan damarlarımda akmasına neden olmuştu. Kendimi yiyip bitirdiğim, dün geceyi uykusuz geçirdiğim bir zamandı. Tuğkan'a ihanet ettiğimi hissettiren bu garip his tekrar bedenimi ele geçirerek büyük bir pişmanlığı tekrar önüme koymuştu.
Tuğkan'ın bundan haberinin olmaması beni daha da kahrederken bakışlarımı kaçırdığım Tuğkan'a tekrar döndüm. Omuzları çökmüş, kafasını hafifçe sağa yatırıp beni izliyordu. Gözlerinde, az önce olduğu gibi bir heyecan ya da mutluluk yoktu. Aksini ifade eden şeyler gördüm. Ne olduklarını seçemedim ama benden ayırmadığı gözleri sanki bir şey arzuluyordu.
Acaba biliyor muydu Hasan'a yazdığımı? Onun öğrenmiş olduğu his tekrar bedenimi ele geçirdiğinde zorlukla yutkundum. Eğer Tuğkan bunu biliyorsa ve bana bahsetmiyorsa diye geçti bir his içimden. Y biliyorsa? Yanlış anlamış mıdır beni? Ona ihanet ettiğimi düşünmüş müdür? Kızmış mıdır bana? Ben olsam çok kızardım bana.
Bu, sonu asla gelmeyen düşünce tünelinden kurtulmak için ve Tuğkan'ın bir şey bilmediğini varsayarak tebessüm ettim. "Arkadaşlığınız güzelmiş." Diye konuyu tekrar o ve Hasan'a getirdiğimde usulca kafasını salladı. Gözler hala benim üzerimde, beklenti ile beni inceliyordu.
"Çok." Sessizce yanımdan uzaklaşıp Kadir ve Gizem'in olduğu koltuğa adımladığında bacaklarımda ki damarların çekildiğini hissettim. Genzimi yakan bir sızı gözlerimin yanmasın kadar uzun bir yol izlerken titrek bir nefes verdim. Bana olan bakışlarından bile korkmak, Hasan'ın ona olanları anlatmış olduğu düşüncesi beni daha da ele geçiriyordu.
"Hepsini düşürmezsem," Diye bir ses geldi oturdukları taraftan. Bu kez yeni şarkıya geçtiklerini gösteren bir sessizlik oluştu ortalıkta. Bakışlarımı gerimde kalan üçlüye döndürdüğümde Tuğkan elinden çıkartmaya başladığı bowling eldivenlerini önünde ki küçük masanın üstüne sertçe bırakıp dirseklerini, dizlerine yaslayarak ellerini birbirine kenetledi. "Al şuraya da yazıyorum, iki gün itin olacağım." Kadir, anlaşılan bu işi oldukça ciddi görmeye başlamıştı çünkü ortaya koyduğu bu iddia oldukça büyüktü. Özellikle birbirlerine bu kadar acımazsıca davranan arkadaşlar arasında.
Yanımızda, bizden daha kalabalık olan öğrenci grubunun yüksek sesini göz ardı ederek koltuğa ilerleyip Tuğkan'ın diğer tarafına oturduğumda eğildiği yerden doğrularak arkasına yaslanıp derin bir nefes verdi. Sanki ortamın gerginliğini sağlayan bir insan olmak istemiyor gibi yalancı olduğuna oldukça emin olduğum bir gülümseme yerleştirmesini izledim.
"Hepsini?" Diye onu tastik etti Tuğkan. Kollarını göğsünde bağlarken ben ise onun gibi ellerimi saran siyah ve kırmızı şeritli, benim elime olduça büyük gelen eldiveni yavaşça çıkartıp Tuğkan'ın eldivenin üzerine bıraktım. "İtim olmaya hazır ol." Kendinden emin bir şekilde daha rahat oturduğunda Gizem, benim aksime oldukça telaşlı bir şekilde, yanında ayaklanmış olan Kadir'e baktı.
"Düşürürsem bin alırım senden." Kadir aynı zamanda yolunu yapmaya çalışan bir ifadeyle Tuğkan'a muzipçe sırıttı.
Fakat Tuğkan alayla gülüp kaşlarını kendinden emin bir şekilde kaldırdı. "Tamam lan." Dedi yerinde doğrulup pantolonunun cebinden çıkarttığı cüzdanını masaya bırakırken. "Hepini devir, cüzdan burada."
"Tuğkan," Kolundan onu çekiştirdiğimde bakışları bana döndü. Ben ise Kadir'in kendinden emin bir şekilde topların olduğu tarafa ilerlemesini izledim. "Atabilir mi?" En iyisinin Kadir olduğunu söylüyordu ve büyük ihtimalle yapabilme potansiyeline sahipti.
Tuğkan usulca kafasını sallayıp kulağıma eğildi. "Yapar, çok hırslandı." Kadir'in yapabileceğini bile bile bin lirasını ortaya koymuştu ve bundan hiç de gocunmuyor gibiydi.
"Ee, cüzdan koydun ortaya." O sırada yüzünde oldukça büyük bir sırıtma olmuş ve eldini diğer cebine uzatıp çıkarttığı toplu nakit parayı göstermişti. O an yapmak istediğini anlamıştım.
"Cüzden boş mu?" Gizem hayretler içinde Tuğkan'a baktığında Tuğkan ise parmağını dudağı üstüne götürüp sessiz kalmasını istedi. "Pes artık yani!" Gizem Kadir'in boşa ümitlerine içi yana yana Kadir'e bakarken ben ise Tuğkan gibi arkama yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim.
Kadir'i izlesek bile benim düşüncelerimde asla burası yoktu ve tamamen dün gece yaptığım şeylerde kalmıştı. Tuğkan'ın öğrenmiş olduğu düşüncesi bile ağzımın içini ısırmama neden olmuştu. Kadir elinde aldığı topu havalı bir o kadar da karizma bir şekilde, aynı bir üstadın yapabileceği bir hareketle ilerletmiş ve kenara çekilerek bizim gibi sabırsızlıkla izlemişti. Fakat top bütün beklentileri karşılayarak bütün şişelerin düşmesini sağladığında Kadir bir anlık heyecanla yerinde zıplayarak heyecanla Gizem'e dönmüştü. Tabi Gizem de onun kadar sevindiği için çığlık çığlığa kollarını kendisine açan Kadir'e koşturdu.
Onlar kendi aralarında sevinç anları yaşarken Tuğkan ise dudaklarından küçükçe bir küfür savurup cebinde ki paradan bin lirayı çıkartıp masaya bıraktığında Kadir hala onun değil de Gizem'e sarılmanın derdindeydi. "Kadir açılım yaptı bir anda." Diye onları gülümseyerek izlerken konuştum. "Önceden böyle değildi."
Tuğkan'ın bakışlarını üzerimde hissettiğimde yavaşça kafamı ona döndürdüm. Yüzünde pek bir tepkisiz ifade vardı. "Seviyor çünkü."
"Önceden çok belirsiz yaklaşıyordu." O, kolunu yaslandığımız koltuğun arkasına atıp beni kendine çektiğinde ona yaklaşarak sırtımı göğsüne yasladım. İçimde ki o huzursuzluk hissi hala bedenimdeydi. Derin bir nefes verirken Gizem'den ayrılan Kadir'in üzerindeydi bakışlarım.
Sürekli değişen şarkı bu kez bilindik bir yabancı şarkıydı. Mekanın şarkı zevkleri oldukça karmaşık görünüyordu. "Bende en başında sana öyle değil miydim?" Arkamda kalan Tuğkan'dan gelen ses ile kafamı kaldırıp ona baktım. O ise kafasını eğmiş, kahve gözleriyle izliyordu beni.
Tuğkan değişmişti. İlk zamanlar gördüğüm Tuğkan ve şimdi ki Tuğkan aynı kişi olamazdı. Onda değişen o kadar çok şey vardı ki bu beni istemesem bile korkutuyordu. Bakışlarında ki farklılığı bir tek ben anlayabilirdim çünkü ilk bakışları ve son bakışlarında ki fark dağlar kadardı. Ne olduğunu seçemediğim hisler bedenimi kaplayıp tekrar Tuğkan'a karşı bir duvar örmeye hazırlanıyordu.
"Öyleydin." Derken sırtımı biraz daha yasladım ona. Kafamı da omzuna bastırdığım zaman aramızda ki o boy farkını da gözler önüne sermiştik. Dudaklarımdan titrek bir nefes çıktığında Kadir, Gizem'den uzaklaşıp bize doğru baktığında gözlerinde ki o üstten bakışı fark etmemek elde değildi.
Gizem onun peşinden, oldukça mutlu ve heyecanlı bir ifadeyle yanımıza gelirken kendini rahatça koltuğa bırakmıştı fakat Kadi masanın üstünde ki paralara uzanıp böbürlenerek almış ve bunları yaparken bakışlarını Tuğkan'dan ayırmamıştı. "Allah bereket versin." Derken parayı yavaşça çenesine sürtüp, saymadan cebine atmıştı. Aynı zamanda kendini Gizem'in yanına bırakırken benle Tuğkan arasında bir git gel yaptı gözleriyle. "Eee, hadi sizi de görelim."
"Sıra Parla da mı?" Gizem bana merakla bakarken yavaşça onu onaylayıp oturduğumuz rahat koktuktan, Tuğkan'dan ayrılarak kalktım. Masanın üstüne bıraktığım eldivenimi alırken Tuğkan da yerinde doğrulup eldivenini almış ve beklemeden parmaklarından geçirmişti.
"Kaç tane atabilirim sizce?" Eldivenleri ellerime geçirirken büyük gelen parmak kısımlarını çekiştirdim.
Gizem yaslandığı yerden derin bir nefes eşliğinde, yan tarafta ki sesi yükselemiş ve kendi çağlarında eğlenen gençlerin seslerini bastırmak için biraz daha sesli bir cevap vermişti. "Üç tane diyorum."
Topların olduğu demir korkuluklara ilerlediğimde çoktan Tuğkan toplarında başında, benim için daha iyi bir top seçmek babında eline gelene her şekilde inceliyor, eline alıp evirip çeviriyordu. "İki diyorum." Kadir de kendi fikrini sunduğunda bu kez ellerimi birbirine kenetleyip yanı başımda duran Tuğkan'a baktım.
Bakışlarımı kapmış olmalı ki, işine devam ederken derin bir nefes verdi. "Dört." Elinde ki, bana uygun olduğunu düşündüğü topu uzattığında parmaklarımı geçirerek topu alttan destekle tuttum.
"Atabilecek olmamı düşünmeniz ne kadar da şirin." Derken sadece semimi Tuğkan duyabiliyordu. Gözlerini elimde ki bowling topundan ayırıp gözlerime çevirdiğinde yüzünde en genişinden bir tebessüm oluştu. "Dört tane bir de." Ona, asla kendimin bu kadar büyük bir sayıyı atabileceğime dair inancımın olmadığını kanıtlamak anlamında baktım.
"Atarsan," Tuğkan benden uzaklaşıp ellerini bu kez ceplerine yerleştirdi. Gözleri üzerimdeyken kafasını omzuna doğru eğip piste baktı. Sanki atabilme ihtimalimi hesaplıyor gibiydi. "Ya da herhangi birini atabilsen, yarın benimle birlikte antrenmanıma gel." Yandan, bakışları tekrar beni bulduğunda kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
Uzun zamandır onun antranmanlarına gitmek istesem bile vakit bulamıyordum ve Tuğkan da sürekli olarak antrenmanlarını aksatıyordu. Böyle bir teklifin gelmesini beklemeyen ben ise dudaklarım yarım yamalak şaşkınlıkla aralandı.
"Sağ ol ya," Dedim topla birlikte sahanın kenarına, atış yapacağım noktaya geçerken. "Atamazsam götürmeyecek misin?" Dediğimde tripsel fonksiyonlarım yükseliyordu ki bunu fark etmiş olarak yanıma gelip şirince gülümsedi. Moral verici bir gülümseme olduğu belliydi.
"Götüreceğim tabi. Niye götürmeyeyim?" Derken sabırsızlıkla bir o yanıma, bir bu yanıma geçiyor, ona bakmam için kafasını hep nereye çevirsem o tarafa çeviriyordu. "Şaka yaptım. Valla götüreceğim." Tamamiyle beni inandırma çabası olan sözleri ile gülmemek elde değildi.
Top gittikçe dende ağırlık yaparken bedenimde ki o garip his yavaş yavaş yok olmaya başlıyordu. "Şakaların da baya komikmiş." Derken yalandan gülümsedim ona. "Çok keyiflendim."
O, beklemediğim bir anda uzanıp saçlarımdan öptüğünde tekrar içimde ki mutluluk dolu his artmıştı. "Ölürüm sana, atamama gibi bir şey olabilir mi? Senin kadar üst düzey yetenekli ve mükemmel birisi için bunlar vız gelir." Beni gaza getirmek adına sarf ettiği sözlerle arkamda kollarını göğsünde birleştirip atacağım şişelere baktı.
Bende onun gibi bir şişelere bir de ona baktım. "Atamazsam?" Dediğimde karamsar modum tekrar yüklenmişti.
O ise benim aksime omuz silkip beni desteklemeye devam etti. "O zaman sorun sende değil de o dubalarda." Adının duba olduğunu yeni öğrendiğim şeylere baktığımda söylediği şeylere çoktan ikna olmuştum. "Başka bir ihtimal söz konusu olamaz zaten de," derken bana bakıyordu bir yandan da. Sanki tekrar trip atacak mıyım bakışlarıydı bu.
Onun desteklemelerinin verdiği boş güç zehirlenmesi ile topu elimde geriye doğru ittirip biraz eğilerek tam olarak ortada ki dubaya hizaladım. Topu dümdüz gönderirsem asla sorun olmazdı. Onun için bir kaç göz hizalamasının ardından topu atmış ve heyecanlı bekleyiş o zaman başlamıştı.
Birkaç saniyenin sonunda düşen üç duba ile geri kalanları hala ayakta ve sapasağlam dursalar da ben attığım dubaların heyecanlıyla bir anda Tuğkan'a döndüm. "Attım! Götüreceksin antrenmana." O, ben konuşurken olsa bile gülerek benim mutluluğuma dahil olup yanağımdan öpmüş ve yanaklarımı avuçları arasına almıştı.
"Demek ki dubaların sadece birkaçında sorun varmış." Dalga geçer gibi sözleriyle koluna yavaşça vurmamı fırsat vererek kaşlarını çattı. "Ayıp oluyor ama, o kadar savunuyorum seni."
"Sanki başka bir seçeneğin olabilecekmiş gibi." Derken ona yandan bir bakış attım. Sözlerim onu keyiflendirmiş gibi sırıtmasına neden olduğunda ben devam ettim. "Yarın kaçta gidiyoruz?" Sabahın erkeninden olduğunu düşünüyordum fakat günlere göre farklılık gösterebiliyordu antrenman saatleri.
Soğuk ellerini yanaklarımdan uzaklaştırıp omzuma kolunu atarak beni kendine yakınlaştırdığında Kadir ve Gizem'in olduğu yere doğru döndü. "Okul çıkışı olacak. Dershanen yok zaten, rahat ederiz." Dershane günlerimi biliyordu ve ona göre bazen, bazı programlar yapabiliyorduk.
En azından bir zamanlar yapardık.
Gizem beni ayakta alkışlayıp yanıma doğru geldiğinde Tuğkan kolunu omzumdan çekip Gizem ile sarılmama müsaade etti. "Benim gibi beceriksiz değilsin en azından." Kendini yere düşürürken hala gülüyordu. Tabi buna karşı çıkmama kalmadan Kadir'den bir ses yükseldi.
"Dubaların suçuydu." Ona destek vermem için gözümün içine baktığında aynı onun gibi yaptım.
"Başka bir ihtimal olamaz zaten."
"Ya bırak," Gizem gülse bile Kadir'i tersledi. "Az önce elin yamuk diyordun." Dudaklarımdan küçük çaplı bir kahkaha çıkarken Gizem de bana katılmıştı fakat Kadir için aynı şeyi söyleyemezdim.
"Saf değiştirdim." Ellerini teslim olmuş bir suçlu gibi kaldırıp oturduğu yerden ayaklandı. "Bowling saati bitecek. Nereye gidelim?" Yanımıza geldiğinde Tuğkan'a bakarak ondan bir öneri beklemişti fakat beni vaktim kalmamıştı.
Okul çıkışı saatine az kalmıştı ve bu aralar babam eve erken geldiği için o geldiği gibi evde olmam gerekiyordu. Gözlerimi Tuğkan'a çevirdiğimde o da bana bakıyordu. Babamın erkenden gelebileceğini ya da gidebilir miyiz bakışları vardı gözlerinde.
"Zamanımız var mı?" Kısık bir sesle bana sorduğunda derin bir nefes verip ellerimi mavi pantolonumun ceplerine yerleştirdim. "Okul çıkışına on dakika var." Bileğinde ki hep gördüğüm ve ne kadar hasar alırsa alsın bileğinden çıkartmadığı saatine baktı.
"Benim eve gitmem lazım." Kadir ve Gizem'e mahçup bir bakış attığımda Gizem de gitmek için beni onayladı. "Sen gelme." Onu durduğumda bana anlamaz bir bakış attı fakat onun gerisinde ve bana Gizem'in gitmemesi için yalvaran bakışlar atan Kadir'e baktım. "Gezin siz."
Tuğkan, elinde ki eldivenleri çıkartıp gitmemiz için hazırlık yaparken ben ise Gizem'in kalması için ona ima yapıyordum. "Gezelim biz." Kadir, Gizem'in görüş açısına gelerek kendini gözler önüne serip Gizem'e önerilerini sunmaya başladı. "Yemek yeriz, mağazaları gezeriz, istersen sinema, oyun alanı, oyuncakçılar..." Tek solukta bahsettiği şeylerle ikimizde Kadir'e şaşkınlıkla bakıyorduk fakat o direkt olarak Gizem'e odaklanmıştı.
"Gezin gezin. Gizem oyun alanını çok sever." Gizem'in omzuna dokunduğumda Kadir'den kaçırdığı bakışları benim üzerime çevirdi. "Dimi Gizem?"
Hızla beni onayladığında çoktan utanma evresine geçtiğinin kanıtı olarak yanakları kızarmıştı. Bakışlarını Kadir'den her ne kadar kaçırıyorsa o kadar ondan utanıyor anlamına geliyordu. "Bende çok severim oyun alanını." Kadir de utanmış olamalı ki bakışlarını Gizem'in üzerinde sabitlese de yüzünde herhangi bir ifade yoktu. "Hadi, gidin sizde."
Kadir'in açık saçık gitmemizi istemesine ben gülsem bile Gizem'den bir tokat kazanmıştı fakat bunu umursamadı. "Sarı," arkamdan gelen Tuğkan'ın sesi kasa tarafındandı. Çok uzağımda değildi. Bilardo masalarının hemen yanında birkaç metre ilerimdeydi.
Elinde, Gizem ile gezdiğimiz kozmetik mağazalarından aldığımız eşyaların poşetleri ve bir de kendisine aldığımız Polo yaka paketi duruyordu. Hepsini bir elinde toplamış, diğer elini bana uzatarak ona küçük ve koşar adımlarla ilerlememi sağlamıştı.
Yanına vardığımda kasada ki kadınla göz göze gelmiştik. Bana tebessüm ederken ben ise Tuğkan'ın buzdan farkı olmayan elini tutmuştum. "İyi günler dileriz." Kasiyer kadının güler yüzüne aynen karşılık verirken Tuğkan ile oradan uzaklaştık.
İçeride kalan Kadir ve Gizem'e son kez kafamı çevirip baktığımda Gizem'in Kadir'e bakmadan gülerek bir şeyler söylediğini, Kadir'in ise tamamen bütün odağını Gizem'e vererek güldüğünü gördüm.
Tekrar önüme dönüp Tuğkan'ın adımlarına yetişmek adına biraz daha hızlı yürüdüğümde hemen ileride ki çıkışa ilerledik. "Senin işin var mıydı?" İşi varsa onu asla meşgul etmek istemezdim.
Kafasını usulca sallasa da bana bakmadı. "Benim işim sensin." Otomatik kapıya yaklaştığımızda da adımlarını yavaşlatıp kapının açılmasını beklediğimde gözlerim hala onun üzerindeydi. "Baban bu aralar erken mi geliyor?"
Son birkaç haftadır işler böyleydi. Babam işten istifasını istemişti. Anlaşmazlık yaşadığı bir şirkette olması bir yana, ödenmeyen tazminatlar ile boğuşuyordu. Pek umursadığım bir şey değil. Hoş, babamla evde konuşup yüz yüze baktığımız da söylenmezdi. O bir şey isterdi, ben yapardım ve bu kadardı. Devamını ne o isterdi ne de ben.
"İşten istifasını istedi." Önüme dönüp dışarıda ki kulaklarıma dolan yağmur seslerine odaklandım. "Evde çok durmuyor, bir yerlere gidiyor." İşte olmadığı zamanlarda bile evi uyumak için kullanan babam hakkında konuşmak kendimi kötü hissettiriyordu.
Tuğkan da neler hissettiğimi biliyor gibi sessizliğine devam etti. Bu konunun altına bakmak ya da derinine inmek istemiyordu ve bu benim için en güzel şeylerden biri olmalıydı.
Peki ya Tuğkan, babasıyla arası nasıl olmuştu? Haldun Demirsoy'u en son yılbaşı gecesi, olayların ortaya çıktığı gün görmüştüm. Bana Tuğkan'ın günlüğünü okumam gerektiğini söylemişti. Baba demeye dilimin bile el vermediği bir adamın tekiydi. Belki adam bile denemezdi.
"Sende işler nasıl?" Derken üstü kapalı bir şekilde babası ile olan olayı soruyordum. O günden sonra babası ile arasında neler olmuştu hiç bir şekilde bilmiyordum, Tuğkan babasını çok anlatan birisi asla olmamıştı zaten. Ağzından cımbızla aldığınız laflarda asla baba figürü geçmezdi.
Yağmurun vurmadığı, duvarın kenarından ilerlerken tepkisizdi. Sormak istediğim şekilde soruyu anlamış olmalıydı. "Aynı." Dedi kısa bir şekilde. Çok konuşmak istemediğini düşündüğüm bir anda devam etti. "Eve kalıyor bir haftadır." O zaman Tuğkan nerede yatıyordu?
Bakışlarım direkt onun gözlerine döndüğünde o bunu çoktan anlamış olmalıydı. "Sen?" Aynı evde asla kalmadıklarını çok iyi biliyordum. Haldun kafası esince ya da evi olduğu aklına gelince eve geliyordu fakat Tuğkan için onu söyleyemezdim. Tuğkan evinde kalmak istediği her zaman ya bir olaylar patlak veriyordu ya da başka bir yerde kalması gerekiyordu.
Otoparka giden yola girdiğimizde yağmurun sesi gittikçe uzaklaştı. "Ofiste yatıyorum. İki gündür Kadirler'de kalıyordum. Bugün tekrar ofiste kalırım." Bahsederken bile bu durumdan asla hoşnut olmadığı belli oluyordu.
Bahsettiği ofisleri galerilerine ait olan ofisti. Bana daha öncesinde bu durumdan bahsetmişti. Ofisleriyle birleşik olan bir galeriydi. Hasan'ın babası ile Haldun Demirsoy'un ortak olarak açtığı galeriydi orası.
"Babanın hiç bu kadar uzun süre evde kaldığını bilmiyordum." Dedim onun gibi ilerlemeye devam ederken. Tanımadık fakat oldukça fazla olan arabaların arasında ilerlerken asla nereye gittiğimizi bilmiyordum. Tuğkan arabayı nereye park ettiyse orayı çok iyi biliyor gibi ilerlemeye devam ettiğinde soğuk eline sıkı sıkıya kenetlediğim elimle birlikte onun peşinden gidiyordum.
Geleceğimiz yere ulaşmış olmalıyız ki; Tuğkan yavaşça elini benden ayırıp cebine atarak çıkarttığı araba anahtarı ile arabayı açtı. "Bende. Bazen beni bile şaşırtıyor." Arabanın etrafından dolanıp sürücü koltuğuna ait kapıyı açarak bindiğinde bende hemen yanında ki kapıyı açıp yan koltuğuna bindim. O elinde ki poşetleri arka koltuğa bırakırken ben ise buzdan farkı olmayan arabanın içinde arkama yaslandım.
Arabayı çalıştırıp ilerlettiğinde otoparktan hızlıca ayrıldık. Hatta belki yol boyu hiç konuşmamıştık. Kararmaya başlayan hava ve buluttan görünmeyen gökyüzünden düşen yağmur taneleri bazen artıyor bazen ise seyrekleşiyordu.
Bir haftadır birbirimizden uzak kalmamız ve tekrar bir araya geldiğimizde olan mesafemiz şu an bile aynıydı. Ondan uzak durmaya çalıştıkça daha da yankılaşıyor, bedenimin ona çekilmesine engel olamıyordum.
Ve yine o his sardı bütün bedenimi.
Dün Hasan'a Tuğkan hakkında bilmediğim gerçeklerin tamamını öğrenmek için yazdığım zaman ki hislerle aynı hislerdi. Midemin kasılıp gevşemesi ve mide bulantısıydı bunlar. Ellerimi karnım üzerinde birleştirdiğimde bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Yağmurdan dolayı dışarıda çok kişi yoktu fakat olanlar da koşturarak ve kafalarına montlarını ya da şemsiyelerini geçirerek ilerliyorlardı.
Toki sitelerine yaklaştığımızda derin bir nefes verdim. O kötü his bütün bedenimi ele geçirirken kafamı yavaşça Tuğkan'a çevirdim. Düşünceli görünüyordu. Bir eliyle direksiyonu tutarken diğer kolunun dirseğini kapının kenarına yaslamış ve elini dudakları üzerine kapatmıştı. Bakışları yolda olsa bile ona döndüğümü anlamayacağı kadar derin bir şey düşündüğü belliydi.
Kafasında ki düşünceleri o kadar merak etsem bile sessiz kalmayı sürdürdüm. Birkaç virajın ve sokağın ardından benim sitemin arka tarafında olan kapının kenarına arabayı park etti. Bizim apartmanımız ön tarafta ki girişe yakın olduğundan bizimkileri bu taraflarda göremezdik.
Arabayı durduğu an aramıza çöken sessizlik ikimizi de rahatsız etmiş gibiydi. "Bugün çok güzeldi." Diyerek ilk sözleri ben üstlendiğimde ona döndüm yavaşça. İçimi saran o hissi ve mide bulantısını saklamak için yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. "Çok teşekkür ederim."
O da benim gibi yüzüne küçük bir tebessüm yerleştirdiğinde, "Rica ederim." Dedi. Direksiyondan çektiği ellerini dizleri üzerinde bırakmış, elleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Tuğkan'ın bir takıntısı vardı; parmak kenarı etlerini her stresli olduğu zaman ya çekiştirir ya da kopartmaya çalışırdı ve o anlarsan birinde olmalıydık.
Sormak için tam dudaklarımı aralamıştım ki, beklemediğim bir anda o konuştu. "Bana söylemek istediğin bir şey var mı?" Sesinde bir karamsarlık, bir sessizlik vardı. Tuğkan'da görmeyi pek rol edinmediğim o davranışlardandı. Bakışlarını bana bile çevirmeyip hala elleriyle ilgilenmeye devam eden onu izledim bir süre.
Neyden bahsettiğini anlamam biraz uzun sürdü. Hasan'ın ona anlatmış olduğu düşüncesi gittikçe daha da kuvvetleniyordu zihnimde. "Ne gibi?" Diye düz bir ifadeyle onu izlemeye devam ettiğimde o ise elleyiyle oynamaya devam etti.
Bakışlarını baa döndürmemekte ısrarcı gibi kafasını omzuna doğru eğdi. Gözlerini ellerinden çekip kafasını kaldırarak camdan dışarıya, yağmurun yağışıyla sallanan ağaç yapraklarını izledi. "Herhangi bir şey." En sonunda gözlerini bana çevirdiğinde benden bilmek istediği bir şeylerin olduğu çok barizdi.
O an Hasan'ın kendisine yazdığım ve Tuğkan'ın geçmişi hakkında öğrenmek istediğim şeylerden söz ettiğini anlamıştım. Hasan ile Tuğkan arasında ki her ne ise Hasan, Tuğkan'ın geçmişi hakkında bana hiçbir şey söylemeyip Tuğkan'a bağlı kalması beni şaşırtmıştı.
Tuğkan ile aramıza giren rahatsız edici o sessizliğin en sonunda derin bir nefes verdim. "Sen peki," dedim ona karşı çıkarak. Eğer Hasan'a bahsettiğim şeylerden haberdar ise beni de bi' haber etmeli ve öğrenmek istediğim geçmişini bana açıklamalıydı. "Senin söylemek istediğin bir şey var mı?"
Gözleri bir süre benim gözlerimde kaldığında ne söyleyeceğini bilememiş gibi arkasına yaslanıp önüne dönmüş ve boş yola bakmıştı. Parmak etleriyle uğraşmaya bir son verip tekrar direksiyonu elleri arasına haps ettiğinde belki dedim. Belki, bir umut anlatır bana. Başkasından değil de kendisinden öğrenirim.
"Hayır." Dediği an bir gök gürültüsü koptu gökyüzünde. Bakışları yavaş yavaş aşağı inerken dik omuzları çöktü. Onu o kadar iyi tanıyordum ki, yalanlarını, doğrularını, bahsetmek istediklerini bile anlayabiliyordum. Ve şu an Tuğkan bana yalan söylüyordu.
Bir süre daha ona bakmaya devam edip en sonunda mide bulantımla tekrar baş başa kalmamı sağlayacak bir şekilde derin bir nefes verdim sıcak arabaya. Yerimde hareketsiz bir şekilde oturmaya devam ettiğimde bakışları tekrar bana döndü. Eğer o benden bir şeyler saklamaya devam ederse bende doğrusunu bildiği gerçeği yüzüne söylemeyecektim.
Benim bilmek istediğim en başından beri Tuğkan'ın kendisinden duymam gereken gerçeklerdi ve o gerçekleri saklamaya devam ediyordu. "Öyleyse benim de söyleyeceğim bir şey yok." Elim kapının kulpuna gittiğinde bir süre elim orada öylece kaldı. Bir ihtimal daha vardı o an. Tuğkan'ın bana gerçekleri anlatabileceği bir ihtimal daha fakat o susmayı tercih etti. Susmayı ve uzaklaştırmayı. "Sadece," Dudaklarımdan öylesine yuvarlanan kelimelere engel olamadım. "Cesaret edemediğin şeylerin altında eziliyorsun ya, benim bile zoruma gidiyor Tuğkan." Gözlerimizin kesiştiği o an, en sonunda arabanın kapısını açmıştım. Yağmur sesi artık daha iyi duyuluyordu. "Kim bilir senin nasıl zoruna gidiyordur?"
******
Tuğkan Demirsoy Anlatımıyla;
Cesaret edemediğim şeylerin altında ezildiğim her zaman Parla'nın zoruna gidiyor.
Parla'nın zoruna gidiyor.
Hayır, cesaretim beni bitiren şey. Onca cesaretli adımın sonu nasıldı biliyorsun Tuğkan. Bu kez ölmeyi değil tek kalmayı seçiyorsun. Bu ne seni suçlu yapar ne de aciz.
Hayır aptal. Sen en büyük suçsun.
"Selamın aleyküm Gürkan abi." Arabayı yanaştırdığım güvenliğin içinden arabanın camını açarak, galerimizin önünde ki güvenlik kulübesinin içine göz attım. Camı açıp içerinden eğilerek yağmur sularının yüzüne gelmemesi için kaşlarını çatan Gürkan abiye baktım.
"Ve aleyküm selam Tuğkan. Hayrola? Yağmur mu düşürdü yolunu buraya?" Bu aralar uğramamaya özen gösterdiğim yerlerden birisi de galeriydi.
Diğer ise mezarlık.
Yüzüme bir gülümseme yerleştirirken galeriye göz attım. "Erdem amca çağırdı." Hasan'ın babası, galerinin camlı duvarının arkasında beni izliyordu. Elinde ki görebildiğim kadarı ile bir çay bardağı vardı. "Yoksa bilirsin beni, yolunu unuttum buraların." Babamın hala galeride olabilir olma düşüncesi ile içimde küçük çaplı bir savaş versem de Gürkan abiye sormayı yeğlerdim. "Babam da burada mı?"
Gürkan abi kafasını iki yana salladı. "Çok oldu gideli." Dedi yağmur sesini bastırmak için bağırarak. "Çok durmuyor bu aralar, Mihraban hanımın mezarına gidiyormuş, Erdem bey dedi." O an duyduğum şeylerle kaşlarım çatıldı. Babam ve aramda ki ilişkiyi bilen sadece Hasan ve babası Erdem amcayı.
Fakat babamın annemin mezarına gitmiş olaması neden bu kadar şaşırmama neden oldu anlamıyordum. "Tamam Gürkan abi, sağolasın." Arabanın camını kapatıp galerinin içine, üstü kapalı garaja doğru arabayı sürüp hemen Erdem amcanın arabasının yanına park ettiğim de derin bir nefes verip arabadan indim. Galerinin iç tarafına direkt giriş için sadece özel müşterilere açık olan kapısının yavaşça açılması ile bakışlarım oraya döndü.
Kapının önünde, beyaz gömlek ve altına giydiği kumaş, lacivert pantolonu ile Erdem amca duruyordu. "Hoşgeldin Tuğkan'ım." Benim geçmem için açık tuttuğu kapıdan uzakta, diğer elinde yarısını içmiş olduğu çay bardağı vardı. Sıcak dumanı bala üzerinden yükseliyordu.
"Hoşbuldum amca." Arabanın kapısını kapatıp anahtar ile arabayı kilitledikten sonra hızlı adımlarla benim için açtığı kapıdan içeri girdim.
Yeni yaptırılan galerinin camdan döşemeli duvarın ortasında olan şömineden yükselen ateşleri izledim. Benim uğramadığım zamanlar boyunca burada değişmiş olan her şey bana o kadar yabancı geliyordu ki. Küçüklüğümden beri her gün gelip gittiğim, evim sayabileceğim galerimi tanıyamıyordum.
"Şömine yakıyor." Ellerimi deri ceketimin ceplerine yerleştirip şömineye yaklaştığımda hemen yanımda elinde ki yarısı dolu olan çay bardağından büyük bir yudum aldı Erdem amca.
"Sen buraya gelmeyeli, epey şey değişti aslanım." Ceninden çıkarttığı elini omzuma bastırdığı sırada gülümsedim. Bakışlarım hala şöminede yanan ateşteyken derin bir nefes verdiğini duydum. "Ne yaptın Tuğkan'ım? İyi misin?" Şömineden biraz daha uzakta köşeye konumlandırılmış koltuklara doğru ilerledi Erdem amca.
Aklımdan geçip giden her şeyin tamamı Parla üzerineyken derin bir nefes verdim. "Çok şükür amca. Sen nasılsın?" Şöminenin önünden ayrılıp adımlarımla onun gittiği yeri takip ederek büyük kadife kapma beyaz koltukta karşısına geçtim.
Oturduğu yerde ayak ayaküstüne atarken benim gibi derin bir soluk verdi. "Aynı işte oğlum. İş, güç." Usulca kafamı sallarken dirseklerimi dizlerime yaslayıp önüme eğildim.
Buraya en son geldiğim zaman babam ile tartışmış ve aldığım arabayı bırakıp iki aylık kesintisiz bir şekilde buraya gelmeme grevimi yapmıştım. "Babam," Dedim sözü çok uzatmadan. Aslında bilmek istediğim kişi Hasan'dı. Hasan'ın nerede olduğuydu. "Annemin yanına gitmiş, mezarlığa."
Ağrıyan ve uzun zamandır ağrısı ile beni rahatsız eden kafamı kaldırıp ona baktım. "Uzun zamandır gidiyor." Babam ile konuşmadığımı biliyordu ve babam hakkında yan yanayken çok söz etmezdik. "Bu, bir haftadır, her gün gidiyor. Sonra Menderes falan." Derken umursamazca onuz silkti. "Benden iyi biliyorsun babanı, hala aynı."
Ben babamı asla tanımıyordum ve tanımayı da istemiyordum. Ellerimi kafamın iki yanına yerleştirip her iki taraftan bastırarak ovuşturmaya ağrısını biraz olsun dindirmeye çalışıyordum. "Açıkçası umurumda da değil."
"Eve gittin mi?" Dedi bu kez. Elinde ki bardağı önümüzde ki yaldız döşemeli masaya bırakırken. Bu kez ellerimle yüzümü ovuşturup yerimde doğrularak etrafa baktım. "Hasan söyledi, uzun zamandır uğramıyormuşsun. Hala mı Tuğkan?" Bu kez bana doğru eğilen Erdem amcaydı. Hasan'ın ona söylediği gerçekliği nereden bildiğini bilmek istedim o an. Hasan benim hakkımda hala neler biliyordu çok merak ettim. Sahi, Hasan neredeydi?
Önüme düşen saçlarımı geriye ittirirken Erdem amcanın arkasında kalan camdan duvarı izledim. Dışarıda ki şiddetli yağmur suları cama çarpıyordu. "Ne yapayım amca? Aynı evde kalmam o adamla."
"Oğlum baban o senin." Baba mı? Sevdiğim kız beni terk etsin diye acılarımı yazdığım günlüğümü okutturdu. Tabi o bu bilgiyi bilmediği için düşündüklerimin ve dilimin ucuna gelemlerin hepsini büyük bir yutkunma ile yok ettim. "Böyle olmaz Tuğkan. Nerede kalıyorsun sen şimdi? Hangi arkadaşının evinde?"
Elimi yüzüme götürerek parmaklarımla burun kemerimi sıktığımda başımın ağrısı canımı acıtıyordu. Parla'nın da sakladığı gerçekler ile iyice çıkmaza giriyordum. "Kadir'in evindeyim."
"Biz ne güne duruyoruz?" Erdem amca, Hasn ile olan düşmanlığımızı ve arkadaşlığımızı kestiğimizi bilmiyordu. Yıllardır kardeş gibi büyüdüğüm çocuğun babası bana yapılan hataları bilmiyordu. Eğer bilseydi, Hasan'ı benden önce öldürürdü. "Hasan ile küstümüz mü siz?"
O an elim burun kemerimde takılı kaldı. Gözlerimi yavaşça aralayıp karşımda duram, kendimi bildim bileli babamdan daha çok bana babalık yapan adama baktım. Kaygı ile karşını birbirine yakınlaştırmış endişe ile dudaklarını birbirine bastırmıştı. Görünüş olarak Hasan'a bütün genlerini vermişti. Açık kahve harelerinden tutun, alın çizgilerine kadar bütün özelliklerini ondan almıştı.
"Hayır amca. O nereden çıktı?" İki yıldır kardeşim dediğim çocuk yoktu. Konuşmuyorduk. Ne küsmesi, yüzüne bile bakmıyordum. Elimde olsa, yok saymak isterdim. "Neden küselim?"
Erdem amca, eğildiği dizlerinden doğrularak benden uzaklaşıp arkasına yaslandığında derin bir nefes aldı. Hala kaygı ile çattığı kaşları öylece duruyordu. "Bana öyle gelmedi. Önceden her gece kalırdın bizde, evimize uğramıyorsun artık." Babamın evde kaldığı geceler onların evine gidip Hasan'ın hemen yanında ki yatakta yatardım.
Hatta bir ara o kadar onların evinde kalıyordum ki, Hasan'ın abisi Hüseyin'in yatağını benim yatağım olarak görür olmuşlardı. Hüseyin abi, üniversiteden eve geldiğinde kendi yatağında değil de salonda ki koltukta yatardı. O bile bunu garipsemezdi. Benim o evde bir yatağım vardı. En azından bir yerlerde, küçücük bir yatağa sığabiliyordum.
Yüzüme buruk bir tebessüm yer ettiğinde kafamı omzuma doğdu düşürdüm. "Hakkınızı ödeyemem, babamdan daha çok babalık yaptın." Bu sözler göğsümün ortasına bir kor alevin düşmesine neden oldu. "Hasan da, sende benim için çok değerlisiniz." O kor büyüdükçe büyüdü ve göğsümü yakıp kül etti.
"Hasan ve Hüseyin'den bir farkın yok Tuğkan. Sende benim oğlumsun.. Gel bu gece bizde kal." Eski günleri yâd etmek adına uzanıp elini omzuma attı. Genzimi yakan sızı, boğazımda bir düğüme sebep oldu. "Hüseyin yok, Hasan'ın yan yatağı boş." Düğüm gittikçe büyüdü büyüdü ve kor alevle birleşti.
Gözlerimin yanmasına sebebiyet verecek kadar çok yandı. Burnumun direğini sızlatan ve omzumda bana bir güç vermek anlamında omzuma konan el beni kor aleve çevirmek istiyordu. "Yok amca." Dedim kafamı zorlukla iki yana sallarken. "Ben kalırım burada. Yatak var yukarıda."
Erdem amca kaşlarını çattı bu kez. "Olur mu oğlum öyle şey? Hasan'la birlikte gece eve geleceksiniz. İtiraz istemiyorum Tuğkan, şu kadarcık hakkım varsa üzerinde, helal etmem oğlum." Bahsettiği gerçeklik ile omzumda ki ağırlığın gitmesi ile yok oldu.
Ayağa kalktığı anda kafamı kaldırıp karşımda dağ gibi karşımda duran, bana babalığı öğreten, imrendiğim o adama baktım. "Hasan burada mı amca?" Dedim en sonunda onun gibi ayağa kalkarken.
Bakışlarını yukarı kata, ofise baktı.
Benim de gözlerim onun gibi ofisin olduğu kata döndüğünde camdan duvardan bizi izleyen Hasan'ı gördüm. Bizi duymuş muydu bilmiyordum fakat her şeyi izlediğini çok iyi biliyordum.
"Çok geç kalmayın." Son kez omzuma birkaç kere dokunup az önce içeri girmemi sağlayan kapıya doğru ilerledi. Benim bakışlarım ise yukarıda ki ofiste kalan Hasan'ın üzerindeydi.
Merdivenlere doğru ilerleyip yağmur sesini göz ardı ederek çıktığım merdivenlerin sonunda açık kalan kapıdan geçip onunla karşı karşıya kaldığımızda her zamanki gibi düzenli olan odaya göz atma gereksinimi dahi görmeden camdan kapıyı arkamdan kapatarak Hasan'ı izlemeye devam ettim.
"Hoş geldin." Dedi benim gibi deri ceketinin ceplerine ellerini yerleştirirken. Adımlarını karşılıklı siyah deri kaplamalı koltuklara çevirdiğinde onu takip ederek oturduğu koltuğun tam karşısında oturdum.
Ofisin lambaları değişmiş olmalıydı ki, yanan soluk renkte ki sarı lamba etrafta bir mumun aydınlatıldığını düşündürüyordu.
Üstünde ki deri ceket benim üstümde ki ile aynıydı. Geçen senenin başında birlikte aldığımız ceketti. "Parla ne zaman yazdı sana?" Diye direkt konuya girdiğimde derin bir nefes verdi.
Yılbaşı günü onunla yaşadığımız yüzleşmeden beri ilk kez görüyordum. Yüzünde ki morluklar yavaş yavaş geçmiş, yerini sarı bir leke şeklini almıştı. Yanağının kenarında hala bir bez parçası duruyordu.
Gözlerini benen kaçırdığında uzun zamandır yüzüme bakmadığı gerçeğini zaten biliyordum. "Dün gece." Dedi ellerini birbirine kenetleyip dirseklerini dizlerine yaslarken. Kafasını önüne eğip kederli kederli bir şeyler düşünmeye başladı. Bakışlarında ki donukluğu ve hissizliği görebilmiştim.
"Anlat. Tek tek sormayacağım." Önümüzde ki küçük masa üzerinde ki satranç taşlarına takıldı gözlerim. Hepsi özel yapımdı. Babamın yıllar önce bir müşterisinden aldığı satranç takımıydı bu. Özel yapımla olmasının yanında porselenden yapılan taşlar oldukça gösterişli görünüyordu.
Kuruduğunu düşündüğüm dudakları üzerinde bir tur dilini gezdirip yerinde doğrularak arkasına yaslandı. "Aranızda ne oldu bilmiyorum, o gün.." derken durakladı. "Yılbaşı gecesi, Parla ile aranızda geçenler her ne ise kendini ifade edememişsin." Kaşlarımın çatılmasına sebep olan söylemleri ile gözlerim onu izledi bir süre. O ise bana bakmamakta ısrarcı olduğunu gösterip bu kez masanın üstünde ki satranç taşlarını izledi. "Dün gece yazdığında, senin geçmişim hakkında bir şeyler öğrenmek istediğini söyledi." Bunu söylerken sözleri tane tane söylemişti ve tepkimi görmek adına kafasını yavaşça kaldırıp gözlerime baktı.
Yanlış bir şeyi söylemeye çekinir gibi değil de gerçekliği yüzüme vurup her şeyi bilmemi sağlayacak şekilde bana göstermek istiyor gibiydi. "Ne sordu sana?" Diye ona başka bir soru sorduğumda gözleri gözler de kalmaya devam etti.
"Uyuşturucuyu ne kadar süredir kullandığını sordu." O an kalbimde bir şeylerin parçalandığını hissettim. "Seninle benim küsme nedenimizi.. Sonrasında zaten seninle konuşması gerektiğini söyledim." Elini pantolonunun cebine uzatıp cebinden çıkarttığı telefonunu açarak bana doğru uzattı. Uzattığı telefonu alıp açtığı konuşmalara baktığımda Parla'nın yazdıklarına ilişti gözlerim. Bir süre sonra Hasan bu konuları benimle konuşması gerektiğini söylemiş ve Parla'nın ona görüldü atması ile konuşma sonlanmıştı. "Tuğkan, ona her şeyi anlat." Telefonu tekrar ona uzattığımda yüzüne bakmıyordum.
Telefonu benden alırken bakışları hala benim üzerimdeydi. "Sen onunla konuşmadığın her süre farklı yollara başvuracak. Düşünsene bizim küstüğümüzü bilmesine rağmen, her şeye rağmen bana yazdı." İşte kalbimin parçalanmasına sebep olan en büyük neden buydu.
Başımın ağrısı gittikçe arttığında ellerimi başımın iki yanına sabitleyerek sertçe ovuşturdum. Kafamda dönüp duran ve beni sinirden alaşağı eden düşünceler bir süredir son bulmuyordu. "Ona hiçbir şeyi anlatmadığın sürece, bunlar son bulmayacak." O an ellerim durdu. Gözlerimi araladığımda ayaklarımın ucuna bakıyordum. "Ya babanla konuşmayı düşünürse."
Kafamı bir anda kaldırıp Hasan ile göz göze geldiğimde kaygı ile çattığı kaşları ile kararlı ve sert bir şekilde bana bakıyordu. Bana biraz daha yaklaşıp laf anlatmak ister gibi bir elini masanın kenarına yerleştirip ona bakmamı sağladı. "Haldun, onu eve alıp senin hakkında neler anlattı. Sence yapmaz mı bunu Tuğkan? Ne istiyorsun daha? Parla, senden sessizlik gördüğü sürece her türlü yola başvuracak. Sen onu kendinden bilerek uzaklaştırıyorsun."
"Ya sen?" Dedim ellerimi indirirken ona bakmayı sürdürdüm. Yanan gözlerimin dolduğunu, düğümlenen boğazımdan ağlamanın eşiğine geldiğimi de. "Senin çıkarın ne? Niye anlatmadın Parla'ya?" Tekrar düşmanım ol. Kardeşim değil. Yaptığın şeyleri unutamam Hasan, sadece düşmanım ol. Tekrar kardeşim diyemem sana, kendime, anneme ihanet edemem.
Kararlı ifadesi bir anda yüzünden uçup giderken omuzları bir gerçeklik ile düştü. Belki yaptığı hatalar beni tekrar tekrar ezip geçiyordu. Göz kapakları bile bir gerçeklik ile düşerken gözlerinde ki o ifadeyi görebildim. O pişmanlığı, acıyı... "Çıkar mı?" Dedi kısık bir sesle. "Yaptıklarımın tek sebebi sana karşı olan kinimden geliyordu." Neden bana kinlendin o zaman? Neydi bu kinin sırrı?
Oturduğum koltukta arkama yaslandım yavaşça. Sızlayan burnumun ucunu elimin tersiyle karışlayıp derin bir nefes verdim. "Derine inelim mi Hasan?" Bugün, o yılbaşı gecenin devamıydı fakat ikimizde ne birbirimizi öldürmek ne de acı çektirmek istiyorduk. "Her şeyin en başına. İhanetin de öncesine."
Hasan da benim gibi arkasına yaslanırken titreyen çenesini görebilmiştim. Yüzüne vuran loş sarı ışık ortamın atmosferini daha da değiştiriyordu. "İnelim." Derken usulca kafasını salladı. Bende onun gibi dudaklarımın kuruyan kısmını ıslatıp derin bir nefes verdim havaya.
"İhanetin nedeni ne?" Derken içimde biriktirdiğim ve iki yıl boyunca sormak için can attığım o soruyu sordum. Karşımda, bütün sorularımı yanıtlayacaktı fakat en merak ettiğim yanıt buydu. İhanet. "Her gece düşündüm. Allah canımı alsın bak her gece. Neden dedim. Neden lan neden, Hasan bana neden ihanet etsin. Ne yaptım ona? Sonra düşündüm..." İkimiz arasına bir sessizlik girdi. Ben sustukça o da sustu. "Parla'yı ilk seven sen miydin yoksa?"
Bu soruyu sormamak için kendimle savaş vermiştim fakat en sonunda çıkış yine buna çıkmıştı. Bana bakmaya devam etti, bir süre sonra üstünde ki deri ceketi çıkartıp makam masanına bıraktı ve üstünde ki siyah tişörtü de çıkartıp sağ göğsünün üstünden geçip giden o uzun yaraya baktı. Ardından bakışları karnının kenarında ki hala izi duran çizikler üzerinde kaldı.
"Babamdan arabayı kaçırdığım gün." Dedi usulca. Bakışları göğsünün üstünde ki yarada gezinirken gözlerimi kaçırdım. Dışarıda ki Yağmur şiddetini arttırmaya devam ediyordu. "Sen, ben, Kadir'in olduğu gün. Kaza yaptığımız gün." Kafasını yarasından kaldırıp bana baktı. "Seninle yeminiz vardı Tuğkan. Ölün ölüme, dirin dirime. Hatırladın mı?" Dolan gözlerinden tut, titreyen sesinden bile ben o günün acısını hala yaşadığını biliyordum.
İki yıl önce, hiçbir şey olmadan önce birlikte Hasanlar'a ait bir arabayı alıp Menderes'e giderken bir kamyon ile çarpışmıştık. İninde bizim bulunduğumuz araba metrelerce yuvarlanmış ve en sonunda ters dönmüştü. Sürücü koltuğunda oturan Hasan'ın bacakları sıkıştığı için onu kurtarmaya çalışsam bile başaramamıştım fakat Kadir'i kurtarabilmiştim.
Kafasını omzuna doğru eğerken titreyen vücudunu izledim. Parmakları yaraları üzerinde gezindiğinde tepkisizdim. "Sen bana demiştin ya, yeminimizi bozan sendin diye. O gün orada o yemini sen bozdun. Belki farkında değildin ama beni orada bıraktın." Kaşlarımı çatarken o ise sertçe yutkundu.
"Orada seni kurtarmaya çalıştım. Gelecektim. Geldim de."
"Yalvardım lan ben sana." Sol gözünden akan bir damla yaş yanağından uzun bir yol aldı. "Araba patlar diye Kadir'i götürebildiğin kadar uzağa götürdün. Tek bıraktın beni orada. Ben kendim çıktım o arabadan." Yüzüme vurduğu gerçeklik ile birkaç seniyeliğine yaşadığım bir şok dalgası vurdu bedenimi. "Ölün ölüme, dirin dirime ha Tuğkan?" Gözlerinden akan yaşlar çenesinden yol alıp vücuduna kadar inerken ben ise önüme eğilip dirseklerimi dizlerime yasladım. Ellerimle ensemi sertçe avuçladığım sırada, "Futbolcu olacaktım." En büyük hayaliydi. Hatta Adanademirspor altyapısında oynamak için seçmelere gidecekti.
"Geldim yanına." Gittim onun yana. Kurtaracaktım onu. Kardeşim o benim, kurtaracaktım onu. Yemin ederim kurtaracaktım onu. "Uğraştım, gördüm sende..."
"Kadir'i kurtarmak için on iki dakika uğraştın." Kafamı kaldırıp ona tekrar baktığımda arkasına yaslanmış eliyle yüzünü kapatmıştı. "Allah canımı alsın zoruma gitmedi. Kadir oğlum, kardeşim benim. Kardeşimdi." Diye kendini düzeltti hemen. "Ben dedim sana Kadir'i çek diye." Derken elinde ki tişörtünü tek hamlede geri giydi. "Onu o kadar uzağa götürdün ki, sana seslendiğimde duymadın bile."
Bu muydu ihanetin nedeni? Ona yaptığımı düşündüğü ihanet miydi? "Ben sana ihanet etmedim." Kafamı art arda iki yana sallarken derin bir nefes aldım. İçinde bulunduğum oda beni o kadar boğuyordu ki, nefesim kesilecek zannettim. "Geldim geri, sen çıkmıştın."
Ellerimi birbirine kenetleyip ona baktığımda sessizdi. Gözleri bir yere odaklanmış, kafasını sağ omzuna düşürmüştü. "O gün aramızda ki bağlar benim için kopmuştu. Biz değildik o günden sonra, sen ve bendik." Bu kadar içerlediğini bilmediğim olayın gerçekliği yüzüme vurulduğun da yutkunmak bile zor gelmişti. "Kardeşimdin ama her şeye rağmen. Farklıydın Tuğkan. Herkesten farklıydık biz." Gözlerimiz kesiştiğinde gülümsedi. "Sonra, herkese yetebilen Hasan, bir kendine yetemedi."
"Annemin ölüsüne küfrettin." Dedim içimde biriken nefret ve kinle. Dişlerimi o kadar sertçe birbirine geçirmiştim ki, kırılacaklarını bile düşünmüştüm. "Annem lan, sana annelik yapan kadın. Hiç mi vicdanın sızlamadı, hiç mi canın yanmadı söylerken? Ne var biliyor musun?" İçime tekrar Hasan'a ait nefret tohumları ekilirken belki asla söylemeye cesaret edemeyeceğim bir şey söyledim. "Keşke o gün arabaya, seni kurtarmaya bile dönmeseydim."
Ben bunları söylerken yutkunamamıştım, Hasan dinlerken gülümsedi. Kafasını yavaşça eğerken yutkunmakta güçlük çektiği açıktı. "Eyvallah.." dedi zorlukla. Benim bile işitebilmekte güçlük çekeceğim bir sesle.
Aramıza giren uçurum kadar derin bir sessizliğin son demlerinde oturduğum yerden kalkmış dolan gözlerimi elimin tersiyle silerken yüzümü sıvazlamıştım. O oturmaya devam ederken bakışları önünde kalan satranç tahtasındaydı. "Parla'nın ihaneti bu muydu?" Dedim kendime hakim olamadan. "Sevdiğim kızla olmanın sebebi bu muydu?"
Aramıza rahatsız edici bir sessizlik daha girmişti fakat çok sürmedi. "Parla'yı bende sevdim. Ona açılmayı düşündüğün gün, ona ondan hoşlandığımı söyledim. Bir kez yanlış bir şey yapmaktan korkmamak istedim." O an omuzlarım çökmüş, göğsümün içinden bir rüzgar geçmiş gibi soğukluk gelmişti.
Yüzüme vuran sarı ışık onunla benim arama girerken onun sol yüzünün yarısı aydınlık kalan yarısı ise geceye uyan bir karanlıktaydı. "Konu Parla değildi." Dedim usulca. Onun karşısına geçip tekrar kalktığım yere, onun karşısına oturduğumda. "Ben sana bunu asla yapmazdım Hasan. Kardeşim dediğim adama ben bu ihaneti yapmazdım." Kafamı iki yana sallarken o ise kafasını önüne eğmişti. "Hiç kimseyi ben sana değişmezdim. Gelip bana deseydin ki o kızı bende sevdim, yemin ederim vazgeçerdim. Ben seni değişmezdim.. Konu Parla değildi. Bir anda değiştin, ben kendi kardeşimin ölümünü izledim."
O andan sonra asla konuşmamak üzere ikimizde susmuş, derin ve ölümcül bir sessizliğe girmiştik. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kalkıp ofisten ayrıldığımda galeriden çıkmış ve park ettiğim yerde duran arabama bakmıştım. Sonrasında içeride, ofisin kapısını kilitleyen Hasan'ı izledim. O merdivenleri yavaş yavaş inerken ben ise arabaya binmiş, onun binmesi için galerinin kapısını kilitlemesini izlemiştim.
Kilitlediği kapının ardından arabada onu bekleyen beni görmüş ve sessizce gelip yan koltuğuma oturmuştu. Uzun bir zamanın ardından onların evine gidecek olmam içimde ki o garip hissi arttırdı. Galeriden çıkarken dinmiş olan yağmur etrafta toprak kokusunu bırakmıştı.
Bir süre sonunda Hasan'ın telefonu çaldığında hiç bakma gereksinimi görmedim. "Alo?" Kısılmış sesi ile karşında ki kişiye seslendi. Bu saatte arayan ya banası ya da annesi olmalıydı. "Geliyorum.. Evet yanımda." Banası Erdem amcanın olduğunu fark ettiğim kişiyle, ana caddeye çıktım. Uzun bir zaman sonunda onunla aynı arabaya binmek bile garip hissettiriyordu. Evlerine gidip, Hasan'ın yan yatağında yatmak çok garip olurdu. "Az kaldı, birkaç dakikaya orada oluruz." Evlerine yakın bir yerdeydi galeri.
Birkaç dönüş ve bir mahalleye girdiğimizde onların evinin önüne yanaştırdım arabayı. O kadar zaman geçmişti ki üstünden, bu mahalleyi özlediğim gerçeği beni içten içe harap ediyordu.
Hasan çıkmak için kapıyı açtığında onu durdurdum. "Baban tekrar size gelmemi isterse bir bahane uydur. Hakkımı helal etmem dedi diye geldim bugün." Emniyet kemerimi çıkarttığımda o yavaşça kafasını sallayıp çıktığında peşinden ben de çıkmış, tanıdık olan küçüklüğüme ait kokular ile derin bir nefes almıştım.
Kapıları kapatıp demir kapıya baktığımda Hasan kapıyı açarak içeri girmişti. Peşinden içeri girdiğimde bahçeye göz attım. Her şey aynıydı, değişen hiçbir şey yoktu.
"Hasan, geldiniz mi oğlum?" Hasan'ın annesi Fatma ablanın sesi ile yüzümde bir tebessüm oluştu. O kadar uzun zamandır onu görmüyordum ki, Hasan açık kapıda, ayakkabılarını çıkartırken seslendi.
"Geldik anne." Bana geçmem için bir bakış attığında ayakkabılarımı çıkartarak artık yabancı olduğum evde misafir görevi ile Hasan'ın peşinden girdim. Hasan arkamdan kapıyı kapatırken ben de ondan uzak durup içeri doğru birkaç adım attım.
"Tuğkan?" Fatma ablanın sesi ve burnuma gelen ev kokusu ile misafir olduğum gerçek tekrar yüzüme vuruldu.
Ezbere bildiğim odalardan mutfağa doğru ilerlediğimde içeride gördüğüm Fatma ablanın ellini yıkadığını, yıkamadan önce ise hemen kenara bıraktığı koca borcam içinde ki bisküvili pastayı görmüştüm.
Benim için yaptığını anladığımda ise burnumun direği sızladı. O bilirdi çok sevdiğimi.
"Tuğkan'ım!" Ellerini üstün körü üstüne silip hızlı adımlarla gelerek bana sarıldığında bende eğilerek ona sarılmıştım. O kadar uzun zamandır onu görmüyordum ki, ne kadar özlediğimi yeni fark etmiştim. "Oy kuzum benim." Sırtımı sıvazladığını, burada olmamdan keyif aldığını anlamam çok zor olmamıştı.
"Özledin mi beni?" Ondan uzaklaştığımda koluma yavaşça vurdu.
"Özledim tabi koca oğlan. Ne zamandır gelmiyorsun. Unuttum bizi, sen özlemedin herhal!" Arkada, kapı kirişine yaslanmış, gülerek bizi izleyen Hasan'a döndü bu kez. "Şu it de getirmiyor bir seni!"
"Yok yok," Dedim havada yakaladığım elini tutarken. "Ben kendim gelmiyordum.." Öptüğüm elini alnına koyup tekrar bir kez daha sarıldığımda elini belime atarak yanıma geçti. "Ne yapmışsın sen böyle?" Derken tezgaha doğru ilerledim. "Döktürmüşsün!"
"Erdem, senin geleceğini söyleyince yapayım dedim. Çok seversin sen." Çok severim ya. Yüzümde buruk bir gülümseme ile onun saçlarından öperken yanağından da bir makas aldım. "Aaaa! Yapmayın canım Hasan da aynısını yapıyor. İllallah etti valla!" Onu sinir etmeyi o kadar özlemiştim ki, onunla uğraşırken içeri bir anda giren Melis'i fark etmemiştim bile.
"Hii!" Tanıdık ses kulaklarıma dolduğunda sesin geldiği yöne, Hasan'ın dibinden bana bakan büyümüş olan Melis'e baktım. Hasan'ın kız kardeşiydi. "Tuğkan abi!" Bir anda koşarak gelip dizlerime sarıldığında kollarının altından tutarak kucakladım. "O kadar özledim ki seni!" Boynuma öyle bir sarılmıştı ki, hareket edememiştim. Hatta bir ara boğulacağımı bile düşünmüştüm.
"Bende Melo bende.." Derken sesimden bile zorlukla konuştuğum belli oluyordu. Tabi Fatma ablanın zorlu ikazları sebebiyle benden uzaklaşmasının yanında derin bir nefes alabildim. "Oh be! Özledim ayağına öldürüyordun bizi küçük hanım." O kadar büyümüş ve değişmişti ki, ön dişleri düşmüş, yerine yenileri gelmişti fakat birisi büyük, birisi küçüktü.
"Deme öyle ya," Dedi kollarını tekrar boynuma dolarken. Yanağımı ona doğru uzattığımda kapıya doğru ilerledim.
"Öp bakayım. Ama kocamanından böyle." Yüzümü küçük elleri arasına alıp onlara kez öperken Hasan önümüzden çekilip salona doğru ilerledi. Arkamızdan bizi takip eden Fatma abla da bu halimize gülüyordu.
Melis'in her öpmesineden sonda gülüyor, "Oh, bakim bu yanakta ne varmış?" Diyip oradan da öpüyordu. Salona geçtiğimizde ise tekli koltukların birinde oturan Erdem amcayı gördüm. Beni gördüğü gibi oturduğu yerden kalkmış ve beni gülerek karşılamıştı.
"Hoş geldin aslanım!" Kucağımdan Melis'i yere indirirken çok vakit kaybetmeden Erdem amcanın da elini öpüp tekrar sarılmıştım. "Bu saate kalınca bir an gelmeyeceksiniz zannettim." Hasan, arkada ki uzun koltuğa otururken kucağına Melis gitmişti bile. Hasan'ı çok sevdiğini biliyordum.
"Oturduk, sohbet muhabbet ettik." Derken benim için ayrılmış olan, Erdem amcanın yanında ki tekli koltuğa geçtim. Fatma abla da diğer yanıma otururken bulunduğum aile ortamı yüreğimi ısıtmıştı.
Yüreğime kor alev düşüren çocuğun yanında tamamlanıyordu bütün eksikliğim. Eskiden ev dediğim yer artık kokusu olan bir evdi. Artık kendimden bir parçayı hissetmediğim, öylece geldiğim, bir yabancının eviydi.
Eskiden yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmediği, yan yatağında yatıp, kardeşinin bile abi diyerek uyandırıp, babasının oğlum diye çağırdığı evde bir misafirdim. O evin içinde olmama sebep olan çocuk ise artık ne düşmanım ne de kardeşimdi.
Benim için bir yabancı, geçmişim içinse bir hatıraydı.
Çok şey konuşmak isterim fakat sessiz kalmayı ve Hasan'ın yaptığı hatalar yüzünden kaybettiği Tuğkan'ı isterim 😔
Hasan bile yaptığı hataların ve yanlışların vebalini çekiyor, pişmanlıklar bir ölüyü geri getirmez, hatalarsa pişmanlıkları dindirmez. Hasan başlı başına bir hata tohumudur.
Bölüme oy ve yorum yapmayı unutmayın ballarımmm bol bol yorumlarınızı bekliyorumm
Ankette yapacağız şuraya hemencicikkk
İnstagram; deusnazz
Tiktok; krizantemqw
Wp kanalı; link profilde mevcut
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |