30. Bölüm

28. -BÖLÜM - KINA GECESİ -

Fatma Uygun
fatma_uygun

Selamlar yeni bölümle geldim.

Bol bol yorum yapıp beğeni atmayı unutmayın lütfen.

 

Instagram da okurlarım ile bir grubum var katılmak isteyen haya.liyazar hesabımı takibe alıp mesaj atsın.

 

İyi okumalar yıldızları kaydırmayı unutmayın .🌠🌠

 

________________________________________

 

Hayat bazen öyle yollar çizer ki insan, kendi adımlarını takip ettiğini sanır; oysa ayaklarının altında, görünmez iplerle örülmüş bir labirent vardır. Kimi zaman irade sadece izlemekle sınırlıdır; seçimlerimiz, başkalarının gölgesinde, sessiz oyunların kıyısında sallanır.

 

Seçilen yol her zaman kendi arzusu değildir; kaderin ağır eli, oyunların ve sırların gölgesinde çizilmiş bir yoldur... İnsan, sevebileceği, güvenebileceği bir hayatı hayal ederken, çoğu zaman yapacağı tek şey hayatta kalmaya çalışmak ve sevdiklerini korumaktır.Hepsi, görünmeyen iplerle birbirine bağlanır ve biz sadece o ipin ucunda sallanırız.

 

Gözler, gerçeği görür ama ruh anlamaz; kalp, kendi ritmini ararken sessiz bir kaosla çarpar. İnsan, kendi hayatını yaşadığını zannederken, çoğu zaman başkalarının ellerinde bir piyon olur. Ve o piyonlardan biri olmaktan kaçış yoktur.

 

Yine de, bütün bu oyunların, sırların ve tehditlerin içinde bir umut vardır: sessiz, görünmez ama var olan. Belki de insan, sevmekle, korkmakla ve istemeden kurulan hayatın ağırlığıyla büyür. Belki de gerçek cesaret, kendi kalbine rağmen hâlâ ayakta kalabilmektir.

 

Bu gece, gerçekleri bilen herkes mutluluk maskesi takacaktı; ama gerçeği kimse fark etmeyecek: sessiz fırtınalar, irademizin ötesinde, kaderin gizli yollarında insanları birbirine bağlayacaktı. Ve o yollar, koruyan ellerin, korkan yüreklerin ve farkına varmadan sevmek zorunda kalan ruhların sessiz yarası olacaktı.

 

Mardin'de sabahın ilk ışıkları Karahan konağının taş duvarlarına vururken, avlu çoktan ayaktaydı. Birkaç gündür çevre illerden gelen akrabalar, dostlar ve aşiret üyeleri konağı doldurmuş, taş duvarlar şen kahkahalar ve koşuşturmacayla yankılanıyordu. Havanın içinde kahve kokusu, taze pişmiş ekmek ve gül suyunun karışımı vardı; sanki her nefeste hem geçmişin ağırlığı hem de yeni başlangıçların heyecanı hissediliyordu.

 

Kadınlar kına tepsilerini titizlikle hazırlıyor, Deva ve Erva ellerinde kına paketlerini taşıyarak koşuşturuyordu. Deva'nın mutluluğu bulaşıcıydı; adeta her adımında avlu biraz daha neşeleniyordu. Nede olsa o büyük gün gelmiş çatmıştı.

 

Barlas üzerimdeki siyah takım elbise ile konağın üst avlusundan aşağıdaki koşuşturan kadınları , neşe ile etrafta koşuşan çocukları , kadınlara yardım eden gençler, konağın bir köşesinde oturup çaylarını içen aşiret üyeleri ve diğer misafirlerinin üzerinde bakışlarını gezdirdi.

Barlas'ın gözleri onların bu enerjisine takılıydı. Yüzünde bir tebessüm vardı, ama içindeki sessiz ağırlık hiç eksik olmamıştı. Sevdiği kadının sessizce kabullenişi, onun hem mutluluğunu hem de içindeki burukluğu besliyordu.

 

Herşey istediği gibi ilerliyordu ama bu düğünün nasıl gerçekleştiği gerçeği değişmiyor du.

 

Avluda Cihangir ve Miraç kafa kafaya vermiş yine neşeli bir şekilde kendi dalgalarındaydılar.

 

Cihangir etraftaki koşuşturanları izler iken : " Birde Ferman vaz geçtim ben kardeşimi sana vermiyorum demeli sen ondan sonra cümbüşü gör." Dedi gülerek. Düşüncesi bile bir savaş ilanıydı.

 

" Abim kına gecesini kana bular ozaman ." Diyerek aklına gelen ile gülmeye başladı Miraç. " Abime kına iptal edilmiş Ferman vaz geçmiş Adeni sana vermiyor muş desek var ya kalpten gider." Dedi eğlenir bir şekilde.

 

" Kalpten gideceğini hiç sanmıyorum. Antep'e gider Eroğlu konağını basar ve iki hafta önce yaptığı gibi Aden yengeyi omzuna attığı gibi Mardin'e getirir. " Dedi iki hafta önce olanlar aklına geldikçe hala gülüyor Ferman'ın öfkeden kuduruşu gözünün önünden gitmiyor du. O gün Cihangir sinemaya gitmiş gibi herşeyi izleyip dalgasına bakmış tı.

 

" Ulan eğlenceli herşey ben yokken yaşanıyor anasını satayım. Şu Ferman ve abimin o didişmelerini canlı canlı izlemek nasip olmadı." Dedi Miraç. Orada olup koca koca adamların çocuk gibi bir birine nasıl laf yetiştirmeye çalıştığını izlemek onun için zevk olurdu . Ama her seferinde o zevkten mahrum kalıyordu.

 

Cihangir gülerek: " Görmen gerekti onları. Olan yengeye oldu ama -" Sözünü tamamlayamadı.

 

Hesna Hanım yanlarında belirdi; elindeki bastonu sallayarak Cihangir ve Miraç'a sert ama sevecen bir sesle çıkıştı:

"Ker, kurên keran. Li şûna ku hûn bi zimanê xwe bixebitin, bila destên we bixebitin."

(Eşek oğlu eşekler. Diliniz değil eliniz çalışsın.)

 

Cihangir omuz silkti, Miraç ise hafifçe eğilip fısıldadı:

"Ağam duysa yine kızacak ama gülmekten kendimizi alamıyoruz Hesna Sultan.."

Barlas, merdivenlerden inerken ikiliyi izledi.

" Cihangir, Miraç babaannemi kızdırmayı bırakıp işinize dönün. " Diyerek yanlarından geçip gelen misafirleri karşılamak için konağın kapısına doğru ilerledi.

 

Onların şakalaşmaları, gençliğin enerjisi, tüm avluya yayılıyordu. Gözlerinde hafif bir tebessüm belirdi; ama o tebessüm, sessiz bir fırtınanın ardında, kaderin yükünü taşıyordu genç adamın.

 

Elzem Hanım köşede duruyordu. Yüzü asıktı; Aden'in bu eve gelin olarak gelmesini hala istemiyor du. Elzem hanımın bu hâli genç adamın gözünden kaçmadı.Barlas, halasının bu bakışlarının farkındaydı; geçmişteki tartışmaların yankısı hâlâ sessizce dolaşıyordu.

 

Kına tepsileri, takılacak altınlar ve Aden için özel olarak diktirilmiş bindallısı, büyük bir özenle arabaya yerleştirildi. Bindallıyı Barlas bizzat seçmişti; gelinlik bakmaya baş başa gitmişlerdi ve orda Aden'in bindallı almasına izin vermemiş Mardin'den ben alacağım demişti. Aden önce kabul etmek istemese de daha önce Deva Mardin'de ki düğünlerden bir kaç fotoğraf göstermiş ve o yöresel kıyafetler Aden'in çok hoşuna gittiği için kabul etmişti. Ve o gün Barlas, Aden'in ne kına elbisesine nede beğendiği gelinliğe ses çıkarmamıştı söz verdiği gibi.Her şey hem gelenek hem de bir çeşit sessiz ritüeldi; küçük ayrıntılar, büyük duyguların sessiz ifadesiydi.

 

Avluda konvoyun hazırlıkları tamamlandığında, arabalar tek tek sıralandı. Karahan Aşireti'nin ileri gelenleri, dostları ve diğer katılan aşiretlerin temsilcileri, Araf Zirvan Vardarlı öncülüğünde arabalarına bindi. Siyah araçlar kırmızı , beyaz tüller, ile süslenmiş arabaların arka camlarına birçok yazı yazılmış tı. Cihangir ve Miraç kendi arabalarının arkasına öyle bir yazı yazdırmış tı kiler Ferman gördüğü zaman delircekti.

 

Cihangir , Miraç'a göz kırptı:

"Ağamın konvoyu bile krallar gibidir." Dedi başı sonu belli olmayan kalabalık konvoyun üzerinde bakışlarını gezdirerek.

Miraç gülerek cevap verdi:

"Krallık değil kardeşim, fetih yürüyüşü!"

 

Ve işte o an,kalabalık arabalara biner iken kadınlar zılgıt çekti; Kürtçe oyun havaları arabaların camlarından taşarken, konvoy ağır ağır Mardin'in dar sokaklarından çıkıp Antep yollarına düştü. Zılgıtlar ve alkışlar, neşeli kahkahalar ve tozlu yollar, gençlerin eğlencesiyle birleşti.

 

Barlas, arabası konvoyun en önünde gider iken düşündü:

"Hayat bazen insanı sevdiğine yaklaştırır; ama bu yakınlık, sessiz bir bedel ödemeyi de beraberinde getirir." Onun bedeli ise küçük kadının sevgisizliği idi.

 

Konvoy ilerledikçe, taş duvarlar ve dar sokaklar geride kaldı; ama o sessiz fırtına, Barlas'ın içinde hâlâ yolculuğunu sürdürüyor, kaderin görünmez iplerini hissediyordu. Yine de herşeye rağmen Aden'e kavuşacağı için içi içine sığmıyor du genç Ağa'nın.

 

Konvoy ilerledikçe Mardin geride kalmaya başladı. Deva arabanın içinde çalan müzik ile kuzenleri ve Miraç ile eğlenmeye devam ediyor du . İki haftadır Ferman'ın söylediği söz aklından çıkmıyor du. İki hafta önce Barlas'ın gazabından kurtulmak için Ferman 'a sığınmıştı ve aldığı anahtar ile soluğu Ferman'ın evinde aldıktan sonra olanlar olmuş tu.

 

Barlas'ın, Aden'i omzuna aldığı gibi eve götürmesi Ferman'ı öfkeden delirme sine sebep olmuştu eve girdiği gibi Deva ile önce ufak atışmalar geçmiş daha sonra Ferman öfkesine yenik düşüp: ' Bildiğin her haltı yiyip tere yağından kıl çeker gibi kurtuluyorsun. Birde hiç birşey yapmamış gibi davranıyorsun sen ne yüzsüz bir kadınsın 'demişti.

 

Ferman'ın o sözü Deva yı çok kırmıştı ve iki haftadır o söz zihninde dönüp duruyordu. Ferman'ın o sözünden sonra kapıyı çekip çıkmış kendi evine dönmüş tü. Aden'in evdeki varlığından güç alarak. Ne Aden'e ne de Barlas'a tek kelime etmeden odasına çıkmış saatlerce ağlamış tı. Deva Karhan göz yaşlarını Ferman'a gösterecek bir kadın değildi.

 

O gün Ferman o sözleri ederek Deva'nın canını nasıl yakmış ise şimdi de Deva , Ferman'ın zayıf noktası olan Aden ile karşılık verecekti. Ferman'ın bu evliliği hâlâ istemediğini biliyordu. Çantasındaki telefonu çıkarıp konvoyun kısa bir videosunu çekip Ferman'ın numarasının üzerine tıklayarak açıklama yazıp: ' Çok şükür anlımız ak başımız dik gelinimizi almaya geliyoruz Sen yeter ki gururunu hazır et, biz zaten onurumuzu yanımıza aldık." Tereddüt etmeden gönder di.

 

Gerisini Ferman düşünsün kırılan bu defada o olsun istedi. Deva ne kadar deli dolu umursamaz görün sede aslında öyle değil di. Her görüntünün altında yatan kimsenin görmediği bir gerçek vardır. Tıpkı Deva'nın vurdum duymaz tavırlarının altına gizlediği acısı gibi...

 

________

G.Antep

________

 

Kışın ılık güneşi Antep'in dar sokaklarından süzülüp Eroğlu Konağı'nın taş duvarlarına vurduğunda, evde olağan bir düğün sabahından çok daha fazlası yaşanıyordu.

Avlu, akrabalarla, kahkahalarla, çocuk sesleriyle dolmuştu. Kadınlar sabahın erken saatlerinden beri mutfakta, misafirlere ikram edilecek yemekleri hazırlıyor, kazan kazan yemek kaynıyor, baharat ve et kokusu evin taşlarına siniyordu.

 

Konağın içi bir bayram yeri gibiydi ama bu bayramın gölgesi derindi.

 

Üst katta, Aden'in odasında sessizlik hâkimdi.

Dışarıdaki coşkuya rağmen o oda, kalabalığın dışında kalmış gibiydi.

Aden aynanın karşısında sessizce oturuyordu; yüzünde ne gülümseme vardı, ne de açık bir keder.

Sanki içinden geçen her şey çoktan tükenmiş, geriye yalnızca kabulleniş kalmıştı.

Bugün herkes onun "sevdiği adamla evleniyor" olduğunu sanacaktı.

Oysa kimse, bu hikâyenin ardındaki suskunluğu bilmiyordu.

 

Eslem Hanım sabahın başından beri evin içinde sessizce dolaşıyordu.

Kızının kaderine tanıklık etmenin acısı, yüzüne görünmez çizgiler çizmişti.

Elinden hiçbir şey gelmiyordu.

Ne kadar güçlü durmaya çalışsa da, gözlerindeki nem, içinin yangınını gizleyemiyordu.

Bugün her "hayırlı olsun" dileği, onun kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu.

 

Alt katta Ferman ve Aras, kalabalığın ortasında suskun duruyorlardı.

Ferman, gelen misafirlere mecburen selam veriyor, ama her bakışında Barlas'ın adını duyuyormuş gibi yüzü geriliyordu.

Bir zamanlar kardeşi dediği adam, şimdi kız kardeşinin kocası olacaktı.

Bunu kabullenemiyordu.

Ama Aden'in Barlas'ı "sevdiğine" inandığı için, bu savaşı kendi içinde veriyordu.

Kız kardeşinin mutluluğuna gölge düşürmek istemiyor, diğer yandan ise Savaş'ın ,Aden'e yaptıkları vardı bu yüzden susuyordu ama suskunluğu öfkesinden daha yakıcıydı.

 

Aras, abisine göre daha temkinliydi.

Her fırsatta, "Aden mutluysa gerisi önemli değil," diyordu.

Ama o da biliyordu ki, bazen mutluluk da bir maskeydi; kimse gerçeği görmek istemezdi. En az abisi kadar Aras ta istemiyor du bu evliliği.

 

Dila sabahın erken saatlerinden beri Aden'in yanında koşturuyordu.

Hazırlıkları organize ediyor, eksikleri kontrol ediyor, Aden'in sessizliğini dağıtmaya çalışıyordu. Ama Aden'in bu haline de içi yanıyordu.

Biliyordu, bu günde Aden'in en çok ihtiyacı olan şey, bir dostun varlığıydı.

Neşesiyle, alaycı sözleriyle, inadına gülümsemeleriyle Aden'in etrafında küçük bir sıcaklık halkası yaratmaya çalışıyordu.

 

Evin bir diğer köşesinde Behram Bey gelen misafirleri karşılıyor, gözlerinde memnuniyet okunuyordu.

Bela gibi gördüğü yeğeni artık evden gidecek, sorumluluk sona erecekti.

Eyşan Hanım da onunla aynı huzuru paylaşıyordu; Aden'in kaderi onların planına hizmet etmişti.

 

Köşede sessizce oturan Murat, kalabalığın içinde görünmeyen bir gölge gibiydi.

Yüzü solgundu, gözleri bir noktaya kilitlenmişti.

Bir zamanlar çocuklğundan beri aşık olduğu kadın bugün bir başkasının karısı oluyor du. Göğsünün ortasında bir ateş yanıyor du ama kimseye belli etmemeye çalışıyordu. Onun ateşi kendineydi görülmeyen bilinmeyen sevda sınaydı. Ve o ateş hiç bir zaman sönmeyecek Murat'ı küle çevirecek ti.

 

Yanında duran kardeşi Alp, sessizce omzuna dokundu; hiçbir şey söylemeden, sadece oradaydı.

Bazı acılar paylaşılmazdı, yalnızca taşınırdı. Alp te abisinin acısına sessizce ortak oluyor elden birşey gelmiyor du.

 

Avluda kahkahalar yükseliyor, kadınlar kendi aralarında şakalaşıyor, çocuklar yeni elbiseleriyle koşuşturuyordu.

Dışarıdan bakan biri, bu evin içinde yalnızca mutluluk olduğunu sanabilirdi.

Oysa duvarlar biliyordu; her kahkahanın içinde bir kırgınlık, her tebessümün ardında bir sessizlik saklıydı.

 

O sabah, Eroğlu Konağı iki farklı dünyanın eşiğindeydi:

Dışarıda şenlik, içeride kaderin soğuk nefesi.

Bir kızın hayatı, başkalarının kararlarıyla şekilleniyordu.

Ve kimse, o sabah Aden'in kalbinin ne kadar sessiz, ne kadar yorgun olduğunu bilmiyordu.

 

Ev sabahın ilk ışıklarından beri ayaktaydı. Saatler sabah saatini devirmiş akşama doğru hızla akıyordu.

 

Aşağıda kadınların koşuşturması, tabak çanak sesleri, evi dolduran yemek kokuları,kahkahalar, yüksek sesli konuşmalar , çocukların sesi bir birine karışıyor du.

Hepsi Aden'in odasına kadar yükselip duvarlara çarpıyor, sonra Aden'in sessizliğine karışıp boğuluyordu.

 

Dışarıdaki kalabalık mutluluğun sesiydi.

Ama Aden'in içindekiler...

bambaşka.

 

Kuaför henüz gelmemişti, hazırlıkların en yoğun kısmı başlamamıştı ama evdeki telaşın sıcaklığı bile Aden'in içini ısıtamıyordu.

 

Aden yatağın ucunda oturmuş, ellerini kenetlemişti.

Dila da karşısında, Aden'i dikkatle izliyordu.

 

Dila'nın bakışları tanıdıktı.

Çocukluklarından beri böyleydi:

Aden bir şey sakladığında, Dila görür; Aden sustuğunda, Dila anlardı.

 

"Yine o gece geldi aklına, değil mi?" dedi Dila, yumuşak bir sesle.

 

Aden başını kaldırdı, gözlerinde görmeye alışık olunmayan bir karanlıkla.

 

Aradan neredeyse iki hafta geçmişti...

Ama Barlas'ın o gece söylediği cümle hâlâ Aden'in içinden çıkmıyordu.

 

"Dila..." diye fısıldadı Aden.

"Gözlerinin içindeki o acıyı unutamıyorum."

 

Dila yanına geldi, sessizce.

Aden'in yanında oturduğunda evin alt katından yine kahkahalar yükseldi.

Birileri mutfakta bir şey taşıyor, birileri salonda misafirleri ağırlıyordu.

 

Ev şenlik içindeydi.

Ama Aden'in içi sanki matem tutuyordu.

 

Aden konuştu:

 

"O gece Barlas bana 'anneme bir evlat borçluyum' dediğinde

sanki dünyasının kapısı bir an açık kaldı.

Ve ben o kapıdan içeri baktım."

 

Aden'in sesi titredi.

 

"Orada çok karanlık bir şey vardı, Dila. Derin bir yara.

Bir insanın tek başına taşırken çökeceği bir yük."

 

Aden'in nefesi sıklaştı.

Gözlerini sım sıkı kapattı o an geri geldi, hem de bütün ağırlığıyla.

 

Barlas'ın gözleri...

O gece Aden'in içine değil, sanki Aden'in özüne bakmıştı.

 

Sarsıcıydı o bakış.

Dipsiz bir kuyu gibiydi.

Bir adamın gençliğini, yükünü, borçlarını, acılarını taşıyan, yıllardır kimseye açılmamış bir kapıydı.

 

Dila başını eğdi.

Bu cümlenin Aden'de nasıl bir iz bıraktığını biliyordu.

 

Aden nefesini tutarak devam etti:

 

"İki haftadır her gün görüştük. Her gün yan yana durduk.

Ama ben bir kere bile soramadım ona ne demek istediğini.

O kadar ağırdı ki...

Sormaya bile cesaret edemedim."

 

Barlas'ın o geceki sesi yankılandı , Aden'in zihninin içinde bir fısıltı gibi:

'Ben anneme bir evlat borçluyum...'

Ve Aden'in içi çatırdadı.

 

 

O gece Barlas'ın boynuna sarıldığını hatırladı.

 

Temasları zorunluluktan değildi.

Merhametti.

Kadere boyun eğmenin yumuşak bir başkaldırışıydı.

 

Barlas'ın bedeninde hissettiği titreme...

Aden onu hayatında ilk kez o kadar çaresiz görmüştü.

Bir erkek değil, bir oğul...

Bir yük taşıyan bir insan...

Kimseye yaslanamayan bir yürek...

 

Ve Aden bunu bir daha unutmamıştı.

 

Aden'in gözleri doldu.

Tam iki haftadır, o cümlenin içini konuşmaya cesaret edemiyordu.

 

"Ne borcu?"diye soramamıştı.

"Ne yaşadın?" diye soramamıştı.

"Ne taşıyorsun?" diye soramamıştı.

 

Çünkü o bakışın derinliğine bir daha girmeye cesaret edememişti

 

O anda evin aşağısından bir grup kadının yüksek sesle gülüşmesi yükseldi.

Sanki hayatın neşesi Aden'in içine işleyemeden kapıda kalıyordu.

 

Aden kalabalığın sesine kulak verdi ve acı acı gülümsedi.

 

"Herkes mutluluk için hazırlanıyor.

Ama ben...

kendim için değil, bir bilinmeze hazırlanıyorum."

 

Dila Aden'in elini tuttu.

Sıcak eli Aden'in titreyen parmaklarını sakladı.

 

"Aden... korkuyorsun biliyorum," dedi.

"Ve bunda utanılacak hiçbir şey yok."

 

Aden dolan gözleri ile Dila'nın gözlerinin içine baktı.

 

"Ben bir yıldır hayatımda olan adamı tanıdığımı sanıyordum.

Ama o gece...

O cümleyi söylediğinde...

aslında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim."

 

Gözleri doldu ama Aden yutkundu.

 

"Barlas'ın izin verdiği kadarını görmüşüm.

Geri kalanını saklamış.

Ve ben o sakladığı karanlığa gideceğim.

Onun evine, onun hayatına, bilmediğim bir dünyaya..."

 

Dila yanağından süzülen yaşları elinin tersi ile silip Adenin başını omzuna yaslanmasını sağladı. Sessizce dinledi.Her zaman Aden düştüğünde Dila onu kaldırmış, Dila ağladığında Aden onun saçlarını toplamıştı.

İkisi birbirinin yarasına pansuman olmuşlardı.

 

Birbirlerinin omzundaki en eski ağırlık...

En genç sır...

En derin bağdılar onlar.

 

"Dila..." dedi Aden, dolu gözlerini zemin de gezimdirerek .

"Ben... Barlas'ın hayatına dair hiçbir şey bilmiyorum aslında.

Ne bekliyor beni Mardin'de?

Nasıl bir aile?

Nasıl bir düzen?

Nasıl bir eş?"

 

Sesi titredi.

 

"Bazen kendimi sanki devasa bir okyanusun ortasına bırakılmış gibi hissediyorum."

 

Dila, Aden'in saçlarını okşadı.

Tıpkı çocukluklarında, kabus gördüklerinde birbirlerine yaptıkları gibi.

Keşke diye geçirdi Dila içinden ' keşke herşey kötü bir kâbus olsada uyandığımda herşey son bulsa.' Aden'in bu hâli Dila'nın içini parçalıyordu resmen.

 

Aden derin bir nefes aldı; nefesi bile titriyordu.

 

"Ben... Dila...

bilmediğim bir hayata doğru gidiyorum.

Sanki dev bir okyanustayım.

Karşımda uçsuz bucaksız, kıyısı olmayan bir su.

Benim elimde küçücük bir kürek."

 

Sesindeki çaresizlik odanın havasını bile ağırlaştırdı.

 

"Dalgalara bakıyorum ve nasıl ilerleyeceğimi bilmiyorum.

Barlas'ın hayatına doğru çekiliyorum

ama o hayat bana yabancı.

Ne beni ne de yüreğimin sınırlarını tanıyor."

 

Aşağıdan yine kahkahalar yükseldi.

Bir tabak kırıldı, ardından gürültülü bir neşe.

 

Aden gözlerini kapadı.

 

"Herkes benim için hazırlanıyor," dedi buruk bir gülümsemeyle.

"Ben ise bilmediğim bir okyanusta boğulmamayı umuyorum."

 

Alt kattan bir tabak kırılma sesi geldi.

Ardından kahkahalar.

 

Aden gözlerini kapattı.

 

"Ben... gerçekten korkuyorum Dila."

 

Dila Aden'in başını kendi omzuna daha çok çekip kollarını bedenine doladı .

Saçlarını okşadı, tıpkı çocukken kabus gördüğünde yaptığı gibi.

 

"Ben buradayım," dedi fısıltıyla.

"Hangi karanlığa girersen gir... senin elini bırakmam.Sen tek başına kürek çekmiyorsun.

Ben buradayım." Didi tekrar boğazındaki düğümü yutkunarak.

"Dalga büyürse omuz omuzayız.

Su karanlıklaşırsa sana ışık tutarım."

 

Aden'in gözyaşları sessizce aktı.

Dila'nın omzuna düşen her damla, Aden'in içindeki korkunun ağırlığını taşıyordu.

 

Ev mutlulukla doluydu.

Aşağıdan kahkahalar, çatal sesleri, koşuşturmalar yükseliyordu.

 

Ama Aden'in odasında...

 

iki kadının acıyı paylaştığı sessiz bir fırtına vardı.

 

Aden, gözlerinden akan yaşları durduramadı artık.

 

Ama bu gözyaşları Barlas'a değil...

kendi kaderineydi.

Karanlık bir bilinmeze doğru sürüklenmesineydi.

Ve o bilinmezin içine gömülü duran, hâlâ çözemediği Barlas'aydı.

 

Sessizlik uzun bir süre odada hüküm sürmüştü. Aden küçüklüğünden bu yana yaptığı gibi yine Dila'nın omzunda soluklanıyordu. Aden yüzünü Dila'nın yüzüne doğru çevirdi. Dila'nın da ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Dila'nın bu haline dayanamayıp:

 

" Kaçsam mı? " dedi gözünden akan yaşı silip kıkırdayarak. Bu cümleyi kurmasının tek sebebi kendisi ile göz yaşı döken kız kardeşini gülümsetmekti.

 

Dila ,Aden'in sözüne göz devirdi. " Biraz geç kalmadın mı? " diyerek Aden'e çevirdi bakışlarını. " Hatta baya baya geç kaldın sen artık Aden Karahan sın . Sen dünyanın diğer ucunda kaçsan manyetik enişte seni yine bulur . En başta beni sorg

uya çekip canımı okur. " diye gülmeye başladı.

 

"Bulur demi?"

 

"Şüphesiz evet " Dila az önceki halinden sıyrılmıştı. " Aden ?"

 

"Hıı."

 

"Kız Mafya kılıklı manyetik enişte deli meli ama seni seviyor. Ben bunu görüyorum. Adam seni görünce dünya ile ilişkisi kesilip aklı gidiyor." Barlas'ın sevgisinden şüphesi yoktu Dila'nın ama ... Aması tüm yaşananlar dı.

 

Aden buruk bir tebessüm ile: " Biliyorum seviyor beni." Aden artık bildiği gerçeği inkar etmekten de vaz geçmişti.

 

Dila , omzuna başını yaslayan kuzenin yüzünü avuç lari arasına aldı:

 

" Aden bak şimdi söyleyeceğim şey hoşuna gitmeyecek normal olarak." Duraksadı. Aden'in beklenti dolu bakışlarını görünce yutkunarak derin bir nefes alıp devam etti." Enişte ile duygularımız karşılıklı ikimizde pek bir birimizden hoşlanmıyoruz ama ." derin bir nefes aldı söyleyeceği şey Aden'in pek hoşuna gitmeyeceğini biliyordu haklı olarak.

 

" Çabaladık Aden ama bu evliliğe engel olmaya gücümüz yetmedi. Senin bu saatten sonra yapacağın tek şey Barlas'ın sevgisine sığınmak. Bunları söylediğim için özür dilerim ne kadar canın yandığının farkındayım ama Aden Barlas'ın sevgisine sığın. Ona sığın ki canın daha fazla yanmasın."

 

Aden , Dila'nın sözleri ile gözlerini kaçırdı. Oda bilmiyor du ne yapacağını. Belki de Dila'nın söylediği en mantıklısıy dı.

 

İki defa tıklatılan kapı ile iki genç kadın kendini topladı. İçeriye giren kuaför ile hazırlar başladı.

 

Zaman hızla akıp geçmiş saatler akşam saatini bulmuştu. Evin içindeki kalabalık sesini bastıran dışarıdan gelen arabaların korna sesi ve zılgıt sesi Eroğlu konağının içindeki sesi bastırmıştı.

 

Ucu bucağı görünmeye kına konvoyu Eroğlu konağının önüne yaklaştığında mahalle coşkuyla ayağa kalkmıştı. Arabaların camlarından taşan müzik, ince zılgıtların çığlıklarıyla karışıyor; ortalık düğünün sıcaklığıyla titriyordu. Karahan aşiretinin araçları konağın kapısına dizildiğinde, sokağa bir anda heyecan çöktü.

 

Miraç, arabasının kapısını açar açmaz sesi sonuna kadar açtı. Türkünün sözleri taş duvarlara çarpa çarpa yükseldi:

 

Gaşların gözlerinin beni yakıyor

Gittiğim tüm yollar ona çıkıyor...

Gaşların gözlerinin beni yakıyor

Gittiğim tüm yollar ona çıkıyor..."

 

Müzik konvoyu sararken Miraç, Mirza, Cihangir ve kuzenler hep birlikte araçlardan indiler. Ayağı yere değer değmez halay adımına giren Miraç, elini kardeşlerine uzattı. Bir anda zincir gibi birbirine eklenip Eroğlu konağının önünde geniş bir halka oluşturdular.

 

Belalı belalı belalı gözlerin beni yakıyor

Ölürüm yoluna doğu gelini

Belalı gözlerin beni yakıyor

Ölürüm yoluna doğu gelini

Gelini gelini Antep gelini

Sarmadan ölmem o ince belini

 

Müziğin ritmi hızlandıkça taş zemine vuran ayaklar daha bir ahenk kazandı. Hem konvoydan hem konaktan alkışlar, naralar yükseliyor; kadınların zılgıtları göğü yırtacak kadar gür duyuluyordu. Konağın misafirleri kapıya akın edip Karahan gençlerinin bağıra bağıra söylediği türküyü hayranlıkla izliyordu.

 

Ama bütün bu gürültünün, coşkunun üstünde bir oda vardı ki...

Aden'in odası.

 

Adenin odasının yüksek tavanlı, eski taş duvarlı penceresinden sokağa bakan koca bir camı vardı. Aden perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktı. Aşağıda halay çeken gençlerin ayakları taş zemine vurdukça sanki onun göğsünde de bir şeyler çatlıyor du. Müzik yükseliyor, zılgıtlar bir düğünü müjdeliyor du ama Aden'in içi... içi buz kesiyordu.

 

Bu akşam onun kına gecesiydi.

Bugün bir adımdı geri dönülmez bir adım.

 

Omuzlarına atılan kırmızı örtünün ağırlığını daha hissetmeden, kaderinin ağırlığı çoktan çökmüştü üzerine. Ellerini sıkıca kavradı; tırnakları avucuna battı ama canı acımadı. Çünkü asıl acı başka yerdeydi. Sanki göğsünün tam ortasına çöreklenmiş, nefesini kesen bir düğüm vardı.

 

Aşağıdaki kalabalık "Antep gelini!" diye bağırırken Aden'in gözlerinden yaşlar süzüldü.

Görünmemeleri için hemen silmeye çalıştı, ama silinen yaşın yerine yenisi, yenisinin yerine bir başkası geldi.

 

Perdeyi biraz daha araladı.

Barlas kalabalığın ortasında halay çekiyordu. O sarsılmaz duruşu heybetli bedeni ile pek kimseye göstermediği gülüşünü gösteriyordu .

Coşkulu, gururlu, neşeli...

 

Aden'in ise içi... içi soğuyordu.

Bu gece onu seviyormuş gibi yapmak zorundaydı.

Oysa kalbi çoktan başka bir yere, çoktan başka bir zamana ait kalmıştı. Kendini ne kadar kandırdıysa kandırsın; o yüreği sevmediği bir adama emanet etmeye hazır değildi.

 

Nakarata geldiklerinde kalabalığın sesi daha da birleşti:

 

"Gelini gelini Antep gelini

Sarmadan ölmem o ince belini..."

 

Gençler hep bir ağızdan bağırınca ilk nakaratta sokak "Antep gelini!" diye çınladı.

 

Nakarat yeniden başladığında, bu kez hepsi aynı anda gülerek, daha da coşkuyla değiştirdiler:

Gelini gelini gelini gelini gelini Mardin gelini

Sarmadan ölmem o ince belini

Sarmadan ölmem o ince belini

 

Sesler sokağı doldurdu, ritim güçlendi, halayın halkası genişledi. Adımlar, kahkahalar ve zılgıtlar bir düğün gecesinin en duru, en içten coşkusunu taşıyordu. Kolu komşu camlara balkonlara dökülmüş eğlenceyi izliyordu.

 

Avludaki neşeli kalabalığın sesleri odanın içine taşarken, Aden'in yalnızlığı daha da büyüdü. İnsan seslerinin çokluğu, insanın içindeki sessizliği bazen daha da acıtırdı. Aden'in kalbi işte tam o sessizliğin ortasında sıkışıp kalmıştı.

 

Yutkundu.

Müzik yükseldi.

Zılgıtlar art arda patladı alkış sesleri ritim ile çalındı.

Ve o an, Aden'in gözünden sessizce süzülen son damla, içindeki direncin de akıp gittiğini hissettirdi.

 

Bu gece kına gecesiydi.

Ve Aden, herkesin "mutluluk" dediği bu gecede, kaderine doğru adım adım çaresizce yürüyordu.

 

Ve tam bu coşkunun merkezinde, Barlas vardı.

 

Kardeşlerinin ve kuzenlerinin arasına katılmış, halayın başını çekerken yüzündeki mutluluk saklanamaz bir ışıltıya dönüşmüştü. Bu gece onun gecesiydi; arkasında aşireti, karşısında Eroğlu ailesi, çevresinde sevdikleriyle birlikte ritme ayak uyduruyordu. Onun neşesi, gençlerin sesine karışıp şarkıyı daha gür, daha anlamlı kılıyordu.

 

Barlas'ın kalbi, hem müziğin hem de hayatının yeni başlangıcının ritmiyle atıyordu. Sevdiği kadın sonunda onun olmuştu.Bu sahne, onun ömründen silinmeyecek bir an olarak sokak boyunca yankılanıyordu.

 

 

Sokaktaki müzik bir anda son buldu. Kalabalık dağılıyor, Karahan ailesi konaktan içeri alınarak yemek için ağırlandı. Mardin'den gelen misafirler önce yemek yiyecek daha sonra ise konvoy hâlinde kınanın yapılacağı salona gidecekler di.

 

Gürültünün azalmasıyla birlikte odanın içindeki sessizlik daha da derinleşti.

 

Tam o sırada kapı tıklatıldı.

 

Deva içeri girdiğinde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Hemen arkasından Erva belirdi. İkisi de Aden'i gördükleri anda bir anlığına durup nefeslerini tuttular.

 

"Ay Aden çok güzel olmuşsun." Kabarık zümrüt yeşili, kalın askılı kına elbisesi hafif göğüs dekoltesi vardı. Ve Aden'i beyaz tenine koyu rengi güzel durmuş tu. Hatrı sayılır göğüs dekoltesi farklı bir zarafet katıyordu ve Deva baştan aşağı süzmeye başladı Aden'i. " Ay Aden güzel olacağını biliyordum ama böyle porselen bebek kadar olacağını tahmin etmemiştim. " Dedi Deva şen şakrak sesi ile .

 

Aden gülümseyerek: " Teşekkür ederim canım ama sende çok güzel olmuşsun. " diyerek Deva'nın üzerindeki ince askılı derin yırtmaçlı uzun elbiseye bakarak.

 

" Abilerini nasıl ikna ettin bu elbiseyi giymek için." Barlas'ın huyunu bildiği için sormadan edemedi . Mirza ve Miraç'ın huyunu bilmiyor du ama kocasının bir huyunu çok iyi biliyor du kıskançlık...

 

Deva'nın üzerindeki elbise güzelliğine güzellik katmış tı ve Aden , hala Deva'nın güzelliğine bakıyor du.

 

Deva her zamanki gibi omuzunu silkip : "Mirza ve Miraç abim yirtmacını görmedi Barlas abim ise sana kavuşmanın heyecanı ile beni görmedi " diyerek kıkırdadı.

 

Devae ve Aden konuşur iken Dila ve Erva dinlemek ile yetiniyor du. Ama Erva istemsizce Aden'i kıskanmıştı. Kendi isteği ile olmasa da yıllarca Elzem teyzesinin zoru ile Barlas'ı etkilemeye çalışmıştı ama başaramamıştı . Ve şuanda karşında duran kadını baştan aşağı süzdü duruşunu, o kadınsal aurasını , kusursuz güzelliği ve fiziğini. Bir kez daha geçirdi içinden Barlas'ın neden Aden'i bu kadar istediğini anladı.

 

Dila , Deva ya takılmadan edemedi.

 

" Kız Deva ateşin başına mı vurdu gülüm kış ayındayız üzerine bir kaban alsaydın kıçın da mı donmadı" Deva ile arasında zaman ile bu tarz sakalaşmalar olmaya başlamıştı şaka yaptığını Deva'nın anlayacağını biliyor du .

 

Deva , Dila'nın şakasına ayak uydurup hafifçe elini havaya kaldırıp yüzünü yellemeye başladı. " Zengin bir koca bulsam ateşim sönecek te işte bulamıyorum. " Kahkaha atıp Dila ya göz kırıpıp Aden'i işaret etti. " Benim değil ama Aden'in ateşi iki gün sonra sönecek abim söndürecek." Lafını bitirir bitirmez odada kahkaha sesi yankılandı . Hepsi kahkaha atar iken sadece Aden gülmüyor kocaman ayırdığı gözleri ile kulaklarına kadar kızarmış Deva'ya ters ters bakıyordu.

 

"Tövbe tövbe Deva!! " diyerek çattığı kaşları ile Deva'ya bakmaya devam ederek konuştu "Kudurmuş bu kız . Herşeyin sonunu bana bağlıyor."

 

Deva dudaklarına peyda olan muzır bir gülümseme ile: " Yalan mı canım doğruyu söylüyorum ben . Hem abim senin bu güzelliğini gördükten sonra düğün gününü iple çekip ateşini dindirmek için buz kalıpları bağlar bir taraflarına."

 

Bu defa Deva'nın son söylediği şeye Aden ne kadar utansada gülmeden edemedi. Arkadan geçen yarım saat sonra haber gelmiş aşağıdaki kalabalık gelini bekliyordu . Deve ve Dila'nın yardımı ile Aden odasından çıkıp avluya inmek için merdivenlere doğru ilerledi. Arkasından kına elbisesinin eteğini düzelten Deva ve Dila ile birlikte.

 

Aden merdivenin başına geldiğinde, elbisesinin zümrüt yeşili neredeyse ışığı emiyor, sonra geri veriyordu.

Kumaşın her kıpırtısı ortamın havasını değiştiriyor, sessizliği bile büyülüyordu.

 

Ve tam o sırada avlunun merdiven sonunda bekleyen Barlas...

Aden'i gördüğü an nefesi göğsünde bir anlığına asılı kaldı.

Aden merdivenlerden inerken Barlas'ın gözleri çoktan ona kilitlenmişti.

Avludaki kalabalık, ışıklar, müzik... her şey onun için silindi.

Geriye sadece o yeşilin içinde ışıldayan Aden kalmıştı.

 

Barlas'ın göğsü sıkıştı.

Sanki Aden'i böyle görmeye hiç hazırlıklı değilmiş gibi.

Sanki kalbi, onun her adımında daha hızlı çarpmaya zorlanıyordu.

Arkasında duran kalabalığın zılgıt sesleri ve alkış sesi vardı, kahkahalar.

Ama Aden merdivenlerden inmeye başladığında tüm o sesler yavaşça söndü Barlas'ın kulaklarında.

Sanki dünya ayaklarının dibinde durdu, zaman büküldü, an dondu.

 

Aden'in elbisesinin kuyruğu adım adım merdivenleri doldururken

Parıltılar Aden'in üzerinde dans ediyor, göğsünden aşağıya süzülen ince işlemeler sanki ışığı onun kalbinden taşıyordu.

 

Barlas, hayatında ilk defa gördüğü bir şeye bakıyormuş gibi sabitlendi.

Daha doğrusu... hayatında ilk defa bir kadına böyle bakıyordu.

 

Beğeni.

Arzu.

Hayranlık.

Ve derin, sessiz bir sahiplenme.

 

Aden'in o elbisenin içinde nasıl durduğuna, zarafetine, yüzündeki utangaç ifadeye...

hepsine aynı anda tutuldu.

 

Barlas'ın bakışları Aden'in üzerinde gezerken

sert yüz hatlarının altındaki o karanlık, o soğuk çizgi bir anda yumuşadı.

Gözlerinde öyle bir ışık belirdi ki...

Aden daha ilk adımlarında o bakışın sıcaklığını teninde hissetti.

 

 

Aden merdivenin ortasında kalakaldı bir an.

Barlas'ın gözlerindeki o yoğun bakış sanki onu içine çekiyordu.

Kalbi, göğsünün altında hızlı hızlı çarpmaya başladı.

 

Utandı.

Ama kaçamadı da.

Barlas öyle bakıyordu ki, Aden kendini bir elbisenin verdiği etkiden çok daha fazlası gibi hissetti.

 

Sanki dünyanın en değerli parçası,

en kıymetli emanetiydi.

 

Aden'in yanakları hafifçe kızardı, gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı.

Barlas'ın bakışı nefesini tutturacak kadar yoğundu.

 

Barlas olduğu yerde sevdiği kadının kendisine gelişini izledi. Aden ise adım adım Barlas'a doğru ilerledi.

Adenin her adımında Barlas'ın gözleri Aden'in üzerinde, o zümrüt kumaşın üzerinde, Aden'in narin yüzünde geziniyor du.

 

Güzellik kelimesi bile yetersiz geliyordu ona.

Bu... başka bir şeydi.

Bambaşka.

 

Merdivenin son basamağına geldiğinde Aden'in parmakları titredi.

 

Aden en son basamağa geldiğinde Barlas istemsizce bir adım attı.

Durdu.

Sonra bir adım daha attı.

Yüzünde kimsenin kolay kolay göremeyeceği bir şey belirmişti:

 

Kendini ele veren, saklayamadığı bir aşk.

 

Aden'in karşısına geldiğinde sesi alışık olduğu o sertlikten besleniyordu, ama kelimeleri...

kelimeleri ona ihanet ediyordu.

 

"Aden..."

Barlas'ın sesi kısıldı.

Sanki onun adını söylemek bile içinde yankılanıyordu.

"Böyle geleceğini bilseydim kendimi hazır ederdim. Nefesimi kesecek kadar güzel olmuşsun."

 

Bu, Barlas'ın kurabileceği en açık itiraftı.

Aden'in güzelliği onu hazırlıksız yakalamıştı.

 

Barlas'ın bakışı Aden'in yüzünde, boynunda, elbisenin kıvrımlarında gezindi.

O bakış hayranlıktan çok daha fazlasını taşıyordu arzuyu,bağlılığı,

deli gibi aşık bir adamın dayanmakta zorlandığı duyguları.

 

Aden'in nefesi kesildi.

Barlas'ın böyle bir şey söylemesi...

hem ateş gibi yaktı hem de içini titretti.

 

Barlas elini kaldırdı.

Bu kez tereddüt yoktu.

Onu durduracak hiçbir şey yoktu.

 

Aden'e doğru uzattı elini.

Sanki gel,

sana dokunmadan duramıyorum der gibi.

 

Aden titreyen parmaklarıyla elini Barlas'a verdi.

 

Barlas'ın eli onun eline değdiği anda Aden'in kalbine bir sıcaklık saplandı.

Barlas parmaklarını onun etrafında kapattı,

bu kez saklamadan,

çekinmeden sanki 'sen benimsin' demenin en sessiz hâli.

 

Aden başını kaldırıp Barlas'a baktığında,

Barlas'ın gözlerinde artık hiçbir perde yoktu.

 

O gözlerde, Aden'i gördüğünde nefesi kesilen, dünyası dağılan,

onu delicesine seven bir adamın çıplak duygusu vardı.

 

______________________________

 

Bölüm sonu...

 

Bölümü nasıl buldunuz?

 

Aden ve Dila'nın konuşmaları peki ?

Bölüm : 01.05.2026 20:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...