53. Bölüm

Final, “Hiç Bitmez Bu Masal”

Kalopsia
kalopsia

 

 

 

uyarı: bu bölümde çok fazla zaman atlaması var. başlangıç noktasını Elmas Operasyonu’nun bittiği gün, yani bir önceki bölümün zamanı gibi alıyoruz. O günden sonra kaç yıl geçmişse yazdım başa.

 

 


Son kez

 

 

keyifli okumalar dilerim,

🤍

 

 

 

 

FİNAL

 

 

“HİÇ BİTMEZ BU MASAL”

 

 

 

 

"Umutların öldüğüne iyice inandığın bir anda insanlık, binbir yönden açan bir ışık-umut çiçeğiyle birden aydınlanıverir..."

 

 

-Yaşar Kemal

 

 

 

Kolpa, Hiç Bitmez Bu Masal

 

 

 

 

Beş Yıl Sonra, Afrika.

 

İnsanı ve gururu hayallerinin önüne koyan çocuklar, akıl ve yürek arasındaki ince ipte düğümlenir, kaybolurlardı.

Ve ben, artık kayıp değildim.

Tüm hayatım boyunca yaşadığım hayal dünyam artık saklandığım bir kafes değil, tamamen bana ait olan bir güzellikti. Büyürken insanlara gerçeklere sarılmalarını öğütlemekten hiç vazgeçmedim. Ta ki kader yolumu gerçek acıyla buluşturana dek. Ve çocukken tahmin ettiğimin tam aksine, gerçeklerin acısına alışılmıyordu. Acı, alışılacak bir şey değildi. Ders çıkarılacak bir sınavdı belki fakat bir zorunluluk değildi.

Bugüne dek yaşadığım her acıdan bir ders çıkarmaya çalıştım. Çünkü kaderime yazılmışsa bir şey, tıpkı insanın bu dünyaya gelişi gibi onun da bir amacı olmalıydı. Ve artık otuz altı yaşındaki Yansı Karaca bu hayatta yapmak istediklerini kendi önceliği belirlemişti.

Önümde duran masaya ilaç kutularını dizerken bir yandan yanımdan ayrılmayan çocuğa gülümsedim. Afrika’ya geldiğimden bu yana yanımdan ayrılmamış, tatlı gülümsemesi ile içimi ısıtmıştı.

Bir zamanlar ismini sevmeyen, ne yapacağını bilmeyen genç Yansı bugün yılın üç ayında dünya ülkelerini gönüllü olarak gezen ve insanlara yardım edebilmek için koşuşturan bir doktora dönüşmüştü.

Geçmişimdem pişman değildim. Ve artık biliyordum, kader gayrete aşıktı. Ve yaşadığımız bütün sınavlar biz ondan ders çıkarmadıkça bizi sınıfta bırakmaya devam edecekti.

“Gel bakalım.” dedim İngilizce bir şekilde yanımdaki minik kıza. Aşısını hazırlayıp iğnesini yaptıktan sonra saçından öptüm. Diğer çocuklarla beraber oynamaya gittiğinde diğer gönüllü doktorlarla beraber eşyaları toplamaya koyulduk. Bugün buradaki son günümüzdü. Son bir aydır Afrika’nın pek çok köyüne gitmiş, elimizden geleni yapmış ve çeşitli eğitimler vermiştik. Artık eve dönme vaktiydi.

“Bir sonraki sefere Meksika’nın favelalarına gideceğimizi biliyor muydunuz?” dedi Alman bir doktor arkadaşım. Farklı ülkelerden gelen doktor grubuyduk. Ona gülümseyerek cevap verdikten hemen sonra telefonuma döndüm.

Uyuz: Yolunuzu gözlemekten gözümüz bozuldu doktor hanım.

Gülümsedim.

Siz: Yarın sabaha yanınızdayım.

Kocama, buradaki çocuklarla çekindiğimiz video ve fotoğrafları yolladıktan sonra çantamı sırtlandım. “Haydi! Gitme vakti!” diyen araç şöförüne baktık ve minik servise bindim. Arkamızdan bize el sallayan kalabalığa el sallayarak evin yolunu tuttuk. En sonunda kulaklıklarımı taktım, bir şarkı açtım.

Beş yıl olmuştu.

Hikayemi başlatan operasyonun bittiği günden bu yana beş yıl geçmişti. Ve hiçbirimiz, aynı değildik. Hayat bize ağır sınavlar yapmıştı. Fakat kazananı bizdik. Çünkü kenetlediğimiz eller kana bulanmış olsa da hiç ayrılmamıştı. Eksiğimiz yoktu, aksine, artık epey kalabalık bir aileydik…

 

 

 

 

🖤🖤🖤

 

 

Beş Yıl Önce, İstanbul.

 

“AYLİN!” diye bütün gücüyle kalkmaya çalıştığı betondan bağırıyordu Ethem. Atlas onu kaldırmaya çalışsa da kötü bir haldeydi. Dumanların ve sisin ardında duran silik bedenlere korku ve endişe içinde bakıyordu Atlas ve Ethem. Aybüke, gözlerinde yaşlarla elindeki telsizi bir yana atarken donuk bakışlarla Aylin’i göğsüne bastırıyordu.

Siren sesleri uzakta da olsa seçilebilir hale gelmişti. “Aylin…Uyan.” diye fısıldıyordu Aybüke. “Yalvarırım uyan.” Kalbinin acıdan kırılması, yüreğinin burkulması gerekiyordu. Duygular altında ezilmesi, hüngür hüngür ağlaması… Hiçbiri yoktu. Göğüs kafesi o kadar boştu ki o boşluk hapsetmişti nefesini. İnanamıyordu.

İnanmak da istemiyordu.

Olduğu yerde istemsizce, kucağındaki kadın ile hafifçe salınırken artık siren sesleri çok yakındaydı. Ethem, yerde tökezleye tökezleye binanın kalıntılarını aşmış, efulisine ulaşmıştı.

“Aylin? Aylin’im? Efulim hadi kalk, hadi.” Gözlerindeki yaşları tozlu elleriyle sildi. İnanmayı reddetti. Aybüke’nin sarıp sarmaladığı kadının alnını alnına yasladı.

“Atacak şimdi kalbin, hissediyorum güzelim. Değil mi? Hadi, aç güzel gözlerini.”

Aybüke yalnızca boşluğa bakabiliyordu. Donmuş kalmışken gözlerinden düşen yaşlar toza toprağa karıştı. Paramedikler enkazın üstünden hızla yaklaşırken Ethem burnunu sevdiği kadının burnuna sürttü.

“Güzel kokulum, uyan hadi. Aç gözünü.”

Paramedikler yerdeki kadının nabzına baktıklarında bakışmışlardı lakin hastayı sessizce ambulansa taşımaktan başka bir şey yapmadılar. Şayet Aybüke ellerindeki kan ile öylece kalakalmış, diğer bir yanda ise Ethem ellerindeki kanı izlemeye başlamıştı. Atlas ise acısını bir yana atmak zorundaydı şayet buradaki kontrol ona kalmıştı. Ethem ve Aybüke anın şoku ile kalakalmışken Aylin’in ambulansa taşınmasına yardım ediyordu. Bir yandan Ethem ayaklanmış, onlara doğru gelmeye çalışıyordu.

“Nabız döndü mü?” diye sordu Atlas sessizce. Cevabı ise sessiz bir hayırdan ibaret olmuştu. Kalp masajına devam eden hemşire durmak üzereyken, “Durma!” dedi Ethem. “Durmasanıza niye durdunuz? Atacak şimdi kalbi! Atacak, durmasana!”

“Beyefendi-“

“Durma! Durma, atacak kalbi. Biliyorum ben.” Ethem kendini kaybederken kolundan Atlas tutmuş, ona destek vermişti. Aylin’in sedyeden sarkan kanlı elinden tuttu, sarıldı.

“Hadi kalk, Efulim. Yapma, Allah rızası için yapma!”

Alnını alnına yaslamış, dizlerinin üstüne çökmüştü. Müstakbel karısının kanlı dudaklarından öptü, elini kızlarının üstüne koydu. Aylin’i de kızı da giderse…Dayanamazdı. Fakat efulisine verdiği bir söz vardı:

“Benim için ölme, Ethem. Benim için yaşa.” demişti Aylin’i. Ya giderse…Tutabilecek miydi bu sözü?

Atlas, yüreğine saplandığını hissettiği görünmez bir hançerin acısıyla kıvranırken Ethem yaşarken ölmüştü. Ayaklandı, dizlerini sedyeye yaslayarak kalp masajına başladı: “Bir, iki, üç…” Nefesi her sayıyla ağzından bir yük gibi kaçarken etraftaki bütün sesler kesilmişti.

“Durun, beyefendi. Hastayı kaybe-“

“Bir, iki, üç!” diye bağırmaya devam ederek etraftaki herkesi susturdu. Saniyeler dakikalara dönüştü. Umut, zehirli bir zambak çiçeği gibi solmak üzereyken yeniden filizlendi.

Hayat mucizelerden ibaretti.

Monitörden yükselen tiz bir ses kaderlerinin çizgisini yeniden yazdı. Paramedikler hayatlarının şokunu yaşarken karanlığın ortasında söndüğü sanılan bir kibrit alevi yeniden yandı.

“Nabız döndü!..”


 

 

 

⚔️⚔️

 

 

Elmas Operasyonundan İki Yıl Sonra, İstanbul.

 

“Allah’ım sen bana İstanbul trafiğini sağ salim atlatma gücü ver! Amin!” dedim direksiyonu sıkı sıkı kavrarken. Yetişmem gereken bir yer ve kontrol etmem gereken bir inşaat vardı. Araba milim milim ilerlemeye devam ederken müziğin sesini fulledim. Kavuran güneşe, çalan kornalara ve daralan ruhuma inat baharın havasını içime çektim. Penceremi açtım.

“Abla! Su ister misin abla!” diyen çocuk yaşta satıcı yanıma geldiğinde gözlüklerimi çıkardım. Kavruk teni ve ellerindeki sularla emeğin vücut bulmuş hali gibiydi.

“İsterim tabii, ver bakalım bir tane.” dedim. Çantamdan çıkardığım beş yüz lirayı ona uzattım. Yüzünde oluşan gülümsemeye aynı şekilde karşılık verip ilerlemeye devam ettim. İnsanlara maddi olarak da istediğim gibi yardım edebilecek özgürlüğe ulaşmak en büyük motivasyonlarımdan biriydi. Ve yine, yaşadıklarımızın yarasına yıldızlar çizmemizi sağlayacak, ruhlarımızı onaracak o inşaata gidiyordum. Ağır yaralar almış, aylar sonra toparlanabilmiştik. Unuttuklarımız ve vazgeçtiklerimizle çizdiğimiz yolun sonu aydınlığa açılmıştı. Her birimiz yüreğimizde ve gözlerimizde sönen ışıklara inat birer kibrit yakmıştık. Hem bizim yolumuzu aydınlatsın, hem de başkalarına ışık olsun diye…

Tanıdık mahalleye girmemle arabamı inşaata az uzaklıkta bir yere park ettim. Artık neredeyse tamamdı her şey. Binanın son hazırlıkları yapılıyordu. Bugün, odaları boyamak için duvar kağıdı ve boya alışverişine çıkacaktık.

“Kolay gelsin ustam! Elinize sağlık.”

“Hoş geldiniz, doktor hanım! Hoş geldiniz.”

Baş selamı vererek binaya girdim, odaları dolaştım. Tam istediğimiz gibiydi her şey. Karanlık geçen hayatlarımıza inat kocaman pencerelerle donatılmıştı çoğu alan. Her an güzel ışık alacak, sıcak olacaktı.

Buraya her birimiz çok önem vermiş, her detayı ile ilgilenmiştik fakat en çok özeni ve dikkati gösteren kuşkusuz Gece olmuştu. Her bir detayla özel olarak ilgilenmiş, her şeyi düşünmüştü. Kızlarla burada buluşmak üzere sözleşmiştik. Beraber renkleri, bazı mobilyaları ve bazı şeyleri tamamlamak için alışverişe çıkacaktık. Eskiden olsa işlerimizden vakit ayıramaz, tek giderdik. Fakat hayat denilen bu mucizevi sınav bize dersini ağır bir şekilde öğretmişti. Artık hepimizin yaşamak için vakti vardı.

“Kolay gelsin!” diyen başka bir kadını duymamla arkamı döndüm. Üst kata çıkmasını bekledim. “Biz geldik!” dedi Gece. Elini tutan minik çocuğa gülümsedim.

“Merhaba, Uzay!” Ateş’in yeğeniydi. Müstakbel yengesi ile vakit geçirmeyi pek seviyordu kendisi. Yine onunla gelmek istemiş olmalıydı. Ve Gece, onu vefat eden kardeşi gibi görüyordu. Hayır demesi imkansız gibi bir şeydi.

Evet, Güneş Yaman vefat etmişti. Operasyondan kısa bir süre sonra Güneş yeniden İstanbul’a getirilmiş, acil tedavi altına alınmıştı. Fakat Yusuf Alastan onun kanını değil, hayatını sömürmüştü. Çok yorgun ve çok bitkindi… Gece, bir abla olarak gerçeği reddediyordu. Lakin bir cerrah olarak her şeyin gayet farkındaydı… Gidene dek başından bir gün olsun ayrılmamıştı Gece. Güneş’in son sözü ise; “Hiçbir yere ait olmadım, Gece. Ait olmadığım bir yere veda etmek değil de…Senin gibi bir abla ile bu kadar geç karşılaşmak beni çok üzdü. Hep ablam olmanı isterdim.”

Gece’yi toparlamamız zor olmuştu. Biz, her birimiz, son iki sene boyunca bir bataklıkta yaşama tutunmaya çalışmıştık.

Ölmek isteyenimiz olmuştu.

Ve biz bu geçen iki yılda ayrılığı ve acıyı derin bir şekilde tattık. Ölümü gördük, hatırladık; yaşama tutunmayı seçtik.

Bir şekilde yaşadık.

“Uzay’ı okuldan aldım, ve ona bir pizza sözümüz var artık.” dedi Gece minnak eli sıkı sıkı tutmaya devam ederken. Yanlış değilsem Uzay ikinci sınıfa gidiyor olmalıydı.

“Gideceğimiz yerde harika bir pizzacı var desem?!” dedim heyecanla.

“Yess be!” diye zıplayan Uzay’a güldük.

“Aybüke’ler nerede?” diye sordum Gece’ye. “Gelirler şimdi.” cevabını duymamla onların gelmesi bir olmuştu. Fakat onlar geldiğinde çıkan onlar değildi, merdivenlerden inenler biz olmuştuk. Çünkü Aylin de gelmişti. Mucizemiz… Aylin son iki yıldır tekerlekli sandalye ile yaşamak zorunda kalmıştı. O patlamadan sağ kurtulmuş fakat hem bebeğini hem de bacaklarını kaybetmişti.

Bir zamanlar ölmek isteyen Aylin’di.

Hayatını sahalarda koşuşturmaya adamış çok yetenekli bir ajanın yürüme yeteneğini kaybetmesi intihar etmek istemesine neden olmuştu. Ve bebeği… Küçücük bir mezara gömmüştü bütün acısını. Biz iki çocuk kaybetmiştik bu geçen iki yılda. Ve acıları dün gibi tazeydi. Unutulmamışlardı, unutulmayacaklardı.

Aylin’i hayatta tutan en büyük motivasyon Ethem’den başkası değildi. Ethem hem kızını hem de müstakbel karısını kaybetmenin eşiğine gelmiş, darmaduman olmuş bir adamdı. Yıkılabilir, vazgeçebilirdi fakat o dağ gibi dimdik durmuştu Aylin’in yanında. Aylin yıkılmış, Ethem tekrar tekrar toparlamıştı. Şayet vazgeçseydi…Biterdi.

Ve Aylin günler geçtikçe kendine gelmeye başlamıştı. Terapi olumlu sonuçlarını ancak gösterse de Aylin’in hayata karşı olan inancını geri kazandırmaya başlamıştı. Ve Gece ile Amerika’daki bir hocamızla iletişim kurmuştuk. Artık Aylin’in düğünü için hazırladığımız bir sürpizimiz vardı… Eğer fizik tedavi olumlu sonuç verirse özel yöntemler ve ilaçlarla beraber Aylin bacaklarını geri kazanabilirdi. Hocamızın söylediğine göre her şeyin bittiği o noktaya ulaşmamıştı yarası. Umut vardı.

“Hoş geldiniz!” dedim neşeyle. Önce Aylin’e, sonra da Aybüke’ye sıkı sıkı sarıldım.

“Uzay! Naber len?” dedi Aylin Uzay’ı kucağına alırken. Bu inşaat, hepimizin yaralarını saracaktı fakat Aylin ve Gece için temiz bir sayfa demekti.

“İyim!” diye cevapladı Uzay.

“Haydi, gidelim.” dedim ve arabaya doğru ilerledik. Aylin’in tekerlekli sandalyesini katlayıp bagaja koyarken Gece ve Aybüke de onun oturmasına yardım ediyorlardı.

Sürücü koltuğuna geçtiğimde telefonumu arabaya bağladım, Kolpa’dan “Hiç Bitmez Bu Masal” şarkısını açtım. Ettiğimiz umutları ve hayatımızda karanlığa inat yeşeren çiçekleri anımsatıyordu şarkı.

Uzay’la birlikte bağıra bağıra şarkı söyleyerek yolu tamamladık. Mağazanın önce boya kısmına geçtik. Renk paletlerinden oluşan skalaya baktık:

“N’olur renk renk yapalım! Bu pembe çok güzel değil mi?”

“Şu bebe sarısı da güzelmiş.”

Onlarca renk ve duvar kağıdından sonra mobilya kısmına geçmiş, ofis eşyalarını ve koltuk takımlarını satın almıştık. Yataklar marangoza sipariş edilmişti. Bazalar için bir mobilyacıya daha uğradıktan sonra dekorasyon bölümünde kendimizi bulmuştuk.

Yastıklar, lambalar, dekorasyon eşyaları ve peri ışıkları… Gün sonunda ellerimizde onlarca poşetle eve dönerken kalbimde duru bir heyecandan başka bir şeye yer yoktu.

 

 

 

🤍🤍🤍

 

“ALLAH AŞKINA ALNIMDA DUVAR MI YAZIYOR!? Bu duvar kağıdı niye duvara değil de bana yapışık lan!” diye bağırıyordu içeriden Ali. Çağatay ve o girişin duvar kağıdı ile cebelleşirken her iki kişi bir odayı almıştı. Ellerimizde boyalar, üstümüzde renk cümbüşüne bulanmış kıyafet ya da önlüklerle odaları renk renk boyuyorduk. Ben de Oğuz’la beraber yatak odalarından birini almış, yeşilin en beğendiğim tonuna boyuyorduk. Peki sanatçı kişiliğim durur mu? Kocamın gözlerini duvarlara yansıtmak için sarı boyayla aralara ton geçişleri yapıyordum. Oğuz yeşilleri boyuyordu, ben sanatsal kısmını hallediyordum. Çok az kahve, biraz sarı ışıklar ve işte… Duvarlarda bir orman vardı.

“Uyuz.” dedim sessizce.

“Fındık’ım?” dedi bir yandan prizin kenarlarını dikkatle boyarken.

“Sence sevecekler mi burayı? İstediğimiz kadar güzel bir yuva olacak mı burası?” diye sordum duvarlara bakınırken. Oğuz’un bakışları bana döndü, yavaşça ayaklandı. Yanıma geldiğinde boynuma derin, aşk doku bir öpücük kondurdu:

“Burası…” dedi, “Umut dolu bir yuva olacak, güzelim. Hayal ettiğimizden de güzel olacak.”

Gülümsedim. Etrafta koşuşturan minik insancıklar hayal ettim. Ellerimi Oğuz’un kollarına, başımı göğsüne yaslayıp aşık olduğum kalbinin ritmine kulak verdim.

“Bir gün…” dedi kısa süren sessizliğin ardından. “Çocuklarımızın odasının duvarlarını da heyecanla boyadığını görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”

“Çocuklarımız?” dedim gülerek. “Kaç çocuk mesela?”

“Beş.”

“Oha!” diye yükseldim aniden. Sayıyı idrak ettiğimde devam ettim, “Hayatım, seni beşte durduran neydi? İlk on biri dizelim biz.”

“Ağzından bal damlıyor.”

“Hıhı, aynen. Delibaldır ama o, dikkat et.”

Gülüşü dikkatimi dağıtırken yanaklarım artık yeşile boyanmıştı. Ben de ellerimi yanaklarına bastırdım. Birbimizden kaçıp dururken kahkahalarımız kurumamış duvarlarda yankılandı.

“Seni seviyorum.” dedim dudaklarına doğru. “Geç kalmış olsak da yazılmaya başladı hikâyemiz.”

Verdiğimiz savaşın ödülüydü mutluluk. Hak etmiştik, sonuna kadar…

“Yemek!” diye bağırdı Aybüke içeriden. Herkes elleri kolları boyaya bulanmış bir şekilde çıktı odalardan.

“Valla açlıktan Van Gogh’a dönecektim ha.” dedi Çağatay yer sofrasına çökerken.

“Ne alaka lan?” diye sordu Ali, ben ise güldüm.

“Şakan bile kültürlü, Çağatay.” dedim şakasına ithafen.

“E yani tabii, bizde de var bir şeyler yenge işte…” dedi dürümü ağzına tıkarken.

“Ben hâlâ anlamadım.” diyen Ali’ye döndüm:

“Van Gogh hayatı boyunca neredeyse hiç eser satamadığı için yoksul bir adammış. Eline geçen bütün parayı boyaya verdiği için açlıktan boya yediği söyleniyor. Buna atıf yaptı Çağatay.” diye açıkladım.

“Ya yenge bırak, ne anlar bu kas yığını sanattan!”

“Lan git, internette şans eseri karşısına çıkmış bilgiyi bana satıyor pezo.”

“Kültürümü kıskanma, git biraz oku oku!”

Onların kavgası bir yana, göz ucuyla etrafıma bakındım. Dağınıklığın ortasında yere çökmüş, tıkınıyorduk. Aylin, başını Ethem’in göğsüne yaslamış yarı uzanıyordu. Ateş, başını Gece’nin kucağına yaslamış dinleniyordu. Aybüke, Atlas’ın kolları arasına uzanmıştı. Ben de sevdiğimin kolları arasında ailemize bakıyordum.

Hikayemin başlangıcında alıştım artık diye avunduğum yalnızlığımdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Artık kocaman bir aileydik, ve her birimiz bunu geçmişimizden gelen yalnızlıktan öğrenip de kurmuştuk. Biz, ailesini sonradan bulan insanlardık. Ve ailesini bulamayan çocuklara yardım edebilmek için gece gündüz çalıştık. Bir duvar yığınını sıcacık bir yuvaya çevirdik…

 

 

 

 

♥️♥️♥️

 

 

Elmas Operasyonundan Üç Yıl Sonra

 

“Heyecandan bayılmazsam iyi.” diye konuşup durdum Oğuz ile. Müzik sesi kalabalığın sesini bastırırken etrafı izledim. Pek çok diplomat, ajan ve kıdemli asker bu düğüne katılım göstermişti. İki aile de kendi çevresinde nüfusluydu ve gelinle damadın mesleği gereği de gelen bir kalabalık vardı.

Ethem ve Aylin’in düğünündeydik.

Kaç kere ertelendiğini sayamadığım bu düğün en sonunda ,hayırlısıyla, gerçekleşiyordu. Düğün başlamak üzereydi. Aileler gelenleri karşılarken biz de kendi masamıza geçmiş, bekliyorduk.

“Aşkım, şu sarmayı uzatır mısın?” diyordu Atlas tıkınırken. Aybüke, masalara konmuş aperatif tabaktaki sarmaları müstakbel eşine uzatırken Oğuz durmamıştı:

“Beni de ye, dana.”

“Sıraya geç, bebeğim.” dedi Atlas sarmaları tıkınırken. Bir tanesini de zorla da olsa Aybüke’ye yedirmişti.

“Höst.”

“Aybüke’m bundan da ye.”

“Atlas.” dedi Aybüke, “Doydum be adam.” diye fısıldayarak konuştu.

“Hiçbir şey yemedin. O zaman en başından yemek teklifimi kabul etseydin. İşten çıkıp buraya geldik. Hadi, ye.”

Onlar kendi dünyalarında iken bakışlarım öbür yanımızda oturan Gece’yi buldu. Organizasyonun yemek kısmı ile ilgilenmek üzere Ateş gönüllü olmuştu. Şimdi de bir garsonla konuşuyordu. Gece’nin gözleri ondaydı. Masaya doğru yaklaştığında Gece’nin elinden nazikçe öptü:

“Geç kaldım, kusura bakma güzelim.” diye fısıldadı.

Gülümsedi Gece. Elleri sevdiği adamın avucunun içindeyken yanağından öptü. “Kalmadın.”

Grubun teklilerinden Hakan ise masanın diğer ucunda oturuyor, sükunetle etrafa bakınıyordu. Ciddi bakışları ve düz dudakları göreni korkutuyordu. Yanı başında canla başla taş kağıt makas oynayan Ali ve Çağatay vardı.

“Hile yapmasana lan, it!”

“Ağlayacaksan oynamayalım.”

“Lan, siz ne yapıyorsunuz ikiz dingiller?” diye sordu Atlas.

“Ali’ciğimin bahtını açıyorum.” diye sırıttı Çağatay.

“Kaybeden pistin ortasına geçip kolbastı oynayacak.” diye açıkladı Ali. “Bu malı pistte zıplatmayanı seksinler.”

“Lan! Salak salak işler yapmayın. Bizi rezil etmeyin, akşam sizi eve ben bırakacağım. Bırakıp giderim burada sizi.” diye konuştu Hakan.

Gözlerim, çiçeklerle süslenmiş ve ışık yansıtılmış kapıya döndüğünde koşar adım gelen Haziran’ı gördüm. O bizim masamıza geldiğinde bütün asaleti ile çıkan Ethem’i görmemiz bir olmuştu. Salonda alkış kıyamet koparken Ethem’in tek başına yürümesi dikkatimizi çekmişti.

“Aylin nerede?”

“Aylin babasıyla yürüyecek. Bir sürpizi varmış.” diye açıkladı hemen Haziran. Ethem’i alkışlamaya devam ederken nikah masasının yanına geçip beklemeye başladı. Smokini endamına endam katmıştı.

Ve müzik değiştiğinde kapılar Aylin ve babası için yeniden açıldı. Siyah askeri kıyafetleri, silah kuşanmış hali olmadan görmenin heyecanı başkaydı. Tekerlekli sandalyesinde oturuyor, babasının elini tutuyordu. Konuklarla beraber uzun bir koridor yapmış, bekliyorduk. Aylin, Ethem’e bakarak gülümsediğinde babasına döndü.

Hayat mucizesini bir kere daha gösterdi.

Babasının kolundan destek alarak ayaklandı. Sendeledi, tutundu. En sonunda iki ayağının da üstünde durdu. Nefes almıyorduk.

“Aylin!”

Işık onu aydınlatırken gelinliğine ve metrelerce uzanan duvağına işlenmiş incileri parlattı. Ellerim dudaklarımda, yaşlar yanaklarımdaydı. Artık alkışlamıyor, sadece ağlıyordum.

Salonda kopan alkış tufanı eşliğinde, askerlerin kılıçlarını kaldırarak oluşturduğu koridorda yavaş yavaş yürüdü Aylin. Çok yavaştı fakat bu an her şeye bedeldi. Bizim gruptan ağlamayan bir iki kişi vardı, onların da gülümsemekten otuz iki dişi görünüyordu. Nikahın kıyılacağı masaya ulaştığında Ethem’in ellerine sıkı sıkı tutundu Aylin. Yakın bir masada olduğumuz için net görebiliyordum: Ethem ağlıyordu. Burun direğini tutumuş, başını yana çevirmişti.

“Efulim.” diye fısıldadı, alnından öptü aşık olduğu kadını.

Umut insanı hayata bağlayan bir şeydi. Mucizevi… Ölmek isteyen bu kadını hayata bağlamıştı. Ethem’e döndüğümde elleri burnunun direğinde ağladığını gördüm. Aylin’in neden Ethem’le çıkmadığını biliyorduk artık. Artık kocası olan yol arkadaşına verebileceği en büyük hediyeyi vermişti.

Aylin ve Ethem, birbirleri için yaşadı.

Ve kimse bilmese de hayat kısa bir süre sonra onlara başka bir mucize daha hediye edecekti: Minik kızları Asena. Asena Alaz…

 

 

 

 

🖤🖤🖤

 

 

“Oğuz…” Şaşkınlıktan ve heyecandan ötürü midem kasılsa da etrafta dolanmaya devam ettim. Mobilyalar gelmiş, perdeler dahi takılmıştı.

İnşaat bitmişti.

Önce masada, sonra koltukların kolçaklarında ellerimi gezdirdim. Oyun alanına girdim, oradan yatak odalarına geçtim. Hayal ettiğimizden daha güzel olmuştu.

Benimle beraber duran adama döndürdüm bakışlarımı. “Çok güzel oldu.”

“Hayal ettiğimizden bile güzel.”

“Hemen izinleri, evrak işlerini halletmek gerek!” derken etrafımda döndüm. Akşam saatiydi. Oğuz ile gelip son dokunuşları yapmıştık. Artık her şey hazırdı. Yalnızca bu yuvayı sahiplenecek minikler eksikti.

Telefonum çaldığında hızlıca cevapladım:

“Sen niye arıyorsun beni bu saatte!” dedim görüntüdeki kadına.

“Meraktan çatladım. Son gelen eşyaları gösterin Allah için!” dedi Aylin telefondan. Balayı için Bali’delerdi.

“Yenge, Allah rızası için göster. Beş kelimesinin altısı yuva.” diye hayıflanan Ethem’i duydum arka plandan.

“Sen bi sussana.” dedi Aylin hafif bir silke çakarken. “Haydi, göster!”

“Tamam, bak şimdi.” Odaları teker teker gezdirdim. Sonra görüntülü konuşmaya Gece, Aybüke ve Haziran’ı da ekledim. Aybüke ve Haziran hukuki süreçlerin hepsini halledeceklerdi. Yüreğimizdeki bütün acıları sarmamız için gereken bu yer az bir süre sonra gerçek olacaktı.

“İş için kimlerle görüşmemiz gerekiyor hâlâ aşırı kararsızım.” dedim koltuğa otururken. Yanıma oturan adamın kucağına başımı yasladım. Telefonu kapatıp bir yana savurdum.

“Hallederiz.” dedi müptelası olduğum bey. Elleri saç diplerimde gezdikçe mayışıyordum.

“Uyuz.”

“Fındık.”

“Kötü şeyler bitti değil mi gerçekten? Hepsi geçti…”

“Bitti.” dedi burnumdan öperken, “Bütün gölgeler aydınlandı. Artık sadece mutluluk vakti.”

Huzura ulaşmak bir lütuftu. Birkaç sene evvel her gün karanlıkla geçen hayatlar bizlere kötü bir anı olarak kalmıştı. Herkes görevine devam ediyordu. Fakat Oğuz eskisi kadar yara almıyordu. Çok uzun süren ayrılıklar yaşamıyorduk. Her günümüz korkunun esaretinde geçmiyordu. Yaşadıklarımız, düne kıyasla bugün geçici bir gece gibiydi. Güneş her daim yeniden aydınlanıyordu.

Korku hep vardı, fakat biz yolun başında en büyük acılarla dövmüştük kalplerimizi. Güçlenmiştik.

“Seninle evlenmek için sabırsızlanıyorum.” diye fısıldadım.

“O konuyu açmışken, biz artık düğünü yapsak mı ya?”

Kıkırdadım, “Zaten evliyiz. Acelen ne?”

“Çocuk. Çocuklarımız.”

“Çocuklarımız?!”

“Yavrularımız, evlatlarımız… Anamlar evlendiğimizi bilse beklemeyeceğim ama kalplerine inebilir. En hızlısından bir düğün şart.”

“Daha kaç kere evleneceğiz bakalım.” diye güldüm.

“Seninle bin kere olsa bin kere yeniden evlenirim.” dedi Oğuz. Baharı yaşattığı gözlerine uzun bir süre baktım. Dudakları dudaklarıma değdiğinde felaktim oluyor, kalbim yolunu şaşırıyordu.

Ayaklandım, Oğuz koltukta otururken artık her şeyin tamamlandığı yuvada dolaşmaya başladım. En alt kattan mutfağa, oradan salonlara, oradan üst kata… Biz, sonradan bulduğumuz ailemizle yüreğimizde yıkık dökük harabelerden çıktık. Yüzümüzü her şeye rağmen aydınlığa döndük. Karanlığın içinde kaldık mı pes etmeden ışığa doğru koştuk.

Kazandık, kaybettik.

Unuttuk, vazgeçtik.

Yüreğimizde kanayan yaraların üstüne harabelerimizden bir yuva dikmeye karar verdik. Dün çocuktuk, bugün büyüdük. Ve artık evimizi aramıyorduk, başkalarına ev olmak istiyorduk.

Ben, Dilbeste Yansı, karanlıkta oturan biriyken aydınlığa doğru bir adım attım. Hayatımın pek çoğu yine sevdiğimi beklemekle geçecekti belki de. Elbet ben de herkes gibi o karanlığa bakakalacaktım bazı zamanlar. Ama artık elimden tutacak çok daha fazla insan vardı.

Işığa, umuda ve mutluluğa geç yaşımda tutundum; lakin onları ömrümün sonuna dek sıkı sıkı tutmaya ant içtim.

Şayet hayat pişman olmak için çok kısa.

Yola çıkma vakti geldi.

 

 

 

 

🤍🤍🤍

 

 

Elmas Operasyonundan On Yıl Sonra

 

 

 

 

AYBÜKE AKMAN

 

Kendimize yaktığımız kibritlerden inşa ettiğimiz köprülerin üstünde yürüyorum.

Gençken yaptığım kumdan kalede, etrafı hendeklerle çevrili bir kulede hapis değilim.

Yalnız değilim.

Ben, Başkan Aybüke Akman. Elmas operasyonunu on yıl önce tamamlayan ekip lideri ve Dış İşleri Bakanlığı Özel Operasyonlar Başkanı. Bugün, uğruna yemin ettiğim vatanın teşkilat başkan yardımcısı.

Ben MİT Başkan Yardımcısı Aybüke Akman. Kendi ellerimle inşa ettiğim geleceğimde artık yalnız değilim. Ellerim nasırlı, başım allak bullak. Kalbim, mutlu.

“Günaydın, Başkan’ım.” diyor koridordan geçenler. Topuklularımın üzerinde emin ve tok adımlar atarken gülümsüyorum. Belimin kadınsı hatlarını ustalıkla saran, esmer tenimi parlatan beyaz takımımın içinde arşive doğru ilerliyordum. Elimdeki dosyayı rafa kaldırmam gerekliydi.

“Aybüke Başkan’ım, günaydın.”

“Günaydın, Aziz Bey. Arşive girecektim.”

“Tabii, buyrun buyrun. Kolay gelsin efendim.”

“Teşekkür ederim, size de.”

Gülümseyerek selam verdikten sonra binlerce dosyayı içerisinde bulunduran arşivin en tanıdık rafına doğru ilerledim. Yan yana duran mavi kapaklı dosyaları ellerimle araladım. Elimdeki dosyayı araya sıkıştırdım.

Elmas Operasyonu, Anka Timi

İçerisinde güncellenmesi gereken tek tük raporları da halletmiştim. Artık rafa kalkmaya hazırdı geçmişimiz. Çalan telefonum sessizliği böldü.

“Efendim?” dedim isme bakmadan.

“Aybüke! Neredesin?”

Duyduğum kişinin sesiyle telefon ekranındaki saate baktım. On dakika içerisinde çıkmam gerekiyordu.

“Şimdi çıkıyorum, Yansı.”

“Geç kalmayın sakın! Bizi bekliyorlar!”

“Asla.” dedim gülümseyerek. Telefonu kapattıktan hemen sonra bir başka isme tıkladım. Beş saniye sonra telefon açılmıştı. Konuşacağım sırada duyduğum çığlık sesiyle irkildim. Bir süre boyunca bu çığlıkları ve Atlas’ın sesini dinledim.

“Babam telefonun mikrofonunu yemeyecektik ama!” diye bağıran kocamın sesi arka planda yankılandı.

“Anneciğim, telefonu babana verir misin bir tanem?” diye sordum gülümserken.

“Aybüke’m.” dedi Atlas kısa bir süre sonra.

“Beş dakikaya otoparka iniyorum.”

“Tamam hayatı- Babam onu bırak! Hayır, sokma ağzına!”

Kahkaham arşivde yankılanırken bana rafların arasından gülümseyerek bakan bir asistana elimle işaret yaptım, “Kusura bakma.”

O da bana gülümsedikten sonra arşivden çıktım. Bebeğimin sesi ve gülüşü kulaklarımda yankı bulmaya devam ederken otoparka doğru ilerledim.

“Atlas, çantasını unutmayın sakın.”

“Tamam, Anka’m.”

“En sevdiği battaniyeyi de unutma, belki uyursa onsuz huzursuzlanır.”

“Tamam, hayatım.”

Otoparkın asansörüne bindiğimde hâlâ konuşuyorduk:

“Dün akşam hazırladığımız yemek kapları?”

“Aldım.”

“Çocukların hediyeleri?”

“Burada.”

Asansör kapıları açıldı, arabamın yanında gördüğüm adamla beraber gülümsedim. Telefonu yavaşça kulağımdan indirdim ve bu sefer yüzüne söyledim:

“Atike’nin doğum günü hediyesi?”

“O da burada, sevgilim.” derken gülümsedi. Ellerini yanaklarıma yasladı. Yanaklarımdan, burnumdan ve alnımdan öptü.

“Bebeğim?” diye sordum yeşil gözlerinde kaybolmadan hemen önce. O da gülümsedi, cevabı veren bizzat bebeğim olmuştu:

“Buba!”

“Bebeğim!” Arabanın arkasında oturan ve gülücükler saçan kızımın yanına koştum. Üç yaşında; gözlerini babasından, saçlarını ise benden almış kızıma sıkı sıkı sarıldım. Ne zaman bebeğim desem ondan bahsettiğimi anladığı için gülücüklerle tepki veriyordu. “Benim Hilal’im buradaymış!” Tombik yanaklarından öptüm. Onun yanına geçtikten sonra Atlas kapımızı kapattı. Sürücü koltuğuna geçtiğinde bebek koltuğunda oturan kızımı öpmeye devam ettim. Benim Teşkilat’ta birkaç işim vardı fakat babamız tatildi. Kızımıza bugün tek başına bakmıştı. Ve şimdi, gitmemiz gereken çok önemli bir yer vardı.

“Babası, en sevdiğimiz şarkıyı açar mısın?”

Duyduğu şarkıyla oynamaya başlayan kızıma uyum sağladım.

İşte kendi ellerimle yalnızlığa ittiğim kaleye giren, bana aile olan adamın en büyük hediyesi kızım olmuştu. Bu, bizim ailemizdi. Umut ve hüznün yaşlarıyla yıkadığımız, kalplerimizle kenetlendiğimiz ailemiz…

Ve karnımda, daha haberdar olmadığım bir diğer can…

Dikiz aynasından ömrümü adadığım yeşillere baktım. Vatanımın ormanlarını gözünde saklayan sevgilim… Ve aynı ormanları içimde yeşerten, kızımıza veren adam.

Genç bir kız olan Aybüke’nin hikâyesi Şanlıurfanın konaklarından birinde, karanlığın dibinde başlamış; İstanbul’un karanlığına bulaşmıştı. Yeri gelmişti aşkımı kalbimin en diplerine gömmüş, kendi yasımda boğulmuştum. Yeri geldiğinde, aşkımı yeniden bulduğumu sandığım o günlerde aylarca sevgimi sokak sokak aramış fakat bulamamıştım. Şimdi, yine el eleydik. Ve artık yalnızca aşkımız için değil, kızımız -kızlarımız- için ayakta duruyorduk. Sırt sırta, el ele, kalp kalbe…

“Seni seviyorum, Onur Atlas Akman.” dedim aynaya bakarken. Omzuna koyduğum elime uzandı, öptü.

“Sana aşığım, Zümrüdüanka’m.” dedi.

Unuttuk, vazgeçtik; hatırladık.

Şanlıurfa’dan yaşamak için kaçan bu kızın ve bir İngiliz oğlanın hikâyesinin sonu, aydınlıkla ve sabırla yazıldı.

 

 

 

 

🤍🤍🤍

 

 

 

 

AYLİN BAYER ALAZ

 

Bacaklarını kullanamayacaksın dediklerinde yaşadığımı sanıyorlardı. Oysa o an, yeniden ölmüştüm. Hastane odasında günler sonra gözlerimi açtığım anı hatırlıyorum. Çok değil, bir on dakika sonra, kendime geldiğimde ayaklarımı hissetmiyorum demiştim yanımda duran adama.

“Ethem, ayaklarımı hissetmiyorum?!”

İnanmak istemesem de gerçek bir iğne gibi saplanmıştı bedenime. Sinir krizinden sonra kaç sakinleştirici damarlarımda gezdi, hatırlamıyorum bile. Gerçeği kabul edemedim, ölmek istedim. Mesleğim hayatımdı. Ve sonra, karnımdaki cana tutunmak istedim. Onun da gittiğini söylediler. O an için, yaşamanın hiçbir anlamı kalmamıştı.

Ölmek istedim.

Hastanenin tüm katının çığlıklarımla yıkıldığını hatırlıyorum. Kalkıp gitmek istediğimde de yalnızca yataktan düşüyordum. Her şeyimi vererek ajan olmuştum ben. Yanı başımdan bir gün olsun ayrılmayan o adama kızarken nereseyde ses tellerim hasar alıyordu.

Benden vazgeçmemişti. Fakat ben gözlerimi açtığımda her şeyden vazgeçebilecek durumdaydım.

Ne yapmış olursam olayım ayrılmadı başımdan. Kovdum, ittim, bağırdım… Gitmedi. Kendime bir zarar vermeyeyim diye bir saniye bile kapatmadı gözlerini. Bencildim ama kendimde değildim. Yalnızca bir ay sonra, hâlâ hastanedeyken onun da evladını kaybettiğini hatırlayabildim.

Bu sefer onun için ağladım.

Tedavimden sonra bir tekerlekli sandalye ile ayrıldım hastaneden. Çok uzun bir süre teşkilata giremedim. Aybüke’ye bacaklarımın durumunu saklaması ve ajanlık yapamayacağıma dair rapor yazılmaması için adeta yalvardım.

Hayatımın bittiğini sandım.

Ta ki bacaklarım için bir umuda tutunana dek. Yapamazsın dediler, bitti dediler. Bitti dediği yerden, en başından emeklemeye başladım. Aylarca, hatta yıllarca fizik tedavi gördüm. Düğünümde sevdiğim adamın kollarına yürüyerek gittim.

Önce yaşamaz dediler, yaşadım.

Ajanlık yapamaz dediler, pes etmedim.

Yürüyemez dediler, koşmayı yeniden öğrendim.

“Ethem! Haydi, geç kalıyoruz!” diye bağırdım. Oyuncakları ve hediyeleri arabanın bagajına yerleştirmeye devam ederken müstakil evimizin basamaklarından inen kocama baktım. Elleri kolları hediyelerle doluydu.

“Geldim.”

“Onları bana ver, sen git A-“

“ANNEĞ! ANNEĞ!”

Bahçenin etrafında deli dana misali çığıran kızıma ve onu kovalayan Ali’ye ellerim belimdeyken baktım.

“AAA!” Öyle bir bağırıyordu ki hayat bize etrafı boş bu müstakil eve gelmekten başka çare bırakmamıştı. Kızımın istediği gibi bağırmasını, oynamasını istiyordum.

“Kudurt kudurt, dağdaki kurt duymadı seni Asena!” diye bağırdım. Öfleyip pufladım ama bu çığlıkları her gün duyabilmek için her şeyi yapardım.

Asena Alaz, bizim yedi yaşındaki kızımızdı. Hayatın bize mucizesi, bizim en değerlimizdi. Kendimi kaybettikten sonra beni dimdik ayağa tutan umudumdu. Vücudum ağır bir savaştan çıkmıştı. Yürümeye başladığım lakin fizik tedaviye devam ettiğim zamanlarda bir mucize gibi belirmişti rahmimde. Düşük riski vardı, dokuz ay boyunca riskli hiçbir şeye kalkışmamıştım. O yaşasın, ona bir şey olmasın diye.

Ali ve Çağatay kızımla oynamaya devam ederken onları yüzümde kocaman bir tebessümle izledim. “Asena! Gidiyoruz, haydi!” diye seslendim. Elindeki peluş ejderha ile babasının kollarına doğru koşmaya başladı. Kucağına zıpladı, gerçek anlamda bir ejderha gibi havalandı.

Baba kız sevdası nedir diye sorsalar göstereceğim çok iyi babalar olmuştu etrafımda. Ethem’in Asena’mıza olan aşkı bambaşkaydı.

Canımın canı derdi hep kızımıza.

Canımın canı, güzel Asena’m.

Arabaya geçtiğimizde Asena kendi koltuğuna oturmuş, Ali’yi ortaya atmıştı. Ben de ön koltukta, Ethem’in yanına geçmiştim.

“Ali, Sinem gelmiyor mu?” diye sordum dikiz aynasından ona bakarken. Bu geçtiğimiz yıllarda Ali de olgunlaşmış, nişanlısı olmuştu.

“Geliyor, Patron ama o bizimle orada buluşacakmış.”

“Yenge, aç bakayım oradan bir şahlanış marşı!” dedi Çağatay. Asena ise eliyle kurt işareti yaparak uludu.

Evet, uludu.

“Hayır, hamileyken bilmeden kılıç mı salladım, çok mu Kuruluş Osman izledim, yoksa çok mu Türklük atağı geçirdim anlamadım ama…” diye hayıflandım. Asena ismini tam anlamıyla yaşayan bir Türk kızıydı. Annesi de babası da ömrünü vatana adamış insanlardı. Ajan olduğumuzu tam bilmese de babasının bir asker, annesinin de askerlerle çalıştığını biliyordu.

“Ana kurt baba kurt, oldu sağa yavru kurt!” dedi Ethem dikiz aynasından kızına gülümserken.

“Hoyon, hoyon!” diye çığırdı bu sefer. R’leri söylemekte biraz sıkıntımız vardı. Daha birinci sınıfa bu sene başlayacaktı.

“Al sana hoyon.” dedim, Ethem ise kızına aktardığı Karadeniz genlerinden memnun olacaktı ki gülüyordu.

Arabayı dolduran horonla beraber çocuk koltuğunda yavaşça ellerini kaldırdı. Bedenini de hareket ettirmeye başladı. Aynı şekilde Çağatay da ona ayak uyduruyordu. Şimdi ikisi de ellerini kaldırmış, oturdukları yerden horonu adeta yaşıyorlardı.

Ethem arabayı sürmeye devam ederken gizlice arka tarafın videosunu çekmeye başladım. Asena videoya alınmaktan çok haz etmiyordu ama gizli gizli çekmekten vazgeçmeyecektim.

Ethem, tek eliyle direksiyonu kontrol etmeye devam ederken bir elimi tuttu. Elimin üstüne öpücükler kondururken kızımızın şen şakrak kahkahları arabayı doldurdu.

Mücadele ile geçen onca zamana inat ışığı bulduk, umuda sarıldık. Savaştık, durmadık. Unuttuk, vazgeçtik; hatırladık.

Aile olduk.

Yaşamayı öğrendik.


 

 

 

🤍🤍🤍

 

 

 

ATEŞ KARAL

 

 

Onun için kendimden bile vazgeçebilirdim.

O, bana dünyanın hâlâ yaşanabilir bir yer olduğunu hatırlatan kadındı. O, bana hâlâ aşk denen bir şeyin olduğunu kanıtlayan kadındı. O, canıma can, hayatıma orman olan kadındı. Bana eş olan, duvarlardan ibaret evimi yuva yapan, çocuklarıma anne olan kadındı.

Beni baba yapan biricik karımdı.

Magazinlerin sayfa sayfa güzelliğini anlattığı, onların deyimiyle ‘şarap gibi’ bir kadındı. Yıllara inat yaşlanmıyor, gittikçe daha güzel oluyordu.

“Buba.” dedi arkamdan bir ses. Döndüm, bakışlarımı yere doğru eğdim. Elimi göğsüme koydum, kalbimden vurulmuş gibi bir ifadeye büründüm.

“Aman Allah’ım!” dedim alnımı tutarken, “Bir saniye gözlerim kamaştı. Çok fenayım doktor çağırın.”

Ömrüme ömür katan gülücüklerin ardından baktı bana. Simsiyah saçları, pamuk gibi teni ve yemyeşil gözleriyle annesinin kopyasıydı. Hatta o kadar benziyorlardı ki Gece’m:

“Bazen hamile olan senmişsin de hamileyken beni çok izlemişsin gibi geliyor.” demişti.

Tütülü elbisesi, iki taraftan toplu kısa, bukleli saçlarına aşkla baktım. Tek dizimin üstüne çömeldim, “Prensesim.” dedim elimi uzatırken. Çizgi filmlerden öğrendiği gibi reverans yapmaya çalıştı. Minik elini elimin üstüne koyunca öptüm.

“Buba, abakabı.” dedi elindeki ayakkabıları gösterirken.

“Gel, babam. Giyelim abakabılarını.” Ona doğru yanaştım. Dizime oturttum. Annesiyle seçtiğimiz az topuklu, simli ayakkabıları ona giydirmeye başladım. Yine annesinin verdiği kırmızı kurdeleli tokaları iki at kuyruğuna da taktım. Dünyanın en tatlı kız çocuğu olabilirdi, benim için öyleydi de. Beş yaşına daha yeni basmıştı.

Dora Karal.

Hayatın bize sunduğu en güzel hediye.

“Benim güzelim.” dedim kokusunu içime çekerken. Kucağıma aldım, tütüsünü düzelttim. Aynanın önüne geçtikten sonra boynumu minik kollarıyla saran ve kıkırdayan prensesle oynadım.

Yıllardır duydukça heyecanlanmaktan sıkılmadığım tok topuklu seslerini duymamla gözlerim aynadan merdiveni buldu. Bütün asaleti ve zarifliği ile karşımda duruyordu.

Gece Karal ve kucağında iki yaşındaki oğlumuz Pars Karal. Annesinin koynunda uyuyan oğlumuzun gözleri bana çekmişti. Saçları yine siyah, teni pamuktu.

“Biz hazırız.” dedi müptelası olduğum sesiyle. Yanıma yanaştı, yanağımdan öptü. “Haydi, gidelim.”

Eski evime nazaran daha küçük lakin kocaman bahçeli bir eve taşınma kararı almıştık. Gece’mi belinden tuttum, kapıyı kilitledim. Çocuklarımızı arabaya bindiren karımı aşkla seyrettim. Üstümdeki gömleği düzelttim. Arabaya binmeden hemen önce yeniden saçlarından öptüm.

“Haydi Karal, haydi.” dedi saçlarından öpmeme karşılık.

“Nöbetlerin bitti mi? Karımı özledim.” dedim. Günlerdir hastanede gece nöbetine kalıyordu.

“Bitti.” dedi bana alttan bakarken.

“Nasıl, çocukları anneme mi bırakalım dedin? Bencede karıcığım.”

“Karal!” Güldü, “Kaşınma.”

“Kabul et, yattı biraz aklına.” Göz kırptım.

“Sus.” Gülüyordu. Arka tarafa, çocuklarımızın yanına geçtikten sonra arabayı çalıştırdım.

Bugün, bizim diğerlerine nazaran uğramamız gereken bir yer daha vardı…

 

 

 

🖤🖤🖤

 

 

 

GECE KARAL

 

 

Kara toprağa bakarak binlerce kez özür diledim. Onu bir kere daha tuttum sanarken yine ellerimden kayıp gitti.

Tutamadım.

Büyüdüm, onu yine de koruyamadım.

Bu savaşı atlatamayan kişi kardeşimdi.

Operasyon bittikten sonra yeniden Türkiye’ye dönmüş, İstihbarat korumasından çıkmıştı. Psikolog eşliğinde gerçekleri anlatmıştık fakat kaderin onun için daha farklı bir planı vardı.

Özgürleştikten çok kısa bir süre sonra hastaneye kaldırılmıştı. Vücudu o kadar yorulmuş ve hor kullanılmıştı ki pek çok organı dayanamaz hale gelmişti. Doğuştan gelen kalp hastalığı da yeniden bir sorun olmuştu.

Bir abla olarak her daim gerçekleri reddettim.

Fakat bir cerrah olarak her şeyin farkındaydım.

Güneş’in günden güne eriyişini izlerken uçurumdan aşağı bakıyordum. Elimden gelseydi ah etmeden onun için yeniden savaşır, gerekirse kendimden bile vazgeçerdim. Ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Günden güne battı güneş. Gece yok olsun, güneş hiç batmasın istedim.

Öldüğü gün, gece çöktü.

Kadere ilk o an ah ettim. Keşke dedim, keşke biraz daha vaktim olsaydı onunla. Ben, kardeşimin üstüne toprak attım. O öldü, ben onunla yaşarken öldüm. İlk defa değil, yeniden.

Yansı ve Ateş’in beni iki kolumdan tuttuğunu, dik tutmaya çalıştığını anımsıyorum. Bir süre sonra sabahları yeniden yüzüme profesyonel maskemi takabilir hale gelmiştim. Fakat çok uzun bir süre, sevdiğim adamın kollarında ağlamaya devam ettim. Kardeşime verebileceğim çiçekleri mezarına diktim.

Ben, Gece. Çocukken büyüdüm, kardeşime anne oldum. Ama yaşatamadım, çünkü ben de küçüktüm. Büyüdüm, savaştım; kazandım sanarken kaderin karşısında kaybettim. Acıya alıştım, lakin hâlâ yanıyor canım.

Artık çocuklarım için yaşıyorum.

Bir gün onu seven birini bulamayacağından emin olan o küçük kız beni bir köşeden hayretle izliyor olmalıydı. Evliydim, çocuklarım ve beni benden çok sevdiğini bildiğim bir kocam vardı. Kardeşimin olmasını da her şeyden çok isterdim.

Yansı ve Oğuz’un bizden önce bir kızı olmuştu. Kimliğini gösterdiğinde gördüğüm Güneş ismi ile ağladığımı anımsıyorum.

Güneş battı, geride diğer kardeşim kaldı: Yansı.

Güneş battı, ben yeniden karanlığa gömüldüm. Ama bu sefer karanlığımı sadece aklımda yaşadım. Çünkü artık, benim iki çocuğum vardı.

Ben artık yetişkin bir anneydim.

Tanıdık taştan yolları aştım, kardeşimin mezarına yaklaştım. “Güneş’im, biz geldik ablam.” Kızımın ayakkabıları ile merdiveni çıkmasını bekledim.

“Tete.” dedi mezara bakarken.

“Evet annem, teyzeye geldik. Hadi gel, çiçeklerine bakalım teyzenin.”

Alışmıştık bu rutine; getirdiğimiz beş litrelik pet şişeye çeşmeden su doldurduk. Dua okurken mezarın önce beyaz mermer taşlarını yıkadım. Sonra çiçeklerin toprağını düzelttim, getirdiğim yeni çiçekleri kızımla ektik. Ateş, oğlumuzla beraber bizi izledi ve yardım etti. Mezar taşını yıkadım. En sonunda çiçekleri suladık. Duaları okuduktan sonra mezar taşından öptüm.

“Haydi gidelim.” dedim derin bir nefes verirken. Ateş de elindeki toprağı yıkadı. Gömleğinin kollarını indirdi. Önce oğlumuzu kucağına aldı, sonra beni de kolunun altına aldı, kafamdan öptü. Başımdaki siyah başörtüyü çıkardım, kızımın elinden tutarak kardeşime son kez baktım. Çok değil, her zamanki gibi bir hafta sonra yeniden gelecektim.

“Allahaısmarladık.”

Ben Gece. Artık kırk yaşında bir kadınım. Cerrahım, anneyim. Bir zamanlar ablaydım. Ablalığın acısı gönlümde geçmeyecek bir yara izi olarak kaldı. Savaştım, ah etmedim. Bekledim, sabrettim.

Unuttum, vazgeçtim; hatırladım.

Ve bir gün, bir adam beni yuvam bildiğim karanlığımda fark etti. Çıkarmak için zorlamadı, o da benimle karanlıkta yaşamaya karar verdi. En sonunda elimden tutunca, onun için ben aydınlığa çıktım. Bir adam geldi, bana yaşamak için üç sebep verdi. Bir adam geldi, ben hayatımda ilk defa aşık oldum; hem hayata, hem de ona.

 

 

 

🤍🤍🤍

 

 

 

 

DİLBESTE YANSI KARACA

 

 

 

Kader yolunuzu karanlık bir ormanın içerisinden geçirirse korkmayın; oradan geçerken karanlıkta görmeyi öğreneceksiniz.

“Haydi hızlanın, çocuklar okuldan dönecekler şimdi!” diye bağırdım bahçedeki arkadaşlara. Bugün, birkaç yıl evvel açtığımız yuvamızda çocuklar için bir sürpriz hazırlıyorduk. Burada bir çocuğun doğum günü oldu mu herkes hediye alırdı.

Balonları iplere sırayla geçirdim. Bugün, yuvamıza kısa bir süre önce gelen Atike’nin doğum günüydü. Bizim ekiptekilerin bazısı burada, bazısı ise yoldaydı. Tüm çocuklar da birazdan okuldan eve dönmüş olacaktı.

“Pasta nerede!”

“Dolapta!”

Oradan oraya koşuşturmaya devam ederken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Ne ayaklarımın ağrısı ne de yorgunluk onları düşünene dek fark edilmiyordu.

Girişin üstündeki tabelaya da balonları ve hoş geldiniz yazısını astıktan sonra geri adımladım, baktım:

“Anka Kuşu Yuvası”

Burası, bizlerin belirli sivil toplum kuruluşları ve yetimhanelerle ortak yürüttüğümüz bir yuvaydı; yani biz yuva deme kararı almıştık. Burada kalan çocuklar da vardı, diğer yerlerden partiler ve etkinlikler için uğrayan çocuklar da. Burası, umudun yeşerdiği bir yuva olsun diye çok uğraşmıştık. Bugün, bir doğum günü partimiz vardı.

Her birimiz sıklıkla buraya uğruyor, yönetimle iletişimi kesmiyorduk. Buranın temel kaynağı ve kurucuları bizdik fakat yönetimi profesyonel ellere bırakmıştık.

“Biz geldik!” diye bağırdı biri arkamdan.

“Küçük kurdum!” dedim kollarımı açarak. Asena zıplayarak kollarıma bıraktı kendini.

“Selam.” dedi Aylin, hemen arkasından Ali, Çağatay ve Ethem de hediyelerle içeri giriyorlardı.

“Biz bunları içeri koyuyoruz, yenge.”

“Tamamdır, Çaça.”

Aylin bana doğru yanaştı, sarıldı. “Naber?”

“İyi. Haydi, geçin. Birazdan gelirler.”

“Başka kimler geldi?”

“Aybüke’ler az önce geldi. Gece’ler mezarlığa uğrayacaktı.”

“Hilal de buda!” dedi Asena zıplayarak.

“Evet!”

“Haydi annecim, gidip Hilal bebişe bakalım mı? Haydi, koş!”

Çocuklar etrafta koşuştururken biz de bahçenin süslemesini bitirmekle uğraştık. Masalara süslemeler kondu, erkekler sandalyeleri taşıdı. Saatime baktım, “Saat üç!” diye bağırdım. Çok değil, bir dakika sonra çocukların hepsi kapıdan koşmaya başladı. Çığlıklar eşliğinde sandalyelere oturdular. Doğum günü kızı olan dokuz yaşındaki Atike’mizin ise yanakları heyecan ve utançtan al al olmuştu.

Gece, elinde pastayla binadan bahçeye doğru çıktığında herkes alkışlamaya başlamıştı. Utancından ötürü uzakta duran Atike’yi yavaşça kollarından tuttum. Onun için hazırlanmış masanın başına doğru götürdüm.

“İyi ki doğdun, Atike! İyi ki doğdun, Atike!”

Ateş, Atike ve çocuklar için beş katlı bir pasta yapmıştı. Dekoratif figürlerle çizgi filmden çıkmış gibiydi. Atike’nin elinden tuttum, bıçağı kavradım:

“Dilek tut! Dilek tut, Atike’cik!” dedi Haziran heyecanla.

Badem gözlerini yumdu, tombik yanakları o güldükçe kızıllaştı. Gözlerini açtıktan hemen sonra Oğuz onu kucağına aldı: Önce en üst katı, sonra bir altını üfleye üfleye kat kat pastanın bütün mumlarını üfledi. Her birini alkışladık. Benim yardımımla ilk dilimini kesti. Bizim kızlar çocuklara yemek dağıtırken ben de yuvaya doğru döndüm. Üst kata, televizyon odasına çıktım. Koltukta uyuya kalan kızımın saçlarını okşadım:

“Kızım.” dedim usulca, “Mis kokulum. Hadi kalk, pasta zamanı.” Gözlerini kırıştırdı, benim de yardımımla oturur hâle geldi. Tütüsünü düzelttim, topuzlarının buklelerini parmaklarımla kıvırdım. Yeni uyandığı için kucağıma aldım. Oğlum, çoktan babasının yanına geçmişti.

Bizim, Oğuz’la ikizlerimiz olmuştu.

Defne Güneş Karaca ve Fırat Ata Karaca.

Biri vefat eden Güneş’imizin, diğeri ise şehit olan dedesinin ismini taşıyordu.

Bahçede oyunlar ve müzikler dönerken herkesin bir köşede oynadığını gördüm. Çevresi ağaçlarla örtülü, güvenlik önlemleri teşkilat düzeyinde alınmış bu yuvanın bir ikincisi için de çeşitli kurumlarla iş birliğine girişmiştik. Fakat hiçbiri burası kadar anlamlı olamayacaktı. Bu arsa, Aylin’in bebeğini kaybettiği, İstanbul’a düzenlenen operasyonda patlatılan binanın arsasıydı. Molozların altından umut doğmuştu. Biz, burayı bir mezarlık olarak bilmek yerine üzerini çocuk kahkahaları ve umutla doldurduk.

“Hediye vakti!”

“Atike, gel kızım!” dedi Aybüke. Üstünde her zamanki gibi asil ve kadınsı hatlarını ortaya çıkaran şık bir takım vardı. Atike, ona özel olarak alınmış hediyesini açarken çok heyecanlanmıştı; Parmakları titriyor, bantı bir türlü açamıyordu.

“Yardım etmemi ister misiniz, prensesim?” diye sordu Atlas bir prens misali. Baş salladı Atike, Atlas’ın da yardımıyla paketi açtı.

“Aaa!” Elinde duran kocaman tablete ve oyuncak bebeğe aşkla baktı. Diğer çocuklar da alkışlamış, onun için sevinmişlerdi. Ama buradaki en büyük temennimiz, kimsenin eksik hissetmemesiydi. Gece’nin büyüdüğü yetimhaneler gibi yerlere inat, burada çocuklar çocuk olarak kalacaklardı. Diğer çocukların tabletleri de geldiğinde her birine teker teker dağıttık.

Hediyelerine mutlulukla bakan, bizimle durmadan oynayan ve burayı her gelişlerinde daha da güzel kılan aileme gülümseyerek baktım. Gece, Atike’nin doğum günü elbisesini de giydirip geldiğinde herkes ortada bir çember yapmış, oyuna dalmıştı. Bizim kızlar topuklu ayakkabıları bir kenara bırakmış, çocuk modunu açmıştı.

Atike buraya geldiğinde yedi yaşındaydı. Terk edilmiş ve ailesi tarafından sokağa bırakılmıştı. Yaralıydı, fakat en büyük yarası kalbindeydi. Gece ile buradaki tüm çocuklara haftalık psikolog ayarlamıştık. Ayarlanan bütün doktorlar gönüllü olarak bunu yapıyor, ekstra bir tedavi gerektiğinde maddi kısımda biz el atıyorduk.

“Kim ebe?” diye sordu Gece. Saklambaç oynamaya karar vermişti çocuklar. Ben de topuklularımı çıkardım, kızların topuklu ayakkabı yığınına kendiminkileri de ekledim.

“Oo piti piti karamela sepeti, terazi lastik cimnastik; biz size geldik bitlendik, hamama gittik temizlendik, dik, dik, dik!”

Aylin’in parmağı Oğuz’un üstünde durunca kıkırdadım. “Yüze kadar say, hızlı sayarsan boğarım seni Karaca!” diye bağırdı Aylin ve hepimiz kaçışmaya başladık. Bizim bebeklerden minik olanlar bahçenin ortasında oynarken benim yedi yaşındaki ikizlerim ve Asena da bizimle saklanıyordu.

“Koş kız.” diye fısıldadım önümdeki Asena’ya. Kıkırdarken iki kolonun arkasında saklandı. Minicikti, oraya sığmasına şaşmamak lazımdı. Ve anne ve babasının dağdaki sureti misali o kadar hareketli ve zeki bir kızdı ki beni doğduğu günden bugüne şaşırtmaya devam ediyordu.

Mutfak kapısının ardındaki boşluğa saklandıktan sonra beklemeye başladım. Çömeldiğim yerde beni basan ilk kişi Aylin olmuştu. Sanırım burayı düşünen ilk kişi değildim.

“Lan!”

“Git, ben saklandım buraya!” dedim sessizce. Bir yandan halimize gülüyordum. “Sen ajan değil misin? Git tavana falan saklan.”

“Tabi efendim. Kamu spotu geçmek isterim, ajanlar Spiderman değildir.”

“Git, yakalanacağız ya!”

Güldü, hatta sinsi sinsi sırıttı, “Sen alışıksındır kocan tarafından sobelenmeye-“ Koluna bir silke vurdum. Gülerek uzaklaştıktan sonra nereye saklandı bilmiyorum ama adım seslerinin gittikçe azaldığını duymuştum. Dışarıda sobelenen çocukların sesini duydukça heyecanlanıyordum.

“Lan! Bağırmadan sobele, it! Kızım uyuyor.” diye fısıldayarak ama kızgın bir şekilde bağırdığını duydum Atlas’ın. Mutfak kapısının hemen önündeki koridorda karşılaşmış olmalılardı.

“Lan, sen saklanmadın mı?”

“Kızımı uyutuyorum. Ne o, Karaca? Sobelemek mi geldi içinden? Haklısın, tam sobelenecek adamım-“

“Kes lan, it.”

“Sus, küfretme bebemin yanında. Söylerim Aybüke’me.”

Atlas her zamanki gibi minik kızı Hilal’i göğsünde uyutuyor olmalıydı. Ayrıca Atlas’ın ailesine olan bağlılığı her daim kalbimi yumuşatıyordu. Atlas, artık Coleman soyadını taşımak istemediği ve bu soyadının görünmez lekesini ailesine bulaştırmamak istediği için karısının soyadını almış, Onur Atlas Akman olmuştu.

Oğuz’un bir süre mutfak kapısında durduğunu hissettim. Ve hatta, bir dakika boyunca ayrılmadı. Beni hissettiğini anladım ama sobelemedi. Benden önce iki çocuğu daha sobelediğini duydum. En sonunda mutfağa geldi, başını kapının arkasına uzattı. Yerde sıkış tıkış oturan bana gülümsedi:

“Sobe.” Kalkıp koşmam gerekiyordu ama ben koca götümle buraya tam oturmuştum. Kalkmaya çalışırken kahkahaya boğuldum. Oğuz, beni aniden sırtına atınca minik bir çığlık bastım. Bahçeye çıktığımızda sona beni bıraktığını anladım. Beni sobelemek yerine bahçe duvarına geldiğimizde döndü, ben elimi duvara vurdum.

“Sobe, sobe. Sobeledim!” dedim gülerken.

Omzundan indiğimde herkesin odağı başka bir yerde, başka bir oyunda ve müzikteydi. Kollarına yaslandığım adamın gözlerine aşkla baktım. Kırk yaşla yüzüne gelen olgunluk onu yaşlandırmamış, aksine çok daha karizmatik yapmıştı. Bahçede sarsak adımlarla bize doğru koşan ikizler üstümüze atladığında ben yere düştüm. Oğuz da yanımıza uzandı ve üçü aniden beni gıdıklamaya başladı.

“Hayır, dur, hayır!” Kahkahama devam ederken kendimizi doğum günü kızı Atike’yi gıdıklarken; su balonu savaşı yaparken, karanlık çöktüğünde yer minderleri ve patlamış mısırlarla sinema gecesi yaparken bulduk.

Gün sonunda uykuya daldıklarında uyuya kalanları yataklarına taşıdık. Hepsinin üstünü örttük, iyi geceler öpücüğü verdik. Her birinin uyurken dahi yüzünden silinmeyen o tebessümdü işte hayatı yaşanabilir bir yer yapan. Telefonumda bugüne dair çekindiğimiz fotoğrafladan bir albüm yaptım ve bastırmak üzere kaydettim.

Karanlık çöktüğünde herkes ya uyuyan ya da uyumak üzere olan çocuklarıyla evlerinin yolunu tutmuşlardı.

Zaman geçecek, biz de bir gün yok olacaktık. Fakat buraya diktiğimiz umudun tohumu yarın bir fidan olduğunda burada büyüyen çocuklar ona bakacaktı.

“Yansı.” dedi Gece’nin zarif sesi. Yavaşça yanıma geldi. Bir elini omzuma attıktan sonra telefonuna gelen maili kocaman bir gülümseme ile gösterdi, “Davet almışız!” diye heyecanlı bir şekilde fısıldadı. Sokağın karanlığı aniden geçmişten bugüne yanan kibritlerle aydınlandı. Hikâyemizi başlatan o kongreye bugün alanında profesyonel konuşmacılar olarak davet almıştık.

 

 

 

 

🤍🩺🤍


 

 

İngiltere, Yeni Albert Hall Tıp Kongresi

 

Tam karşımda duran, gözümü kör eden sahne ışıklarının arkasından beni ketum yüzlerle izleyen suratlara kendimden emin bir bakış attım. Son yarım saattir sahnenin en ortasında duruyor, beni buraya konuşmacı olarak getirten çalışmanın sunumunu yapıyordum. Gözlerim, ışıkların arkasında kalan gölgeye vurdu. O karanlıkta oturan genç bir Yansı vardı beni izleyen.

Salondaki kısa sessizlik konferans salonunun ağır kapısının aniden açılmasıyla bozuldu. Işıklardan seçemesem de genç bir kızın etrafa tedirgin bakışlar attığını, olduğu yerde kalakaldığını görmüştüm. Geç kalmıştı ve bunun için kendini yerden yere atmak istermiş gibi bir ifadeyle bakıyordu bir salon dolusu ketum surata.

Please, have a seat.” dedim gülümseyerek. “I was just about to tell the most exquisite and exciting part, dear.”

(Lütfen otur. Ben de tam en heyecanlı ve güzel yeri anlatmak üzereydim, canım.”

Kız, benim samimi tavrımdan cesaret alıp içeri girmiş, en arka köşede kendine bir yer bulmuştu. Sunumun en heyecanlandığım kısmına- buluşun gerçek bir hastada kullanılması örneğine gelmiştik. Sahne ışıklarının altında, topuklularımın üstünde, göğsümde Türk Bayrağı ile gururla yürüdüm.

“Teknik kısımdan sıkılanlar için güzel bir hikâyem var.” dedim İngilizce konuşmaya devam ederken. Elimdeki kumanda ile bir sonraki slayta geçtim. Ekrana, yıllar öncesinden kalma, solgun bir çocuk fotoğrafı yansıdı. Küçük bir çocuk, üzerinde iki beden büyük hastane önlüğüyle gülümsüyordu. Gördüğüm bu yüz, geçmişin tozlu sayfalarından kopup gelmişti. Yüzümde açan koca bir gülümsemeye kalabalığa döndüm.

“Sizi dünyalar tatlısı Aras ile tanıştırmak istiyorum. Onu tanıdığımda sekiz yaşındaydı. Ciddi bir sol ventrikül yetmezliği ve aort darlığı ile mücadele ediyordu. O günkü teknolojiyle ona bir kapakçık değişimi yapabilirdik ama bu, Aras’ın hayatı boyunca fiziksel aktivitelerden kaçınması, kan sulandırıcılarla yaşaması ve en önemlisi, kalbinin onunla beraber büyümemesi demekti. Ve tahmin edin, Aras’ın en büyük hayali neydi?”

Sıranın en önünde, elleri bağlı şekilde oturan doktor ve cerrahlara, arkaya sinmiş gençlere göz ucuyla baktım:

“Asker olmak.” Bu sefer Aras’ın küçük bir asker forması giydiği fotoğrafı açtım. “Biz cerrahlar genellikle unutuyoruz ama aslında o incecik ipeklerle sadece damarları değil, yarım kalmış hayalleri dikiyoruz. Bir kalbi onarırken, sadece kan akışını değil; bir babanın kızının düğününü görme umudunu, bir çocuğun yarınlara dair heyecanını ve bir insanın dünyayı yeniden sevme ihtimalini ilmek ilmek işliyoruz. Neşterimiz bedene dokunsa da, dikişimiz daima ruha atılıyor.”

Elbette çıktığım sahnelerde tıbbi terimlerden bahsedip geçmeyecektim. Bir yanım sanatçıydı benim, süslü kelimelerle hayatı anlatmayı es geçersem hayatı nasıl kurtardığımızın mucizesi nerede kalır?

“Geliştirdiğimiz 'Biyo-Aktif Dinamik Greft' teknolojisi, tam olarak bu noktada devreye giriyor. Standart dacron veya PTFE greftlerin aksine, bu yapı hastanın kendi endotel hücreleriyle kaplanabilen, gözenekli ve elastik bir polimerden oluşuyor…” Aras’ın tedavisi üzerinde konuştuktan ve operasyonlarla ilgili teknik detayları da verdikten sonra midemdeki kelebekleri uçuran, hatta başımı döndüren o kısma gelmiştim. Bir videoyu açtım, gözümde bir yaşla seyrettim:

"Aras bugün on sekiz yaşında. Bu izlediğiniz görüntüler, üç ay önceki kondisyon testinden. Geliştirdiğimiz doku mühendisliği ürünü sayesinde, Aras’ın kalbi artık bir 'hasta kalbi' değil. Kalp debisi, ağır antrenman temposunda bile sağlıklı bir sporcununkine eşdeğer veriler sunuyor. Aras asker olabildi mi derseniz..."

Askeriyeden gelmiş bir video oynamaya başladı. Bir genç, barfiks çekiyor, askeri sınavların fiziksel yeterlilik testlerini yapıyordu.

“Aras bugün on sekiz yaşında genç bir teğmen adayı. Sürecini özellikle takip ediyoruz.” Kameraya el sallayan ve artık çocuk olmayan gence gülümseyerek baktım, video bitti. Bizim beraber yan yana çekindiğimiz bir fotoğraf vardı. O, asker formasını giyiyor, ben ise doktor önlüğümle ona sarılıyordum.

Işığa döndüm, benim için karaltıdan ibaret olan kalabalığa baktım:

“Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.” dedim ve konuşmamı bitirdim.

Bir süre sessizlik sardı bütün salonu. Kalabalıktan çıt çıkmazken bir anda çoğu kişi ayaklanmış, herkes Aras’ın umut dolu hikayesini alkışlamaya başlamıştı. Kulakları sağır edecek alkışlara teşekkür ettikten sonra ben de ekrandan bana bakan ve hiç pes etmeyen o küçük çocuğu alkışladım.

Alkışlama tam üç dakika boyunca sürdü. Birkaç cerrah ve kongreye ev sahipliği yapanlar sahneye çıktı, bana bir plaket sundu. Yıllar evvel yaka kartımda misafir yazan yerde bugün davetli konuşmacı yazıyordu. Camdan plaketi elime aldım, poz verdim. Salondan ayrılana dek bana gülümseyerek selam veren herkese gülümsedim. Fuaye alanında da durum aynıydı, bana gülümseyen hiç kimseyi es geçmedim.

Bir el omzuma dokununca döndüm. Gece, kocaman bir gülümseme ile bana bakıyordu.

“Tebrik ederim. Mükemmeldi. Süreç boyunca yeterince ağlamamış gibi bir tur daha ağlayasım geldi.” dediğinde güldüm, sıkı sıkı sarıldım.

“Konuşmalarımızın çakışması çok kötü oldu ya. Sen benimkinin sonuna yetişebildin, ben sen konuşurken hiçbir şey göremedim.”

Güldü, “Üzülme. Yayınlanınca izlersin.” Gece de plastik cerrahisi alanında çığır açan ameliyatlara girmiş doktorlardan biriydi. Yüz nakli bunlardan biriydi.

“Gidiyor muyuz?” diye sordum.

“Haydi gidelim, bizi bekliyorlar dışarıda.”

Okulun kapısına çıktığımızda şık ve formal kıyafetleri ile misafir kartı takan arkadaş grubumuza baktım. Bizim geldiğimizi fark ettiklerinde alkışlamaya başladılar. Bana, gözlerini kısmasına sebep olacak kadar koca bir gülümsemeyle bakan kocamın kollarına sığındım.

“Nasıldım?”

“Kelimelerle anlatabileceğimi pek zannetmiyorum. Mükemmel de az kalır.” Bana ve Gece’ye uzatılan çiçekler için teşekkür ettikten sonra hepimiz otele döndük. İngiltere’ye hep beraber gelmeye karar vermiştik.

Saat akşam yediyi gösterdiğinde hazırlanmış bir şekilde aynanın karşısında kendime baktım. Ben elbiseme bakarken saatini takan kocam da usulca arkama ulaştı. Elleri belimi buldu, başını omzuma koydu. Aynadan yansımamıza baktım.

“Çok güzelsin.” diye fısıldadı. “Kaç kere söylersem söyleyeyim hiç yetmeyecek gibi geliyor.”

Bir elimi saçlarına götürdüm, “Siz de pek yakışıklısınız yine, maşallah.” Kıkırdadım. Yüzümü ona doğru döndüm, önce gözlerine daldım. Dudaklarımı dudaklarına yasladım. Öpüşü önce masum olsa da sonradan hız kazanmış, ateş ikimizi de sarmıştı.

“Tak, tak! Haydi, çıkıyoruz! Tak!” dedi kapıya tıklatan kişi. Ayrılmak istek de bir süre daha öpüşmenin etkisinde kaldık, “Tak!” dedi yeniden kapıdaki kişi. Kocamın dudakları dışındaki bütün her şeye karşı algılarım kapalıydı, kim olduğunu anlamamıştım.

“Uyuz.”

“Hm?” diye mırıldandı çenemden öperken.

“Haydi, koca adam. Gitme vakti.”

Zor da olsa ayrıldık, elinden tuttum ve koşar adım kapıya çıktık. İngiltere’ye iki günlüğüne gelmiş, çocukları ailelere bırakmıştık. Zaten daha fazla ayrı kalamazdık. Buraya geleli bir gün olmuştu ama yine de üç kere konuşmuştuk bebeklerimle.

Kapıda hazır bekleyen kalabalığa baktım. Erkekler şık takımlarını giymişti. Atlas, karısının elbisesi ile aynı renkte olan bir mendili ceketinin cebine sokmuştu. Gece, soğuk İngiltere havası nedeniyle siyah, saten elbisesinin üzerine siyah, çok abartılı olmayan lakin çok şık duran bir kürk almıştı. Aylin, kusursuz hatlarını ortaya çıkaran ve çok şık duran bir blazer takımı giymişti. Haziran ise mini elbisesi ile yine alev alıyordu.

“Haydi!” Herkes arabalara geçtikten sonra gideceğimiz mekan belliydi. Ateş’in sahiplerinden biri olduğu, benim yıllar evvel Gece’yi zorla götürdüğüm ve en önemlisi; Oğuz’u on dört sene sonra tekrar gördüğüm o yer.

Arabalar, şık mekanın önünde durduğunda sırayla içeri girdik. Cam kapıdan görevli eşliğinde girmemizle dışarıda bir şimşek çakması bir olmuştu. Ceketlerimiz alındıktan sonra bize ayrılan uzun masaya geçtik. Yemekler yedik, müziğe kulak verdik. Doyasıya yaşamayı öğrendik.

Evimiz olan hikâyelere geri döneriz. Hayatımın yönünü tamamen değiştiren o geceye döndüm; Oğuz’u gördüğüm o bar sandalyesine takıldı gözlerim. Ve o günün aksine Hakan da barmen değil, misafirdi. O günden tam anlamıyla kopmadım. Genç Oğuz ve genç Yansı mekanın bir köşesinden bizi yine yağmur eşliğinde izlemeye devam ederken bugünümü yaşadım.

“Kadehler kimlere kalkıyor?!” diye sordu Atlas neşeyle.

“Günün iki kahraman doktoruna!” dedi Oğuz kadehini kaldırırken.

“Ve görünmez kahramanlara!” diye ekledim. Alkolsüz içeceğimi de onların kadehlerine vurdum.

“Aybüke?” diye sordum merakla, “Sen neden alkolsüz aldın?”

Durdu, dudakları aralandı. Yanında ona bakan kocasına döndü. Çantasından bir şey çıkardı. “Bugün öğrendim.” diye fısıldadı Atlas’a doğru. “Otelde test yaptım.” Gözlerinden yaşlar akmaya başladığında anlamanın verdiği heyecanla karnıma bir ağrı girdi.

“Hamileyim.”

Artık yaşlar benim de gözlerimden akıyordu.

Evimiz olan hikâyelere geri döneriz. Ve bugün bir eviniz yoksa bile, bir gün gelecek ve hikâyenizi yazmaya başlayacaksınız. Ve hikâyeniz sizi karanlık bir ormana doğru sürüklerse korkmayın, oradan geçerken karanlıkta görmeyi öğreneceksiniz.

 

 

SON

 

 

Bölüm : 13.01.2026 23:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Kalopsia / Viraha | Final Oldu / Final, “Hiç Bitmez Bu Masal”
Kalopsia
Viraha | Final Oldu

32.66k Okunma

1.75k Oy

0 Takip
54
Bölümlü Kitap
Viraha’ya Hoş Geldiniz“Cesur Tutsak”“Başucumuza Konmuş Hayaller”“Kaybolan Yansı’ma”“Çürük Zambak”“Hayaletle Dans Eden Kayıp Ruhlar”“İpin Ucunda İki Cambaz”“Zincire Vurulmuş Özgür Ruhlar”“Bazı Kadınlar Makyajını Ağlayarak Temizler”“Akıl ile Kalp”“Gölgeler”“Bunun Adı Şehadet Şerbeti”“Kibrit”“Sona Kalan Tek Kurşun” 1.Kısım“Sona Kalan Tek Kurşun 2. Kısım”“Sona Kalan Tek Kurşun 3. Kısım, Son Part”“Yalanlar ve Mahkumları” 1. Kısım"Yalanlar ve Mahkumları" 2. Kısım, Günümüz“Yalanlar ve Mahkumları” 3. Kısım“Tan Vaktine Beş Kala” 1. Kısım“Tan Vaktine Beş Kala” 2. Kısım“Sıfır Noktası” 1. Kısım"Sıfır Noktası" 2. KısımDuyuru“Zehirli Sarmaşık” 1. Kısım“Zehirli Sarmaşık” 2. Kısım“Sessiz İhanetin Tohumları” 1. Kısım“Sessiz İhanetin Tohumları” 2. Kısım“Kış Ateşi, Sıcak Şarap ve Sessiz Bir Tango”“Şah’ın Hamlesi”"Külkedisi Maskeyi Düşürdüğünde"Karakter Kartları (Resimli Bölüm)“Vedalar Her Daim Acıtır, Sevgilim” Sezon FinaliÇok Yakında…⚓️🪢VİRAHA II“Kuyuya Atılan Taş ve Delisi”“Bir Gün Gelir, Belki Kendimizi Aşkta Kaybederiz”"Sonsuza Dek Evet"“Cennetten Kovulanlar”"Kraliçenin İnfazı"“Deli Kral”“Aşk Delilerin İşidir”“Sabah Olmasını Dilemediğimiz Geceler”“Körebe”“Küllerinden Doğan Ateşe Aittir”“Onurlu Bir Adamın Cenazesi”“Tekrarı Yok, Yaşayabildiğimiz Kadarız”Karakter Kartları (Çift Kartları)“Sona Kalan Yedi Nefes”“Kahraman”Final, “Hiç Bitmez Bu Masal”Özel Bölümler HakkındaTik, Tak, Tik, Tak….
Hikayeyi Paylaş
Loading...